Orhan Kaya

Orhan Kaya

Toplum odaklı hırsızlar insanların emeğini, eğitim hakkını, hayallerini, geçimini çalmak, en nihayetinde toplumu köleleştirmek odaklıdır.

Amaçları, yasalarla belirlenmiş, modern kölelik.

Birlik ve beraberliğini, geleceğini “Toplum Hırsızları”na kaptıran toplumlar, lütfedilene boyun eğmek durumunda kalır!

Boyun eğmez de başkaldırırsa, olan bitene; işsiz kalmaktan korkan diğer köleyle başları ezdirilir.

Özgürlük mü?

Özgürlük dediğin, içi boş ve simgesel olacak.

Öyle, ülke özgürlüğü veya bireyin ekonomik özgürlüğü falan mevzu edilmez.

Onlara göre birey diye bir şey yoktur. Mutlaka birine bağlı, ona muhtaç yaşayacaktır.

Biri içi boş simge yaratacak, diğeri onu özgürlük zannedip, peşinde koşacak.

Sormayacaksın, sorgulamayacaksın.

Lütfedilenin dışında da özgürlük peşinde koşmayacaksın.

Özgürlük olarak dikte ettirilenin dışında özgürlük peşinde koşmayacaksın.

Koşmaya kalkarsan kırılır ayakların, yerlerde süründürülürsün, aç ve sefil bırakılırsın...

Eğer biri özgürlüğünü çaldırmışsa birilerine;

Öyle aklına gelen her şeyi de okuyamaz.

Okuyacakları bir bir listelenir.

Okur ve okuduğundan sınanır.

Sınamayı geçtikten sonra o artık, onlara göre, her denileni yapabilecek iyi bir militan haline gelir.

Devletler üzerinde çalışan hırsızlar organizedir.

Egemen olmak için her yere sızar.

İş başına geçen hırsız devlet içindeki sınıfların başındaysa, onu toplumun dışına çıkartıp, ötekileştirerek yalnız bırakır. Yalnız bırakılanın pek çoğu, ötekileştirilmesinin suçunu devlete yükleyip, bilmeden, devletin zayıflaması için olumsuz propaganda yapar ki işte hırsız da tam bunu istemektedir.

Mağdur sınıfların başına geçen hırsız ise toplumun kalkınması, güçlenmesi için çalışmak yerine, toplumu oyalayıp durur.

Hırsız, sahada, halkın içindeyse şayet; önce bireylerin ardından bireyin bağlı olduğu devletin özgürlüğünü çalmak için bütün duyguları alt-üst eder... Devlet kurumlarında yerleşmiş hırsızın yaptığı bilinçli olumsuzlukları, bireyin devletten kopması için beyinlere işleyip durur.

Devletin özgürlüğünü çalacak seviyeye ulaştıktan sonra, gerisi çok kolay.

Kısa paslaşmalarla toplumun kaderiyle oynayıp dururlar.

Hiçbir toplumun hırsızların eline düşmemesi dileğimle, iyi bayramlar diliyorum.

Yıllardır yazılıp çiziliyor, assubaylar maaş adaletsizliği ile de karşı karşıyadır, diye.

Emekli assubay maaşları iyileştirilecek yerde, emekli subay ile arasındaki farkın gün geçtikçe assubayın aleyhine olarak açıldığını görüyoruz.

Şimdi 15 Temmuz 2013 tarihli emekli maaşı rakamlarına bakalım:

Emekli Subay

RütbeDerece-KademeGöstergeEk GöstergeHizmet YılıEmekli Aylığı (TL)Emekli İkramiyesi (TL)
Kd.Albay 1/4 1500 5800 40 4187 81.622
Kd.Albay
(ilk yılı)
1/4  1500  5800 35 4051  81.622
Albay 1/4  1500 4800 33 3191  79.272
Yarbay 1/4 1500 3600 30  2688 72.038
Kd.Binbaşı 1/1 1320 3600 26 1809 61.914

Emekli Assubay

RütbeDerece-KademeGöstergeEk GöstergeHizmet YılıEmekli Aylığı (TL)Emekli İkramiyesi (TL)
2.Kad.Kd.Bçvş. 1/4 1500 3600 37 2093 72.176
Kad.Kd.Bçvş. 2/1 1155 3000 28 1473 52.905
Kd.Bçvş. 3/1 1020 2200 25 1359 45.326
Emekli assubay, hizmet yılı karşılaştırmasına göre, emekli subayın aldığı maaşın yüzde kaçını alıyor?

Emekli Maaşı Oransal Karşılaştırması

EMEKLİ SUBAYEMEKLİ ASSUBAYE.Asb./E.Sb.
Maaş Oranı
RütbeHizmet YılıEmekli Aylığı (TL)Rütbe Hizmet YılıEmekli Aylığı (TL)
Kd.Albay 40 4187
Kd.Albay
(ilk yılı)
35 4051 2.Kad.Kd.Bçvş. 37 2093 51,67%
Albay  33  3191
Yarbay 30 2688 Kad.Kd.Bçvş. 28 1473 54,80%
Kd.Binbaşı 26 1809  Kd.Bçvş. 25  1359 75,12%

2013 yılı 15 Temmuz’dan sonra emekli olmuş;

2.Kad.Kd.Bçvş. rütbesindeki bir assubayın emekli maaşı, Kd.Albaylığının ilk yılında emekli olan bir subay maaşının % 51,67’sine denk. Assubay %48,33 daha az maaş almakta.

Kad.Kd.Bçvş. rütbesindeki bir assubayın emekli maaşı, yarbay rütbesinde emekli olan bir subay maaşının % 54,80’ine denk. Assubay %45,2 daha az maaş almakta.

Kd.Bçvş. rütbesindeki bir assubayın emekli maaşı, Kd.Binbaşı rütbesinde emekli olan bir subay maaşının % 75,12’sine denk. Assubay %24,88 daha az maaş almakta.

***

Emekli Assubaylar Derneği (TEMAD) neden böyle çalışmalar yapmaz bir tarafa, bir de Kamu-Sen’in 5 Ekim’de açıkladığı Eylül 2013 Asgari Geçim Endeksi verilerine bakalım:

“Buna göre dört kişilik bir ailenin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmesi için gerekli olan rakamı ifade eden asgari geçim haddi, 3 bin 631,08 TL olarak hesaplandı.

Bir kişinin yalnızca sosyal yaşam içinde hayatta kalmasını sağlamak için gerekli olan en düşük miktarın belirlendiği açlık sınırı ise bir önceki aya göre 10,77 TL artarak 1403,94 TL’ye ulaştı.” Kamu-Sen.

***

Emekli Kd.Bçvş.un maaşı: 1359 TL, bir kişi için açıklanan açlık sınırının da altında.

Emekli Kad.Kd.Bçvş.un maaşı: 1473 TL, bir kişi için açıklanan açlık sınırının 70 TL üzerinde.

Emekli 2.Kad.Kd.Bçvş.un maaşı: 2093 TL, bir kişi için açıklanan açlık sınırının 690 TL üzerinde.

Emekli assubay bir kişiden mi ibaret?

Onun eşi, çocuğu, torunu yok mu?

Olamaz mı?

Yoksa, olmamalı mı?

***

Silahlı kuvvetlerdeki meslek yaşamı sorumluluklarla geçmiş, ailesiyle birlikte yurdun dörtbir yanında görev yapmış assubaylara ve ailelerine rahat bir yaşam hayal.

Assubaylara yönelik olarak muvazzaflık dönemi sonrasında, emekliliklerinde de reva görülen bu maaş adaletsizliğini sürdürenler; meydana getirmiş oldukları gelir adaletsizliği yoluyla, bir statüyü rahat ettirirken, mesleki yaşamı zorluklarla, sorumluluklarla geçmiş olan assubayları adeta ezmeye devam etmektedirler, denilebilir.

  • Emekli assubay ve aileleri bu maaşlarla nasıl yaşasın?
  • Bu adaletsizlik nereye kadar?

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) yoluyla pek çok Arap Ülkesi iç kargaşa içine sürüklenmiş, ülke kaynakları el değiştirmiş, değişik adlar altında örgütlenen ve İslami ad alan örgütler insanlıkla ve İslami değerlerle örtüşmeyen saldırı ve tecavüzlerine hâlihazırda devam etmekte. İnsanlığa indirmiş oldukları her darbede “Allah-ü Ekber” diyerek, iğrenç eylemlerini Allah için yaptıklarını göstermeye çalışmaktalar.

İslam adını kullanarak insanlığa yakışmayan her türlü hareketi özgürce sergileyen bu terör örgütlerini 29 Eylül 2013 tarihli köşe yazısında “Hayvanlar...” başlığı altında ele alan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Bekir Coşkun yazısını “Sana ‘hayvan’ diyemem... Olamazsın da...” diyerek bitirmiş.

Bu “hayvan” dahi denilemeyecek yaratıkların kimin projesine hizmet ettikleri aşikâr.

Bu türden yaratıkların vaktiyle Türklere yaptıklarını “Araplar ve Türkler” başlığı altında ele almıştık.


Araplar ve Türkler - 1

Tarihe baktığımızda, başka milletleri sömürge altına almada dinin bir araç olarak kullanıldığını görüyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu tarafından Hindistan’a geçiş yolu kapanan altın düşkünü Avrupalı İspanyolların, üzerinde pek çok kültürden insan yaşayan koskoca Amerika Kıtası’nı sözde din yayma amacıyla Portekizlerle birlikte işgal ederek, işgali yeni bir keşif gibi duyurmaları tam bir sahtekârlık örneğidir.

Sömürmek amacıyla işgal ettikleri kıtaya ‘’Yeni Dünya’’ adını veren İspanyolların, işgal altına aldıkları İknalara, Ayteklere, Kızılderililere ‘’size İncil’i tebliğ etmeye geldik’’, demelerinin yanı sıra,  Hıristiyanlığı kabul edenlerin “ateş yerine, asılarak” ölmelerine karar vermeleri insanlık adına utanç vericidir. İnsani değerlerin bir bütünü olan ahlâki değerlerden yoksun Batılıların, kendinden olmayan insanlara yaptıklarının insanlıkla alakası olabilir mi?

İspanyollar ve Portekizlilerin işgalleri nedeniyle çok ileri bir medeniyet olan İnka ve Maya’ların yok edilmesi, Kızılderili’lerin katli, Aztek’lerin yok edilmesi, Hispaniola adasında yaşayan 300 bin insanın kökten yok edilmesi, insanların maden ocaklarında köle olarak çalıştırılması, bugün bize medeniyet dersi vermeye kalkışan Avrupalıların marifetlerinden sadece birkaçı...

Batılıların her hareketinde: ‘’Uygar ve Hıristiyan olan insanlar, dinsiz ve barbar olan insanlara karşı her zaman haklıdırlar’’ dogmasını görmekteyiz.(1)

Yeni yerler işgal etmek için dini yayma amacı güdülse de, işgal edilecek yerlerde yerli işbirlikçi gerekli!

Amerika Kıtası’nı işgallerinin üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen, Avrupalıların ülke işgal etme ezberlerinde hiçbir değişiklik yok! O zaman da şimdi de aynı yolu izleyerek, işgal etmek istedikleri yerlerde ''yerli işbirlikçiler'' kullandıklarını görüyoruz.

Türkiye’de PKK’yı destekleyenler, AB-D'nin ''yerli işbirlikçileri''nin ilk sıralarında yer almaktayken, Irak’ta Barzani ve Talabani başta olmak üzere, Irak’ta yaşayan pek çok Hıristiyan ve Yahudi azınlık, işgalci ülkelerin ''yerli işbirlikçi''si konumunda olarak işgalcilere büyük destekler vermiş ve halen de desteklerini esirgememektedirler.

AB-D’nın sömürge anlayışı böyle. Din adıyla hareket ederler, işgal etmek istedikleri yerlerde yandaş bulurlar ve sömürmeye başlarlar...

Ya Araplar?

Acaba Araplar başka milletlere nasıl davranmışlar!

Adeta gizemli bir konu, pek üzerinde durulmuyor. Nedense derslerde anlatılmıyor, okutulmuyor. Belki de karşı devrimcilerce, konunun bilinmesi istenmemekte.

Milletlerin din değiştirmesi kolay bir iş mi? 

Türkler nasıl Müslüman oldu? Sorusu ile Araplar arasındaki bağlantıyı ortaya koyan pek çok kitap yazılmış. Kimi bilim insanı Türklerin İranlılarla olan kültürel etkileşimini öne çıkarırken; kimisi tek tanrılı bir dini inanç olan Şamanizm inancının, Müslüman olmamızda etkili olduğunu dile getirmiş, kimisi de savaşlar, silah zoruyla din değiştirildiğini ortaya koymuş. Değişikliğin nasıl olduğuna karar verecek olan insanın özgür iradesi.

Tarihe baktığımızda milletlerin, devletlerin davranışlarında bazı benzerliklerin olduğunu görmekteyiz. Temel benzerlikler olarak; boşalan hazinenin doldurulması, yeni toprak elde etme, dünyaya hükmetme, duygu ve düşüncesinin belirgin benzerlik olduğunu görmekteyiz. İslâm dini, kız çocuklarının öldürüldüğü, kadının hukukunun olmadığı, putlara tapıldığı, büyücülere inanıldığı Arap âleminde ortaya çıktığına göre Arapların siyaseti, kültürü, dünyaya bakışı incelenmeli…

Devam edecek…

 

04.05.2007
Orhan Kaya 

Kaynaklar:

(1): Prof.Dr. Cihan Dura, Sömürgeleşen Türkiye (2.Basım, İleri Yayınları, İstanbul, Ekim 2004,) Sa.46

(2): Prof. Dr. Sina Akşin, Yakın Tarihimizi Sorgulamak (Arkadaş Yayınevi, Ankara,2006) Sa.135


Araplar ve Türkler - 2

İnsanların kendi yaptığı eşyalara taptığı, kız çocuklarının öldürüldüğü, her türlü sapkın düşüncelerin yaşandığı bir dönemde Yüce Allah, aynı zamanda son peygamber olduğu bildirilen Hz. Muhammed (s.a.v.)e 610 yılının Ramazan ayından başlayarak 23 yıl boyunca vahiy yolu ile Kur’an-ı Kerim’i tebliğ eder. 

Sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, güzel ahlâkı esas edinmiş olan İslâm dini incelendiğinde bugünkü demokratik yaşamın izlerini görmekteyiz. Yaygın olarak bilinen: ‘’ Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.’’ şeklinde Kur-an-ı Kerim’in Bakara Sûresi’nin 256. Ayeti’nde geçen “Dinde zorlama yoktur” ibaresi günümüz demokrasinin de olmazsa olmazlarındandır.

İslâm dini Hz. Muhammed (s.a.v.)in zamanında gönüllere girilerek yayılmıştır, denilebilir. Hz. Hz. Muhammed (s.a.v.)in katıldığı savaşların hiçbirinin din yaymak amaçlı olmadığını savaş sebeplerinden anlamaktayız.

Kısaca savaşların sebeplerine bakalım:

Bedir Savaşı: Müşriklerin Müslümanlara ait develeri otlaklardan alması ve düşmanca tavırları nedeniyle 624 yılında savaş çıkmıştır. Müslümanlar 300, Müşrikler 1000 kişi. Savaş sonunda Müslümanlar galip gelir.

Uhud Savaşı: Bedir Savaşı’nda yenilgiye uğrayan müşrikler 625 yılında, 3000 kişilik kuvvetle Mekke’den yola çıkarak Uhud  dağında karargâhını kurar. Buna karşılık Hz. Muhammet (s.a.v.)’in 1000 kişi ile yola çıktığı ordusunun sayısı yolda ayrılan 300 münafıktan sonra 700 kişiye düşmüş olarak Uhut Dağı’nda savaş düzenine girer.  İlk başta kazanılmış olan savaş, okçuların yerlerinden erken ayrılması, düşmanın bıraktığı ganimetlerin toplanmasına girişilmesi ve kaçmakta olan düşmanın bunu fark ederek geri dönmesi sonucunda galip gelen düşman, Müslümanların tekrar toparlanması ile istediği sonucu alamadan Uhud’dan çekilir.

Hendek Savaşı: Yahudilerin Hz. Muhammet (s.a.v.) ile yapmış oldukları anlaşmayı bozarak Müslümanları rahatsız etmeleri, Mekke’ye giderek Müşriklerle anlaşıp 10 bin kişilik ordu ile Müslümanlara saldırmak amacıyla 626 yılında Medine üzerine harekete geçerler. Bunu haber alan Hz. Muhammed (s.a.v.) Medine’nin etrafına 6 gün içerisinde hendek kazdırır. Düşman 27 gün boyunca hendeği aşıp Müslümanlara ulaşamaz. Kuşatmanın son gününde düşman tarafında meydana gelen fırtınanın askerler üzerinde etkili olması neticesinde düşman kuvvetleri geri çekilir.

Hayber’in Fethi: Suriye yolu üzerinde bulunan Hayber’de yedi kalede yaşayan Yahudiler Medine’den sürülen Yahudilerle bir olarak 628 yılında Medine’ye saldırmaya karar verirler. Bunun üzerine çıkan savaşta Yahudiler yenilgiye uğrarlar.

Mekke’nin Fethi: Huteybiye antlaşmasını tek taraflı olarak bozan Mekkelilere, 10 bin kişilik kuvveti ile saldırıya geçen Peygamberimiz (s.a.v.) kan dökmeden, silahlı çatışmaya girmeden Mekke’yi teslim alarak Kâbe’yi putlardan temizler  ve Hucurat suresinin 13. ayetini okur: ‘’Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Sizin Allah katında en şerefliniz, O’ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilir ve işitir.’’

Huneyn Savaşı: Mekke yakınlarında bulunan Havazin Kabilesi Mekke’den sonra kendi putlarının da kaldırılacağını düşünerek 630 yılında 20 bin kişilik ordu ile Müslümanlarla savaşmaya karar veriyorlar. 12 bin kişilik ordu ile düşmana karşı giden Hz. Muhammed Huseyn savaşından galip olarak çıkmıştır.

Tebuk Seferi: İslam dinin yayılmasına engel olmak isteyen Hıristiyan Araplarla, Bizans imparatorluğu Mekke’ye savaş hazırlığı başlattılar. Bunun üzerine 30 bin kişilik ordusu ile Medine’den yola çıkan Hz. Muhammed (s.a.v.) Tebuk’e gelir. Düşmanın savaşmaktan kaçınarak kendilerini kalelerine kapatmaları üzerine, savaş yapmaya gerek kalmadan Medine’ye geri dönülür.

Hz. Muhammed’in hiçbir devlete, ırka durduk yere savaş ilan ettiği söylenemez.

Ancak Hz. Muhammet (s.a.v.)’in vefatından sonra Müslümanları yöneten halifelerin aynı yolu izlemediklerini görmekteyiz. 

Hz.Muhammed’in vefatından sonra İslâmiyet ile bağları zayıf olan aşiretler, kendi inançlarını yaşamaya başlar. Aşiretlerin zekâtlarını vermemeleri üzerine, Halife Ebubekir, Halid bin Velid aracılığı ile 632 yılından itibaren Medine’ye baskıya başlar. 

Ebubekir döneminde Irak ve Suriye’ye fethe çıkan  Halid bin Velid,  Halife Ömer döneminde de İran’a saldırılar düzenler (Dura, s.81). 

İslâm dinini öne sürerek yayılmacı bir politika izleyen Araplar, nihayet Türklerin yaşadığı Ceyhun nehrine gelmiştir. Burada bulunan Aşağı Türkistan ekonomik yönden zengin ve kalkınmış bir ülke olarak Arapların iştahını kabartmakta.

Horasan işgal edilerek 50 bin Arap buraya yerleştirilir.

Bu sırada, birbirleriyle savaş halinde olan Türklerin durumundan istifade eden Muvayene’nin Horasan valisi Ubeydullah bin Ziyad, 673 yılında 24 bin kişilik ordusuyla Ceyhun’u geçer ve Buhara’yı kuşatır. 

Buhara’yı yöneten Kıbaç Hatun (dünya tarihinde bilinen ilk kadın yönetici) Türk beyliklerinden yardım almadan Arapların ilk saldırısını geri püskürtse de ikinci saldırılarında anlaşma yapmak zorunda kalır. Anlaşma gereğince Arapların, Türk boylarına yapacağı saldırılarda Kıbaç Hatun karşılarına çıkmamak üzere Türk gençlerini Araplara rehine olarak verecektir (Dura, s. 83).

Buhara’dan sonra Halife Osman’ın oğlu Said, Semerkant’ı ele geçirir, yağmalar ve oradan 30 bin Türk gencini tutsak ederek, köle pazarlarında satılmak üzere Horasan’a götürür. Kıpçak Hatun’dan esir alınan Türk gençleri Said’i öldürürler. Ancak gençleri, etrafı Araplarca çevrilmiş olan dağda açlıktan ölüm beklemektedir.

Halife Abdulmelik (685-705) döneminde ise ‘’Araplaştırma / Müslümanlaştırma’’ politikası başlatılır (Dura, s. 84)

Türk insanı en ağır zulmü, eziyeti 705 yılında Horasan valisi olan Arap Kuteybe’den görür: 

Baykent’in sömürgeleştirilmesi, zorla İslamlaştırılması, idari kadroların Araplara verilmesi, ticaret için Çin’e gitmiş olan baba veya kocalar evlerine döndüklerinde, kız çocuğunun veya eşinin para karşılığı baba veya kocaya satılması, kesik Türk kafasını getirene yüz dirhem altın verilmesi, on binlerce Türk’ün köleleştirilmesi, her Türk’ün evini Araplarla paylaşması… Kuteybe’nin olaylarından bir kaçı. (Dura s. 86:89)

Bir zamanlar Arapların Türklere yaptıkları ile İspanyolların, Portekizlilerin, sömürge haline getirdikleri yerlerin insanlarına uyguladıkları zulümler, katliamlar, köle ticaretleri arasındaki temel hareket noktası ‘’din yayma’’ konusunda birleşiyor.

Amerika’yı işgal eden İspanyolların rahibi Valverde de, elinde İncil, İnkaların imparatoru Atahualp’a ‘’ İspanyolların gelişlerinin tek nedeninin İnka halkını dine döndürmek olduğu’’nu söyler (Dura, s.65).

Kurtuluş savaşında Osmanlı Halifesinin buyruğunu dikkate almayan Arapların günümüzde Türk insanına ne derece yakınlık duyduğu ve samimi olduğunu tarihe bakarak değerlendirmek gereklidir. 

Dünya çapında belli insanların kontrolünde sosyal yönü zayıf, ulus-devlet karşıtı küreselleşme (globalleşme) politikalarını uygulayarak, Türk insanının elinde avucunda ne varsa Araplara veya başka ulus ötesi şirketlere satılması bizlere hiçbir şey kazandırmayacaktır… 

Küreselleşme nedeniyle insanların her geçen gün daha da yoksullaştığı görmezden gelinmemelidir. 

 

30.05.2007
Orhan Kaya

Kaynak:

Prof.Dr. Cihan Dura, Sömürgeleşen Türkiye, 2.Basım, İleri Yayınları, İstanbul, Ekim 2004

Türkiye’de iç hukuk yollarını tüketen sivil ve asker şahıslar gün geçmiyor ki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden dava kazanmasın.

Asker şahıslarla ilgili ilk olarak basına yansıyan, 1994 yılında Ağrı’nın Doğubayazıt ilçesinde görev yapmaktayken amiri konumundaki yarbay tarafından “Emre itaatsizlik” suçu işlediği gerekçesiyle Üstçavuş A.D’ye verilen 21 günlük oda hapsi cezasının, iç hukuk yollarının tükenmesinden sonra AİHM’de sonuçlanmasıydı.

AİHM Kararı sonucu, 2005 yılında, yasal faizi hariç Türkiye, Üçvş. A.D.’ye 3 bin beş yüz avro tazminata mahkûm edilmişti.

Basına yansıyan şekliyle, Türk yetkililer dava hakkında şöyle savunma yapmışlar:

Üstlerin emirlerine itaat etmek, Askeri Ceza Kanunu tarafından öngörülen bir zorunluluktur. Bu nedenle de başvuranın tutuklu bulundurulmasının askeri disipline bağlı yükümlülüğün yerine getirilmesini sağlamak için gereklidir.

Buna karşılık AİHM şu gerekçeyi öne sürerek Türkiye’yi tazminat cezasına mahkûm etmişti:

Bu mahkûmiyet kararı, davaya bakmak için gerekli yetkiye sahip, yürütmeden bağımsız ve uygun yargı teminatlarını sunan yetkili mahkeme tarafından verilmelidir. Silahlı kuvvetler bünyesindeki normal yaşam koşullarından tamamen ayrılan bir kısıtlama olarak ortaya çıktığında, özgürlükten mahrum bırakılma Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)nin 5.Madde alanına girmektedir. Ayrıca söz konusu madde, devletin iç hukukunun cezai ya da disiplin alanına giren özgürlüğü kısıtlayışı her türlü mahkûmiyet kararına uygulanmaktadır.

Söz konusu askeri üstün, yetkisini askeri hiyerarşi içinde kullanabildiğine ve diğer üst makamlara bağlı bulunduğundan bağımsız olunmadığına vurgu yapılan AİHM kararında; “Sonuç itibariye A.D’nin tutukluluk hali, yetkili mahkemenin verdiği mahkûmiyet kararından sonraki tutukluluk niteliğini taşımaktadır.” denilerek, adil ve bağımsız bir yargılama yapılmadığına dikkat çekilmekte.

Yeni disiplin kanununun hazırlanmasında AİHM’in asker kişilere yönelik vermiş olduğu kararlar dikkate alındığı, yetkili mercilerce beyan edilse de, oda hapsi cezası şekil değiştirerek “Göz Hapsi” ve “Hizmet Yerini Terk Etmeme” şeklinde uygulamalarla bir nevi devam ettirilmekte ve yine AİHM’in bağımsız olmadığına işaret ettiği Askeri Mahkemeler ise ne yazık ki kaldırılmamakta.

Hâlbuki hukuk eğitimi almış bir insanın hukukçu kimliğinden daha üstün bir kimliği olmamalı. Hele hele adli teşkilatlanmanın dışında bir rütbesi hiç olmamalı.

Geçen günler içerisinde AİHM bir karar daha açıkladı ve Türkiye'yi 12 bin avro tazminat ödemeye mahkûm etti.

31 Temmuz 2013’de basına yansıyan olay kısaca şu şekilde:

Diyarbakır Kocaköy'de, 13 Şubat 2004'te nöbet tutarken silahla yaralanan Asb.Çvş. C.T., kaldırıldığı Diyarbakır Asker Hastanesi'nde hayatını kaybeder. Ve konuyla ilgili davada Diyarbakır Askeri Savcılığı "takipsizlik" kararı verir.

Tunç ailesinin itirazı üzerine ek bir soruşturma yapan Diyarbakır Hava Kuvvetleri Askeri Mahkemesi Asb.Çvş.C.T.’nin "silahla oynarken kaza sonucu öldüğü" görüşüyle itirazı reddeder.

Bunun üzerine Tunç ailesi, söz konusu karara ilişkin, "askeri yargının bağımsız olmadığı ve soruşturmanın gerekli hassasiyetle yapılmadığı" iddiasıyla AİHM'e müracaat eder.

AİHM kararında, soruşturma tedbirlerinin, hızlı, uygun ve eksiksiz biçimde alınmasına, ailenin yargılamaya etkin olarak katılmasına rağmen "askeri mahkemenin gerektiği gibi bağımsız olmadığı" gerekçesiyle, AİHS’nin “Yaşama Hakkı”yla ilgili 2.Maddesini usul yönünden ihlal edildiğine hükmederek, Türkiye’nin, Tunç'un ailesine 12 bin avro tazminat ödemesine karar verir.

***

Yukarıda, asker kişilere yönelik AİHM’in vermiş olduğu iki kararı ele aldık.

***

Asker şahısların dışında, sivil yargı kurumlarında yargılandıktan sonra vicdanen huzur bulamayan sivil şahısların da AİHM’e müracaat ederek haklarını aradıklarına şahit olmaktayız.

Kimin ne zaman AİHM’e gideceği belli değil.

Sivil şahısların AİHM’e olan müracaatlarından birkaç örnek:

İstanbul Beşiktaş’da bir taksi şoförü ve AİHM:

28 Haziran 2013’de sokakta ve karakolda polis şiddetine maruz kalan taksi şoförü Böber 21 Nisan 2009’da Yargıtay’ın hakkındaki kararı onamasıyla, 06 Kasım 2009’da AİHM’e başvurur. Ve 11 Nisan 2013’de basına yansıdığı kadarıyla, AİHS’nin 3. Maddesindeki “İşkence Yasağı”nı ihlalden suçlu bulunan Türkiye, Böber’e toplam 21 bin 500 Euro tazminat ödemeye mahkûm edilir. (11 Nisan 2013/Milliyet)

Kadın eylemci ve AİHM:

Bir tekstil firmasında muhasebe memuru olarak çalışan Nergiz İzci, 6 Mart 2005’te Beyazıt’ta düzenlenen Kadınlar Günü eylemine katılır. Eylemde okunan basın açıklamasının ardından kalabalık dağılmaya başlarken polis biber gazı ve copla gruba müdahale eder. Polisin müdahalesinden İzci de etkilenir ve başına, yüzüne ve vücuduna aldığı darbeler sonucunda yere düşer. Polis İzci’yi yerde de copla dövmeye ve tekmelemeye devam eder. İzci, bu sırada küfür ve hakaretlere de maruz kalır.

Ağır şekilde dövülen ve yarı baygın halde yatan İzci’yi çevredekiler kaldırıp hastaneye götürür.

İzci, 11 Mart’ta savcılığa suç duyurusunda bulunur. Adli soruşturma sonucunda polislere dava açılır ve beş polis 5-10 ay arasında, bir polis de 21 ay hapis cezası alır ve cezaları ertelenir.

Vicdanen huzur bulamayan İzci, AİHM’e başvurur.

AİHM, Türkiye’nin AİHS’nin 3. Maddesindeki “İşkence Yasağı”nı ve 11. Maddesindeki “Toplantı ve Gösteri Özgürlüğü” ihlal ettiğine karar vererek, göstericilere karşı aşırı güç kullanıldığına ve barışçıl gösterilerde günlük hayat aksasa da polisin müdahale edemeyeceğine değinilir ve Türkiye’yi, İzci’ye 20 bin avro ödemeye mahkûm eder. (23 Temmuz 2013/Bianet)

***

Görüldüğü üzere askeriyle, siviliyle Türk halkı bir şekilde AİHM ile tanışmakta.

Vatandaşları AİHM’de hak arayan Türkiye, vatandaşlarına batı standartlarını içeren muamelelerde bulunacağını meclisinde kabul etmiş, halkına ve diğer devletlere bunları uygulayacağına dair adeta devlet sözü vermiş bir ülkedir.

Anayasa hükmüne göre TBMM’de kabul gören sözleşme/andlaşmalar T.C. kanunlarından üstündür:

T.C. 1982 Anayasası 

II. Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri

D. Milletlerarası  andlaşmaları uygun bulma

MADDE 90- Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.

Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmü uygulanır.

Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası  andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.

Hukuksuzluk, çağdaş insanî değerlere saygısızlık değişik alanlarda, üstelik de devlet eliyle görmezden geliniyorsa topyekûn bir deşiğim gerekliliği kendiliğinden ortaya çıkmakta. Değişimi halkın mı, yoksa devleti idare edenlerin mi gerçekleştireceğini zaman gösterecek.

Yazımızı gelişmekte olan Türkiye’yi AİHM tazminatlarına boğan idarecilere bir teklifle bitirelim.

Anlaşılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi sizler için çağ dışı hususları içeriyor. O halde o sözleşmeleri iptal ediniz ve Askeri Mahkemeler benzeri olarak diğer meslekler için de;

Taksici Mahkemesi,

Eylemci Mahkemesi,

Eğitimci Mahkemesi,

Esnaf Mahkemesi,

Polis Mahkemesi,

Köylü Mahkemesi,

Milletvekili Mahkemesi vs. de kurun da tam olsun bari...

Demokratik sistemlerin unsurlarından olan siyasi partilere siyasi tercihlerine göre oy vererek meclise temsilci gönderen halk, siyaseti yakından takip ederek gerektiğinde tepkisini gösterebilmekte.

Demokrasilerde halkın tepkisi bireysel tercihler, çabalarla olurken; baskıcı, totaliter rejimlerde ise devlet imkânlarıyla halkın topluca seferber edilmesi şeklinde rejime mahkûm edilmiş insanlar bir araya getirilebilmekte.

Demokratik rejimlerde halkın tepkisine başta hukuk kuralları olmak üzere, insan hakları çerçevesinde cevap verilirken; otoriter rejimlerde halkın siyasete katılımını engellemek için depolitizasyon amaçlı olarak siyasal uygulamalara tepki gösteren halka orantısız güç uygulanır, halk adeta linç edilir.

Son olarak Hükümet tarafından Taksim Gezi Parkı’na yapılmak istenen alışveriş merkezine ve Topçu Kışlası’na karşı halkın bireysel tercihleriyle meydana gelen karşı duruşu nedeniyle halka yapılan müdahalenin demokrasiden çok totaliter bir yönü olduğu görülmekte.

Avukatların yaka-paça, yerlerde sürütülerek gözaltına alınması, demokratik hakkını kullanan insanların yüzünü-gözünü hedef alır şekilde biber gazı atılması, insanların gözünü kaybetmesi, yere düşen ve kolaylıkla gözaltına alınabilecek insanların tekmelenmesi, evlerin camından içeri gaz bombası atılması, su sıkılması, şiddet uygulanmasının hiç de demokrasiyle örtüşür hali yoktu.

Gezi eylemlerine kadar ülke gündemi İmralı  görüşmeleriydi. Görüşmeye kim gitti, kim gidecek, terörist başının bugünkü mesajı ne olacak, idi. 

Terör eylemleri yoluyla güpegündüz iş yerlerine molotof kokteyl atan, inşaları, araçları yakan, haraç toplayan, kaçakçılığın her türlüsünü elinde tutan, mitinglerinde kürdistan bayrağı taşıyan-asan PKK terör örgütü üyelerine dahi uygulanmamış oranda bir güç uygulamasıyla baş başa kaldı, Gezi eylemcileri.

Gezi eylemini PKK’lılar yapsaydı aynı  oranda güç uygulanabilir miydi? Yere düşen bir PKK’lı linç edilebilir miydi? Yoksa eylemcilerin uzağında mı durulurdu?

İktidar olarak madem bu denli güçlüydünüz, neden, PKK’nın isteklerine boyun eğdiniz?

Anayasanın 70’inci maddesi kişilerin kamu hizmetine girme hakkını düzenlemiştir. İlgili maddeye göre:

MADDE 70- Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir. Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.

Her Türk vatandaşı, bu maddeye istinaden çalışmak üzere kamu kurumlarına müracaat hakkına sahiptir.

İdare ise, kamu hizmetinde çalıştırmak için, anayasadan, kanunlardan almış olduğu yetkiye dayanarak çıkarmış olduğu yönetmeliklerde belirtilen kriterlere uygun şartları taşıyan kişileri müracaat edenlerden seçme hakkına sahiptir.

Kişiler, idarenin belirlemiş olduğu şartları  taşıdığını sınavla, mülakatla, sağlık raporuyla belgeleyerek yeni bir statüye geçerler. Kişi, yeni bir statüye geçtikten sonra kazanılmış bir hakkın sahibi olur. Ve kişinin kazanmış olduğu haklar, Anayasanın “Kazanılmış Haklar” ilkesi doğrultusunda koruma altındadır.

Anayasanın “XV. Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlığı altında yer alan 40’ıncı maddesi hakları şu şekilde güvenceye  alır:

MADDE 40- Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir

Hakkın elde edildiği andaki yürürlükte bulunan kurallara/kriterlere uygun şartları gerçekleştirerek hak sahibi olmuş kişinin elde ettiği statüye yönelik olarak daha sonra idarece yapılacak değişiklikler, elde edilmiş, hak olmuş olan statüyü olumsuz yönde etkilememelidir. Etkilenmesi halinde ise, anayasanın ilgili maddesine göre kişilerin hakkını arama yolunu seçmek durumunda kalacağı açıktır.

***

Sınavlar, mülakatlar ve sağlık kurulu raporu alarak askeri öğrenci olmuş olan öğrencilere, Sağlık Yönetmeliğinde sonradan yapılan değişiklik nedeniyle askeri öğrencilerin yeniden sağlık raporu alması amacıyla Asker Hastanelerine sevk edildiği, toplamda iki yüz yedi Astsubay Meslek Yüksek Okulu öğrencisinin astsubay olarak mezun edilemeyeceğinin, bir öğrenci velimiz tarafından ileti adresime gönderilmesi üzerine konuyu ele alma gereği duydum

İletilene göre, müracaat esnasında yürürlükte bulunan yönetmeliğe göre askeri öğrenci olma hakkını kazanmış, değişik sınıflardaki öğrencilere, yönetmelikte sonradan yapılan değişiklik gereğince: 42 D 10 numaralı rapor ile “ Komondo olamaz”, 16 D 1 numaralı raporu ile “Kronik uyum bozukluğu” teşhisleri konulduğu ve muvazzaflığa geçişlerinin engellenmekte olduğu, 42 A 8 ve 46 A 1 numaralı rapor alanların ise muvazzaflığa geçiş yapabilecekleri belirtilmekte.

Sivil bir vatandaşken, müracaat esnasında yürürlükte bulunan mevzuata uygun şartları taşıyıp, muvazzaf subay, astsubay olmak üzere askeri öğrenci olmuş olan kişilerin “hukuka uygun olarak elde etmiş oldukları meşru hakları”nın korunması gerektiği; yönetmelikte sonradan yapılan değişikliğin, mevcut öğrencilere uygulanmasının Anayasanın “Kazanılmış Haklar İlkesi”ne aykırılık teşkil ettiği, açıktır.

İdareler, her şeyden önce, kamuoyunda olumlu izlenimler meydana getirmelidir.

Yasalar çerçevesinde olarak seçim kriterlerini belirleme hakkına sahip olan idareler, idare mevzuatlarında sonradan meydana getirecekleri değişiklikleri, hak kazanmış olanlara değil, yeni haklar elde etmek isteyenlere uygulayabilir. Hak kazanmış kişileri, sonradan yapılan idari değişikliklerle olumsuz etkileme durumunun, idarenin kamuoyundaki konumunu da olumsuz etkileyebileceği idarece gözardı edilmemelidir.

Yurdun dört bir yanında belli sürelerde görev yapmak üzere devlet kurumlarında görev yapan insanlar, görev sürelerinin bitiminde yeni bir yere atandırılır, tayin edilirler.

Belli bir süreliğine bulunulan yerden ayrılmak, hiç de kolay değildir,

Tüm aile bir parçasını bırakır ayrıldığı  yerde,

Çocuklar oyun arkadaşlarını,

Öğrenciler öğretmenlerini,

Büyükler bir daha görüşmek üzere sözleşerek, dostluklarını…

Mahallelerini,

Her gün olmasa bile mütemadiyen uğradıkları, güzel anlar yaşadıkları yerleri, bırakıp gitmek hiç de kolay değildir,

Tüm bunları bırakıp giderken insan;

Yeni yerlerde kurulan yeni dostluklar,

Yeni çalışma arkadaşları, 

Yeni öğretmenler,

Yeni oyun arkadaşları ile aslında çoğalır insan sevgiyle kurulan bağlarla…

Bunlara göğüs geren insanın kurumlarından bir tek beklentisi vardır,

O da, tayin dönemlerinin kurumsallaşan tarihlerde açıklanmasıdır.

Personel, ben oraya niye gidiyorum demezken, tayin tarihlerinin önceden ilan edilen tarihte, vaktinde açıklanmasını kurumundan bekler.

Kurumların, açıklandıktan sonra kurumsallaşan tarihlerde gerekli açıklamayı yapması, kurumun personeline, ailesine olan bir saygı belirtisidir.

Fakat son yıllarda, bazı kurumlarda, özellikle de Kara Kuvvetleri atama açıklamalarında, tayin açıklamalarının sürekli ertelenmekte olduğuna dair ileti adresimize yoğun serzenişler ulaşmakta.

İletilerde geçtiği şekliyle, “Görevler, tatbikatlar, denetlemeler planlandığı şekliyle tüm hızıyla sürerken, atama yapmak üzere 365 gün çalışan görevliler olmasına rağmen nasıl olur da atama tarihleri sürekli ertelenir, anlamakta güçlük çekiyoruz. Bu durum psikolojimizi olumsuz etkiliyor. Atamaların gecikmesi, yeni yerdeki başlangıçlarımıza dair hazırlık süremizden adeta çalınmakta. Tayin heyecanı diye bir şey kalmadı.” serzenişi herhalde yersiz değil.

Ailenin, edinilen arkadaşlıkları ardında bırakarak yeni bir yere gidişi, görev devir-teslimleri, çalışan eşin tayin yerindeki görev yeri; eş götürülebilecek bir yer mi, değil mi, çocukların eğitimine uygun olarak gidilen yerde okul mevcut mu, eşyalar başka bir yere mi bırakılacak, eğer bırakılacaksa nereye bırakılacak? Bütün bu sorular tayin görecek ailenin öndeki en büyük sorunlar.

Atama gören, halen atamasını bekleyen subay ve assubaylarımıza yeni görev yerlerinde başarı ve mutluluklar dilerken, atama açıklamalarının bundan sonra tam vaktinde yapılabilmesini diliyoruz.

Bir ülkeyi çağın dışına, kuruluş hedeflerinden farklı yöne götürmek isteyen idareci; toplumun üyeleri olan, statüler, iş bölümleri, meslek dalları altında toplanan topluluklara haksızlıklar öngörüp, haksızlıkları uygulamaya sokarak, asıl hedefleri için uygun ortam yaratabilir.

Ülkenin bağımsızlığını, gelişmesini, halkın refahını, huzurunu düşünen idareciler elbette ki insanlarının gelişmesini, adalet içinde yaşamasını hedefler ve bunu gerçekleştirmekten de mutluluk duyar. Ancak kişiler, ülke menfaatlerinden uzak olarak, benimsemiş oldukları yabancı düşüncelerin hizmetine girdikten sonra tüm güçleriyle, toplulukların ve dolayısıyla halkın geriye gitmesi, ülkenin bağımsızlığının ortadan kalkması için çalışırlar. Bu çalışmalarını ise belli kıvama gelinceye dek örtülü olarak yürütürler. Kıvama ulaşıldıktan sonra ise, kendilerini güçlü hissederek açık konuşmaya, açık mesajlar vermeye başlarlar.

Dışa bağımlı çalışan idarecilerin yaratmış olduğu akla, mantığa, insanlığa aykırı adaletsizlikler, adaletsizliğe maruz bırakılan insanlarca önlenmeye çalışılsa da, bunda, topluluklar içerisinde, topluluktanmış gibi görünenlerce yaratılan, topluluğu bölücü ayrılıklar nedeniyle, önleme çalışmaları onlarca yılı alabilmekte.

Dışa bağımlı idare edilen yerlerde, en temel insani haklar uğruna verilen mücadeleler, insanların sinirlerini harap edecek düzeye ulaşabilmekte.

İdareciler, emrindeki topluluklara haksızlıklar yaratarak veya haksızlığı sürdürerek, topluluğun dikkatini bir yere yoğunlaştırırken; haksızlığının çözümü için bir araya gelen topluluklar mücadele içindeyken, ülkede başka şeyler de meydana gelebilir.

Ülkede, ülke menfaatlerini bertaraf edebilecek öylesine değişiklikler meydana gelebilir ki, statü/iş kolu mücadelesi içindeki kişi, bunu, çok geç de fark edebilir.

Karışıklıklar içerisinde olan, sınırları içinde çok miktarda yabancı ajan bulunan ülke halkının birer üyesi olan ve statü/iş kolundan kaynaklı olarak adalet mücadelesi veren topluluklar, mücadelelerini verirken, ülkesinde nelerin olup bittiğini görmezden geldiğinde, sonuçta mücadele verecek bir ülke, bir ortam bulamama tehlikesiyle de karşı karşıyadır.

Topluluklar, üzerlerinde uygulanan adaletsizlikler yoluyla statüye/iş koluna olan aidiyet duygularının yitip yitmediğine bakmanın yanı sıra; devletten, idare meclisinden beklenen, adaletin gerçekleşme beklentisi duygusunun kaybolup olmadığını da gözden geçirerek, duygu kaybının örtüşüp örtüşmediğine de bakması gereklidir.

Eğer statü/iş konuna ait bireyde oluşan aidiyet duygusu kaybı, idare eden meclisten olan beklenti kaybıyla örtüşüyorsa, burada, üst düzeyde bağlantılı işlerden söz edilebilir ki bu durumda bir siyasi durum söz konusu olur. Ve topluluk mücadele yol haritasını buna göre düzenlemelidir, denilebilir.

2011 yılı Temmuz ayında başlayan Yüksek Askeri Şûra şok kararlarla doluydu. Şûra'da değerlendirilmeye girmesi gereken, haklarında henüz hiç bir kesin yargı kararı olmamasına rağmen 14 general-amiral ile 58 albayın tutuklu bulunması nedeniyle terfide güçlükler yaşanmaktadır.

Söz konusu durumu görüşmek üzere Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN ve Genelkurmay Başkanı Org. Işık KOŞANER'in bir araya geldiği üçlü zirveden sorunun çözümüne yönelik bir sonuç alınamayınca, yürütme organı ile çalışmak istemeyen henüz görevde bir yılını doldurmamış Genelkurmay Başkanı Org. Işık KOŞANER'le birlikte Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Erdal CEYLANOĞLU, Deniz Kuvvetleri Komutanı Org. Eşref Uğur YİĞİT ve Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Hasan AKSAY’ın emekliliklerini istediği 29 Temmuz 2011’de basına yansıdı.

Bu istifa şeklindeki emekliliklerden sonra, Jandarma Genel Komutanı Org. Necdet ÖZEL, Jandarma Genel Komutanlığı kuvvet komutanlığı sayılmadığı için ilk olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. Ardından, önce vekâleten sonra da asaleten Genelkurmay Başkanlığına getirildi.

2011 yılı Temmuz, Ağustos ayları komuta kademesi için böyle geçerken, Ekim ayı da assubaylar için önemli değişikliklerin olduğu bir dönem oldu.

Yapılan Genel Kurul sonucunda (E) Kd.Bşçvş. Ahmet KESER'in listesi: 147, (E) Kd.Bşçvş. Mustafa EROL'un listesi: 139, (E) Kd.Bşçvş. Cengiz Erten'in listesi: 13 oy alarak, dokuz yıldır görevde bulunan TEMAD yönetimi el değiştirmiş oldu.

Yeni göreve başlayan TEMAD Yönetimi, assubay sorunlarının çözümüne yönelik olarak Genelkurmay Başkanı Org. Necdet ÖZEL ile ilk görüşmesini 23 Kasım 2011’de, ikinci görüşmeyi 03 Aralık 2011’de gerçekleştirir.

Görüşmelerin içeriğine ilişkin detaylı  bilgileri, istifa eden TEMAD Genel Sekreteri Yalçın KAÇAR ve TEMAD Yönetim Kurul Üyesi Sosyal İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Naim ÖRENGÜL’in Kamu Emekçileri Org sitesi yazarı Dede Ersel AKSU’ya yaptığı açıklamalardan öğrenmiş olduk!

Yapılan görüşmede, TEMAD Genel Başkanı (E) Kd.Bşçvş. Ahmet KESER’in “Assubaylar aidiyet duygusunu yitiriyor” tespiti üzerine, Genelkurmay Başkanı Org. Özel; TEMAD seçimlerini yakından takip ettiğini, “haklarınız için genelkurmayın önüne gelip bağırıp çağırmanızı istemiyorum, içeri girin çözelim” şeklinde beyanda bulunduktan sonra, çalışan ve emekli assubaylarla ilgili tek muhatabının TEMAD olduğunu, birlikleri dolaşarak sorunları yerinde dinleyebilmeleri için her türlü imkânı vereceğini, belirtir. Sonrasında ise, assubay özlük haklarıyla ilgili olarak hafta sonu da devam eden bir çalışma, başlatır.

Buraya kadar her şey çok güzel gelişmeler.

Genelkurmay Başkanlığı 2011 yılı Aralık ayı içerisinde assubayların özlük haklarını iyileştirmek için çalışırken, genelkurmayda başka bir çalışma ya sonuçlanmış veya yürütülmektedir. O çalışma bazı kadrolardaki personeli içeren, 09 Nisan 2012’de açıklanan zamlarıdır.

Açıklandığında sosyal medyada, radyo, televizyonlarda, basında büyük sosyal patlamalara sebep olacak olan zamlar; TEMAD ile başlatılmış olan assubay sorunlarının çözümüne yönelik süreç devam ederken 28 Aralık 2011’de Bakanlar Kurulu’nda imzalanmış, 09 Nisan 2012’de Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Genel Müdürlüğünce yayımlanmış ve 01 Ocak 2012’den itibaren yürürlüğe girmiştir.

Zam kararının 10 Nisan’da kamuoyunda duyulmasından sonra;

Sosyal medyada 17 Nisan 2012’de “Bu Kadarına Da Pes” grubu kurulmuş, yarım asırdır hak arayışını sürdüren emekli ve çalışan assubaylar, aileleriyle birlikte sosyal medyada “Bu Kadarına Da Pes” grubu altında toplanarak 220 bin kişiye ulaşmış, tüm basın, yayın assubaylardan söz etmeye başlamıştır.

Zam kararını değerlendirmek üzere 16 Nisan 2012’de TEMAD Yönetimi olağanüstü toplantı düzenlemiş ve Genelkurmay Başkanlığına TEMAD Genel Başkanı bir mektup göndermiş,

İşte bu zam ve bu günler, Genelkurmay Başkanlığı ile TEMAD arasında yürütülmekte olan görüşmelerin de kopuş yeridir. Birileri, başlamış olan kaynaşmaya müdahalede başarılı olmuştur.

Görüşme sürecine sekte vuran bu hadise bence, Genelkurmay ve TEMAD tarafından iyi yönetilememiştir.

Bence,

Genelkurmay Başkanlığı, TEMAD ile başlatılmış olan samimi görüşmeler, verilen sözler adına, yarım asırdır adalet bekleyen, intibak bekleyen, derece kademelerinin düzeltilmesini, sicil affını bekleyen assubaylara haklarını vermeden, 28 Aralık 2011’de Bakanlar Kurulu’nca imzalanan kararı ya tamamen iptal etmeli veya ötelemeliydi.

TEMAD’dan bağımsız olarak sosyal medyada bir araya gelen insanlar büyük bir kamuoyu yaratmış, TEMAD, Genelkurmay ve Hükümet üzerinde çok büyük bir baskı oluşturmuştur.

TEMAD, kendisinden bağımsız olarak meydana gelmiş olan bu iki yüz yirmi bin kişiden oluşan heyecanlı baskı unsurunu bence iyi değerlendirememiş, hâttâ grubun içine müdahil olmuştur.

TEMAD’ın yapması gereken, sosyal medyada bir araya gelen iki yüz yirmi bin kişiye; “adaletsiz zamlardan sonra meydana gelen bu durumu Genelkurmay başkanlığı ile değerlendireceğiz” şeklinde açıklama yaparak, toplumu bilgilendirmeli ve acil olarak Genelkurmay Başkanlığından görüşme talep edip, randevu almanın üzerine gitmeliydi. Bir mektup yazdı cevap alamadıysa –ki yazılan mektubun içeriğini bilmemekteyiz- bir daha yazmalı ve içeriğini ilkinde olmasa bile ikincisinde kamuoyu ile paylaşmalıydı.

Kasım ve Aralık 2011’deki görüşmeler ile bu zamların uygun düşmediği hakkında, Genelkurmayın düşüncesinin ne olduğu öğrenilmeye çalışılmalı, öğrenilen, kamuoyu ile paylaşılmalı, yol haritası ona göre düzenlenmeliydi.

Şu an itibariyle, görüşmeler tıkanmış durumda.

Görüldüğü kadarıyla Genelkurmay, TEMAD’ı muhatap almamakta, 10 Nisan 2013 günü NTV’ye konuşturulan Genelkurmay Assubayı ve Deniz Kuvvetleri Assubayı yoluyla da bu durumu deklare etmektedir.

NTV’ye konuşan Hava Savunma Kıdemli Başçavuş  Harun AĞPAK ve Elektronik Kıdemli Başçavuş Ayhan MERCAN’dan ziyade özlük haklarıyla ilgili daha kapsamlı bilgilere sahip maliyeci sınıfından assubayların konuşmasını tercih ederdim. Kaldı ki konuşmada, program yapımcısı Ahmet ARPAT’ın sorularına gereken kapsamda cevapların da her nedense veril(e)memiş olduğunu da izledik.

Hâlihazırda taslak olarak hazırlanıp MSB’ye gönderilmiş olan Personel Kanun Teklifi incelendiğinde, assubaylar için eskisine göre iyileştirmeler bulunmakla birlikte; eskiden yarbay düzeyinde olan özlük hakları seviyesi assubaylarca talep edilirken -ki günümüzde uzayan meslek süresi dikkate alındığında albay düzeyi hedeflenmelidir- assubayların binbaşı altında tutulmaya çalışıldığı, değişik tazminat oranlarına bakıldığında kıdemli başçavuşlar, başçavuşlar kimi yerlerde istikrarsız oranlarla değerlendirildiği, bilgilendirme notlarının aksine, başlangıç derecesinin 9/2 yerine 9/1 olduğu, 76’ncı maddenin 11’nci fıkrasında yer alan ve yıllardır TSK dışındaki memurlara uygulanan “Sürekli görevle atananlardan kalkınmada birinci derecede öncelikli yörelerde bulunanlara, bu yörelerde fiilen çalışmak suretiyle geçirilen her iki yıl için bir kademe ilerlemesi daha verilir.” hususunun söz konu bölgelerde ağır hizmet koşulları altında ailece bulunmuş, görev yapmış olan emeklilere Geçici Madde-4 ve 102’nci Madde 3’üncü fıkrasında olduğu üzere intibakının sağlanması gibi pek çok hususun gözden geçirilmesi gerektiği görülmektedir.

Profesyonel orduya geçiş çalışmalarının sürdürüldüğü günümüzde, sözleşmeli er olacaklara aylık 1.600 ile 3.000 TL arası ücretin yanısıra sözleşmelerinin sonunda; 3 yıl sonrası: 25.000 TL, 4 yıl sonrası: 31.000 TL, 5 yıl sonrası: 37.000 TL, 6 yıl sonrası. 42.800 TL, 7 yıl sonrası: 61.000 TL alacak olmalarına rağmen, yeterince talep olmadığını görmekteyiz.

Hâlbuki hizmet yılı 37 yıl olan bir assubay 3.381 TL maaş alırken, emekli olması halinde ise emekli sandığından 69.400,62 TL almaktadır.

Açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşam sürmek yedek ve muvazzaf assubaylar için zorlukları beraberinde getirmektedir. Ekonomik ve sosyal kayıplar çok büyük.

İnsanlar kırgınlık değil, birliktelik, huzur, karşılıklı güven istemektedir.

TEMAD ile Genelkurmay Başkanlığı arasındaki tıkanıklığın, kırgınlığın giderilmesi, görüşmelerin yeniden başlaması en büyük dileğimizdir.

Dileğimizdir; çünkü ne yedek ve muvazzaf assubaylar başka bir devletin assubayıdır, ne de kanun teklifi hazırlamaktan kanunen sorumlu genelkurmay başka bir devletin genelkurmayıdır.

Devam…

Nisan 18, 2013

Yaklaşık iki haftayı geçkin süredir gerek e-postama, twittere gelen iletiler, gerekse yazılarıma eklenen yorumlarda siyaset yaptığım üzerinde ağırlıklı duruluyor, assubay adının bulunduğu sitede yazmamam, assubay adını kullanmamam belirtiliyordu.

Belki de alanlarına girmiş olmamızın rahatsızlıklarıydı  bunlar.

Ülkemizde siyaset, belli tekellerin, teknokratların, hâttâ cemaatlerin eline geçmiş ve siyasette etkin olmaları yoluyla da kendilerine menfaatler sağlamış olduklarını görmekteyiz.

Siyaset dışı bırakılanlar ise yaşamlarının kaderini siyasette etkin olanların ellerine teslim etmiş ve kaybetmişlerdir.

Olan biteni görmezsen senden iyisi yoktur.

Ya görürsen ve de yazarsan...

İşte sorun burada başlıyor.

Şahsıma yönelik olanlardan sonra, assubay adı bulunan sitede durumun ne mecrada olduğunu, şahsımı eleştirenler de dâhil olmak üzere, ilgililer, yazmış olduğum “Veda” yazısına ve sosyal medyada yapılan açıklamalarda görmüş oldular.

Elektronik postama ve twitter hesabıma okuyucu ve meslektaşlarımdan çok kısa sürede gelen iletiler şahsımı eleştirenlerin fersah fersah üzerinde ve oldukça duygu doluydu.

Emekli assubaylar org. okuyucuları ve site yönetimi oldukça sağlam bir duruş sergileyerek bizi eleştirenlere hak ettikleri cevabı fazlasıyla vermişlerdir.

  • Bu andan sonra bendenize düşen devam etmektir.

Göstermiş olduğunuz değerli katkılarınız, destekleriniz için teşekkürlerimi sunuyorum,

genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Baş öğretmenimiz ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin, adaletin, huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Perşembe, 24 Kasım 2022
E. ASSUBAYLAR GÜÇBİRLİĞİ PLATFORMU YÖNET
BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZIN KAHRAMANI VE LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU, EBEDİ ÖNDERİMİZ VE BAȘKOMUTANIMIZ BÜYÜK DEVRİMCİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü BEDENEN ARAMIZDAN AYRILIȘININ 84. YILINDA SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ... RUHU ŞAD, MEKANI CENNET OLSUN. 10 KASIM 1938 ! Bir devre damgasını vurmuş, dünyanın gidişatını değiştirmiş, yalnızca y...
Perşembe, 10 Kasım 2022
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. Cumhuriyetimizin 99. Kuruluș Yıldönümü kutlu olsun. Laik Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk, silah arkadașları ve devletimizin bekası uğrunda canlarını veren aziz șehitlerimize minnettarız, ıșıklar içinde uyusunlar. Gazilerimize de șükranlarımızı sunuyoruz...
Cumartesi, 29 Ekim 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ