×

Uyarı

JUser: :_load: 932 kimlikli kullanıcı yüklenemiyor.

Hey gidi yıllar!.. Ömür su gibi akıp gidiyor. İnsan maziye bakınca hemen geri gelesi geliyor. Ne kadar köhnemiş ve eskimiş olursa olsun hafızalarımızda dün gibi… Bizler çocukken, büyüklerimiz çektikleri sıkıntıları şöyle açıklarlardı; “Geleceğimiz için” “Çocuklarımız için” Değil mi?..

Artık o sıkıntılı günler geride kaldı. Bakkaldan bir koşu gidip mum alan çocuklarımız yok şimdi. Gaz yağı da satılmıyor. “İmece” sözcüğü bile ölü kelimeler listesine eklendi. Fakirliğin tanımı değişti. Hastalıklar bile eskiden fakirlikten yokluktan kaynaklanırdı. Şimdilerde varlıktan kaynaklanıyor. En yaygın hastalık  “obezite.

Şimdi bizim de çocuklarımız, hâttâ torunlarımız var. Hâttâ sadece bizim mi canım, tüm arkadaşlarımızın, akrabalarımızın çocukları ve torunları var. Hâttâ yurt dışında akraba ve dostlarımızın da… Değil mi?

Ama bizim akrabalarımız hep Avrupa’da. Bizim Libya’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de akrabamız yok. Oradakilerin çocukları veya torunları tabii ki vardır. Ama bize uzaklar değil mi!.. Gerisini siz tamamlayın da ben de konuma döneyim.

Birinci Dünya Savaşının çıkışını bize tarih kitaplarında anlattıklarında garipsemiştik. Bir Avusturyalı ile bir Sırplının tetiklediği savaştı sözde. Günümüzde gelişen olaylara bakınca bahane aynı ise bir milyon kez dünya savaşı çıkmalı idi. Tıpkı Birinci Dünya Savaşının perde arkası şartları maalesef günümüzde doğmuştur.

Tabii ki tarih ileride yaşananları bahsedecek ama ben sizlere bugüne kadar yaşananlardan yola çıkarak bir tarih yazayım.

Soğuk Savaşın 1987’de sona ermesinden sonra Rusya maalesef tekrar eski gücüne ulaşamadı. Böylece ABD tek başına dünyanın jandarmalığını eline geçirdi. İstediği ülkede kendi menfaatleri doğrultusunda operasyonlar yaptı. Dün sevdiklerini bugün cezalandırdı. Kaddafi tam yolcu uçağı düşürme ambargosunu delmişti. Fransa, İtalya gibi ülkelerde büyük törenlerle karşılanıyordu ki birden yok edildi. ABD, İran politikası ile bölgedeki işbirlikçilerinin sadakatini sınadı. Gücünü test etti. Irak’ı işgal ederek kendi coğrafyasından binlerce kilometre uzakta bir nevi tatbikat yaptı. Tüm bunları dünyanın gözü önünde yapıyor ve karşı çıkanları tartıyordu. Her zaman olduğu gibi en çok muhalefeti Rusya yapıyordu. Amerika’nın alelacele yaptığı renkli devrimler Rusya’nın komşu ülkelerinde tutmamış görünüyordu. Sınırlarının yanı başındaki akraba Rusya’nın gölgesinde olan Gürcistan, Ukrayna, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan gibi ülkelerde ABD yanlısı yönetimler tutunamıyordu. O nedenle Rusya kaçınılmaz bir şekilde ABD ile karşı karşıya kalıyordu. Hükümranlık savaşı öyle ya da böyle, diplomasi alanında çok kuvvetli devam ediyordu. Amerika için son noktayı koyma, prestij düzeltme, avantaj kazanma gibi değerlendirilen gelişmeler Rusya için ölüm kalım savaşı gibidir. Amerika’nın Doğu Avrupa ve Karadeniz bölgesinde itibar kaybına tahammülü yoktu.

Kırım her zaman Avrupa ve Rusya için önemli olmuştur. Bugünkü durumundaki Avrupa da ABD için bir hayat damarıdır. ABD kültürü sonuçta Avrupa kökenlidir. Rusya’nın eline geçen Kırım Avrupa için Kuzey Güney hattında önemli bir kalenin kaybedilmesi anlamına gelir. Nitekim bu yarımadada yedi büyük havaalanı, Avrupa’nın içlerine kadar inebilecek kocaman deniz filosu mevcuttur. Hava trafiği, Karadeniz’in kontrolü, boğazlar, hâttâ Tuna boyu Kırım’dan kontrol edilebilir. Kırım Rusya’nın eline geçtiğinde Rusya yaşanan diplomasi savaşında büyük bir güç kazanacaktır. Nitekim Rusya diplomasi ile yapamadığını, nüfusa dayalı bir oldu bitti ile kapatmak istedi. Kırım’ı bir gecede ilhak etti.

Savaş o zaman başlamıştı. Bu savaşın yayılıp bölgesel, hâttâ küresel bir hal alması maalesef an meselesidir.  Ukrayna üzerinde baskılarını arttıran ve Kırım’ı ilhak eden Rusya, enerji koridorlarına alternatif arayıp Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmak isteyen Avrupa ülkelerini oldukça tedirgin ediyor. Rusya’ya alternatif yollar geliştiren Avrupa; Irak, İran, Türkmenistan ve Azerbaycan’dan petrol ve gaz boru hatlarını elinde bulunduran Türkiye ile iş birliği yapmak yerine bölücü tehditleri destekliyor. Türkiye’nin bölgede ikinci bir Rusya olmasından endişe eden Amerika ve Avrupa Ortadoğu ve Anadolu coğrafyasında maalesef yeni harita çizdiler. Bu haritayı Türkiye’nin kabul etmesi mümkün görünmüyor. Mevcut iktidar veya gelecek iktidarları aşan global bir savaşın ortasında kalan Türkiye asimetrik saldırıları karşılayacak güçten hızla uzaklaşıyor. Kendi içinde kuvvetli görünse de, dış güçlerin oyunlarını boşa çıkarma adına yaptığı açılımlar süreç uzatmaktan başka işe yaramıyor.Türk hükümeti yaşanan gelişmelerde ABD’nin Ortadoğu’daki partneri olan İsrail ile birlikte düzenlemeye gitme konusundaki ısrarına din kartını masaya koyarak cevap veriyor. Radikal bile olsa tüm İslami örgüt ve yapılanmaların dikkatini coğrafyaya çekmeyi başardı. Böylece ABD Ortadoğu’da bir oldubittiye giderse bataklığa saplanacaktı. Türkiye bunu başarmış görünüyor. Bugünkü şartlarda İsrail’in ortadoğu’da aktif olması kendisi açısından hezimet olur.

Tabii ki dünya Coğrafyası sadece Türkiye,Rusya ve Ortadoğu ile sınırlı değil. Dünyanın çok değişik yerlerinde yine değişik adlar altında bir çok hegomonya savaşı sürüyor. Kuzey Kore kendini halen savaş durumunda tutan bir ülke. ABD Küba ile ilişkilerini düzelterek olası bir hataya meydan vermemek ve kendi evinde avlanmamak istiyor. Pasifik bölgesinde durum Amerika’yı gafil avlayacak gibi. Olası bir küresel savaşı sinsice bekleyen tek ülke var, Çin. Çin’in nüfusu bir milyar dört yüz milyona dayanmıştır. Sadece Rusya sınırında işsizlik sorunu yaşayan on milyon Çinli mevcuttur. Rusya’nın geniş coğrafyası ve yer altı kaynakları Amerika kadar Çin’in de ağzını sulandırmaktadır. Çünkü Rusya’nın toplam nüfusu Çin’in 1/10’u kadardır. Çin Rusya’dan enerji satın alan bir ülkedir.

Maalesef tarih bir aşamayı daha kaydetti. Rusya ve Türkiye Petrol boru hatları konusunda bir anlaşma yaparak Güney boru hattı projesini hayata geçirdiler. Hâttâ Putin ileri giderek, bu hattın adının Türk Hattı olmasını bile teklif etti. Çünkü tarihi ve çok kritik bir isteği gerçekleşiyordu. Enerji koridorlarını kontrol edecekti. Ama bunun karşılığında Türkiye’ye ne vermişti? Bölücü saldırılara karşı korunma sözü mü? Amerika’nın ve Avrupa’nın baskılarına rağmen Rusya ile yapılan bu anlaşma ne kadar gerçekçidir? Elinde tamamen Amerikan sisteme dayalı ordusu bulunan Türkiye ile Rusya nasıl bir askeri iş birliği yapabilirdi ki?

İkinci alternatif olan Türkiye’nin Batıya ve Amerika’ya Rus kartını oynayarak onları emellerinden vazgeçerek Türkiye ile iş birliği noktasına çekmek. İşte bu Türkiye için olabilirliği olan, ancak Rusya için asla kabul edilmeyecek bir davranıştır. Bu oyun Türkiye’ye birkaç beden büyük olmasına rağmen oynanmaktadır. Putin anlaşmayı şu sözlerle bağlamıştır. “Tayyip erkek adamdır.” Tabii ki demokrasilerde iktidarlar değişir. Biri gider diğeri gelir. Ancak uluslar arası sözleşmeler mecliste oylanınca maalesef bağlayıcı olduğu gibi cezai şartlar taşıyan gizli unsurlar saklıyor. Rusya ile Türkiye’nin böylesi bir durumda karşı karşıya kalmasında, şimdiye kadar hiç iyi bir müttefik olamamış ABD ve Avrupa’ya nasıl güvenilir?

Bilmem anlatabildim mi?

Saygılarımla…

Aziz Atatürk

Kasım 10, 2014

Kereste tüccarı babanın oğlu olarak dünyaya geldin.

Çok küçük yaşta babasızlığı, sonrasında ise doğduğun vatan toprağının elden çıkış acısını yaşadın.

Acılarla doluyken bile daima çareler aradın.

O küçük yaşlarda, arkadaşlarına devlet idaresinde görevler tevcih ettin.

Kimin görevlendireceğini sorduklarında ise “ben atayacağım” dedin.

Ve gün geldi, şartlar, tarihi olaylar, size atama görevini verdi.

***

Kırım savaşı ile başlayan dış borçların Duyun-i Umumiye yoluyla Osmanlı’dan tahsil edilmesi, yokluk, yoksulluk, açlık, gıda sıkıntısı, hastalıklar kol geziyor, yaşı kırka varana, uzun yaşamış, diyorlardı, yaşadığınız dönemde,

Ömrünüz, insanların acımasızca katledildiği, vatansızlaştırıldığı kanlı savaşların, salgın hastalıkların bulunduğu bir yüz yılda geçti.

Avrupalı kendi içinde savaşıyor, kendi içinde savaşın dışında Osmanlı üzerinde planlar yapıyor, ittifaklar kuruyordu ileride çıkacak dünya paylaşım savaşı için.

Osmanlı İmparatorluğu’nun güçlü olarak dünya üzerinde var olabilmesi için bir Türk subayı olarak 1905 yılından itibaren Şam’da, Makedonya’da, Trablusgarp’da, Gelibolu’da, Bolayır’da, Edirne’de Sofya’da Çanakkale’de, Diyarbakır’da, Muş’da, Bitlis’de, Halep’de, İstanbul’da, şahsınıza verilen görevleri layıkıyla yaptınız,

Olan biteni izlemektense, bir vatansever olarak olanları yorumlayıp, çıkış yollarını sunadurdunuz devlet idaresine.

Savaşa girmekte aceleci davranmayın, dediniz ama onlar alelacele, Almanya’nın yanında olarak l.Dünya Savaşı’na girdi.

Savaş sonrası ise hüsrandı Osmanlı için.

Bütün mücadelelere rağmen, yanlış idari kararlarının sonuçlarından kendini kurtaramayan ve yedinci maddesi gereğince “Osmanlı İmparatorluğu'nun herhangi bir bölgesine, güvenliklerini tehdit edecek bir durum nedeni ile İtilaf Devletlerine işgal hakkını da tanıyan” Mondros Ateşkes Antlaşması 30 Ekim 1918 tarihinde imzaladı.

Ateşkesten sonra silahlarını teslim edip, birliklerini terhis etmeye başlamıştı, Osmanlı İmparatorluğu.

Hâlbuki büyük araştırmalar sonucu elde ettiğiniz bilgileri yorumlayarak, daha savaş başlamadan Sofya’dan göndermiş olduğunuz, içeriği önerilerle dolu mektupları veya Trablusgarp’taki tekliflerinizi dikkate almış olsaydı idare, muhtemeldir ki Mondros diye bir şey olmayacak, düşmana tavizler verilmeyecek, devlet idaresi ve topraklar işgal edilemeyecekti.

***

Devlet Yönetiminden gelen emirlere olan geçmiş itaatkâr tutumunuz gözetilerek, yoğun görüşmeler sonucunda, Osmanlı İmparatorluğu’nun düşman tarafından sıkı sıkıya kontrol altında tutulduğu bir dönemde,  Mondros aleyhine uygulamaların bulunduğu bölgeleri bastırmak, düşman devletlerin istediği şekle sokmak, Türklerin Karadeniz Bölgesinde Pontusçulara karşı geliştirmiş oldukları direnişi kırmak, silah ve cephaneleri toplamak, vatandaşlara silah dağıtılmasını engellemek ve dağıtım yapan kuruluşları ortadan kaldırmak üzere 30 Nisan 1919'da 9’uncu Ordu Müfettişi olarak Samsun'a görevlendirildiniz. Ve ilk kez, tevdi edilen görevi yapmadığınız için görevden alınmanız gündeme gelince onlardan önce davranarak istifa ettiniz. Sonrasında ise düşman devletlerin baskısıyla idam fetvanız verilmesine rağmen gönülden üstlendiğiniz ulvi görevinizden vazgeçmediniz.

***

Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan yola çıkışınızdan bir gün önce son olarak 15 Mayıs 1919 günü İzmir Yunanlılarca işgal edilmiş, sessiz kalarak işgale göz yuman İzmir valisi İzzet Bey Yunan askerince tokatlanmış, Türk askeri kışla nizamiyesinden dışarı çıkamazken, limandan şehre doğru giriş yapan Yunan askerine ilk kurşunu Osman Nevres (Hasan Tahsin) sıkmış, Yunan tecavüzleri başlamıştı…

Samsun’a çıktığınızdaki genel durumu kaleminizden okuyalım:

1919 yılı Mayıs'ının 19'uncu günü Samsun'a çıktım.

Genel durum ve manzara: Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu durum, Dünya Savaşı'nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes Antlaşması imzalamış, Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı'na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa'nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı, Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri, ateşkes Antlaşmasının hükümlerine uymağa lüzum görmüyorlar.

Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul'da

Adana vilayeti Fransızlar,

Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş.

Antalya ve Konya'da İtalya askeri birlikleri,

Merzifon ve Samsun'da İngiliz askerleri bulunuyor.

Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919'da itilaf Devletleri'nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir'e çıkartılıyor. Bundan başka, memleketin her tarafından Hıristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı.

***

Samsun’a çıktığınızda yalnız değildiniz.

Düşman çizmesi altında çiğnenen vatan toprağında yakılarak, vurularak, kurşuna dizilerek, asılarak, süngülenerek, kesilerek, işkence görerek, tecavüz edilerek katledilen insanlarımızın ruhlarının dışında, okul yıllarından başlayarak, daha sonraki yıllarda da devam eden kurtuluş çarelerine dair sohbetlerinizden, önerilerinizden, savaş alanlarındaki kararlarınızdan sizin ne denli vatansever ve zeki bir insan olduğunuzu bilenler biliyordu ve her biri gönülden sizinleydi.

İşgal kuvvetlerince adeta esir alınmış, onlardan medet bekleyen, yabancının talimatlarını uygulayan idarenin verdiği görevi ifa etmeyerek Samsun’dan yaktığınız kurtuluş meşalesiyle yurt çapındaki bütün vatanseverler aydınlandı. O kurtuluş meşalesinden kuvvet buldu, güç aldı, yüreği acı dolu vatansever insanımız.

Yurt genelinde kurtuluş çaresi arayan küçük kuvvetler, analar, bacılar, gardaşlar o meşale etrafında birleşti ve Mondros’tan sonra, 10 Ağustos 1920 tarihinde imzalanan Sevr Antlaşması ile aralarında Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşan emperyalist devletler dize getirilip, İngiliz Heyeti Başkanı Lord Curzon’un “Şimdi bu masada verdiklerimizi, yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde geri alacağız” tehditleri altında 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Barış Antlaşması sonrası bugünkü fikri hür, vicdanı hür bireylerden oluşan, kültür, bilim, eğitim, sanat, yerli sanayii esasına dayalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti meydana getirildi.

***

Aziz Atatürk, bir fani olarak ebediyete intikal edip, naçiz vücudunuz elbet toprak olmuştur.

Ancak ilim esaslı meydana getirdiğiniz düşünceleriniz halen yolumuzu aydınlatmaktadır.

Yaşam bulduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlığından rahatsız olan düşmanlarımız geçmişte ortaya koymuş oldukları çirkin emellerini günümüzde de gerçekleştirmek üzere var güçleri ile gerektiğinde geçmişten gelen hayranlarından iç destek alarak kahpece milletimizin birliğini bozmaya, devletimizi ortadan kaldırmaya yönelik, halen, maddi ve manevi nafile bir uğraş vermektedirler.

Meydana getirmiş olduğunuz en büyük eseriniz Türkiye Cumhuriyeti Devleti; tarihini bilen, okuyan, araştıran, okuduğunu yorumlayabilen, bilime inanan, fikri hür, vicdanı hür vatansever olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni meydana getirmiş olan Türk Milletinin evlatlarınca ebediyete dek yaşatılacaktır.

Bireylerin, yönetenler üzerinde daima etkili olmasını  sağlayan  “Demokrasi” yoluyla idare edilen Cumhuriyet rejimiyle yönetilen devletlerde; belli bir soy,  sınıf, kral, şah, teknokrat değil, kendine egemen olmak gibi bir yetiye kavuşan birey ve bireylerden oluşan topluluklar etkili.

Avrupa’da yaşayan halkların demokrasiye kavuşması  kanlı savaşlarla dolu mücadelelerle olurken, Türk Halkı'nın makûs talihini değiştiren Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, meydana getirmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde demokrasiyi benimsemekle, milletin egemenliğini, halifelik tartışmalarına rağmen gerçekleştirmiş.

Yedi kuşak geçmişi, padişahın kulu olarak yaşamış toplumun bireyleri, kulluktan birey oluvermiş Atatürk sayesinde.

Birey olmak da ne ki?

Yıllarca padişahın kulu olmanın yanı sıra, gerçek din adamları hariç; şeyhler, şıhlar, tarikat liderleri de kendilerine kul etmiş insanları.

Kimi insanlar, şeyhin, şıhın, tarikat liderinin müridi olmadan yolunu bulamayacağına, ağasız yaşayamayacağına, inandırılmış, inanmış...

İşte böylesi bir inanç sayesinde onlarca isyan çıkartılmış Anadolu’da. Ağa ağalığından, şeyh şeyliğinden, tarikat lideri tarikat liderliğinden vazgeçmemek için.

Ve tabii yedi düvel boş durur mu? Onlar da desteklemiş isyanları, ama nafile. Atatürk ve arkadaşları inandığı yoldan dönmemiş bir türlü.

Bu defa derinlere dalmışlar, Avrupa, Amerika, şeyh, şıh, tarikat lideri, hepsi birlikte, pençelerine düşmüş, kendilerini bir türlü onlardan kurtaramayan insanları, bir bir demokratik cumhuriyet düşmanı olarak işleyip durmuşlar.

Sosyal devlet kişiyi özgürleştirmek için çalışırken, onlar ise kişileri kendine bağımlı tutmaya çalışadurmuşlar.

Bakmışlar ki, bu iş dıştan olmayacak! Öyleyse devlet idarelerine sızmalıyız, demişler ve başlamışlar ağır ağır devlet idaresine sızmaya...

İdareye sızdıktan sonra, kişileri özgürleştirecek devlet sistemlerini, politikalarını yavaş yavaş işlemez, işbirlikçisi oldukları AB-D’ye bağımlı hale getirmişler.

Ekonomik faaliyetleri dışa bağımlı hale getirdikten sonra, ülke halkının yoksulluktan başını kaldırıp, başka şeylerle uğraşması, kendini geliştirmesi, kültür seviyesini yükseltmesi ne mümkün...

İnsanları kendine tabi tutmaya çalışan ve bir halkı yabancıya muhtaç duruma sokan hasta ruhlu insanlar, kendi krallıklarının peşinde koşmaktan öte bir şey gerçekleştiremezler.

Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni koruyup işletecek olanlar; insanları kendisine bağlamak veya birine bağımlı olmak gibi bir hasta ruha sahip olmayan, çağdaş, insana saygı duyan, bağımsız birey olabilmiş, bilime inanan, kültür düzeyi yüksek adamlardır!

RUSLAR

Mayıs 31, 2013

Orta yaş üzerindekiler için Rusya, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği demektir. Bu yaşlarda olanlar için bu ülke öyle bir çırpıda tanımlanabilecek bir ülke değildir. Çünkü çok büyük bir askeri güçten, çok derin bir edebiyattan, çok geniş bir coğrafyadan, çok zengin doğal kaynaklardan ve hepsinden önemlisi çok ileri bir teknolojiden bahsetmek gerekmektedir.

İşte böyle bir Rusya’yı başlık yaptıktan sonra, Baltacı ile Katerina’nın macerasından, doksanlı yıllarda yapılan bavul ticaretinden veya maalesef “Nataşa” adını verdiğimiz fahişelerden bahsedecek değilim.

Rusya çok büyük bir devlettir. Tarihi acılarla doludur. Vatandaşlarını zaman zaman aç, sefil, çaresiz bırakan bu ülke her zaman önde kalmayı başarabilmiştir. Tüm bunları, müthiş bir değişimci yapısına borçludur. Bu ülkeyi tarih sahnesinde incelediğimizde, gözümüzden kaçan ilginç detaylarla karşılaşırız.

Rusya dünyanın en büyük sömürü üretebilen ülkesidir. Kendi sınırları içinde gösterdiği halkları, Rus halkı lehine sömürürken, bu ülkelerin ellerine her zaman onlara yetebilecek kadar oyuncak bırakmıştır. Halen daha özgürlüğüne kavuştuğu söylenen eski Sovyet Ülkelerinde bile halen bir Rus otoritesi mevcuttur. Nitekim iki binli yılların başında Amerika’nın eski Sovyet ülkelerinde gerçekleştirmek istedikleri renkli devrimler çok kısa sürmüş, bu ülkeler tekrar rus yanlısı politikacıların yönetimine geçmiştir. Aynı şekilde dünyanın bir çok ülkesinde Rusya’nın ağırlığı hissedilebilmektedir. Orta Avrupa ülkelerinde, Afrika ülkelerinde, Ortadoğu ülkelerinde, Uzak Asya Ülkelerinde, Güney Amerika ülkelerinde Rusya’nın etkisi halen devam etmektedir. Rusya bir çok ülkeye silah satmaktadır. Aynı zamanda da teknik servis hizmeti de sağlamaktadır. Çok ilginç bir örnek vermek istiyorum. Ermenistan’ın Türkiye sınırlarını Rus askerleri korumaktadır. Ermenistan’ın tüm hava ve kara kuvvetleri Rus malıdır. Aynı şekilde Ermenistan ile savaş halinde olan Azerbaycan’ın da silahları Rus yapısıdır. Azerbaycan askeri sanayini henüz kuramadığı için her türlü giderini yurtdışından satın alarak karşılamaktadır. Öyle ki Azerbaycan ordusunu Türkiye lojistik olarak desteklese de, bugüne kadar kayda değer bir şekilde Türk veya Amerikan yapımı teçhizat Azerbaycan envanterinde yoktur. Olsa dahi bu teçhizatlar teknik servis pahalılığı nedeniyle bir köşede beklemektedir. Çünkü büyüklerin Pazar savaşında Azerbaycan Rusya’nın etkisi altında kalmak zorundadır. Ülke yöneticilerinin başka pazarlara yönelmesi demek, siyasi tercihlerinde değişmesi olarak algılanacağından, Rusya’yı ürkütmemeye dayalı bir politika eski Sovyet ülkelerinde mevcuttur.

Rus halkı dünyanın en çok seyahat eden halklarındandır. Sıradan bir Rusla sohbet ederseniz, kendi ülkelerinin toprakları çok geniş olmasına rağmen birçok şehirde bulunmuştur. Elli yaşlarındaki sıradan bir rus muhakkak Moskova’yı ve San Peterburg’u görmüştür. Bir çok Cumhuriyette çalışmıştır. Kazan, Novosibirsk veya Omsk’ta yaşayan biri için bin kilometre uzaktaki Moskova uzak bir yer değildir. Ülkede benzin fiyatlarının ucuz olması nedeniyle genel olarak ekonomik araçların tercih edilmesine gerek olmadığı gibi, seyahat ücretleri de bize göre komik denecek kadar azdır. Cebine bin doları koyan biri, bir uçtan bir uca yaklaşık on bin km olan tüm Rusya’yı dolaşabilir. Böylesine iç hareket olanakları yüksek, nüfus hareketleri fazla olan bir ülkenin vatandaşlarının, tatil yapma ve seyahat etme kültürü de yüksektir. Sıradan, aylık geliri 500 dolar olan bir memur bile yurt dışına çıkıp tatil yapar. Tatilinden feragat etmeyi sevmeyen rus halkı önceleri en çok uzak doğu ülkelerini tercih etmişlerdir. Gözde ülkeleri Tayland, Malezya, Hindistan gibi ülkelerdir. Dünyanın bir çok irili ufaklı ülkesinde havacılık sektörü Rusların elindedir. Güney Amerika, Afrika ve Asya’dan sonra Akdeniz ülkelerine yönelen Ruslar başlangıçta Yunanistan, Rum Kesimi, İtalya ve İspanya’yı tercih etseler de Türkiye’nin sunduğu imkanlar karşısında, ülkemize müthiş bir ilgi göstermişlerdir. Özellikle Antalya ve Alanya’da Ruslar önemli ölçüde gayrimenkul almaya başlamışlardır. Ancak turizmi seven Rusların bu defa ki hedefi farklı olmuştur. Ruslar Türkiye’ye kalmak üzere gelmektedirler.

  • Evet… Ruslar ülkemize kalmak üzere gelmektedirler. Peki neden? Neden başka ülkelere turizm için giderler de bize gelince kalmak isterler? Neden Türkiye? Neden başka ülke değil? Neden Rusya’dan kaçıyorlar? Madalyonun başka yüzleri var mıdır? Konjoktürel düşünmeyip, birazda stratejik düşünsek faydaları zararları nelerdir?

Lafı biraz amiyane tabire getirirsek Türkler ve Ruslar tarih boyu hem savaşmış, hem sevişmiş milletlerdir. İki ülkenin de tarihi emelleri olduğunu söylesek de Rusların emelleri daha belirgindir.

Ruslar her zaman Akdenize inme hayallerini korurlar. Çanakkale ve İstanbul boğazı aslında Rusların boğazını sıkan iki adet el gibidir. Montrö deklaresini defalarca delen Ruslara karşı Türklerin aslında yapabileceği pek fazla bir şey yoktur. Tarih boyunca teknolojide ve askeri büyüklükte Türklerden daima çok güçlü olmayı başaran Ruslar için Türkiye mevcut konumuyla çok önemlidir. Ancak bölgesel bir güç olmaktan ileri giderek küresel bir güce dönüşmeye çalışan Türkiye her zaman Rusya için bir rakip ve dolayısıyla tehlikedir. Güçlenen Türkiye bu coğrafya’da Rusların emellerine sekte vuracaktır. Ruslara göre, Türkiye mevcut yapısı ile diğer bölgesel ülkelerden farklı değildir. Sonuçta kendine özgü büyük bir sanayi altyapısı yoktur. Bir çok alanda dış ülkelere bağlıdır. Amerika’nın desteklediği yönetimlerin işbaşına geldiği bir ülkedir. Ancak süreç gereği ellerinde bulundurdukları ülkeleri kaybetmemek adına Türkiye, Mısır gibi ülkelerden de şimdilik ellerini çekmişlerdir.

Türkler, 1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım’ı kaybettikten sonra, Rusya içindeki Türklerden kopmuşlardır. Bu kopuş Rusya’nın korkunç bir kitlesel göçe zorlama hareketleri sayesinde olmuştur. Bu göçlerden geri kalanlar, Kafkasların dağınık halkları gibi istenildiği gibi yönetilmiştir. Ancak geçen zaman içinde Türklerin Orta asya ve Kuzey Türkleri ile ilgili emelleri zaman zaman alevlense de, bu halkın bitkin, dağılmış ve ümitsiz halleri Sovyet döneminde milliyetsizleşme çalışmaları nedeniyle sekteye uğramıştır. Türkiye bir taraftan bölgesel, diğer taraftan ekonomik sorunlarla uğraşırken Rusya üzerindeki emellerini NATO vasıtası ile yapmaya kalkışmıştır. Ancak NATO’nun amacı Türkiye’yi savunmak veya Türk ideallerini gerçekleştirmek değil, Sovyet yayılmacılığının önüne geçmekti. Nitekim görevini tamamlayınca da geri çekildi.

Türkler ve Ruslar her ne kadar birbirlerine yakın iseler de bir o kadar da düşmandırlar. Çünkü tarihi ve menfaate dayalı sorunları vardır. Bunun bilincinde olan Ruslar hiçbir zaman gardını bırakmamıştır. Özellikle Amerika’nın bölge ülkeleri üzerinde oynadığı oyunlarda Türkiye’yi taşeron gibi kullanması Rusya’nın tedbirini elden bırakmamasını sağlamaktadır. Ancak Türkiye son yıllarda birbiri ardına ekonomik çıkar adına, Rusya’nın elini güçlendirici adımlar atmaktadır. Bir taraftan Amerika’nın çıkarlarını temsil etmekte, diğer taraftan Rus sermayesine kapılarını sonuna kadar açmaktadır. Böylesi bir ortamda, olası bir iç çekişme halinde tarafların iştahını ve isteğini de arttırmaktadır. Birbiri ardına tek taraflı çıkarılan bir dizi kanunla, Rusların birden fazla ev almaları, toprak almaları, Türkiye’de iş kurmaları, çifte vatandaşlık almaları, uzun süreli oturum izni almaları sağlanmıştır. Rus halkının Türkiye’ye geliş sebebi her ne kadar güneş, deniz ve tatil gibi görünüyorsa da, gerçek sebep, ucuz gayrimenkul, ucuz toprak ve Rusya’ya göre daha sakin ve devlet baskısının hissedilmediği bir hayattır. Türkiye’nin gelecekte yaşayabileceği bir çalkantılı dönemde Rusya’nın kendi nüfusunu bahane ederek bir takım isteklerde bulunması kaçınılmazdır. Kaldı ki, bir çok ülkede bir çok devlet adamı ve asker, uygulamalarından dolayı daha sonra uluslar arası mahkemelerde yargılanmıştır. Bu yargılamalar sonucunda bir ülkenin lideri başka bir ülkede hapis yatmıştır. Özetle uluslar arası hukuğun etki alanı genişlemektedir. Bu kapsamda ekonomik kazanç uğruna yabancılara kapılarını açan Türkiye’yi bir tehlike beklemektedir.

Son zamanlarda rus vatandaşları ile evlilik yapanların sayısında büyük artış vardır. Bu evlilikleri incelediğimizde hemen hemen hepsinde Türk vatandaşı olanlar erkektir. Bu arada evlenenlerin etnik yapısına bakıldığında ise, Ruslarla evlenen erkeklerimizin ezici çoğunluğu Kürt kökenli gençlerimizdir. Evlenme sebeplerine baktığımızda ise, yine büyük bir bölümü sevgiye dayalı değil, bilakis menfaate dayalı evliliklerdir. Rusların amacı Türk vatandaşlığını alabilmektir. Çünkü bir Rus kızı için Türk vatandaşı olabilmek bir nevi kurtuluştur. Kendi ülkesinde değer görmeyen ve ekonomik yoklukla pençeleşen bu kızlar, Türk örf ve ananelerinin kendilerine sağladığı imkanlardan oldukça memnunlar. Rus bayanları bir çok yönüyle Türk bayanlarından çok şanslılardır. Çünkü onlar kendilerini güzel gösterebilmek adına aile baskısı diye bir engel bilmezler. Dinsel baskı yaşamazlar. Ayrıca iş hayatına atıldıklarında Türkiye’de iyi de para kazanırlar. Erkeklerden gördükleri ilgiyi kurnazca değerlendirmeyi bilirler. İş hayatında da bir Türk bayana nazaran daha disiplinli ve daha aktiftirler. Ayrıca arkadaşlık engelleyici törelerden etkilenmedikleri için erkekler gözünde daha makbuldürler. Peki Kürt gençlerimiz neden böylesi evlilikler yapıyorlar?  Birbirini severek evlenenleri tenzih ederim ancak en önemli etkenlerden biri, ailelerinden uzakta, turizmde çalıştıkları ve kendilerini özgür hissettikleri bir ortamda fazladan ilgi görmek hoşlarına gidiyor. Yarını, olabilecekleri, aile yapısını, düşünecek yakınlarından uzak olmaları bu evlilikleri daha kolay kılıyor.

Çocuklar… Çocuklarımız dünyanın hangi milletinden olursa olsun, en masum, en savunmasız ve  en sevimli ırktaşlarımız. Çocukların bu yönüne değinmeden ülke gerçeklerime geçmemi umarım af edersiniz. Şimdilerde Türk Silahlı Kuvvetlerine çifte vatandaş olanların da kabul edilmesi gibi bir kanun yasalaşmak üzere. Maalesef her şeye sessiz kalan toplumumuz bir zahmet edip bunu da tartışmadı. Kendi kendime soruyorum. Başbakanımız “ Alkollü içecekler kanununun İki sarhoşun bir araya gelerek çıkardığı bir kanun olduğunu söyledi.” Sonra da bu lafın kimseyi hedef almadığı, öylesine söylendiği açıklandı. Acaba ben de şimdi şu çifte vatandaşlık kanunu çıkarsa, kimseyi hedef almadan, “üç hainin çıkardığı kanun” diyebilecek miyim? Tamamen Rus kültürüne bağlı, ancak Türkçe konuşan bir insanın Türk Silahlı Kuvvetlerinde işe girebilmesi doğru mu? Ya da sözkonusu ülkede böyle benzeri bir uygulama var mı? Tabii ki cevabı net biliyorum. Rusya’da çifte vatandaşlık yasak.

Neyse konumuz Rusya… Dönelim tekrar Rusya’ya… Ülke büyük olunca yazısı da çok uzun oluyor.  Aşırılıklar ülkesidir Rusya… Toprakları bile aşırı geniştir. İnsanın hiç girmediği geniş Tundra Ormanları ile kaplıdır. Açlığın, yoksulluğun, çaresizliğin, tükenmişliğin, kaderine terk edilmişliğin en trajik örneklerinin bulunduğu kocaman bir çöl gibidir bazen. Ancak tüm bunların yanında eğlencenin boyutlarının, sosyal yaşantının, şahşahanın, gösterişin, hesapsız harcamanın, en çarpıcı örnekleri yine bu ülkededir. Karun gibi zenginlerin ve kuru ekmeği olmayanların aynı dönemde yaşayabildiği, sözde komünist öğreti almış bu halkın görgüsüzlüğüne ve cahilliğine bazen şaşmak gerek… Bir tarafta hiç bitmeyen bir Lale devri… Diğer tarafta trajedi… Tüm bu tezatlar arasında bir şeyler üretebilmek, ülkeyi geleceğe taşımak isteyen post modern diktatör Putin… Antidemokratik uygulamaları, adil olmayan seçim politikaları ile Rusya’nın üzerindeki son karabasan gibi… Yüzde doksanların üzerinde oylarla seçilen, muhalefete hiç tahammülü olmayan bu kişi, etrafında onun şerrinden korkanlarla bir arada geziyor. Halkın kendine tepkisini, sempatiye çevirmek isterken, kimi zaman, denizin dibine girip tarihi eser buldu. Kimi zaman da tek motorlu uçakla kazlara uçmayı öğretti. Ancak hiç taviz vermediği tek alan, Rusya’nın dış politikasıdır. Bu politikayı başarıyla yürütmesinin sebebi çok açıktır. Dış politikanın başında dünyanın yakından tanıdığı, çok büyük bir siyaset adamı vardır. Sergey Lavrov…

Rusya çok büyük bir ülkedir. Türkiye’den göründüğünden çok büyük. Bir tarafta nükleer teknoloji, diğer tarafta uzay çalışmaları… Dünyanın her yerinde bir rus görebilirsiniz. Her Alanda mega bir ülkeden söz ediyoruz. Ancak bu ülkeyi bekleyen çok büyük bir tehlike var. Nüfus…

Rusya’nın nüfusu konusunda resmi ve gayri resmi sonuçlara ulaşarak bir takım yorumlar yapabiliriz. Resmi sonuçlara bakarsak gitgide azaldığı için çocuk yapılması teşvik edilmektedir. Böylece sorunları çözülecektir. Ancak gayri resmi sonuçlara bakarsak sorun çok daha büyüktür. Bu gün Rusya’da yaklaşık 150 milyon resmi nüfus görünmektedir. Ancak devlet politikasının şeffaf olmaması nedeniyle rakamların tam açıklanmadığı söylenmektedir. Bir yaklaşıma göre Rusya’nın kağıt üzerinde nüfusu 150 milyon olsa da gerçek nüfus 100 milyon civarındadır. Rakamlarda abartma vardır. Ayrıca son yıllarda Rusya’da Alkol, işsizlik ve boşanma sebeplerinden bir çok çocuk kaderine terk edilmektedir. Yetimhanelerin durumu iyi değildir. Ülkede mafya yapılanması olduğundan, organ mafyasının çocukları yurtdışına kaçırdığı düşünülmektedir. Kayıp çocuk rakamları çoktan milyonları geçmiştir. Çocukların sahipsizliği nedeniyle suç oranları oldukça yüksektir. Ülkenin sosyo kültür yapısı çökmek üzeredir.

Sosyal sorunların ülkenin ekonomik yapısına da etkileri artmaktadır. Özellikle iyi eğitim görmüş Ruslar yabancı ülkelere göçmektedirler. Özellikle devlet daireleri artık iyice eğitimsiz kişilere bırakılmıştır. Yaklaşık on milyondan fazla varlıklı ve iyi eğitim görmüş Rus ailesi Rusya’dan kaçmıştır. Tüm bu sorunlar karşısında Rusya’nın çizdiği güçlü devlet modeli etkisini eskisi kadar gösterememekte, bölgesel konularda denge unsuru olma özelliğini kaybetmektedir. Hal böyle olunca da özellikle Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde tek taraflı girişimlerin önü açılmakta ve Rusya’ya rağmen yeni bir düzen kurulmaktadır.

Tabii ki Rusya için her şey bitmiş değildir. Rusya çok dinamik bir ülkedir. Bu ülke sadece İkinci Dünya Savaşında 40 milyon insan kaybetmiştir. Ancak daha sonra Varşova Paktı’nı kurarak 35-40 yıl önderliğini yapmıştır. Rusya’nın en büyük şanssızlığı hoyratça hareket eden bir lider olan Putin’dir. Atalarımız, “Bir kötünün bin yere zararı olur.” derler. Putin Rusların sadece zamanını alıyor. Genlerini değiştiremez. Rusya Putin gibileri çok gördü. Ama hiç ihtişamını kaybetmedi.

İşte benden bir kaya daha… Artık bu kayayı siz nereye dayarsanız dayayın. İsterseniz bir hikaye de siz yazın. Başlığı “Türkler” olsun. Bence aynı yazının benzeri olur.

Bu kez konum emekli assubaylar değil. Belki ilgi çekici bilgilendirme yazısı olur diye hazırladım. Okuduğunuz için şimdiden teşekkür ederim…

Paka paka…

Bir ülkeyi çağın dışına, kuruluş hedeflerinden farklı yöne götürmek isteyen idareci; toplumun üyeleri olan, statüler, iş bölümleri, meslek dalları altında toplanan topluluklara haksızlıklar öngörüp, haksızlıkları uygulamaya sokarak, asıl hedefleri için uygun ortam yaratabilir.

Ülkenin bağımsızlığını, gelişmesini, halkın refahını, huzurunu düşünen idareciler elbette ki insanlarının gelişmesini, adalet içinde yaşamasını hedefler ve bunu gerçekleştirmekten de mutluluk duyar. Ancak kişiler, ülke menfaatlerinden uzak olarak, benimsemiş oldukları yabancı düşüncelerin hizmetine girdikten sonra tüm güçleriyle, toplulukların ve dolayısıyla halkın geriye gitmesi, ülkenin bağımsızlığının ortadan kalkması için çalışırlar. Bu çalışmalarını ise belli kıvama gelinceye dek örtülü olarak yürütürler. Kıvama ulaşıldıktan sonra ise, kendilerini güçlü hissederek açık konuşmaya, açık mesajlar vermeye başlarlar.

Dışa bağımlı çalışan idarecilerin yaratmış olduğu akla, mantığa, insanlığa aykırı adaletsizlikler, adaletsizliğe maruz bırakılan insanlarca önlenmeye çalışılsa da, bunda, topluluklar içerisinde, topluluktanmış gibi görünenlerce yaratılan, topluluğu bölücü ayrılıklar nedeniyle, önleme çalışmaları onlarca yılı alabilmekte.

Dışa bağımlı idare edilen yerlerde, en temel insani haklar uğruna verilen mücadeleler, insanların sinirlerini harap edecek düzeye ulaşabilmekte.

İdareciler, emrindeki topluluklara haksızlıklar yaratarak veya haksızlığı sürdürerek, topluluğun dikkatini bir yere yoğunlaştırırken; haksızlığının çözümü için bir araya gelen topluluklar mücadele içindeyken, ülkede başka şeyler de meydana gelebilir.

Ülkede, ülke menfaatlerini bertaraf edebilecek öylesine değişiklikler meydana gelebilir ki, statü/iş kolu mücadelesi içindeki kişi, bunu, çok geç de fark edebilir.

Karışıklıklar içerisinde olan, sınırları içinde çok miktarda yabancı ajan bulunan ülke halkının birer üyesi olan ve statü/iş kolundan kaynaklı olarak adalet mücadelesi veren topluluklar, mücadelelerini verirken, ülkesinde nelerin olup bittiğini görmezden geldiğinde, sonuçta mücadele verecek bir ülke, bir ortam bulamama tehlikesiyle de karşı karşıyadır.

Topluluklar, üzerlerinde uygulanan adaletsizlikler yoluyla statüye/iş koluna olan aidiyet duygularının yitip yitmediğine bakmanın yanı sıra; devletten, idare meclisinden beklenen, adaletin gerçekleşme beklentisi duygusunun kaybolup olmadığını da gözden geçirerek, duygu kaybının örtüşüp örtüşmediğine de bakması gereklidir.

Eğer statü/iş konuna ait bireyde oluşan aidiyet duygusu kaybı, idare eden meclisten olan beklenti kaybıyla örtüşüyorsa, burada, üst düzeyde bağlantılı işlerden söz edilebilir ki bu durumda bir siyasi durum söz konusu olur. Ve topluluk mücadele yol haritasını buna göre düzenlemelidir, denilebilir.

İçinde bulunduğumuz Mart ayı Türk Milleti için anlamlarla dolu. Geçmişte, bir yenilgi sonrası dört yüz yıl kalınan Ergenekon’dan, toparlanılarak çıkış ve dünyanın en gelişmiş ordularına karşı kazanılan Çanakkale Deniz Zaferi bu ay içerisinde.

Çanakkale Zaferi, tam bağımsızlığa gidiş yolunda, Mustafa Kemal için adeta bir güç kaynağı olmuş.

***

Çanakkale’yi terk etmek zorunda kalsa da düşman, yurdun genelinden hiç de kolay gitmemiş…

Her yerde devam eden kurtuluş mücadelesi binbir zorluklar altında yürütülmüş. Öyle zamanlar olmuş ki düşmanı protesto etmek amaçlı olarak “Kahrolsun İşgal” sloganı atmak dahi yasaklanmış. Olay şöyle:

Erzurum’dan gelmiş olan Heyeti Temsiliye Sivas’tadır. Yurdun dört bir yanı düşman işgali altında ve Halk “Kahrolsun işgal” şeklinde slogan atar. Bunu duyan Dâhiliye Nazırı Damat Şerif Paşa Sivas Valisi Reşit Paşa’ya aynen şu telgrafı yazar: “Kahrolsun işgal diye bağırmak, bağırılmış olsa bile bunun gazetelerde yayımlanmış olması ve benzer yazılar, hükümetimizin bugünkü siyasetine uygun değildir. Gerekli tedbirin alınması ve bir daha bu tür nahoş olaylara sebebiyet verilmemesi.”(1)

Bu telgraf, bana, nedense, 2012 yılı 29 Ekim “Cumhuriyet Bayramı”na halkın katılımını türlü yöntemlerle kısıtlayan, yollarda alıkoyan, bayram kutlamalarında ise halkın üzerine su, biber gazı gibi şeylerin sıkılmasına, jopla yaralanmasına mahal veren genelgeyi çağrıştırdı.

Ve yine, nedense, yukarıdakine benzer kısıtlamaları içeren bir genelgenin; binlerce insanın katledilmesine, şehit edilmesine, gazi olmasına, acılar yaşamasına, ülkeyi dışa bağımlı tutmasına ve borç batağına sürüklenmesine sebep olmuş olan terörist liderinin posterlerinin taşındığı, yüzleri maskeli olanların zafer işareti yaptığı Nevruz Kutlamalarına yönelik yayımlanmadığını, görmekteyiz.

Acaba neden?

Son yıllarda yürütülmekte olan Balyoz, Ergenekon gibi çoğu asker, bilim insanı, yazar gazetecilerin yargılanmakta olduğu davalara ilişkin önemli safhalara ait açıklamalar, önemli günlerde kamuoyuna yansıtılmakta. Dört yıldır görülmekte olan Ergenekon Davası’na ilişkin iddianame 18 Mart günü toplumla paylaşıldı.

Ergenekon, bir savaş sonrası, Türklerin dört yüz yıl kaldığı yerin adı. Ve buradan çıkış tüm Türk dünyasında, Mart ayı içerisinde “Bahar Bayramı” olarak kutlanmakta.  Ayrıca, bu ay içerisinde, yedi düveli hezimete uğratan, dünya savaşının seyrini değiştiren, süresini uzatan, bir zamanlar Osmanlı’ya “Hasta Adam” diyen Rusya’nın rejimlerini değiştirmesine, İngiliz hükümetinin istifasına, mazlum milletlerin uyanmasına sebep olan “18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi” de var.

Normalde, önemli toplumsal olayların önemine binaen, radyolarda, televizyonlarda, evlerde yapılan sohbetlerde toplumsal bilinci, tarih bilincini, dayanışmayı artırıcı konulardan bahsedilmesi gerekirken –ki yabancı ülkeler bunu böyle yapmaktadır- başka bir zaman yokmuşçasına, insanların önüne farklı gündemler sunuluverilmekte.

Tarihsel olayların dışında, basın, yayın yoluyla toplumda gündem yaratılan olaylarla ilgili olarak bir “WİKİLEAKS Belgesi”ne bakalım:

“…(Türk Generaller) AKP’den seçilmiş Tayyip Erdoğan’ın davranışlarından büyük rahatsızlık duymaktadır. Erdoğan güçlü bir müttefikimizdir. Generallerin bu tutumu Amerikan menfaatlerinin korunması açısından engelleyicidir. Orgeneral Hilmi Özkök’ün sadakatli duruşu sahiplenilmelidir.

Muhalif orgeneraller, Orgeneral Hilmi Özkök’ün çizgisine itiraz etmektedirler…  Erdoğan kendisine desteğin devamı halinde ABD’nin bir müttefiki olarak Ortadoğu ve Irak dâhil olmak üzere Türk hava sahasını, kara ve demiryolları ile Mersin ve İskenderun limanlarını kullanımımıza açacağını taahhüt etmektedir… Ancak Türk Ordusu’ndaki üst rütbeli subaylar tarafından engellenmek istenmekteyiz.

Amerikan menfaatlerine karşı çıkan
Org. Aytaç Yalman, Org. Şener Eruygur, Org. Çetin Doğan, Org. Hurşit Tolon, Org. Fevzi Türkeri, Org. Tuncer Kılınç, Org. Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün emir ve talimatlarına uymadıkları gibi her an muhtıra verebilirler. Bu bakımdan değerlendirildiğinde güçlü bir medya grubunun oluşturulmasına acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Bu konu Recep Tayyip Erdoğan ile paylaşılmış olup gereğinin değerlendirileceği hakkında olumlu değerlendirmelerin yapıldığı ve yapılacağı teyidi alınmıştır.”(2)

Güncel olaylar, tarihle bağlantılıdır.

Orhan Kaya

  1. Nurten Arslan, Küçük Anılarda Büyük Sırlar, Dönemeç, 4.Kitap, sa.520, Mavi Kuş Yayınevi, 2.Baskı, Ankara, 2008
  2. Barış Pehlivan, barış terkoğlu, Sızıntı, Wikileaks’te Ünlü Türkler, sa.178, Kırmızı Kedi yayınevi,, 3.basım, İstanbul, 2012

Türkler binlerce yıllık tarihi boyunca şanla, şerefle, medeniyetle, gittikleri yerlere adalet, hizmet, güvenlik götürmüş, hâttâ kimi devletler uğradıkları zulümlerden kurtulmak için -Fransa örneğinde olduğu üzere (1)- Türklerden yardım istemişlerdir.

Her milletin kendine özgü kültürel, davranışsal özellikleri vardır. Engin hoşgörüye sahip Türk Milleti, birlikte yaşamaktan, kültürel alış verişte bulunmaktan tarih boyunca büyük haz duymuş bir millettir.

Türk Milleti, İslam dinini kabul etmeden önce büyük bir millet olarak yaşarken; kimi tarihçilere göre zorla, kimilerine göre ise İslam inancının çoğunlukta olduğu devletlerle olan kültürel etkileşim sonucu İslam inancını seçtikten sonra, fetihlerini hep bu inancı yaymak üzere yapmış bir millet.

İslam inancı ve Türk kültürü 

İlmin yerine Arap kabilelerinin yaşamlarının medreselerde ağırlıklı ders olarak okutulması –ki günümüzde seçmeli din derslerine ağırlık verilmesi, kimi bay, bayan din bilgisi öğretmenlerinin, öğrencilerin Cuma namazına gidip gitmediklerini sınıflarında sorgulamanın ötesinde onların ardına adam takmaları, ders kitaplarının dergi inceliğine indirilmesi Osmanlı’nın son dönem eğitim sistemiyle benzerlik gösteriyor- neticesinde farklı bir kültür olan Arap yaşam tarzı Osmanlı’da öne çıkmıştır.

İlimden, fenden yoksun, zevk-ü sefa ve dünyalık servet, şan, şöhret peşinde koşan kişilerin devlet idaresinde yer almasıyla başlayan gerileme Ruslarca “Hasta Adam” olarak addedilmiş ve nihayetinde parçalanmayla son bulmuş koca imparatorluk.

Üç kıtaya yayılmış olan Osmanlı İmparatorluğu tebaası Sevr Antlaşması ile Anadolu’nun daracık bir yerine hapsedilmek istenmiş fakat Büyük kurtarıcı Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK bütün oyunları bozan düşüncesiyle Lozan’a kadar varan bir kurtuluş mücadelesi ile bugünkü sınırları belirlemiş durumda.

Fakat gelin görün ki, Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın başbakanlığının ilk yıllarında Türkiye’de “otuz üç etnik grup var, etnik grupların her birisine saygılıyız” şeklindeki açıklamaları, bugün, yerini, ülkenin birleştirici unsuru olan Türklüğü ayaklar altına almaya vardı. Mardin Midyat Köşk Meydanı'nda 17 Şubat 2013 günü düzenlenen toplu açılış töreninde konuşmasının başında her ne kadar Kürtlüğü ayaklar altına alıyorum demişse de esas hedefinin, Türklüğü ayaklar altına almak olduğu cümlenin devamında kendiliğinden ortaya çıkmakta. Sonraki konuşmalarında Lazlığı, Çerkezliği, Boşnaklığı… da ayakları altına aldığını duyurdu.

Bir millet parçalara bölünerek, ayaklar altına alınıyor!

Şimdi bir tarihi vesikaya bakalım:

Batı’nın Türkiye ve Türk Dünyası’na uyguladığı politikaların özünü, iç yüzünü ve bu politikaların ne kadar yıkıcı olduğunu anlamak için, “en gizli” (vagram) dereceli bir NATO Belgesine bakmak yeterlidir.

1961 yılında, günümüzden 45 yıl önce (şimdi 52 yıl önce), Washington’daki Nato Karargahı’nda yüksek rütbeli Türk subayının ele geçirdiği “en gizli” den (Cosmic Top Secret) daha yüksek gizlilik derecesine sahip (vagram) bir dosyada, Sovyetler Birliği’nin dağılacağı –ki bu tespit ATATÜRK, tarafından da yapılmıştır (2)-, Orta Asya’da 5 ya da 6 Türk Cumhuriyeti kurulacağı, 30 yıl öncesinden öngörülerek, kurulacak Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye ile ilgili politika, şu şekilde belirlenmiştir:

Türk devletlerinin işgal edecekleri coğrafya stratejik yönden çok değerli ve tabii kaynaklar bakımından çok zengindir. Bu devletler Batı’daki Türkiye Cumhuriyeti ile birleşirse o zaman ortaya Hitler Almanya’sı veya Stalin Rusya”sından daha tehlikeli bir kuvvet Batılıların karşısına çıkar.

Türkiye Cumhuriyeti ile Doğu Türklerini birleştirmemek için elden gelen yapılmalı, Türkiye ile bu devletler arasında tampon devletler kurulmalı TÜRKİYE’nin LİDER DEVLET OLMASINI ENGELLEMEK İÇİN, SİYASİ ve EKONOMİK BÜTÜN TEDBİRLER ALINMALIDIR.”(sa.339-340)(3)

***

Türkiye üzerine İngilizler ne demiş? Bir de ona bakalım:

Lloyd George İngiliz Başbakanı diyor ki:

Türkler bir insanlık kanseridir. Yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır ve amacımız Türklere Anadolu’dan büsbütün uzaklaştırmak olmalıdır” ve bunu sağlayamayacağını görünce çok üzülüyor. “Tarihi bir fırsatı kaçırmak üzereyiz, Türkleri Anadolu’dan büsbütün sürüklemek şansını kaybediyoruz

diyor. (1920)(4)

Lord Curzon, Lozan Konferansı'nda Musul - Kerkük konusu görüşülürken Kürtleri kastederek "Ben onlara bir alfabe verdiğimde görürsünüz" ve "Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde bir bir geri alacağız!" sözleri.

***

ATATÜRK, "Dünya bir imtihan meydanıdır", diyor. (sa.437)(5).

Türk'ün imtihanı devam ediyor:

Günümüzdeki Türklüğün ayaklar altına alınması, eyalet sisteminin altyapısı olabilecek kalkınma ajansları, büyük şehir belediye yasası, TSK içerisinde giderilmeyen adaletsizlikler, siyasi ve bilimsel anlamda Türk Dünyası’na lider olunulamaması, Amerika’da yaşayan Fethullah Gülen tarafından Türk Devletleri’nde, Türk (!) okullarının açılarak kontrolsüz eğitim verilmesi, Türk halkının sevgisini kazanmış kişilerin –Hakan Şükür Türk olmadığını açıkladı- bir bir Türk olmadıklarını açıklaması; hepsi bir arada değerlendirildiğinde İngiliz ve Amerikalıların hedefleri üzerinde ilerlemekte olduğunu gösteriyor.

***

Bu nasihat boşa değil:

“Aziz milletime şunu tavsiye ederim ki, bağrında yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz cevheri çok iyi tahlil etmek dikkatinden bir an geri kalmasın” Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK (sa. 412)(5)

***

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün tanımıyla “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir.”(sa.435)(6)

Bir millet, bir ve bütün halde bulunduğu müddetçe asla ayaklar altına alınamaz.

Yedi düvele karşı verilen kurtuluş savaşı ve sonucunda Sevr’i ortadan kaldıran Lozan buna bir örnektir.

Ancak, Millet özelliğinden kopanlar, küçük parçalar halinde, tek tek, dilimlenmiş salam misali yutulması ve ayaklar altına alınması kolay olur.

 


 

Kaynak:
  1. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/13357953_p.asp
  2. http://www.edebiyatgazetesi.com/2012/12/11/ataturkun-sovyet-ongorusu-ve-turk-birligi-dusuncesi-okuyun-okutun/
  3. Türkiye’nin Etnik Yapısı, Ali Tayyar ÖNDER, fark yayınları, 32. Baskı, Mart-2007
  4. http://www.istanbulbarosu.org.tr/images/haberler/lozan201218.pdf
  5. Medeni Bilgiler ve M.Kemal ATATÜRK2ün El yazıları, Prof.Dr.A.İNAN, ATATÜRK Araştırma Merkezi, 2000
  6. Kemal ATATÜRK, NUTUK, ATATÜRK Araştırma merkezi, 1919-1927, 2004

 

HUTULAR- TUTSİLER

Aralık 12, 2012

On dokuzuncu yüzyılın sonlarında Alman idaresinde olan Ruanda, Almanların ilgi göstermemesi üzerine Almanya tarafından Belçika’ya verildi. Belçika bu ülkeyi sömürmeyi çok önemsedi. Öyle ki, daha önce hayatlarında çalışmayı sadece karın doyurmak ve aç kalmamak adına bir eylem olarak gören Ruanda Halkı, kahve tarlalarında kırbaçla çalışmak zorunda kaldı.

Belçika kolonisinin en önem verdiği konu, bu ülkeyi sömürürken alışılageldik emperyalist bir yapılanmaya gitmekti. Buna göre kabileler birbirinden ayrıldı. O tarihlerde ülkede yüzde dokuz kadar Tutsi, Yüzde doksan Hutu ve Yüzde bir Pigme yaşıyordu. Belçikalılar birbiri ile çok benzeyen Hutularla, Tutsileri bölerek, ırka dayalı bir hiyerarşi getirerek, ülkeyi daha kolay yöneteceklerini düşünüyorlardı. Bu söylemden yola çıkarak, Tutsilerin Hutulardan daha üstün bir ırk olduğu söylemini yaydılar. Tutsiler daha estetik, daha güzel bir ırk olarak tanımlandı. Onlara Belçika kolonilerinin imkanlarından daha fazla yararlanma hakkı verildi. Hatta onların zenginleşmesi sağlandı. Böylece Hutulara nazaran daha varlıklı olan Tutsiler, kendilerini daha farklı gördüler. Belçika kolonisi, ırkları tanıyabilmek adına kimlik kağıtları dağıtarak ve o kimliklere ait olduğu kabileyi yazarak kendi işlerini kolaylaştırdı. Öyle ki, on inekten fazla malı olan Hutu’nun kimliğine Tutsi yazılmasına müsaade edildi. Tutsi olmak üstün ari ırk sayıldı.

İkinci Dünya Savaşından sonra Ruanda devletinin kurulması aşamasında ülke Belçika tarafından Birleşmiş Milletlere teslim edildi. Ülkede çoğunluk olan Hutular devletin yönetimini ele geçirince, Hutu milliyetçisi bir yönetim işbaşına geldi. Ülkede Tutsilere karşı yaptırımlara başladılar. Çünkü onlar Tutsilere karşı yılların birikimi bir kin duyuyorlardı. Hutuların yönetiminde çok sayıda Tutsi öldürüldü, ancak öldüren Hutular cezalandırılmadılar. Tutsiler, Hutulara göre daha eğitimliydi. Çünkü Belçika Hutuların yüksek öğrenim görmesini yasaklamış idi. Ancak Hutu yönetimi yetişmiş insan gücü olan Tutsileri görevlerinden aldı veya sürdüler. Bir çok Tutsi komşu ülkelere kaçtı. Oralarda iyi yerlere gelen ve güçlenen Tutsiler ülkelerine dönmek istiyorlardı. Sayıları çoğalmıştı. Doksanlı yılların başında Ruanda Yurtseverler Birliğini kurarak ülkelerindeki yönetimle mücadele ettiler. Ruanda Yurtseverler Birliği Tutsilerden ve ırkçılığa karşı olan ılımlı Hutulardan oluşuyordu. Yönetim silahlı eylemler yapan bu örgütle baş edebilmek için şöyle bir yol seçti. Yönetime bağlı yarı askeri, yarı yerel halktan bir teşkilat kuruldu. Bu örgüt tarafından ülkedeki Tutsiler ve onlara yakınlığı olan ılımlı, yani milliyetçi olmayan Hutular fişlendi. Ülkenin yeterli parası olmadığı için silah alınamadığından, Çin’den yüz binlerce satır getirildi. Bu satırların ucuna sopalar bağlandı. Bu satırlar dağıtıldı. Satır verilmeyenlere ise bu satırın yakında başlayacak olan bir böcek istilasına karşı olduğu söylendi. Hükümet olan bitenin farkındaydı ancak sesini çıkarmıyordu.

6 Nisan 1994’te tarihin gördüğü en büyük katliam radyodan yapılan anonsla başladı. Aynı gün bir Hutu olan Devlet Başkanının uçağı düşürüldü. Bunun üzerine ellerinde listeler olan teşkilat, ülkedeki Tutsilere ve ılımlı Hutulara karşı soykırıma başladı.

Bu soykırımda ilginç bir pazarlığında altını çizmek gerekir. Hutular tarafından yakalanan bir Tutsi eğer parası varsa kurşun parası ödemekte ve böylece daha az acı çekerek çabuk ölme hakkı kazanmaktadır. Ancak parası yoksa taş, sopa ve satırlarla acı çeke çeke ölmektedir. Kurşunu değerli olan, elinde sadece sopa ve satır olan bu çapulcular maalesef ellerinde dünyanın en gelişmiş silahı olan Fransız askerleri tarafından durdurulmamış, bilakis daha rahat soykırım ortamı yaratılmıştır. Şu an Ruanda’da her şey süt liman gibi görülse de geçmişe yönelik izlerin acı ve korkuları yaşanmaktadır.

O sıralarda Birleşmiş Milletler Başkanı olan Kofi Annan maalesef olaylara seyirci kaldı. Kanadalı Birleşmiş Milletler Komutanının ihbarına rağmen ülkedeki Birleşmiş Milletler askerleri müdahale ettirilmedi. Sebep ise kısa bir süre önce on kadar Amerikalı Birleşmiş Milletler askerinin öldürülmesi idi.

Bu katliam öyle bir katliamdı ki, Hutular artık Tutsi öldürmekten yorulmuş idiler. Cesetler sokaklarda köpeklerin saldırısına uğruyordu. Köpekler ceset yemesin diye köpekler de öldürülüyordu. Öyle ki neredeyse ülkede köpek kalmamıştı. Tutsileri öldürmekten yorulan Hutular, yakaladıklarının aşil tendonunu kesip bırakıyorlardı. Onlar kaçamayacakları için Hutular dinlendikten sonra onları rahatça öldürüyorlardı.

ABD ve Fransa’nın başını çektiği ülkeler Dünyanın soykırıma sessiz kalmayacağını, ancak Ruanda’da soykırım düzeyinde bir şey yaşanmadığını açıklayarak yaşananları örtüyorlardı. Bu arada Fransa iğrenç bir karar alarak soykırımı destekleyen Ruanda yönetimine destek olmayı kararlaştırdı. Çünkü bu sıralarda komşu ülkede kurulu olan Ruanda Yurtseverler Birliği çatışmalara başlamış ve ülkenin yarısını ele geçirmiş, başkente yaklaşmıştı. Fransa askerleri ülkenin Kongo sınırına kadar olan bölümde kontrolü sağladıktan sonra, bu bölgede Tutsilere karşı soykırım yapılmasına müsaade etmişlerdir. 100 gün içinde 800 bin kişi öldürülmüştür. Tutsilerin intikamından korkan iki milyon Hutu da başka ülkelere göç etmiştir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Birleşmiş Milletlerin ve Fransa’nın Ruanda’da işlediği insanlık suçunu sadece sözde Ermeni Soykırımı konusunda bir pazarlık malzemesi olarak kullanmıştır. Amerikan yanlısı siyasi hesaplar nedeniyle bu soykırımı zamanında ve açıkça kınamamıştır.

Elbette ki interneti açıp da bir çırpıda öğrenilecek yukarıdaki bilgileri makale diye yazmadım. Gelelim kıssa dan hisse...

Gelinen noktada Fransa’ya, ABD’ye veya Belçika’ya kızıp durmak beyhude. Onlar emperyalizmin gereğini yapıyorlar. Onların mesleği bu… Bir halkın içine uzun yıllar önce sokulan nifak tohumlarının, ayrık otu gibi ülkeyi sarmalaması ve zaman zaman yeşermesi gibidir bu yaşananlar. Ruanda’da yaşananlar bizde ya da başka coğrafyalarda yaşanmadı mı, ya da yaşanamaz mı?

Elbette yaşandı ve yaşanacak. İnsanları yaşayış tarzları  ve inanışları nedeniyle bölen zihniyetler her ülkede var. Cahil, beyni yıkanmış ya da yanlış yetiştirilmiş insanların çok olduğu toplumlar her türlü faciaya gebedirler.

Avrupa medeniyetini ayakta tutan tamamı eğitilmiş insan modeli ve sosyal devlet anlayışıdır. Üçüncü dünya ülkelerini ayakta tutan veya tutamayan ise etnik, dinsel ya da fikirsel güç dengeleridir. Bunlar bozulunca kan akmaktadır.

Eğitim şart diyoruz. Ama hangi eğitim. Ecdadımız laflarıyla başlayan taraflı ve bir kesimin kabul ettiği tarih, her şeyi aslında biz bulmuştuk diye sıkılan palavralar sadece uyuşturucu bir görev görmektedir. Muhteşem Yüzyıl diye adlandırılan Kanuni döneminde bile Avrupa’nın ne kadar gerisinde olduğumuz ortadadır.  Avrupa yeni dünya keşiflerini bu yüzyılda yapmıştır. Denizlere hakim olmuştur. Doğu’nun zenginliklerini Batı’ya taşımıştır. Ticaretini geliştirmiştir. Osmanlı ise Akdeniz’de Korsanlık yapanları Kendi saflarına çekerek lokal üstünlükler kurmakla yetinmiş, dev kalyonlara karşı kadırgalarla mücadele vermeye çabalamıştır.

Osmanlı’nın sınırlarını genişletme ve dünyaya hakim olma rüyası gereği müslüman coğrafyasına katılan halklar ise bu gelişmelerden gitgide uzaklaşmışlardır. Zenginliğini arttırmak için emperyalizmi seçen Avrupa, dünya üzerine bir örümcek ağı kurmuş ve bu ağa geri kalmış tüm toplumları düşürmüştür. Çok klasik usullerle emperyalizm üreten Avrupa, bu oyundaki başrolünü yirminci yüzyılda ABD’ye kaptırmıştır. Osmanlı devleti de bu ağa düşerek, iki yüz yıl süren bir yok oluş sürecine girmiştir. Bu süreçte Osmanlı himayesinde bulunan halklar, başta Türkler olmak üzere çok büyük acılar çekmişlerdir. Viyana’nın kuşatılması sırasında başlayan bu çözülüşün ardından Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’ya kalıcı bir çözüm gelememiştir. İradeli bir siyasi birliktelik kurulamamıştır. Her biri birer Ruanda olmuştur.

Zaman, mekan, olay, ırk ve boyut farklı olsa da bizler de bir Ruanda’yız. Bizler de Hutu veya Tutsi’yiz.

Ruanda’nın  çarpıcı tarihi bizlere büyük örnek olmalıdır. Emperyalizmle mücadele etmek için silaha sarılmak yersiz. Emperyalizmin en büyük düşmanı Eğitim ve Eşitlik…

Bir emekli astsubay olarak diyorum ki, küçük ölçekte bizim mesleğimiz ele alındığına, geniş perspektifte ülkenin etnik ve dini yapısı ele alındığında tüm sorunların kaynağı emperyalizmin pohpohladığı, egemen güçler zihniyetidir.

Tüm bunlarla assubayların hak mücadelesinin ne alakası var demeyin. Çok alakası var. Biz mücadelemizi yaparak evimizin önünü süpürüyoruz.

Saygılarımla… 

Değerli Arkadaşlarım,

Son otuz beş yıl, sınıfımızın kaderinin tümden rota değiştirdiği ve yazgımızın kötüleştiği bir zaman dilimidir diyebilirim. Ve, yaşadıklarımız da Türk siyaseti ile direk ilgilidir.

İster, bu zaman zarfında siyasetin direksiyonunda olanlar eliyle olsun veya isterse bu süreç içinde siyasete müdahale eden askerin eliyle olsun, kısaca ismi ne olursa olsun, her bir müdahalede biz assubayların hak ve hukuku geriye giderken, komuta kademesi büyük kazanımlar elde etmiştir!

Bu işin baş mimarının NİTEKİM Beyefendi ile silah arkadaşlarıdır. Dünyanın hiç bir ülkesinde olmayan inanılması zor haklar elde etmişlerdir. Emekli Amiral Atilla Kıyat'ın ifadesi ile "NAMÜTENAHİ" hakları kullanarak, kendilerini ''üstün insan'' statüsünde görmüşlerdir. Ne yazık ki, 21. yüzyıla uyum adında da olsa bu statünün değişmesine pek gönüllü değiller!

Tabii ki kolay değildir bu değişim. Tüm bu padişahlık düzeni ve yıllarca kafalarda oluşmuş bu önyargılarının izlerinin silinmesi zor!

Nereden çıktı bu assubaylar, zamanı mı şimdi?

Dünyamız son yıllarda büyük bir değişim yaşamaktadır. Teknoloji, özellikle internet yoluyla insanları uyandırıcı bir iletişim devrimi yaşanmakta, toplumlar hızlı ve köklü bir değişim geçirmektedir.

Tunus'ta bir seyyar satıcının, tezgahını alan zabıtalara isyan etmesi ile başlayan ve tüm coğrafyayı saran ARAP BAHARI denen değişim rüzgarını hepimiz izliyoruz. Olayların ilk başladığı tarihlerde de sitemizde DOMİNO ETKİSİ VE ASSUBAYLAR başlıklı bir yazı yazmıştım. Olayları anlamaya çalışıyorum. Bu aslında oyun içinde bir oyun mu? Yaşadıklarımız, son dönemdeki siyasi değişimlerle de ilgilimi?

Aklım, havsalam almıyor yoksa bu yaşadıklarımızı! Onlarca iyileştirme açıklamaları 'üstelik en üst düzeyden' yapılırken birden bire sessizlik oluyor. Netice yok! Gene bir başka bahara...

Bu yaşadıklarımızın Arap Baharı ile ilişkisi olabilir mi dersiniz? Absürt bir yaklaşım gibi gelebilir ama kim şu cümle ile tarihte yerini aldı arkadaşlar? Bilenler biliyor bu sözün sahibini;

İstediklerimizi gerçekleştirmenin sadece bir yolu vardır; o da Atatürk Türkiye'sinde Türk Silahli Kuvvetleri'ni zayıflatmak ve itibarsızlaştırmak olmalıdır.

İnsanlık hak, hukuk, adalet kavramlarının hiç bir şüpheye yer bırakmadan uygulandığı yönetim sistemlerinin arayışı içindedir. Bunun bilincinde olan ve menfeat kaybına uğramak istemeyen emperyalizm ekonomik, siyasal, dinsel, kültürel her yolu kullanarak toplumlara kendi menfeat algılarına göre düzenlenmiş sistemleri servis etmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda ABD’nin dayattığı Yeni Dünya Düzeni, bireyi küreselleştirirken toplumsal yaşamın içinde "Ötekiler" yaratarak sınıfsal bir kavga ortamı ve nifak tohumları ekmektedir de diyebilirmiyiz?

Zira, toplumun hemen hemen tüm kesimlerine iyileştirmeler yapılırken, süreç neden assubaylara gelince tıkanıyor? Acaba bir oyun ile bizlerin sabrını zorlayarak kullanmak mı istiyorlar dersiniz?

Tabii ki, komuta kademelerinin bu süreci yıllarca sadece seyretmeleri affedilemeyecek ayrı bir konudur!

Son yıllarda eğitim seviyeleri giderek yükselmektedir. 21. yüzyıla uygun değişikliklerin hala bekletiliyor olması bizleri ekonomik yönden perişan ederken sosyal anlamda da sınıfsal bir ayrışmaya itmektedir. İç Hizmet ve Askeri Ceza Kanunu'ndaki bir çok hakların NİTEKİM Bey'in anayasası ile genelkurmayda olması bu yüzyıla yakışmayan bir durumdur.

Artık büyük bir vatandaş kitlesi assubaysız bir ordunun olamayacağını, assubayların TSK'nın temel direği olduğunun farkında. Bir çok ülkede olduğu gibi, sistem ve işleyiş buna göre dizayn edilmiştir çünkü. Peki o zaman ne oluyor da tüm kesimler bu feryatlara 'basın dahil' ÜÇ MAYMUNU oynuyor?

Acaba buz dağının altındaki yaşananları, gerçeklerle nasıl bağdaştıralım?

Bir tarafta hükümet, diğer tarafta Genelkurmay... Ve arada her anlamda mağdur Assubaylar!...

Bilinizki bu sınıf artık susmayacak!

Bilinizki bu sınıf artık susturulamayacak!

Tunus'ta başlayan, Mısır ve diğer toplumlara sıçrayan değişim rüzgarı facebook ile başlamıştı. Günümüzün bu teknolojik imkanlarını kullanabilen, kısa sürede iki yüz bin kişinin bir araya geldiği inanmış, davasına sahip, eğitimli ve bilinçli bir sınıf var artık; ASSUBAYLAR...

Sabır evet, ancak onurumuzu ayaklar altına almanıza hayır!

Saygılarımla...

ATİLLA ABAYLI
İZMİR

Bir zamanların Amerikası Osmanlı İmparatorluğu’nun ilimle hükmedemediği topraklardan çekilmesi hüzünleri, acıları, kayıpları da beraberinde getirmiş,

Tıpkı bugüne benzer şekilde, Osmanlı’dan koparılan halklar özgürlük umuduyla sarılmışlar İngiliz’e, İtalyan’a, Fransız’a, Amerikalıya,

Doğrudur, Osmanlı hükümranlığından kurtulmuşlardır,

Bu kurtuluş yolunda yedi düvelle birlikte olup çıkardıkları isyanlarla Osmanlı askerlerini arkadan vurarak, kovmuşlardır Osmanlı’yı Arap yarımadasından,

Fakat Osmanlı’dan sonra huzur bulamadıkları  gibi, halen de huzursuz yaşıyorlar,

***

Araplar, yine yabancının elinde, onların oyunlarıyla birbirlerini öldürmeye, iç isyanlara devam ederken, diğer taraftan topraklarını satarak içlerine soktukları İsrail, yılda birkaç kez düzenlediği saldırılarla telef etmekte insanları,

Bir zamanlar Osmanlı’nın Arap Yarımadasından çekilmesi için çalışan Mekke Şerifi Hüseyin’i destekleyen Filistinliler günümüzde her gün acıyla uyanıp, acıyla yatmakta,

Arap Yarımadası halen böyleyken, huzur içinde çağı yakalamak isteyen Türkiye ise AB-D’nin başına musallat ettiği PKK terörüyle çeyrek asrı aşan bir süredir boğuşmakta,

Türk çocukları neredeyse her gün yaşamını yitirmekte,

Bu kirli savaşta; TSK’nın kullandığı silahlar AB-D’den, Rusya’dan, PKK’nın silahları da aynı ülkelerden!

Savaş yoluyla oluk oluk para akıyor AB-D’ye, Rusya’ya.

Şimdi, bu kapitalist ülkeler kimden yana?

Kaynaklarını tüketmekte olan Türk halkı, yoksullukla baş başa, savaşın tek mağduru durumunda.

Hedef ülkelerin yönetimlerinde etkili olan ABD ve Batı, her ikisi de kapitalist. Hedef ülkelerin yazılı ve görsel medyasının büyük bir bölümü ellerinde. İstediğini istediği şekilde hedef ülke halkına yansıtıyor, dayatıyor ve kabul gördürtüyor.

Kapitalist AB-D, Lozan’dan bu yana, Türkiye’yi de içine alacak şekilde, sözde bağımsız Kürt Devleti kurdurmak hayalinde,

Devlet kurdurmak istediğini söylediği halkın kaynaklarını bir taraftan da tüketmekte, el koymakta.

Diyelim ki devleti kurdurttu,

Devlete kaynak lazım, fakat kaynaklar tükenmiş, hepsi AB-D’nin eline geçmiş. Savaş yoluyla insanlar eğitimsiz kalmış. Gel de devleti kur ve yaşat,

AB-D’nin sistem mühendisleri ilk etapta kurulan devletin zaman içerisinde alt grupları peşine düşmeyecek mi?

Gazze'deki Filistin Hükümeti'nin Başbakanı  İsmail Haniye, 4 Ocak 2012’de basına kapalı olarak BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile Filistin ve Kürt sorununun çözümüne dair konuşmasından basına yansıyan “ Diyarbakır’ın özgürlüğünü görmek isteriz” şeklindeki isteği, yedi düvelle bir olup Osmanlı’ya isyan eden Filistinlilerle aynı değil mi?

Adama demezler mi “Sen, git önce Filistin’i kurtar.”

Birlik ve beraberlik içerisinde, bağımsız ve medeni bir yaşamı başaramayanların Filistin, Afganistan, Irak, Libya, Mısır’daki içler acısı halleri ortada…

Bilimsellikten, tarihten uzak, teknolojisini üretemeyen, dışa bağımlı, adaletsizliklerin hüküm sürdüğü, birlik ve beraberliğini darmadağın eden ülkelerin avcısı AB-D, onları en zayıf anlarını yakalamak için pusuda bekliyor,

Av olmak da olmamak da elde.

Sayfa 1 / 3
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

E. ASSUBAYLAR GÜÇBİRLİĞİ PLATFORMU YÖNET
YENİ YILINIZ KUTLU OLSUN Her şeyin gönlünüzce gerçekleşeceği; sağlık, başarı ve mutluluk dolu nice yıllar diliyoruz. SİTE VE ASSUBAY GÜÇ BİRLİĞİ YÖNETİMİ
Cumartesi, 31 Aralık 2022
Turan
Bu temad başkanı bu güne kadar bol gezi yaptı ve bol bol fotoğraf çektirdi, iktidarın verdiği haklarına kendi almış gibi lanse etmeye çalıştı.bu ek gösterge verilirken 3600 den emekli olan astsubaylara neden 5400 ü istemedi.eylül ekim gibi tazminatları alıyoruz dedi yıl bitti.eğer seçimden öncede alamazsak bir 5 yıl daha bekleriz.gerçi iktidar partisine astsubayları gör...
Perşembe, 22 Aralık 2022
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Baş öğretmenimiz ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin, adaletin, huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Perşembe, 24 Kasım 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ