Orhan Kaya

Orhan Kaya

Yedi düvel yurttan kovulmuş, savaş alanlarında kazanılan zaferlerden sonra Türk insanının tekrar aynı acıları yaşamaması için sıra eğitim, tarım, sanayi ve ekonomik alanlarda kazanılacak zaferlere gelmişti.

Bunun için ise bilinçli bireylere ve onların çalışmalarını yapabileceği bilime önem veren bir yönetime ihtiyaç vardı.

Bu ise; geçmişte Osmanlı’yı bilimden uzaklaştırarak çağın gerisine iten dini örgütlerin etkili olabileceği Monarşik düzenin dışında, insana, bilime, bireye önem veren Cumhuriyet idaresiyle yapılabilirdi.

Geçmişten gelen yönetimsel alışkanlığı nedeniyle Halifelik veya Saltanat beklentisi içerisinde olan Türk halkı, yönetimi bireyin üstlenebilmesine olanak veren Cumhuriyet idaresiyle karşılaştı. Bu yolla kula kul olmaktan birey olma düzeyine geçmiş olan Türk halkının, kendisine sunulmuş olan bu ileri düzeyi özümseyebilmesi ve sürdürebilmesi için yüzde 2-3’lerde olan eğitim düzeyinin hızla yükseltilmesi, halkın kanını emen gerici, menfaat düşkünü kesimlerin etkilerinin kırılması, özgür düşünebilen bireylerin meydana getirilmesi gerekiyordu.

Cumhuriyet çok zor koşullar altında ilan edilmiş ve yolunda ilerlemekteydi,

Savaş borçlarının yapılandırılması, ödenmesine başlanması, uluslararası  anlaşmaların yapılması, dış destekli iç ayaklandırmaların bastırılması, 1929 Dünya Ekonomik Buhranı, ll. Dünya Savaşı, salgın hastalıkların kol gezdiği; elindeki imkânları elinden alınmış olan gericilerin, geçmişte olduğu üzere dini siyasete alet etmeye devam etmek isteyenlerin varlığına rağmen Cumhuriyet idaresi, meydana getirdiği kurumlarıyla bilinç düzeyi yüksek bir toplum oluşturmada önemli başarılar elde etmiştir.

Yabancıların “bunlar bir şey başaramaz” görüşlerine, beklentilerine ve engellemelerine rağmen Cumhuriyet idaresinin aydınlık neferleri tarımda, sanayide, eğitimde, sağlıkta, adalette, güvenlikte dünyaya örnek milli değerler yaratmayı başarmışlardır.

Tarımda ileri teknikler Türk çiftçisine öğretilmiş, makineler tarımın hizmetine sunulmuş, toprak reformuyla köylü toprağa kavuşturulmuştur. Türk tütününü, pamuğunu, yününü işleyen tesisler yapılmış; hayvancılıkta hastalıklarla mücadele edilmiş, yerli ırkların geliştirilmesine gidilmiş, çiftlikler kurulmuştur. Sanayi alanında bugün dahi olmayan yerli uçak fabrikalarının kimisi yabancı ortaklıklarla kurulmuştur. O güne kadar yabancının elinde olan bankalarının yerine Türk bankaları kurularak çiftçiye, sanayiciye ve küçük esnafa krediler verilerek yabancının ekonomik sömürüsüne –ki bugün kimi köylerin yabancı bankalarca icra yoluyla satışa çıkarıldığını basından okumaktayız- dur denilmiştir.  Üfürükçülerden medet umulurken, Sağlık alanında yapılan önemli atılımlarla sağlık görevlileri yetiştirilmiş, sağlık hizmeti at sırtında dahi köylere kadar götürülmüş, yerli üretim ilaçlarla salgın hastalıkların önüne geçilerek erken yaşta ölümlerin önüne geçilmiş, köylere okullar açılmış, neredeyse okulsuz köy bırakılmamıştır. Kara, hava, deniz ulaşımında, yabancıda olan tren yolları, limanlar satın alınarak, ulaşımda yerli imkânlarla gelişmeler sağlanmıştır.

Ve işgalden kurtulmuş bir ülkenin bir avuç aydınlık neferleri bütün bunları bugünkü ulaşım, iletişim araçları, laboratuvarlar, eğitim koşulları olmadan gerçekleştirmiştir!

Günümüze geldiğimizde ise bir yabancı, milli sermeyesinin, icadını bir yabancının eline geçmesini istemezken; Türkiye’nin milli sermeyesini oluşturan milli kuruluşların yabancıların eline geçmiş olduğunu görmekteyiz.

Önemli seviyede sanayi tesisi, madenler, su kaynakları, basın ve yayın yabancının elinde.

Bütün bunlar yetmezmiş  gibi, bir ülkenin geçmişini hatırlatan, geçmiş hafızası  olan ve nesilden nesile aktarılması gereken önemli milli günlerinin son yıllarda değişik bahanelerle ortadan kaldırılmasına şahit olmaktayız. Hâlbuki medeni denilen Batı’nın, ABD’nin dünya milletlerine bakışında geçmişe göre uyguladığı yöntemden başkaca bir değişiklik olmadığını da görmekteyiz!

Fakat Cumhuriyetin meydana getirmiş olduğu özgür ve aydın bireyler olan bitenin ve yapılmak istenenlerin –ki bunlar değişik ortamlarda uygulayıcılarınca paylaşılmıştır- farkındadır.

Eğer günümüzde dış destekli ve kimilerine kazanç kapısı olmuş olan teröre rağmen, Türk halkı, pek çok Müslüman ülkede olamayan toplum huzuru içerisinde dini bayramlarını eda edilebiliyorsa şayet, bunu da Cumhuriyet neferlerinin vaktiyle oluşturmuş olduğu eğitim düzeyi yüksek, milli bilinci yüksek bilinçli Cumhura borçluyuz.

Dolayısıyla; Cumhuriyete sahip çıkmak, ardındaki bütün gelişmelere, güzelliklere sahip çıkmaktır.

Büyük Önder Atatürk’ün bizlere bir armağanı olan, aydınlık geleceğin temelini oluşturan Cumhuriyetimizin ilanının 89’uncu yılı, değer yaratabilen ve yaratılan değeri geliştirerek koruyabilen bilinçli Cumhurumuza kutlu olsun.

Bizden önceki büyüklerimiz ve biz her zaman şunu dedik; ”Biz assubaylar,  ordunun temelini oluşturan faaliyetleri icra eden kesimiyiz.

Neydi bu faaliyetler;

Vatan evlatlarının bulunduğu askerlik şubesinden sevki, katıldığı askeri birliğin nizamiyede karşılanması, giyimi, kuşamı, iaşesi, eğitimi, morali, dertlerinin dinlenmesi ve çözümler bulunması ve terhisinde uğurlanması,

Assubaylar, ilçe jandarma, köy karakollarının yanı sıra, en zor görev koşullarına sahip sınır karakollarında, dağ başlarında komutan olarak görev yapmaktadırlar.

Ordu malı olan her türlü iaşe, ibate malzemesi, tankı topu, zırhlı-zırhsız aracı, uçağı, helikopteri, gemisi, denizaltısı, muharebe cihazları, sağlık cihazları, hafif ve ağır silahlarının trilyonları bulan zimmeti ve bu malzemelerin bakım sorumluluğu assubaylardadır. Bu görevlerin dışında yazışma ve planlarda da önemli görevler üstlenmektedir.

Askeri ve milli törenlere katılmanın dışında aynı zamanda bir moral görevi de olan askeri bandoların icracıları da assubaylardır.

Bizler bunları derken, kimi sorumsuz kişiler de “bunlardan bir şey olmaz”, “üçü bir araya gelemez”, “emekli olunca …şu olur…bu olur…” gibi olumsuz yaymacını yapadurmaktaydılar. Hatta bu türden yaymaçların kimisi internete de düştü, takip edenler hatırlayacaklardır.

Gelelim konumuza,

İnternetteki yazılarımızda, bir araya gelişlerimizde hakları gasp edilen, her askeri darbede biraz daha gerilemiş olan, TBMM’de hakları halen korunamayan nezih, fedakâr, cefakâr camiamızı nasıl yüceltebilir, kamuoyunda yaratılmış olan olumsuzlukları nasıl ortadan kaldırabilirizin çözüm yollarını basının değerli yazarlarının da katkılarıyla, hep birlikte aramaya, yazmaya, yorumlamaya çalıştık.

Bunun yolu TEMAD yönetiminin çağa uygun projeler üretmesinden geçmekteydi ve 2011 yılına kadarki yönetim çok çalışmasına, istemesine rağmen bu konuda ne yazık ki yetersiz kalmaktaydı.

Bir üç yıllık gecikmeyle 17 Ekim 2011 tarihinde yönetime gelen yeni TEMAD yönetimiyle birlikte, çağa uygun, assubay topluluğunu bulunduğu yerden, tabanın istediği hatta onun ilerisinde hedeflere yönelten icraatlar bir bir yürürlüğe konulmaya başladı.

TEMAD Yönetimi, tabanın başlatmış olduğu Pes Hareketini üstlenerek, sorumluluğu almış, organizasyonu yönetmiş ve doğru bir yöntemle basın ve yayın yoluyla kamuoyuna aktarmıştır.

En kapsamlı iş olarak da 17 Ekim Dünya Assubaylar Günü’nü ilan ederek, assubaylar için ulusal ve uluslararası bir günün kutlanmasına vesile olmuştur.

Daha ilk olmasına rağmen basın, yayın, internet, telefon mesajları, davetler yoluyla kamuoyuna duyurulmuş olan “17 Ekim Dünya Assubaylar Günü” başta assubaylar olmak üzere, kamuoyu, ataşelikler ve siyasi partilerce benimsenmiştir.

Pek çok il ve ilçede emekli-muvazzaf askerlerin, mülki erkânın katılımıyla icra edilen 17 Ekim kutlamaları,

Panel,

Yabancı askeri ataşelerin, MHP milletvekillerinin, Ak Parti Enerji Bakanının, CHP Genel Başkanı ve milletvekilleri ile davetlilerin katılımıyla 19 Ekim günü Ankara Hilton Otelinde yapılan resepsiyon,

Resim sergisi,

Müzik gösterileri,

Yüksek sayıda katılımla gerçekleşen Anıtkabir ziyaretleri,

Bisikletle dünya turunun başlatılması,

Coşkulu kortej yürüyüşü,

Ve son gün yapılan konser,

TEMAD tarihinde ilk kez yaşanan bu tür organizasyonlar, assubayların bulunduğu kültürel seviyeyi, birlik ve beraberliğini, organizasyon gücünü Türk ve Dünya kamuoyuna sunmada büyük katkılar sağlamıştır.

Türk basını “Dünya Assubaylar Günü”ne gereken önemi vermemiş olsa da, ne kamuoyu ne de dünyanın dört bir yanında bulunan emekli, çalışan assubaylar bilgilendirmesiz kalmadı. Çünkü her birisi adeta muhabir görevi yapan binlerce assubay anlık paylaşımları yoluyla görüntüleri dünyaya sundular. Kendilerine teşekkür ediyoruz.

Yazımı hazırlarken TEMAD’ın Basın yayından sorumlu Başkan Yardımcısı Yüksel Binici’nin sosyal medya yoluyla duyurmuş olduğu “Hiç ara vermeden 17 Ekim 2013 Dünya Assubaylar Günü hazırlıklarına başlanacaktır” mesajı, önümüzdeki yılın bundan daha etkin olacağının bir işareti.

Kendilerine şimdiden kolaylıklar diliyoruz.

Son yılların en büyük organizasyonu olan ve coşkuyla kutlanan Dünya Assubaylar Günümüzü bir kez daha kutluyorum.

Devleti meydana getiren en nihayetinde birlikte yaşamaya karar vermiş olan, tasada, sevinçte bir arada olmak isteyen, kader birliği yapmış olan insan topluluğudur.

Bir araya gelişten sonra birlikte yaşamı düzenlemek, ihtiyaçları karşılamak için bir sistem gerekliliğinden doğan devlet; kurucularının mutluluğu, güvenliği, birlikte yaşamın getirdiği hadiseleri çözmek, müreffeh bir yaşam ortamı sağlamak için kurucu insanlardan aldığı destekle, vergilerle yine onlara hizmet sunar.

Nedir bu hizmetler?

Sadece ikisini ele alalım,

1- Fizyolojik ihtiyaçların karşılanması:

İnsanlar dağınık halde yaşarken Fizyolojik ihtiyaçlarının bir kısmını kendi çabalarıyla karşılayarak yaşam sürmeye çalışır.

Mesela evleri yoktur, bir mağarada yaşayabilirler. Kars’ın Anı harabeleri etrafında bulunan mağaralarda yöre halkının 1950’lere kadar mağarada yaşam sürdükleri bilinmektedir.

Hal gibi bir organizasyona sahip olmadığı için beslenmek için kullandıkları gıdalar bulunduğu yerle sabittir. Fakat devlet olduktan sonra sınırlar içinde yetişen besin maddeleri bir yerden bir yere taşınmakta, haller yoluyla da insanlara değişik besinler sunulabilmekte.

2- Güvenlik ihtiyacının karşılanması:

Devlet olmadan önce ilkel yöntemlerle kendisini koruma altına almaya çalışan insan, devleti oluşturduktan sonra kurulan teşkilatlar yoluyla bu yükten büyük bir oranda kurtulmuş olur.

İşte konumuz da burada başlıyor.

İnsan yaşamında ikinci sırayı oluşturabilecek düzeyde bir öneme sahip olan güvenlik ve bu amaçla kurulan teşkilatlarda devleti meydana getiren insanlara hizmet verenlerin –ki burada çalışanlar da kurucudur- iç huzuru, insani ihtiyaçların karşılanmasındaki beklentilerini (Sosyal, Kendine Saygı, Kendini gerçekleştirme) gerçekleştirebiliyor olması daha iyi bir yaşamın gerçekleşmesi ve daha iyi bir hizmet sunumu için önem kazanmaktadır.

Bu anlamda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gerek iç gerekse dış güvenliğinde önemli maddi, manevi sorumluluklar alan/almış olan emekli ve çalışan assubaylarımızın Genelkurmay Başkanlığı Bilgilendirme Notlarında, gazete-internet köşe yazarları, yorumcuları ve sosyal medyada dile getirilmekte olan pek çok insani ihtiyaçlarının karşılanmaması söz konusu.

Bir devletin en önemli görevlerinden birisi gelir adaletini organize etmek, hizmet verenlerin-alanların mutlu bir şekilde bulunmasını sağlamak olduğu halde; Millet adına Devleti idare edenlerin gerek TBMM yoluyla, gerekse oradan alınan yetkilerle –icabında adalet dağıtan makamlarının kararlarına rağmen- zaman içerisinde üstünlüğünü icabında zor kullanarak kabul ettirmiş ve sürdürmekte olduğu çıkan kararlardan görülebilen bir statüye yönelik yanlı, gelir adaletini ortadan kaldırıcı, çalışanların vicdanlarını rahatsız edici uygulamaları assubayların aleyhine olacak şekilde “…olacak, yapılacak, gönderdik, bekliyoruz, yapacağız, düzelteceğiz, haklısınız…” gibi sözlere rağmen sürdürülmekte olduğunu görmekteyiz.

Ancak hayat devam ediyor ve ihtiyaçların beklemek gibi bir durumu söz konusu değil.

Kıdemli bir assubayın yarbay düzeyindeki maaşının zaman içerisinde, göz göre göre yüzbaşı, kıdemli üsteğmen seviyesine çekilmesi; bir albay statüsünden emekli edilene neredeyse teğmenin iki katı maaş bağlanırken, emekli kıdemli başçavuşa assubay çavuş maaşının altında bir maaş verilmesi kıt kaynaklardan oluşan devlet gelirinin, benzer işi yapanlara adaletsiz dağıtıldığını göstermektedir.

Hâlbuki kamuda çalışanların ücreti kanunlara, yasal mevzuatlara göre verilmektedir. Dolayısıyla bir yaptırım gücü olan devlet kullanılarak!, devlet eliyle bir adaletsizlik meydana getirilmektedir, diyebiliriz.

Adaleti sağlamakla görevli olan devlet, idarecileri yoluyla bizzat adaletsizlik meydana getirmemelidir.

Bir zamanlar öğrenim görmeleri yasaklanmış, haklarını aradığı için eşleri dâhil soruşturma geçirmiş, hapislere atılmış, beş bin civarında insanının mesleğine son verilmiş olmasını yaşamış assubayların hizmet vermekte olduğu devletinden adalet bekliyor olmasından daha doğal ne olabilir.

Fakat doğal şeyler bile gerçekleşmediği için Emekli Assubaylar Derneği (TEMAD) assubayların sesini Türk ve Dünya kamuoyuna duyurmak için 17 Ekimi Dünya Assubaylar Günü ilan etti.

17-20 Ekim günlerinde yapılacak olan etkinlikler, yıllarca olumsuz tanıtılan assubayların kendini tanıtımı olacaktır.

Özellikle de 17 Ekim Çarşamba günü saat 13.00'da Ankara/ Kocatepe Kültür Merkezi’nde düzenlenecek olan panelde; assubayların mesleklerinde, emekliliklerinde yaşadıkları sorunların, hukuk, insan hakları, sosyal güvenlik ve iletişim uzmanlarınca değerlendirilecek olması, toplumsal kaynaşmayı sağlayacak ve birlikte çözüm yolları bulmayı gerçekleştirebilecek düzeyde bir etkinliktir.

Toplum kesimlerinin yükselen düzeyi toplumun diğer kesimlerini de olumlu etkiler ve işte toplumsal birliktelik de herhalde böyle gerçekleşir.

Yıllardır dile getirdiğimiz hususların yeni TEMAD yönetimi yoluyla bir bir gerçekleşmeye başladığını göstermekteyiz. Kendilerini kutluyoruz.

17 Ekim Dünya Assubaylar Günü meslektaşlarımıza, milletimize kutlu olsun.

Orhan Kaya

17 Ekim Etkinlikleri Kurumsal Sitesi  

Türkiye’deki kamplara yerleşen Suriyeli sayısı  100 bini aşmış durumda. Kamplara yerleşen Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) askerlerinin resmi üniformalarıyla şehirlerarası seyahatleri bölge halkında tedirginlik yaratmakta ve görüldüğü yerde polise şikâyet edilmekte.

Suriye’den gelerek kamplarda tutulan, gerektiğinde sınır aşıp Suriye’de eylem yaparak tekrar Türkiye’deki kamplara dönen ÖSO askerlerinden, yoksullukla mücadele etmekte olan Türk halkı rahatsız. Gelişmeler halk tarafından protesto edilmekteyken sınırın öte yanından Akçakale İlçesine düşen top mermisi beş vatandaşımızın hayatına mâl oldu.

Bu üzücü hadiseden sonra gerektiğinde Suriye’ye savaş ilan etmek üzere 04 Ekim 2012 tarihinde TBMM’de toplanan milletvekillerince, çıkabilecek savaşta çocuklarını savaşa gönderecek olan halka kapalı yapılan oturumda AKP ve MHP milletvekillerinin oyu ile 129 ret oyuna karşılık 320 oyla tezkere kabul edildi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla TBMM Başkanlığı'na gönderilen tezkerede, şu hususlar yer aldı:

Suriye'de devam etmekte olan krizin bölgesel istikrar ve güvenliğe olduğu kadar, ulusal güvenliğimize menfi etkisi giderek artan şekilde görülmektedir. Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerince yürütülen askeri harekâtlar kapsamında, 20 Eylül 2012 tarihinden itibaren ülkemiz topraklarına da saldırgan eylemler yönelmiş ve müteaddit uyarılarımıza ve diplomatik girişimlerimize rağmen bu eylemler devam etmiştir. Ülkemiz topraklarına yönelik söz konusu saldırgan eylemler silahlı saldın eşiğindedir.

Bu durum, ulusal güvenliğimize ciddi tehdit ve riskler oluşturan bir aşamaya ulaşmıştır. Bu itibarla, ülkemize yönelebilecek ilave risk ve tehditlere karşı zamanında ve süratle hareket etmek ve gerekli tedbirleri almak ihtiyacı hasıl olmuştur. Bu çerçevede, hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe takdir ve tespit edilmek kaydıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi ve görevlendirilmesi ile bununla ilgili gerekli düzenlemelerin Hükümet tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması için bir yıl süreyle izin verilmesini Anayasanın 92. maddesi uyarınca arz ederim.

***

Dışişleri Bakanlığınca Suriye’ye nota verildikten hemen sonra tezkerenin kabul edilmesiyle yetkilerle donatılan hükümet şimdi ne yapacak?

Hükümet cephesinden gelen ilk açıklamalara bakılırsa “bu bir savaş ilanı, kararı değil, sadece Suriye’ye bir gözdağı.

Yakın tarihten bir olay.

4 Temmuz 2003'te Irak’ın kuzeyinde yer alan Süleymaniye kentinde Amerikan askerlerinin, 11 Türk askerini derdest ederek başlarına çuval geçirdikleri halen hafızalardaki tazeliğini korumakta.

ABD askerlerince, Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesiyle ilgili olarak “Amerika’ya nota verecek misiniz?” sorusuna, Başbakan Erdoğan: “Ne notası veriyorsun. Müzik notası mı bu? Olayı bir teşhis edeceksin. Derinliğine teşhis edeceksin. Kavrayacaksın, bileceksin. Bir olay olduğunda pat diye onun üzerine atlanılmaz. Konjektürel sonunlar hiçbir zaman başımızı yere eğdiremez. Biz sahiden büyük ve sahiden güçlü bir ülkeyiz” demiş ve ABD’ye nota verilmemişti.

***

Şimdi Suriye olayı derinliğine incelenirse belki de altından ÖSO çıkacaktır.

Diyelim ki altından ÖSO çıkmadı ve Türk sınırları içerisine top mermileri düşmeye devam etti. Ve Türkiye Suriye’ye savaş ilan etti. İşte böyle bir durumda, acı gerçekler gün ışığına çıkacak. Ve Türkiye, parasını verip satın aldığı kimi silahları ABD’nin, NATO’nun izni olmadan kullanılamayacak! Ya izin vermezlerse? Veya ağır koşullar sunarak izin verirlerse?

Suriye’deki Kürtleri eğittiğini açıklayan ve PKK terör örgütüne destek veren Barzani’den PKK terör örgütünün üyelerini Türkiye’ye teslim etmesi istendiğinde “Türkiye’ye bir Kürt kedisi bile vermem” derken herhalde bir bildiği vardı.

Halkın yoksullukla mücadele verdiği, hâttâ bu uğurda şerefi olan, kazanılmış oy hakkını kimisinin kömüre, gıda maddesine karşılık adeta sattığı bir ülkede, halkın sırtından lüks harcamalar ve seçilmişlerin lüks yaşamları olmamalıdır.

***

Çaresizlik içinde kalan insan geçim derdine düşmüş,

Kimisi böbreğini satılığa çıkartmışken,

Kimisi aile kurmaya yetecek gelire sahip olamadığı için yuva kuramaz olmuşken,

İşe girmek için dershanelere olukla para akıtmasına rağmen şaibeli sınavlardan bir türlü geçer not olamamışken,

Ülke çocuklarının kimisi ayağında yırtık ayakkabılarla okula giderken,

Okullar yetersiz, sınıflar kalabalıkken,

Mehmetçik dağ  başlarındaki kimi derme çatma karakollarda kurşunlara eskinin işgal kuvvetlerinin günümüzde desteklediği terör örgütünün kurşunlarına hedef olurken,

Ve yine halkın  çocukları olan Mehmetçikler Kabul Toplanma Merkezlerinde yerlerde yatarken,

Ve yine Mehmetçikler helikopter refakatinde olmaksızın birliklerine konvoy halinde giderken yollarda, üstelik de gözlerinin içine bakılarak, kahpece katledilirken, Suriye’ye milyon dolar bırakan THY’ce birliklerine yakın limanlara taşınmazken,

***

Türkiye, gelişmemiş  yakın komşuları hariç, Avrupa’ya, Amerika’ya ihracat yapabilecek, oradaki firmalarla hem kalite, hem teknoloji hem de fiyat açısından rekabet edebilecek güçte mi?

Hal böyleyken,

Dışişleri Bakanı  Davutoğlu, 31 Ağustos 2012’de BM’de yaptığı konuşmada “Suriye’den Türkiye’ye gelenlere 300 milyon dolar harcandığını” belirtmiş. Ancak hiçbir ülke masrafa ortak olmamış,  Türkiye öne sürülerek, BOP yoluyla sahte baharın yaşandığı Arap ülkelerinde İngiliz, Fransız, Amerikan, İtalyan şirketleri ekonomik çıkarlarını ülkelerine aktarmaya başlamış halde.

Amerikan, İngiliz, Fransız çıkarları uğruna, öncü kuvvet Türkiye’yi ekonomik olarak da desteklemedikleri BOP projeleri nedeniyle, projenin adeta tek uygulayıcısı görünen Türkiye, yakın komşularıyla olan ticari ilişkilerini askıya almış, ekonomi, ihracat yönünden Türkiye’nin lokomotifi Gaziantep gibi sanayileşmiş illerinden ihracatlar durmuş ve milyar dolarlık zararlar oluşmuşken,

Çiftçi, büyük umutlarla almış olduğu kredilerini ödeyemediği için topraklarını hacze kurban vermiş haldeyken,

Ekonomik şartlar, koşullar bahane edilerek kamuda çalışanlara, yoksul orta sınıf emeklilere gerçek enflasyonun altında zamlar adeta dayatılmış, hak arayanların, sendika başkanının gözlerinin içine biber gazı sıkılmış ve de verilen komik zamların da ekonomiyi sarstığı maliye bakanınca açıklanmışken,

Hükümetçe kimi firmalara ekonomik avantajlar sağlanırken, küçük birikimleriyle, azda olsa güvenli gelir yaratmak, ailesinin geçimine katkı sağlamak amacıyla Bağışa Dayalı Sisteme (BDS) giren ve OYAK üzerinde yaratılan olumsuzluklar nedeniyle paniğe kapılarak BDS’den çıkan TSK mensuplarından vergi tahsili için takip yapılırken, assubaylar, uzmanlar, asgari ücretliler, dar gelirliler geçinemiyorum diyorken:

Üst düzey kamu personellerine, hükümet yetkililerine lüks araçlar tahsis etmenin,

Başbakanlığa 200 milyon dolara Airbus A330-200 tipi uçak almanın ve bir de üzerine içi daha lüks olsun diye içine 200 milyon doları harcamanın,

Bir darbe sonucu, sözde Atatürkçülerin, üstelik de O’nun savaş alanlarında canını ortaya koyarak kazandığı “Gazi” unvan kullanılarak ordu evi yapılarak, amaç dışı kullanımın başlamış olduğu, halkın kullanımına açık olması gereken Atatürk Orman Çiftliği’ne 300 milyon liraya mal olması planlanan lüks başbakanlık binalarını, ağaçları da katlederek yapmanın, ne anlamı var? Türk halkı zenginleşti de haberimiz mi yok?

Buralara harcanan kaynaklar nereden karşılanıyor?

Elbette ki halktan…

Bırakın Amerika’yı, İngiltere’yi, Fransa’yı, Türkiye’de dahi çocuğunu okutmakta zorlanan Halk’tan,

Akaryakıta gelen son zamla, Halk eskisine göre daha da zorlanacak geçinmekte,

Akaryakıta zam gelmesi demek, iğneden ipliğe her şeye zam yapmak demek,

Halka hizmet etmek için başa gelenlerin, lüks harcamalarda ısrar etmesi, Halkın yaşamından uzak savurganlıkları niye?

Osmanlı İmparatorluğu  l.Dünya Savaşı’nda müttefikleriyle birlikte yenilmiş, sıra, emperyaliste hesap vermeye gelmiştir artık!

Sen tarafsız olmak yerine, neden savaşa girdin? Bizi onca masrafa soktun? Dünyanın en iyi savaş gemilerini Çanakkale sularına neden gömdün? Neden dünyanın dört bir yanından toplayıp gemilerle taşıdığımız binlerce askerimizin ölümüne sebep oldun? Rusya’ya yardımımızı engelleyerek savaşı uzattığın gibi Rusya’daki rejimin değişmesine niçin sebep oldun?...” gibi daha pek çok soru ve ödenmesi gereken hesap, savaş sonrası, Osmanlı idarecilerinin önüne, emperyalist işgalcilerce konur.

Hesap ağır!

Ödenmesi gereken hesaptan kurtarmak, “denize düşen yılana sarılır” misali dar alanda da olsa, hüküm sürmek isteyen Osmanlı İmparatorluğu, yurdunu işgal eden İngilizin, Fransızın, İtalyanın işgal masraflarını, işgalcilerden gelen bir notadan dolayı ödeyerek, Paris’teki görüşmelerden yumuşak bir sonuç bekler.

İlk hesap olarak, 1918 yılı Aralık ayı işgal gideri ödenir;

Fransız Deniz Kuvvetlerine 120 bin, Kara Kuvvetlerine ise 200 bin altın lira,

Bunu takip eden İngiliz’de Ateşkes kararlarını denetlemek üzere Anadolu’ya giden ve işgal eden askerlerinin ev kirası, sigara parası ve tüm masrafları,

Ve aynı şekilde İtalyanların da işgal masrafları, zamanın Sadrazamı Tevfik paşa tarafından ödenir.

Görüldüğü  üzere Kırım Savaşı ile başlayan diğer orduların masraflarının Osmanlı hazinesinden karşılanma alışkanlığı işgalle de devam etmekte.

Buraya kadar olan ekonomik hadiseler.

İşin bir de hukuksal boyutu var ki pek çok insanın asılmasıyla, zindanlara tıkılmasıyla sonuçlanmış,

Hukuksal boyut da kısaca şöyle,

On yıl boyunca Osmanlı  İmparatorluğu’nu Batılılaşmaya yönelik olarak yönetmeye çalışmış, Mustafa Kemal’in “askerliğin siyasete karıştırmayın, savaşa girmede acele etmeyin” telkinlerine kulak tıkayan İttihat ve Terakki Partisi’nin idarecileri işgalcilerin hedefinde.

Kullanılmak üzere, her iktidarın bir muhalifi hazırdır hesap sormak için. Çok geçmeden bu amaçla işgalcilerce desteklenen, İngiltere benzeri meşrutiyet ve Batılılaşmaya karşılık şeriat düzeni isteyen Hürriyet ve itilafçılar devreye sokulur.

Hürriyet ve itilafçılar, partilerinin kurucusu Hoca Mustafa Sabri Efendi liderliğinde piyasada ne kadar İngilizci, Fransızcı, Amerikancısı varsa partisinde toplanmış. Makamlar mevkiler havada uçuşuyor. Pek çoğunun çocuğu İngiliz, Amerikan ve Fransız üniversitelerinde okuyor. İttihat ve Terakkiden sonraki yeni idarede hal böyleyken, İngilizler “Bizimle savaşanlar derhal cezalandırılmalıdır” demekte ve bu amaçla Amiral Calthorpe Hariciye Nazırı’na “İttihatçıları derhal yargılayın, yoksa 18 Ocak'ta başlayacak olan Paris Barış Görüşmelerinde Türklere yumuşak davranıp davranmayacağımız, hükümetin ittihatçıları cezalandırıp cezalandırmamasına bağlıdır. Bu size son ihtarımdır” ültimatomunu verir.

Nazır telaştadır! Nazır müsteşarını, müsteşarı da diğer nazırların müsteşarlarını uyarır.

Basın devreye girer

İşgalcilerin elindeki basın yaygarayı koparır “Daha ne duruyorsunuz? İttihatçıları derhal cezalandırın yoksa Avrupalılar hakkımızda çok sert kararlar verecekler”, “İttihatçıları yargılayın. Paris’te bize önce onları mahkûm ettik mi sorusunu soracaklar. Tıkın şunları deliğe de kurtulalım”, “İttihatçılara eydam, yoksa milleti eydam edecekler”, “ittihatçıları cezalandırmadan Amerikan Cumhurbaşkanına bile başvuramayız” diye manşetler atar, yazılar yazarlar.

İşler öylesine çığırından çıkar ki padişaha ulaşan isimsiz bir mektupta “İttihatçılar size suikast yapacaklar” diye yazıyordur.

Artık ortam iyiden iyiye kızışmışken yedi düvelin Çanakkale’den tanıdığı, İngiliz hükümetini istifaya götüren Mustafa Kemal ise “Böyle bir zamanda, savaş yıllarında yaptıklarından dolayı ittihatçıları yargılamaya kalkışmak iş değildir. Bu yargılama, devlete ve millete bir şey kazandırmaz, aksine çok şey kaybettirir. Hele hele böyle bir yargılama, bir an önce ulaşmamız gereken milli birliği de baltalar” der.

Hapishaneler boşaltılır.

Hırsızlık, gasp, haydutluktan yatan ne kadar Ermeni ve Rum varsa hapishanelerden salıverilir.

Polis teşkilatına el konur, İngiliz, Fransız ve İtalyanlarca, Osmanlı Polis teşkilatı Ermeni ve Rumlarla doldurulur.

Ve tutuklanacakların isimler belirlenmeye başlar:

İngiliz Yüksek Komiserliği tutuklanması gereken Türklerin listesini hazırlama görevini Ermeni-Rum şubesine verir. İngilizlerden sonra Fransız ve İtalyanlar da tutuklanması gereken Türklere ait birer kara liste hazırlarlar. Bunların kara listesini Patrikhanenin ve Hürriyet ve itilaf partisinin listesi izler.

Bütün listeler Ermeni-Rum şubesinin başı, İngiliz Andrew Ryan’da birleşir. Kara liste görevden alınmış valiler, kaymakamlar, mutasarrıflar, nazırlar, askerler, gümrük müdürleri ve mebuslarla dolu.

İlk tutuklama 5 Ocak 1919’da yapılır.

Sonradan meydanda asılacak olan Boğazlayan kaymakamı Kamil Bey Ermeni tehcirinde görev aldığı için İstanbul’da 7 Ocak’ta tutuklanır.

Tutuklamalarla birlikte Divan-ı Harpler işbaşı yapar, başkanı Nemrut Kürt İbrahim Paşa. Mahkemelerde hep aynı Ermeni ve Rum şahitler dinlenir. Şahitlere rağmen suçu ispatlanamayanlar için İngilizlerden yardım istenir. Kendileri firarda olan Enver, Cemal ve Topal İsmail hakkı Paşa için askerlikten men, birer yıl hapis ve kamu haklarından ömür boyu mahrumiyet cezaları verilir. Ve hükümet mahkemenin aldığı kararı yazılarla emperyalistlere bildirir. Fakat emperyalistler durumdan memnun değillerdir. Bunun üzerine işler daha da sıkılaştırılır.

Yakalananlar önce hükümet tarafından bir nezarethane haline getirilen Sansaryan Hanına tıkıyor, daha sonra da Bekir Ağa Bölüğüne. Haklarında suç bulunamayınca, gazetelere ilan verilerekhapisteki suçlulardan şikâyetçi olanlar varsa birer dilekçeyle hükümete müracaat etsinler” deniliyor. Yani önce yakala, hapset, sonra suç ara.

Mahkeme sonucunda pek çok Türk idam edilir. İdamların protesto edildiği büyük mitingler düzenlenir. Mitingler bilinçlenmeye, bilinçlenme emperyalistlere karşı koymada halka güç kaynağı olur.

İşte tarihten bir mahkeme öyküsü kısaca böyle…

Yazıya kaynak olarak Mavi Kuş yayın evinden çıkan “Küçük Anılarda Büyük Sırlar” kitabının üçüncü cildini kullandım. Okumakta, tarihi bugüne ve yarına yorumlamakta yarar var.

Üç kıtayı ilim dışı bir şekilde yönetmeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, bu büyüklüğü yönetemez hale gelerek, Balkanlardan başlayıp bir bir topraklarını kaybetmiş, Avrupa’dan sökülüp atılmış,

Çanakkale’de Mustafa Kemal sayesinde İngiliz Hükümetini istifa etmek zorunda bırakmasıyla son başarısını sağlamış, ancak Osmanlı’nın müttefiklerinin savaşı kaybetmesiyle 13 Kasım 1918’de İstanbul’un işgaliyle sonuçlanacak olan esaretin başlangıcı Mondros’u 30 Ekim 1918’de,  Sevr’i 10 Ağustos 1920’de imzalamış,

Antlaşmalar yoluyla devletindeki kontrolünü kaybetmiş, Kırım Savaşı’na benzer şekilde işgal kuvvetlerinin masraflarını karşılamaya başlamış, ordusu dağıtılmış, silahları toplanmış,

İhtişamlı imparatorluğunu vilayetlerinden sonra başkentinin de işgal edilmesiyle sona erdiğini tüm dünyaya gösterilmiş, Osmanlı

Osmanlı tebaası, Duyun-i umumiye yoluyla soyulmuş, aç perişan, bitap düşürülmüş; işgaller sonucu kadınlar, kızlar düşman askerinin tecavüzüne uğramamak için kendilerini kor halindeki tandırlara atar olmuş, insanlar samanlıklarda topluca yakılır olmuş, kurşuna dizilmiş, asılmış,

Hal böyleyken,

İşgale, tecavüze karşı gelmek için her yöreden halk, kendince mücadele vermeye başlamış. Kendine aydın diyenlerce İngiliz himayesinin, Amerikan mandasının komisyonlara teklif edildiği Sivas Kongresi’nde manda ve himaye reddedilmiş, yerel güçler birleştirilmiş aynı gaye altında güç birliği yapılmış. Sağlanan birliğin ardından, sistemli bir şekilde verilen kurtuluş mücadelesi 9 Eylül 1922’de düşmanın İzmir’den denize dökülmesi sonucu, vatan toprağı İngiliz’den, Yunanlıdan, Fransız’dan, İtalya’ndan, Amerikalıdan temizlenmiş,

Kurtuluş mücadelesi başarıyla tamamlandıktan sonra ne Mondros kalmış ne de Sevr.

Yaşlısı, genci, çocuğu, kadını, kızı hep birlikte verilen mücadele sonucu düşmana indirilen balyoz ve 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan ile taçlandırılan kurtuluş mücadelesi…

Çanakkale’deki Türk’ün başarısından sonra canı yanmış olan azılı düşman İngiltere’nin " şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içerisine düştüğünüzde bir bir geri alacağız " ve " ben onlara (kürtlere) alfabe verdiğim gün görürsünüz " tehditleri Lozan’da, Türk heyetine yapılmış,

Türk insanının yaşaması için, bağımsızlığı için asla bu tehditleri unutmaması gerekli. Çünkü su uyur düşman asla uyumaz!

İşte Norveç’in başkentinde yapılan, hükümetçe önce kabul edilmeyen, meşhur OSLO görüşmesi!

Bugüne geldiğimizde görüyoruz ki, Türk insanını yoksul yaşatan, genç vatan evlatlarını canına kasteden dışa bağımlı terör örgütü OSLO’da Amerika’nın babası İngiltere’nin koordinatörlüğünde toplanıyor. Toplantıda, ülkeyi bölmeye çalışan sayın (!) terörist hakkında hükümet temsilcisince sağlık raporları sunuluyor heyete, ondan sitayişle bahsediliyor, oynanan oyundan habersizce (!),

Millete iktidarın yanlışlarını göstermesi gereken muhalefette de işler karışmış,

İki gün önce, 18.9.2012’de OSLO görüşmelerindeki sakatlığı, tehlikeyi kamuoyuna açıklayan CHP, iki gün sonra OSLO gibi görüşmelerin devam edebileceğini, mahsurunun olmayacağını dile getirir olmuş başkanınca,

Milli bilinci oluşturan okullarda okutulan And 5’inci sınıftan sonra okutulmaz, kurumların internet sayfasından Milli İradenin, Bağımsızlığın timsali Atatürk silinir olmuş,

Bir yılı aşkın süredir terör örgütünün elinde olan asker ve siviller sivil toplum örgütlerince unutulmuş,

Elinde bulunan topraklardaki petrol başta olmak üzere yeraltı ve yer üstü zenginliklerinin yedi düvelin sergilediği türlü oyunlarla Osmanlıyı bağımsızlığından, hükümranlığından ettiği,

İşgalcilerin kutsal amaçlarına ulaşmak için din görevlilerinin kimisine yanlışı doğru gösteren fetva bile çıkarttırdığı, uçaklarla yurdun dört bir yanına bu fetvaları serptirdiği,

İşgalcilerin başı İngiltere’nin, l.Dünya Savaşı sırasında, Arap yarımadasında yaşayan menfaat düşkünü kimi sözde Müslümanları sahte peygamber ile kandırdığı, İslam’ın birliğini sahte peygamberi yolu ile de bozduğu, bu ve değişik yollarla iç isyanlar çıkartarak Osmanlıyı darmadağın ettiği, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de isyan çıkarttırmaya devam ederek Musul’u kaybettirdiği,

Günümüzde ise Musul’u kaybetmeye sebep olan isyancı başı, yedi düvel yanlısı Şeyh Sait’in üniversitede sempozyumda anılarak, Türk halkına şirin gösterildiği ve bağımsızlığa giden milli günlerin kutlamasından adeta kaçıldığı,

Esasında tam bağımsızlığı hedef alan, dış tehditle uyuşan iç tehdidin, dış tehditle birlikte çalıştığı, onun bir tezahürü olduğu halkın gözünden, hafızasından silinir olmuş; katliamcı, diktatör gösterilmek istenen Atatürk’le birlikte…

Ta ki 5 Eylül 2012 tarihi saat 21:14:59’a kadar sığacağına inanılmışçasına askerlerce emir uygulanmaya çalışılırken, Afyonkarahisar Ataköy Kışlacık Köyü'nde konuşlu mühimmat depolarında saat 21.15’te meydana gelen patlama ile sığmadığına millet olarak hep birlikte şahit olduk.

Gecenin karanlığında, başlarında iki assubay, iki uzman erbaş ve yirmi bir erbaş ve er etmiş oldukları: "Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle, hizmet ve kanunlara ve nizamlara ve amirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu Türk Sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine and içerim." yeminlerinin gereğini yerine getirirken şarapneller, alevler, beton yığını ve toprak arasında kalarak can verdiler.

500. İstihkâm Ana Depo Komutanlığı 4'üncü Mühimmat Bölge Komutanı Kıdemli Albay Veysel Özbay’ın tutuksuz yargılanmasına karar verildiği olay sonrasında yapılan tahkikat neticesinde, 'taksirle ölüme neden olmak' suçundan tutuklanan Mühimmat Bölük Komutanı Binbaşı Ali DURAN’ın ifadesine göre “248 ton el bombasıyla 360 ton 175 milimetrelik merminin beş depoya konulması gerekirken iki depoya sığdırılmaya çalışıldığı” bilgisi basına yansıdı.

Beş depoluk mühimmat iki depoya nasıl sığar?

Bir yazılı emirle yeniden düzenlenmiş olan mühimmat depolarının konuş  yeri ve içindeki mühimmatların taşınması kanunlara göre işleme tabi tutulsaydı bu elim kaza olur muydu?

İç Hizmet Kanunu’ndan bazı maddeler:

Madde 20 - Emirler ast tarafından değiştirilemez. Ancak, ahval ve şerait emri yapılamayacak bir hale koymuşsa veyahut emir verilirken meçhul kalmış sebepler meydana çıkmışsa veya emrin yapılması büyük bir tehlikeyi ve ağır bir zararı da mucip olacaksa ve bütün bu haller karşısında amirden yeni bir emir alınmasına hal ve zaman da müsait değilse; ast mesuliyeti üzerine alarak emri yeni vaziyete uygun bir tarzda değiştirerek yapabilir ve ilk fırsatta emri yapılmıyan veya kısmen yapılan amirlere de malumat verilir.

Madde 21 - Emirler, kaideten birbirine bağlı makamlar ve kumandanlar tarafından bir silsile takip edilerek verilir. Müstacel ve zaruri hallerde bu sıraya riayet edilmeden de emir verilebilir. Bu takdirde amir atlanmış olan kademelere en kısa zamanda bilgi verir. Ve böyle bir emri alan ast da kendi amirini haberdar eder.

Mühimmat bölge komutanı  ve bölük komutanı kanunun bu maddelerine göre bir işlem yapmışlar mıdır? Veya emrin uygulayıcıları, bariz şekilde gözler önünde olan 5 depoluk mühimmatın iki depoya sığdırılmaya çalışılmasından kaynaklı hacim farkını, bu farktan dolayı mühimmatların yüksek istiflenmesi esnasında sandıkların düşebileceği, düşmeden kaynaklı açılan sandıklardan beton zemine düşebilecek, üstelik de fünyeleri takılı mühimmatların zemine sert bir şekilde düşmeden dolayı patlayabileceği, acaba beyan edilmemiş midir?

Depoya ait çalışmayı  gösteren bir video kaydının olup olmadığı henüz kamuoyuna açıklanmış değil. Ancak kazanın “Bir askerin merakından dolayı, bombayı kurcalamış olmasından kaynaklanmış olabileceği” açıklandı.

Gerçekten de öyle mi oldu?

Yoksa; araç kasası açıldığında yüksekte bulunan ve taşınma nedeniyle deforme olmuş bir mühimmat sandığından düşen bomba mı patladı? Veya depo içindeki, muhtemelen yüksek istife aşağıdan verilen sandığın istif üzerindeki askerin elinden kaymasıyla beton zemine düşen bomba mı patladı? Bunu kesin olarak bilmek pek mümkün görünmüyor.

Beş depoluk mühimmatı emirle iki depoya sığdırmaya çalışan astlar, gece çalışmanın tehlikelerinden, mühimmatın iki depoya sığmayacağından bahsederek emri uygulamak istemeseydiler muhtemelen şunlar gelişecekti:

İç.Hiz.K. Madde 24 - Disipline aykırı gördüğü her hale müdahaleye ve emir vermeye her üst görevlidir” hükmü gereği astların emri uygulamamasını, amirleri disiplinsizlik olarak addedecek ve aynı kanunun Astın Vazifeleri bölümünde yer alan “Madde 14 - Ast; amir ve üstüne umumi adap ve askeri usullere uygun tam bir hürmet göstermeye, amirlerine mutlak surette itaate ve kanun ve nizamlarda gösterilen hallerde de üstlerine mutlak itaate mecburdur. Ast muayyen olan vazifeleri, aldığı emri vaktinde yapar ve değiştiremez, haddini aşamaz. İcradan doğacak mesuliyetler emri verene aittir. İtaat hissini tehdit eden her türlü tezahürler, sözler, yazılar ve fiil ve hareketler cezai müeyyidelerle men olunur.” hükmünce yasal işlemler başlatılacaktı.

İç.Hiz.K.’dan kaynaklı yasal işlemlerin temel kaynağı ise Askeri Ceza Kanunu (As.C.K).

Meslek hayatında yirmi beşinci yılında ve o gece işin başında olan Şehit Kıdemli Başçavuş Bedri NAİM başta olmak üzere “bu emir uygulanır değil” denilip “yerine getirilmeseydi”  bu defa, muhtemelen, As.C.K.’na göre “emre itaatsizlikte Israr” suçlamasıyla haklarında yasal işlem başlatılacaktı.

As.C.K.’na göre Emre İtaatsizlikte Israr Edenlerin barış şartlarındaki cezası ise şu şekilde:

  • Madde 87 - 1. ( Değişik fıkra: 22/03/2000 - 4551 S.K./22 md.) Hizmete ilişkin emri hiç yapmayan asker kişiler bir aydan bir seneye kadar, emrin yerine getirilmesini söz veya fiili ile açıkça reddeden veya emir tekrar edildiği halde emri yerine getirmeyenler, üç aydan iki seneye kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.

Emri uygulamaya mukavemet gösterilmesi halinde ise;

  • Madde 90 - 1. Bir amiri veya mafevkini zorla ve tehdit ile hizmet emrini ifadan menetmeğe, yahut hizmete müteallik bir muameleyi yapmak veya yapmamak için zorlamağa kalkışan mukavemet cürmünü yapmış olur. Bu cürmü işleyenler altı aydan on seneye kadar, az vahim hallerde üç aydan az olmamak üzere hapis, seferberlikte iki seneden, az vahim hallerde altı aydan aşağı olmamak üzere hapis cezalarıyla cezalandırılır.

Diyelim ki orada çalışan askerler emre itaatsizlik etti, emri uygulamadı. Ve bundan kaynaklı  olarak taşıma faaliyeti belli bir süre durdu, taşıma için tahsis edilmiş araçlar atıl hale geldi, zaman ve ekonomik kayıplar oluştu ve görev bir başkalarınca kazasız olarak yerine getirildi. İşte o zaman da şu madde onlar için geçerli olabilecekti:

Büyük Zararlar Veren İtaatsizliğin Cezaları:

  • Madde 89 - 1. (Değişik fıkra: 22/03/2000 - 4551 S.K./24 md.) Emre itaatsizlik sonucu bir insanın hayatını tehlikeye koyan, memleketin veya bir askeri birliğin güvenliğini veya savaş hazırlığını veya eğitimini önemli derecede ihlal eden veya büyük bir zarar meydana getiren yahut başkasının malına önemli bir zarar veren asker kişiler, bir seneden on seneye kadar hapis, seferberlikte iki seneden on beş seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılırlar.

***

Bir müracaat veya şikâyetle işlemin sakat olduğu belirtilmeye çalışılsaydı. Ne olurdu?

İç.Hiz.K. müracaatlar bölümü:

  • Madde 25 - Her asker resmi ve şahsi işlerinden dolayı müracaatını söz veya yazı ile en yakın amirinden başlayarak silsile yoluyla yapar. Müracaatlar takip ve tahkik ve bir karara bağlanarak neticesi müracaat sahibine mümkün olan en kısa zamanda mutlaka bildirilir. Ancak; bu müddet hiçbir halde bir ayı geçemez.

İç.Hiz.K. şikâyetler bölümü:

  • Madde 26 - Her asker, gerek hizmete ve gerek zati işlerine ait kanun ve nizamların kendisine vermiş olduğu hak ve salahiyetler her hangi bir surette haksız olarak ihlal edilirse veya ihlal edildiğini zannederse şikâyet etmek hakkını haizdir.
  • Madde 27 - Şikâyet söz veya yazı ile en yakın amire yapılır. Eğer bu amirden şikâyet olunacaksa bir derece üstündeki amire yapılır. Ve bunun gibi her şikâyet edilen amir geçilir. Sözle yapılan şikâyetler bir zabıtla tesbit olunur.
  • Madde 28 - Toplu olarak şikâyet yasaktır. Bir veya aynı hadise birden fazla şahısların şikâyetlerine sebep veya mevzu olursa bunların her biri ayrı ayrı ve yalnız başına şikâyet hakkını kullanabilirler.
  • Madde 29 - Şikâyet reddedildiği takdirde, şikâyetçiye bu yüzden ceza verilmez. Ancak şikâyet ederken şikâyetçi bir suç işlemiş veya bir disiplin tecavüzünde bulunmuşsa ayrıca mesul olur.

***

Sonuç,

Ortada savaş hali yokken, beş depoya sığacak mühimmat iki depoya sığdırılmaya çalışılırken astların yaşamları riske atılmış ve sonuçta yirmi beş vatan evladı hayata veda etmişlerdir.

İç.Hiz.K.’nu Madde 13’de  “Disiplin: Kanunlara, nizamlara ve amirlere mutlak bir itaat ve astının ve üstünün hukukuna riayet demektir.” denilmektedir. Buradaki hukuka riayet herhalde, astların güven içinde, yıllara sari edinilmiş tecrübeler, bilimsel araştırmalar ışığında hazırlanmış yönergelerde, talimatlarda bahsi geçen emniyet tedbirlerine göre çalışma koşullarını da içermektedir.

Orada işçi çalışıyor olsaydı şayet,

O zaman, işçi temsilcisi işin tehlikelerini sendikaya bildirecek ve muhtemelen sendika devreye girip işi durduracaktı.

Bir ülkenin güvenlik, sağlık, ulaşım, emniyet, adalet, haberleşme, belediye, enerji gibi hizmetleri yirmi dört saat kesintiye uğramadan yürütülür.

Vatandaşa verilen hizmetlerin birinde yaşanan aksaklık anında vatandaşlarca hissedilir,

Gecenin bir saatinde;

Hasta olan için telefonla ambulans çağrılır, doktora ulaştırılır, gerektiğinde sabaha kadar süren ameliyatlar yapılır, sağlık personellerince tedaviler uygulanır,

Elektriği kesilen, elektrik dağıtım şirketini arar, kesintiyi gidermesini ister,

Bir olaya şahit olan polis, jandarma çağırır,

Olaya karışan, polis, jandarma nezaretinde nöbetçi mahkeme heyetinin huzuruna çıkartılır,

Mahallesinde suyu kesilen, su borusu patlayan belediyeye haber verir, ekipler gelip arızayı gidermeye çalışır,

Telefonu hattı  kesilen, telefon şirketine, başvurur,

Yani, devlette hizmetler mesai sonrası da bir düzen içinde, nöbetleşe yürütülür.

Nöbetleşmeden uzun süre hizmet veren kurumlar da vardır. Bu kurumların başında da Türk Silahlı Kuvvetleri gelir. Öyle ki, TSK personelinin almış olduğu pek çok takdirde, bu durum “mesai mefhumu gözetmeksizin yaptığınız çalışmalar” şeklinde ifadelerle belgelere dökülür. Aslında bu çalışmalar ki çoluktan çocuktan çalınan zamanlardır aslında.

Mesai mefhumu gözetmeden çalışan TSK’nın rütbeli personelinin sayısından kaynaklı olarak büyük bir bölümünü de assubaylar oluşturur ve işin ağırlığı da onlardadır.

Assubaylar,

Yıllardır, yaşadıkları özlük hakları ve çalışma şartlarındaki sıkıntılar üzerinde sayfa sayfa, dizi dizi yazılar yazılan, ancak kamuoyunun duyarlılığına rağmen nedense sorunları bir türlü çözülemeyen, yaşadığı adaletsizliklerden kaynaklı olarak “BU KADARINA DA PES” demiş olan assubaylar, TSK’nın idari, mali, hizmet, bakım, eğitim, personel, zimmet, emniyet, nöbet gibi sorumluluklarını mesai mefhumu gözetmeksizin, bizzat işin başında, sahada olarak yerine getirirler uzman erbaş, erbaş ve erleriyle.

Karakol komutanlığı  gibi en riskli komutanlıklar, mühimmat sorumluluğu gibi en mühim işler onlardadır!

Yazılı bütün emirlerin uygulayıcısı, uygulatıcısı durumundaki assubaylar, sahanın içinde olandır. Dolayısıyla sahada olan biten her şeye maruz kalandır da. Fakat bu durum nedense özlük hakları ve mesleki çalışma koşulların iyileştirilmesi gibi durumlarda kabul görmez, gözardı edilir, adeta ötekileştirilir.

İşte Afyonkarahisar,

Üst komutanlık cephaneliklerle ilgili yeni bir uygulama emri yazar,

İçindeki mühimmatlar Afyonkarahisar'ın Ataköy Kışlacık Köyü'nde konuşlu depolara taşınmak üzere, Susurluk’taki mühimmat deposu, lağv edilir,

Sıra, emrin uygulayıcılarına gelmiştir artık,

Uygulama sürdürülürken, her zaman olduğu gibi zamana karşı mesai mefhumu gözetilmeden çalışılır. Çünkü her emrin bir başlangıç, bitiş ve üst komutanlıkça yerinde denetimi vardır. Ve belirtilen tarihe kadar işler bitirilmek durumundadır.

Susurluk depodan nakledilen cephanelerin, el bombalarının araçtan indirilmesi, tasnifi, seri numaralarına göre depoya yerleştirilmesi ve sayımı basında da yer aldığına göre dört-beş günden beri gece gece geç saatlere kadar devam etmekteyken, 5 Eylül’de gecenin saat 21.15’inde meydana gelen patlama neticesinde emrin uygulayıcıları olan iki astsubay, iki uzman erbaş ve yirmi bir erbaş ve er şehit olmuş, çalışma durmuş, şimdi “olay nasıl oldu”nun tahkikatı yapılmakta.

Gecenin karanlığında kulakları sağır eden, çevrede oturan halkı deprem oldu diye sokağa döken mühimmat patlaması neticesinde metrelerce yükselerek gökyüzünü aydınlatan alevler, etrafa savrulan şarapneller, bombalar, vücutlar… Patlamanın etkisiyle yıkılan üzeri toprak kaplı, kalın duvarlı İGLO depo, açılan metrelerce derin çukur ve kaybedilen yirmi beş can!

Patlamanın etkisiyle kaybettiğimiz canlar:

  • Kıdemli Başçavuş Bedri Naim,
  • Kıdemli Çavuş Murat Döger,
  • Uzman Çavuş Hüseyin Apaydın,
  • Uzman Çavuş Cüneyt Akkuş,

Erbaş ve Erler:

  • Ayhan Kutsu,
  • Kadri Aydın,
  • Fatih Şalgam,
  • Bayram Uluer,
  • Burak Kaplan,
  • Emrah Aral,
  • Emrah Kartal,
  • Hayri Kaya,
  • Emre Yıldırım,
  • Emrah Sandalcı, 
  • Mehmet Emre Özer,
  • Hüseyin Gökhan Eriç,
  • Tolga Tostan,
  • Ahmet Tosun,
  • Burak Umut Gedik,
  • Onur Fikret Gülger,
  • Macit Coşkun,
  • Barış  Öztürk,
  • Mehmet Emin Çoğun,
  • Abdullah Tokgöz
  • Fatih Ergeç

İşte yine mühim bir işle günlerdir meşgul olurken, bizzat işinin başındayken iki astsubay, iki uzman erbaş ve yirmi bir erbaş ve erimiz 5 Eylül’de, gecenin karanlığında, saat 21.15’i gösterirken bir anda meydana gelen patlamayla üzeri toprak kaplı, çöken beton IGLO deponun içinde, binlerce derecelik ısı yayan alevler, şarapnel parçaları arasında, tabanda açılan metrelerce çukurda yaşama veda ettiler,

Meslek hayatının yirmi beşinci yılına girmiş olan Kıdemli Başçavuş Bedri Naim, mühim vazifelerle geçen çeyrek asırlık meslek yaşamında kim bilir nice önemli vazifeleri en ince detayına kadar hesaplayarak, ne mücadeleler vererek yaşamda kalmıştır, ta ki o geceye kadar! Ya genç assubayımız, uzman erbaşlarımız… Ve vatan hizmetini ifa eden vatan evlatlarımız…

Anne, babaları  evlatsız, evlatları babasız, yetim, eşleri eşsiz bırakan, yakınlarını, silah arkadaşlarını ve milletimizi yasa boğan bu vahim, feci, elim kaza bir kader midir? Yoksa ihmaller zinciri midir? Yaşamları ortadan kaldıran kazanın müsebbibi yıllardır dile getirilen zihniyet midir, kimdir? Gelecekte tekrarının yaşanmaması için olay tüm gerçekliğiyle ortaya konulmalı, hesabı sorulmalı, kalıcı önlemler alınmalı, ihmali olanlar en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.

Aksi halde tekrarı  mümkündür!

Bir devletteki bütün  çalışmalar, sosyal hayat, siyasi hayat, bağımsız bir yaşam, yan gelip yatmayan, dış güvenliği sağlamak için gece gündüz demeden çalışan silahlı kuvvetin personeli sayesinde olur.

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yakınlarına, silah arkadaşlarına ve aziz milletimize başsağlığı diliyoruz.

krizkarikatur

Teğmen ile Assubayı karıştıran Maliye Bakanı Şimşek 2 Eylül’de katıldığı bir Tv. Programında “Bu sene bütçe hedeflerinin tutturulamayacağına işaret ederek, bunda memur maaş zamları, ulaştırma yatırımları, sağlık, sosyal güvenlik, özelleştirme gelirlerinin azlığı ve BOTAŞ'ın maliyetin altında doğalgaz satmasının önemli payı olduğunu” vurguladı.

Nasıl tutturulsun ki?

  • BOP efsanesi yoluyla Suriye ile ticari ilişkiler bitmiş,
  • Libya’daki işçiler ülkeye dönmüş, kalan alacakların takibi yapılıyor,
  • Milletvekillerinin dahi giremediği, sayıları 78 bini bulan Suriye’den gelenlerin kamplarda besleniyor olması yetmiyormuş gibi, Russia Today gazetesinin iddiasına göre her bir aileye dört yüz dolar limitli kart verilmesi (1-2-3),
  • Devleti idare edenlerin sık sık yaptıkları yurt dışı  gezileri,
  • Seçim zamanlarında yapılan gıda ve kömür yardımları,
  • Kârlı kuruluşların yabancıya satılması,
  • Danışmanlara, milletvekillerine, üst düzey subaylara yapılan ekstra zamlar,
  • İthalata dayalı bir sanayi ve hizmet sektörü,
  • Havada grev yasağına yönelik AK Parti İstanbul Milletvekili Metin Külünk'ün yasa teklifine karşı eylem yapan 305 çalışanın işine son verilmesi bir tarafa, THY’nin Suriye’den alamadığı 12 milyon dolar,

Bunların yanında,

  • Ekonomik politikalara güvenerek özellikle de hayvancılık sektörüne yatırım yapanların, ithal hayvan nedeniyle kapıda bekleyen iflasları, kimi köylünün aldığı kredileri ödeyemez duruma düşerek arazilerinin icralık olması, üstelik de yabancı bankalara karşı borcunu ödeyemez duruma düşmüş olması,
  • Ödenmeyen kredi kart borçlarının riskli seviyeye ulaşması, takiplerin artması,
  • Büyük bir çoğunlukla, BOP yoluyla kesilen ticari alışverişler, dengesiz, lüks harcamalar, nedeniyle, verilen ekonomik açıklar için yine vatandaşın kapısı çalınacak gibi,
Ekonomide açık belirtisi vardıysa şayet,
  • Atatürk Havalimanı THY VİP salonuna harcanan –ki grev yasağına karşı çıkılması nedeniyle THY’nin zararı ile yaklaşık aynı tutar- 3 milyon dolar (4-5), Türkiye’deki kamplarda yaşayan Suriye'lilere 300 milyon dolar (6), Aralık 2011’de bazı subay kadrolarına ekstra zam, danışmanlara, milletvekillerine yüklü maaşlar, bol bol yurt dışı geziler yapılmamalıydı.
  • Memura yapılan üstelik de hissedilen enflasyonun altındaki %4’lük zam mı, ya da sağlıksız gıdalar veya yoksulluktan kaynaklı  dengesiz beslenme sonucu artan sağlık harcamaları mı, ekonomiyi zora sokuyor?
  • Zamma gelince üst düzeyler; sıkıntıya, bütçe açığını  kapatmaya gelince kıt kanaat geçimini sağlamaya çalışan dar gelirliler akla geliyor.

Anlaşılan, TBMM’nin açılmasından sonra assubayların beklemiş olduğu iyileştirmeler de bir başka çıkmaz sonbahara kalmış görünüyor.

Orhan Kaya

genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Baş öğretmenimiz ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin, adaletin, huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Perşembe, 24 Kasım 2022
E. ASSUBAYLAR GÜÇBİRLİĞİ PLATFORMU YÖNET
BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZIN KAHRAMANI VE LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU, EBEDİ ÖNDERİMİZ VE BAȘKOMUTANIMIZ BÜYÜK DEVRİMCİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü BEDENEN ARAMIZDAN AYRILIȘININ 84. YILINDA SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ... RUHU ŞAD, MEKANI CENNET OLSUN. 10 KASIM 1938 ! Bir devre damgasını vurmuş, dünyanın gidişatını değiştirmiş, yalnızca y...
Perşembe, 10 Kasım 2022
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. Cumhuriyetimizin 99. Kuruluș Yıldönümü kutlu olsun. Laik Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk, silah arkadașları ve devletimizin bekası uğrunda canlarını veren aziz șehitlerimize minnettarız, ıșıklar içinde uyusunlar. Gazilerimize de șükranlarımızı sunuyoruz...
Cumartesi, 29 Ekim 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ