Orhan Kaya

Orhan Kaya

Bir yerde bitmek bilmeyen olaylar devam edegeliyorsa ve sonu acıyla biten olaylar topluma yansıyorsa bu konuda toplumun meydana getirmiş olduğu devletin, meclisin, sivil toplum örgütlerinin olaya el koyması kaçınılmaz olur.

Ancak bu dediklerimiz, ”ileri”ye gerek yok, sade demokrasiyle idare edilen devletlerde olur.

Gelişmekte olan devletlerde ise olaylara devletin, kurum daha önemli olduğu düşünülerek, kişi değil, devlet gözetilerek bakılabilmekte ve olayların gerçek nedeni asla bilinemeye bilmekte.

Ülkemizde, yakın zamana kadar pek çoğuna şahit olduğumuz üzere, insan hakları kuruluşları, ülkeyi bölmek üzere faaliyet gösteren kişilerin haklarını aramak üzere koşturduklarını bilmekteyiz.

Kıbrıs ve Kd.Bçvş. Vedat TANRIVERDİ” başlıklı yazımızda da belirttiğimiz üzere;

Kıbrıs’taki birliklerin kimisi, son zamanlarda personele yapılan açık şiddet ve mobbinglerle gündemde.
Ekim ayı başlarındaki 28’inci Tümen hadisesinden sonra; 14’üncü Zırhlı Tugayda, 21 yıllık bir tecrübeye sahip  İkm.Kd.Bçvş. Vedat TANRIVERDİ’nin intiharı Kıbrıs’ta yapıcı tedbirlerin alınma vaktinin geçmekte olduğunu fazlasıyla gösteriyor.
Bu tedbirleri Genelkurmay mı, TBMM’ce oluşturulacak bir komisyon mu, insan hakları kurumları mı, başbakan veya cumhurbaşkanı mı alır, onu bilemeyiz... Ancak iş daha fazla büyümeden tedbir alınması gerektiği ortada...

demiştik. Buna benzer talepleri pek çok yazarımız da gündeme getirdi.

Meclis halen bir inceleme komisyonu kurmamış, insan hakları örgütleri harekete geçmemiş, ancak Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) konuya hassasiyet göstererek, hukuk komisyonu başkanı ve iki genel başkan yardımcısıyla, Kıbrıs’ta tespit etmiş oldukları sonuçları kurumsal web sayfasından bir rapor halinde, 13 Aralık günü yayınladı.

Rapora geçmeden önce, tek bir soruyla yazımı sonlandıracağım.

Soru şudur:
  • Türkiye’de, insani, medeni haklarını istemekte olan assubaylarınıza, bölücü olduğu belli olan teröristlerin taleplerine gösterilen özen niçin gösterilmez?

Ve,

  • Bunca insan, derdim var derken sizce yalan mı söylüyor?

***

TEMAD’IN KIBRIS İNCELEME VE ARAŞTIRMA RAPORU

Son üç haftada meydana gelen, yedi astsubay intihar vakası, özellikle K.K.T.C.’de yaşanan, şiddet darp ve mobbing hadiselerinin yerinde incelenmesi ve gerekli araştırmaların yapılması maksadıyla TEMAD Genel Başkanlığı tarafından Genel Başkan Yardımcıları Yüksel BİNİCİ, Selçuk ÇAPAR ve Hukuk Komisyon Başkanı M. Erkan AKKUŞ’TAN oluşan üç kişilik araştırma komisyonu kurulmuştur.

Komisyon 05/08 Aralık 2013 Tarihleri arasında gerekli araştırma ve incelemelerde bulunmuştur.

Bu maksatla K.K.T.C. Cumhurbaşkanı Sayın Derviş EROĞLU, K.K.T.C. Cumhuriyet Meclisi Başkanı Sayın Doktor Sibel SİBER, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Aziz GÜRPINAR, Sağlık Bakanı Ahmet GÜLLE ve Sivil Toplum Örgütleri ile görüşmeler yapılmıştır.

K.K.T.C.’de görev yapan meslektaşlarımızla toplantılar yapılarak, sorunları dinlendi ve görüş alışverişinde bulunuldu.

Yapılan bu araştırmalar ve görüşmeler sonucunda hukuka ve temel insan haklarına aykırı bulunan durumlar aşağıda belirtilmiştir.

1.Birliklerde birlik komutanlarınca kanuna aykırı şekilde mesai saatleri dışında keyfiyete dayalı akşam ve hafta sonu mesai uygulamalarının yapıldığı tespit edilmiştir.

2.Yapılan görevlerin icrası esnasında zaman zaman amirler tarafından personele yönelik onur kırıcı, şiddet ve mobbing uygulamaları şeklinde hukuka ve temel insan haklarına aykırı durumların yaşandığı tespit edilmiştir.

3.Yaşanılan bu hukuka aykırı hadislerin tarafsızca araştırılmaması, mağdur ve tanıkların amir baskısı ile ifadelerinin alınması, yapılan idari tahkikatlarının amacının gerçeğe ulaşmak değil; geçeğin üzerine örtmek olduğu tespit edilmiştir.

4.Personelin özlük hakları kapsamında olan izin, sağlık, sicil, temdit, tayin ve benzeri konuların uygulama esnasında amirlerin tehdit unsuru haline dönüştürdüğü tespit edilmiştir.

5.Personele kullanımına sunulan lojman ve misafirhanelerin tahsisinde bariz bir ayrımcılık yapıldığı, meslektaşlarımıza tahsis edilen lojman ve misafirhanelerin insani bir gerek olan temel barınma ihtiyacından uzak olduğu, lojman fiziki şartlarının insan sağlığını tehdit eder boyutta bakımsız olduğu, 30-40 metre karelik lojman ve misafirhanede ailelerin hayatını idame etmeye çalıştığı, bazı ailelerin 20 metre karelik konteynırlarda yaşamaya terk edildiği tespit edilmiştir.

6.K.K.T.C.konuşlu birliklerin birçoğunda lojman ve misafirhaneler aynı kışla içinde yer almaktadır. İlgili birlik komutanları hizmet gereği olmayan kanuna aykırı emirler vermektedirler. Bu emirlerle bazı birliklerde akşam saat 23:00’ten sonra birlik nizamiyesinde giriş ve çıkışlar yasaklanmış, aileler de  bu saatten sonra evlerine giriş çıkış çıkış yapmadıkları, misafir dahi kabul edemedikleri tespit edilmiştir.

7.Temel İnsan hakkı ve anayasal hak olan seyahat özgürlüğü ve özel hayatın gizliliğinin ihlali olan bu uygulamaların personelin aile yaşamını tehdit ettiği, boşanmaya varan aile içi huzursuzluklara neden olduğu tespit edilmiştir.

8.K.K.T.C. konuşlu birçok birlikte bekâr personelin birlik içindeki koğuş şeklinde dizayn edilen misafirhanelerde kalmalarının emredildiği, akşamları belirsiz yoklamaların alındığı, belirli saatten sonra birlik dışına çıkışın yasaklandığı yarı açık cezaevi şartlarını taşıyan bu uygulamalarının personelin moral ve motivasyonun bozulmasına neden olmuştur.

9.K.K.T.C.’de görev yapan personellerden ast rütbede olanların daha çok mağduriyet yaşamasına rağmen üst rütbedeki personele kat ve kat daha fazla ada tazminatı verilmektedir.. Bu adaletsiz uygulamanın, ast rütbedeki personelin alım gücünü düşürdüğü ve ekonomik olarak zor durumda bıraktığı tespit edilmiştir.

Sonuç olarak, K.K.T.C.’de görev yapan meslektaşlarımızın, kuruma olan inancını kaybetmemeleri, adalete olan güvenlerinin sarsılmaması için yürütülen soruşturmaların, hiyerarşik yapıdan bağımsız ve tarafsız yapılması; ilgili şüpheliler hakkında kanuni gereğinin bir an önce yapılması gerekmektedir.

Ayrıca yukarıda belirtilen hukuka aykırı ve cezai müeyyide gerektiren emir, yasakların bir an önce sonlandırılması, meslektaşlarımızın iş ve aile yaşamındaki mevcut huzursuzluğun giderilmesi için gerekmektedir. Bu sebeple yapılan araştırma ve incelemeler sonuçlandırılmış, kamuoyunun bilgilerine saygı ile duyurulur.  13 Aralık 2013, Cuma

Araştırma Komisyonu:

Genel Başkan Yrd. Yüksel BİNİCİ,  Genel Başkan Yrd.  Selçuk ÇAPAR,  Hukuk Komisyon Bşk. Av.M. Erkan AKKUŞ

Olanlar Türk Silahlı Kuvvetlerini temizleme,bitirme taktiğimi?

Son üç haftada;

11 Kasım 2013’den 02 Aralık 2013 saat 20.00’a kadar yedi muvazzaf as(t)subay intihar etmiş durumda;

 

Rütbelerine baktığımızda bir asb.çvş.umuzun dışında her birisi en az başçavuş ürtebesinde yaş ortalamaları kırk civarı;

 

Kd.Bşçvş. Vedat TANRIVERDİ   11 Kasım 2013 Pazartesi Kıbrıs/Lefkoşa’da

Dz.Bando Asb.Çvş. Yılmaz DOĞAN  13 Kasım 2013 çarşanba günü Ankara’da   

P.Bşçvş. Ferdi ALTINSOY  14 Kasım Perşenbe günü Tunceli’de

Dz.Bşçvş. Bülent AYDINÖZ  15 Kasım 2013 Cuma günü Bartın’da

J.Bşçvş. Mürsel KAYATAŞ 21 Kasım 2013 Perşenbe günü Sivas-Divriği’de

Dz.Elektronik Kd.Bşçvş. Yücel ÇEVİK  25 Kasım 2013 Pazartesi günü İstanbul’da

Son olarak bu gün,

J.Kd.Bşçvş. Murat TAŞAN  02 Aralık 2013 Pazartesi Kahramanmaraş’ta (muhtemelen intihar)

 

TSK’yı bitirmek veya değiştirmek isyenlere’dir sözümüz :

 

Ülkeyi yöneten baylar ve bayanlar; Siz bu şekilde insanları teketerek mi değişimi sağlamayı düşünüyorsunuz?

Maksadınız nedir ?

 

AÇIKÇA SÖYLEYİNİZ  

 

Sizin gözünüzde mağdur kimdir?

Hergün gündemde olan türbanlılar mıdır?

Üçyüzbinin üzerinde atanamayan öğretmen adayına ve ellik kişilik dersliklere rağmen, paralı eğitimin verildiği dershaneler midir?Sizin gözünüzde mağdur kimdir?

Yoksa bitmek tükenmek bilmeyen istekleriyle,Türk milletini yabancıya lokma edecek olan bölücü kürt’çülermidir?

 

Türk assubayının mağduriyeti sizin gündeminizde ne zaman yer alacak?

 

Yoksa maksadınız,çözümsüzlüğü sürdürerek TSK’da bir isyanımı hedefliyorsunuz?

 

Gündemsiz gündemlerle gündem yaratmak peşinde koşanlar !

El altından ülkeyi ucuruma sürükleyenler,

İktidarda yer alan assubay çocukları

Assubaylar tek,tek neredeyse her iki-üç günde bir hiçbir değerin geri getiremiyeceği canlarına kıyıp çekip gidiyorlar hayattan;

 

Neredesiniz ?

 

Yoksa assubayların sorunları,size rant getirebilecek bir konu mu değil?

İlgisizliğiniz bundan mıdır?

 

 

 

İNTİHARLAR,BOŞANMALAR YOLUYLA YAŞANAN İÇE DÖNÜK SOSYAL PATLAMA

İntiharlar, boşanmalar yoluyla yaşanan içe  dönük sosyal patlama.

Baskılar altında yetişmiş, içe dönük insanın patlaması ilk başlarda içe dönük olur,

Başkasından ziyade, kendine zarar verir.

Çünkü o, başkasına zarar vermeyi bilemez.

O, baskılar altında, baskın olanın dar kalıp düşünceleriyle ezilerek yetişir,

Farkındadır bu baskının, ilk çıkışta kurtulmak ister,

Kurtulmak isterken, muhtemelen ek baskılar alır üzerine, farkında olmadan,

Tercihi olmadan geldiği hayata baskıyla başlayanın, güçtür baskılardan kurtulması,

İşine, eşine, çoğunlukla ilk baskıcı karar verir,

Seçmek zorunda kaldığı mesleğinde baskı varsa, sesini çıkarmaz, sabreder,

Çünkü ardında güçlü bir sosyal, ekonomik destek yoktur,

O, ne de olsa sabırla, ilmek ilmek dokuyarak yaşamda gelmiştir, geldiği yere kadar,

Adeta olmuştur sabır ustası,

Hep sabreder, ancak,

Sabrederken, sabrın artık dolmak üzere olduğuna dair küçük, öncü, yapıcı, sinyaller verir, çevresindekilere,

Ancak, hüküm sahibi, artık her kimse(ler) bunlar, bu küçük tepkilerin ayırdında olmaz, olsa da dikkate değer bulmaz, ciddiye almaz,

Çünkü o hüküm sahibi kimse(ler) alışmıştır keyfince, dilediğince yaşam sürmeye, emir vermeye, sabredeni köle gibi kullanmaya,

Gün gelir sabır da taşar!

Sabrın taşması, çoğunlukla kültürel, sosyal, ekonomik ve hukuksaldır, denilebilir.

Sabrın taşmasıyla başlar yıkımlar,

Her sabredenin yıkımı kendincedir.

Kimisi, yıkımı kendisine yapar, çeker gider,

Kimisi boşanır, aileyi dağıtır,

Kimisi, yalnız gitmez, kendince, kendine zarar verene de zarar verir,

unların hepsi bireysel, ailesel denilebilecek düzeyde ilk sabır taşmalarıdır, denilebilir...

Sonra, taşan içe dönük sabırların benzerlik göstererek yaygınlaşmasıyla birlikte, konunun toplumsal, sosyal boyut kazandığı görülür,

Ve toplumsal çözüm arayışları başlar...

Toplumsal çözüm arayışlarıyla birlikte, sabır taşması yön değiştirerek dışa dönmüş olur,

Ekonomik, sosyal, kültürel ve hukuksal eksiklikler dile getirilir, sebepler üzerinde kafa yorulur,

Bu dışa dönüşlerin merhaleleri de, tipik sabır sahibinin karakterini yansıtır,

İlk başlarda, kenarından dolanır gibi kimilerine anlamsız gelebilecek küçük küçük, yapıcı, mesajlar verilir,

Eğer, bu, taşmayı haber verici denilebilecek, öncü mesajlar, hüküm sahiplerince dikkate değer bulunarak, yapısal çözümler alınmazsa, geçiştirilirse, ilerde büyük yıkımlar kaçınılmaz olur!

Sabrın taşması coşkun bir sel gibidir, o zamana kadar içine atılmış ne kadar kötülükler, baskılar, zulümler varsa, taşan sabır hepsini söker atar,

İşte o zaman, baskıcılar kaçacak yer arar.

Sabrın da bir sonu vardır elbet.

Hani intihar ediyorsun ya! Aslında hiç iyi etmiyorsun.

Eğer evliysen, eşin bu kara haberi duyduğunda ne oluyor biliyor musun?

Bu bana nasıl yapılır, yalnız bırakılmayı bana nasıl reva gördün, dediğini duyar mısın?

Ya çocukların varsa?

O çocuklar nasıl büyüyecek bilir misin?

Senin intihar ettiğin bir çırpıda söylenecek bir hadise değil ki, çocuklara...

Yaşama veda etmene her neyse sebep, çözmeden çekip gitmek...

Ardında töhmet altında insanlar bırakmak olur mu?

İşin de problem olabilir, eşinle de olabilir, çocuğunla da...

Borcun da olabilir...

Borç kapatılır, işten ayrılınabilir, gerekirse eşten de, ya çocuktan, onlar nasıl bırakılır hayatın engebelerinde, hiç kapatılamayacak bir eksikle...

Gerekirse dağ başında tek başına da yaşayabilirsin...

Ama geride bıraktıkların nasıl yaşayacak sensiz?

Evde sofra kurulacak, sen yoksun, geçmişte yaptıklarınızı kalanlar yapmaya kalktığında sen yoksun...

Eşin kimin omuzuna baş koyup ferahlayacak, göğüsleyecek yaşamın getirdiklerini, hiç düşündün mü?

Kapanma içine, dök, sana, sence eziyet edenlere yaptıkları yanlışları, bağır-çağır, dağıt ortalığı, belki de sessizliğindendir üstüne gelişleri...

Haklarında yasal yollara başvur ama intihara asla başvurma...

Beden cansız olduğunda, sana birileri denk gelecek.

Sonra bir feryat kopacak mahalde...

İnanamayacaklar yaptığına.

Kimisi de; belliydi, son zamanlarda şundan, bundan sıkıntı yaşıyordu, diyecekler...

Haber verilen savcı yanına gelecek, saatler süren bir inceleme sonrası en yakın morga kaldırılacaksın.

Yıkanıp, kefenlendikten sonra ilaçlanıp, soğuk bir kabinin raylı çekmecesine konacaksın, bir-iki gün orda bekleyeceksin defnedilmeyi.

Eşin seni morgda görmek için yanına gelecek, çocukların olan-bitenden habersiz elbet.

Ve ilaçlı olduğun için oradaki görevliye ısrar da edilse, belki de, yüzüne son bir kez elini dahi süremeyecek...

Sonra, etraftaki kimileri, intiharın hakkında “şundan sebep oldu” diyecekler.

Ama o gün orda dediklerini adalete sıra gelince belki de söylemeyecekler...

Eğer anlatmışsan her ailede olası kimi sıkıntılarını birilerine ve de varsa bir miktar borcun...

İşte tam da olayın kime yıkılacağı bellidir artık.

Ölen öldü, kalan olası müsebbibi kurtarma günüdür artık...

Suç kalır muhtemelen en masum olana...

Çünkü adalet maddi delillerle, beyanlarla işler...

Beyan edilmezse adalet de kalır çaresiz.

İşinden ayrıl, eşinden ayrıl, bunlar dünyanın sonu değil.

Yeter ki kendi sonunu hazırlama...

Düşün seninle, senden olanları...

Her halde onları yalnız bırakma, emin ol ki onlar seninle her halde var olacaklardır...

Onlar her daim vardı...

Son olarak Sivas kongresinde İngiliz himayesi, Amerikan mandası, dediler, ama tutturamadılar...

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve arkadaşları onları geri püskürtmüşlerdi.

Ancak,  ATATÜRK’ten sonra hızla devlet kadrolarında, siyasette örgütlenmeye başladılar...

Onlar ki, Türk milletine bağımsızlığı yakıştıramayan Yedi Düvel hayranları...

Amaçları AB-D çıkarları doğrultusunda Türk siyasetini ve kurumlarını yönetmek...

Ülkede olan biteni yorumlamakda üstlerine yok...

Ele geçirmiş oldukları imkânlarla halkı yönlendirmekte de üstlerine yok...

Onlar her yerde...

Camide, sokakta, televizyonda, gazete köşelerinde, siyasette, kurumlarda...

Son olarak, uyduruk ve AKP’yi mağdur gösteren bir bildiri olan 27 Nisan e-muhtırasında haftalarca silahlı kuvvetlere vurup durdular...

Köylere, “dinsiz ordu bize muhtıra verdi” yaymacını da başarıyla yaydılar...

Esasında AB-D çıkarlarına yaptıkları her şeyi bi-güzel güya Türkiye’nin çıkarlarına yaptıklarını her daim halka yutturmaya çalıştılar...

Onlar ki koskoca bir ülkenin gündemini, yarım asırdan fazlaca PKK terör örgütünün isteklerinin makullüğüyle oyaladılar...

Güya demokrasiden yanaydılar, hâttâ ileri demokrasiyi savundular...

Şimdilerde zaferlerini kutladıkları, zafer sarhoşu oldukları için; Gezi’de, Kızılay’da ve değişik yerlerde hakkını arayan silahsız sivillerin hükümet kuvveti polis teşkilatınca joplanmasına, gözlerini kaybetmelerine, yerlerde süründürülmelerine sessizler...

Türkiye’de darbe aracı el değiştirdi.

Türk milleti üzerinde darbeler yoluyla eziyet görevi eskiden TSK’dayken şimdi maşa el değiştirdi, polis teşkilatına geçti.

Belki de TSK, onun-bunun maşası olmamaya karar verdiği için bugünkü durumuna düştü! En azından Wikileaks belgeleri ve içeride tutulan askeri personelin beyanları bunun böyle olduğunu gösteriyor...

Terör örgütü PKK’yı görünce adeta ortamdan kaçan veya sesini çıkarmayan Polis Teşkilatı, her nedense sivil yurttaşların demokratik eylemlerinin üzerine jopla, gazla, tomayla, panzerle, ayak darbesiyle gidiyor. Yere düşen yurttaşın üzerinde tepiniliyor!

Son olarak 23 Kasım 2013 tarihinde Ankara Kızılay meydanında demokratik eylemlerini yapan öğretmenlerin üzerine polis tüm gücüyle adeta saldırtılmış, pek çok öğretmen yaralanmış durumda.

Türkiye’de meydana gelen askeri darbelerin Amerikan çıkarları için yapıldığını görmezden gelerek, halkı TSK’ya karşı kışkırtan yandaş sözde âlimler, yazar-çizerler, yayıncılar hadi konuşsanıza!

PKK terör örgütüne ve yandaşlarına yapılmayanların, sivil, silahsız vatandaşın demokratik eylemlerine yapılamayacağını haykırsanıza!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde konuşlu 14’üncü Zırhlı Tugay’da görevli 21 yıllık assubay, İkm.Kd.Bçvş. Vedat TANRIVERDİ’nin 11 Kasım 2013 tarihi saat 10.30 sularında silahındaki tek mermiyle intihar etmiş olarak çalışma odasında bulunmuş olduğunu büyük bir üzüntüyle öğrendik.

Evli ve beş yaşında ikiz kız çocuk sahibi assubayımızın çevresinde ve çalışma arkadaşlarınca sevilen bir kişi olduğu sosyal medyadaki tepkilerden ve iletilerden anlaşılmakta...

Kıbrıs’a Eylül ayı başlarında gelerek görevine başlamış. Ancak karargâhtaki çalışma ortamının hoş olmadığı, sıkıntılı bir yer olduğunu, eski birliği olan Bayburt’u aradığını zaman zaman arkadaşlarıyla, yakınlarıyla paylaşmış.

Karargâhda çalıştığı tüketim malzeme assubaylığı göreviyle ilgili olarak hazırlamış olduğu evraklarını imzaya yetkili Kurmay Başkanı Yarbay Ahmet KÖSE’nin imzalar esnasında personelini saatlerce beklettiği, bazen bir imza için personelin akşam sekizlere kadar karargâhta beklemek durumunda kaldığı, imzalar sırasında personelin moral ve motivasyonunu kırıcı sözler sarf edildiği iddia edilmekte.

Bunun dışında, lojman ve kışlanın aynı sahada bulunduğu, rütbeli personelin akşam belirtilen saatten sonra kışla dışından lojmanına giremediği, belirtilen saatte giriş yapmayanların kurmay başkanınca savunmalarının alındığı, icabında cezalandırıldığı,

Aynı kışlanın 1994-96 yılları arasında alay olduğu, etrafında bugünkü gibi tel örgü olmadığı, o dönemlerde de gece belirtilen saatten sonra lojmanına/evine gelen personelin nizamiyedeki görevli personele adını yazdırmamak/ceza almamak için arabasını eşine vererek, eşlerin araçla nizamiyeden girdiği, muvazzaf personelin ise tel olmayan bölgeden lojmanına sızarak girdiği, hatta lojmanda ikamet eden bir merkez komutanının nizamiyeden gece geç girmesi üzerine o dönemin komutanınca cezalandırılmış olduğu,

Ergenlik yaşını çoktan geçmiş, bir işi ve de bir eşi olan TSK personeline yapılan bu muamelelerin insanlıkla, yetkiyle, kanunla, mevzuatla alakası nasıl izah edilebilir? Anlamak mümkün değil...

Kıbrıs’taki birliklerin kimisi, son zamanlarda personele yapılan açık şiddet ve mobinglerle gündemde.

Ekim ayı başlarındaki 28’inci Tümen hadisesinden sonra; 14’üncü Zırhlı Tugay'da, 21 yıllık bir tecrübeye sahip  İkm.Kd.Bçvş. Vedat TANRIVERDİ’nin intiharı Kıbrıs’ta yapıcı tedbirlerin alınma vaktinin geçmekte olduğunu fazlasıyla gösteriyor.

Bu tedbirleri Genelkurmay mı, TBMM’ce oluşturulacak bir komisyon mu, insan hakları kurumları mı, başbakan veya cumhurbaşkanı mı alır, onu bilemeyiz... Ancak iş daha fazla büyümeden tedbir alınması gerektiği ortada...

***

Vedat TANRIVERDİ kimdir?

On üç-on dört gibi çok küçük yaşlarda, orta öğrenimden sonra 1988 yılında Çankırı Assubay Hazırlama Okulu sınavını kazanarak, üç yıl zorluklarla dolu askeri eğitim, öğrenim görmüş, assubay olarak hazır edilmiş.

30 Ağustos 1992’de 18-19 gibi genç bir yaşta assubay nasb edildikten sonra, ilk tayin yeri Hakkâri. Çok genç yaşta olmasına rağmen ilk görev yerinde yüzlerce Şehide şahit olmuş, Şehit işlemlerini yerine getirmiş. Böylesine acı, üzücü ve bir o kadar da önemli bir görevden sonra, mal sorumluluğu, hesap sorumluluğu, bölük assubaylığı gibi değişik işlerde milletine, devletine hizmet etmiş. Meslekte 21 yılını geçirmiş olarak, zorluklarla dolu onca tecrübeyle, bilgi birikimiyle Eylül 2013’de Kıbrıs’ta göreve başlamış. Ve göreve başladıktan kısa bir süre sonra, çok sevdiği beş yaşındaki ikiz kızlarını, eşini geride bırakarak intiharı göze almış.

Şimdi bu olacak iş mi?

Konu, bence,  basit bir vaka değildir.

Göreve başladıktan sonra idarede yaşadığı olaylar her neyse gün gün ortaya çıkartılmalıdır.

Ortaya çıkarma işlemlerinin selameti için idarenin başında bulunanlar derhal görevlerinden savuşturularak açığa alınmalıdır.

Eğer suçsuz bulunurlarsa göreve iade edilmelidirler!, demiştik ki, yazar Selçuk İÇER “Kur.Yarbay Ahmet KÖSE ve Assubayın İntiharı” başlığıyla konuyu bir kez daha ele almış ve kurmay başkanı yarbayın olayı örtbas etmek amaçlı, personele yönelik baskılarını dile getirmiş olduğunu 13 Kasım 2013 tarihli köşe yazısından okudum.

İfadeleri, sözleri önemli olan personel üzerinde daha fazla baskı yapılmaması ve soruşturmanın selameti için Tugay Komutanı her ne kadar o gün orada olmasa da kurmay başkanı ile birlikte şu anki görev yerinden uzaklaştırılmalıdır.

Nasıl ki Kıbrıs/28’inci Tümen'de alay komutanınca darp edildiği iddia edilen olayın soruşturması yürütülürken, şikâyetçi assubayın ifadesinin olaya taraf alay komutanının yanında ve onun odasında alınması hukuken sakatlık doğurmaktaysa, burada da olayın seyrini değiştirmeye muhtemel muktedir kişilerin olay mahallinde makam işgal etmeleri de bence, hukuken sakıncalıdır.

Bu şartlar altında, yani; izniyle, siciliyle sımsıkı bağlı olunulan ve olayın meydana gelişine taraf olabilecek durumdaki etkin, yetkin kişilerin, yitip giden yaşamın sebeplerinin araştırıldığı, adaletin tecellisine gölge düşürebilme ihtimalleri ortadan kaldırılmalıdır.

Tekrar aynı acıların yaşanmaması, intiharların kader olmaması için her personele çok önemli görevler düşmektedir. Bu görev, olanı biteni, yaşananları beyan etmekten geçer. 

Unutulmamalı ki, O’nu tanıyanlar, Vedat Kd.Bşçvş.’un gün gelip de intihar edebileceğine ihtimal verebilir miydi!..

Hukuka, adalete riayet etmek için ille de yazılı bir kuralın olması da gerekmez, kültür sahibi insan olmak ve bunun farkında olmak yeterlidir.

Ekim ayının başlarında, Kuzey Kıbrıs’ta konuşlu 28’inci Mekanize Piyade Tümeni 230’uncu Mekanize Piyade Alayında görevli bir assubayımız, Alay Komutanı Kurmay Albay tarafından darp edildiğini iddia eder.

Haber Türk gazetesi yazarı Umur TALU 30 Ekim 2013 tarihinde “Esas duruşta dayak yemişsin... Bir de çikolata ye unut gitsin!” başlığıyla köşesinden yazdığında, konudan haberdar olmuş olduk...

İddia edildiği üzere üstelik de esas duruşta duran bir insana “kanun da, hukuk da benim” dercesine dayak atılabilmiş olması hukuk, kanun tanımamazlık değil de ne olabilir?

Assubaylar ve astlar yıllardır, hukukunun tanınmadığını, adaletsizliklere gark edildiklerini dile getiriyorken, iddia edildiği şekliyle, kamuoyunda infial yaratacak bir eyleme daha niçin girişilebilir?

TSK’da görevli olan her seçilmiş kişinin tek amacı olmalı. O da; TSK’yı yüceltici, dünya çapında güçlü kılıcı, kurum çalışanlarının mutluluğunu, huzurunu temin edici işler yapmaktır. Bunun dışındaki her şey, kurum personelini olumsuz etkiler ve kurumu güçsüz bırakır.

Kurumun güçsüz kalışının dünya çapında siyasi sonuçları da ortaya çıkabilir.

Başbakan Erdoğan’ın “müzik notası mı veriyorsunuz, ne notası” diyerek nota veremeyerek savuşturduğu, Amerikan askerlerince, Türk askerinin başına çuval geçirilmesi olayı bir yana; Talabani “Türkiye’ye bir Kürt kedisini bile teslim etmem” demişti ya, hiç düşündünüz mü, Talabani bu lafı ne hadle etti?

TSK, keyfi idarelerin olabileceği bir aile şirketi veya adaletsizliklerin hoyratça sergilenebildiği feodal yapıyı andırabilecek görüntü vermekten her daim kaçınmalıdır.

Hukuka riayetiyle, gelir adaletiyle, personellerinin birbirine karşı olan samimi ve içten davranışlarıyla örnek olması  gereken, Devletimizin en önemli kurumlarının başında, TSK gelmektedir.

TSK’yı yıpratıcı sonuçlara götürebilecek, kurum personelini ötekileştirebilecek duygular yaratıcı her uygulamanın ülke hayrına olmayacak sonuçlar doğurabileceği unutulmamalıdır.

***

Gelelim TEMAD’ın 22 Ağustos 2013 günü yapmış olduğu Olağanüstü Genel Kurula.

2008 yılı seçimlerinin kaybedilmesine sebep olan, Yeni Oluşum Grubu’nda yaşanan kopuşlardı. Yeni oluşumdan koparak 2011 yılında TEMAD yönetimine gelen grup, yönetimde yaşamış oldukları anlaşmazlıklar nedeniyle 2013 yılı içinde bu defa kendi içinde kopuş yaşadı.

İş olağanüstü genel kurula kadar gitti.

Buraya kadar sorun yok, anlaşmazlık varsa seçime gidilir.

Sorun, olağanüstü genel kurul esnasında, yönetime aday olan kişilere söz hakkı tanınmasında sergilendiği iddia edilen tüzüğe aykırı olarak “söz hakkı süreleri”ne riayetsizlik ve üyelik aidatını zamanında yatırmadığı iddia edilen kişilerin yönetime seçilmesinde.

Ne acıdır ki, iddialar, burada da bir hukuk tanımamazlığı işaret ediyor.

Yani, hukuk, adalet peşinde koşanların kendi içlerinde hukuk tanımamış olabilmesi eylemi...

***

Yazıyı Sigismund Schlomo Freud’un iki veciz sözüyle bitirelim:

“Medeniyetin ilk şartı adalettir. “

“Bırakın adalet yerini bulsun; isterse kıyamet kopsun.”

Toplumun refahı, huzuru, sanatsal ve sosyal yaşamı,  ülkenin ekonomik bağımsızlığı, kalkınmışlığı gerçek gündem olması gerekirken; bir dediğini diğer dediğiyle ortadan kaldıran, tutarsız, adeta adam kandırmaca oynayan politik/siyasi yaşamın pek çok aktörlerince heba edilen geleceğe sahip çıkmak, her duyarlı vatandaşın asli görevi olmalı.

Ancak Türk kamuoyunu meşgul edecek şekilde, kimi siyasilerce yaratılan suni gündemlerin altında nelerin olup bittiğini takip etmek hiç de kolay olmasa gerek.

Son olarak, Hac ibadetinden dönen AKP’li bayan milletvekilleri 31 Ekim 2013 tarihinde TBMM’ye türbanlarıyla girdi.

Erkek vekiller ellerinde cep telefonları, şak şak fotoğraflarını çekip durdular.

Konu artık ülke gündemindeydi.

Peki, bu sırada dış siyasette neler oluyordu, ne kadarı biliniyor?

Türbanlı vekillerin meclise girmesiyle adeta bir anda ülkeye özgürlük geldiği konuşulurken kamuoyu yapıcılarca, haber ajanslarının geçtiği habere göre,  “Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Irak bölgesel Kürt yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani ile İstanbul, Conrad Otel’de basına kapalı olarak görüşüyor. Barzani’nin, Beşiktaş’ta bulunan başbakanlık ofisinde Başbakan ile de görüşmesi bekleniyor.

Görülüyor ki gerçek siyasi gündem Barzani’nin gelişi ve adeta türbanla kapatılmış halde.

***

31 Ekim’den iki gün öncesine, 29 Ekim’e gidilirse başka bir şeye daha şahit olunuyor.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı.

Bir milli bayram, milli olmayan imkânlarla Japon firmaya 8 milyar TL’ye yaptırılan Marmaray açılışıyla gölgede bırakılıyor. Açılışında siyasi şov yapılıyor.

Neden, biz yapamadık ise hiç konuşulmuyor.

Konuşulan şu!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Marmaray açılış konuşmasından;

“...Kurtuluş Savaşımızı kağnılar üzerinde cepheye cephane taşıyarak kazandık. Yorgun ve bitkin neferlerimizle destanlar yazdık. Yolun medeniyet olduğunu, ulaştırmanın istiklal olduğunu, kalkınma ve bağımsızlık olduğunu, Cumhuriyet'e giden yolda milletçe tecrübe ettik.
Sadece kıtaları değil, gönülleri de birleştirdik. Göreve geldiğimizde 26 havalimanı vardı, bugün 50 havalimanını  açmış durumdayız. Cumhuriyetimizi sadece ulaştırma ağlarıyla ayağa kaldırmak noktasında olmadık. Cumhuriyeti aynı zamanda, birlik ve dayanışma ağlarıyla, adalet ve kardeşlik ağlarıyla, daha büyük ve güçlü bir yapıya kavuşturduk...”

“...Marmaray, bu aziz milleti özgüveni ile inandığı zaman neleri yapabileceği bir imanla buluşturuyor...”

“Allahımız'a hamd olsun. Marmaray ülkemizin eseridir. Biz bu milletin efendisi değil, hizmetkârıyız. Ve bu hizmetkârlık Marmaray'da son olmayacaktır. İnşallah denizin altına inşa edeceğimiz tüp geçitle Marmaray'a bir kardeş gelecek.”

***

Konuşmayı sırasıyla yorumlarsak;
  • Günümüzde yerli yapım basit bir otomobilin dahi olmaması bir yana, Kurtuluş Savaşı’nda sırtında bebesi, kağnıyla cepheye mühimmat taşıyan Türk kadını, bir yabancı şirketin mi yoksa Türk şirketinin mi Marmaray’ı yapmasını isterdi?
  • Medeniyet denilen şey, dünyaya teknoloji ihracı değil midir aynı zamanda.
  • Ekonomik bağımsızlık olmadan tam bağımsızlık olur mu?
  • Yapılan hava limanlarından istifade eden emekli sayısı gelir dağılımına göre yıllık ne kadardır?
  • Ülkede otuz iki-otuz üç etnik grup var denilerek, etnik milliyetçiliğin adeta teşvik edildiği bir yerde birlik ve dirlik olur mu?
  • Ya, Adalet?

Adalet, Hukuksal alanda Adalet Saraylarının büyüklüğüyle mi, yoksa gelir adaleti başta olmak üzere vicdanlarda hissedilen adaletle mi ölçülür?

Eğer adalet varsa, bir emekli subay ile emekli assubayın maaşları arasında niçin, neredeyse yüzde yüze yakın maaş farkı var? İzah edebilir misiniz?

Yarım asrı geçkin bir süredir adalet peşinde koşan, yaşam mücadelesi veren assubayları, adalet dağıttığını iddia edenler niçin görmezden geliyor?
  • İnanmak ve yapmak,

Bir şey borçlanmadan, şarta bağlanmadan, milli imkânlarla yapılıyorsa işte ona inanmak ve yapmak deyimi yerinde olur.

Bir şeyin bir ülkenin eseri olabilmesi için bizzat o ülkede imali gereklidir, yabancıdan satın alınan şey, o şeyi satın alanın eseri olabilir mi?

Bireylerin, yönetenler üzerinde daima etkili olmasını  sağlayan  “Demokrasi” yoluyla idare edilen Cumhuriyet rejimiyle yönetilen devletlerde; belli bir soy,  sınıf, kral, şah, teknokrat değil, kendine egemen olmak gibi bir yetiye kavuşan birey ve bireylerden oluşan topluluklar etkili.

Avrupa’da yaşayan halkların demokrasiye kavuşması  kanlı savaşlarla dolu mücadelelerle olurken, Türk Halkı'nın makûs talihini değiştiren Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, meydana getirmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde demokrasiyi benimsemekle, milletin egemenliğini, halifelik tartışmalarına rağmen gerçekleştirmiş.

Yedi kuşak geçmişi, padişahın kulu olarak yaşamış toplumun bireyleri, kulluktan birey oluvermiş Atatürk sayesinde.

Birey olmak da ne ki?

Yıllarca padişahın kulu olmanın yanı sıra, gerçek din adamları hariç; şeyhler, şıhlar, tarikat liderleri de kendilerine kul etmiş insanları.

Kimi insanlar, şeyhin, şıhın, tarikat liderinin müridi olmadan yolunu bulamayacağına, ağasız yaşayamayacağına, inandırılmış, inanmış...

İşte böylesi bir inanç sayesinde onlarca isyan çıkartılmış Anadolu’da. Ağa ağalığından, şeyh şeyliğinden, tarikat lideri tarikat liderliğinden vazgeçmemek için.

Ve tabii yedi düvel boş durur mu? Onlar da desteklemiş isyanları, ama nafile. Atatürk ve arkadaşları inandığı yoldan dönmemiş bir türlü.

Bu defa derinlere dalmışlar, Avrupa, Amerika, şeyh, şıh, tarikat lideri, hepsi birlikte, pençelerine düşmüş, kendilerini bir türlü onlardan kurtaramayan insanları, bir bir demokratik cumhuriyet düşmanı olarak işleyip durmuşlar.

Sosyal devlet kişiyi özgürleştirmek için çalışırken, onlar ise kişileri kendine bağımlı tutmaya çalışadurmuşlar.

Bakmışlar ki, bu iş dıştan olmayacak! Öyleyse devlet idarelerine sızmalıyız, demişler ve başlamışlar ağır ağır devlet idaresine sızmaya...

İdareye sızdıktan sonra, kişileri özgürleştirecek devlet sistemlerini, politikalarını yavaş yavaş işlemez, işbirlikçisi oldukları AB-D’ye bağımlı hale getirmişler.

Ekonomik faaliyetleri dışa bağımlı hale getirdikten sonra, ülke halkının yoksulluktan başını kaldırıp, başka şeylerle uğraşması, kendini geliştirmesi, kültür seviyesini yükseltmesi ne mümkün...

İnsanları kendine tabi tutmaya çalışan ve bir halkı yabancıya muhtaç duruma sokan hasta ruhlu insanlar, kendi krallıklarının peşinde koşmaktan öte bir şey gerçekleştiremezler.

Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni koruyup işletecek olanlar; insanları kendisine bağlamak veya birine bağımlı olmak gibi bir hasta ruha sahip olmayan, çağdaş, insana saygı duyan, bağımsız birey olabilmiş, bilime inanan, kültür düzeyi yüksek adamlardır!

 

Zabite yardımcı gerekmiş, olmuş yardımcının adı Küçük Zabit...

Sonra, askeri eğitimde, yapılanmada geçilince Amerikan sistemine, dünyanın ilk kurulan düzenli ordusunda,

Adının yazılışı bile ülkenin diline, yazım  kuralına aykırı olarak,

Küçük Zabit’in adı olmuş, Astsubay.

Daha adında başlıyor, ad verendeki kural tanımama...

Mesela üsteğmene üstlüğünü belirtmek için üstteğmen, asteğmene astlığını belirtmek için astteğmen vurgusu yapılmamış, her nedense. Yazılarda, yazım kuralına uygun olarak “assubay” yazınca da, kimileri: -hayır, ben “astsubayım” der.

Hâlbuki bir statüye ad verilirken, önce ülkenin diline, yazım kurallarına saygı göstermek gerek, ama nerde...

Sonra bu adla başlayıp sonu “Hazırlama Okulu” diye devam eden okullar açmışlar.

Okul!

Ne okulu?

Astsubay Sınıf Hazırlama Okulu.

Astsubayınki, Astsubay Hazırlama Okulu oluyor da kıtalara subay hazırlayan okulun adı neden “Subay Hazırlama Okulu” olmuyor? O da ayrı, bir soru.

Neyse, sonra,

Denizci, karacı, havacı, jandarma, sağlıkçı ve bandocu astsubay olmak üzere toplamışlar insanları sınavla, sağlık raporuyla, mülakatla, yurt genelinden, bu okullara.

Hazırlama okullarından mezunların sayısı yetmeyince sınıf okulu eğitiminden sonra astsubay nasb edilmek üzere askerlik hizmetini yapanlara ve lise mezunlarına da müracaat hakkı tanımış idare edenler,

***

Nüfus artıyor ve çocuklara iş, aş gerek...

Ülke halkı ağırlıklı olarak tarımla geçimini sağlarken, artan nüfustan dolayı tarım alanlarının bir aileye dahi yetmez olacağı görülünce ve bir de sanayileşmede istenilen gelişme gerçekleştirilmeyince yabancıya tavizler veren iktidarlarca, önce aileler çocuklarının iş telaşına düşmüş, ardından işsiz kalacağını düşünen geçler, tıpkı günümüzde olduğu üzere.

Yeter ki işsiz kalmayayım, kıt-kanaat geçinen aileme yük olmayayım da ne olsa yaparım düşüncesiyle çocuklar, gençler tutmuşlar girebileceği okulların sınav yolunu.

Bir okula yerleşemeyen, kalmış köyünde, kentinde... Kendince kurmuş bir düzen, geçinip gitmiş.

Sınavları kazananların kimileri doktor, kimileri mühendis, kimileri mimar, kimileri öğretmen, kimileri subay, kimileri sağlık memuru, kimileri işçi, kimileri uzman jandarma, kimileri de olmuş astsubay...

Kimileri de astsubaylığın kıyısından dönmüş...

Astsubay Hazırlama Okulu sınavını kazanamayıp, liseden sonra Kara Harp Okulu sınavını kazanmış, sonra da TSK’nın zirvesine kadar çıkmış  Eski Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar BÜYÜKANIT, gibi.

***

Elbette meslek sahibi olmak ve mesleği icra etmek kolay bir iş değildir... Her mesleğin kendince zorlukları da, güzellikleri de vardır.

Ancak, bir ülkenin iç ve dış güvenliğini gerektiğinde canını ortaya koyarak sağlamakla görevli, yağmur, çamur, kar, tipi demeden çalışmak, uykusuz gecelerde, ağır iş koşulları altında sorumlulukları yerine getirmeyi gerektiren askerlik mesleği hiç de kolay bir iş olmasa gerek. Kolay olsaydı şayet, askerlerin çoğu üst düzey gelire sahip insanların çocuklarından olurdu. (Osmanlı Dönemi’nde de böyle olmuş. Askerlik işi yoksul Türk çocuklarının, ticaret, sanat işleri diğerlerinin.)

Yukarıda bir cümleye sığdırmaya çalışsak da askerliğin zorluğunu, ağır şartlar altında çalışan askerlerden, astsubaylar; bir insana, ağır görev koşullarından da ağır gelebilecek tahakkümleri, yok sayılmaları, ötekileştirilmeleri yaşamış ve halen yaşamaktadır, diyebiliriz.

Kanunlar yoluyla, kanunlardan, yönetmelikler yoluyla yönetmeliklerden alınan yetkilerle, verilen emirlerle ordusunun sorumluluk gerektiren her şeyi olmuş, ama aslında hiçbir şeyi olamamış, talihsiz astsubay...

Yeri gelmiş öğrenim hakkı engellenmiş, lojmanda mevcudu oranında yer bulamamış, kadroları belli bir rütbeye göre hazırlanmadığı için, hazırlansa da riayet edilmediği için kendinden kıdemsizin yerine atanmış, bir kişi tarafından hem yargılanmış, hem de cezalandırılmış, geliri artacak yerde gün geçtikçe emsal subay statüsüne göre düşürülmüş, kaçak-göçek gördüğü öğreniminin hakkı verilmemiş, en nihayetinde önüne mesleki olarak anlamlı bir hedef de konulmamış, astsubayın...

***

Öldürme sanatı öğretilen kişiden, adalet duygusu söküp atılabilir mi? Bu mümkün mü?

Ülkeye yönelik bir tehdit halinde her an savaşa hazır bulunan ordu,  adalet duygusunun en üst seviyede yüreklerde hissedildiği insanlardan müteşekkil ordudur.

Bu ise, barış zamanında meydana getirilebilir.

En kısa cümle olarak, bir orduda görevli insanlar arasında ayrımcılık yaparak adalet duygusunu yitirten ve onu sürdüren, ordunun birliğinden, gücünden rahatsız olandır, demek her halde yanlış olmaz.

Bu anlamda, diyelim ki ordu içindeki adaletsizliğe orduyu yönetenler müsaade ediyorsa halkın meclisi ve hükümetler duruma müdahale etmelidir.

Eğer, meclis veya hükümetler adaletsizliğe dur demiyorsa, sorun büyük demektir.

***

1982 Anayasa’nın 55’inci maddesi diyor ki:

Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır.

Ağır ve yoğun iş koşulları altında çalışırken, adaletsiz gelir dağılımı kaynaklı olarak ücret yoluyla yoksulluk sınırında, emekliliğinde ise açlık sınırında tutulan astsubay statüsünde bulunan/bulunmuş kişiler günümüzde yaşam mücadelesi vermeye çalışıyor...

Anayasanın ilgili maddesi ise yazıldığı  yerde duruyor.

Bu adaletsiz gelir dağılımından kaynaklı yaşam mücadelesini birilerinin ortaya koyması gerekiyor.

Ortaya koyma işi, üzerinde bilimsel çalışılmış hesapla-kitapla verilerle olur.

Çalışanın derdini, çalışanların seçtiği sendikası, emeklilerin derdini ise derneği ortaya koymalı. Ancak ülkemizde çalışanların örgütlü olması asla istenmez. Eğer bir örgüt varsa da onun bölünmesi için çalışılır. Ve halen, assubayların bir sendikası ne yazık ki yok. Bu görevi Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD), köşe yazarları ve internette yazan insanlar üstlenmiş durumda.

Bu şekilde bir çözüme ulaşılamadığı da görülmekte!

Hal böyleyken, subay statüsüne (Emekli binbaşı hariç) emekliliğinde asgari düzeyde geçinebileceği maaş verilirken, emekli astsubayın muhtaç durumda, ortada bırakılması orduyu yönetenlerin de, kanun çıkarıcı mecliste bulunan milletvekillerinin de, hükümetin de büyük bir ayıbıdır.

***

Avrupalı, Amerikalı emekli olunca dünya turuna çıkarken, bizim emeklimiz evinden dışarı çıkarken bile kırk kere düşünür halde...

Bakınız, geçen yıl ilki düzenlenen Dünya Astsubaylar Günü etkinlikleri kapsamında Anıtkabir’e giden emekli astsubay on bin civarında tahmin edilirken; bu yıl, sayının yarı yarıya düşmüş olduğu görünüyor.

Avrupalı astsubayların Dünya Astsubaylar Günü gibi bir derdinin olmaması da ayrı bir konu. Neden derdi olsun ki, hakları, geliri, gelecek umudu, adalet duygusu gayet yerinde.

Türkiye’de ise; Assubaylar, yetmişlerde başladığı hak arayışına halen devam ediyor...

Bir devlet, kendi vatandaşından seçerek oluşturduğu bir statüye karşı ısrarla nasıl böyle katı bir tutum sergiler, inanılır gibi değil.

genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Baş öğretmenimiz ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin, adaletin, huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Perşembe, 24 Kasım 2022
E. ASSUBAYLAR GÜÇBİRLİĞİ PLATFORMU YÖNET
BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZIN KAHRAMANI VE LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU, EBEDİ ÖNDERİMİZ VE BAȘKOMUTANIMIZ BÜYÜK DEVRİMCİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü BEDENEN ARAMIZDAN AYRILIȘININ 84. YILINDA SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ... RUHU ŞAD, MEKANI CENNET OLSUN. 10 KASIM 1938 ! Bir devre damgasını vurmuş, dünyanın gidişatını değiştirmiş, yalnızca y...
Perşembe, 10 Kasım 2022
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. Cumhuriyetimizin 99. Kuruluș Yıldönümü kutlu olsun. Laik Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk, silah arkadașları ve devletimizin bekası uğrunda canlarını veren aziz șehitlerimize minnettarız, ıșıklar içinde uyusunlar. Gazilerimize de șükranlarımızı sunuyoruz...
Cumartesi, 29 Ekim 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ