Orhan Kaya

Orhan Kaya

Bir meslektaşımın göndermiş olduğu Eğitim ve Öğretim Yönergesi’nin ilgili bölümü assubayın orduda ne yaptığının özeti gibi. Şimdi yönergeye bakalım, assubaya ne gibi görevler verilmiş:

K.K. Eğitim ve Öğretim Yönergesi (KKY 164-1) 7’inci maddesinin (a) fıkrasında “Erbaş ve erlerin ferdi eğitimleri, askerliğe adım attıkları ilk günden başlar ve terhis olacakları güne kadar, mesai saatleri dışında da sürekli faaliyet olarak 24 saat devam eder” şeklinde tanımlanıyor, Ferdi Eğitim.

Yine aynı maddenin (c) fıkrasında ise; icra, planlama, uygulamaya nezaret etme, denetim ve kontrol görevleri açıklanmış:

Eğitimin icra sorumluluğu astsubaylarda:

Madde-7 (c)’de “Erbaş ve erlere yönelik ferdi eğitimin icrasından esas itibarıyla astsubaylar sorumludur.” denilerek “icra etme”, “uygulama sorumluluğu”nun astsubaylarda olduğu belirtildikten sonra, devamında “Eğitim konuları öğretilinceye kadar, mesai saatleri dışında da devam edilebilir.” denilmekte. Aynı fıkra içerisinde “Takım ve bölük komutanları planlama ve uygulamaya nezaret, Tb.K.ları ise hem eğiticileri hem de eğitilenleri denetim ve kontrol görevlerini icra ederler.” denilmekte.

Madde geçen hususların kime daha çok görev yüklemiş olduğu, okuyucunun takdirindedir.

***

Ferdi Eğitim neleri kapsıyor?

Ferdi Eğitimin neleri kapsadığı ise 7’nci madde, (f) fıkrası altında sıralanmış. Kısaca bunlara bakalım:

  1. Erbaş ve erlerin, göreve yönelik kullanacağı silah, araç, teçhizat ve malzemelerinin taktiksel ve teknik olarak nasıl kullanıldığının eğitiminin verilmesi,
  2. Hedef küçültme nasıl yapılır,
  3. Düşman ateşi altında ilerleme usulleri,
  4. Yön tayini nasıl yapılır,
  5. Mesafe tahmini nasıl yapılır,
  6. Hedef nasıl tarif edilir,
  7. Araziden nasıl faydalanılır,
  8. Örtü, gizleme ve kamuflaj teknikleri nelerdir,
  9. Portatif tahkim edevatı nasıl kullanılır,
  10. Gözetleme nasıl yapılır ve görülenler nasıl rapor edilir,
  11. Yanaşık düzen eğitimi uygulaması,
  12. Mekanik nişancılık atışın öğretilmesi,
  13. Bakım nasıl yapılır,
  14. İlk yardım teknikleri,
  15. İşaretle sevk ve idare şekilleri,
  16. Harita nasıl okunur,
  17. Manga, tim nasıl idare edilir, gibi pek çok konunun eğitim, öğretim icra sorumluluğu yönerge ile assubaylarda verilmiş bulunmakta.

Assubayın sorumluluğu elbette ki bunlarla bitmemektedir.

Kimi insan oturduğu koltuğun zimmetini almaktan kaçınırken; ister dağın zirvesinde, ister düz arazide, isterse denizin ortasında olsun, hemen hemen her assubayın bir maddi sorumluluğu vardır. Mal sorumlusu, ikmal assubayı, takım assubayı, bölük assubayı, batarya assubayı, mühimmat assubayı, karakol komutanı gibi görevlerde bulunan assubayların zimmet sorumlulukları milyarları bulabilmektedir.

Bunun dışında hesap sorumlusu, malzeme yöneticisi, sayman olan assubaylar ise teftişe dayalı olarak, maliyeti trilyonlara varan Devlet malını mevzuat hükümleri, emirler doğrultusunda yönetmektedirler.

Assubay zimmeti alınca işi bitmez. Atamalar yoluyla sürekli değişen görevlerine yönelik ne kadar yasal mevzuat varsa hepsine güncel olarak hâkim olmak durumundadır da.

Gelin görün ki; Askerliğin temeli olan bilgileri öğreten, ordunun milyarlarca lira zimmetini alan, idarî hizmetleri yürüten, halkın güvenliğini sağlamada önemli görevler üstlenmiş olan assubaylar ne çalışırken ne de emekliliğinde, sorumluklarının ve özverili çalışmalarının karşılığını ne yazık ki alamamaktadırlar. Halkın sesi olan gazeteler ve yazarlar assubayların dertlerini sayfa sayfa yazar ama ne Resmi Gazete, ne Bakanlar Kurulu Kararlarını yayımlayan Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğü assubaylara yönelik anlamlı bir iyileştirme yayımlamaz.

***

Maliye Bakanı, Hükümet üyeleri bir düşünse, TSK’ya yönelik mal ve hizmet alımları için bütçeye koymuş oldukları ödeneklerin bir ucunda direkt olarak, hem de sorumlu olarak assubayların olduğunu göreceklerdir. Ama bunu onlara göstermesi gerekenler ya göstermiyor, ya da engelliyor. Kendileri vaktiyle görmemişler mi? Bu da ayrı bir soru.

 

Sosyal yaşamı düzenleyen, kamu kudreti ile maddi yaptırımı olan kurallar bütünü olan hukuk; kimi kurumlar için özel olarak oluşturulan kuralları da içine almaktadır. Dolayısıyla kurumlar, yasalarını hazırlarken ya rütbe sahibi olmayan görevlilerinden ya da oluşturulmak istenen kuralların muhatapların içerisinde bulunan hukuk ilmi almış kişilerden istifade etmelidir ki yasa sağlıklı ve uygulanabilir olabilsin.

Son olarak, assubaylarca, kimi emekli generallerce olumsuzlukları dile getirişmiş olan TSK Disiplin Yasası’nın hazırlanmasında kuvvetlerde görevli hukuk ilmi almış olan assubaylardan görüş alınmış mıdır? Bunu bilmemekteyiz. Fakat yasa şimdiden kabul görmemeye aday görünüyor.

Birbirini kollama durumu statüler içerisinde ister istemez görülebilmektedir. Ancak kurumun genel havası, statüler üstü olmak durumundadır ve üstün gelen statüyü destekleyen düşüncelerin yasaya dökülme tehlikelerine karşı tarafsız olması gereken kurum yöneticileri tedbirler almalıdır.

Bir arkadaşım, hukuk mezunu assubayların genellikle bölük assubaylığına atandırıldığını iletmişti. Peki, kurumun genelini ilgilendirmesi bakımından daha büyük bir öneme haiz, 2012 yılında oluşturulan (Deniz Kuvvetlerinde daha eski tarihte oluşturulmuştu) Genelkurmay ve Kuvvet Assubaylığı kadrolarında Hukuk mezunu assubayı var mı? Eğer yoksa, kurumların genellikle hukuki mevzuatlarla ilgili olduğu, Hukuk’un ayrı bir bilim dalı, kendine özgü bir dili, yorumu olduğu dikkate alınarak bu kadrolara Hukuk ilmi almış assubaylar atandırılmalı ve yasal mevzuatların hazırlanmasında görüşü alınmalıdır.

Bu anlamda; 30 Ocak 2013’de TBMM’den geçerek Cumhurbaşkanı’na onaya sunulmuş olan, belki de onaylanmış olan TSK Disiplin Yasası’na yönelik olarak Emekli Assubaylar Derneği (TEMAD) Hukuk Müşavirlerince dile getirilen yasadaki tezat ve tehlikeler dikkate değer bulunarak, yasanın tekrar TBMM’de görüşülmesi gerektiği ortaya çıkmış görünmektedir.

TEMAD Hukuk Müşavirlerince tespit edilen, henüz Resmi Gazete’de yayımlanmamış olan Disiplin Yasası’ndaki tezatları aşağıda sunuyorum,

Orhan Kaya


TSK DİSİPLİN MAHKEMELERİ KANUN TASARISINDAKİ TUZAKLAR

Kast sistemini yasalaştıran Yüksek Askeri Şura'nın hukuksuzlukla askeri personeli TSK’dan ayıran gücü, yeni “TSK Disiplin Mahkemeleri Kanun Taslağı” ile Disiplin Kurullarına devrediliyor.

Hukuksuzluğun yasalaştırılmaya çalışıldığı düzenlemeleri kabul edilemez buluyoruz.

Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Genel Başkanlığı

 

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ DİSİPLİN KANUN TASARISINA İTİRAZLARIMIZ

Türk Silahlı Kuvvetleri Disiplin Kanunu Tasarısı” adı altında TBMM Başkanlığı’ na sunulan mevzuat hakkında, bir dönemin muvazzaf astsubayları ve halen aynı camianın temsilcisi sivil toplum örgütü olmamız sebebiyle yaptığımız incelemelerde ve gerek halen muvazzaf olarak TSK nde göreve devam eden ve gerekse emekli üyelerimiz ile yaptığımız istişare neticesinde, tasarının aşağıya alıntı yapılan bir kısım maddelerinin, evrensel ceza hukuku yasaları ve Uluslar arası İnsan Haklarına ilişkin metinlere uygun olmadığı ve bu haliyle TSK nde disiplin anlayışının süregelen yanlışlarını düzeltmeye yeterli olamayacağı, aksine amir, üst ve ast arasındaki saygı ve sevgi ortamını zedeleyeceği, TSK’ nden ayırma işlemlerine esas idari takdir yetkisinin genişletilmesi suretiyle personelin aidiyet duygusunu zedeleyici nitelikte düzenlemelere yer verildiği tespit edilmiştir.

Bu sebepler ve aşağıda açıklanan gerekçeler dikkate alındığında; TSK Disiplin Hukuku’ nun yazılı kaynaklarından olup 1930 yılından bu yana yürürlükte olan 1632 sayılı “Askeri Ceza Kanunu” ve 1964 yılından bu yana yürürlükte olan “Disiplin Mahkemeleri Kuruluşu, Yargılama Usulü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkındaki Kanun” un lafzından kaynaklanan ve ülkemizin AİHM nezdinde defalarca kez ve onbinlerce euro tazminata mahkum edilmesi ve Avrupa Birliği ve Evrensel Çağdaş Ceza Hukuk Sistemi karşısında kaybettiği prestijin tekrar kazanılmasını ve iç hukukta yargı birliğini sağlamayacağı gibi düzenlemenin doğrudan muhatabı olan TSK personeli arasında da birlik ve beraberlik ile aidiyet duygusunu zedeleyici nitelikte olduğu; TSK nin kurumsal yapısını da olumsuz yöne etkileyeceği değerlendirilmektedir.

Nitekim;

1.Tasarının 1'inci maddesinde; “TSK'nde etkin bir disiplin sisteminin tesisi, muhafazası ve idamesinin” amaç edinildiği açıklanmıştır.

Ancak; tasarıya bakıldığında, disiplinin amir ve üst konumundaki personele, astları konumundaki personel üzerinde geniş tahakküm ve özgürlüğü bağlayıcı cezalandırma yetkisi vermek suretiyle sağlanabileceği anlayışının hakim olduğu anlaşılmaktadır.

En başta sorgulanması gereken husus, disiplinin katı kurallar ve kişi özgürlüğüne yapılan müdahalelerle mi yoksa astın ve üstün hukukuna riayet ile mi sağlanabileceğinin araştırılmasıdır.

50 yıldan fazla süredir uygulanan disiplin mevzuatının da aynı doğrultuda düzenlendiği ve disiplin amirlerinin kişi özgürlüğünü kısıtlayan yetkilerle donatıldığı ve bu sebeple disiplinin tesisine olumlu etkisinin olmadığı anlaşılmıştır ki yeni bir disiplin tasarısı ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu yeni tasarıda da aynı yetkiler ile disiplinin etkin bir şekilde sağlanabileceği düşüncesi, önceki düzenlemeden kaynaklanan sorunların ortadan kaldırılamayacağının göstergesidir.

Yeni tasarıda, asıl amacın sadece ülkemizin AİHM nezdinde amirlerce verilen “oda hapsi”cezalarının kaldırılması ve bu anlamda ülkemizin tazminata mahkum edilmesinin önüne geçilmesinin amaçlandığı, bunun dışındaki düzenlemelerin ise mevcut disiplin durumuna olumlu etkisinin olmayacağı, aksine amir ile ast arasındaki sevgi, saygı ve muhabbete dayalı disiplin ortamını sağlamaya yeterli olmayacağı açıkça anlaşılmaktadır.

2. Tasarının 4'üncü maddesi ile genel ceza hukuku kurallarına uygun düzenleme yapılarak, suçta ve cezada kanunilik ve içtima kurallarına yer verilmekte ise de; maddenin 4'üncü fıkrasındaki “Bir fiilin diğer kanunlar kapsamında idari yaptırıma bağlanmış olması, aynı fiile bu Kanun kapsamında disiplin cezası verilmesine engel teşkil etmez” şeklindeki hükümle, ceza hukukunun bu genel ve evrensel ilkelerine aykırı bir düzenleme yapılmıştır. Bu fıkra ile keyfiliğin önü açılmış ve suçta ve cezada kanunilik ilkesine aykırı bir şekilde disiplin cezası vermeye yetkili makamlara yeni suç ve cezalar ihdas etme imkanı tanınmıştır.

3. Keza; tasarının 5'inci maddesindeki “Herhangi bir fiilden dolayı ilgili hakkında yapılan adli soruşturma veya kovuşturma, aynı fiilden dolayı ayrıca disiplin soruşturması ve tahkikat yapılmasını, disiplin cezası verilmesini ve bu cezanın yerine getirilmesini engellemez” şeklindeki düzenleme de, Suçta ve Cezada Kanunilik ilkesinin ihlali niteliğindedir.  

Kişinin işlediği iddia edilen bir suçun disiplin mevzuatında yazılı düzenlemelerden birinin ihlalini doğurması durumunda yetkili amir tarafından disiplin cezası ile tecziyesi, disiplin suçlarını oluşturan eylemlerin hiçbir yazılı düzenlemede bulunmayan ve tanımlanamayan eylemlerin personel tarafından işlenmesi ve bunun disiplini önemli derecede etkilediği düşüncesinden kaynaklanabilir. Fakat; eylemin adli soruşturmaya ve kovuşturmaya konu edilmesi, personelin eyleminin bir başka ceza yasasında tanımlanan ve suç teşkil eden fiili işlediği anlamına gelmektedir.

Bu durumda, suçu tespit edecek ve cezalandırma yoluna gidebilecek olan makam adli soruşturma ve kovuşturma makamları olmalıdır.

Soruşturma makamının “kovuşturmaya yer olmadığı” şeklindeki veya kovuşturma makamının da“beraat” gibi bir kararının anlamı, isnat edilen fiilin şüpheli veya sanık tarafından işlenmediği veya eylemin diğer sebeplerle cezalandırma şartlarının bulunmadığı anlamına gelmektedir. Bu nitelikteki kararlara rağmen, disiplin cezası vermeye yetkili amir tarafından, ayrıca disiplin cezası verilmesine imkan tanıyan bu düzenlemenin kabulü mümkün değildir ve keyfiliğe sebebiyet verebilecektir. Disiplin cezalarının personelin TSK nden çıkarılmasına kadar önemli etkilerinin olduğu dikkate alındığında, ağır mağduriyetlere sebebiyet verebilecek yönde keyfiliklere tasarıda yer verilmemelidir.

4. Tasarının 6'ncı maddesi ile, disiplin cezası vermeye yetkili kişilerin bu yetkilerini kullanırken, takdir hakkını gerekçeli olarak kullanması ve ölçülülük, orantılılık, adalet ve hakkaniyet ilkelerine riayet etmek suretiyle ceza verilmesi anlayışının getirilmesi, keyfi ve hiçbir gerekçesi olmaksızın ve muhatabın savunmasını gerekçesiz olarak reddeden ve cezalandıran anlayışın önüne geçmek bakımından isabetli olmakla birlikte;

Devam eden 7'nci maddede “disiplin soruşturmasının, soruşturmacılar vasıtasıyla ya da şahsen yapılabileceği ve disiplin soruşturmacısı olarak tek bir kişi görevlendirilebileceği gibi en az üç kişiden oluşan bir heyet de görevlendirilebileceği” şeklindeki takdire bırakılan hususlar, tasarının 6'ncı maddesindeki keyfiliğin önüne geçmeye yönelik düzenleme ile çelişmektedir.

Her halukarda, bir disiplin amirinin disiplin suçu teşkil eden personel davranışını tespit etmesi durumunda, soruşturmacı heyet teşkil etmesi ve bu heyetin düşüncesi ve tespiti doğrultusunda ceza verip vermeme hususunda karar vermesi, takdir hakkının hukuka uygun kullanılması ve keyfiliği önleyici uygulamaların önüne geçilmesi bakımından önemlidir. Bu sebeple, 7'nci maddede geçen“şahsen” ibaresinin tasarı metninden çıkartılması ve her türlü disiplin soruşturmasının heyet marifetiyle yapılması ve heyetin de suçu işlediği iddia edilen personelin rütbesine uygun olarak subay, astsubay, uzman erbaş, erbaş ve erlerden teşkil edecek en az 3 kişiden oluşturulması gerekmektedir.

Amirin tek başına disiplin soruşturması  yapabilmesi keyfiliğin önüne geçemeyeceği gibi, amirin sadece emri altındaki personelden soruşturmacı tayin etmesi de aynı  neticeyi doğuracaktır. Bu sebeple, mümkün olduğunca, suç işleyenin doğrudan amiri olmayan ve disiplin amirinin de doğrudan emri altında olmayan personelden soruşturma heyeti teşkil edilmesi hakkaniyete uygun bir soruşturmayı sağlayacaktır. Bunun gibi, disiplin suçu işlediği iddia edilen personel ile aynı statüde ve o’nun  görevi itibariyle aynı durumunu bilen personelden de en az bir kişinin soruşturmacı heyete dahil edilmesi, objektif cezalandırmayı sağlayabilmek ve otokontrolü de sağlamak bakımından önemli bir çözüm tarzı olacaktır.

Bu anlayışın hakim olması ve amirlerin tek başına alacakları kararla disiplin cezası verme yetkilerinin kaldırılması, her durumda soruşturmacı bir heyet teşkil edilmesi, disiplin suçu işleyenin de daha sonraki görev anlayışı ve aidiyet duygusu ile suça meyilini önleyeceğinden, tasarının hiçbir yerinde tek başına cezalandırma yetkisi bulunmamalıdır. Disiplin mevzuatı ancak bu şekilde, kolektif bir soruşturma sonucunda cezalandırma yetkisini zorunlu kıldığı kadar hakkaniyete ve adalete uygun olabilecektir.

Aynı esaslar dahilinde yapılan soruşturma neticesinde, disiplin amirinin ceza verip vermemekte takdir hakkının olduğu ve gerek görmediği takdirde ve gerekçeli olmak kaydıyla disiplin cezası vermekten vazgeçebileceği de düzenlemeye dahil edilmelidir.

5. Tasarının 8'nci maddesinin 2'nci fıkrasında düzenlenen “bu Kanunda belirlenmiş olan disiplinsizliklere nitelik ve ağırlıkları itibarıyla benzer eylemlerde bulunanlara, eylemleri adli veya askeri suç teşkil etse dahi aynı neviden disiplin cezaları verilebilir” hükmü, yukarıda açıklananlar gibi disiplin amirine sınırsız bir takdir hakkı tanımış olacaktır. Zira, disiplin tecavüzlerinin “hiçbir kanunda tanımlanmamış eylemler” olduğu ve bu suretle disiplin amirlerine cezalandırma yetkisinin tanındığı bilinmektedir. Bu durumda, bir personelin eyleminin adli veya askeri ceza kanunlarında tanımlanan bir suça vücut vermesi durumunda, disiplin amirinin yetkisinin sadece soruşturmayı yapmak ve adli veya askeri makamlara göndermekten ibaret olması gerekmektedir.

6. Yine, tasarının 9'uncu maddesinin 1'nci fıkrası (d) bendinde “Bu Kanuna göre cezalandırılması zorunlu olan bir disiplinsizlik bilinmesine rağmen kendinden önceki disiplin amirleri tarafından cezasız bırakılmışsa” şeklindeki düzenleme ile tasarının 14'üncü maddesi ile çelişkiye düşülmüştür.

Zira; tasarının 14'ncü maddesi (3)üncü fıkrasında “Disiplin amirleri, uyarma, kınama ve hizmete kısmi süreli devam cezalarını gerektiren disiplinsizliklerinden dolayı personeline disiplin cezası vermeyebilir” şeklinde bir takdir hakkı ile donatılmış olmasına karşın, disiplin amirinin bu takdir hakkını ortadan kaldıracak şekilde sonraki disiplin amirine cezalandırma yetkisi verilmiş olması yasanın lafzı ile ruhuna da aykırıdır.

7. Tasarının 10'uncu maddesi ile, disiplin amirine sınırsız bir yetki tanınmakta ve disiplin amirinin takdir hakkına dayalı olarak personele bir nevi cezalandırma niteliğinde ilave görev ve sorumlulukların verilebileceğinden bahsedilmektedir.

Oysa ki; disiplin tecavüzü bir nevi hukuka aykırı eylemin karşılığıdır. İlave görev ve sorumluluklar ise hizmete ilişkin hususlar ile alakalı olup görev ve sorumlulukların cezalandırma amacıyla kullanılabilmesi, hizmette verimliliği düşüren ve göreve olan bağlılığı azaltan bir durumdur.

Görev ile cezalandırma sistemi hiçbir disiplin mevzuatında yer almayan bir sistemdir.

Yine; aynı maddenin 1'inci bendinde, amirin eleştirmesi ile sözlü veya yazılı olarak uyarmasının disiplin cezası sayılamayacağı belirtilirken, bu eleştiri ve uyarının mahiyetinin kesin çizgilerle belirlenmemiş olması da yine keyfi davranışlara sebebiyet verebilecek ve sınırın aşılması suretiyle kişilik haklarını zedeleyebilecek nitelikte bir düzenlemedir. Bu sebeple; bu madde hükmü tasarıdan çıkartılmalı, keyfi uygulamalara sebebiyet verilmemelidir.

8. Tasarının 12'nci maddesinin (5)inci fıkrasında tanımlanan “Hizmet yerini terk etmeme cezası” nın disiplin amirleri ve disiplin kurulları tarafından verilebileceği düzenlemesi hatalıdır. Bu türözgürlüğü bağlayıcı cezaların disiplin amirleri tarafından verilmesi AİHM kararlarına da aykırılık teşkil etmektedir. Bu cezanın disiplin amirince verilebilecek süresinin, disiplin kurullarında tanınan yetkiden daha kısa süreli tutulması ise, özgürlüğü bağlayıcı nitelikte olması nedeniyle bir anlam ifade etmemektedir.

11'nci maddenin disiplin amirine tanıdığı  yetkilerden kısa süreli de olsa özgürlüğü bağlayıcı  nitelikteki yaptırımların tümünün disiplin kurulları tarafından verilmesi yasanın amacına daha uygun düşmektedir

9. Tasarıda oda hapsi cezasının, barış zamanında tek bir istisna haricinde kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Bu istisna; karasuları dışında işlenen disiplinsizlikler kapsamında oda hapsi cezasının verilmesine imkan tanımasıdır. Bu hususun da kabulü mümkün değildir. Çünkü; AİHM kararlarından açıkça anlaşılacağı gibi, oda hapsi cezalarının adil yargılanma ve güvenlik haklarını ihlal ettiği, bu tür özgürlüğü bağlayıcı cezaların bağımsız ve tarafsız mahkemelerce verilmesinin gerekliliği yönündeki kararlar dikkate alındığında, bu tür cezaların disiplin mevzuatından tamamen kaldırılması ve bu tür cezalara sebebiyet verecek eylemlerin askeri veya adli yargı mercilerince kullanılması gerektiği kabul edilmelidir.

 

10. Tasarının 13'ncü maddesinde; Türk Silahlı Kuvvetlerinden ayırma cezası ve usulü düzenlenmiştir.

Bu düzenleme, mevcut ayırma işlemlerinden daha da vahim bir düzenlemeyi içermektedir.

Nitekim; mevcut durumda Subay Sicil Yönetmeliğinin 92 ve Astsubay Sicil Yönetmeliğinin 61'inci maddesi uyarınca başlatılan ayırma işlemleri, uygulamada çok büyük sakıncalara neden olmakta idi.

Nitekim; aynı düzenleme YAŞ kararı ile de personelin ilişiğinin kesilmesine imkan tanımakta iken bu kez bakan onayı dahi gerekmeksizin, Kuvvet Komutanlıkları bünyesinde başlatılan işlemlerle personelin TSK'dan ayrılmasına karar verilebilir hale getirilmiştir. Bu düzenleme, mevcut haliyle dahi bir çok karışıklığa sebebiyet vermekte ve maalesef kararın iptali maksadıyla müracaat edilebilecek yargı organı olan AYİM in de idare lehine verdiği kararlar ile hukuka aykırılığın boyutunu ve kişilerin mağduriyetini önleyemezken, son düzenleme ile kuvvet komutanlıkları bünyesinde oluşturulan kurullar aracılığı ile ve hatta bakan onayı dahi gerekmeksizin Kuvvet Komutanı ve Genelkurmay Başkanı onayı ile personelin TSK'dan ilişiğinin kesilmesine imkan verecek tarzda düzenlenmesi kabul edilir gibi değildir.

Bilindiği gibi, TSK'da amir ve emir mekanizmaları, kayıtsız ve şartsız itaati emretmektedir.

Mevcut durumda, personelin disiplin amiri, personel hakkında ayırmayı gerektiren bir disiplin durumu olmadığını düşünmesine rağmen, kuvvet komutanlıkları  tarafından verilen emirler ile personel hakkında emirle ve TSK'dan Ayırmayı Gerektirir nitelikte sicil belgeleri düzenleyebilmektedir.

Disiplin ve sicil amiri, personelinden ne kadar memnun olsa da, verilen emir üzerine ayırma nitelikli sicil belgesi tanzim edebilmekte ve bu hususun ilgili kuvvet komutanlıklarında oluşturulan kurullarda görüşülmesi ile de personel hakkında ayırma işlemi yapılabilmektedir. Bir dönem bu işlemler Yargı Denetime kapalı YAŞ kararları ile yapılmış ve neticede bu durumun hukuka aykırılığı anlaşılarak TSK Personel Kanunu’  na geçici 32'nci madde eklenmek suretiyle, YAŞ kararlarının yargısal denetiminin önü açılmıştır.

Ancak; şu an getirilmek istenen TSK Disiplin Hukuku’  nda daha vahim bir durumla karşılaşılmaktadır. Son tasarı ile bakan onayını dahi ortadan kaldıracak nitelikte ve tamamenYüksek Disiplin Kurulu adıyla kurulan komisyonların takdir yetkisine bağlı olarak, hiçbir yargı kararına dahi ihtiyaç duyulmaksızın personelin TSK'dan ilişiğinin kesilebilmesine zemin hazırlanmaktadır.

Dikkat edildiğinde; üç farklı yöntemle personelin TSK'dan ilişiği kesilebilmektedir.

Bunlar;

  •  a- Ayırma cezası verilecek personelin disiplin amirlerince başlatılan işlem,    
  •  b- ikincisi, doğrudan Yüksek Disiplin Kurulunca başlatılacak işlem
  •  c- Ve son yöntem ise doğrudan Genelkurmay Başkanı tarafından başlatılacak işlem olarak öngörülmüştür.

Her üç yöntemde de personel hakkında düzenlenecek olan belgelerin Yüksek Disiplin Kurulu diye adlandırılan kurula gönderilmesi ve bu kurulun kararı ve Kuvvet Komutanı  onayı dışında başka bir makamın onayına gerek kalmaksızın ilişiğinin kesilmesi öngörülmüştür.

Ayırma işlemlerinin tamamen mahkeme kararlarına dayalı olarak tesis edilmesi gerektiği ve bu işlemin disiplin kurullarına bırakılmaması yönündeki düşüncelerimizi tekrarlamakla birlikte; düzenlemeye göre disiplin amirleri tarafından işlemin başlatılması durumunda disiplin amirince personelin savunmasının alınması ve yine Yüksek Disiplin Kurulları tarafından işlemin başlatılması durumunda personelin yazılı veya sözlü savunmasının alınmasının zorunlu olması ve kurul toplantısında personelin hazır bulunmak suretiyle sözlü veya yazılı savunmada bulunabilmesi yönündeki düzenlemeler önemli ise de bunun bir zorunluluk olması ve personelin bu kurul önünde yapacağı savunmada bir müdafiin hukuki yardımından yararlanabilme imkanına sahip olabilmesi de düzenlemeye dahil edilmelidir.

Çünkü; TSK personeli olan kişinin kendisinden kademelerce üst daire başkanları ve generallerden oluşan kurul önünde baskı altında kalabileceği ve sağlıklı savunma yapamayacağı veya bu imkandan mahrum bırakılabileceği de dikkate alınmak ve ayırma işlemi sonrasında bu işlemin iptali maksadıyla AYİM nezdinde ikame edilecek davada da dikkate alınmak maksadıyla, personelin Yüksek Disiplin Kurulu önündeki savunmasının ve müdafiinin beyanlarının karşısında kurulun aldığı kararların hukuka uygunluk denetiminin yapılması ancak bu durumda mümkün olabilecektir. Bu sebeple; Yüksek Disiplin Kurulunda Personelin Müdafii bulundurma imkanı ve tüm savunma ve beyanların tutanağa bağlanması ve neticenin de gerekçeli olarak karar altına alınması suretiyle gerekirse personelin ilişiğinin kesilmesine karar verilmesi şeklinde düzenleme yapılması hukuka ve hakkaniyete uygun düzenleme olacaktır.

Bununla birlikte; personelin sıralı disiplin amirleri tarafından başlatılan işlemden bağımsız olarak, Genelkurmay Başkanlığı veya Kuvvet Komutanlıkları tarafından başlatılan işlemlere de son verilmesi gerekmektedir.

Özellikle, son dönemlerde Hava Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı tarafından personelin özel hayatının ihlali ve bu yönde hukuka aykırı delil toplanması suretiyle, Yakalama, Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliğinde belirtilen usul ve esaslar ile TCK ve CMK'nın hukuka aykırı delil elde etme ve kişilerin özel hayatlarının ihlaline dayalı ve hukuka aykırı olarak elde edilen delillerle, bir çok personelin sorguya alındığı, zor durumda bırakılarak ifade vermeye zorlandığı ve neticede ilişiklerinin kesildiğine tanık olunmaktadır.

Son 2 aylık dönemde bu yöntemle Hava Kuvvetleri Komutanlığı emrinde görevli Subay ve Astsubaylardan 150'ye yakınının ilişiği kesilmiştir.

Bunlardan bir çoğu, kişilerin özel hayatlarının gizliliği ilkesine aykırı olarak delil elde etme ve kişileri baskı altına alma yöntemi ile gerçekleştirilmiştir.

Sonucunda da, kamuoyunu günlerce meşgul eden ve neticede Meclis araştırmasına dahi konu edilen Nazlı Üsteğmenin intiharı ile sonuçlanan ayırma işlemleri sıklıkla yapılmaktadır.

Keza; Malatya 2'nci Ordu Askeri Mahkemesi nezdinde de bu tür sorguyu yapan Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı  Personeli hakkında kovuşturma da başlatılmıştır.

Dolayısıyla; idare kendi personelini aradığı en iyi niteliklerde göreve kabul ve devam yönünde ne kadar haklı ise de, bu sonucu hukuka aykırı delil elde etme yöntemi ve personelin hukuka aykırı sorgu yöntemleri ile ilişiğinin kesilmesi ile elde edememelidir.

Bu doğrultuda, tasarının TSK'dan ayırma cezasına ilişkin hükümleri tam bir şeffaflık içerisinde ve ilgili personelin bu kurul karşısında müdafiden faydalanma imkanları da tanınmak suretiyle yerine getirilmesine yönelik düzenlemeler önem arz etmektedir.

11. Tasarının 20'nci maddesinde “Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezasını gerektiren disiplinsizlikler” hali düzenlenmiştir. Bu disiplinsizlik hallerinden aşırı borçlanmak hususu, kişinin geliri ve mal varlığı ile orantılı olmayacak şekilde aşırı borçlanmayı ifade etmelidir. Kişinin mal varlığı ve borçlanmayı gerektiren somut durumları ile borcunu ödeme yolunda gösterdiği iyi niyet kurallarına uygun davranışları dikkate alınmaksızın salt aşırı borçlanma nedenine dayalı olarak ilişiğinin kesilmesi kişilerin mağduriyetine neden olabileceği gibi borcun hiç ödenememesine de sebebiyet verebileceğinden dikkatli uygulanması ve yasa ile ayrıntılı düzenlemeyi gerektiren bir durumdur.

Ahlaki zayıflık” gerekçesinin de kesin çizgilerle belirlenmesi ve kişinin görevi esnasında veya meslektaşları ile ilişkilerinde sahip olduğu ahlaki değerler ve bekâr bir personelin yaşam tarzına ilişkin hususlar konusunda ayırt edici düzenlemelere yer verilmesi gerekmektedir. Yine; bu hususlarda elde edilecek delillerin de hukuka uygun olmasına, kişilik haklarını ve özel hayatın gizliliğini zedeleyici nitelikte olmamasına dikkat edilmelidir.

Hizmete engel davranışlarda bulunmak” ifadesinin sayma yoluyla belirlenmesi ve bu düzenlemenin genel anlamda kullanılmaması gerekmektedir.

Disiplinsizliği alışkanlık hâline getirmek” hususunun da yine uyarı ve ikazlarla belgelenebilir olması, soyut iddialardan uzak olması gerekmektedir.

12. Tasarının 21'nci maddesinde “Disiplin ceza puanına bağlı olarak ayırma cezası verilmesi” hususu düzenlenmiştir.

Bu düzenlemenin disiplin amirleri tarafından verilecek cezalardan ziyade disiplin kurulları ve askeri mahkemelerce verilen cezalara dayandırılması gerekmektedir.

Kısaca; disiplin amirlerinin bir takım sübjektif düşüncelere dayanarak cezalandırma işlemi yapabilmeleri mümkündür. Bu cezalara dayanılarak personel hakkında ayırma cezası verilmemeli, disiplin kurulları ve askeri mahkemelerden verilecek cezalar ve ardından yapılacak uyarılara uygun davranış sergilenmemesi durumunda personel hakkında ayırma işlemi tesis edilmesi gerekmektedir.Aksi durumda, birçok personelin mesleki geleceği amirlerinin inisiyatifine bırakılmış olacaktır ki şu an TSK'nın profesyonelleşmesi adına atılmış adımlardan biri olan Uzman Erbaş sistemine yeterli müracaatın olmamasının sebebi de budur.

Amirler, bir takım sübjektif düşüncelere dayanarak personel hakkında çok kısa sürede 30 gün ve üzeri disiplin cezası  vermekte ve bağlı yetki kuralı uyarınca da personelin ilişiği kesilebilmektedir. Bu durumun farkında olan askerliğini yapmış gençler de uzman erbaşlık sistemine sıcak bakmamaktadırlar.

13. Tasarının Sekizinci Bölümünde 32'nci madde ve devamında Disiplin Kurullarının teşkili ve görevlerinden bahsedilmiştir. Disiplin kurullarının bağımsız hakim sınıfından olmayan başkan ve üyelerle toplanması kabulü mümkün bir düzenleme değildir. Hele hele aynı kıt’ a komutanlığı nezdinde ve kıt’ a komutanının emri altındaki personelin disiplin kurluna başkanlık etmesi ise tamamen hukuka aykırı olup, bu yönde AİHM kararlarının da dikkate alınmadığının açık göstergesidir.

Disiplin Kurulu tarafından yapılacak soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde, şüpheli veya sanığın bir müdafiin hukuki yardımından faydalanmasına imkan verecek tarzda düzenleme yapılmamış olması da yine evrensel hukuk ilkelerinden olan adil yargılanma ve savunma hakkının ihlali niteliğindedir. 

Nitekim; hali hazırdaki düzenleme olan 477 sayılı “Disiplin Mahkemeleri Kuruluşu, Yargılama Usulü ve Disiplin Suç ve Cezaları Hakkındaki Kanun” un 25'inci maddesinde müdafii atanmasından bahsedilmekte olmasına rağmen yeni tasarının 37'nci maddesinde bu hususa değinilmemiş olması önemli bir eksiklik ve hukuka aykırılıktır.

14. Keza; disiplin cezalarına verilecek cezanın zamanaşımı ile ilgili olarak, disiplin hukukunun bozulan askeri disiplinin muhafazası amacı da dikkate alınmak suretiyle daha kısa zamanaşımı süresine tabi tutulması gerekmesine rağmen, 5 yıl gibi bir üst zamanaşımı süresine tabii tutulması mümkün değildir. Disiplinin zafiyete uğraması nedeniyle, disiplin suçlarına 1 ay sonra ceza verilememesi ve neticede de mevcut haliyle (1) yıl içerisinde cezanın infaz edilmesi gerektiği hususu korunmalıdır.

15. Tasarının 43'üncü maddesinde “Yüksek disiplin kurulları tarafından verilen Silahlı Kuvvetlerden ayırma cezaları ile subay, astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş ile sözleşmeli erbaş ve erler hakkında disiplin amirleri veya disiplin kurulları tarafından barış zamanında verilmiş olan aylıktan kesme, hizmet yerini terk etmeme ve oda hapsi cezalarına karşı Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde iptal davası açılabilir“  yönünde düzenleme yapılmıştır.

Bu haliyle Uyarma, Kınama ve Hizmete Kısmi Süreli Devam cezalarına ise yargısal denetim yollarının kapatıldığı anlaşılmaktadır.

Fakat; Uyarma, Kınama ve Hizmete Kısmi Süreli Devam cezaları da tasarının 48'inci maddesindeki düzenleme ile puanlama sistemine dahil edilmiş bulunmaktadır.

Yine; tasarının 21'inci maddesinde “Disiplin Ceza Puanına Bağlı Olarak Ayırma Cezasının Verilmesi” halleri düzenlenmiş olup, bu maddenin (a) bendi ile“en son alınan disiplin cezasının kesinleştiği tarihten geriye doğru son bir yıl içinde onsekiz disiplin cezası puanı veya en az iki farklı disiplin amirinden toplam oniki defa veya daha fazla disiplin cezası almış olmak” ve “en son alınan disiplin cezasının kesinleştiği tarihten geriye doğru son beş yıl içinde otuzbeş disiplin cezası puanı veya en az iki farklı disiplin amirinden toplam yirmibeş defa veya daha fazla disiplin cezası almış olmak” hususu düzenlenmiştir.

Bu düzenleme uyarınca puan sistemine dahil olan herhangi bir suçtan belirtilen miktarda ceza almış olmanın ayırmayı gerektireceği açıktır.

Bu durumda, tasarının 48'inci maddesindeki puan sistemine dahil edilen uyarma, kınama ve Hizmete Kısmi Süreli Devam cezalarının da ayırma işleminde etkili olacağı açık olduğuna göre, bu cezaların da yargısal denetime tabi tutulmasının hukuk devleti ilkesine uygun olduğu kadar, keyfi işlemlerin de önüne geçilmesine uygun olduğu açıktır. Dolayısıyla; ya bu tür cezalandırmalar puanlama sistemi dışında bırakılmalı ya da bu tür cezalar da diğer cezalar gibi yargısal denetime tabi tutulmalıdır.

Cumhurbaşkanlığı

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

http://www.temad.org/haber.php?h=ofxraabp

Dünyaya gelen her bebek ailenin en büyük mutluluk kaynağı, Bebek sahibi olan ailenin bütün gayesi, gayreti etrafa gülücük dağıtan neşe veren bebeğin sağlıklı büyütülmesi ve ona iyi bir gelecek oluşturulmasıdır.

Bebek sahibi olan ailenin bütün gayesi, gayreti etrafa gülücük dağıtan neşe veren bebeğin sağlıklı büyütülmesi ve ona iyi bir gelecek oluşturulmasıdır.

Gelişen bebeğin ilk söyleyeceği kelime anne mi, yoksa baba mı olacak? Bütün aile merakla bekler. Derken bebek çoktan büyümüştür okul yaşamı, sonra meslek/iş yaşamı, evliliği, çocuk sahibi göz açıp kapayıncaya dek gerçekleşir de kimse geçen zamanın farkına bile varamaz. Ama, anne ve baba için o halen bir bebektir.

Bir anne ve baba için dünyanın en acı yaşanmışlığı bebeğinin onlardan önce yaşamdan ayrılmış olmasının yarattığı duygu olsa gerek. Anne ve babalar çocuklarını severken “Benim ömrüm de sizin olsun evladım” diye, boşuna demezler.

Kim ister, evladının kendisinden önce ebediyete intikal etmesini.

Fakat gelin görün ki kimi evlatlar ardında büyük acılar bırakma pahasına her şeyini bırakarak dünyayı terki diyar edebilmekte. Hem de kendi eliyle…

İnsan, yaşamına son vermeye nasıl karar verir? Onu bu düşünceye iten sebepler gerçekten de çözümü olmayan hususlar mıdır? Bu, nasıl bir yalnızlıktır, nasıl bir içe kapanıştır, nasıl bir çıkışı olmayan yoldur? İnsanı buna iten belli, belirsiz sebepler nelerdir? Üzerinde düşünülmesi, bilim insanlarından yardım alınması gereken bir konu.

Önceki yıllarda Batman ilinde meydana gelen bayan intiharları dikkatleri çekmiş; konunun altından, bayanlara yönelik olarak gelenekselleşmiş töre baskısı, feodal yaşam, berdel, zorla başkasıyla evlendirilme gibi sonuçların olduğu bilim insanlarınca açıklanmıştı.

Son yıllarda ise Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK)nde meydana gelen intiharlar, dikkatleri üzerine çekmekte.

Gün geçmiyor ki bir askerin intihar haberini almayalım. Basında yer alan Genelkurmay Başkanlığı’nın 07 Aralık 2012 tarihli açıklamasına göre; intihar oranlarının son 10 yılda yarı yarıya azaldığı belirtiliyor (1). Demek ki eskiden şimdinin iki katı intihar vakası mevcutmuş.

Son üç yılın intihar ve şehit sayısı şöyle:

Yıl

Şehit Sayısı

İntihar Sayısı

2010

88

85

2011

102

70

2012

133

75

Toplam

323

230

Tabloya baktığımızda şehit cenazelerinde bir araya gelen toplumumun tepkileri akla geliyor. Esasında toplumun, şehitlerimize gösterdiği duyarlılığı, intihar vakalarına da gösterme durumunun gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkmakta.

Genelkurmay Başkanlığı’nın basında yer alan açıklamasıyla devam edelim,

Açıklamaya göre; TSK'da intiharların engellenmesine büyük önem verildiği, bu doğrultuda, TSK bünyesindeki 337 Rehberlik ve Danışma Merkezi (RDM) ile çeşitli çalışmalar yürütüldüğü ifade edilmiş. Bu anlamda, RDM’lerde görev yapan assubaylarımızın yüklenmiş olduğu toplumsal sorumluluk bir kere daha öne çıkıyor.

Fakat gelin görün ki; 27 Kasım 2012’de İzmir/57'nci Topçu Tugayı'nda RDM görevlisi 31 yaşındaki Sağlık Başçavuş Tekin VARICILAR, girdiği bunalım sonrasında, RDM odasında intihar ediyor.

Ne acıdır ki; bundan iki gün sonra 29 Kasım günü, Erzurum’da, Askeri Hastane ’de görevli Sağlık Assubay, 26 yaşındaki Murat SORKİN kalmış olduğu misafirhanede intihar etmiş olarak bulunuyor.

Basına yansıdığı kadarıyla Kasım-Aralık 2012’de altı muvazzaf assubayımız intihar etmiş (2).

Yeni yılın daha ikinci ayında olunmasına rağmen yine üzücü hadiseler meydana gelmekte. Gelmekte, çünkü hadiselerin kaynağında, bence, bir değişiklik olmadığı için bu hadiseler devam etmekte. Sorunların temeline inilip gerçekçi çözümler üretilmelidir.

Son olarak, 2012 yılı atamalarıyla Tatvan’da bulunan Askeri Hastane’nin Hizmet Takım  Komutanlığına atanmış olan P.Kd.Bşçvş. Naci DEMİR’in Bitlis/10’uncu Motorize Piyade Tugayı'nda göreve başlayacağı 30 Ocak 2013 günü beylik tabancasıyla kalp bölgesine ateş ederek intihar etmiş olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. Acı, tarif edilemeyecek derecede.

Bir piyade assubayı olarak yıllarca terörle mücadele etmiş, yirmiye yakın arkadaşını şehit vermiş, belki de silah arkadaşları son nefesini onun kollarında vermiş, pek çok arkadaşı gazi; ikmal assubaylığı, bölük assubaylığı, personel assubaylığı gibi değişik görevlerde yirmi iki yıl bulunmuş; evli bir çocuk babası, maddi manevi hiçbir sorunu olmadığı yakınlarınca belirtilen, üstelik ağabeyi de bir Kıdemli Başçavuş olan P.Kd.Bşçvş. Naci DEMİR’e ve hayatta olmayan tüm askerlerimize Allah’dan rahmet, yakınlarına başsağlığı diliyoruz.

İntiharlar üzerinden yazmaya kalkınırsa yazacak çok şey vardır. Konuyu bir yere bağlamak ve bence, hususları ardı ardına sıralamak da değildir niyetim. Fakat assubaylarca, asker yakınlarınca, askerlerce, yazar ve bilim insanlarınca dile getirilenleri dikkate değer bulmak gereklidir.

Çözüm makamları dikkate değer bulurlar mı?

Artık hepimiz bu konuda tecrübeye sahibiz. Dikkate değer bulmazlar, diye düşünüyorum… Hadi bizi mahcup etsinler…

Dile getirilenlerin, dikkate değer bulunmadığını  da son olarak, 30 Ocak 2013’de TBMM’den geçen, astları daha da ast etmeye aday Disiplin Yasası’nda görmekteyiz.

Son söz olarak diyoruz ki; yaşam, elbette ki bulunulan yerin güzelleştirilmesiyle daha anlamlıdır. Ancak buna güç yetmiyorsa en güzel yer; her koşulda ve şartta ailedir, ailenin yalnız bırakılmamasıdır. Hiçbir şey onları yalnız bırakmaya değmez!

Sana, Türkiye’yi bırak dünyanın her yerinde rahatça dolaşmak serbest. Ayağına mahkeme dahi getirtebiliyorsun. Kıyafetini değiştirip Antalya’da, Bodrum’da tatil de yapabilirsin. Kimse senin yolunu esaslı bir ihbar olmaksızın kesmez.

Fakat sen istediğin zaman yol kesersin, kimlik kontrolü  yaparsın, eşinin yanından askeri, polisi alıp bir kenarda hayatına son verirsin. Mesela, karşında İsrail gibi bir devlet olsa, ona karşı bunları yapamayacağını da bilirsin.

Bundan bir buçuk yıl önce, yol kesip rehine aldığın kaymakam adayını, assubayı, uzman çavuşu, sağlık memurunu elinde tuttuğun yetmedi mi?

Gerek Türkiye’de gerekse uluslararası sahnede siyasi anlamda istediğini yaptırabilen, pazarlıklar yapabilen, şehir eylemlerinde taşkınlıklarına rağmen emniyet güçlerini kenardan izlettirebilen, malî ve siyasî yönden belli güce ulaşan senin, elindeki gariban insanların ardına sığınarak bir şey yapmaya ihtiyacın olmasa gerek.

Şeriatla yönetilen ülkelerde idama mahkûm edilen yabancılar, Suriye’de yaratılan iç savaşta tutuklanan gazeteciler serbest bırakılırken sen, rehin aldığın o insanları elinde tutmaya daha ne kadar devam edeceksin?

Türkiye’de işler sizin istediğiniz şekilde tıkırında gitmiyor mu yoksa?

Basının büyük bölümü çeyrek asıra varan süredir hemen hemen her an sizden bahsediyor. Sözcünüz diyebileceğimiz kişiler, kimi basın yayı(n)m durmadan sizin politikalarınızı halka yayıyor. BM’nin ülkede karışıklık halinde, yardım isteyenlere destek olunmasına olanak verebilen İkiz yasalar yıllar önce meclisten geçti. Eyalet sistemine altyapı olabilecek pek çok yasa da meclisten geçmiş halde. Vergi alınamayan, elektriğin kaçak kullanım oranı en yüksek olan sözde sizin bölgenizde sokak ortasında askerler vurulabilmekte olmasına rağmen, canlar bir güvercin ürkekliğinde yaşam sürmeye, bölgeye hizmet götürmeye devam etmekte.

Kandil dediğiniz yeri istese devlet ortadan kaldıramaz mıydı?

Bak, devlet, seni vurmamak için ne yapmış: “BM Sözleşmesi’nin 51. maddesine göre komşu ülkeden gelen terör tehdidine müdahale hakkı bulunan Türkiye, AKP iktidarının 28 Eylül 2007’de “Türkiye ile Irak Arasında Terörle Mücadele Anlaşması” nı imzalamasıyla uluslararası anlaşmadan doğan hakkını kaybetti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) terörle mücadele konusunda elini kolunu bağladı. Kandil’deki terör yuvalarını zırhlandıracak “Irak'la Terörle Mücadele Anlaşması” nı imzaladı. ABD ve Irak’ın çabalarıyla devreye Irak’ın kuzeyindeki kukla devlet de katıldı ve Türkiye’nin terör yuvalarına yapacağı operasyonlar, uluslararası meşru müdafa hakkımıza rağmen PKK hamisi peşmergebaşı Mesud Barzani’nin onayına bırakıldı. (*)”

Bir sözümüz de Türk Halkına, Sivil Toplum Örgütlerinedir:

Fransa’da, Fransız Polisinin ilk bulgulara göre bir iç hesaplaşması sonucu öldürülen üç kadın PKK’lı hadisesinde, Fransa’dan çok Türk kamuoyunun gerginleştirildiğine şahit olduk. Sanki olay Fransa’da değil de Türkiye’de olmuş havası yaratıldı. Oradaki ölümlerden yola çıkarak; Türkiye’de, halka yönelik olarak durup dururken barış mesajları verilip durdu. Sonra, devletin de imkânlarıyla, öldürülen kişiler Türkiye’ye getirildi. Belki de bir milyon insan toplanıp cenaze töreni yaptılar. Ölülerine sahip çıktılar. Türk Bayrağı’nın yakıldığı cenaze töreninde barış mesajları verdiler, güvercin uçurdular.

Ve aynı gün Mardin’de bir polisimizi şehir merkezinde, hastane önünde şehit etmekten de geri durmadılar.

Fransa’da öldürülen üç kadın PKK’lı  için bunlar olurken;

Peki, Ey Türk Halkı, Ey Sivil Toplum Örgütleri, Ey Basın, Ey Yayın, Ey Yayım; bir yılı aşan bir süredir PKK’nın elinde rehin tutulanlar için sen ne yaptın?

Orhan Kaya

İletişim çağının getirdikleriyle birlikte artık kimseye ulaşmak zor değil,

Ülkede kimin bir derdi varsa internet yoluyla ilgilisine durumunu aktarabilmekte,

Assubayların da pek çok derdi var ve çözümü için öncelikle interneti kullanmakta,

Milletvekillerine, bakanlara, başbakana, cumhurbaşkanına, genelkurmay başkanlığına sorunlarını ileten assubaylar esasında içinde bulundukları insanlık dışı durumlarından da hiç memnun değiller,

Memnun olsalar zaten zamanlarını bu işe ayırmazlar,

Fakat gelin görün ki;

Sorunlarını ilettikleri milletvekili veya bakanlaran kimisi assubay sorunlarını okumaktan dahi sıkılmış görünüyor,

Ya assubay ne yapsın?

Darbelerden dem vurup siyaset yapan, iktidar olan siyasetçi, assubayın sorunlarını okumak, dinlemekten sıkılırken, bıkarken; darbelerin asıl mağduru ve halen üzerinde hukuksuzluk, adaletsizlik darbesini son zerresine kadar hisseden astsubay ne yapsın?

Eğer Türkiye’de assubayın sorunları altmış yıldır varsa şayet, bunun devamında on yıllık Adalet ve Kalkınma Partisi’nin payı hiç yok mudur?

Ezilenlerin daha çok gözetileceğine dair umutlarla iktidara gelmiş olan Ak Parti Hükümeti döneminin daha başında, demokrasiye, adalete olan özlemimizle dönemin tüm partilerinin milletvekillerine göndermiş olduğumuz e-postalar ile çözülmesini arzuladığımız assubay sorunlarını ele alarak, askeri idareye karşı dik durmalarını belirttiğimiz 6 Mart 2005 tarihli “Açık Mektup”tan bu yana yaklaşık sekiz yıla yakın bir süre geçti. Açık Mektubun dışında www.emekliassubaylar.org site yönetimince hazırlanan assubay sorunlarının çözümüne yönelik bilgilendirme iletileri binlerce assubay tarafından milletvekillerine gönderildi.

Ve ne yazık ki assubaya yönelik anlamlı bir iyileştirme halen yapılmadı. Eğer birinci derecenin dördüncü kademesini verdik diyorlarsa şayet, onun da sayıştay denetimine takılan subayda olmayan derecenin subay statüsüne verilirken assubaya da içi boş olarak verildiğidir. Yüksek lisans hakkı verdik deniliyorsa şayet, vaktiyle subaya tanınmış bir hakla alakası olmadığıdır.

Mağdur söylemleriyle insanların desteklerini alanların aslında mağdurdan yana olmadıklarını geçen zaman gün geçtikçe ortaya koymaktadır.

Assubay sorunlarından bıkkınlık duyanlar, assubay sorunlarını içselleştirerek yani bir empati yaparak kendilerini assubayların yerine bir anlık dahi koysalar, herhalde durumun vahametini, insanlık dışılığını kavrayacaklardır.

Anlaşılan, “Assubay deyince teğmen maaşından bahsedenlerin”, “iletilen sorunlardan bıkkınlık duyanların”, “kendileri bilerek bu mesleği seçti”, diyenlerin mevzuları başka,

Hâlbuki ülke vatandaşı olan assubayın mevzusu tam da insanlık mevzusudur,

Çözüm makamlarının iletiler yoluyla iletilen sorunlardan sıkıldığını, assubaylar bizzat yaşıyor!

Gerçekten iktidar, gerçekten muktedirseniz ve adalet- hukuk temelli demokrasiden yanaysanız şayet çözün iletilen sorunları. Aksi halde ne hukuk temelli demokrasiden, ne de adaletten artık söz etmeyiniz. Bunları çok duyduk…

Bir zamanların Amerikası Osmanlı İmparatorluğu’nun ilimle hükmedemediği topraklardan çekilmesi hüzünleri, acıları, kayıpları da beraberinde getirmiş,

Tıpkı bugüne benzer şekilde, Osmanlı’dan koparılan halklar özgürlük umuduyla sarılmışlar İngiliz’e, İtalyan’a, Fransız’a, Amerikalıya,

Doğrudur, Osmanlı hükümranlığından kurtulmuşlardır,

Bu kurtuluş yolunda yedi düvelle birlikte olup çıkardıkları isyanlarla Osmanlı askerlerini arkadan vurarak, kovmuşlardır Osmanlı’yı Arap yarımadasından,

Fakat Osmanlı’dan sonra huzur bulamadıkları  gibi, halen de huzursuz yaşıyorlar,

***

Araplar, yine yabancının elinde, onların oyunlarıyla birbirlerini öldürmeye, iç isyanlara devam ederken, diğer taraftan topraklarını satarak içlerine soktukları İsrail, yılda birkaç kez düzenlediği saldırılarla telef etmekte insanları,

Bir zamanlar Osmanlı’nın Arap Yarımadasından çekilmesi için çalışan Mekke Şerifi Hüseyin’i destekleyen Filistinliler günümüzde her gün acıyla uyanıp, acıyla yatmakta,

Arap Yarımadası halen böyleyken, huzur içinde çağı yakalamak isteyen Türkiye ise AB-D’nin başına musallat ettiği PKK terörüyle çeyrek asrı aşan bir süredir boğuşmakta,

Türk çocukları neredeyse her gün yaşamını yitirmekte,

Bu kirli savaşta; TSK’nın kullandığı silahlar AB-D’den, Rusya’dan, PKK’nın silahları da aynı ülkelerden!

Savaş yoluyla oluk oluk para akıyor AB-D’ye, Rusya’ya.

Şimdi, bu kapitalist ülkeler kimden yana?

Kaynaklarını tüketmekte olan Türk halkı, yoksullukla baş başa, savaşın tek mağduru durumunda.

Hedef ülkelerin yönetimlerinde etkili olan ABD ve Batı, her ikisi de kapitalist. Hedef ülkelerin yazılı ve görsel medyasının büyük bir bölümü ellerinde. İstediğini istediği şekilde hedef ülke halkına yansıtıyor, dayatıyor ve kabul gördürtüyor.

Kapitalist AB-D, Lozan’dan bu yana, Türkiye’yi de içine alacak şekilde, sözde bağımsız Kürt Devleti kurdurmak hayalinde,

Devlet kurdurmak istediğini söylediği halkın kaynaklarını bir taraftan da tüketmekte, el koymakta.

Diyelim ki devleti kurdurttu,

Devlete kaynak lazım, fakat kaynaklar tükenmiş, hepsi AB-D’nin eline geçmiş. Savaş yoluyla insanlar eğitimsiz kalmış. Gel de devleti kur ve yaşat,

AB-D’nin sistem mühendisleri ilk etapta kurulan devletin zaman içerisinde alt grupları peşine düşmeyecek mi?

Gazze'deki Filistin Hükümeti'nin Başbakanı  İsmail Haniye, 4 Ocak 2012’de basına kapalı olarak BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile Filistin ve Kürt sorununun çözümüne dair konuşmasından basına yansıyan “ Diyarbakır’ın özgürlüğünü görmek isteriz” şeklindeki isteği, yedi düvelle bir olup Osmanlı’ya isyan eden Filistinlilerle aynı değil mi?

Adama demezler mi “Sen, git önce Filistin’i kurtar.”

Birlik ve beraberlik içerisinde, bağımsız ve medeni bir yaşamı başaramayanların Filistin, Afganistan, Irak, Libya, Mısır’daki içler acısı halleri ortada…

Bilimsellikten, tarihten uzak, teknolojisini üretemeyen, dışa bağımlı, adaletsizliklerin hüküm sürdüğü, birlik ve beraberliğini darmadağın eden ülkelerin avcısı AB-D, onları en zayıf anlarını yakalamak için pusuda bekliyor,

Av olmak da olmamak da elde.

Genelkurmay Başkanlığı’nın hükümete yapmış olduğu assubaylara ilişkin özlük haklarının iyileştirilmesine Maliye Bakanlığının, yani Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)nin olumsuz görüş bildirdiğinden bundan birkaç gün önce haberdar olarak “Madem Görmüyorsunuz Kaldırın Assubaylığı” başlığı altında konuyu ele aldık.

Yazı kısa sürede binlerce okuyucu tarafından okundu,

Çoğu makale şeklinde olan onlarca fikir ve düşünce assubaylar tarafından yazıya eklendi,

Fikirleriyle yazıya katkı sağlayan hiç  kimse “Assubaylık Kaldırılmasın” demedi,

Eğer “Assubaylık dünyanın her ordusunda var, assubaylığın kaldırılması düşünülemez” şeklinde düşünerek bu statünün devamından yana olanlar varsa şayet;

Neden gerekli olduğunu anlatarak, artık toplumu ikna etmek durumundadırlar, -kaldı ki toplumda da assubaylara yönelik yıllara sâri oluşmuş bir kanaat vardır-

Evet, soruyu tersten soruyor ve diyoruz ki “Sizce assubaylık niçin gereklidir?”

Türk toplumunun böyle bir statüye ihtiyacı  var mıdır?

İnsanlar niçin assubay olmalı?

İnsanların assubay olması için, sosyolojik açıdan, psikolojik açıdan gerekçeleriniz nelerdir?

Nasıl bir assubay hayaliniz var?

*** 

Hali hazırdaki çalışan ve emekli assubaylar sosyolojik, psikolojik ve maddi açıdan büyük sıkıntılar yaşıyor.

On yıldır Türkiye’yi yönetmekte olan güçlü iktidarın da TSK’nın zaman içerisinde assubaylara yönelik yarattığı olumsuzluklarını ortadan kaldırmadığını, üstelik subay ile assubay arasındaki ücreti subay statüsünün lehine daha da geliştirerek sürdürdüğünü görmekteyiz.

Gelirde bir iyileştirme var mı? Yok,

Tek kişilik ceza sisteminde değişiklik var mı? Yok,

Assubaylardan kimilerinin toplu erat karşısında aşağılanmasına devam edildiğine dair pek çok haber mevcut. Bu durumun düzelmesi için subaya “geçmişi unut, artık şöyle yap” diyen olsa, eski kafalılar ikaz edilse, böyle haberler ortaya çıkar mı?

Assubay ya “açlık” ya da “yoksulluk” sınırı altında bir gelirle yaşam kavgasına devam ediyor,

Genç assubay, emekli assubay meslektaşını gördüğünde geleceğinin vahametini de görmeye devam ediyor,

Assubaya birinci derecenin dördüncü kademesini verdik derken, aslında Sayıştay denetimine takılan subayda olmayan derecenin verildiğini haber2000 yazarı Erol Erdem 11 Mayıs 2012’de “Astsubayların İntibak Yasasından beklentileri Nedir?” başlığı altında açık seçik yazmış,

Yarım asırdan fazladır haksızlığa uğruyorum diyen bir Türk assubay camiası var mı? Var,

Onca hak isteyen, bu uğurda eylem yapan, düşünce üreten assubaya rağmen assubaylara yönelik bir iyileştirme yapılmış mı? Hayır,

Öyleyse, assubaylık niçin gereklidir, önce assubaylara sonra da assubay kaynağı olmaya aday topluma durum anlatılmalıdır.

***

Son söz,

Görülmeyen, kişilerin gelişime engel olan, talepleri hiçbir şekilde kabul görmeyen, kişileri mutsuz kılan Assubay Statüsü kaldırılmalıdır,

Onca fakülte mezunu assubaya rağmen üniversite bitirenler subay olarak vatan hizmetini, assubaydan bir üst statüde, onun komutanı olarak yapmaktadırlar mı? Evet,

Yapılan bu uygulama aynı zamanda assubaya TSK’da verilen önemi, değeri göstermekte midir? Evet,

O halde tek statüye geçmek hiç de zor olmasa gerek,

Tek statüye geçilmeli, kişiler branşlara göre teğmenlikten başlayarak atanmalı; rütbe ilerlemesi, belirlenecek kadrolara göre, kişinin performansına, gelişimine istinaden yapılmalıdır.

Kendi hayatı bir yana, hiç kimse canından çok sevdiği evladını kaybetmeyi göze alamaz. Fakat dünya üzerinde yer alan milletlerin meydana getirdiği devletlerin saldırganlığı karşısında eğitimli, bilinçli, ölümü göze alan bir kuvvete geçmişte olduğu üzere, dünyanın global  (küresel) bir köy haline geldiğinin belirtildiği günümüzde dahi ihtiyaç bulunmakta olduğunu yaşayarak görmekteyiz.

Vatan bellenerek üzerinde devlet kurulan coğrafyanın diğer devletlere karşı korunması  için milletin öz kaynakları kullanılır.

Bu kaynakların başında da insan gelmektedir.

İnsan, milletini başka milletlerden korumak üzere insan öldürme sanatını öğrenmesiyle asker olarak anılır,

Asker, askerlikteki her şeyin temeli olan, en nihayetinde bir insandır,

Ne kadar teknolojik olursa olsun silahı kuracak, yönlendirecek ve kullanacak askerdir. Ve Dünya milletleri içerisinde en iyi askerlerin ise Türk milletinden çıkmakta olduğunu tarihi kaynaklardan, milletimizin içinden çıkan askere olan sevgisinden, kültüründen görmekteyiz.

Türk milletinin hür yaşamı, bağımsızlık karakteri, Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtaya yayılıp asırlarca o yerlere hükmetmesi, l.Dünya Savaşı sırasındaki başarıları, son olarak da Kuzey Kıbrıs’ın bağımsızlığına kavuşturulması Türklerin askerlik sanatındaki üstünlüğünün adeta birer göstergesidir.

Vatan uğruna ölme ve öldürme sanatının öğrenildiği askerlik zor bir zanaattır. Dolayısıyla her insan bu işe gönüllü olmaz. Ancak milletlerin bağımsızlığı için gereklidir.

Her ne kadar da Dünyanın adeta küresel bir köy haline geldiği ifade edilse de ne yazık ki medeniyette ileri düzeyde olan devletlerin diğer devletlere; aynı devlet çatısı altında yaşamakla birlikte aynı inanç temelinde farklı düşünenlerin dahi birbirlerini öldürmeye, katletmeye devam etmekte olduğunu görmekteyiz.

Dolayısıyla milletin meydana getirdiği bağımsız bir devleti sulh içerisinde bulundurmak, geliştirmek, güçlendirmek, dışarıya karşı korumak hiç de kolay bir iş değildir.

Kendisi de bir kuvvet olan Devletlerin bağımsızlığı, meydana getirmiş olduğu kuvvetlerin yapısıyla yakından alakalı! Bu yapı ne denli adalet temelli olursa o denli kendi içinde ve dışa dönük güçlü olur.

En nihayetinde bir kuvvetler bütünü olan devlet sisteminde yer alan her bir kurum da bir alt kuvveti oluşturmaktadır ve bunlar ancak adalet temelinde kuvvetlenebilirler. “Adalet mülkün temelidir” sözü Atatürk tarafından boşa söylenmiş bir söz olmasa gerek,

Demokratik Cumhuriyetle yönetilen bir Devletin kuvvetler ayrılığı ilkesindeki Yasama, Yürütme, Yargı Kuvvetlerini genişleterek sayarsak;

Eğitim, sağlık, adalet-yargı, güvenlik, yasama, yürütme sistemleri devletin birer kuvvetleridir.

Askeri sistem yoluyla bağımsızlığını kazanmış milletlerde, bağımsızlıkla birlikte eğitim kurumları bayrağı ele alır ve devlet sistemlerin yöneticilerini yetiştirmeye başlar.

Dolayısıyla, savaş alanlarındaki başarılarından sonra bağımsızlığını kazanan milletler için en önemli kuvvetin başında da eğitim sistemi gelmektedir. Burada başlayacak olan bir çürüme zaman içerisinde diğer kurumları etkileyebilecek, dolayısıyla milletin bağımsızlığını da tehlikeye düşürebilecek düzeydedir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 01 Şubat 1923’de Kütahya’da öğretmenlere hitaben yapmış olduğu

Bir millet ilim, anlayış ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin devamlı sonuçlar vermesi ancak irfan (bilmek, anlamak) ordusuyla geçerlidir. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun kazançları ölüdür.

konuşmasıyla eğitim ordusunun önemini vurgulamıştır.

Bağımsızlığını  kazanan devletlerin kurumlarında sonradan meydana gelebilecek adaletsizliklerin, birbirini anlamamanın temelinde eğitim elemanlarının vaktiyle adaletsizliklerle baş etmede yetersiz kalması, toplumca desteklenmemesi, eğitim sistemin yetersizlikleri, ezbere dayalılığı ve ezbere karşı kolay yoldan not almayı sağlayan kopyacılık –ki bir nevi hırsızlık diyebiliriz- kaynak gösterilebilir.

Konumuz açısından; milleti korumak üzere, ölmek veya öldürmek üzere devlet tarafından oluşturulan ve devletin diğer kuvvetlerinin de huzur içerisinde çalışmasını temin eden silahlı kuvvetlerin adalet temelindeki huzuru her dönem, milletler için önemli olmuştur. Eğer adaletsizlik silsileler yoluyla bir ülkenin silahlı kuvvetine kadar yansımışsa ve bireylerince ifade edilmeye başlanmışsa şayet o ülke için tehlike çanları çalıyor demektir!

Silsileler yoluyla bir ülkenin silahlı kuvvetine kadar uzanabilen adaletsizliğe karşı seyirci kalınması devletin bağımsızlığını yitirmesiyle sonuçlanabilecek hadiseleri de beraberinde getirebilir.

Her iş kolu insana geçim sağlayan şerefli bir müessesedir. Meselemiz asla hiçbir iş  kolunu yermek değildir. Ancak, geçmişte öğretmenlerimizin bir kısmı  çaycılık vb. ek işler yaparak geçimlerini sağlarken, şimdi emekli assubaylardan bir kısmı çaycılık, simitçilik, çığırtkanlık, taksicilik yaparak geçimlerini sağlamaya başladı. Hatta geçen günler içerisinde, İzmir’de taksicilik yaparak geçimini sağlamakta olan 15 yıllık taksi şoför emekli Assubay Ethem Köse (60)nin taksiye aldığı müşteri(leri) tarafından boğazının kesilerek öldürüldüğünü basından okuduk.

Sonuç olarak;

Devletin birer asli unsuru olan kuvvetlerden birisinde meydana gelebilecek bir adaletsizlik durumunun dışa yansıması tüm ulusu ilgilendirmesi bakımından, ulusaldır, milletin tamamını ilgilendirir. Tüm kurumların sahibi olan, demokrasiyi benimsemiş, huzur içerisinde, bağımsız yaşamayı ilke edinmiş milletler, kurumlarında meydana gelebilecek olan adaletsizliğe karşı gerekli duyarlığı, tepkiyi koyma hakkına da sahiptir diyebiliriz.

Ben kişisel gelişimime, zevkime, ticaretime, siyasetime, kazancıma bakarım, gerisi beni ilgilendirmez hali, medeni milletler için geçerli olmadığı gibi; Dünya, birbirini anlamayan, olan bitene duyarsız bir milleti her halde üzerinde barındırmamıştır da.

Genelkurmay Başkanlığı açıklamış;

MİT, Emniyet Hizmetleri Sınıfı personeli gibi emeklilerinin maaşına 2006 yılında Emekli sandığı Kanununda yapılan değişiklikle verilen 100 TL’nin , Kd.Bnb. ve altındaki emekli subaylar ile emekli assubaylara verilmesi Maliye Bakanlığınca uygun görülmemiş,

Birinci dereceden maaş alan subay ve assubaylara görev tazminatı verilmesi, Maliye Bakanlığınca uygun görülmemiş,

2003 yılı ve öncesi göreve başlamış olan assubaylara bir üst dereceye intibak işlemi Bakanlıkların görüşündeymiş,

2’inci derece ve daha aşağı seviyedeki personelin maaşına % 20, diğer personele ise % 17-20 artış yapılması  ile binbaşı ve daha alt rütbedeki subay, astsubay, uzman jandarma ve uzman erbaşların maaşlarına % 20 artış sağlanması teklifi Maliye Bakanlığınca uygun görülmemiş,

TSK personelinin özlük haklarını eğitim düzeyine göre düzenleyen tek gösterge tablosunu öngören teklif Bakanlıkların görüşündeymiş,

Lojman tahsis edilemeyen TSK personeline yaklaşık 400 TL artış sağlayan teklif, Maliye Bakanlığınca uygun görülmemiş,

Uçuş personeline ait brövelerin düzenlendiği yönerge (2005-2006 yılından bu yana üzerinde çalışılıyor) üzerindeki çalışmalar halen sürüyormuş,

Assubay rütbelerinin apolete alınması gündemde yokmuş,

OYAK üyelerinin yaklaşık % 60’ını oluşturan assubaylardan, OYAK Yönetim kuruluna yalnızca bir assubay seçilmiş,

***

Yazıyı, dolayısıyla sözü de uzatmaya gerek yok,

Yıllardır yeterince yazıldı çizildi,

Belki de assubayların, uzmanların yüzünden kıdemli binbaşı ve altında emekli olanlara da iyileştirme yapılmadı,

En iyisi assubaylığı kaldırıp, tek statüye geçilmeli ve sorunlar da böylelikle son buldurulmalıdır,

Assubayı tanımayan, assubay maaşı sorulduğunda teğmenden bahseden bir bakandan herhalde olumlu bir görüş beklenemezdi,

Esasında bu görüş sadece maliye bakanının  da değil, elbette ki hükümetin görüşüdür,

Şu anda kritik bir dönemden geçmekteyiz(!)

BOP dolayısıyla Suriye’de başlatılan hareketi destekleyen, yürüten Özgür Suriye Ordusu askerlerine ve 100 bini aşan kaçaklara para lazım!

Milletlerce kurulan devletler hafızasını kaybederse yaşayabilir mi?

Kuruluşunda, yaşamında karşılaştıkları  hadiseler ve alınan tedbirler devletlerin, dolayısıyla milletlerin de hafızasını oluşturur.

Nasıl ki dinler, bireysel ibadetlerin dışında, sosyal yaşamda var olarak, tüm inananlarca bayram düzeyinde kutlanan; paylaşma, dayanışma, kardeşlik, birlik, beraberlik ve ibadet gibi anlamları olan günler kaynağı yoluyla ilan edilmişse; benzer şekilde, çeşitli badireler atlatarak milletlerin meydana getirmiş oldukları devletlerinin de ilan etmiş olduğu, milli bilinci açık tutan, toplumda birlik ve beraberliği pekiştiren bayramları vardır.

Türkiye’de kutlanmakta olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı TBMM’nin açılışını, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı bağımsızlığa giden yolda 19 Mayıs 1919’daki ülkenin durumunu, 30 Ağustos yedi düvelin dize getirilerek yurttan kovuluşunu, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı da medeni bir yaşamın ülkede tesis edilmesini simgeliyor olması bakımından Türk ulusu için önemli günlerdendir. Bunların yanı sıra yöresel kurtuluş günlerini de unutmamak gereklidir.

***

İlim merkezleri olması gereken Osmanlı medreseleri geçmişte pek çok ilim insanının yetişmesine vesile olmuşken, Osmanlı’nın son iki yüz yılında, bulunulan günden, gelecekten, dünya siyasetinden, ilimden kopuk olarak halifelerin, Arap kabilelerinin yaşamlarına ağırlıklı olarak yer vermesi, zamanla ilmin dışına çıkması, teknoloji üretimine katkı sağlamaması, Osmanlı’nın toprak kaybetmesine ve hazin bir şekilde son bulmasına sebep olmuştur.

Osmanlı soyundan gelenler bir kısım Avrupa, Asya ve Afrika topraklarının ve insanların sahibiyken, İngilizin, Almanın, İtalyanın, Amerikalının, Rusun, İspanyalının, Hollandalının, Belçikalının…üç kıtadaki Osmanlı tebaasını menfaatleri doğrultusunda yoldan çıkartmasıyla her şey alt-üst olmuştur.

Osmanlı tebaalarının yoldan çıkartılması  için İngilizlerin bir sahte peygamber ortaya atması ve Arap kabilelerince kabulü, ardından, İslam’ın birliğini bozucu Vahabi mezhebinin İngilizlerce oluşturulması ve Hac ibadetinin yapıldığı bölgenin bu mezhep sahiplerine bırakılması, oldukça düşündürücüdür.

Bir başka peygamber gelmeyeceğine dair dini inancı  Arap tebaalarının bilmiyor olması(!), Osmanlı eğitim sisteminin yetersizliğini göstermesinin yanı sıra, çıkar uğruna nelerin yapılabileceğini de göstermektedir.

Sözün özü, bilim dışı yönetim ve eğitim sistemi Osmanlı’nın sonunu hazırlamıştır.

***

İlk evvela “Hasta Adam” olarak dünya çapında adından söz ettiren Osmanlı’nın son dönemleri kan kayıplarıyla sürmüş.

l.Dünya Savaşı sürecinde toprak kayıpları hızlanan, başkenti dâhil işgal edilen Osmanlı’dan kalan son toprak parçası üzerinde bölgesel kurtuluş çareleri arayan Türk halkını bir araya getirerek bir devlet kurmayı başarabilen Mustafa Kemal, bu birlikteliği hiç de kolay sağlamamıştır.

O günün kitlelerini etkileyebilen, yabancı hayranı sözde aydınları ille de İngiliz Himayesi, Amerikan Mandası derken, Mustafa Kemal tam bağımsız bir devlet kurmak için ikna çabalarını sürdürür ve tam bağımsız Türkiye Devleti’ni kurar.

Tam bağımsız devlet meydana getirildikten sonra, Türkiye’de çıkartılan sayıları bir düzineyi bulan ve Osmanlı  meclisinde son olarak kabul edilen Misak-ı Milli sınırları  dâhilinde olan Musul ve Kerkük’ün kaybedilmesiyle de sonuçlanan iç isyanlar, ülkede yaşayan yabancı hayranlarının adeta birer eseridir.

Günümüzde “ne örmüş, ne yapmış” denilerek yerilmek, halkın gözünde küçük düşürülmek istenen Mustafa Kemal, yabancının yerli hayranlarına rağmen, meydana getirmiş olduğu düşünce çerçevesinde halkıyla birlikte kurduğu Türkiye’nin hızla ilimde, fende, medeniyette gelişmiş toplumları yakalaması ve muasır medeniyetlerin önüne geçmesi, Batı’nın yüzyıllar önce yakalamış olduğu aydınlanmayı Türk halkına sunmak için “en büyük eserim” dediği Cumhuriyeti 29 Ekim 1923’de ilk meclise sunmuş ve ilanını sağlamıştır.

Ve Batı halklarının düzene isyanlarıyla kavuştuğu haklar Cumhuriyet ile birlikte Türk halkına sunulmaya başlanmıştır. Cumhuriyet idaresinin başlatmış olduğu eğitim, sanayi, sağlık, tarım alanındaki her çalışmasının adeta bir seferberlik hızında gerçekleştirildiğini görmekteyiz. Fakat ülkede yaşayan yabancı hayranları da bu gelişmelere kayıtsız kalmaz, her yeniliğe bir kulp takmada epeyce üretken olurlar.

***

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet'in 10’uncu yılı kuutlamalarının yapıldığı 29 Ekim 1933 tarihinde verdiği 10. Yıl Nutku'nda, bu günü en büyük bayram olarak nitelendirmiştir.

Milli bayramların coşkuyla kutlanmasını arzu eden Gazi Mustafa Kemal Atatürk, bayramlara hasta olmasına rağmen katılmış bir lider. Her halde katılmadığı tek bayram 19 Mayıs 1938’daki Gençlik ve Spor Bayramı’dır. Vefatından 174 gün önceye denk gelen o gün ise Hatay sorunuyla ilgili olarak Mersin ve Adana’ya gitmek üzere hasta olmasına rağmen trenle yola çıkmış ve sonuçta da Fransızlarla olan Hatay sorunu, Atatürk’ün istediği şekilde sonuçlanmıştır.

***

Milli bayramlar bir toplumun varoluşuyla yakından ilgili olmasına rağmen gelin görün ki 29 Ekim 2012 tarihinde büyük bir coşkuyla kutlaması gereken Cumhuriyet Bayramı’nda Ankara’da olmak isteyenler hükümet genelgesiyle yollarda alıkonulmuş, seyahat özgürlükleri ellerinden alınmış, devletin jandarmasıyla, polisiyle halk karşı karşıya getirilmiştir.

Bayramı coşku ve kardeşlik duygusu içinde kutlamak için Cumhuriyetin ilan edildiği Ankara, Ulus, İlk Meclis önünde, ellerinde Türk bayrağı ve bağlı oldukları, demokrasinin vazgeçilmez unsuru sivil toplum örgütlerinin flaması olduğu halde toplanan halkın çevresinde hükümet genelgesi gereği yerini alan polis ile halk arasında, Anıtkabir’e yürüyüş ve meydanda birbirine yakın halk topluluklarının polis barikatını aşarak bir araya gelmesi konusunda yaşananlar tarihe kara bir gün olarak geçecek hadiseleri meydana getirdi.

Bayram sevinciyle alanda toplanan halkın üzerine tazyikli su ve biber gazı sıkılması, yaşlı, genç pek çok insanın jop darbeleriyle yaralanması, tekmelenmesi, sanki bir ayaklanmaya müdahale ediliyor izleniminin verilmiş olması Türk demokrasisi, üstelik de hükümet yetkililerince ileri olduğu dile getirilen demokrasisi adına kara bir leke olarak tarihteki yerini aldı.

Caddelerde, meydanlarda kutlanan bayram, hipodromlardaki resmi geçitlerde yer alan Türk çocuklarının üstün bir yetenekle kullandığı yabancı silahların geçidini izlemekten binlerce kat daha heyecan vericidir.

Coşkuyla kutlanacak nice bayramlara...

genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Baş öğretmenimiz ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin, adaletin, huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Perşembe, 24 Kasım 2022
E. ASSUBAYLAR GÜÇBİRLİĞİ PLATFORMU YÖNET
BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZIN KAHRAMANI VE LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU, EBEDİ ÖNDERİMİZ VE BAȘKOMUTANIMIZ BÜYÜK DEVRİMCİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü BEDENEN ARAMIZDAN AYRILIȘININ 84. YILINDA SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ... RUHU ŞAD, MEKANI CENNET OLSUN. 10 KASIM 1938 ! Bir devre damgasını vurmuş, dünyanın gidişatını değiştirmiş, yalnızca y...
Perşembe, 10 Kasım 2022
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. Cumhuriyetimizin 99. Kuruluș Yıldönümü kutlu olsun. Laik Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk, silah arkadașları ve devletimizin bekası uğrunda canlarını veren aziz șehitlerimize minnettarız, ıșıklar içinde uyusunlar. Gazilerimize de șükranlarımızı sunuyoruz...
Cumartesi, 29 Ekim 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ