Dün tam bunu düşünüyordum ki, bir MHP milletvekili pat diye makaleme başlık olacak şekilde başlıktaki benzetmeyi yapıverdi.
Nasrettin Hoca’nın Göle maya çalma hikayesini bilirsiniz. Ve sonunda meşhur lafı vardır. “Ya tutarsa…” Gerçekten Nasrettin Hoca’nın arzu ettiği şekilde göl maya tutsaydı bugün halimiz perişan olurdu. En basitinden Göller yöresi diye adlandırdığımız Isparta ve Burdur’u Yoğurtlar yöresi diye anardık. Millî içeceğimiz olduğu söylenen Ayran için müthiş bir hammadde kaynağı olurdu, diye düşünenler tabii ki yanılacaklardır. O zaman da maalesef suyu zor temin ederdik. Diyebilirsiniz ki, “Yahu sadece göller yoğurt olacak. Akarsular olmayacak…” İyi de düşünsenize yer altında olan bilmediğimiz bir sürü göl var. Onların hepsi ayran olduğu için akarsular da iyice azalacaktı…
Akîl adam olmak böyle bir şey olsa gerek. Yani göle maya çalmak gibi… Önce Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki arzularını çözümlemek gerek. Akîl insanlar bölgelere ayrılmışlar insanlara bir şeyler anlatıp, bir şeyler dinliyorlar. Dinledikleri hikayeler malum ama acaba ne anlatıyorlar? MHP milletvekilinin Akîl insanları “Mayın Eşeği”ne benzetmesini doğrusu ciddiye aldım. Böylesi bir çalışma grubunun oluşturulma amacı neydi? İyi niyet elçiliği yapmak diye insanın ilk aklına geliveren şeyleri herkes bir çırpıda kafasından çıkarıyor. Eğer iyi niyet elçisi olsalar, herkesin bildiği kadar terörü bilen bu kişiler topluma fazladan hangi duyguyu aşılayacaklardı ki…
Malum, tek partili ve neredeyse tek adamlı bir dönem yaşıyoruz. Başbakan hoşuna gitmeyen bir şey söyledi mi, emir telakki edilip icabına bakılıyor. Toplumsal olayların çıkmasına müsaade edilmiyor. Gösteri ve protestolar, karışıklık çıkarmak olarak algılanıp en ağır şekilde cezalandırılıyor. Toplumsal hayatın tamamı siyasi iktidar tarafından kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Amaç daha huzurlu bir toplum mu? Yoksa iktidarıma bağlı, sakin sessiz bir tebaa mı? Toplumumuzda huzur olduğunu söylemek çok iddialı olsa gerek. Artık, yüksek enflasyonumuz yok. Artık, insanlar bir maaşla kaç ekmek, kaç kilo kıyma alır haberlerini okumuyorlar. Peki neler oluyor? Neden insanlar huzursuz?
Öncelikle insanlar devlete ve birbirlerine olan güvenini kaybetmiş durumdalar.Herkesin güvendiği tek şey var. Para… Paraya giden yolu bulmak isteyenler hep aynı şemsiyenin altına giriyorlar. Din… Maalesef reform öncesi Almanya’nın yirmi birinci yüzyıl versiyonuyuz. Satırbaşları ile sayarsak; emek hiç bu kadar sahipsiz kalmadı. Sermaye hiçbir dönem bu kadar korunmadı. Kadına şiddet bu kadar çok yoğunlaşmadı. Eğitim öğretim hiçbir dönem bu kadar şaibe altına girmedi ve içerik olarak boşaltılmadı.
Akîl Gelelim “Mayın Eşeği”ne… Okuyucu kitlesinin tamamı asker olan bu sitede mayın eşeğinin tarifini yapacak değilim. Ancak neden adamlar için böyle bir tarif yapılmış. Tabii ki hakaret edip de tepki koymak amacıyla değil…
Bizler; bu ordunun emekçileri, orta sınıf insanlar, bu oyunun neresindeyiz? Tabii ki az da olsa takip ediliyoruz. Yılların kompleksli, aristokrat, hegemon, vesayet siyasetine maruz kalmış bu ülke, bizim sesimizi duymaya imtina etse de, bir gün gelecek ve duyacaktır. Çünkü ülkede sivil toplum adına ayakta kalmış tek derneğiz. Atatürk ilke ve inkılaplarına sahip bu derneğin ayakta kalmasının tek bir nedeni vardı. “Kaale alınmamak.” Ancak bu kaale alınmayan meslek mensuplarının derneği, illere gidip salonlarda insanları topluyor. Bu insanlar kendi haklarını isterken bir taraftan da bir tedirginliği seslendiriyorlar. “Ordu yolda düzülür.” misali bu toplantılarda çıkan ana fikir şudur. Bizler, her ne kadar kendi haklarımız için bıçağın kemiğe dayanması misali bir kaynaşma halindeysek de, bu toplantılarda ülkenin içinden geçtiği Atatürk ilkeleri ve ülkenin üniter yapısına karşı yükselen seslere kulak tıkanamazdı. Nitekim tıkanmadı da… Balıkesir şube başkanımız konuşmasını bu konuya ayırdı. Çeşitli platformlarda TEMAD’dan Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı, Ülkenin üniter yapısına sahip çıkma adında açıklamalar beklenmeye başlanmıştı.
Derneğimizin tüzüğünde olan, “MADDE 4.Dernek, Atatürk devrim ve ilkelerinin sürekli savunucusudur. Bu konularda yapılacak her türlü çalışmaya maddi – manevi destek sağlar.” ibaresinin altı çiziliyor.
Ne olmuştu da emekli assubaylar bir ülkenin sorunlarını kendi sorunlarının önüne taşıma gereği hissetmişlerdi? Atatürk’ün muassır medeniyetler seviyesine çıkmak için gösterdiği batı medeniyetinin yönünü, sözde özümüze dönme takiyyesi ile İslami kurallara çevirmeyi hedefleyen, içinde birden fazla milleti barındıran bir ümmet birliği yaratmak isteyen zihniyet mevcuttur. Bu zihniyet artık Atatürk’e bile aleni saldırmaktadır. Gücünü ise maalesef ve maalesef ihtilaller ile toplumun üzerinde bir nevi katman oluşturmuş askeri vesayetin zararlarından almıştır. İhtilaller ve vesayet politikası devletin kurumlarını zaman zaman bir kişinin eşref saatine, zaman zaman ise al gülüm ver gülüme esir etmiştir. Öyle ki bu vesayet ihtilallerinin sonucu olarak devletin yüksek kademelerinde General ve general yakını olma, bazı kurumlarda ise hükümetin veya bakanın adamı olma geleneğini yaratmıştır. Böylesi bir gidişe karşı içten içten isyan eden toplum, en güvenilir kurum vasfını Türk Silahlı Kuvvetlerine aslında bir nevi baskı ile karışık medya yönlendirmesi ile vermiştir. Moral ve motivasyona çok önem veren halkımız dünyada başka bir ülkede ender görülecek kadar askerine değer vermiş ve saygı göstermiştir. Asker gölgesi altında siyaset yapmayı sindiren yöneticiler yıllar boyu tercih edilmiştir. Ne var ki, toplumda gelişen her olay ne beyaz, ne de siyah idi. Seksen ihtilalinin günah çıkarma kararlarından biri olan İmam hatiplilere Türk Silahlı Kuvvetlerinin kapılarının açılması sonuçlarını doksanlı yıllarda vermeye başlamıştı. Devlet içinde hiçbir zaman tehdit olmaktan çıkmamış cemaat yapılanması orduya sıçramıştı. Ordu içinde müthiş bir alevi sünni karşıtlığı başlamıştı. Büyük komutanların aldıkları kararlar ordu içindeki birtakım din odaklı fikirlerce inançsal açıdan inceleniyor ve eleştiriliyordu. Dahası Türk Silahlı Kuvvetlerini ateist bir yapılanmayı teşvik ettikleri için eleştiriyorlardı. Yemek duaları, ramazanlardaki oruç düzenine uyulmama, gibi haller öne sürülüyordu. Türban sorununun ordu içine yansıması da çok şiddetli olmuştu. Bu uygulama alt kademe ile yöneticileri sanki dünya görüşü olarak değil de başka dünyaların insanı olacak kadar birbirinden ayırıyordu. Kılık kıyafet yönetmeliğine dahi özgürlükleri kısıtladığı için eleştiriler getiriliyordu.
Doksanlı yılların ikinci yarısında ülkenin yerel yönetimlerinin radikal İslamcıların eline geçmesi, bu belediyelerin kendi aralarında yarattıkları yardımlaşmalı hizmet anlayışı, halkın birikmiş olan bir sürü sorununa cevap verecek nitelikteydi. Devletin kurallarının ve kurumlarının yapamadığını, bir avuç belediye yardımlaşma metoduyla hemen hallediyor ve halkın gönlünde taht kuruyordu. Sempati ile bakılan bu hizmete biraz da tedirgin olan insanları ısındırmak için bol bol takiyyeler yapıldı durdu. “Biz artık değiştik.” Dendi. “Ülkenin türban sorunu yoktur.” dendi. “Biz laikiz.” Dendi. Ama geçen zaman şunu gösterdi ki her şey derin bir hoşgörüden ibaretti. Bu hoşgörü sadece sağlam bir tabana oturuncaya kadar olacaktı. Nitekim geldiğimiz noktada Laik Türkiye Cumhuriyeti düzenlenen akınlarla diz üstü çökmüş durumdadır. Cumhuriyet taraftarı insanlar her ne kadar ülkenin gidişatını kötü görseler de artık iyice ses çıkaramaz olmuşlardır. Toplum içine gönderilen akıncılar, mayın eşekleri maalesef eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un dediğinin tam aksine simetrik olarak toplumu hedef almıştır. Uzantılarının dışarıda, ancak köklerinin yine bu topraklarda olduğu ideolojik bir savaş en alevli günlerine gebedir.
Türkiye’nin de, her ülkenin olduğu gibi kendi gerçekleri vardır. Bu gerçekleri görerek çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak en öncül seçeneğimizdir. Türkiye’nin aydınlık yarınları etnik veya dinsel birliktelikten çok sosyal ekonomik uygulamalara dayalıdır. Burun kıvırarak en önce çöpe attığımız Atatürk’ün Devletçilik politikası bu ülkeyi seksen yıl ayakta tutmuştur. Halen ülkemizde on beş milyon Kürt kökenli vatandaşımız yaşamaktadır. Bu vatandaşlarımızın ezici bir çoğunluğu bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı olduğunun sarsılmaz bir şekilde bilincindedir. Ancak bu bilinç Atatürk’ün devletçilik politikası sayesinde olmuştur. Kamu İktisadi Teşekkülleri ülkenin dört bir tarafında ayrım gözetmeksizin halka istihdam sağlamıştır. Ömrü boyunca devletin gücünü feodal yapılanmaya karşı kullanmıştır. Feodalite ve gelenekselciler sağ görüş adı altında, kuzu postuna bürünmüş kurt gibi devleti kandırıp tekrar iktidara gelmesini bilmişlerdir. Geldiğimiz noktada hangi milletvekili yüzde yüz inancı için masalarda oturmaktadır? Kamer Genç’ten başka hangi milletvekili halkı çok iyi tanımaktadır? “Atatürk olmasaydı kimbilir hangi şeyhin kaçıncı karısı olurdun.” Lafı hangi yönüyle hakarettir? Tabii ki hakaret değildir. Bu laf bir tokattır. Anlayan tarafından anlaşılmıştır. Ancak hazmedilememiştir.
Selam ederim. Yazılarım bu yönlü devam edecektir….