Tam bir yıl önce bugün, TEMAD’ın 15 Mart Miting ve Yürüyüşünün hazırlıkları devam ederken, geçirdiği kaza nedeniyle Hastanede yatan, Sn. Hüseyin SAVCI’nın tanımıyla,  Assubayların Yaşar KEMAL’i, Mehmet Ali KILINÇ’ı kaybettik.

15 MART günü Ankara’da onbinlerce Astsubay yürürken o hep aramızdaydı. Bir yerlerden bizlere bakıyor ve Anıtkabir’de Atamızın huzurunda, Yürüyüşte ve Mitingde "sizlerle gurur duyuyorum" dediğini duyar gibiydik.

Güçlü kalemi ile Astsubay onur mücadelesine ışık tutan, birisini eleştirirken bile nezaketi hiç elden bırakmayan, Cumhuriyetimizin temel değerlerine sıkı sıkıya bağlı, Atatürk Devrim ve İlkelerine sıkı sıkıya bağlı bir değerimizi yitirmenin hüznü ile bir yılı geride bıraktık.

Bu köşede uzun süre onun güçlü kalemi ve berrak zekası ile bezenmiş yazılarını keyifle okuyan bizleri bundan mahrum bırakan tramvay kazasına kaza denilebilir mi bilinmez.

Bildiğimiz tek gerçek Ülkemizin sokaklarında, caddelerinde her an bir sevdiğimizi bizden alacak tehlikelerin kol gezdiği, üstelik sorumlularının da hiçbir bedel ödemediğidir.

Değerli Yazarımız Mehmet Ali KILINÇ’ı rahmet ve özlemle anarken Eşine, çocuklarına ve torunlarına uzun ömürler diliyoruz.

EMEKLİ ASSUBAYLAR

 

İflâs etmiş tüccar gibiyim. Çoktandır ağzımı bıçak açmıyor. Neden diye soracak olursanız; anlatayım da dinleyin. Bilirsiniz yağmur her yörede, çoğu zaman belirli bir yönden gelir. Çocukluğumun geçtiği köyümde yağmurlar hep Çal Dağı’ndan tarafından gelirdi. Çal Dağı’nın üstünü kara bulutlar kapladı mı çok geçmez, köyün içinde yer aldığı vadiye şakır şakır yağmur yağardı. Şu an bulunduğum Antalya’da ise, şehrin batsındaki Bey Dağları’nın zirvelerini bulut kaplamışsa gün içinde Antalya’ya mutlaka yağmur yağar. Bunun tersi de geçerlidir. Antalya’da gökyüzü tamamen kapkara bulutlarla kaplı ve hiç durmayacak gibi yağmur yağıyor olsa bile, ne zaman Bey Dağları tarafında banyo havalandırma penceresi büyüklüğünde bir mavilik görülse, bu yağmurun kısa bir süre sonra duracağının, havanın açacağının işaretidir. Böyle bir durumda çok geçmez kara bulutlar dağılır, Antalya pırıl pırıl Akdeniz güneşine kavuşur. 

Benim ağzımı bıçak açmıyor; ama meslektaşım Mustafa Sevimli de “Niçin çoktandır suskunsun?” diye sorumakta. Hani bazen zemheride hava kapanır, bir iki gün ha yağdı ha yağacak diye beklenir yağmaz, bir yağmaya başlar günlerce sürer.  İçinden yağmur dursa hava açsa da kendimi sokağa bir atsam diye geçirirsin mümkün olmaz, günlerce evde pineklemekten sıkılırsın moralin bozulur, ne tadın kalır ne tuzun; umutsuzluğa kapılırsın. İşte buna benzer duygular içindeyim. Ömrüm boyunca ülkemizde hep yıllar bir öncesindeki günleri aratan krizler içinde geçti. Bahtı kara ülkemin krizsiz bir yıl geçirdiğini hatırlamıyorum. Son yıllarda yine ülkemin üzerine dağılma umudu ufukta görünmeyen, nefes almayı bile zor hale getiren bunaltıcı kara bulutlar çökmüş gibi. Üzerini örten kara bulutların hiçbir yerinden, yıllardır yakın gelecekte umutlanabileceğime dair, gemilerin kıdemsiz astsubay salonu alabandasında bulunan gemi lombozu boyutu kadar bile olsun bir ışık, görünen bir mavilik ve kara bulutlarda yırtılma görünmüyor.  Suskunluğumun nedeni umutsuzluk. İçimden hiç bir umut ışığı yok ki başkasına aktarabileyim. Bu nedenle ağzımı bıçak açmıyor; çoktandır suskunum.

İflas etmiş tüccar gibiyim demiştim; iflas etmiş tüccar ne yaparmış; eski veresiye defterlerini karıştırırmış. Madem ülkenin üzerine çöken karanlıklardan kurtulma konusunda yarına dönük içimizde umut ışığı yok; bari biz de iflas etmiş tüccarın yöntemine başvurup,  eski defterleri karıştıralım. Kıyıda köşede kalmış eski anılarımızı anlatalım.

Sevgili Hemşerim Uğur Gökçe, Sevgili meslektaşım Mustafa Sevimli, Taş Mektep’e giriş günlerine dair anılarını çok güzel anlattılar. Hatta Mustafa Sevimli Taş Mektep’e bir değil iki defa girmiş. Adam her iki girişini de tekrar tekrar anlattı, her defasında zevkle okuduk. Benim başım kel değil ya; Taş Mektep’e giriş anılarımı ben de anlatırım olur biter.

Bir şey itiraf edeyim; bunları sizlere değil de en yakınım olan kendi çocuklarıma bile anlatmış olsam, bu günün ortamına çok uzak şeyler olduğundan zevk almayacaklarını, daha birinci paragrafta sıkılacaklarını, biliyorum. Ama bu anıların ak saçlı meslektaşlarımdan, özellikle gözlerini yumduklarında Taş Mektep’i üzerine kâbus gibi çöken Köprü görüntüsü olmadan hayal edebilen meslektaşlarım için çok şey ifade ettiğini de biliyorum.  

Şu anlattıklarım asla abartma ve hayal mahsulü şeyler değil. Hepsi o dönemin gerçek ortamı. Bu kendimle ilgili şeyleri acındırmak için değil, kırk dört yıl öncesinin ortamını anlatmak, kendi adıma kat ettiğim mesafeyi vurgulamak için anlatıyorum. Ben Taş Mektebe bir köy damının kara ocağının başından kalkıp gelenlerdenim. Akranlarımdan çoğu hatırlayacaktır; hem yemeğin piştiği, hem ev horantasının kış günlerinde başına toplanıp ısındığı, akşamları evde aydınlanmanın sağlandığı, köy damının duvarındaki kara ocaktan bahsediyorum.

Köyümüze uzaklığı 15 km olan, haftada bir ilçe pazarı için karakaçanla 3 saatlik bir yolculukla gidilebilen ilçemizde, o günlerde ortaokul vardı ama lise henüz açılmamıştı. Bırakın lise, üniversite okumayı, ortaokul okuyabilmem bile rahmetli babamın çocuklarını okutmayı çok istemesine rağmen imkânsıza yakındı. İlçede oturan, uzaktan akraba, beş çocuğuyla yetim kalmış bir teyzenin yanına sığıştırılarak ortaokulu bitirebildim. Kendi imkânlarımıza dayanarak tahsile devam edebilmemin son durağı ilçede bulunan ortaokuldu. Benim için daha ileriye, liseye devam edebilmek imkânsızdı. Alternatif çare ise ne yapıp edip bir yatılı okula kapağı atmaktı. Televizyon kanallarındaki evlenme programlarına katılanların deyimiyle, gidilmeye aday okul anlamında meslekî tercih ve okuldan elektrik alıp almamak söz konusu değildi. En önemli ve zorunlu kriterler; başvurulacak okulun, ilk başvuru şartlarında istediği zarf ve pul miktarının az olması, okula giriş sınavının yapılacağı sınav merkezinin yol masrafının az olması açısından en yakın olanın seçilmesi. Astsubay okullarının içinden bu kriterlere uyanlara başvurduğum gibi, bu kriterlere uygun olan Öğretmen Okulu, Orman Tekniker Okulu gibi okullara da başvuru yaptım. Astsubay okullarına başvurdum ama doğrusu ne askerlikten haberim var, ne subaylıktan, ne de astsubaylıktan. Bu konuda bilgim sadece taş yapı ilçemiz askerlik şubesi binasının duvarına yapıştırılan, üzerinde,  üniformalı üç kişinin resmi olan ve resmin altında “Genç Arkadaş Deniz Kuvvetleri Seni Bekliyor” yazan afişle sınırlı. O kadar ki; afiş üzerinde bulunan resimde görülen palet takmış kişinin bahriyeli er değil, Deniz Astsubay Okulu öğrencisi olduğunu bile çok sonraları öğrenecektim.

Nerde o günlerde kuşe kâğıda basılmış başvuru kılavuzları, hazır form dilekçeler. Başvuru dilekçeleri ya el yazısıyla yazılıyor veya arzuhalcilerde daktiloyla yazdırılıyordu. Çıktığım yolun ilersinde dövme ve dövülme fiillerinin olduğunun ipucunu, benim Taş Mektep başvuru dilekçemi yazdırdığım, uzunca boylu zayıf, kalın camlı bir gözlük takan, vücudu o yılların film ve fotoroman kahramanı “Killing” formunda bir kişi olan, ilçemizin arzuhalcilerinden, rahmetli Sadık Uçkun Amca, “Bu dilekçeni yazıyorum ama okulu kazanır ileride astsubay olursan askerleri asla dövmeyeceğine söz ver.” diyerek vermişti ama anlaşılan ben o gün gerektiği şekilde anlayamamıştım. Okula giriş sınavı başvurularını yaptıktan birkaç ay sonra, ileride sınıf arkadaşım olacak olan hemşerim Ahmet Sığar ile aynı sırada yan yana Taş Mektebin giriş sınavlarına katıldığım gün, sınava girdiğim merkez olan Mersin sokaklarında Kabotaj Bayramı kutlama tören yürüyüşlerini izleyip, “kabotaj” kelimesinin ne anlama geldiğini öğrendiğim günün ertesi günüydü.

Temmuz ayı sonları olsa gerek köyüme kulaktan kulağa haber geldi; gazetede ismin çıkmış kazanmışsın dediler. Geçmiş gün, gazeteyi bir yerlerden bulup ismime bakmıştım ama listenin sonunda yer alan, “Ağustos ayı ortası gibi bir tarihte, heyet raporu muayeneleri için okulda toplanılacaktır” ibaresine dikkat etmemiş olacağım ki, ayrıca mektupla kazandınız yazısının gelmesini bekledim. Beklediğim yazı Eylül ayı başında gelmişti gelmesine de, gelen yazıda, “9 Eylül tarihine kadar geldiniz geldiniz, gelmezseniz okula kayıt hakkını kaybedeceksiniz” yazıyordu.

Apar topar çantam hazırlandı ve köyümden İstanbul’a doğru yola revan oldum. İstanbul’a doğru tek başıma yola çıktığımda yaşımın on beş olduğunu hatırlatmalıyım. Şu anlatacaklarımın Taş Mektep anılarıyla doğrudan ilgisi yok ama köyümden okula kayıt için gurbete çıkarken yolda, izde yanıma konulan harçlığımın başına bir şey gelmesin diye, anamın iç donuma gizli bir cep dikmesini, ilçemizden Mersin’e günde tek sefer gidip gelen üç otobüsten biri olan Divriki Kemal’in 28 kişilik burunlu Chevrolet otobüsünde yer olmadığından ve kalkış yerinde istiap fazlası yolcuya müsaade edilmediğinden Mersin’e kadar ayakta da olsa otobüse binebilmek için en az otobüsteki yolcu sayısı kadar kişinin ilçe çıkışına kadar üç kilometre yürüdüğümüzü,  bir cumartesi akşamı İstanbul’a gitmek üzere, Mersin’de Alanya Garajından 25 liraya bilet alarak bir Kamil Koç Turizm otobüsüne bindiğimi, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen yolculuk esnasında Adapazarı’ndan geçerken yolun kenarında gördüğüm aynı yılın birkaç ay öncesinde, 1967 Adapazarı depremi nedeniyle minaresinin yarısı yıkılmış bir camiyi, Sapanca Gölü’nü İstanbul Boğazı sanıp herhalde geldik artık diye rahatlayıp, ama 100 km. kadar daha yol gitmemizi, birinci kuşak Almanya gurbetçilerinin kendilerini sılaya bağlayan tek yer olarak bildikleri, Almanya’ya ilk ayak bastıkları yer olan Münih Tren Garı’nda yıllarca her hafta sonu toplanmaları gibi, ileriki aylarda gelip birkaç hafta sonu iznimde ziyaret edeceğim Kadıköy İskelesi yanındaki Kamil Koç Otobüsleri’nin durak yerinde otobüsten inişimi, yattığım tek gecede cardın sayısının müşteri sayısından kat kat fazla olduğunu hemen anladığım Kadıköy Rıhtımında üçüncü sınıf bir otelde yer ayırtışımı kayda geçirmeden geçemeyeceğim.

Bir cumartesi günü Mersin’de otobüse binip, pazar günü öğleden sonra İstanbul’a indim. Sora sora önce Üsküdar’ı buldum, daha sonra ikindi üzeri de Beylerbeyi’ne ulaşıp, Taş Mektep’in lombarağzına vardım. Nöbetçiler, günün pazar olması nedeniyle, ancak ertesi günü okula katılış yapabileceğimi söylediler. Beylerbeyi’ne dolmuşla gitmiştim; giderken yol fazla uzun değilmiş gibi gelmiş olacak ki, dönüşte Üsküdar’a kadar yaya yürüdüm. Bu yürüme işini, o günlerde benim yöremde babalarının verdiği harçlığı kiralık bisiklete harcayan çocuklar, uslu çocuk olarak görülmediği için, bisiklete binmeyi 38 yaşında çocuklarının bisikletinde öğrenmiş biri olarak benim cimriliğime de yorabilirsiniz. Tekrar sora sora, otobüsle Üsküdar’dan Kadıköy’e, cardını bol rıhtım oteline döndüğümde vakit de akşamı bulmuştu. Ertesi sabah, bir önceki gün keşfettiğim yollardan gidip, Taş Mektep’e teslim oldum.

İçeriye girdiğimde gördüm ki, sınıf arkadaşım olacak öğrenciler çoktan sağlık muayenelerini bitirmişler, haki işbaşı elbiselerini giyip ellerine verilen M1 piyade tüfekleriyle çoktan piyadecilik eğitimine başlamışlardı bile. Benim gibi geç katılan, henüz sivil giysili bir grup öğrenci adayına, yatakhanenin ayrı bir bölümünde yatak gösterdiler ve takip eden günlerde tek başıma sora sora, Kasımpaşa Deniz Hastanesini buldum, heyet muayenesi için hastaneye gidip gelmeye başladım.

Köyünden çıkıp,  okul olarak ancak ortaokulu olan köy irisi bir Anadolu ilçesinden daha büyük başka bir yer görmemiş olan 15 yaşındaki bir çocuk, tek başına İstanbul’daydı. Hastanede servis servis dolaşırken sık sık “Bugün git, yarın gel.” sözüyle karşılaştığımdan, muayeneler bir hayli zaman aldı. Sıra göğüs hastalıklarına geldiğinde, doktorun “Sen ayrıl, bir de büyük röntgen filmi çektir, öyle gel.” demesi işin tuzu biberi oldu. Bir ara, anne babalarının ellerinden tutup hastanede servis servis birlikte dolaşan akranım İstanbul çocuğu öğrencilere bakıp imrendiğimi ve boğazıma bir şeylerin düğümlendiğini, yutkunduğumu bu gün gibi hatırlıyorum. Bir an önce sonuç alabilme telâşı ve her seferinde Kasımpaşa Hastanesi’nin ünlü yokuşunu acele acele tırmanmam nedeniyle de olabilir; doktorun “sağlamdır” imzasını atmakta tereddüt etmesinin nedeni, kalbimin biraz yüksek tempoda atmasıymış. Neyse ki doktor beni karşısına alıp, “Nerelisin, baban ne iş yapar, kaç kardeşin var?” türü birkaç soru sorup, cevap aldıktan sonra “sağlam” ibaresine imzayı bastı da, en sonunda o günlerde kumaşı çadır bezini andıran, hâki renkli,  pantolonu önden kapaklı bahriyeli işbaşı elbisesini giymeye hak kazanmış oldum.

Anlattığım dönem tabi ki milâttan önceki bir dönem değil. Ama cep telefonun Türkiye’de değil dünyada hayalinin bile kurulmadığı gibi bizim köye de manyetolusundan da olsa telefonla erişmenin henüz mümkün olmadığı yılları anlatıyorum. Sağlık kurulu raporu peşinde koşarken yaşadığım bu gün git, yarın gel olayları bir hayli uzun sürmüş olacak ki,  hastanede tek başına koştururken boğazıma bir şeylerin düğümlenmesi duygusuna kapıldığım günlerde köye anneme babama yazmış olduğum bu duygularımı anlatan mektup ben muayeneleri bitirmeden ellerine ulaşmış, onlarda kendileri gelememişlerdi ama yol parasını cebine koydukları uzaktan amcam olan bir akrabayı, “İl merkezindeki öğretmen okulunu da kazandın, eğer dönmek istersen, dön gel.” haberini iletmek için İstanbul’a salmışlardı. Yanıma geldiği günlerde, sabahları artık Taş Mektep’in bakır çaydanlıklarından çay içmeye, ilk defa kâğıt pakette gördüğüm tereyağı olan Atatürk Orman Çiftliği tereyağıyla kahvaltı etmeye alışmış, birkaç tane de arkadaş edinmiş, hemşeri bulmuş olacağım ki, dönmeyi kesin olarak reddettim ve amcamı köye eli boş gönderdim.

Gurbet duygularıyla böyle ilk defa ve şiddetli yaşandığı durumlarla karşılaştığı dönemlerde insanlar ne yapar; tabii ki mümkünse kendine hemşeri arar. Ben de öyle yaptım ve henüz üzerimde sivil giysilerin olduğu, yatakhanenin sivil giysililere ayrılmış bölümünde yattığım günlerde, kendisine buradan selam olsun, sınıf arkadaşım olan hemşerilerimden Şaban Gök’ü buldum. Taş mektep ve şimdi anlatacağım kötü ama unutulması imkânsız ilk askerlik anılarımdan birine vesile olması nedeniyle Şaban Gök ismi, benim için önemli.

Bu arada, tam yeri geldiği için, o günleri özlemle anarak şu konuyu vurgulamalıyım. 15 – 16 yaşlarında, 300 kişiye yakın birbirinden o güne kadar habersiz olan genç, yurdun dört bir tarafından yola çıkıp, bir binada bir araya geliyorlar. Çok acı bir şey ama gerçek; o günlerde, bu gün olduğu gibi, emperyalizmin bilerek isteyerek insanlarımızın kafasında oluşturduğu Gaziantep’in doğusundan başlayan sanal bir sınır asla yok.  Belki kelime olarak duymuş olabilirim ama Türk yurttaşlarının ve yeni okulumdaki öğrenci arkadaşlarım arasında, Alevî - Sünnî gibi farklı inançta insanların olabileceğini en azından ben bilmiyorum. Okuldaki öğrenci arkadaşlarım, benim sadece Mersinli olmam gibi, sadece İzmirli, sadece Çorumlu, sadece Tekirdağlı, Sadece Balıkesirli, Sadece Malatyalıydılar. İlâveten başka hiçbir sıfatımız yoktu, kimsenin aklına ve söylemine henüz başka kahrolası bir ayırımcı sıfatı girmiş değildi. Şayet okulumuz öğrencilerine kendi aralarında illâ ayırt edici bir niteleme sıfatı var idiyse, o da hafta içi pek hatırlanmayan, ancak hafta sonlarında birkaç öğrencide bulunan transistörlü cep radyolarından futbol maçlarını dinlerken ortaya çıkan, “Beşiktaşlı, Fenerbahçeli, Galatasaraylı” sıfatlarıydı o kadar. Lâf aramızda, Taş Mektep’e gelmeden önce bizim köyde Lefter’in, Can’ın, Kadri’nin, Metin’in kim oldukları bilinmediğinden, benim henüz böyle bir niteleme sıfatım bile yoktu.      

Bir akşam yatakhanenin benim de yattığım sivil giysililerin kaldığı bölümünde, aralarında hemşerim Şaban Gök ve yatakhanenin işbaşı elbiselerini giymişlerin bölümünden başka öğrencilerin de bulunduğu bir grup öğrenci, yat taburu öncesi, iki katlı ranzaların alt yataklarının kenarlarına ilişmiş oturuyoruz, yeni tanışmaya başlayan insanlar aralarında ne konuşursa o türden, sağdan soldan konuşuyoruz. Sözün oraya nerden geldiğini hatırlamıyorum, işbaşılı, esmer karayağız, suratının normal hali bile her an bir arıza çıkarmaya hazır bir ifade arz eden, alt dudağı sarkıkça, kıraçta yetişmiş Ankara armudu misali yüzünün simetrisi bozuk bir öğrenci, hemşerim Şaban’a “Sen tavşan eti yer misin?” diye sordu. Şaban da “Biz yeriz ama ben hayatımda tavşan eti yemedim” gibi bir şeyler söyledi ve kestirip atmak yerine lâfı biraz geveledi. Bunu fırsat bilen çirkin suratlı öğrenci, evirip çevirip ısrarlı sorular sorarak bizim Şaban’ı bunaltmaya başladı. O an bu ısrarla tekrarlanan bunaltıcı soruların art niyetli olduğunu anlamamış olsam da, sonraları bu soruların Şaban’ın dini inancını sınıflandırmak amaçlı olduğunu öğrenecektim. Şaban’ın hemşerimiz olduğunu söylemiştim. Hemşerimize arka çıkacağız ya; “Ne var yani, arkadaş tavşan eti sevmem diyor, sevip sevmediğinden sana ne, adamı niçin sıkıştırıyorsun?” gibilerden bir şeyler söyleyerek lâfa karıştım. Bu lâfa karışma olayını izleyen saniyeler maalesef, yaşamım boyunca unutamayacağım, askerliğin insanlığa aykırı temellerinden birini yoğunlaşmış bir şekilde öğrendiğim zaman dilimi oldu. İşbaşı elbisesi giymiş alt dudağı sarkık öğrenci meğer hazırlık iki öğrencisiymiş. Takip eden günlerde çok sık duyacağım, “Bayırağası, daha şeyin denize inmedi.” repliğini o an o çirkin öğrencinin de söyleyip söylemediğini şu an net hatırlamıyorum. Bu gün yine de insanlık bizde kalsın diyerek, lâkabını bir harf değiştirerek yazıyorum; daha sonra ikinci sınıf öğrencisi ve lâkabının “Kara İso” olduğunu öğreneceğim çirkin suratlı öğrenci yüzüme okkalı bir tokat patlattı. Böylece çok incitici bir şekilde, okula sadece bir yıl önce gelmiş olanın bir yıl sonra gelen üzerinde tahakküm kurma, hatta tokat atma hakkı olduğunu öğrenmiş oldum. Sanırım Kara İso’nun hala unutamadığım o tokadını yediğim gün, “Ben yerimi buldum, dönmem yolumdan” diyerek, amcamı yalnız olarak geri gönderdiğim günün hemen ertesi günüydü.

İflas etmiş tüccar misali eski defterlerin bir başka sayfasında buluşmak üzere..  

Saygılar.

Sürçü lisan ettikse affola.  

Mehmet Ali KILINÇ
Antalya 2012

AĞLARIM..

Mayıs 10, 2014

Yıllar önce televizyonda, ırkçı hainler tarafından katledilen şehit astsubayın dolabındaki iki takım elbisesinden birini teskereye göndermek için teskereci muhtaç ere verdiğini ırkçıların katlettiği meslektaşımız şehit astsubayın eşi Yıldız Namdar’dan dinlemiştim de televizyon başında, çor çocuk görüyor mu diye sağıma soluma bakıp kimseye göstermemeye çalışarak ağlamıştım. Birkaç hafta önce olayın benzerini, görevdeyken Fikret Astsubayım da yaşadığını anlatmıştı da, yine gözlerim dolup boğazıma bir şeyler düğümlenmişti. Siz, öksüz kimi kimsesi olmayan Kilis’li garip er Dursun Ali’ye iki takım elbisesinden birini verip teskereye gönderen Ali Başçavuş’u anlatınca yine ağladım..

Siz bana bakmayın, ben hep böyle kolay ağlarım. Mahalle arasında yürürken bir çalı dibinde eşinip solucan arayan bir kara tavuk kuşu görsem, balkonumuzun önündeki ağacın tepesine konmuş hep eşiyle birlikte cıvıldaşan siyah başlı bir çift Arap bülbülünün sesini duysam, mevsimin güze döndüğü günlerde tozlu bir yola konmuş kafasının tüyleri dikilmiş eşinen bir çift yiribik (ibibik) görsem, kırk yıldır görmediğim çocukluk arkadaşımı görmüş gibi olurum, dünyada hala hayat var diye umuda boğulurum, sevinçten boğazıma bir şeyler düğümlenir, yine ağlarım.

Bir yaz sonu döneminde, ormanlık bir bölgede ağaçlar arasında, kıvrıla kıvrıla uzanan bir dere kıyısı köy yolunda, gölgelerin uzamaya başladığı akşam üstü serinliğinde, arkası pulluklu, kocaman tekerlekli bir traktörün üzerinde, yanında traktörün çamurluğuna sığışmış kınalı saçları boncuk oyalı ak çemberinden dışarı taşmış çatlak dudaklı teyze, çok köşeli kasketini arkaya doğru yatırmış ak saçlı bir köylü amca önümden gelse, bak amca üretmekten, tarlaya tohum atmaktan geliyor, bu ülke bizim, biz aç kalmayız diye gururlanır, gururdan ağlarım.

Siz bana bakmayın ben hep böyleyimdir. Bir sinema salonunda komedi filmi seyrederken, herkes katıla katıla gülerken, kimsenin kimseyi görmediği karanlıkta ne yapar eder, ben ağlayacak bir şey bulur, yine ağlarım. Örnek mi dediniz? Ege kıyılarının küçük turistik kasabasında kaybettiği motorlu dondurma tezgahını bulmak için oradan oraya koşturan bir Muğlalı’yı anlatan “Dondurmam Kaymak” adlı, baştan aşağı gülünesi sahnelerle dolu komedi filmini sanırım seyretmişsinizdir. Sinemada, herkes bu filmi baştan sona kahkahalarla izlerken, ben yine ağlayacak bir şeyler buldum. Niye mi? Bütün aramalarına rağmen dondurma arabasını bulamayan filmin kahramanı, evde karısı çocukları da dırdır edip üzerine gelince, bunalıma girer tarım ilacı içerek hayatına son vermeye niyetlenir. Ancak şafak vaktinden önce, ak sakallı, görmüş geçirmiş kapı komşusu amca, çaresizlik içindeki adamın koluna girerek, beraber saatlerce mahallede dolaşırlar. Ak sakallı ihtiyar komşusunun bin bir nasihatinden sonra çaresiz adam ikna olur ve intihardan vazgeçer, hayata tekrar tutunmaya karar verir.

Ömürleri boyunca ülkelerine hizmet için oradan oraya savrulan, ama yine de ön yargıyla bakılmaktan kendilerini kurtaramayan, ben, sen, o, tüm Assubayların bir çıkmaza girdiklerinde, hiçbir zaman kendilerine nasihat verebilecek görmüş geçirmiş, komşu da olsa, ak sakallı bir amca bile edinme fırsatları olmadığı için, ona ağladım…

Siz benim kusuruma bakmayın, ben hep böyleyimdir, ağlarım…

MEHMET ALİ KILINÇ ( Merhum)
Emekliassubaylar.org sitesi yazarı

Merhum Mehmet Ali abinin köşesinin boş kalmasına gönlüm razı olmadı. Yazısında hep bir içtenlik vardı, sanat vardı. Onun yazısını okurken hemen onun yanı başında onu dinliyormuş gibi idim. Koca Gülnarlıyı, Koca yürekli adamı, saygı ile anıyorum. Sanatçılar alkışlanır ya… Haydi biz de abimizi alkışlayalım. Allah rahmet eylesin.

Saygılarımla…

Erdal Günşer

KUYU..

Şubat 26, 2014

SORUNLARI NİÇİN ÇÖZSÜNLER Kİ?   

Söze bir de fıkrayla başlayalım.

Mahallenin  hali vakti yerinde ağabeyi, berber dükkanında tıraş oluyor. Beş altı yaşlarında bir çocuk da dükkanın önünde oynarken, kah gelip cama burnunu dayayıp  içeri bakıyor, kah başka şaklabanlıklar yapıyor. Görünüşü cin gibi bir çocuk izlenimi veriyor. Tıraş olmakta  olan ağabey çocuğa bakıp berbere, “Maşallah  ne zeki çocuk, bu kimin oğlu” türü sorular sorunca berber, “Yok abi ya, görüntüye aldanma, o  çocuk safın tekidir” diye cevaplıyor. İspat için de, “olacakları gör” diyerek çocuğu, dükkana, yanlarına  çağırıyor. Cebinden  bir yirmilik, bir de beşlik iki kağıt para çıkarıp çocuğa uzatarak, "al sana harcamak için harçlık veriyorum, istediğini parayı alabilirsin, ama sadece birini alacaksın” diyor. Çocuk yirmiliği eliyle  itip beşliği kapıp vınlayıp gidiyor. Berber müşteriye "gördün mü" der gibi bakıp sırıtıyor..

Müşteri tıraştan sonra sokakta, biraz önce harçlığı kapan yaramaza rastlıyor. Dayanamayıp çocuğa, niçin yirmiliği değil de beşliği aldığını soruyor. Çocuk sırıtıp,"ben salak mıyım, yirmiliği alsaydım oyun biterdi" yanıtını veriyor.

Demem şu ki, uzun yıllardır sorunlarımızı duyurmaya çalıştıklarımıza, ya biz duyurmakta başarılı olamadık veya onlar  duymazdan geldiler. Son zamanlarda ise, sorunlarımızı duyması gerekenlere teknolojinin de yardımıyla duyurmakta bir hayli yol kat ettik; bence duyurduk, duydular. Bu kez de ülkede gücü elinde bulunduran ve sorunlarımızı çözme durumunda olanlar duydular ama bu kez çözmekten kaçındılar, yan çizdiler.  Benim bu güçlerin çözmek yerine bazı amaçlarını gerçekleştirmek için  sorunlarımızı özellikle kullandıkları konusunda şüphelerim var. Emperyalizmin ve iç işbirlikçilerinin, kendilerinin çıkarlarının tekerine çomak sokma potansiyeli olan Türk Ordusu’nu çökertmek için yaptığı operasyonlarda, assubayların varlığı inkar edilmez sorunlarını, kalaycı ustasının bakır kabı kalaylarken nişadır kullanması misali, çözmek yerine işi  uzattıkça uzatarak katalizör olarak kullandıkları inancındayım. Sorunlarımızı  Türk Ordusu’nun mensuplarını kendi aralarında  birbirlerine düşürmekte kullandılar ve bunda başarılı oldular. Son on yılda, Cumhuriyet Tarihi boyunca hiçbir iktidarın sahip olmadığı güce sahip olan siyasi iktidarın, önlerinde hiçbir engel yoktu. Çözmediler; çünkü tıpkı  fıkrada uyanık çocuğun dediği gibi, çözseler oyun sona erer, bir daha  kullanamazlardı. Hem ellerinin altında böyle her ihtiyaç duyduklarında gündeme getirip kullanabilecekleri bir enstrüman varken çözüp bundan niçin yoksun kalacaklardı ki?

FOTOĞRAFIMIZ.

Fıkra ile başladık, toplumun ve toplumun bir kesimi olan bizlerin durumunu tespit eden bir fotoğrafla anlatmayı sürdürelim.Çoğu kişi biliyordur da ben yine de anlatayım.. “Koyak” kelimesi coğrafi bir terim olup bir yeryüzü  şeklinin adıdır. Etrafı  yükseltilerle, çevrili kuytu alan anlamına gelir.. Ben ülkemizi bir koyağa benzetirim. Toplumu katmanlar halinde koyak tabanından tepelere yerleşmişler gibi farz ederim. Toplumun bir avuç kesimi koyağın etrafını çevreleyen yükseltilerin havadar doruklarında rahat bir yaşam sürdürürken, diğer bir bölümü aşağıya doğru yükseltilerin yamaçlarına yerleşiktir. Çoğunluk ise sıkış tepiş  koyağın tabanında yer alır. Tabandakiler haliyle, sıkıntılarla boğuşarak yaşamaya çalışırlar. Biz maalesef öteden beri bu koyağın en alt tabanında bulunan  toplum kesiminin mensubu olagelmişizdir. Tabanda yer alıyor olmamızın da verdiği rahatlıkla birileri,  bir o tarafa, bir bu tarafa gelip geçtikçe, devamlı üzerimize basmayı, bizlere nefes aldırmamayı özellikle hakları ve  görevlerinin gereği sayıyorlardı. Yaşamlarını devamlı  sırtımıza binerek sürdürmek olmazsa olmazlarıydı. Bizler ise, yıllardır bulunduğumuz yerden ezilmişliklerimizden şikayetçiydik. Maddi ve manevi yönden, toplum katmanlarında hak ettiğimiz yerin, biraz daha üstlerde olduğu inancındaydık. Hep bu inancın mücadelesini vermeye çalışıyorduk.

Ancak son yıllarda,  ülkemiz toplumu çok büyük  sarsıntılar ve değişiklikler yaşadı. Toplumun içine yerleştiği koyak, adeta  kalburda  buğday çalkalarcasına  sallandı ve toplum katmanları alt üst edildi. Bu sarsıntının ciddiyetini anlatmak için çarpıcı bir anekdot. Bir ülkenin dünya  basın özgürlüğü sıralamasındaki yeri o ülkenin çağdaşlık düzeyinin bir göstergesidir. Son on yılda  Türkiye bu listede, 180 ülke arasında 102. sıradan 154. sıraya gerilemiş. Durumun vahametini vurgulamak için belirtelim, bu listede Yunanistan 87., Kongo 152., Irak 153., Gambiya 155. sırada yer alıyor. Yani toplum ağır bir baskı altına alındı. Bence bu çalkalanmadan en fazla etkilenen  ise bizler olduk. Bulunduğu  yerden zaten şikayetçi olan bizim kesim, daha beter duruma düştü. Bir de ne görelim; meğer  koyağın tabanından daha altlara  inen  kuyular varmış. Biz o kuyulara düştük. Üstelik kuyuda, bizim sırtımıza binmeyi alışkanlık haline getirenlerle beraberdik ve sırtımıza binmeye devam ediyorlardı. Nefes almakta zorlanır duruma geldik. İşin garibi, kuyuya itilmemizin ve orda uzun süre  tutulmamızın en büyük nedenlerinden  biri de, kalburu  sallayanların, sırtımızda taşıdıklarımıza olan gareziydi. Özellikle onları cezalandırma isterlerken bizleri onlardan bir türlü  ayırt etmediler, veya kasıtlı olarak onlarla birlikte  bizleri de cezalandırmak istediler.

DÖRDÜNCÜ NESİL SAVAŞ:

Toplumu alt üst eden, nefes almakta bile zorlanır hale gelmemize neden olan  güç, bence sadece içten kaynaklanan bir güç değil. Kuyuya düşmemiz sadece ülke şartlarlarından kaynaklanan bir durum değil. Toplumumuzu kalburda sallar gibi alt üst eden irade küresel bir irade. Bizim kalburu sallayan olarak gördüklerimiz sadece işbirlikçi maşalar. En azından kendi kuşağım adına konuşuyorum; biz assubaylar şunlar öğretilerek yetiştirildik. “Uluslararası ilişkilerde, devletler arası sorunlar çözülürken savaş en son çaredir. Diplomasinin bittiği yerden sonra savaş başlar. Bu nedenle ülkelerin dış güvenliğini sağlamaları, varlıklarını devam ettirebilmeleri için düzenli bir orduları olması şarttır. Bu ordunun bel kemiği, çoğu ülkede olduğu gibi ülkemizde de assubaylık mesleğidir ve assubaylık mesleği bir ordu için   vazgeçilmezdir”. Bir yandan bu bize öğretilenleri aklınızda tutarken, bir de aşağıda  İnternet’ten  alıntı bilgilere bir göz atalım.. Son yıllarda tüm  dünyada, komşu ülkelerde  ve  bizim ülkemizde yaşanan olayları bu bilgiler ışığında tekrar değerlendirelim. Belkemiği olduğumuzu bildiğimiz düzenli ordular ve biz hâlâ  vazgeçilmez miyiz ona göre karar verelim..

Alıntılarda görüldüğü üzere, biz kendi kendimizi “vazgeçilmez belkemiği” sanmaya devam ederken, içinde bize öğretilen anlamda bir assubaylığın adının  yer almadığı bir sistemi doktrinleştirmişler; doktrine bir ad bile koymuşlar.  “Dördüncü Nesil Savaş”. Dünyanın geldiği aşamada amacı,  birbiriyle barış içinde yaşayan uluslar değil, parçalara bölünüp birbirleriyle devamlı çatışan uluslar olan emperyalizm, düzenli ordularla bir cephe savaşı ve savunması yerine, "Dördüncü Nesil Savaş" askeri doktrinini koymaya çalışmaktadır. İşte şimdi bu “Dördüncü Nesil Savaş” üzerine yazılanlara kısaca bir göz atalım.

Dördüncü Nesil Savaş, harp ile siyasetin, asker ile sivilin, barış ile çatışmanın, savaş alanı ile emniyetli bölgenin aralarındaki bulanık hatların olması olarak nitelendirilen savaş türü." diye tarif edilmektedir. Bu askeri doktrin, 1989 yılında aralarında William S. Lind'in de bulunduğu bir Amerikalı analist takımı tarafından savaş halinin tek merkezden idare edilmeyen bir biçime dönüşmesini tanımlamak için kullanıldı. En basit tanımı esas hasım tarafların bir devlet olmayıp onun yerine şiddetli bir ideolojik ağ olduğu herhangi bir savaşı içerir. Dördüncü nesil savaşlarda, hasmın bir üstünlüğü olan kazanma inancı körelten önceki nesil savaşlarda kabul edilemez addedilen klasik taktikleri sıklıkla kullanılır. Dördüncü Nesil Savaş, aşağıda listelenen unsurları içine alan çatışmalar olarak tanımlanır:

Karmaşık ve uzun dönemli
Terörizmi kullanan
Milli olmayan veya milli sınırları aşan hüviyette
Düşman'ın kültürüne doğrudan tecavüz eden
Bir hayli teferruatlı psikolojik savaş, bilhassa medyayı manipule eder.
Politik, ekonomik, içtimai ve askeri bütün mevcut şebekeler kullanılır.
Bütün şebekelerin aktörlerini içine alan düşük yoğunluklu çatışmalarda cereyan eder.
Mücadele dışı unsurlar taktik ikilemlerde…..

Lütfen anlatılanlardan, kalın yazıyla yazılan bölüme dikkat. Bana çok tanıdık geldi.

Şunlar da dördüncü nesil savaş üzerine  yerli bir bilim adamının yazdıkları:

Yeni küresel güvenlik ortamında artık ‘en üst politik şiddet türü olarak savaşın tekeli’ ulus- devletlerin elinden çıkmış, savaşan taraflardan biri veya birkaçı devlet düzenli orduları dışındaki aktörler olmuştur. Dünya genelinde ‘küreselleşme’ ve ‘yerelleşme’ olguları nedeniyle bireyi devlete bağlayan vatandaşlık birincil kimliğinin gücü zayıflamış, buna bağlı olarak ulusla devlet arasındaki tirenin gücü azalmıştır. Artık savaş olgusu bireyler, suç örgütleri, aşırı dini akımlar, etnik şiddet yanlısı akımlar gibi farklı devlet-dışı aktörlerin etkilerine açık hale gelmiştir. Ayrıca örneklerini Afganistan ve Irak‟ta gördüğümüz taktik seviyede muharebe yetenekleri olan “Özel Askeri Şirketlerin” güvenlik alanında kullanılmaya başlanması ile “güvenlik” kavramı ticarileşmiştir.

Savaşın Evrimi ve Teorik Yaklaşımlar Bilgesam Metin Gürcan.

Uzun sözün kısası, bu şu demek oluyor.  Karşılıklı siperlerde göğüs göğüse erkekçe yapılan, çatışma alanındaki cesetleri toplamak için mola verilen, “Çanakkale’de yaralı Anzak’ı kucağında taşıyan Mehmetçik” anlayışı çok gerilerde kaldı. Patronu emperyalizm olan savaşlar artık daha bir puştça yapılıyor. Bu anlatılanların bizim bölgemizde yaşanan durumlarla  yakından ilgili olduğu sonucuna, kendi kendinize soracağınız, örneğin, “Basın haberlerine göre Adana’da yakalandığı söylenen silah yüklü kamyonlar, madem  ülkemizin güvenliği ile ilgili kamyonların  başında araç komutanı olarak niçin üniformalı bir astsubay yok?” sorusundan sonra  soracağınız, konuyu irdeleyen bir veya iki soruya vereceğiniz  yanıttan  sonra siz de erişebilirsiniz.. Yukarıda anlattıklarımı güçlendirmek için  iki cümle daha kurayım. Komşu ülke Suriye’den bir milyon muhalif insan Türkiye’ye kaçtığına  göre, Suriye’de savaşan muhalifler  kimlerdir. Haydi onlar cihatçılar deyip geçiştirelim. Peki Ukrayna’da birdenbire ortaya çıkan, elleri silahlı ve telsizli savaşçılar kim olabilir? Acaba yukarıda, Dördüncü Nesil Savaş Doktrini’nde  öngörülen  “Özel Askeri Şirket” elemanı kiralık katiller olabilir mi?

Sonuç olarak diyebiliriz ki, tüm ülke kalburda sallanır gibi alt üst edilerek bizim kuyuya düşmemiz tesadüfi değildir. Kuyuya düşmemiz için kalburu sallayan ile ülkenin askerinin yani assubayının  yaptığı işi, AVM kapısında  asgari ücretle özel  güvenlik görevlisinin  yaptığı işten farksız gören güç aynı güçtür. Kalburu sallayan el maşa, maşayı kullanan güç de emperyalizmdir. Yukarıda anlatılanları dikkatle  tekrar okuyunuz. Bu anlatılanların hiçbir yerinde, bizim bildiğimiz anlamda  “Şehidi en fazla toplum kesimi olan assubaylık” mesleğinin yer almadığını göreceksiniz. Ülkeyi altüst eden gücün siyasi tercihi  sonucu, bilerek ve isteyerek  kuyuya itilmiş durumdayız. Unutmayalım,  üstelik kuyuda  tek başına da değiliz; kuyuda bizimle beraber toplumun başka kesimlerinden olanlar da var.

KUYUDAN KURTULMANIN YOLU..

Peki kuyudan kurtulmanın yolu nedir?.  

Önce geçerli olmadığını yaşayarak deneyimlerimiz arasına kattığımız yolları kısaca hatırlayalım.. Milletvekilinin eline dosya sıkıştırma, assubay çocuğu bakandan randevu koparıp  çayını içmenin ve beraber fotoğraf çektirme seçeneklerinin sözünü bile etmek istemiyorum. Geçtiğimiz dönemlerde, kuyuya atan güçler için, kravatları takıp TBMM kapısı önünde basın açıklaması yapmanın, Ankara'da bir semtte toplanıp Anıtkabir'e yürümenin, "Biz Hakkari dağlarında  - 30 derecelerde bu ülkeye hizmet veren, en çok şehidi ve  gazisi olan mesleğin mensuplarıyız, bizi klimalı ofislerde görev yapan diğer memurlarla bir tutamazsınız. Ayda intihar eden meslektaşımızın sayısı artık çift rakamlara ifade edilir hale geldi" diye haykırmanın bizi kuyuya mahkum eden güçler için  hiçbir şey ifade etmediğini gördük. Katılmış olduğum son yürüyüşlerin birinde, Ankara caddelerinde yürürken, aksayan trafik nedeniyle araçlarının içinde birazcık beklemek zorunda kalan insanların yüz ifadelerini gözlemlemeye çalıştım. Çoğunluğun yüzlerinde bizlere hak veren, destekleyen değil, maalesef daha çok “nerden çıktı bu kravatlı göstericiler, durumunuza şükredin” diyen bir ifade vardı.. Bu durum da gösteriyor ki, kurtuluş yöntemlerimizde eksikliklerimiz var.

Kuyuya düşen bir kişi, kurtarıcı birilerinin aşağıya bir ip sarkıtmadığı durumda, nasıl kuyu duvarlarından destek alarak kurtulmaya çabalarsa biz de o yöntemi kullanmalıyız. Doğrudur, kuyudan çıkmamızı zorlaştıran koşullardan  biri de, hep omzumuza binerek yaşam sürdürmeyi alışkanlık haline getirmiş olanlardır. Onlar yine omzumuzdalar ancak, bu dönemde bir anlamda bizimle beraber onlar da kuyuda. Onları kuyuya düşmemizin tek suçlusu ilan edip, olduğumuz yerde tepinerek küfürler savurmak kuyudan kurtuluşumuzun çaresi olamaz. Çare etrafa tutunarak kuyudan çıkmaya çalışmaktır. Kuyuda yalnız olmadığımıza göre, kurtulmanın yolu  toplumun diğer kesimleriyle dayanışmak, el ele vermektir. Hâttâ gerekirse omzuna binili kişilerle bile dayanışma içinde olmanın yollarını aramaktır.

Biliyorum, çoğu zaman olduğu gibi, kendilerini hâlâ kışlada sananlardan bu yazdıklarım için, “yine siyaset yapıyorsun”  diyenler çıkacaktır. Rakip futbol takımlarının seyircilerinin bile birleşip, futbol stadyumlarında ülkede yaşanan  adaletsizliklere karşı siyasi tepki göstermek zorunda kaldığı ve intihar eden assubay meslektaş sayısı ayda beş altıyı bulduğu ülke şartlarında, nefes alamaz duruma düşürülmüş bir mesleğin mensubu olarak, yapılabilecek  “siyaset yapıyorsun” suçlaması umurumda bile değil. Daha ne olacaktı, ölümden öte başka  yol olabilir mi?

Ama kuyudan düzlüğe çıkmayı başarmanın kolay olacağı konusunda  maalesef pek iyimser değilim diyenler çıkabilir. Doğrudur; kiminle el ele tutuşup dayanışmaya gireceksiniz.  Alın size kötümser olmak için İnternet ortamından alıntı yaptığım çok çarpıcı bir örnek. Adresini gizlediğim twitin Türkçe  yazım hataları sahibine ait.  “UZMAN…Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. iktidar giderse, maddi ve manevi enkazların altında, yokmu bizi kurtaraaan!diye bağıracağız!Allah aşkına görün!duyun!anlayın!ve birleşin”. Bu kafa içimizden değilse bile, anlaşılabileceği üzere, kuyudan çıkarken el ele tutuşmamızın şart olduğu en yakınımızda bulunan  bir kesimden.  Bir an, ben bu ifadeleri yazan ile  aynı ülkede mi yaşıyorum  diye tereddüt ettim. Yorum sizlerin.

Fazla olmamakla birlikte, ülkemizde kuyudan çıkışa umut ışığı olabilecek olaylar da yaşandı. İşte kurtuluşun bilinçli ve çevreyle dayanışma içinde olmaktan geçtiğini, el ele tutuşmanın şart olduğunu gösteren  güzel bir örnek. Örnek Muğla Yatağan’dan...

Haber ve haberle ilgili değişik görüntüler, günümüzde sayıları ikiyi üçü geçmeyen düzgün haber vermekte ısrarlı televizyon  kanallarında geçtiğimiz aylarda  on gün  kadar yer aldı. Haberlerin konusu, devlete ait bir fabrikanın, maden ocağının satılması ve özelleştirilmesinin,  çalışanlarının  köleliğe terk edilmesi anlamına geldiğini özellikle son on yılda yaşayarak öğrenmiş olan, iş yerleri siyasi iktidar tarafından özelleştirme ihalesine çıkarılan bilinçli, Muğla – Yatağan Termik Santrali emekçileriydi. Haber ile ilgili görüntülerde, başları açık örtülü, köylü şehirli kadınlar, sakallı sakalsız genç yaşlı erkekler, istisnasız tüm insanlar, dayanışma içindeydiler. Mikrofon uzatılan herkes, ellerinde al bayrak, "Aç kalmak istemiyoruz, aşımız ekmeğimiz olan Yatağan Termik Santralini sattırmayacağız." diye haykırıyorlardı.  Yatağanlı işçiler, Ankara’ya yürüme kararı aldılar. Haklarını arayan bu insanlara, Zonguldak Bölgesi’nden  maden işçileri destek verip, Ankara’da buluşma sözü verdiler. Türkiye Barolar Birliği, ADD, TGB başta olmak üzere bir çok sivil toplum örgütü ve sendika, Yatağanlı maden işçilerini Ankara’da karşılama hazırlıklarına başladılar. Bu hazırlıkları duyan, 30 Mart seçimleri öncesi pabucun pahalı olduğunu bilen  siyasi  iktidar ne yaptı dersiniz;  tarihi ilan edilen Yatağan Termik Santrali özelleştirme ihalesini iptal etti, geri adım attı.

Sonuç olarak toparlarsak:

İçine düşürüldüğümüz sıkıntılı durum ve yıllardır haykırdığımız halde  sıkıntılarımızın duymazdan gelinmesi bilinçli yapılan bir harekettir.  Bu duruma düşürülmemiz tesadüfi değil siyasi bir tercihin, uygulanmaya çalışılan  sistemin gereğidir.  Bu sistem ve tercihler, emperyalizmin  çıkarları ile doğrudan ilgilidir. Bu durumda kurtuluşun yolu, bir şeyhe mürit olmaktan değil, bilinçli yurttaş olmaktan geçer.  Dünyada ve çevremizde olan her olaya,  içinde bulunduğumuz duruma  geniş açıdan bakıp  sorgulayıcı olmalıyız. İş başa düşerse, bir yurttaş olarak, tarihte atalarımızın yaptığı gibi üzerimize düşeni yapar, baltayı kazmayı  kuşanıp mücadeleye katılırız. Ancak o aşamaya gelinmediğine göre şimdilik, sahip olduğumuz  silahlarımızı çok dikkatli kullanmalıyız. Yarın bu günden  daha kötü duruma düşebileceğimizi göz ardı etmemeliyiz. Atatürk Cumhuriyetinin bir yurttaşı olarak söylüyorum; emperyalizm yenilmez değildir. Bu cümleden olarak, camiamızın temsilcisi TEMAD ülkenin diğer sivil toplum örgütleriyle dayanışma içinde olmalı, onları da yanına almalı.

Örneğin  önümüzde bir seçim var; bireyler olarak bizler de güçlü bir  silahlarımız olan oylarımızı, kılı kırk yararak içine düşürüldüğümüz kuyudan kurtulmaya hizmet edecek yönde kullanmalıyız..

Bir çivinin bir nalı, bir nalın  bir atı, bir atın bir kişiyi, bir kişinin oyunun da bir ülkeyi kurtarabileceğini aklımızdan çıkarmayalım. 

Bir fıkrayla başladık, şiirle bitirelim..

Bir değil,

beş değil,

yüz milyonlarlasın maalesef.

Koyun gibisin kardeşim,

gocuklu celep kaldırınca sopasını

sürüye katılıverirsin hemen

ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.

Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,

hani şu derya içre olup

deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.

Ve bu dünyada, bu zulüm

senin sayende.

Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer

ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak

kabahat senin,

— demeğe de dilim varmıyor ama —

kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!

Nazım Hikmet

 

Sürçü lisan ettikse affola..

Mehmet Ali KILINÇ Şubat 2014

Baştan belirteyim; TEMAD Merkez Yönetiminde hangi isim olursa olsun bence fark etmez; bir emekli assubay olarak, adını mesleğimin adından alan, üyesi bulunduğum, TEMAD üzerine dileklerim, derneğimizin şeffaf  yönetilmesinden, meslektaş camiamızı iyi temsil etmesinden, meslektaş camiamızın haklarını iyi savunmasından, dernek yönetilirken demokratik kurallara en iyi uyulan dernek olmasından, kısaca tüm güzelliklerin derneğimiz  "TEMAD"ın adı ile birlikte anılmasından başka bir amacım, düşüncem olamaz. Bunun yanında, ismi biraz öne çıkanların, ülkemizin bu günkü şartlarında, Amerikan filmlerinde polislerin insanların cebine uyuşturucu koyması benzeri yöntemlerle tuzağa düşürülmesi malum. Kim ne derse desin, TEMAD yöneticilerinin benim haklarımı savunacağım derken esir düşmeyi göze almalarını isteme hakkını kendimde göremem...

TEMAD Genel Başkanı Ahmet KESER meslektaşım için, beş yıl önce ilk tanıştığımda, bu platformlarda, "Oturaklılığı, tavrı, karşısındakini dinlemesini bilmesi, konulara hakimiyetiyle, Sayın Ahmet KESER bu koltuğu doldurur, değme prostatlı YÖK profesörünü cebinden çıkartır" diye yazan kişi  de benim. Hakkındaki düşüncelerim, hâlâ tersine dönmüş değil. Sözümün arkasındayım. Yalnız bu durum aklıma takılan, soruları sormama, daha iyiye ulaşmak adına, gerektiğinde  eleştirmeme engel değildir.

Bu girişten sonra, artık 2013 Assubaylar Günü Ankara buluşması izlenimlerimi anlatabilirim. Ankara buluşmasından bir ay önce yayınlanan mesajlardan TEMAD örgütlerince Ankara’ya meccane otobüs servisi sağlanacağını öğrenince listeye adımı yazdırdım. 18 Ekim günü akşamı, üç otobüs dolusu, yüzden fazla kişi, Antalya’dan yola çıktık. Sabah 07:30 gibi Ankara Etiler Orduevinde olduk. Orduevinde gideri TEMAD tarafından karşılanan kahvaltımızı ettik. Anıtkabir’e yapılacak kortej yürüyüşünün başlangıç yeri olan Ankara Arena’nın önüne hareket etme saatine kadar, dört saat orduevinde kaldık. Bu süre içinde, başka illerden gelen tanıdık meslektaşlarımızla buluşup hasret giderdik. Sanal alemden tanıştığımız birçok meslektaşımızla olan “gıyabi” tanışıklığımızı “vicahiye” çevirme fırsatı bulduk. Saat 13:00 gibi, otobüslere binip yürüyüşün başlayacağı noktaya hareket ettik. Orada diğer konaklama yerlerinden gelenlerle ve yürüyüşe Ankara’dan katılacak olan  meslektaşlarımızla buluştuk. TEMAD Yönetimi katılımcıların öğle yemeği için de organizasyon yapmış. Dağıtılan pide ayranlarla nefsimizi körlettik. Alanda kalabalık toplu haldeyken alanın tamamını görmek mümkün olmadığından katılım yetersiz mi acaba diye biraz  endişelendim. Yürüyüş başlayıp yola koyulunca, yol boyunca uzanan kortejin uzunluğunu görünce, katılımın  pek de az olmadığını görüp sevindim.  Anıtkabir'e doğru yöneldiğimizde, geçtiğimiz kavşaklarda Ankara'lı sürücüler, araba kornaları ile bizlere destek verdiler. Öğle öncesi hava parçalı bulutlu ve güneşliydi. Kortej  Anıtkabir yokuşuna geldiğinde hava kapandı, hafiften yağmur başladı. Neyse ki yağış fazla uzun sürmedi. Ata'mızı ziyaret, İstanbul TEMAD İl Başkanın şefliğinde İstiklal Marşı’nın  söylenmesiyle sona erdi. Dönüş yolunda Tandoğan Orduevi’nde biraz soluklandım. Orada da daha çok sanal ortamdan tanıştığım bir çok  meslektaşımla yüz yüze gelme, tanışma fırsatım oldu. Güneşin batmasına yakın, akşama kutlama etkinliklerinin yapılacağı Ankara Arenaya geçtim. Yürüyüş sonrası yakın illerden gelen gruplardan, akşama erkenden evimizde olalım diyerek konseri beklemeden ayrılmaya niyetlenenler olduysa da bildiğim kadarıyla TEMAD yöneticileri bu teşebbüslerinden vazgeçirdiler. Bir önceki gece yaptığım otobüs yolculuğu nedeniyle çektiğim uykusuzluğun dışında benim açımdan bir sıkıntı yoktu. Mehter takımının konseri, dünyanın dört bir yanından Türk müziği örnekleri veren müzik topluluğunun konserleri güzeldi. Spor salonunun tribünlerini dolduran camiamız mensuplarının coşkusu olağanüstüydü. Konser arasında,bir ara TEMAD Genel Başkanı Sayın Ahmet KESER, yönetim ekibiyle birlikte salonda bir tur atıp katılımcıları selamlayışı muhteşemdi. Başkanın salona girip seyircileri selamlayışı, iktidara aday, umut vaat eden bir siyasi parti liderini aratmaz mükemmellikteydi.. Platforma çıkıp yaptığı konuşma, daha önceki konuşmalarıyla içerik açısından karşılaştırıldığında, bu kez Genelkurmay’dan pek fazla söz etmedi. Sözlerini “Tek devlet, tek millet ilelebet” sloganıyla bitirdi. Başkan’dan sonra sahneye çıkan sanatçı bayan çok güzel şarkılar söyledi ama, kıyafeti, benim gençliğimde  çamaşırın evde leğende yıkandığı dönemden, çamaşırın başından kalkmış gelmiş de, eline mikrofon tesadüfen tutuşturulmuş gibiydi...

2013 Assubaylar Günü Ankara izlenimlerimi anlatan bu yazımı, daha altı yıl önce sorunlarımızı duyurma amaçlı dörtte bir gazete sayfası genişliğinde ilan vermeye niyetlendiğimizde, ilan gideri olan on bin lirayı aramızda toparlayasıya kadar  karşılaştığımız sorunları ve o günün TEMAD Genel Merkez yönetiminin yaptığı engellemeleri yaşamış bir kişi olarak, bu günkü yönetim için “At binenin kılıç kuşananın. Bravo adamlara. Bu yönetim işini biliyor; sayelerinde son bir yıl içinde sorunlarımız yirmiye yakın gazete haberine, ve televizyon programına konu oldu. Sayelerinde sıfırdan koskoca bir Assubaylar Günümüz oldu. TEMAD artık kutlamalar için üyelerini Ankara’ya getirmek üzere yurdun her köşesinden otobüsler tahsis edebilecek güce erişti. Toplantılarını beş yıldızlı otel salonlarında yapar, misafirlerini lüks otellerde ağırlar hale geldi. Selam olsun emekli assubaylar dışında derneğimize katkı yapanlara” türü övgüler düzüp bitirecektim; olmadı..

İçimdeki sevdalı, “Aklına takılan soruları niçin sormuyorsun? Sosyal paylaşım ortamlarında fedailiğe soyunanların, soru soranı dövmekten beter edenlerin, birilerinin sorulan sorulara illa ki cevap vermeyi kendilerine  görev edinenlerin şirretinden mi korkuyorsun yoksa” diyerek başımın etini yedi. “Sorunlar çözülecek, sen de meslektaşlarının internette bir meydanda toplanmaları için davul çalarak  sorunlarının ortaya konulmasına katkı koymuş olmakla  övünecek, bunu yazıya dökecektin. Yazının başlığını bile hazırlamıştın; yazının başlığı ‘SONDAN YEDİNCİ DAVULCU BENDİM’ olacaktı. Bir ara ‘on beş ocağa kadar susun bekleyin, Ankara’ya gidip sorunları bir hafta içinde çözeceğim’ diyenlere bile inandın bekledin. Hani ne oldu; elin belinde mi kaldı yoksa? Buraya kadar anlattıkların aynanın önünde herkesin gördükleri” dedi, bir anlamda benimle dalga geçti. Ben de, madem benim anlattıklarımı beğenmedin, öyleyse aynanın arkasını da sen anlat bakalım deyip, sözü  içimdeki sevdalıya bıraktım.

Assubaylar Günü geçen yıl ilki yapıldığında da bayram arifesine rastlamıştı ve TEMAD örgütlerinden Ankara’ya en pahalı otobüsü Antalya TEMAD kaldırmıştı.. O zaman bir Ankara otobüs fiyatına, bir bayramda yapılacak zorunlu masraf ve toruna verilecek bayram harçlığına bir de  bankamatikte kalan rakama bakmış, sonunda torunun bayram harçlığı lehine Ankara’ya gitmekten vazgeçmiştim. Bilindiği üzere, bu yıl yirmi gün kadar önceden, Ankara’ya katılımcılar için ücretsiz ulaşım sağlanacağı duyuruldu. Bunu da öğrenince Assubaylar Günü kutlamalarına katılmaya karar verdim. Geçen yıl Edremit Körfezi bölgesinden TEMAD  şubeleri 25 TL maliyetle Ankara’ya otobüs kaldırmışken, Antalya’dan normal tur fiyatına 60 liraya otobüs kaldırılmıştı. Bu durumu dile getirip, mevcut  Antalya TEMAD yöneticilerine, yerel yönetimlerin bu konularla ilgili imkanları olduğunu, daha önceki yöneticilerin yerel yönetimlerden bu gibi durumlarda yardım istediklerini ve talebin genellikle olumlu karşılandığını, bu gibi hizmetlerin derneğe daha az maliyete mal olduğunu, niçin bu olanakları zorlamadıklarını sorduğumda “biz kimsenin kapısına gidip ağız eğemeyiz” cevabını almıştım. 

Antalya’ya geleli yıllardır paltonun ne olduğunu unuttum. Takım elbise de ancak mevsim kışsa mutlaka giymek durumunda olduğumuz bir düğünlerde lazım oluyor. Bizim gibi emekli bir kişinin yılda bir takım elbise alacak hali de yok. Ankara’ya takım elbiseyle gitmeye niyetlenince, yıllardır askıda bekleyen takım elbisemin  pantolonunu şöyle bir test ettim. Göbeğimin kutrundaki değişiklik nedeniyle, otuz altı saat devamlı giymeye uygun olmadığını, rahat edemeyebileceğimi  anladım. Zorunlu olarak, pantolon belini açtırmak için önce soluğu Pantoloncu Terzi Halil’de aldım..

Hareket saatinde, otobüsün kalkış yerine geldiğimde, benim bindiğim  otobüsün üzerinde “Antalya Muratpaşa Belediyesi” yazıyordu ve o kadar görmeye çalıştığım halde hiçbir Antalya TEMAD yöneticisinin ağzının eğri olduğunu görmedim. Ücretsiz otobüse binip, Sabah Ankara Etiler Orduevi’nde TEMAD’ın verdiği bedavadan kahvaltıyı edip, öğleyin de dağıtılan pide ayranla karnımı doyurunca, bir ara, medyada zaman zaman sözü  edilen makarnacı kömürcü seçmenleri sanki anlar gibi oldum; kendimi onlar gibi hissettim... 

TEMAD için bankaya  her ay  maaşlarından   otomatik ödeme talimatı verenlerden Allah razı olsun diye için için tekrarlarken; ismine gerek yok, yürüyüş toplanma alanında, TEMAD Genel Merkezine sık sık girip çıktığını bildiğim, sosyal medyada TEMAD Genel Merkezi yönetimine sorulan en küçük bir soruya, eleştiri imasına kendisini cevap vermekle görevli sayan, camiamızda adı bilinen bir meslektaşıma rastladım. Bu meslektaşıma, Assubaylar Günü organizasyonu az buz bir maliyet değil, TEMAD’a bu işler için katkıda bulunan, sponsorluk yapan oldu mu; varsa kimdi, neyin karşılığında sponsor olmuşlardı, yoksa masraflar  bütçeden  mi karşılanacak diye soracağım tuttu. Arkadaşım “Sponsor var. Bu organizasyonlarda TEMAD’ın bütçesinden beş kuruş harcanmadı. Sponsor bir organizasyon firması. Sponsor firma büyük assubay camiasının Assubaylar Günü’nü organize ettiğini referanslarında kullanması karşılığı tüm organizasyon giderlerini karşıladığı gibi, TEMAD’ın kasasına da üste 200 bin lira verecek” dedi. Benim böyle parasal konulara oldum olası aklım ermediği, bu konularda vizyonum hep “kimse sırtına  binmeyeceği eşeğin önüne arpa dökmez” kuralı ile sınırlı olduğundan, anlatılanlar aklıma yatmadı ama yine de anlamış gibi görünüp uzatmadım..

Öğleden önce, yürüyüş öncesi orduevi lobisinde zaman geçirirken, uygulanan yöntemlerinin demokrasiye uygunluğunun tartışmalı olduğu iddia edilen ve mahkemelik olan son genel kurul üzerine meslektaşlarımın aralarında, “keşke bunlar yaşanmasaydı çok iyi olurdu; Ahmet Keser başkanlığında bir yönetim böyle uygulamalara gerek kalmadan çok rahat tekrar seçilebilirdi” türü sohbetlerine kulak misafiri oldum. Bu “keşke”li sohbetleri, sponsorluk üzerine meslektaşımın  anlatılanlarını dinledikten, Sayın TEMAD Genel Başkanımızın akşam konser salonuna yaptığı politikacı vari muhteşem selamlamasını izledikten sonra, bu yönetimin geride kalan üç yılı  gözümün önünden film şeridi gibi geçmeye başladı.  

2011 Ekim'inde camiamız adına ne de çok sevinmiş umutlanmıştım. Televizyona çıkma fırsatı bulup “Günümüzde tüm assubaylar artık yüksek okul mezunudur” deyip dert anlatmaya çalışırken, söze “örneğin ben ortaokul mezunuyum, dışarıdan lise bitirdim” diye başlayan bir yönetim anlayışı gitmiş, TEMAD’a yönetici olup camiasına daha iyi hizmet edebilmek, kendisini daha güzel ifade etmek amacıyla, kendisinde eksik gördüğü diksiyon konusunda  ders alan, artık “Hakkari’nin çıplak dağlarına” bile hitap eden bir anlayış gelmişti. Durumu o günlerde alkışlamıştım; geldiğimiz ortamda biraz şüpheyle bakar oldum. Nasıl oluyorsa yeni başkanımız, yurdun bir çok yerinde, bazen askeri birliklerin sınırları içinde bile muvazzaflarla toplantılar yapıyor, şimdiye kadar iyi komutan olmanın birinci şartını “astsubay denilince surat asmak” sanan kafalar bu toplantılara itirazsız izin verir olmuşlardı. Ardından, şimdiye kadar hiç yokmuşlar da iki gün içinde yaratılmışlar gibi, birden bire, sayıları yüz binlerle ifade edilen “Twitteri sallayanlar” grubu ortaya çıktı. İyi bir şey olsa gerek, kendi söylemleriyle, üst üste birçok kez “TT” olmakla övündüler. Sanki artık “mutfakta biri varmış” gibi, düne kadar yüzüne kimsenin bakmadığı, hep duymazdan gelindiğine alıştığımız TEMAD Genel Başkanı’na, her kesimden televizyon kanallarının arka arkaya kapılarını ağzına kadar açar olduğu  dönemi yaşadık. Başkanımızın da ağzı laf yapıyordu hani; ben dahil herkes, “Antalya’da  altmış albay oturuyor”, “Bodrum’da karakol komutanı üsteğmen, Ürgüp’te başçavuş”, “Mesaimizin süresi amirin iki dudağı arasında”, “Bu nasıl adaletsizlik; assubaylar barış anında bile hukukçu olmayan subaylarca yargılanıyor”, “Emekli olan assubayın maaşı görevde aldığı maaşın yüzde kırk beşine düşüyor” türü doğru ve haklı sözlerini alkışladık. Bu süreç aynı zamanda, sonunda Türk Ordusu’nun iş yapamaz duruma getirileceği, sonunda resmi makamların söylemiyle, “sınırlarda 1500 atlı kaçakçının Türk Ordusuna posta koyar hale getirilmesi amacıyla hedefe konulup salvo atışların yapıldığı süreçle çakışıyordu. Bir süre sonra, şikayet edilen sıkıntılar bitmiş sanki amaca ulaşılmış gibi, TEMAD Yönetimi birden bire suskunluğa büründü. Bu arada işe çok iyi başlayan yönetim nedense aralarında birbirlerine düşüp çatal kazığa dönüştü. Sonuçta bilindiği üzere iş olağanüstü genel kurula kadar uzandı.

Sorunlarımızın çözümüne Genelkurmay’ın hep olumsuz yaklaştığının kamuoyuna şikayet edilip, siyasetin duyarsız kaldığı konusunda tek bir imâ bile yapılmadığı bir sürecin sonunda, bir de baktık ki sel gitmiş kum kalmış. Türk Ordusu'nun birilerinin çıkarına çomak sokabilme potansiyeli taşımayacak şekilde tasfiyesi sağlanmış, assubayların şikayet ettikleri sıkıntılar çözülmediği gibi,  disiplin yasası düzenlemesi hazırlanırken hep “bu konuda bizim birikimimiz var, şikayetçi olan taraf biziz ve buradayız” diye tekrarlayan TEMAD adam yerine konulup görüşü sorulmamış, çıkan disiplin yasasıyla sorun çözülmek yerine üzerine bir düğüm daha atılmıştır. Sonuç olarak, geldiğimiz aşama itibariyle, felenk demiri niyetine galiba kullanıldık...

Son olarak, Ankara’da Assubaylar günü kutlamalarında TEMAD Genel Başkanı'nın salon performansının ve yaptığı konuşmasının  bende bıraktığı izlenime  gelince; Neil Dimond misali çok güzel gitar çalıp şarkı söyleyen bir adam düşünün. Müziğin her türlüsü sonuçta müziktir deyip, bu adamın kucağına bağlama vererek sahneye çıkarsak, hadi bakalım Musa Eroğlu’nun “Sarıkamış” uzun havasını söyle bakalım desek; gitar ustası adam önüne konulan notaları açıp, belki bir şeyler yapabilecektir ama; kuvvetle muhtemel adam bağlamayı gitar gibi çalmaya kalkacaktır. Musa Eroğlu’nun söylediği “Sarıkamış” türküsünde olduğu gibi mümkün değil beni duygulandıramayacaktır...

Burada gitarla şarkı söylemeyi siyasetin, gitar ustasını TEMAD’ın danışmanlarının, yapılan işi yani müziği adam parlatma sanatının, bağlama ile türkü söylemeyi de dernekçiliğin yerine koyun. Camia ve dernek olarak bir kere daha birileri tarafından omuzlarımıza basılıp kullanılmaktan, virtüözlerin gitar tarzında bağlama çalıp türkü söylemeye kalkmasından, birilerinin camiamızın omzuna basıp yükselmeye niyetlenmesinden, başka amaçların sorunlarımızın önüne geçmesinden, çok defa olduğu gibi camiamızın sel yatağında kum gibi, kütük gibi kalakalmasından  endişe ediyorum...

Not: Sayın Ahmet Keser’in Bugün Televizyonu’nda 5 Kasım 2013 günü çıktığı programda sorunlarımızı ortaya koyuşu ve sadece assubayların sorunları için değil, Türk Ordusu'nun içine düşürüldüğü durumdan kurtulması için biz birikimlerimizle buradayız vurgusu yaptığı konuşma çok güzeldi, kendi adıma kutlarım...

Mehmet Ali KILINÇ / Antalya/ 7 Kasım 2013

Günlük yaşamımızda bir peşin hükümlülüğün, ön yargılı olmanın hikayesi .                                                                                                                                                

Oturduğu apartman dairesinin kapısına anahtarını  soktu, kapıyı  tam açıp içeri girecekti ki, kapı eşiğine bırakılmış ikiye katlı fotokopi sayfasını fark etti. Kağıdı aldı, kapıyı açıp içeri girdi.  İçeride kağıdı açtı, şöyle bir göz attı. Bu, “Sayın” hitabıyla başlayan el yazısıyla yazılıp, fotokopi çekilerek çoğaltılmış tek sayfalık bir mektuptu. Yakın gözlüğünü  taktı, mektubu bir solukta okudu. Mektubu okuduktan sonra tekrar katlayıp, giriş kapısının yanında bulunan ayakkabı dolabının üzerine bıraktı. "Yuh olsun sana! Yazılanlara sen de muhatapsın! Sarhoşun biri öyle mi!. Al sana, yanıldın işte!  Ön yargılı davrandın Ali Bey, peşin hüküm verdin!  Bir de sağduyu sahibiyim diye övünürsün!”  sözleri ağzından döküldü.

Emekli Ali Bey her gün, aksatmadan  sabah yürüyüşüne çıkardı. Bazen kendi kendine: “Sabahın köründe yollara düşecek ne zorun var? Sanki çocukluğundaki köyündesin; çift-çubuk sahibisin de, sabah sabah, her gün erkenden,  yollara düşersin! Sanki kuşluk sıcağı çökmeden  bir evlek daha fazla ekeceksin! Sabah sabah yat, yattığın yerde!.." diye söylendiği olmuştu. Ancak; yine de yürüyüşünü nedensiz bir şekilde aksattığı günlerde, içinde bir eksiklik duyar, huzursuz olurdu. Altmış yaşını devirmişti. Altmış yaşına rağmen, çok şükür ki adı konulmuş bir rahatsızlığı yoktu. Sık hasta olmaz,  doktora nadiren çıkardı.

Kırk yaşından sonra, ister baş ağrısı, ister  diz ağrısı, ister  böbrek ağrısı şikayetiyle olsun, hangi şikayetle doktora gidersen git,  ilk söyleyecekleri  aşağı yukarı hep aynı değil miydi zaten: “Ekmeği azalt!..”, “Tuzu kes!..”, “Şekerden uzak dur!..”, ve bir de “Sabahları mutlaka yürüyüş yap!..’’  Emekli Ali Bey de denileni  yapmaya çalışıyordu. Her sabah, gün doğarken, daha yollar kalabalıklaşmadan,   kendini sokağa atıyor;  oturduğu sitenin bulunduğu semtin sokaklarında, kendince belirlediği beş-altı kilometrelik yürüyüş yolunda, kahvaltı öncesi sabah yürüyüşünü yapıyordu. Ülkede emeklinin hali belli; kuş yuvası gibi bir kooperatif  dairesi; iki oda bir salon... Aslında karı-koca  iki kişiye yeter de artar bile ama,  sabah sabah iki yaşındaki torun bakılmak için bırakılacak, torunun annesi- babası, halası  işe gidecek.  “Gir-çık” sabahları evde trafik yoğun. O telaşede, işin ucunda “Ayak altında dolaşma!..” diye zılgıt yemek bile  var... En iyisi, ne yapıp edip, yürüyüş bahanesiyle kendini sokağa atmak… Ali Bey de, onu yapıyordu işte.

Yürüyüşe çıkmasa da; evde sabah sabah televizyonun karşısına geçip, bilmem hangi yabancı ülkenin nehirlerinde, boz ayıların şelalede somon balığı avlayışını, bu ülkelerin bu akarsularına ve ormanlarına nasıl sahip çıktığını, doğal güzelliklerini, sıkı kurallarla nasıl  gözleri gibi koruduklarını, üzerine titrediklerini, anlatan  belgeselleri seyredip kahrolsa mıydı?.!

Buna karşın; ülkemizde, “Mermer ocağı ruhsatı veriyoruz!..” adı altında, tüm yeşil tepelerin zirvelerinin  traşlanmasıyla ilgili haberleri, her gün bir başka yerde: “Akarsuların üzerine  HES yapıyoruz!...” diyerek akarsuların boruya alınmasına karşı tepki gösteren  yurttaşların duymazdan gelinen çığlıklarını, “Herkes en az beş çocuk yapacak!..” zırvalarıyla ilgili haberleri izleyip, sinir krizi mi geçirseydi.  Sabahları yürüyüş yapmak, bunları izlemekten bin kat daha iyiydi.

Televizyona her  çıkanın, “Uzman” adı altında, kendine göre başka bir şeyler söylemesi, kaç adım atınca ne kadar  kalori yakılır  hesaplamaları bir yana, Ali Bey’in yeri geldikçe tekrarladığına  göre, yürüyüş bahanesiyle geçtiği yollarda, gözü yol kenarlarına takıldığında, hiç olmazsa, en azından beyni, “Şu tarladaki ebegümeçleri neden daha gür, diğerleri zayıf?”, “Yolun sağındaki tirfiller, soldakilerden neden daha yeşil acaba?”, “Kaldırıma dikilen palmiye fidanlarının dalları aşağıya çok sarkmış, üstelik yaprakların her biri kama gibi sivri; ya bir çocuğun gözüne batarsa!”, “ Şu sarı çiçekler, ne kadar da köyümün  nalçeken çiçeklerine benziyor!” , “Çöp poşeti de buraya bırakılmaz ki kardeşim!” türü konularla meşgul olurdu da, bir saatliğine rahat ederdi. On yıl öncesine göre hayli azalsa da,  nisan-mayıs aylarında yürüyüş yolunun kenarlarında gördüğü, sapsarı meyvelerin üzerine açılmış,  bembeyaz portakal çiçeklerinin dünyada eşi olmayan  kokularını içine çekerken, bu güzellikleri  görmeden ölüp gidecek olan Finlandiyalıları, İsveçlileri hatta,  Erzurumluları düşünüp, üzüldüğü de olurdu; ama olsundu.

Yaşlı adam, iki gün önce, oturduğu sitenin  bahçe kapısından sabah yürüyüşüne başlamak üzere çıkarken, kapıdan geçmekte zorlandı.  Zorlandı; çünkü bir otomobil, sitenin sürgülü demir parmaklıklı  kapısının  önüne,  bir insanın zor geçeceği kadar bir aralık bırakılarak, biçimsiz bir şekilde, uzunlamasına park edilmiş, kapı çıkışı neredeyse kapanmıştı. Çoktandır sitenin araç park sorunu vardı. Site bahçesi içinde bulunan araç park yerleri, araç sayısına göre yetersizdi.  Site oturanlarının yarısı, araçlarını site bahçe duvarının dışına, sokağa park etmekteydiler. Ancak, bu aracın kapı önünde  biçimsiz duruşu, pek de sitenin park sorunuyla ilgili görünmüyor, bu park ediş, olağan bir park edişe benzemiyordu. Neyse ki; bu kapı siteye araç girişi için değil yaya girişi-çıkışı amaçlı kullanılmaktaydı. Yoksa bu haliyle içeri araç giriş mümkün değildi. İhtiyar adam, “Kim bilir, hangi  site sakini gece geç vakit sarhoş geldi de, arabasını  uygun bir yere park edemeden kendini evine zor attı!..” diye, aklından geçirdi.

Yaşlı adam yürüyüşüne devam etti. Dönüşte, biçimsiz park etmiş olan otomobilin kapı önünde, hâlâ öylece durduğunu gördü. Komşulardan iki kişi daha arabanın başında toplanmış, aracın niçin böyle park edildiği üzerine fikir yürütmeye çalışıyordu. Bunlardan biri, Ali Bey'in  selamlaştığı, en azından adıyla sanıyla kim olduklarını bildiği komşularından, asker emeklisi Sefa Bey ile, kaptanlıktan emekli  Yılmaz Bey’di. Askerlik, onu bırakalı çok olduğu halde, askerliği bırakmaya hâlâ  niyeti olmayan Sefa Bey, daha sabah selamlaşmasına fırsat vermeden, sinirli sinirli söylendi:

  • Site sahipsiz efendim, sahipsiz!... Giren belli değil, çıkan belli değil!... Kapıya o kadar özel güvenlik koyalım diye söyledik, dinleyen olmadı!...

Yılmaz Kaptan ekledi :

  • Efendim böyle de araba park edilmez ki! Saygısızlık bu!.. Saygısızlık!...

Bizim ihtiyar, iyice daralan bahçe kapısından zorlanarak  geçip, apartman giriş kapısına yöneldiğinde, iki komşu hâlâ biçimsiz park etmiş arabayla ilgili söylenmeye,  fikir yürütmeye devam ediyorlardı.

Yaşlı adam doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği köyünden on beş yaşında ayrılmış,  gurbete çıkmıştı. Zaman zaman izinlerinde kısa süreli ziyaretler dışında, bir daha dönmesi mümkün olmamış, bundan ötürü yıllarını hep köyünü düşünerek, özleyerek geçirmişti. Bu, kapı önünde bırakılan araba olayı üzerine, yine köyü aklına geldi ve “Bağı- bahçesi, dağı-ormanı ile bir uçtan bir uca yaya üç saatte yürünebilen, seksen hanelik bizim koca köyü  getirir, altmışa seksen metre genişliğinde daracık bir alana, kırkar dairelik iki apartman bloğuna tıkıştırırsan, olacağı budur!” diye, içinden geçirdi.

Köy yerindeki yaşam site yaşamıyla asla karşılaştırılamayacak kadar  farklıydı.  Köy yerinde, amca, dayı, enişte, hala, hemen herkes birbirine akrabaydı, herkes birbirini tanırdı. Her düğünde, bayramda, cenazede, herkes birbirlerine gider gelirdi. Herkesin birbirinin, neredeyse nefes alıp vermesinden bile  haberi olurdu. Birinin burnu kanasa, ertesi gün köyde duymayan kalmazdı.  Ali Bey’in oturduğu gibi konutlarda ise nerede böyle insan ilişkileri?! Nerede köy yaşam tarzındaki insan ilişkileri?!  Sitede, evinizde yalnız yaşıyor olsanız da, başınıza bir şey gelse, cesediniz koksa, dibinizdeki karşı kapı komşunuzun haberi olmazdı bile!..  Kim kime, dum duma…

Benzerlerinde olduğu gibi, bu sitede de birbiriyle tanış olan,  birbirine gidip gelen insan  çok azdı. Bu birbirine gidip gelenlerin de çoğu, uzun süredir sitede kendi evinde  oturan, bir avuç mülk sahibiydi. Yaşlı adam kişi olarak, bundan ne kadar tek taraflı şikayetçi olsa da, apartmanda oturan komşular arasındaki iletişim, en fazla apartman kapısında, asansörde, karşılaşıldığında kuru bir selamlaşmadan ileri gitmezdi. Apartmanda, uzun süre kapıları karşılıklı apartman dairelerinde oturdukları halde, birbirlerinin adını bilmeyenler vardı. Bu duruma, günümüzün apartman yaşamı koşullarının yanında, bu şehrin bir turizm merkezi olmasının katkısı büyüktü. Şehrin turizm merkezi olması nedeniyle, mevsimden mevsime nüfus  akışkanlığı çok fazlaydı ve sitede kiracı olarak oturanlar sık sık değişmekteydi. Bundan ötürü, kimse kimseyi tanımaya fırsat bile bulamıyordu.

Siteye yeni birileri taşındığında, hem yeni taşınan komşular, hem de eski oturanlar, “Kimdir?”, “Necidir?” diyerek, apartmana giriş-çıkışlarda birbirlerini yan gözle, iyice bir gözlerler, incelerler, ancak altı ay geçtikten sonra, karşısındaki kişi kendi ölçülerine eğer uygunsa, asansörde, kapı giriş-çıkışı rastlaşmalarında selamlaşmalar başlardı.  Şayet her şey olumluysa, isimlerin öğrenilmesi ancak bir yılı bulurdu.  Taraflar karşılıklı tanışıp görüşmeye pek yatkın değillerse, bu süre  çok daha uzun olabilir, veya hiçbir zaman mümkün de olmayabilirdi.

Hakkını yemeyelim; bazı yönlerden bu site, benzerlerine göre yine de farklı sayılabilirdi. Yeşillik yönünden bizim yaşlı adamın  oturduğu site cennet gibiydi; bulunduğu şehrin, yeşili en bol sitelerindendi. İnşaattan önce sitenin arsası portakal bahçesiymiş. Bloklar yapılırken gerekli özen gösterildiği için, sitenin bahçesi, inşaat öncesinden kalan portakal limon ağaçlarıyla kaplıydı. Bu ağaçlara, site yapıldıktan sonra, yirmi yıldır yetiştirilen, çam, palmiye ve bahçe donanımı için diğer bazı ağaçlar da eklenince, site bahçesi yemyeşil bir ormana dönüşmüştü. Yeşillik olarak çok iyiydi, hoştu, güzeldi de; bunun  bir de bedeli vardı. Site bahçesinde, “yeşil alan fazla olsun’’ denmişti ama, bunun  sonucu olarak da araç park alanı yetersiz kalmıştı. Araç park alanı  yetersizliği nedeniyle de, site oturanlarının bir bölümü aracını, bahçe dışına, sokağa park etmek  zorunda kalıyordu. Doğrusu bahçedeki bu güzellikler, araç park yeri sıkıntısı çekmeye değerdi!...

Apartmana kim girdi? Kim çıktı? Kim kimdir? Necidir?” konusunda,  hanımlar daha bir dikkatlidirler ya!… Eve geldiğinde, Ali Bey eşine, kapıda biçimsiz şekilde park edilmiş  arabayı, arabanın rengini, markasını, modelini anlatınca, hanımı anında kimin arabası olduğunu bildi.  “Hani, iki kat üstümüzde,  karşı dairede oturan, sakallı-küpeli, turizm rehberi genç birisi var ya!...” dedi. İhtiyar adam, eşine: "Son yıllarda ülkede bir tane bile olsun sanayi tesisi, fabrika mı açıldı ki?! Gençlerimiz, turizm aldatmacası, garsonluk, rehberlik, pazarlamacılık ve alış-veriş merkezlerinde özel güvenlik görevlisi olmaktan başka bir işe girmiş, çalışıyor olsunlar... Varsa, yoksa turizm ve alış-veriş merkezi" demek istedi ama demedi; sözü uzatmak istemedi.  Eşi,  Ali Bey’in araç sahibi komşuyu hatırlaması için anlatmaya devam etti. “Eşinden ayrılmış. Ayrıldığı eşi yan sitede oturuyormuş da; bazen altı yaşındaki oğlunu, bizim apartmana babasının yanına getiriyor. Hani geçenlerde kapıda rastlamıştık.” diye ekledi.  Yaşlı adam sonunda, eşinin tarif ettiği araç sahibi komşularını hatırladı.  “ Tamam,  hatırladım  bildim!..” dedi.   

Ali Bey, biçimsiz şekilde site bahçesinin kapısı önüne park eden aracın sahibini, ‘’altı yaşlarında çocuğu var..” denilince hatırlamıştı. Üç yıla yakındır bu apartmanda oturan ve apartman girişi- çıkışı karşılaşmalarında selamlaşmaya başladığı bir komşusuydu. Annesi-babası ayrı olan tüm çocukları görünce hüzünlendiği gibi, bu çocuk da  babasına getirilirken apartman kapısında gördüğünde üzülmüştü. Çok şükür, öyle bir sorunu yoktu ama, yine de böyle annesi-babası ayrı olan çocukları her gördüğünde, onları torununun yerine koyar, hüzünlenirdi. Sadece annesi babası ayrı olduğu için, bu çocuğun durumuna üzülmezdi. Günümüz şartlarında iş-aş bulup evlenebilen;  ilk zamanlarda, yolda sokakta birbirlerinin içlerine girmiş, sarmaş- dolaş gezen, eş dost  çocuğu  tanış gençlerin; altı ay, hatta  bir seneye varmadan evliliklerini büyük oranda bitirdiklerini  her duyuşunda da çok üzülür, ayrıca bu durumu son yılların önemli bir ülke sorunu olarak görür, kahrolurdu.

Yaşlı adam, aracı sarhoş birisi park ettiyse, öğleden sonrasına doğru kendine gelir, aracına sahip çıkar diye düşündü. Ancak;  başına ne geldiği, niçin böyle biçimsiz şekilde sitenin  bahçe kapısı önüne park edildiği bilinmeyen araç, öğleden sonrasına kadar kapı önünde,  öylece durdu. Kapıdan girip çıkarken, arabada  bir şey dikkatini çekti. Sanki, sabah ilk gördüğünde araçta böyle bir şey yoktu. Aracın  kaportasının, çivi gibi bir şey ile,  boydan boya  çizilmiş  olduğunu fark etti. 

Vakit akşam üzeri olduğunda, aracın hala orada durduğunu görünce, içine bir kurt düştü. “İnsanlık hali! Sakın, araç sahibi olan komşunun başına kötü bir şey gelmiş olmasın!..” diye düşündü. Site bahçesinde rastladığı apartman görevlisine, aracın sahibi olarak tahmin ettiği komşunun kapısını çalmasını, evde olup olmadığını bir yoklamasını söyledi. Bir süre sonra, apartman görevlisi, kapısını çaldığı komşudan bir yanıt alamadığı haberini getirdi. Ali Bey insanlık adına,  araç sahibinin telefon numarası kayıtlarda varsa, site yönetiminden  alıp, telefonla araç sahibine ulaşmayı düşündüyse de, apartman görevlisinden, yönetim odasının kilitli, site yöneticisinin de bir günlüğüne şehir dışında olduğunu öğrenince, düşündüklerini yapmaktan vazgeçti.

Bizim ihtiyar, ertesi sabah,  her gün yaptığı mutat günlük yürüyüşüne çıkarken, aracın yine  aynı yerde durmakta olduğunu  gördü. Yürüyüşü tamamlayıp eve geri döndü. O aracın, iki gündür kapı önünde  öylece duruyor olması ve araçla ilgili hiçbir şey yapamamış olmak içine sinmiyordu. Böyle olmayacaktı; bir şeyler yapmalıydı. Duşunu yapıp kahvaltısını ettikten sonra, içinden, “İnsanlık ölmedi ya!..” deyip, araç sahibinin, komşu sitede oturduğunu bildiği, ama tam adresini bilmediği eski eşine ulaşmayı denemeye, karar verdi. Komşu siteye geçti. Site yönetim odasına gidip, zaten  tanış olduğu yöneticiye durumu anlattı. Eski eşin o sitede oturduğunu, beş yaşında bir oğlunun olduğunu söyler  söylemez, aynı sitede yıllardır yöneticilik yapan  tanış yaşlı apartman yöneticisi, eski eş olan bayanı, adıyla,  oturduğu bloğuyla, ev-kapı numarasıyla hemen hatırladı. Araç sahibinin, eşinden ayrılmadan önce, eşiyle birlikteyken zaten aynı adreste kiracı olarak oturduğunu sözlerine ekledi. Araç sahibinin ayrıldığı eşi, aynı adreste oturmaya devam ediyormuş ve eski eş olan bayanın telefon numarası yönetim kayıtlarında varmış.

Ali Bey, yöneticinin kayıtlardan bulduğu cep telefonu numarasını bir kağıda yazdı. Yönetim odasından dışarı çıkar çıkmaz da verilen telefon numarasını aradı.  Telefona cevap veren bayana kendisini tanıttı, durumu anlattı.  Bayan, plakasını duyduğu aracın, eski eşine ait olduğunu doğruladı. Eski eşinin, babasının rahatsızlığı nedeniyle bir haftalığına memleketine gittiğini, birkaç gündür şehir dışında olduğunu, bir hafta sonra döneceğini bildiğini, aracın site kapısı önüne nasıl geldiğini bilmediğini,  durumu eski eşine aktaracağını söyledi. Ayrıca yaşlı adamın ilgisine de teşekkür etti. Ali Beyin içi, insanlık görevini yapmış olmakla,  biraz olsun rahatlamıştı.

Ertesi sabah, Ali Bey’in aracı kapının  önünde görüşünün üçüncü günüydü.  Sabah yürüyüşüne çıktığında, aracın bulunduğu yerde, site bahçe kapısı önünde olmadığını gördü. İçinden, “Herhalde kayıp komşu dönmüş, arabayı bulunduğu yerden  kaldırmış!” diye geçirdi. Doğru düşünmüştü; aracın az ileride uygun bir yere park edilmiş olduğunu gördü. O arabanın kapı önünde, biçimsiz şekilde, iki gün durmasının  nedenini öğrenemeden   olayı unutmak üzereyken,  bir gün sonra, kapısının önünde, el yazısıyla yazılıp, fotokopi çekilerek çoğaltılmış işte o mektubu bulmuştu.

Mektup: "Sayın Site Sakini Komşularım!" diye başlıyor, özetle şöyle devam ediyordu. 

Vitesteki aracı, park ettiğim yerden beş metre geriye,  kapı önüne ittiren aracı gören kişi ya da kişiler varsa, bana veya site yönetimine bildirmelerini insaniyet namına rica ediyorum. Aracı park ettiğim yerde, benim aracıma ait olmayan, aracıma çarpan aracın, plastik plaka çerçevesinin kırıklarını buldum. Komşulardan öğrendiğime göre, ilk gün böyle bir durum yok iken, ikinci gün sol arka kapıdan başlayarak arka çamurluğa kadar ve sağ  arka çamurluk üzerinde boydan boya metal çivi veya benzeri bir aletle aracın kaportası derince çizilmiş. Ayrıca kapı koluna sümkürülmüş! Yanlış okumadınız, kapı koluna sümkürülmüş! Site girişine, her ne şartla olursa olsun, üstelik iki gün süreyle  kimsenin araç   bırakmayacağını düşünmekten aciz, sözüm ona site kapısı kapandığı için sinirlenip kapı koluna sümküren kişiyi,  ruh hastası, aciz, terbiyesiz kelimelerinden başka tanımlayacak  kelime bulamadığım için üzgünüm. Fazlasına terbiyem el vermiyor.

Ama bilgim ve inisiyatifim dışında gelişen bu olay nedeniyle, aracım yüzünden  sitenin giriş kapısının kısmen kapanmasının  verdiği rahatsızlıktan dolayı, özellikle iyi niyetli, olayda bir dahli bulunmayan komşularımdan  özür dilerim.

Üç yıla yakın süredir  bu sitede oturuyorum. Kimseyle bir husumetim, yaşanan  en küçük bir sorunum olmamıştır. Olanlara hiç bir anlam veremiyorum.  Bu olanları, ne tür insanlarla bir arada yaşadığınızı sizler de bilin, diye paylaşmak zorunda kaldım.

Aracın, sitenin giriş kapısının önüne ittirilerek giriş kapısını kapatmış olduğundan, dün sabah memleketimdeyken telefonla haberdar edildim. Hemen yola çıktım. Dönüş yolculuğum tüm gün sürdü. Daha önce öğrensem, daha erken gelirdim. Ne kadar duyarsız bir toplum haline geldiğimizin farkında mısınız? Ama kötü düşünceler üretmekte üzerimize yok. 

1A Blok No: 10 sakini

Ali Bey eve girerken kapısının eşiğinde bulduğu mektubu okuduktan sonra, “Yanıldın işte, ihtiyar adam yanıldın!.. Ön yargılı davrandın!.. Yaşlanıyor musun ne?! Görüyorsun bak, adam sarhoş  falan değilmiş...” diyerek  kendi kendine  söylenirken üç günden beri yaşadıklarını düşünüyordu.


Mehmet Ali KILINÇ
Eylül 2013 Antalya

Antalya TEMAD Facebook sayfasından bir alıntı:

"TEMAD ANTALYA İL BAŞKANLIĞI.

TÜM MESLEKTAŞLARIMIZA ÖNEMLİ DUYURU:

DERNEĞİMİZİN KİRACI OLARAK HAYATINI MEVCUT ŞARTLARDA DEVAM ETTİRMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR. TÜM YÖNETİMLERİN VE ÜYELERİMİZİN BUGÜN VE GELECEKTE ORTAK SORUNU SAYILACAK CİDDİ SIKINTININ GİDERİLMESİ İÇİN KULLANILABİLİR BİR MÜLKİYETİN SATIN ALINMASI ELZEMDİR. KİMSELERE MUHTAÇ OLMADAN KENDİ AYAKLARIMIZIN ÜZERİNDE DURMAMIZ GEREKMEKTEDİR. TEMAD EVİ PROJEMİZDE OLAN YÖNETİM BÜROSU, LOKAL, AİLE SALONU, ÇOK AMAÇLI SALONUN BİR ARADA OLACAĞI KOMPLEKS HALİNDE BİR MÜLKİYETİN İNŞASI İÇİN YÖNETİMİMİZ AYLAR SÜREN ARAŞTIRMASINI TAMAMLAMIŞTIR. BU ÇALIŞMALAR BİZLERİ HER ZAMAN PAZARLIK GÜCÜ İÇİN HAZIR NAKİT İHTİYACI SONUCUNA GÖTÜRMEKTEDİR. BU MAKSATLA KULLANILABİLİR MÜLKİYETİMİZE SAHİP OLMAK İÇİN BAĞIŞ TOPLAMA KAMPANYASI BAŞLATILMASINA KARAR VERİLMİŞTİR. GELECEĞİMİZİN TESİSİ SİZLERİN KAMPANYAYA VERECEĞİNİZ DESTEKLE MÜMKÜN OLACAKTIR. BİR DEFAYA MAHSUS YÜREĞİMİZİ ORTAYA KOYARAK. EN ÖNEMLİ ADIMI OLAN AİDATLARIMIZI YATIRMAKLA BAŞLAYIP, BAĞIŞLARIMIZLA DESTEK VERELİM. HİÇ UNUTMAYALIM Kİ BİZLER GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKMAZSAK BAŞKALARI HİÇ SAHİP ÇIKMAZ. SİZLERE GÜVENİYOR VE YÖNETİM KURULU OLARAK BAĞIŞ KAMPANYASINA DESTEĞİ İLK BİZLER VERİYORUZ. SİZLERİ DE BEKLİYORUZ.

BAĞIŞLAR İÇİN, TÜRKİYE İŞ BANKASI ANTALYA SELEKLER ŞUBESİ

HESAP NO: 6229 0014105
İBAN : TR74 0006 4000 0016 2290 0141 05
İRTİBAT : 0 532 647 27 02"

Bu duyurunun altına yazılan bir yorum. Yorumu buraya taşımak için, yorum sahibi meslektaşım Enver Gürbüz Yıldırım’ın iznini almaya gerek görmedim. Umarım hoşgörür...

"Sayın TEMAD Antalya Yönetici arkadaşlarım.

Öncelikle teşebbüsünüz için sizleri kutluyorum. Daha önce de taşınmaz sahibi olmak isteyen bazı TEMAD Şube Başkanlıklarımızı uyarmak için bilgi paylaşımında bulundum. Bu konuları sizlerle de paylaşmak isterim.1998 yılında İzmir Bornova TEMAD yöneticisiyken, elimizde bir miktar paramız vardı. Başkanlığımız, bürosuna kira vermemek için merkezde büyük bir işhanında 35 metre kare büro satın aldık. Tapusu TEMAD Genel Başkanlığı adına tescil edildi. Daha sonra taşınmaz, kamu yararına çalışan dernek olduğumuz için İçişleri Bakanlığı adına geçti. Bir kaç sene sonra yine birikimlerimizle çevremizde dernek bürosu, lokali olacak genişlikte bir yer bulduk, satın almak istedik. Paramız eksik kalınca TEMAD Genel Başkanımızla görüşüp, (O tarihlerde Sayın Ali ŞENCAN Genel Başkanımızdı.) büromuzu satıp, daha geniş bir yer satın almak istediğimizi söyledik. Daha önce böyle alım-satımlarla karşılaşmadığını, konuyu inceleyip bilgi vermek adına döneceğini söylediler. Ertesi günü aradılar. Açıklamaları şöyleydi:Şube Başkanlığı olarak büronun satışı ile Genel Başkanlığa yazacaksınız. Biz de yazınızı İçişleri Bakanlığına iletip satış için olur isteyeceğiz. Kabul olunursa, sizin şubenize satış yetkisi vereceğiz. Siz de bulunduğunuz il'de yüksek trajlı 3 gazetede, 3 gün devlet ihale yasasına göre çerçeveli satış ilanı verecek, öyle ihale usulüyle satacaksınız. Yönetim olarak o günün şartlarında inceledik; astarı yüzünden pahalı geldi. İlan masrafları nerede ise satın alacağımız tesis kadardı; vazgeçtik.

Sayın Yöneticilerim. Teşebbüsünüz için sizleri tekrar kutluyorum. Bu günün yasal şartları aynen devam ediyor mu bilmiyorum. Konuyu bir de bu yönden değerlendiriniz. Veya başka alternatifler olabilir mi incelenmesinde fayda var, diye düşünüyorum. Saygı ve sevgiler."

Yorum buraya kadar. Antalya TEMAD'ın duyurusuna söyleyecek hiç bir sözümüz olamaz. Böyle bir girişime başlamadan önce, Antalya TEMAD'ı yöneten meslektaşlarımın, hesaplarını yapmış olduklarından eminim. "Bu iş, ömür boyu kira köşelerinde yürütülecek iş değildir. Bir yerden başlamak lazım." kararına varmış olacaklar ki, bu duyuruyu yapmışlar. İnşallah girişimleri olumlu bir sonuca ulaşır; Antalya TEMAD'a uygun bir lokal yeri satın almakta başarılı olurlar. Antalya TEMAD üyesi bir emekli assubay olarak bize, maddi manevi, gereken desteği verme görevi düşer. Antalya'da yaşasın yaşamasın, tüm meslektaşlarımdan, bu konuda maddi manevi destek bekliyorum. Alınan karar, çıkılan yol hayırlı olsun.

Asıl söylemek istediklerim, yorumcu meslektaşımın yazdıkları ile ilgili. Toplumumuzda kişilerin özel merakı yoksa, bir konuda bilgi sahibi olmaları için, o olayın maalesef kendi başlarına gelip deneyim yaşamaları, kazık yemeleri gerek. Ayrıca, özellikle biz ömrünü askerlikte geçirenler, bir çok konuda daha da saf ve bilgisiziz..

Yorumcu meslektaşımın anlattıklarının açıklaması şu: “Bir dernek olarak sen üyelerinden aidat ve bağış olarak, çatır çatır para toplayabilirsin. Toplanan para ile kimseye sormadan, dernek adına bir taşınmaz alabilirsin. Ancak bu taşınmazın tapusunu bakanlık üzerine yapmak zorundasın. Bu taşınmazı satmak istediğinde ise satışı bakanlığa sormadan yapamazsın. İstediğin kadar bu taşınmazın parasını, senin derneğin üyelerinin cebinden çıktığını söyleyip, itiraz et;yasa böyle. Satışın yapılıp yapılamayacağına bakanlık onay verir” diyor.

Burada bir dernek şubesinin üyelerinden topladığı paralarla aldığı taşınmazı satarken, kimin söz sahibi olduğu konusuna nokta koyalım. Aşağıdaki yorum da bir Facebook sayfasından alınma. Yorum OYAK’ın tasfiye edilmesi arzusu ile ilgili. Yorumun metin yapısından, yorum sahibinin, iki kelimeyi bir araya getirmekten aciz, Türkçe yazma özürlü, birisi olduğu izlenimi edindiğimden, kendisinin bir meslektaşım olması olasılığını yorum sahibinin üzerine konduramıyorum. Türkçe yazım hatalarına dokunmadan, bu yorumu, olduğu gibi aşağıya alıyorum.

TEMAD bir an evvel OYAK la ilgili tavır ve tarzını gözden geçirmeli, üyelerine bir anket yapmalı, sonuca göre de tasfiye ya da her ne çıkacaksa ona göre tavrını belirlemeli ve sertleştirmelidir. her fırsatta ordunun taşıyıcı unsuru olan astsb.camiasını hor ve hakir gören, aşağılayanların üzerimizden nemalanmasına ve saltanat sürmesine son vermeliyiz artık.şurası da var ki; emekli maaşları çok düşük(1350)bir çok emekli arkadaşımız için OYAK tan alınan maaş bir can simidi olmaktadır.bundandolayı bu arkadaşlarımız belki haklı olarak OYAK ı cansiparanesavunmaktadır.öncelikle bu durumun ortadan kaldırılması gerekmektedir.emekli maaşlarının 2000 lira civarına çekilmesi bu arkadaşlarımızında OYAK a cephe almalarını kolaylaştıracaktır...tüm parasını çekip oyak tan ayrılanlar, yedek subaylar, 10 yıl dolmadan ayrılan/atılanlar vb. hemen herkesin bir şekilde oyak tan alacağı bulunmaktadır velhasıl...selamlar saygılar abi...

Ben, ünlü “Devrim” arabasının yapıldığı dönemde, OYAK’ın da, aynı şevk ve amaç ile, hem ülke ekonomisine lokomotiflik, hem de üyelerine hizmet etsin diye, iyi niyetle kurulduğuna inananlardanım. Yıllardır, OYAK’ın yönetim birimlerinde assubayların söz sahibi olmaması, istihdam açısından, iştiraklerinde assubaylara haksızlık yapıldığı ve bu kurumun üyeleri, emekli olduklarında, kurum üzerinde hakları kaldığı inkar edilemez bir gerçek. Amacı sorun çözmek olan, iyi niyetli bir iktidar için, bu sorunların çözümü, iki üç maddelik basit bir yasal düzenlemeye bakar. Bunları bir kenara koyalım.

Yukarıda alıntı yaptığım komik yorumdan da anlaşılacağı üzere, OYAK üzerinde,herkesin gözü önünde, aşağılık bir oyun oynanıyor. Astsubay ve emeklilerinin yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle oluşan haklı öfkeleri, birileri tarafından istismar ediliyor; kullanılıyor gibi. Uygulanan taktik, kullanılan yöntem, son yıllarda bir çok olayda uygulananların aynısı. Ortaya birdenbire, gazeteci mi, yoksa meslekten birisi mi olduğu pek belli olmayan birileri çıkıyor, yıpratacakları hedefe vurmaya başlıyor. Arkadan imzasız şikayet mailleri devreye giriyor. Bu gibi durumlarda, daha önce, operasyon merkezlerinin harekete geçmesi için, imzasız tek bir mail yetiyordu. OYAK örneğinde ise, buna gerek yoktu; assubayların öfkesi kullanılarak, dilekçe kampanyaları açıldı. İlginç olanı ise, Emekli Assubaylar Org sitesi, yedi yıldır, yılda en az üç kez dilekçe kampanyaları açıp,emekli assubayların sıkıntılarını bir yerlere duyurmaya çalıştığı halde, bu feryatlarını duyması gereken hiçbir kimse duymazdan gelirken, her nedense OYAK ile şikayet dilekçeleri üzerine, anında TBMM harekete geçti, acilen araştırma komisyonu kuruldu.

Alıntı yaptığım yorumda anlatılanlar nasıl ama? Asıl amacın, OYAK ile ilgili emekli assubayların uğradığı haksızlıkların giderilmesi değil, birileri tarafından hedef seçilen OYAK’ın çökertilmesi olduğu apaçık ortada. Yorumcu ne öneriyor; 1350 TL olan düşük emekli maaşları, tek kalemde 2000 TL yapılsın, muhtemelen oradan maaş aldıkları için kendilerini OYAK’ı savunmak zorunda hisseden, muhakeme yoksunu, asıl çıkarlarının ne olduğunu bilmekten aciz zavallı meslektaşlar da, artık OYAK’ın yaşamasında çıkarları kalmadığı için, OYAK karşıtı olsunlar, böylece paşaların arpalığı olan OYAK lağvedilmesini alkışlasınlar. Nasıl öneri ama? Hoca Nasrettin fıkrası gibi. Ama gülemiyorum. Ne diyelim; inşallah bu yorumcu arkadaşı birileri dikkate alır; sayesinde biz emekli assubaylar da hak ettiğimiz refaha kavuşuruz...

Yalnız şöyle bir durum var. Ben bunları yazan basının yalancısıyım. Son üç yılda Türkiye devlet bütçesinde örtülü ödenek harcaması otuz beş kart artmış. Türkiye’nin savaşı olmadığına inandığım iki yıl önceki Libya savaşında, bir bavul dolusu doları elleriyle götürüp isyancılara havaalanında teslim ettiğini Dışişleri Bakanımız bizzat kendisi açıklamıştı. Antakya’da, lokantada yiyip içtikten sonra, “hesabı hükümet ödeyecek” dedikleri yazılıp çizilen, Suriye’de savaşan kiralık katil-cihatçı karışımı hainlerin, maddi olarak devlet tarafından desteklendiği, Reyhanlı’da ve Akçakale’de sayıları bu ilçelerin nüfusu kadar rakamlara ulaşan Suriyeli mültecilerin ceplerine, devlet tarafından, harçlık olarak bankamatik kartı koyulduğu yine basın tarafından yazıldı.

Şu anda “OYAK adlı kurumunun ve varlıklarının sahibi kimdir?” diye sorsam cevabınız ne olur? “Tabii ki üyeler” dediğinizi duyar gibiyim. Peki elinizde bunu ispatlayacak belgeniz var mı? Yok.

Diyelim ki, bu “OYAK lağvedilsin” kampanyacısı, OYAK’ı yıpratmak için özel görevli izlenimi veren, gazeteci-emekli astsubay karışımı kişiler ve bu yorumcu arkadaşın dileği kabul oldu; OYAK lağvedildi; peki sizce OYAK kurumunun varlıkları kime kalır? Yine "üyeler" dediğinizi duyar gibiyim. Siz hâlâ bu ülkede hukukun işlediğine inanan saflardan mısınız yoksa? BDEGS’nin kısmen lağvedilmesi aşamasını hatırlayın. “OYAK’ın üyelerine yaptığı ödemeler her türlü vergi ve harçtan muaftır” yasal hükmüne, adının içinde “emekli sistemi” ibaresi geçmesine rağmen, sırf devletin yeni yaptığı BES yasasında adı vergiden muaf emeklilik fonları arasında bir tek kelime ile anılmadığı için, uç yorumlarla, BDEGS’den ayrılan OYAK üyelerİ, aldıkları geri ödeme nedeniyle, tefecilik yapmışlar gibi değerlendirildi ve ona göre vergilendirildiler. Bu yaklaşım sahiplerinin, OYAK’ın lağvedilmesi durumunda, OYAK üyeleri lehine davranıp haklarını teslim edeceğini mi sanıyorsunuz? Enver Gürbüz meslektaşımızın derneğin satın aldığı taşınmazın satılması durumu üzerine yaptığı yorumda anlattığı üzere, TEMAD’ın taşınmazına İçişleri Bakanlığı’nın sahip çıkması gibi, OYAK’ın lağvedilmesi durumunda da, sakın birileri, madem sahibi belli değil, bari devlet olarak biz sahip çıkalım demesin?

Bir adım sonrasında, Cumhuriyetin diğer kazanımlarında yapıldığı gibi, OYAK için de yapılacaklar belli. Yapılacak ihale ile önce yandaş birilerine satılsın, yandaşa gerekli kâr yaptırıldıktan sonra da, ne olduğu belirsiz Ortadoğulu kozmopolit bir tüccara devredilsin. Siz bu gün kurum “Paşaların arpalığı” oldu diye haklı olarak kinlenirken, bir de bakmışsınız, ortada OYAK diye bir kurum kalmadığı gibi, OYAK’ın satışından elde edilen gelir, tıpkı benim BDEGS’den ayrılmam nedeniyle iade edilen üç kuruşa tahakkuk ettirilen vergi gibi, örtülü ödenek üzerinden, Türk yurttaşı olarak bana hiçbir yararı olduğuna inanmadığım Suriye savaşında isyancıların cebine harçlık, eline silah olmuş. Olur mu olur...

Bütün bunların önünün alınmasının tek çaresi var. OYAK ve varlıkları,kendi halinde toprağa düşen bir tohumdan tesadüfen oluşmadı; üyelerinin maaşlarından çatır çatır kesilen paralarla ortaya çıktı. Şikayet konusu olan bazı aksaklıklar nedeniyle lağvedilmeye kalkılması büyük haksızlık olur. Doğru olan, Emekli Assubaylar Org. Sitemizin yıllardır savunduğu üzere, yasal düzenlemeler yapılarak, OYAK kurulduğundan bu güne, tüm üyelere katkıları oranında hisse vermektir. Kimse kirli amaçlarına erişmek için, assubayların sorunlarını ve haklı öfkelerini istismar edip kullanmaya kalkmasın.

Toplum bilimciler, bu işlerin bilimini yapanlar der ki:

Bir ülkede işsizlerin sayısı, yüz kişide bir veya iki kişi ise, geri kalan doksan sekiz kişinin işi varsa, sorun işsiz olan kişilerdedir. Şayet işsizlik oranı yüzde kişide on kişiye, on beş kişiye çıkmış  ise, sorun işsiz olan kişilerde değildir, sorun sistemde, toplu yönetimindedir. Bu durumda bile bunun sorunun toplumsal bir sorun olduğunun farkında olmamak, hala kendinde, kişilerde kusur aramak, şükretmek, bilinçsizliktir, ahmaklıktır.

der. Bir ülkede belli bir meslekte, astsubaylık mesleğinde, intihar ederek yaşamına son verenlerin  sayısı son yıllarda artarak haftada dört kişiye  çıkmışsa, bu sorun toplumsal bir sorundur ve bu sorun sadece intihar edenlerin buna intihara eğilimli olmalarıyla açıklanamaz.

Toplumsal sorunun çözümü görevi de toplumu yönetenlere düşer. Sorun yokmuş gibi davranma, olayın basına haber olmasına engelleyerek örtbas etme sınırını çoktan aşılmıştır. 

Ey toplumu yönettiği iddiasında  olup, toplumun sorunlarını çözmekle görevli olanlar!

Şayet, bu  toplumu, bu devleti, dağıtıp bölüp parçalayıp yok etme gibi özel bir misyon sahibi değilseniz.

Ülke sorunlarının bir parçası olan astsubay sorunu da, diğer sorunlar gibi, ülkenin iletişim kanallarının tamamını satına alarak  gizleme, sorunların açıkça tartışılmasını engellemek çözüm değildir. Sorun çoğu sorun gibi can acıtan toplumsal bir yara haline gelmiştir. Artık bir yerlerle uyumluluk adına topuk selamı çakıp, basına başı eğik resim vermenin, “ intihar etmeyi yasaklayan emir” yayınlamanın soruna çare olmayacağının görülmüş olması gerekir.

Bu ülkeyi yönetme ve bekasını temin göreviyle nöbet tutma iddiasında olanlar!

Astsubayların ekonomik sorunlarının çözümü  için  imkan yokluğu bahanesi kabul edilemez. Ülkemizi riske atamaktan başka hiçbir getirisi olmayan, komşumuz Suriye’yi işgal hazırlığı çerçevesinde, Sakarya’dan Samsun’a mülteci kampı inşa edileceğini, ben uydurmuyorum, basın yazdı. Sınırında savaş planlaması yapılan bir ülke, önce kendi askerini doyurmalıdır. Bu ülkenin sorunlarını çözemiyorsanız, çözülmeyen her sorunun bu ülkenin insanlarını bir birine, devletine her gün biraz daha fazla düşman edip, ülkeyi çözülmeye biraz daha yaklaştırdığını göremiyorsanız, doldurmakta olduğunuz devletin n emanet makamlarını boşuna yer işkal etmeyiniz. İleride daha kötü unvanlarla anılmak ve yargılanmak istemiyorsanız, kuyruğunuzu kıstırıp, zaman  kaybetmeden bir an öce yerlerinizi efendi efendi  bu işi yapabileceklere terk ediniz... 

Bu köşede çoktandır bir şey yazamadım. Buna hiç bir durumun mazeret olamayacağını da biliyorum. İlla mazeret soracak olursanız alın size mazeretler.

Mazeret olarak, tükettiğiniz simitten çaya  her şeyin içinde siyaset olduğu halde, kimilerinin ısrarla "15 Ocak'ta mutlaka  bir şeyler olacak, ne olur  siyasi yorum yapıp kazları ürkütmeyelim" türü söylemlerinden etkilenip, "müsebbip ben olmayayım" diyerek, "Mücadeleye  hep konuşarak değil bazen de susarak katkıda bulunulabilir" yaklaşımı gösterdim diyebilirim..

İnternet ortamında  bazı meslektaşlarımın sorunlarımızla ilgili yaptığı yorumların üsluplarını, yazıp çizdiklerini görüp, "Ben neredeyim, kimlerle beraberim?" moduna  girmiş, bir süre  bu sorunun cevabını aramış olabilirim.

Zaman zaman bir şeyleri paylaşmaya niyetlenip, ülkede işlenen güncel hukuk cinayetleri ve adice kurulan tertiplerle ilgili bir iki cümle kurmaya kalktığımda, kapasiteleri , hak arama ile çağdaş bir insan olarak hukuksuzluklara karşı çıkmayı birbirinden ayırt etmeye yetersiz kişiler tarafından, "Yıldız meraklısı" olma sıfatı ile nitelendiğim aklıma gelip vazgeçmiş olabilirim.

Sonuçta bütün bunların toplamı olarak, bir şeyler yazmayı canım istememiş, elim varmamış olabilir.

Tabii bu anlattıklarımın TEMAD’a yapacağım çağrı ile ilgisi yok.

Diğer yandan da, zamanın susma zamanı olmadığını anladım ve ülkenin güncel durumu ile ilgili bir çağrı yapmaya karar verdim. Çağrım, en başta üyesi bulunduğum Türkiye Emekli Astsubaylar  Derneği TEMAD’ın Genel Merkez Yönetimi’ne.  Ayrıca TESUD’a,  konuyla  ilgili şehit ve gazi derneklerine.

Bilindiği  üzere, emeklisiyle muvazzafıyla biz assubayların sorunları her ne kadar dağ gibi yerinde duruyor olsa da, iki yıl öncesine göre bu günkü geldiğimiz aşamada sorunlarımızın durumunda farklılıklar var. İki yıl önce sorunlarımızı olduğunu duyurmakta zorluk çekerken, bu gün derneğimiz TEMAD sayesinde kamuoyuna duyurma diye bir sorunumuz yok. Sıkıntılarımızı çözme konumunda olan makamların, sorunlarınızı duymadık bilmiyoruz gibi bir mazeretleri olamaz. Ben sorunlarımızın bilindiğini, aksine ülkenin içinde bulunduğu ortam nedeniyle çözüme kavuşturulmakta ayak süründüğü, kasıtlı olarak el atılmadığına inancındayım.

Bu cümleden olarak, yirmi yıl hizmetli assubayların, haftada ikişer üçer , intiharlar etmeleri karşısında, kimsenin kılının kıpırdatmaması, hiç bir rütbelinin ve siyasinin bu konuda sesinin çıkmaması tesadüfi olamaz diyorum. Assubay ve emeklilerinin sorunlarını çözmek yerine savsaklanıp, Türk Ordusu'nu yıpratmasında kullanılmasının daha çok işlerine geldiği duygusunu taşıyorum.

Demokrasiyi sadece dört yılda bir sandık başına gitmek sananların tepkilerini da dikkate alarak, “Siyaset yapıyorsun”  tepkilerine karşı, ülkenin içinde bulunduğu durumu açıklamak için,   hayatta başka bir alanda karşılaşabileceğimiz bir örnekle anlatmaya çalışacağım.

Kiralık bir binanız var.  Kiralık binanız için iki talip çıkıyor.  Kiracıyı ihale yoluyla seçmeye karar verip, bu yolla kiracıyı tespit ediyorsunuz. Binayı ihaleyi kazanan kiracıya teslim ederken detaylı bir kontrat yapıyorsunuz. Yaptığınız  kontrata şart olarak, kiracınızın, gerekirse parkeleri,  mutfak dolabını, termosifonu, pencere doğramalarını değiştirebileceğini, ama  binanın duvarlarını,  taşıyıcı kolonlarını ve binanın adını asla değişiklik yapamayacağını, bu yetkileri tanımadığını, teşebbüs etmesinin suç teşkil edeceğini açık açık yazıyorsunuz.  Kiracı da şartları kabul edip, imzalayıp binaya taşınıyor.  Bu kontrat, binanın özelliğini koruması ve binanın bekası için sizce o kadar önemli olacak ki, ihalede ikinci olan talipliye de, kiracının  kontrata uyup uymadığını denetlemesi için yetkili kılıyorsunuz.

Kiracı  binaya taşındıktan bir süre sonra “parkelerin  ve mutfak dolabının  renkleri  pek hoş değil, değiştireceğim” diyor ve değiştiriyor.  Seçtiği renkler, kiralayan  olarak tam içine sinmese de, kiracıya  bu konuda yetki verdiğiniz için sineye çekiyorsunuz.

Olay bu kadarla kalmıyor. Ardan bir müddet geçtikten sonra, kiracı  ciddi ciddi “Pencere doğramaları da hoşuma gitmiyor,  bu haliyle bina da hoşuma gitmiyor, binanın duvarlarını yıksam, iki kolonunu kessem mi demiştim ama, içimden en iyisi, mevcut binayı   yıkıp  iki bölmeli olarak yeniden yapsam, hatta  binanın adının da değiştirip, binayı mafyadan yanıma alacağım bir kişilerle de paylaşsam diyorum. Bu konuda da kararlıyım.” diyor. Hatta bu yapmayı planladıklarımın kontrata uymadığının da farkındayım. Bunları yapmak için yasaları kuralları rafa kaldıracağım,  karşıma beni cezalandıracak bir güç çıkarsa cezamı çekmeye razıyım diyor.

Bu arada kiracının kontrata uyması konusunda denetleme görevi verdiğiniz, kiralama ihalesinde ikinci olan kişinin,  binada kiracının kontrat dışı yapmaya kalktığı işlere engel olmasını, en azından kiracınızın kontrata uymamasıyla ilgili olarak sizi uyarmasını, kiracıyı size şikayet etmesini, kiracıya karşı sizinle beraber olmasını bekliyorsunuz değil mi? Hayır öyle olmuyor. Konuyla ilgili olarak ne dese dese beğenirsiniz? Dönüp kiracıya, "duvarları yıkabilirsin ama yeni duvarı, briketten  değil tuğladan ördür. Binanın kolonlarını da kesebilirsin,  ama  yeni yaptığın kolonlar ahşaptan olsun, ahşabın dışını da alçıpenle kapla. Mafyayı yanına almanı, mafya belki ehlileşir,  sokak mafyadan kurtulur umuduyla onaylıyorum. Bu umutlarla görmezden geliyor, size bu konuda  kredi açıyorum" diyor.

Kiracınıza, "Bu ne haldır, bu yapmaya kalktıklarınız kontrata uymadığı gibi, hiç bir yasa kurala da uymamaktadır" diye haber gönderdiğinizde, kendisi sizle muhatap bile  olmak istemediğini anlıyorsunuz; çünkü ayağınıza gelip sizinle konuşmak yerine,  hiç bir yasa ve kuralda yazılı  olmayan bir hamle daha yapıyor ve kapıkulu yanaşmalarından bir heyet oluşturup, yapacağı yasa dışı işlere seni ikna etme amaçlı, heyeti senin üzerine salıyor.

Ülkede olup bitenler, bire bir, yukarıda anlattıklarımın aynısı. Şimdiye kadar ülke demokrasisinin kör topal yürütülmeye çalışılmasından öte, içinde bulunduğumuz dönem,  yasanın kuralın rafa kaldırıldığı, olağanüstü şartlar içeren bir dönem. Ülke hızla bir bilinmeze doğru sürüklenmekte. Devletin varlığı bütünlüğü tehlikede.

Nasıl oluyorsa, yıllardır "mali imkanlar, dengeler " mazeretinin ardına saklanıp bizi avutanlar,  ülkeyi bu bilinmeye doğru götürme  projesinin mimarları,  amaçlarına hizmet ettiğine, oy getireceğine inandıkları konularda, ne yasa ne kural ne de denge tanıyorlar. Örneğin, ülkenin bölünmesine giden yolda, tepki çekmeme  adına, "oğlu askerde olan ailelere 250 TL para vereceğiz" deyip, ertesi gün verdikleri sözü anında yerine getirilebiliyorlar.

Bizler ise yazılı olan ve olmayan bütün vecibeleri yerine getirdiğimiz, tiviterde on binleri aştığımız, yüzbinlerce tivit attığımız,  kerelerce "RT" yaptığımız, günlerce "TT" olduğumuz halde, duyması gerekenler duymak istemedikleri için sesimizi duymuyorlar.  İstediklerinde, beş günde kişiye özel yasa çıkarma gücü olanlar,  isteseler bizim sıkıntılarımızı da bir haftada çözerler; ama istemiyorlar.   Olmuyor olmuyor olmuyor. Anlaşıldığı kadarıyla, bizler birilerinin gözüne, sorunları çözüldüğü zaman oy getirecek kesim olarak görünmüyor.  Veya, düşman gördükleri Türk Ordusu’nun kendi içinde birbirine düşürülüp yıpratılması için, assubayların sorunları çözülmek yerine, inatla savsaklanması sanırım daha uygun görülüyor. Ele alınan sorunlar da eskisinden daha berbat hale getirilip bırakılıyor.

Biz bu ülkeye hizmet edip emekli olmuş assubaylar, mevcut sistemde sorunlarımız olduğunu, bizlere haksızlıklar yapıldığını, ihmal edildiğimizi anlatmaya çalışıyoruz; gasp edilen haklarımızı istiyoruz. Bunun yanında,  basında , internette yazıp çizenler,  ülkenin kontrata uymayan kiracı benzeri yönetilmesine bağlı olarak bir tehlikeye işaret ediyorlar.  Kamuoyuna yansıdığı şekliyle, devletin başındaki “TC” ibaresinin kaldırılması uygulamasının, sıradan, basit bir durum olmadığını, bizler için kötü bir başlangıcı ifade ettiğini söylüyorlar. Bu konuyla ilgili, Kocaeli  Gazetesinde, aşağıda linkini verdiğim Tanzer Ünal'ın konuyla ilgili köşe yazısını lütfen okuyun.

http://www.kocaeligazetesi.com.tr/root.vol?title=93tc94-adi-temelli-kalkarsa-ne-olur&exec=page&nid=526605

Devletin şeklinin değiştirilip, yeni bir düzenin kurulmasıyla,  yeni devletin,  hukuken eski devletin emeklilerine maaş ödeme yükümlülüğü olmayabilirmiş. Bu aynı zamanda, hain  ilan edilmeseler bile, eski devletin gazisi gazi, şehidi şehit  sayılmayacak demektir. “Olur mu öyle şey” demeyin. Son on yıl içinde ülkemizde, nice olmaz dediğimiz şeylerin nasıl yapıldığını hep beraber gördük.

Sadece ülkemizde değil, yakın coğrafyamızda, sınır komşumuz ülkelerde, düzen değişip devletleri parçalandığı için,  devletlerinin parçalanmasına engel olamayan nice doktorların,   kapağı ülkemize bir şekilde atıp, zorunluluktan, çocuk bakıcısı olarak çalışmalarının olağan hale geldiğini hep birlikte izledik. Demem şu ki,  biz mesleki sorunlarımızı bir yerlere duyurup, çözülmesi için mücadele vermeye çalışırken, ülkenin gidişatı sonucu, "Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma" öz deyişi benzeri,  mevcut imkanlardan da olmak, hiç de uzak bir ihtimal olmayabilir.

Bu durumda, başta emekli assubaylar olmak üzere, ülkeye emek  vererek emekli olmuş tüm kişiler m maddi ve  manevi olarak mevcut Türkiye Cumhuriyeti'nden yana doğal taraftır.  Zaman taraf olmanın açık seçik ortaya koymanın zorunlu olduğu bir zamandır. Ülke olağanüstü şartlar içindedir. Olağanüstü şartlar da, olağanüstü mücadele yöntemleri gerektirir.

Bu anlattıklarım, ülkemiz ve sorunlarımızla ilgili  bilinen konular. Gelelim TEMAD'a yapacağım çağrı konusuna. Nasıl bölgemize ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yapısına şekil vermek isteyenler, hiçbir yasada yeri olmayan ekipleri kurup, ekiplerin ceplerini fonlayıp,  ülkenin bölünmesi için Anadolu yollarına ikna turlarına çıkmışlarsa, mevcut Türkiye Cumhuriyeti'nden yana olan herkese de, Türkiye Cumhuriyetini savunma, gidişatın iyi bir gidişat olmadığını halka anlatma görevi düşer.

Gidişat sonucunda ülke parçalanır, devletin yapısı da değiştirilirse, biz emekli assubaylara, "Kimse var mı" türü derneklerinin önünde sadaka kuyruğuna girme yolunun gösterilmesi, hiç de gerçek olmaktan uzak bir durum değildir.

Barış adı altında,  ülkenin bölünmesi görevi nasıl enstrümanlara, insanlar bölünmeye ikna görevi cebi fonlu kapı kullarına düşüyorsa, devletin bekasını birliğinin sağlanması, olup bitenlerin halka anlatılması görevi de, puşt eşkıya   kurşununa hedef mevzilerde soluksuz günlerce çelik gibi nöbet tutanlara, birebir çatışmaya katılanlara,  yurt savunması uğruna evlat acısı tadanlara, ülkesi için  kolunu, bacağını uzuvlarını kaybeden, ülke üzerinde herkesten daha çok söz söyleme hakkı olanlara, çok yakışır. Ülke üzerine öncelikle söz söyleme hakkı olan bu kişilerin, bir organizasyon dahilinde, halkla buluşturulması şarttır. "Herkes ülkeyi sever ama biz ülkenin uğrunda canını veren mesleğin mensuplarıyız” sözü TEMAD Genel Başkanımızın sık  söylediği bir sözdür.  Asıl  “Akil Adamlar” olma hakkına sahip,  malullerden,  gazilerden,  şehit yakınlarından oluşturulacak grupları halkla buluşturma organizasyonlarına öncülük etme görevi, Türkiye Astsubaylar Derneği TEMAD'a çok yakışır. Bir üyesi olarak TEMAD’a bu bir vatan görevine davet çağrımdır. 

Üstelik bu tür organizasyonlara öncülük etmesi, derneğimiz TEMAD'a, içinden geçmekte olduğumuz dönemde, lokma dökme faaliyetinden, Anıtkabir saygı duruşu töreninde siyasilerle çektirilen tek kare resimden  ve umre  organizasyonu düzenlemekten, çok ama çok daha fazla getiri,  prestij sağlayacağı inancındayım. 

HASİP SARIGÖZ

Eh Ersen Ağabey, benim kendi kendime gururlandığım  kişisel bir  zaafımı siz de keşfettiniz ve  sayenizde sonunda böyle bir iş de başıma sarıldı ya; alacağınız olsun..

Şaka şaka , kötü bir durundan söz etmeyeceğim.  Sözü benim  kitap eleştirmenliğine getireceğim de, onu anlatmak istiyorum.  Emekli Assubaylar Org. Sitesi  altı yaşında olduğuna göre, beş yıl kadar önce olsa gerek, henüz Emekli Assubaylar Mynet Mesaj Grubumuzun devam ettiği dönemde, bütün grup üyesi  meslektaşlarımızın yaptığı gibi, ben de grupta zaman zaman becerebildiğimce mesaj konular üzerinde yorumlar yapmaya, yeri geldikçe de konularla  ilgili anılarımı içeren mesajlar yazmaya çalışıyordum. Yazdıklarımla ilgili olarak, o günlerin keskin sirkesi  Sevgili Ahmet Özden Ağabey  “ Ya arkadaş ben senin yazdıklarını çok rahat okuyorum” dedi, övgülerini belirtti. Ardından bu cesaretlendirici cümleyi birkaç meslektaşımdan daha duydum.  Bir süre sonra da Ersen Ağabey, Emekli Assubaylar Org Sitesi’nde  köşe yazısı yazmamı önerdi. Aslında meslek branşım yazmayla pek  ilgisi olmayan bir branş; elektronik teknisyenliği.  Doğrusu ilk başta, branşınla ilgili olmayan bambaşka konularda yazarak onlara bir şeyler vereceğim diye insanların önüne çıkmaya kalkmak beni korkuttu.  Ancak söz konusu olan meslektaş camiamızdı ve benim de yazının başında gurur duyduğumu söylediğim, gerek oturduğum apartmanın yaşamında, gerek içinde bulunduğum bir  camiada, gerekse yaşadığım ülkede olsun, “toplumun  çıkarlarını her şeyin önünde tutmak “ gibi bir zaafım vardı. Ersen Ağabey sanırım bu zaafımı keşfetmişti.  Gerisini biliyorsunuz. Bir çok  meslektaşım gibi ben de, Emekli Assubaylar Org. Sitesi’nin, internet ortamında meslektaşlarımızın bir toplanma yeri olması için, elimden geldiğince  davulculuk  yapmaya gayret ettim; bu konuda takdir sizlerin.

Sadece internetten tanışıklığım olan meslektaşım Em.Assubay Sami Başkaya, mesleğimizle ilgili anılarını anlattığı, “Prangalı Düşler” adlı bir kitap yazmış.  Kitabı aldım okudum,  bildiğiniz  üzere, kitabın bende bıraktığı izlenimleri, içimden geldiği gibi geçen yazımda  bu köşeye yazdım. Yine yüz yüze hiç tanışıklığımın olmadığı, sadece internetten adını bildiğim meslektaşım Hasip Sarıgöz de, adı bu yazının da başlığı olan “Türk’ün Karakterinin Deşifresi” adlı bir  kitap yazmış. Artık günlük yaşamımızın bir parçası haline gelen, internette sosyal paylaşım diye bir durum var.  Hasip Sarıgöz  kardeşim bir paylaşım vesilesiyle internette yaptığı bir yorumda, “Ağabey ben de bir kitap yazdım. Tamamen olmasa da, kısmen benim kitabım da ordumuzla ilgili. Benim kitabımı da değerlendirir misin” dedi ve bir anlamda benim başım kel mi demeye getirdi. Çık işin işinden çıkabilirsen. Karşımdaki bir meslektaşımdı ve benim yapabileceğime inandığı bir konuda benden yardım istiyordu. Bu durumda bana, niçin olmasın demekten başka seçenek yoktu. Olduk mu size bir de durduk yerde  kitap eleştirmeni. Ersen Ağabey’e şakayla karışık sitemim ondandır.

Bu da işin şakası.  Bu durum karşısında bana da, işi inşaatçılık olan bir  meslektaşın emek verip, kafa yorup, kendi branşıyla  uzaktan yakından ilgisi olmayan tarih alanında bir kitap yazabiliyorsa, görevden kaçmak olmaz, meslektaş hatırına çiğ tavuk bile yenir deyip, branşın  elektronik teknisyenliği olsa bile bu kitabı değerlendirme  konusunda elinden geleni yapmak düşerdi ki ben de onu yaptım.  Hem  bir kişi bile olsa, benim bu kitap hakkında el yordamıyla da olsa  bir şeyler  yazmam nedeniyle meslektaşlarım tarafından bir fazla kitap okunacaksa  niçin olmasın dedim, kolları sıvadım ve önce kitabı okudum.

Assubay Hasip Sarıgöz’ün yazdığı kitabının adı “Türk’ün Karakterinin Deşifresi”.  Kitap 510 sayfa. Meslektaşımız  bu kitabı yazarken, 97  kitap ve dokümanı, 26 tane araştırma inceleme, 22 tane gazete dergi, 49 tane internet sitesi televizyon programı olmak üzere, 194 değişik kaynağı derinlemesine kılı kırk yararak bir bilim adamı titizliğiyle incelemiş, üzerine kendi birikimlerini de ekleyerek bu beyin ürünü kitabını ortaya koymuş.   Bir meslektaşı olmaktan yaptıklarıyla gururlandım. Kendisini peşinen kutlarım. İşte benden istenen, bu kadar büyük emek verilerek  yazılan bir eseri, okumam ve şurası eğri şurası doğru diyerek değerlendirme  yapmamdı. Benim anlayışıma göre, böyle bir emek ürünün üzerine   ahkam kesebilmek için, bu 194 tane kaynağı  en azından karıştırıp bilgi sahibi olmak gerekir Bu mümkün olamayacağına göre, kitabı okuduktan sonra, sadece bana hissettirdiklerini sizlerle paylaşabilirdim. Ben de onu yapmaya çalışacağım. Sürçü lisan edersek afola.

Türk Ulusu tarihi yazan değil yapan bir ulustur” sözünü duymuşsunuzdur. Bilinen  veri ve kaynaklardan hareket edip  tarih konusunda araştırma  yapmak  zor bir iş,  konu yazılı kaynaklar yönünden fakir olan Türk Ulusunun  tarihi üzerine araştırma yapmak olunca araştırma yapıp insanların önüne bir eser koyabilmek daha da zor bir iştir. Anadolu’da ayrı ayrı bölgelerde bulunan yarım düzine  Yunus Emre mezarının, bir o kadar değişik bölgede bulunduğu  iddia edilen Karacaoğlan’ın yaşadığı köyün, ülkemizin  yanında daha  birkaç değişik Türki ülkenin kendi  ülkelerinde yaşadığını söyleyip sahip çıktığı Nasrettin Hoca Fıkralarının  veri olarak kullanıp Türk  tarihi üzerine bir şeyler  yazıp eser ortaya çıkarılacağını düşünün ne demek istediğimi anlarsınız. Bu işler derin birikim, kılı kırk yaran  titiz çalışma ve biraz da yürek ister.  Bu nedenle meslektaşımı   tekrar kutluyorum.

Astsubay Hasip Sarıgöz, kendi  anlatımıyla, Batı Anadolu’nun Kurtuluş Savaşı esnasında Yunan işgali görmüş  bir köyünde doğmuş büyümüş.  Tarih konusuna daha çocukluk döneminde, köydeki yaşlıların Kurtuluş Savaşı anılarını dinledikçe merak sarmış.  İyi ki de merak sarmış; sarmasaydı belki Türk Ulusunu anlatan böyle bir eser ortaya çıkmayabilirdi.  

Rastlantı bu ya, kitap elime geçtiği günlerde internette, “Bombıram“ adlı, Orta Asya  ülkelerinden birine ait bir türkü paylaşımı izlemiştim.  Türkünün ve sözlerinin içinde “Yüreklerge ses bergip”,  “Köz yastı kısganmazlar” gibi hepimizin ne dediğini ilk duyuşta   kolayca anlayabileceğimiz sözler geçiyordu.   “Adriyatik Denizi kıyısından Çin Seddi’ne kadar olan coğrafyada, Türkçe dışında bir dile gerek duymadan seyahat edebilirsiniz” sözünü hep duymuşumdur.  Türk Ulusu’nun böyle büyük ve köklü bir ulus olduğunu biliyordum. Ancak son yıllarda ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntıları biliyorsunuz.  Bu kitabı okuduğum sürece de bir yandan Güneydoğu’dan iki günde bir beşer  onar  şehit gelmeye devam etti, ediyordu.  Ayrıca coğrafya olarak  dünya enerji kaynaklarının dibinde yaşamamıza rağmen dünyanın en pahalı enerjisini  kullanan bir ülkeyiz ve  bu ülkenin yurttaşları olarak yarınlara umutla bakamıyoruz. Türk Ulusunun tarihini , özelliklerini geniş olarak   irdeleyen    bu  kitabı  baştan sona biraz da “Bu büyük ulus niçin bu durumda?” sorusunun yanıtını bulabilir miyim umuduyla okudum..  Bu sorunun  yanıtını tamamen  buldum sayılmaz ama , bir  meslektaşımızın beyin emeği  ürünü olan bu kitaptan, kimi konuları ilk kez olmak üzere çok şey öğrendim. Kimi konuları da yine bu kitap sayesinde tekrar hatırladım...

Yeri geldi, söylemek zorundayım. Yazarımızın saptadığı Türk'ün asırlardan süzülüp gelen bu özelliklere sahip olduğuna ben de yürekten inanıyorum.   Ancak kitabım okuduğum süre boyunca, “Türk'üm doğruyum” diyebilmenin bile yasaklanmak istendiği,  “Ne mutlu Türk'üm diyene“ cümlesine kulp takılmaya kalkıldığı, yurttaşı olduğumuz bu devletin  bir Türk devleti olup olmadığı konusunda zaman zaman tereddütte  düştüm.

Değerli yazarımız kitabına Türk’ün karakterini “savaşçılık, adalet, özgürlük, fedakarlık, kahramanlık, merhamet, üste kesin itaat, vatanseverlik, maddi ve manevi sağlamlık, yüksek onur ve sadakat, kanaatkarlık ve  mütevazılık, ırkçılığa karşı çıkma gibi iyi karakter özelliklerinin yanında, kolay asimile olma, geçmişi çabuk unutma ve geri çekilmeyi başarılı olarak yapamama gibi zayıf karakter özelliklerine de sahip olan Türk Milleti’nin, karakteri ile kan bağı ve genetik kodları arasında , hiç de küçümsenmeyecek bir ilişki söz konusudur.” diye özetleyerek başlamış ve bu konuları ayrı ayrı geniş şekilde incelemiş..      

1941 yılında Hitler’in orduları Yunanistan’ı işgal eder ve Yunanistan’ın kendisi için bile yetersiz olan gıda stoklarına Rusya Cephesi’nde savaşan Alman ordularına göndermek üzere el koyar.  Açlıktan kırılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Yunanistan’ın ilk yardımına koşan ülke ise, , daha 20 yıl önce toprakları Yunanistan tarafından işgal edilmiş olan ve bir kurtuluş mücadelesi  sonucu ordularını Ege  Denizi’ne döken,  kendisi de o yıllarda  kıtlık yaşayan Türkiye’den başkası değildir.  Savaş ortamında tehlikeli sulardan geçip, Pire Limanı’nda  aç Yunan halkı tarafından havaalanında hacı bekler gibi dört gözle beklenen geminin adı Kurtuluş Vapurudur. Bu bilgi benim daha önce bir yerlerde okuduğum ama unuttuğum, bu kitap sayesinde tekrar hatırladığım ilginç bir bilgidir.

Sanki bu durumda yaşadıkları dönem ve yöre açısından biraz zorlama yapılmış gibi geldi ama örneğin  şu bilgiyi de ilk defa bu kitaptan öğrendim. Harran’da doğan ve Kenan Ülkesinde peygamberlik yapan Hazreti İbrahim’in Orta Asyalı ilk Türklerin hakanı  Oğuz Han’ın  damadıymış.

Her güzelde bir kusur bulunur; kadı kızında bile.  Bu güzelliklerin, yani kitabın içeriğinin de bence bir eksiği,   bir de fazlalığı var.  Bunları da belirtmeden geçemeyeceğim.  Eksik bulduğum yanı şu. Kitapta Türk kadınına, Türk anasına yer verilmemiş değil verilmiş. Ancak, üzerinde yaşadığı vatanın adı “Anadolu”,  dilinde  “ana vatan”, “at avrat silah”, “ana gibi yar” imgeleri olan bir ulusun diğer uluslardan ayırt edici özellikleri anlatılırken Türk toplumunda özellikle  İslam  öncesi kadının yeri Türk’ün  karakterini anlatan bu kitapta daha uzun ve ayrı bir başlık altında anlatılmalıydı derim.

Gelelim Kitaptaki fazlalığa.  Evrensel   bir sonuç ortaya koymak için, böyle bir kitabın yazımında,   bence konulara daha çok bilimsel yaklaşım gösterilmesi gerekir.  Bir kişinin ve kişilerin meydana getirdiği toplumun karakterinin tayininde, şüphesiz dini inancın çok büyük yeri vardır.  Tanrısal kurallar manzumesine dayalı olan dini inançlar sorgulanamaz. Şu inanç iyidir şununki kötüdür diye sınıflandırılamaz, tartışılamaz, sadece inanılır ve  saygı duyulur.  Tartışma ve sorgulama ise bilimselliğin olmazsa olmazıdır. Bu kitapta olaylara çok fazla inanç penceresinden bakılmış, ayet ve hadislere gereğinden  çok fazla atıfta bulunulmuş gibi geldi. Peki bunun ne gibi bir sakıncası olabilir? Cevap:  Şayet bir  toplumun karakterinin şifreleri, ayırt edici iyi hasletleri,  hep  getirilip getirilip dini inanca, ayete hadise dayandırılacak olursa, örneğin birisi de çıkar, en hafifinden   “sanki  bu ülkede yaşayan insanları organizeymiş gibi, istisnasız  her mesire yerinde ve güzelim parklarda,  oturma banklarının yanlarında bulunan  ay çiçeği çekirdeği kabuğu öbeklerinin oluşturulmasında  insanların dini inançlarının belirleyiciliği var mıdır?”  sorusunu soruverir ki; bu soru hiç de hoşumuza giden bir  soru olmaz..

Bu anlatacaklarım ise bu kitaba bir eleştiri değil,kendimce bir tespit. Böyle bir durumun gerçekleşmesinden hep korkmuşumdur. Sanırım olayın üzerinden on yıl kadar geçti oldu. İzmir’de bir marketler zincirinde satılan hazır çiğ köftelerin içinde domuz eti çıkmıştı. Daha sonraki yıllarda ayrıca bu konuda yasal bir düzenleme yapılıp yapılmadığını bilmiyorum, ancak bu o olaydan sonra şarküterilerde  içinde çiğ et bulunan çiğ köfte satılmaz oldu. Şu anda marketlerde adına çiğ köfte denilen bir şeyler satılıyor ama bu madde   bildiğimiz çiğ köfte değil; baharatla yoğrulmuş bulgur lapası. Yani bu çiğ köfteye domuz eti katılma olayı hazır çiğ köfteyi kirletti; şarküterilerde hazır çiğ köfte satma işini bitirdi. Bu kitapta Türklük anlatılırken Kur'an ayetlerine atıf yapılarak “Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır” denmiş, “ateş ve demiri eritmek“ denmiş, Türklüğün Çanakkale’de yazdığı destan anlatılırken  gizemli bulut hurafesi bile kitapta kendisine  yer bulmuş  ama, Türklerin zor anlarında engelleri yok ederek kurtuluşu nasıl  gerçekleştirdiğini anlatan, Türklüğün olmazsa olmazı “Ergenekon Destanı” nın sanki etrafında dolaşılmış ama atlanmış.   Yoksa korkularım gerçek olmuş, Ergenekon Destanı’nın  kirletilme  amacı başarılmış mı dersiniz?

Meslektaşımız tarih boyunca Türk’ün karakterinin  şifrelerini anlatmakla kalmamış, kitabın son bölümlerinde ülkemizin bu gün karşı karşıya bulunduğu sorunlara çok  yerinde çözüm yolları da önermiş. Aşağıdaki alıntılar bu bölümlerden yapılmıştır.

“Kerkük bir Kürt kentidir diyen, ikinci Körfez Savaşında Kerkük’ün tapu ve nüfus kayıtlarını yok ettiren ve Kuzey Irak’taki  PKK’lı teröristlere yıllardır verdiği destek herkesçe malum olan ve bu yönüyle de her bir şehidimizin mübarek kanını ellerine bulaştırmış olan Barzani ile; sazlı sözlü toplantılar yaparak sorunların çözülebileceğini zanneden devlet büyükleri, bu tip davranışlardan vazgeçmelidirler”

“Kim ne derse desin yapılacak iş bellidir. Kandile çullanılacak, direnen eşkıya hakkın rahmetine, direnmeyenler de Mehmetçiğin süngülerinin ucunda Habur’a yürüyeceklerdir. Dost veya düşman bütün dünya da görecektir ki, teröristin Habur’dan girişi davulla zurnayla değil ancak böyle olur.”

Bu mutlaka okunması gereken güzel eserle ilgili olarak bu kadar ipucu yeterli.  Yoksa kitabın tamamını alıntı yapmam gerekecek. Siz en iyisi benim anlattıklarımla yetinmeyin, aşağıda vereceğim telefondan meslektaşımıza bir merhaba deyin tanışın. Kendisi  bu kitabı nasıl edineceğiniz konusunda bilgi verecektir veya size postalayacaktır. Sayın Hasip Sarıgöz’ün beyin ürünü göz nuru bu güzel eserini okumakla çok şey öğreneceksiniz.

Hasip Sarıgöz
GSM: 0532 685 97 94
Sayfa 1 / 3
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
24 TEMMUZ 1923 LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ 99. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN... Bu antlaşma, Türk Ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer yapıtıdır! Mustafa Kemal ATATÜRK Değerli Meslektaşlar...
Pazar, 24 Temmuz 2022
SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
KIBRIS BARIŞ HAREKÂTININ 47. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN... Değerli Arkadaşlarımız 20 Temmuz 1974 yılında Türk Ulusu ile bütünleşmiş, O’nun bir parçası olan Kıbrıs Türk Ulusu’na adadaki Rum tarafınca yıllardır yapılan zulüm ve katliamların dayanılmaz şekilde artması nedeniyle bunları önlemek için Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti Zürih ve Londra anlaşmaları i...
Çarşamba, 20 Temmuz 2022
SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
KURBAN BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN Saygıdeğer Meslektaşlarımız Bayramınızı en içten dileklerimizle kutluyoruz. Her şeyin gönlünüzce gerçekleşeceği SAĞLIK, MUTLULUK VE HUZUR dolu nice bayramlar geçirmenizi diler sevgi ve saygılarımızı sunarız.
Cumartesi, 09 Temmuz 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ