Hüseyin SAVCI

15 TEMMUZ VE ASTSUBAY ÖMER HALİS DEMİR

Ülkemiz göz göre göre gelen bir felaketi yaşadı 15 TEMMUZ 2016’da…

Altı yıldır tartışılıyor, kimine göre tiyatro, kimine göre ihanet, kimine göre rant paylaşımında çıkan anlaşmazlık sonucu ortaklar arası çatışma. Gerçeği tarihin şaşmaz yargısına bırakıyorum.

Altı yıldır tartışılmayan ancak aklımda hep deli soruların olduğu bir konuyu yazacağım bu gün.

ASTSUBAY ÖMER HALİS DEMİR OLAYI!

Kısaca olayı hatırlayalım, Özel Kuvvetleri ele geçirmeye çalışan Darbeci General Semih TERZİ özel Kuvvetlere geliyor ve Özel Kuvvetlerin komutasını ele geçirmek isterken Astsubay Ömer Halis DEMİR tarafından vuruluyor, darbe girişiminin kırılma noktası bu olay oluyor. Eğer Darbeci General Semih TERZİ Özel Kuvvetlerin komutasını ele geçirebilseydi olayın akışının başka olacağı herkesin ortak tahmini.

Olaydan Sonra Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai AKSAKALLI’nın açıklaması var. '20 yıllık birlikteliğimize dayanarak sana tarihi bir görev veriyorum, Semih Terzi darbeci bir haindir, vatan ve millet adına Semih Terzi'yi öldür. Bunun sonunda şehadet var. Hakkını helal et.'dedim diyor!.

Korgenaral Zekai AKSAKALLI Özel Kuvvetler Komutanı olarak neden nöbetçi amirini aramıyor, Özel Kuvvetlerde güvenebileceği tek kişi bir astsubay mı?

Özel Kuvvetlerde yirmi yılını geçirmiş, başarılı bir asker Ömer Halis Demir, gerçekte böyle bir emir almış olsaydı Semih TERZİ ve yanındakilerin karşısına nasıl çıkardı?

Belindeki tabanca ile mi, yoksa ateş gücü yüksek bir silahla mı?

Doğrudan doğruya karşısına mı çıkardı, siper mi alırdı?

Yalnız başına mı çıkardı, güvendiği kişileri yanına mı alırdı?

Bırakın Ömer Halis Demir gibi bir profesyoneli, manga çavuşuna böyle bir görev verseniz daha temkinli davranırdı.

Düz mantık karşılaşmanın ani ve hazırlıksız olduğunu, Astsubay Ömer Halis DEMİR’in kendi inisiyatifini kullandığını düşündürüyor.

Kimse bu olayın aslını astarını araştırmadı.

Amacım kimseyi suçlamak değil, ama böyle bir emrin verilmediğini, her zaman olduğu gibi astsubayın başarısından nemalanma durumu olduğunu düşünüyorum. Astsubay Ömer Halis Demir hakkın rahmetine kavuşmuş, kalkıp ben böyle bir emir almadım diyecek hali yok nasılsa. Muharip sınıf değilim, özel kuvvet mensubu değilim, bu görev bana verilmiş olsaydı çok başka davranırdım. Olayın örgüsüne bakınca mantığım kabul etmiyor.

Astsubay Ömer Halis Demir, erkek gibi, asker gibi, astsubay gibi görevini yaparak toprağa düştü, Genelkurmay Karargâhını FETÖ karargâhına çeviren, boynuna kemer dolatanlar bakan oldu.

Korgeneral AKSAKALLI’ya da fazla yaramadı, kısa süre sonra gözden çıkarıldı, emekli edildi.

Bir başka husus ta, adım gibi eminim Astsubay Ömer Halis Demir yaşasaydı general öldürmekten ömür boyu hapiste olur, bir Allah kulu da sahip çıkmazdı.

Gururumuz Astsubay Ömer Halis Demir duruşu ile, yaptıkları ve yaşadıkları ile ASTSUBAYDI, Mekanı cennet olsun

BİZE BURAYI MI LAYIK GÖRÜYORLAR?

Bu yıl 6-13 Haziran Kamp döneminde Anamur kampındayım.

Muvazzaf dönemi olmasına rağmen muhtemelen EFES Tatbikatı nedeniyle olsa gerek, başımıza talih kuşu kondu ve Anamur kampından yer verildi.

Sevindik tabii mutlu olduk, kızım ve torunlarım da orada yaşıyor, arkadaş da var daha ne olsun?

Anamur sıcakları henüz başlamamıştı. Geceleri serindi en azından, gündüzleri 30 derece civarında.

ANAMUR Kampını bilenler bilir, subaylar için bina, astsubaylar için prefabrik yerler var. 1990 yılında gitmiştim, çadır vardı. Siyaha yakın koyu yeşil çadırlar. Her türlü börtü böcekle iç içe ve güneş vurduğunda çadırın içi dışarıdan yani doğrudan güneşin altından daha sıcak olurdu. CİBİNLİK vardı çadırlarda gece uyurken eğer kolunuz dışarı çıktıysa sivrisineklere ziyafet çekmiş olurdunuz ve bol bol kaşınırdınız.

Şimdi bir adım öteye geçilmiş astsubaylar için, 32 yılda prefabrik olmuş kara çadırlar.

1966 devresi emekli subaylar da gelmiş, aralarında general de var, çoğunluk albay.

Sonuçta prefabrik tüm güneşi emiyor, kapı pencere de kapalıysa içerisi bildiğiniz sauna!

Biz biraz erken giriş yaptık, kapı pencereyi açıp havalandırdık, nispeten yaşanır hale geldi. Tam karşımızdaki prefabrik, kapılarımız karşı karşıya aradaki mesafe 150 santim ya var ya yok, subay binasında yer olmadığı için bir emekli albaya verilmiş. Başındaki sivil şapkanın siperine sarı defne dalları işlenmiş. Ben SUBAYIM diyor.

Tam biz kapıdan çıkarken onlar geldi ailesi ile… İçeri girmesi ile çıkması bir oldu. Yüksek sesle söyleniyor;

‘’BU NE YAAA, BU NE, BURADA YAŞANIR MI? BİZE BURAYI MI LAYIK GÖRÜYORLAR?’’

Nevrim döndü!

Biz astsubaylar hep burada, hep bu barakalarda yaşıyoruz, hiç de "BİZE BURAYI MI LAYIK GÖRÜYORLAR?" demedik, demiyoruz. Zatı devletleri rahatsız oldular, onurlarına dokundu, kızdılar, o bir subaydı. Her türlü konforu hak ediyordu.

Biz assubaylar hep burada yaşıyoruz dedim sinirle, yanındaki bayan muhtemelen kızı, tedirgin oldu, kendisi beni duymadı elini kulağına götürdü, ‘’anlamadım’’ dedi, eşim kolumdan çekiştirdi, ‘’boş ver’’ dedi.

KALMADILAR!

Ya subay motellerinden yer verildi, ya da çıkıp gittiler.

Şunu anlamıyorlar; rütbe görevde hiyerarşiyi belirlemek için verilir. Asalet ünvanı değildir, insan olarak er ile general arasında fark yoktur. İkisi de İNSANDIR.

Özlük hakları farklı olabilir,

Yetkileri farklı olabilir,

Görevleri farklı olabilir, 

Ama temelde insan, insandır.

Eğer sen insansan, kendine layık görmediğini başkasına da layık görmeyeceksin.

Rütbe ilişkisi EFENDİ-KÖLE ilişkisi değildir.

Kaldı ki emeklisin, makam-yetki de söz konusu değil, sivil şapkaya işlenmiş sarı defne dalları sana ayrıcalık tanımıyor.

Ama nasıl bir zihniyetse, nasıl bir eğitim alıyorlarsa, nasıl bir anlayışla yetişip, yetiştiriliyorlarsa emekli olunca bile kendilerini hala olağanüstü varlıklar olarak görüyorlar.

Ve maalesef 21'inci yüzyılda bile bu ilkel, bu bencil, bu insan bazlı olmayan anlayış hala sürüp gidiyor.

*****

Başta şehit babaları olmak üzere tüm babaların babalar gününü içtenlikle kutluyor, ahirete intikal edenlere başta kendi babam olmak üzere rahmet diliyor, hayatta olanlara sağlıklı ömürler diliyorum.

Öğrenmenin yaşı yok, insan her yaşta bir şeyler öğreniyor.

Bu gün öğrendim, birisine “sen hırsızsın” demek hakarete girermiş, ancak; “senin hırsız olduğunu düşünüyorum” demek düşüncenin ifadesi oluyormuş. Düşünmek anayasal bir hak olduğu için de suç sayılmıyormuş. Siz birinin hırsız olduğunu düşünebiliyorsunuz ama sen hırsızsın diyemiyorsunuz.

Bu açıklamadan sonra yazdıklarım düşüncelerimdir ve anayasal hakkımı kullanıyorum.

TEMAD diyorsanız, halâ ve halâ TEMAD’tan umut bekliyor, bir şeyler olacağına inanıyorsanız siz Noel Babaya da, enflasyonun düşeceğine de ve hattâ bir gün bazı subayların (elbette hepsi değil) astsubaylara karşı adil ve hakça bir paylaşım içinde olacağına da inanıyorsunuzdur.

Ne diyeyim, düşünce özgürlüğü var memlekette, düşünmek şimdilik suç değil, düşüncenizi ifade etmedikçe... 

Lafı dolaştırmadan TEMAD’a geleyim artık!

DÜRGEN Başkan beş yıldır görevde, göreve başladığında ana rahminde olan çocuklar beş yaşında, 17 yaşındakiler askere gitti ve hattâ şehit olan bile vardır, TEMAD zamanı dondurdu. Bulunduğu aynı noktada aynı zeminde ölü taklidi yapıyor. Haksızlık etmeyelim, iktidarın her dediğini alkışlıyor, birilerine şapkasız elle selam veriyor, arada bir resim çektiriyor, çay içiyor.

Bazı yazar bozuntuları astsubaylara hakaret ediyor TEMAD duymuyor.

DÜRGEN Başkan TEMAD’ı kendi politik ihtiraslarına park etmiş seçimleri bekliyor. Daha önce bağımsız aday olmuş, onca masraf etmiş ama sonuç alamamış. Sonra yine bir emekli astsubay için azımsanamayacak bir masrafla şube şube gezmiş, başkan olmuş. E artık milletvekili olma zamanıdır.

Bu beş yıl içinde kaç emekli astsubay umutları ve beklentileri ile rahmetli oldu dersiniz?

Ya sıradakiler?

Etrafımıza bakmayalım sıra sizin, benim, hepimizin olabilir.

Muhalifler toptan gitse, TEMAD dikensiz gül bahçesi olsa güzel olur da İlahi takdir öyle işlemiyor.

Aslına bakarsanız DÜRGEN Başkan Genel Kurulda diğer başkanların aksine bir vaatte bulunmadı, çalışmalarımıza devam edeceğiz dedi, ama çalışmaların ne olduğunu anlatmadı. Diğer adayların aksine kendisine ayrılan sürenin dörtte birini kullandı.

Genel Kurulda kendisi Denetleme Kurulu, eşi yönetim kurulunda yer alan Denetleme Kurulu Başkanı meslektaş, ne kadar gelir elde edildi, ne kadarı nereye harcandı, harcamalar usulüne uygun mudur değil midir gibi tehlikeli sulara girmeden TEMAD’ın çalışmalarını (!) saydı döktü. Kasada kaç para olduğunu söyledi. Ortalık yağa kesti, arkasından memlekette başlayan yağ kıtlığının bu olaya bağlı olduğunu DÜŞÜNÜYORUM... 

Aksini iddia eden ispat etsin önünde saygı ile eğileceğim, hiçbir şubede astsubay sorunları ile ilgili en ufak bir çalışma yok. Tek yapılan lokal işletmeciliği. Şubeler kendi düzenlerini sürdürsünler, genel merkez görevden almasın yeter diye düşündüklerini düşünüyorum. Astsubay sorunları ile ilgilenen birkaç şube başkanını da zaten budadılar.

Dört koca yıl serçe parmağını bile oynatmayan bir yönetimi tekrar seçen delegeyi bu vesile ile bir kez daha kutluyorum, astsubay toplumunun seçtiği delege toplumun hak ettiği başkanı seçtiğine göre ve demokrasi dediğimiz şey de parmak hesabı olduğuna göre DÜRGEN Başkan MİLLETVEKİLİ oluncaya kadar bekleyeceğiz.

Endişem odur ki; biz yine layık olduğumuz başkanı seçeriz. Sebepler değişmeden sonuçlar değişmiyor!

Hüseyin SAVCI 

Em. Hv.Asb.

MUTLU İNSANLAR DİYARI

22 Nisan Cuma, Saat 1200 civarı.

Gençlik Parkından Ulus’a doğru eşimle yürüyoruz. Bir kameraman bir muhabir elinde mikrofon, Pera Palas’ın önünde duruyor. (Bu arada Pera Palas Otelini öyle iğrenç bir sarıya boyamışlar ki insanın bakası gelmiyor, tam çocuk boku sarı dedikleri bu olsa gerek. İnsan böyle bir rengi neden seçer, restorasyondan sorumlu olanlar nasıl kabul eder anlamış değilim.)

Biz yaklaşırken muhabir yolumuzu kesti, “bir soru sorabilir miyim?” dedi, buyurun dedik.

“- Temmuz ayında artan fiyatlar nedeniyle zam beklentiniz nedir, ne olmalıdır?”

“Emekliyim” dedim “ Birçok emekliden daha iyi maaş alıyorum, (2500 tl alanları düşünerek söyledim) evim kira değil, borcum yok, okula giden çocuğum yok, içkim – sigaram yok, buna rağmen hep ayağını yorganına göre uzatan bir memur olarak artık yorganın altında cenin pozisyonundayım. Başımızı örtsek ayak dışarıda, ayağımızı örtsek başımız dışarıda. Devlet elektriğe zam yaparken %127, memura-emekliye-çalışana %29. Sokağa değil, çarşı-pazara gidin bence, fiyatlar ne söylüyor, insanlar alış veriş yapabiliyor mu?

“- Maaş artışı beklentiniz nedir bu durumda?”

“-Devlet bazı şeyleri söylemeyebilir, ulusal çıkarlar gereği bazı bilgileri gizleyebilir, ama devlet bir şey söylüyorsa doğruyu söylemelidir. Ben TÜİK enflasyon rakamına inanmıyorum, eminim en başta açıklayanlar inanmıyordur çünkü bizden iyi biliyorlar piyasayı. Buna rağmen en az “resmi” enflasyon farkı kadar zam yapılmalıdır. Devletin imkanları ortada, ama devlet vatandaşına destek olmalıdır”

Kameranın üstündeki logo’ya dikkat ettim KANAL-7 Televizyonu, boşa konuştuğumu anladım.

“-Ne zaman yayınlayacaksınız?”

“-Akşam haberlerinde.”

“-Siz bu konuşmayı yayınlamazsınız”

Kameramanla muhabir birbirlerine baktılar, Muhabir “Yayınlarız” dedi.

Hayatımda ilk defa KANAL 7 Haberlerini seyrettim. Seyredince de neleri kaçırdığımı anladım, orada insanlar mutlu, esnaf mutlu, hayat güllük gülistanlık. Çok önemli haberler var, “sıkıştığı yerden itfaiyenin kurtardığı kedi, operasyon uzun uzun anlatılıyor, trafik kazası haberleri detaylıca vs.”

Derken haber programının sonlarına doğru sokak röportajları başladı.

“Tamam” dedim “Sıra bizde”

Birkaç kişi konuştu benden önce sıra bende dedim,

Ekranda görünmemle kaybolmam bir oldu, kafamı yandan gösteriyor ve tek cümle;

“Devletin imkanları ortada, ama devlet vatandaşına destek olmalıdır”

Yok arkadaş bundan sonra KANAL 7 seyredeceğim. FOX, Halk TV, Tele-1 mutsuz insanları nereden buluyorlarsa artık böyle güllük gülistanlık memlekette?

Öbür tarafta herkes mutlu, mutluluk benim de hakkım.

Ama önce ne içtiklerini öğrenip benim de içmem gerek.

Mutlaka bulacağım, kararlıyım.

AĞLAMA DUVARI HİKAYESİ

1997 yılında emekli olmadan önce tanıdığım, yanlış hatırlamıyorsam 1939 mezunu bir ağabeyimden dinlediğim ibret dolu yaşam öyküsü nedeniyle TEMAD’a ilgi duymuş, emekli olunca TEMAD’a üye olmayı, elimden geldiğince de katkı sağlamayı hedeflemiştim. Ancak; emekli olduğumda elime geçen bir TEMAD Dergisi’nin iç sayfasında o dönemin TEMAD Başkanı’nın “Sayın Komutanım” diye başlayan yazısını görünce devamını okumadan dergiyi de TEMAD’ı da bir kenara bırakmıştım.

Belki daha önce yazmışımdır, tekrar ise lütfen hoş görün, sözünü ettiğim adaşım Hüseyin Abi Erzurum Garnizonunda Cemal TURAL Paşanın Genelkurmay Başkanlığı dönemine ait bir anısını anlatmıştı.

O dönemde Erzurum’da Subaylar için Ordu Evi vardır ama astsubayların yoktur. Astsubaylar toprak damlı bir kahvehane ile anlaşıp, kendilerine mekan tutarlar. Kendi aralarında para toplayıp bir de radyo alırlar. O dönemde radyo lüks bir araç. Cemal TURAL Paşa Erzurum’a denetlemeye gelir. Kendisine astsubayların gazinosundan bahsedilir ve görmek ister. Astsubay Gazinosuna (!) geldiğinde radyoyu görür. Subay Ordu Evinde radyo yoktur. “Alın bu radyoyu, Subay Ordu Evine götürün, subayda olmayan astsubayda olamaz” der. Ve astsubayların kendi paraları ile aldıkları radyo Subay Ordu Evine gider.

Aradan yarım asırdan fazla geçmesine rağmen bu zihniyet ne yazık ki varlığını canlı bir şekilde sürdürmektedir.

Bir de bizim tarafa bakalım.Yaklaşık yirmi yıldır karınca kararınca bu mücadelenin içindeyim. Konuyu bir Yahudi fıkrası ile özetleyeyim.

Bilirsiniz, Yahudilerin meşhur ağlama duvarı vardır Kudüs’te!

Yaşlı Yahudi ağlama duvarının karşısında içtenlikle dua etmekte, göz yaşı dökmektedir. Bir gazetecinin dikkatini çeker ve Yahudi’nin duasını bitirmesini bekler ve sorar.

“-Ne kadar zamandır buraya gelir ve dua edersin?”

“-Tam kırk yıl”

“-Az önce de dua ettin, ağladın o anda ne hissediyordun?”

“-Sanki duvara karşı ağlıyor gibiydim”

Yirmi yılın ardından geriye baktığımda aynı parçalanmışlık, ortak bir noktada buluşup bir hedefe odaklanamama, şişkin ego, başkanlar değişse de bakış açısı değişmeyen, lider olma özelliğinden yoksun TEMAD Başkanları… Aşamadığım bir duvarın önünde yirmi yıldır boşuna çabaladığımı düşünüyorum.

Aslında kötümser bir insan değilim, ama bir avuç mücadeleci arkadaşın, yüzlerce yazısı, feryatları, çabaları duvara çarpıp geri dönüyor gibi.

Bir şeyler sonunda mutlaka değişecek, ya biz “mücadele” etmenin yolunu öğreneceğiz, ya da muhataplarımız yıllarca süren çok iyi farkında oldukları ölçüsüz haksızlığa son verecekler.

Kaç kuşak daha mağdur olacak, onu bilemiyorum!

MÜCADELE DERKEN…

Mücadele sözcüğünün Türk Dil Kurumu sözlüğünde iki anlamı var, ilk anlamı “Hedeflerini gerçekleştirmek ya da bir meseleyi çözmek için var gücüyle çalışma, uğraşma”

Yani “mücadele” için ilk şart “gerçekleştirilecek bir hedef” Başarı için doğru hedef seçimi önemli,

AMAÇ,

HEDEF,

VAR GÜCÜYLE ÇALIŞMA,

SONUÇ.

Sanırım doğru hedef belirleyemedik biz astsubay toplumu olarak, sürekli “ÖZLÜK HAKLARI” üzerinden gidiyoruz, başlangıç derecesi, tazminatlar vs.

Doğru hedef ne olmalı?

İhtilaller oldu, anayasalar değişti, yüzlerce kanun eklendi, hatta İHALE KANUNU son iktidar döneminde 290 kere falan değişti. Değişmeyen iki şey var, özellikle bizi ilgilendiren, OYAK Kanunu ve Astsubayların Statü kanunu.

Astsubay arkadaş kendi imkanları ile tüm engellemelere rağmen üniversite bitiriyor, hatta akademik kariyer yapıyor, tahsilinin karşılığını almak isteyince “STATÜ” kanunu karşısına duvar örüyor.

SEN ASTSUBAYSIN, STATÜN MÜSAİT DEĞİL!

“Bak ben okudum, diplomam, kariyerim?”

“Ama sen astsubaysın, statün müsait değil!”

Modern silah araç ve gereçleri eğitimli olmayı gerektiriyor, kaldı ki er statüsünde askere gelenlerin çoğu üniversite mezunu. Astsubay yüksek okulu mezunu olmamalı. Mutlaka lisans seviyesinde eğitim almalı ve statüsü mutlaka değişmeli. 20 nci yüzyılın kanunları ile 21 nci yüzyılda başarılı olamazsınız.

SİZE VERİLECEK TÜM HAKLAR STATÜNÜZLE SINIRLIDIR.

O halde hedef şu kahrolası statü zincirinin kırılması olmalıdır. Teknik bilgide ve operasyonel konularda astsubay çok avantajlıdır. Denizin ortasında bozulan gemi motorunu tamir, arızanın giderilmesi astsubayın işidir. Ya da milyon dolarlık modern savaş uçaklarının bakımı, arızası yine astsubayın sorumluluğudur. Dolayısıyla bu gerçeğin farkında olanlar astsubayın bir adım daha ileriye gitmesini istemez, istemiyor.

İstenen hizmetleri sağlayacak kadar eğitim ve bilgi, yarı aç yaşayacak kadar özlük hakları. Fazlası olduğunda teknik bilgi bakımından bomboş, sadece olağanüstü yetkilerle donatılmış şişkin egolar balon gibi patlayabilir.

Yazının başında MÜCADELE’nin ilk anlamından bahsetmiştik. İkinci anlamı;

“KİŞİLER ARASINDA SERT TARTIŞMA”

Bakın bunu çok iyi beceriyoruz, kendi aramızda öylesine sert, öylesine acımasız tartışıyoruz ki, başkalarına gerek kalmıyor.

Peki doğru hedefe ne zaman varırız?

KENDİMİZE BAŞKAN DEĞİL, LİDER SEÇTİĞİMİZDE…

Ve Mücadele kelimesinin ilk anlamını anladığımızda!

Seni tanıyorum.

Hem de çok çok iyi…

Çünkü hiç değişmemişsin,

Hemen sevinme, saçın başın, kaşın ağarmış ama karakterin değişmemiş.

Meslekten tanırım seni ben.

Mesleğinde başarısız, öyle olunca da eksiğini yalakalıkla tamamlamaya çalışansın sen. Komutanın etrafında, kimi zaman 10 günlük bir yurt dışı görevi, ya da istediğin yere tayin, ya da lojmanın iyisi için neler yaptığını gördüm biliyorum.

Gözlerini kaçırma,

Bir şeyin daha değişmemiş… Hala virgül gibi eğiksin!

Kulakların çok hassastı, hala öyle mi? O kocaman kulaklarınla her şeyi duyup dinleyip, papuç gibi dilinle bir bardak çay karşılığı Komutana anlatıp kaç meslektaşının canını yaktığını düşündün mü? Sahi kaç “aferin” aldın, hesabını yapmışsındır sen. Ama bir şeyi daha hatırla; ilk harcanan, gözden çıkarılan, azarlanan, hep sendin. Ama gene de yılmadan yalakalığa devam ettin, yöntemler geliştirdin, kendin yetmedi, eşini komutanın hanımına gönderdin, sakın inkara kalkışma. Hepimiz biliyorduk, biliyoruz. İşi oradan bağlamaya çalıştın. Hani bir bayram memlekete gidecektin de Komutan izin vermeyince eşini devreye sokup, “Hanımefendi” vasıtasıyla işi bağlamış, diğer meslektaşların bayramda çalışırken sen izine gitmiştin. Bir de sırıta sırıta… Matah bir iş yapmış gibi…

Emekli oldun, malum yerlerinin kılı ağardı, huyundan vazgeçmedin.

Hala yalaka,

Hala her devrin adamısın.

İlkesizsin, su gibisin su, hangi kaba girsen onun şeklini alırsın.

Sıvısın, cıvıksın, şekilsizsin.

Hala küçük çıkarların peşindesin, küçük hesapların peşindesin!

Küçüksün,

Sen ak sütteki kara sineksin!

Küçüksün ama mide bulandırıyorsun.

Hala kapı dinliyor, hala birilerinden laf almaya çalışıyor musun?

Yerin kulağı var derler ya, yerin kulağı sensin!

Zayıf kişiliksin,

Zayıf halkasın.

Çalışan, kişiliğinden taviz vermeyen, mesleğine hakim, binlerce arkadaşımızın ne yazık ki acı gerçeğisin.

Sen ne yazık ki, iadesi olmayan imalat hatası, defolu malsın.

Dün de bu günde başımızın belasısın.

Yıllardır karınca kararınca Astsubayların özgür sesi olan bu sitede  “EKŞİ KÖŞE” de yazılar yazarım, daha doğrusu yazardım.

Yıllar önce kendisi ile ilgili ima bile yokken bir başkası ile ilgili yazdığım, hakaret içermeyen, esprili bir yazıma, karşı taraftan bile görmediğim, ağır hakaretler içeren, ölüm tehdidine varan bir tepki aldım. Tepki gösteren ne yazık ki bir başka meslektaşımdı. (!) Daha sonra koruduğu kişi ile bana saldıran meslektaşım mahkemelik oldu.

Belki cevap bile vermemeliydim, herkes kendi karakterinin gereğini yapar demeliydim, diyemedim. Muhatabım fazlasıyla hak etmiş olsa bile, kendime yakıştıramadığım bir cevap verdim. O güne kadar hiç kimseye karşı kırıcı-hakaret içeren tek kelime yazmamıştım.

Kendi kalemimi kendim kırdım.

O gündür bu gündür birkaç röportaj dışında yazı yazmadım.

Kenara çekildim!

Kenarda duruyorum ama ezilen, hakları gasp edilen, enerjisini ortak akılla çözüme değil birbirine karşı kullanan bir toplumun parçasıyım.

Derneğimiz, geleceğini siyasette gören bir başkan tarafından pasifize edilmiş, çok ilginçtir delege dört yıl hiç ama hiçbir varlık gösterememiş ekibi yeniden yönetime getirmiş, yasal olsa bile etik olmayan şekilde eşi yönetimde olan arkadaşı Yüksek Denetleme Kurulu’na başkan seçmiş, şubeler küçük çıkarlar uğruna ölü taklidi yapıyor. Dört yıl boyunca düşünen, fikri olan, söyleyecek sözü olanlar şube başkanları dahil hukuksuz bir şekilde dernekten atılmış.

Tüm bunlara rağmen çaba gösteren, emek harcayan, pes etmeyen meslektaşlar var.

Mehmet Kayalı büyüğüm, Ersen Gürpınar Ağabeyim, Fahrettin BAĞRI ve Murat Demirkıran arkadaşım, Levent Ulucan ve adını sayamadıklarım beni bağışlasınlar, her türlü olumsuzluğa karşı elini taşın altına koyuyor, susmuyor dik duruyor, çaba gösteriyor.

Astsubaylarla ilgili iddia ediyorum, bir benzeri daha olmayan yazıları tam anlamıyla “BELGESEL” nitelikte olan, her bir yazısı inanılmaz emeklere mal olan çok değerli meslektaşım Şükrü IRBIK, mahkemelerde sürünüyor, Milli Savunma Bakanından Genelkurmay Başkanına, Kuvvet komutanlarına kadar sıraya girmiş, Şükrü IRBIK’a dava açıyor. Şu anda hakkında dört ayrı soruşturma yürütülüyor. Birisi yargılamaya dönmüş, sanırım Mayısta mahkemesi var. Diğer üçünün sonucu belli değil henüz. Emekli ikramiyesinin önemli kısmını mahkemelere ödemiş. Yılmıyor, susmuyor! Kimseyle paylaşmıyor, kendi başına mücadele ediyor. Kimliğini iptal etmişler kimliğini Şükrü Irbık’ın. Kimliğini geri alabilmek için mahkemesi sürüyor, neredeyse vatandaşlıktan çıkaracaklar!

Eski Tüfek Şükrü IRBIK bir emekli astsubay, topu tüfeği yok!

Elinde bir kalemi var!

Omzuna galaksideki yıldızların tümünü indirmiş, rütbelerinin zirvesindekiler ve hatta Milli Savunma Bakanı Şükrü IRBIK’ın kalemini kırmaya çalışıyor.

Eğer astsubay toplumu tek yumruk olsa, birbirine karşı verdiği mücadeleyi hukuk çerçevesinde muhataplarına karşı verse sonucu düşünün artık.

Burada bir parantez açayım; Sayın Avukat Erkan AKKUŞ, Şükrü IRBIK arkadaşımıza hukuki destek veriyor, davalarından ücret almıyor. Toplum adına kendisine şükranlarımı sunuyorum.

****

Köşeyi dönemedim ama, Köşemden çıkıp EKŞİ KÖŞE’ye döndüm.

Aklım erdiğince, dilim döndüğünce yazacağım.

Haydi Bismillah!

SAÇLARI ALTIN SARISI

Birkaç yıl önceydi.

Bir iş seyahati nedeniyle minibüsle Ankara’dan Balıkesir’e gidiyoruz. Akşamüzeri çok bilinen bir peynir markasının zincir tesislerinden birinde yemek için durduk. Bu işletme daha sonra Araplara satıldı, sonra da battı. Hava çok soğuk, akşam karanlığı ile birleşen bulutlar iyice kasvetli bir hava oluşturmuş. Tesis kalabalık.

Yola çıkmak için aracımıza yöneldiğimizde sırtlarında sadece ceket olan iki genç yanımıza gelerek mahcup bir tavırla “Bizi de gittiğiniz yere kadar alabilir misiniz” dedi daha yaşlıca olanı. “Buyurun” dedik.

Daha önce bu tesiste çalışıyorlarmış, patron işten çıkarmış, burada gelen giden arabaları yıkayalım, aldığımız bahşişle idare ederiz demişler.

“-Patron para falan ödüyor mu, ya da sigorta falan” diye sordum.

Genç olanı;

“-Abi Patron neredeyse bahşişi paylaşalım diyecek, bizden kullandığımız suyun parasını alıyor” dedi.

Belli bir miktarda anlaşmışlar. Her ay milyonlarca lira cirosu olan tesise su parası ödüyorlar, kaldı ki tesise gelen insanlar o tesisin müşterisi.

“-Yemek veriyor mu bari?” dedim,

“-Yok Abi, paramızla da yiyemiyoruz bize göre çok pahalı, çoğu kere evden getiriyoruz, bazen de marketten ekmek helva falan idare ediyoruz.”

Yaşlıca olanı evliymiş, bir kız çocuğu varmış 3 yaşında, ondan bahsederken gözleri parlıyor, eşi ev temizliğine gidiyormuş çocuğu komşusuna bırakıp, “komşu ne kadar ilgilense de anne gibi olmuyor” derken sesi karıncalandı ama evin idaresi için başka çaresi yoktu, zaten her gün de iş çıkmıyormuş. Eşi işe giderken çocuk çok ağlıyormuş. Uykuda bırakıp gidiyormuş. “Uyanınca mutlaka ağlıyordur” dedi gözleri dolarak.

“- Sen evli misin” dedim genç olana,

“-Abi bu durumda neden bir başkasını da perişanlığıma ortak edeyim ki” dedi.

“-Ama sevdiğin biri vardır?”

“-Var tabi ama nasıl olacak? Yoksulluğuma, çaresizliğime bir başkasını, hele çok sevdiğim birini ortak etmek ne kadar doğru bilmiyorum. Sigorta yok gördüğünüz gibi kışın soğukta devamlı su içindeyiz, üşüttüm hastalandım, on beş gün yattım. Yeniden başlayalı üç gün oluyor.”

“-Emeğinize değiyor mu bari” dedim.

Genç olan güldü, “kaşık götü yalamayla karın doymuyor da, yapacak başka bir şey yok, her gelen arabayı yıkıyoruz, araç sahibi arabasına geldiğinde işimizi bırakır “hayırlı yolculuklar”

deriz, kimisi üç beş lira verir, kimisi bozuk yok der, kimisi de ya kardeşim size yıka diyen mi oldu diye kızar. Günün sonunda ne topladıysak paylaşırız. Bereket versin deriz.”

Yaşlıca olanı “Abi biliyor musunuz, bahşişi daha çok garibanlar verir, onlar anlar bizi, yoksulluğumuzu çaresizliğimizi bilir, kaderimiz ortaktır çünkü. Lüks araba sahiplerinden nadiren bol bahşiş veren olur, tahminimce onlar da garibanlıktan gelmiştir.”

Hava iyice kararmış, ahmak ıslatan türü bir yağmur başlamıştı. Balıkesir’in kenar mahallelerine ulaşmıştık. Genç olanı “ ben ileride durakta ineyim dedi. Evine bırakalım dedik, kabul etmedi, diğer arkadaşı bırakın onu evde kızı bekler, yollarımız ters, ben otobüsle gideyim, buraya kadar getirdiniz Allah razı olsun dedi” Araçtan indim onunla beraber, sarıldık… Arkasına bakmadan yürüdü durağa doğru, yanından geçerken el salladı.

Diğer arkadaşı ısrar edip muhtemelen iki oda, gecekondu, bacası tüten evine bıraktık, Balıkesir’in meşhur höşmerim tatlısından almıştık tesisten, zorla eline tutuşturdum, almak istemedi, “kızına amcalarından dedim, lütfen kırma bizi” Az oyalandık, baş örtülü genç bir hanım kapıyı açtı, saçları altın sarısı küçük kız babasına annesinden önce sarıldı.

Uzunca bir süre sustuk yol arkadaşımla, çünkü söylenecek söz yoktu, ya da söylenecek şey o kadar fazlaydı ki!

YAŞAMAK...

Mart 13, 2022

YAŞAMAK

Ankara’da bir çok şey yalandır…

Politikacısı özellikle, söz verir tutmaz, söylemi ile eylemi örtüşmez, dili başka söyler fikri başkadır. Hepsine sorsanız fakir dostudur, garibandan yanadır yüzbinlerce emeklisinin 1.500 TL olan emekli maaşını 2.500 TL yapınca pek matah bir şey yapmış gibi böbürlenir.

Ankara’nın tek gerçeği ANITKABİR ve orada yatan Mustafa Kemal ATATÜRK’tür. Hani muhalefetteyken politikacıya pek sevimli gelen, iktidar olunca zaruretten gittikleri yer.

Son yıllarda mevsimleri de yalancı, bir gün kar yağar gibi yapar, ertesi gün güneş açar, özellikle son yirmi yıldır adam gibi bir kar yağıp ta bembeyaz bir örtü olmadı tüm çirkinliklere inat.

Martın ilk günleri, yalancı bahar, güneş ısıtıyor, 10 derece civarında ısı. Paltoma sarınıp bir banka oturdum, bir arkadaşımla buluşacağım. Etraftaki banklarda benim gibi emekliler var, eskiden emekliler kahvehanelerde otururdu, şimdi kahvehaneler yok artık, Cafe’ler var. Bir çay öğrenci kafelerinde bile 7,5-15 TL, sıkıysa git otur, emekliysen ne haddine!

Deve tüyü paltosunun düğmelerini sıkı sıkıya iliklemiş, başında kuzu derisi kalpağı benden yaşlıca birisi “oturabilir miyim” diyerek oturdu cevabımı beklemeden. “Buyurun” dedim. Bir süre sessiz kaldı, sonra hani sohbete ara vermişiz de kaldığımız yerden devam edecekmişiz gibi;

“- Yaşamak Nedir?” dedi, elleri cebinde, ötelere bakarak. Zor bir soruydu “yaşamak nedir” Bir cevabı olmalıydı bu sorunun, kendisinden bekledim.

“- Yaşamak ölmeyecek kadar gıda, çıplak kalmayacak kadar örtünmek değildir, şu Ankara’nın soğuğunda banklarda oturmak yerine şık bir kafede hesap kitap yapmadan salep içebilmektir mesela. Ankara’da yaşayıp, bir kere bile tiyatroya, sinemaya gidememek değil, 65 yaş otobüs kartı ile varılacak yerlere kadar seyahat edebilmek değil, gezmek, görmek insanın ruhunun da doymasıdır.”

“- …”

“-Karanlıkta televizyon karşısında doğalgazı iyice kısıp battaniyeye sarılıp uyuklamak hiç değil”

“-…”

“- Biliyor musun, 2 aydır arabayı yerinden oynatmadım, bu ay muayene var, 680 TL, gelecek ay kasko-trafik sigortası, geçen yılın tam üç katı olmuş sigorta, depo 1.000 liraya doluyor. Geçenlerde bir arkadaşım çağırdı, lüks bir kafede oturduk, çay 19 lira, kafe tıklım tıklım, herkes yiyip içiyor, düşündüm bu insanlar benden fazla ne yaptılar bu memleket için? Ben bir gençlik bir ömür verdim.”

Pantolonunun sağ bacağını sıyırdı, çelik çubuklar vardı, bacağı takmaydı, özenle çorap giydirmişti.

“- 25 sene oldu, bu çelik malzeme ile yaşıyorum. Gece yatarken çıkarıyorum, bazen olmayan bacağımda inanılmaz ağrılar hissediyorum, adına tıpta “hayalet ağrı” deniyormuş. Beyin orada hala bir bacak olduğunu varsayıyormuş. İlacı yok, çünkü orada bir bacak yok!”

Ben de bir şeyler söylemek istiyorum ama ne denir ki?

Geçmiş olsun mu, üzüldüm mü?

“-Ama” dedi “Beni, bizi, benim gibileri böyle bir yaşama mahkum edenler eninde sonunda bedel ödeyecekler”

İlk defa konuştum;

“-Nasıl?”

“-Onu ben de bilmiyorum, ama ödeyecekler”

“-Ben, sen, biz ülkemiz için ömür verdik, can verdik, yıllar yılı yarı aç, sefil yaşadıktan sonra onların ödeyeceği bedelin ben taa…” dedim, gerisini getiremedim.

Geldiği gibi sağ ayağı hafif aksayarak otobüs durağına yürüdü.

Tadım iyice kaçmıştı, gerçekle yüzleşmek ne yazık ki can sıkıyordu.

Nereden geldiği belli olmayan bulutlar toplanmaya başlamış, güneş kaybolmuştu, yalancı şehrin yalancı baharı da bitmişti.

Sayfa 1 / 6
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Baş öğretmenimiz ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin, adaletin, huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Perşembe, 24 Kasım 2022
E. ASSUBAYLAR GÜÇBİRLİĞİ PLATFORMU YÖNET
BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZIN KAHRAMANI VE LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU, EBEDİ ÖNDERİMİZ VE BAȘKOMUTANIMIZ BÜYÜK DEVRİMCİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü BEDENEN ARAMIZDAN AYRILIȘININ 84. YILINDA SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ... RUHU ŞAD, MEKANI CENNET OLSUN. 10 KASIM 1938 ! Bir devre damgasını vurmuş, dünyanın gidişatını değiştirmiş, yalnızca y...
Perşembe, 10 Kasım 2022
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. Cumhuriyetimizin 99. Kuruluș Yıldönümü kutlu olsun. Laik Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk, silah arkadașları ve devletimizin bekası uğrunda canlarını veren aziz șehitlerimize minnettarız, ıșıklar içinde uyusunlar. Gazilerimize de șükranlarımızı sunuyoruz...
Cumartesi, 29 Ekim 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ