Sevgilim, Canım Karıcığım,
Seninle geçen evlilik yıllarımızdan birinin yıldönümünde “Bu kadarına pes” demeden benimle aynı yastığa baş koyduğun için bu aşağıdaki cümlelerimi sana ithaf ediyorum. Bu yazı herhangi bir assubayın eşiyle yaşadığı bir serüvenin içinden yalnızca biridir.
Assubaylık mesleğine başladığım yıllarda bunun bir meslekten ziyade bir hayat tarzı olduğunu hemen kavramıştım. Bu hayat tarzındaki rolümü hiç mi hiç beğenmemiştim. Beğenmememin nedeni baş rol beklerken yan rolü üstlenmiş bir tiyatro oyuncusunun psikolojisi ile bir değildi. Yüz yıl önce Amerika Halkındaki zenci-beyaz ikilemesine benzer bir yaşam tarzına girdiğim için mutsuzdum fakat hep bir gün sona ereceğinden umutluydum. Bilinçsizlik mi dersin, yoksa bencillik mi, ne dersen de, seni de bu beğenmediğim yola ortak ettim. Ne yaparsın işte!.. Bizim meslektekilerin bir lafı vardı. “– Bu mesleğe başlarken 1-0 yenik başlarsın. Evlendiğinde de durum 1-1 berabere olur.” Derlerdi. Bu laftan hiçbir şey anlamasam da kadını aşağılayan bir düşünceye yakın bulur ve pek beğenmezdim. Acaba benim de zencim sen miydin? Ne kadar aptalca değil mi?
Düğünümüzü hatırlıyor musun? Düğün salonlarında en güzel masa gelin ve damatındır. Bütün gözler bu masadadır. Gülümseyen gözlerle onlara mutluluklar dilerler. Oysa bizim düğünümüzde konsantre bozucu bir masa vardı. Komutan masası. Ne kadar komik değil mi?
Hatırladın mı aşkım, bize lojman çıktığında eşyalarımızı kamyondan lojmana taşımak için asker veriyorlardı. Bize de yardımcı olsunlar diye üç asker vermişlerdi. Ancak sen onlara acımıştın da onlardan daha çok eşya taşımıştın. O zaman sen bu askerlerin eşya taşımasını içine sindirememiştin de, ben sana bunun normal olduğunu söylemiştim. Oysa normal değildi. Bunu ben de biliyordum. Ancak mesleğimi avantaja çevirebileceğim yegane anlar idi bu anlar. Ama düşünüyorum da her tayin döneminde bir birlikteki onlarca kişinin evini bu erler taşırdı. Sen de bunu gördükçe çocuğunun asker olmasını istemezdin. Hatta bu çocukların anne ve babaları görse ne kadar kızarlar derdin. Gece biz sıcacık evimizde otururken kaloriferimize kömürü asker atardı. Bazıları evler çok sıcak oluyor diye hayıflanır, bazıları da ısınamıyoruz diye kalorifer dairesine gider askere fırça çekerdi. Bu hatıralarımızı da sorgulamamız gerek diye düşünüyorum.
Askerler bana senin yanında “komutanım” dedikçe kendimi Genelkurmay Başkanı gibi hissediyordum. Senin beni yavaş yavaş tanımaya başladığın o anlar, sübjektif bir realitenin ilk adımları idi.
Sonraları hayatına komutanın hanımı girdi. Sen benim gözümün içine bakarken, sanki birileri sana “hayır yanlış kişinin gözünün içine bakıyorsun. Komutanın eşinin gözünün içine bak.” Diyordu.
Senin normal günlük hayatın komutan eşi ve ona farklı davrananlar arasında “tavır” olarak algılanıyordu. Artık yavaş yavaş üniformayla tanışmaya başlamıştın.
Gençtik. Eğlenmeyi de severdik. Arkadaşlarla veda gecelerine, Cumhuriyet balolarına katılırdık. Bu gecelerde askeri hiyerarşi adıyla bazı kurallar geliştirilmişti. Komutanla eşi dans pistine kalkmadan kimse dans etmemeliydi. Oturum yerleri daha önceden belirlendiği gibi rütbeye göre olmalıydı. Ancak saflığımız ve eğlenmeye odaklanmış olmamız nedeniyle bunlara pek kulak asmazdık. Başkalarının bizleri üzmesine müsaade etmezdik. Oysa kendilerini fark ettirmek isteyenler, biz fark etmek istemedikçe önümüze dikilir ve tabiri caiz ise “ Beni fark edeceksin.” Der gibi emrivaki tavırlar sergilerlerdi. Bu fark etmeme halimiz, bizim gibi davranmayanlar tarafından da kullanılarak asiler veya disiplinsizler arasına girmemize vesile olurdu.
İlk acı tecrübeni kuaför sırasında almıştın. Sivil memur kuaför senin güçlükle aldığın randevuyu Subay eşine vererek seni çok öfkelendirmişti. Çalıştığım iş yerine geldiğinde iki gözün iki çeşme ağlıyordun. “Gidelim buradan” diye yalvarıyordun.
Bir gün komutanım beni makam odasına çağırmıştı. Mart ayının yaklaştığını ve kendisini zor durumda bıraktığımı söylemişti. Beni tüm kalbiyle samimi olarak uyarmıştı. Yani eşin sosyal faaliyetlere katılmıyor. Böyle devam ederse sana yüksek sicil verirsem başkalarına haksızlık yapmış olurum diyordu. Ayrıca benim iyi sicilli ve gelecek vaad eden, yurt dışı görevine yakın bir personel olduğumu söyleyerek senin sosyal faaliyetlere, yani eşinin düzenlediği çay partileri ve günlerine katılmanı istiyordu. Bunu sana söylediğimde sen korkarak, senin başına kötü bir şey gelecekse ben katılırım. Demiştin. Oysa benim başıma kötü bir şey gelmesine gerek yoktu. Sadece umutlarıma seni esir edecektim. Beklentilerimde senin de rolün olmuştu. Hani komutanlar rütbe terfi törenlerinde konuşurlarya… “ Bu rütbeye gelmemde en çok emeği geçen sevgili eşime teşekkür ediyorum.” Galiba bu bir realite idi. Evet eşlerin rolü büyüktü. Neyse işte… O ikazdan sonra sen de bir çaya katılmıştın. Senin aslında çaylardan falan kaçtığın yoktu. Sen sadece orada yaşanan eşler arası askerlikten de öte yalakalık pozisyonlarına takılıyordun.
Kıdemli Başçavuş olmuştum. Seni de yanıma alıp devre arkadaşımla 30 Ağustos balosuna gitmiştik. Havuz başındaydık. Biz arkadaşımla resmi elbiseliydik. Sen de çok şıktın. Geceye kimbilir ne kadar heyecanla gelmiştin. Ancak ne kadar da derin hüzünle ayrılmıştın. Baloda Generalin protokol masasının etrafında yaklaşık onbeş masa falan subay vardı. Tüm subaylar havuzun başını çevrelemişti. Assubaylar da köşelerde bir yerlere sıkıştırılmıştı. Bizim masamız alanın girişinde idi. Her geçen bizim yanımızdan geçip masasına ilerliyordu. Salona girişte selamlamalar yapılıyordu. Ancak ne hikmetse sadece bir subay ve eşi haricinde kimse bize bırakın selam vermeyi görmezden gelmişlerdi. Sonra kendi aralarında subay subaya eğlenmişler ve biz de onları izlemiştik. Sen sinirlenmiştin ve bir daha böyle bir yere gelmeyelim demiştin. Sana söylemedim ama ertesi gün Komutan iki tane genç assubayı fırçalamıştı. Neden mi? 30 Ağustos balosunda fazla eğlendiler diye…
Doğrusu; general, subaylar dururken assubayların eğlenmesini içine pek sindirememiş ve yanında oturan komutanımızı ikaz etmişti. Ne de olsa onlar yüzbaşılıktan binbaşılığa terfi ederler, biz ise başı sonu çavuş, üstünkörü, tabiri caiz ise fasulyeden bir rütbe alırdık. Tabii ki 30 Ağustos’larda da figüran olmalıydık.
Bir gün büyük oğlum hışımla eve geldi.Spor salonundan gelmişti. Hatırladın mı? “ Sen neden Albay olmadın?” diye hem iç çeke çeke ağlıyor, hem de hırsını bana yansıtıyordu. Kendisine ne olduğunu sorduğumda spor salonundaki görevli askerin ellerindeki topu alarak Albayın oğluna verdiğini hıçkıra hıçkıra anlatmıştı. Ancak o an görevim sakinleştirmek olduğu için ben de aynı psikolojiye bürünmemeliydim. Oğlumu gülümseyerek teselli ettim. O an seninle ikimiz de göz göze gelmiş ve birbirimize söylemeden sessizce emekli olma kararı almıştık.
Sanki birileri bize emekli olun demeye başlamıştı. Her şey üst üste geliyordu. Oğlumun okulu garnizon içinde bir okuldu. Çocuklar subay, astsubay ve sivil memur çocukları idi. Çocuklarımız da bu okullarda subay, astsubay ve sivil memur idiler. Öğretmenler çocuklara babalarının konumuna göre davranırlardı. Hatta bir keresinde veli toplantısında öğretmenden sözü alan bir subay eşi diğer velilere dönüp çocuk ve eğitim hakkında konuşmaya başlamıştı. Sınıf annesi seçiminde sivil memurun eşi aday olmasına ve parmağını ısrarla kaldırmasına rağmen, subay eşi olan öğretmen hiç parmak kaldırmayan subay eşini sınıf annesi olmaya davet etmişti. Artık komedi filmi izler gibi olayları izler olmuştum. Ancak bu komedi filmini birazcık şenlendirmek gerekliydi. Nasıl olsa emekli olacaktım. Yaptım da…
Toplantıda söz alarak orada bulunanlara bu komik durumu anlattım. Sivil memurun eşi aday olduğu halde sınıf annesi seçilmemesinin sebebini öğretmene sordum. Neden öğretmen dururken bir velinin diğer eşlere nasihat verdiğini sordum. Tabii ki aldığım klasik cevap beni yanıltmadığı gibi bu cüretim de rütbeli eşlerinin kulağına gitmişti. Ama aşkım inan ben çok eğlendim. Kendimle gurur duymuştum.
O zamanlarda büyük oğlum her fırsatta büyüyünce asker olacağını söylerdi. Aslına küçücük vücudundaki kocaman kalbiyle bizi kırmamak için “asker” kelimesini seçmişti. Aslında subay olmak istiyordu. Biz ise oğlumuzun ileride bu mesleği seçmemesi konusunda onu ikna etmeye çalışıyorduk. Çünkü onun böylesi bir sistemin içerisinde olmasını istemiyorduk. Aksi taktirde tabii ki onun istikbaline müdahale etmek istemezdik. Nitekim oğlumuzun bu istekleri çocuklukta tanıştığı askeri değer yargılarına göre şekillenmişti. Emekli olduktan sonra askerliğe ilgisi zaten otomatik olarak kaybolmuştu.
Emekli dilekçemi vermiştim. Son bayrak törenim idi. Emekli olan biri için bu son bayrak töreni çok önemlidir. İnsan ister istemez duygulanıyor. Bayrağa bakıyor. Atatürk’e bakıyor. Yanındaki arkadaşlarına bakıyor. Tam ben bu duygusal sahneye takılmış İstiklal marşının hoparlör devresinden verilmesini bekleyip İstiklal Marşını tüm benliğimle söylemeyi düşlerken iştima sırası yarıldı. Hepimiz kenara çekildik. Yüzbaşı iştimaya dalmış arka taraftaki sivil memurların kıyafetlerini kontrol ediyordu. Bu duygusal dakikalarımı bir yalancı rüya gibi tamamlayarak gülümsemeli bir ifade ile içimden “ ohhh kurtuldum.” Diyerek emekli oldum.
Bak aşkım bunlar ikimizin yaşadıkları. Bir de sana anlatamadıklarım var. Bir de görevimin başında yaşadıklarım var.
Ama ilk kez sana şunu itiraf etmek istiyorum. Çalıştığım müddetçe aldığım her maaşı sorguladım. Ben bu maaşı hak edecek ne yaptım? Diye sordum. Çünkü bir şeylerin yanlış gittiğine emindim. Bu yanlış gidişe dur diyememenin ve içinde sürüklenmenin acısını yaşadım.
Televizyonlara çıkıp Güneydoğu Kahramanlığı rolünü oynayan, söylediği yalanlara kendileri de inanan hayalperestleri izledikçe kendimi başka bir orduda görev yapmış gibi hissettim.
Kurtuluş savaşını kazanmış, yoktan bir ülke kurmuş kahraman bir ordunun mirasının üzerine inşa ettiğimiz sırça köşk ne kadar da göz kamaştırıcı ve egoların tatmini ile görev ne kadar çok ilişkilendirilmiş.
Abartılı bir teşbih olmakla birlikte “On Emir” filminde köleler ve mısırlılar arasındaki kast sistemi senin lojman hayatında çok çarpıcı bir örnek değil mi? Bu bağlamda düşündüğümde özgür hayattan çıkıp gelen astsubay eşlerine dayattırılan hayat tarzı ne kadar trajikomik değil mi canım. Aynı mahallenin iki kızı, sen benimle evlisin ve sen sınıf arkadaşın benim komutanımla evli ise sen o arkadaşına artık eski arkadaşın gibi davranmamalısın. Senin ona “Hanımefendi” demen gerek. Hayat yazılmadan okunan trajikomik bir kitap. Hayvani bir içgüdüyle yönetilen gelenekselleşmiş davranışlar ayıplayıp küçümsediğimiz ilkel topluluklara ne kadar benziyor.
Emekli olur olmaz TEMAD’a üye olmuştum. Seninle birlikte TEMAD’ın düzenlediği bir yılbaşı organizasyonuna gitmiştik. Ancak sen bana “bir daha gitmeyelim.” Demiştin. Çünkü orada gördüklerimiz, görmek istediklerimizden çok uzaktı. Bir kenara atılmış bir çaresizler bölüğünün içinde gibi hissetmiştin kendini. Çoğu belletilmiş bir çaresizliğin içindeydi. Taaa ki, Sayın Ersen Gürpınar’ın bir güneş gibi çıkıp parlamasına, Sayın Tuncer Küçük’ün Onur Yürüyüşüne, emekliassubaylar.org’un Kral çıplak demesine, Emekli Assubaylar Güçbirliği Platformunun “Biz kimiz ne istiyoruz” bildirisine, Yeni TEMAD Başkanının televizyonda çıkıp konuşmalarına kadar. Onların, bizlerin mücadelesini en çok sen alkışlıyordun. “ İşte bu…” diyordun. Oysa hiç birimiz uğradığımız mağduriyetlerde, siz eşlerin maruz tutulduğu sosyal mağduriyetlere fazla değinmek istememiştik. Bunlara değinmek bir kompleksli halin ifadesi gibi algılanır diye düşünerek kamuoyuna bu sorunlarımızı söylememiştik.
Canım beni sen anlıyorsun. Büyük oğlum anlıyor. Ancak küçük oğlum bu konularda hiç mi hiç anlamıyor. Çünkü o bunları yaşamadı ki… Ben emekli olduğumda o üç yaşındaydı. Şimdilerde üçüncü sınıfta. Geçenlerde öğretmen sormuş babalarınız ne iş yapıyor diye. Koşa koşa geldi. Baba sen eskiden neydin? diye. Oysa on kere söylemiştim. Astsubaydım diye… Neden sordun dedim. Öğretmen sordu. Ben çalışıyor dedim. Ne iş yapıyor diye sorunca emlakçılık yapıyor ama emekli demiş. Ne emeklisi olduğumu sorunca da bilmiyorum, hatırladığım kadarıyla bir şapka falan giyiyordu demiş. Ben de onu ayıpladım. Oğlum kaç kez söyledim emekli assubayım diye… Sonra güldüm. Çocuklar söylenenlerden çok gördüklerine bakıyorlar.
Böylesi anılar çok hayatım… Bizim çabalarımız bu anıların bizimle birlikte tarih olması. Bunca yıl, bu mesleği seçmemin diyetini öderken, hiçbir mecburiyetin yokken benimle beraber bir diyet ödemeye maruz tutulduğun halde bu güne kadar bana “ Bu kadarına da pes “ demediğin için teşekkür ederim.