Haktan adaletten bahsedelim,
derken Yağma HASAN’ın böreğine…
Yer; Almanya. Yıllar; 1840-1886.
Prusya Kralı olan “büyük” Friedrich, Potsdam Ormanları’nda gezinirken,
bir değirmenin bulunduğu tepenin yanındaki alçak bir tepe üstünde durur
ve değirmeni satın alarak yerine şanına yakışır muhteşem bir saray yaptırmak ister.
Hemen yardımcıları değirmenin sahibini bulur
ve araziyi değirmenle birlikte kendisinden almak isterler.
Ancak değirmenci araziyi vermeye razı olmaz.
Bunun üzerine askerler değirmenciyi kralın huzuruna çıkarırlar.
Kral, değirmenciye bakar.
“Arazine bir saray yaptırmak istiyorum.” der.
İkna etmek için önce değirmene değerinin kat kat üstünde bir meblağ ödemeyi teklif eder.
Fakat değirmenci,
kral ne kadar para verirse versin,
bu satışa bir türlü razı olmaz.
Kral, teklif ettiği onca paraya rağmen değirmeni satın alamayınca sinirlenir
ve “Sen benim Prusya Kralı Friedrich olduğumu bilmiyor musun yoksa?” diye gürler.
Değirmenci hiç alttan almaz.
“Biliyorum” der.
“Senin kral olduğunu biliyorum.
Ama ben de bu değirmenin ve arazinin sahibi Sans-Souci’yim.”
Kral iyice köpürür
ve “Madem benim kim olduğumu biliyorsun, o halde zorla alabileceğimi de biliyor olmalısın.
Bakalım o zaman ne yapacaksın?
Benim binlerce askerim var.
Senin kimin var?” der.
Değirmenci bu söz üzerine hiç telaşa düşmeden tarihe geçen o ünlü sözü söyler:
“Berlin’de hâkimler var. Ben de onlara güveniyorum.”
Kral bu cevap üzerine ıslah ettiği mahkemelerin adaletine,
kendi aleyhine bile güvenildiğini anlar ve tarihe geçen şu ünlü sözünü söyler:
“Hiçbir güç, hiçbir iktidar, kral dahi olsa adaletten üstün değildir.”
Kral İkinci Friedrich bu yel değirmeninin,
Prusya Krallığı devam ettikçe korunmasını ister.
Ve onun daha altında olan tepeye sarayını diker
ve adını da Sans-Souci Sarayı koyar.
Şimdi güncelimize gelelim;
Güncelimiz Türkiye olsun.
Hak adalet ve konu, hizmetin sunumu, değerlendirilmesi olsun.
Hizmetin özünü, filitatını dolu dolu verenler var.
Hizmet üretimine yönelik, katılanlar var.
Elinde bloknotla dolaşan, hata arayanlar var.
“Al bunu sen yap” dendiğinde, beceremeyenler de var.
Ortamda ancak kayırımlı olup şehzade konumunda olanlar da var.
Belli bir kurumdan bahsedeceğim.
Olanakların kaymağını sevenler de var.
Kurumun personelinden,
olumsuz ayrıcalık ile yok sayılan dışlananlar da var.
Ayırımı, kayırımı, seçme hakkı sizlerin olsun.
Çalışan personelin, eğitim süreleri eşit olsun.
Gayenin ülkeye,
verimli hizmet sunumu ortamında olsun.
Eşit süreli eğitimli, lisanslı bile olsa,
okulsal kayırımlı olan,
kendini sınıfsal üstün sayanlar var.
Sonuçta,
personel haksız yere bölünmüşlük ortamına itilip,
Alt statü, üst statü diye ikiye, üçe bölünmüş olsun.
Bazı ahvalde alt statülü personelin eğitim süreleri daha fazla olsun.
İki yıl artılı olsun.
Örneğin ben. 1965-1977 arası muvazzaflık süremde,
güncel mevcutların yaklaşık olanını alalım.
Üst statülü, 39.000 civarı olsun.
Alt statülüler, mevcudu 100.000 civarında ya da üstünde olsun.
Bu ortamda, devlet imkanlarından
haksızlıkla faydalanma paylarını görelim.
Üst statüde kullanım olanakları;
Maaşlar: makam ve ünvan karşılığı.
Her ünvanın ayrıcalığı olsun.
Ünvan karşılığında,
tam altı tane tazminat ile ödüllendirilsin.
Lojmanlarda ve sosyal tesislerde % 55 kullanım oranlaması olsun.
Orduevleri ayrıcalıklı bölünmüş,
bazıları için imtiyazlı olsun.
Çalışma süresince hiç bir zimmet yükümlülüğü olmasın.
Hizmetin ağır yükünü alt statü yüklesin.
Kendisine sadece bloknot görevlerini bıraksın.
Her rütbede farklı güç ve yetkilerle donatılsın.
Yaptırımları ile onurlandırılsın.
Örneğin konaklamalarda,
İstanbul’da yatak sayısı 800 üzeri ve civarı olsun.
Emeklilikte maaş oranlaması % 85 olsun.
Kayırmalı yapılanmada uygulamalar sonucu,
Üst rütbede yığılmasının mevcudu 6500 olsun.
Bunları emekli edebilmek için,
Kişi başı 60.000 TL. ballı ikramiye yasa ile teklif edilsin.
Gelelim alt statülülere…
Maaş oranlaması % 50 civarı olsun.
Üç kat mevcuda karşılık.
Lojmanlarda bir bölümüne % 40, diğer bölümüne %55 olsun.
İstanbul’da konaklama yatak sayısı 40+40=80 civarı olsun.
Görevleri, şehitliğe daha yakın olmasına rağmen.
tazminatlardan, çeşitli bahaneler üretilip yoksun bırakılsın.
Ünvan ve makam olmasın. Yok sayılsın.
Yeni mezun ile 30 yıllık deneyimlinin,
yetkisizlik ortamında konumu aynı olsun.
Eğitimli olsa bile,
Lisansı ve ihtisası yok sayılsın. Tanınmasın.
“Sen çavuşsun” diye kenara iteklensin.
“Hadi oradan çavuş. Sen bir alt statüsün,
konumunu başlangıçta belirledin” denilsin.
Çapraşık intibak yasaları ile,
susturulma çabalarına duçar bırakılsın.
Ortam karmaşaya dönüşsün.
Bazılarının kazanılmış hakları buharlaştırılsın.
Kendilerine gelince pay tam olsun.
Bir kısım alt statülünün ağzına bir parmak bal çalınsın.
“İntibakınızı yaptık ya,
daha ne istiyorsun?” denilsin.
Ve eksik eğitimli ile lisanslı karıştırılıp bir karmaşa yaratılsın.
Alttakiler birbirleri ile
Sen, ben dalaşı yaparken,
“Bunlar böyle işte” densin.
Kendileri de yaşam riskinden uzak,
***grande toilette***
klimalı bürolarda tam altı tane tazminatı
ve ballı emekliye sevk daveti ödemelerinin tadını çıkarsın.
Bu kurumun adının bulunmasını,
sizlere bırakıyorum.
Bu hakları ve haksızlıkları,
belirleyecek merci arıyorum.
Var mı acaba benim ülkemde,
Türkiye’de de,
haklının, hak edenlerin haklarını veren,
verebilen?
176 sene önce………….
Berlin’ de oldu gibi hakimler, yargı mercileri
ya da makam sahipleri.
Nerede? Nerede? Nerede?
Var mı derim, ben de?
Mehmet KAYALI