Orhan Kaya

Orhan Kaya

Mahlas sonu

Her şey Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği’nin varlığını öğrenmem ile başlamıştı. İnternet üzerinden, 13.2.2005 günü “astsubaylar derneği” diye sorgulattığımda dernek sayfasının yanı sıra merhum Sayın Ahmet Özden’in www.kuvayimilliye.net’te haber olarak yayınlanmış olan “Askerden Özkök’e Muhtıra Gibi Mektup” (*) başlıklı haberi de çıkan sonuçlarda idi.

Önce TEMAD sayfasını incelemiş sonra kuvayimilliye.net’te ki yazıyı okumuştum. TEMAD sayfası derneğe ait kuruluş şeması, tüzük, resimlerden oluşuyor, günlük ziyaretçi sayısı 60 civarı, Mayıs 2005’te eklenen mesaj panosu henüz yok. Asıl etkilenişim ve yazmaya sürükleyen Sayın Ahmet Özden’in mücadelesi oldu. Şöyle düşündüm; O, kimin için bu riski göze almıştı, O’nun istediği değerler yalnızca kendisine mi ait olacaktı? Elbette ki hayır. Ve haberin altına ilk yorumumu ekledim, yorum hemen yayındaydı. Sonra başka yorumlar derken Açık Mektup kendiliğinden oluştu. Açık mektup dönemin tüm milletvekillerine e-posta ile gönderildi. Sonra yazı yazdıkça kuvayimilliye sitesine göndermeye başladım, okuyucular yorumlarıyla yazılara katkı sunuyordu. Hal böyleyken Mayıs ayında TEMAD Genel Merkezi sayfasına mesaj panosu eklendi. Bu defa orada da yazılmaya başlandı. Camia fikren hareketlenmişti. İlk grup Sayın Süleyman Merdanoğlu tarafından açıldı. Sayın Ersen Gürpınar ve Sayın Hakan Hezer ile başlayan diyalog Sayın Hakan Hezer’in kurduğu mynet gruba dönüştü. Grup üyeleri oldukça aktifti. Öyle ki; o dönem Anayurt gazetesinde köşe yazarı eski astsubay Sayın Necati Çavdar köşesinden yazılarımızdan alıntı yapıyor, TBMM’de milletvekilleriyle görüşüyor, gruba bilgi veriyordu. Bilahare sayın hakan Hezer Tarafından Nüve Forum’da astsubaylar bölümü açıldı, ardından başka forumlar… her yerde astsubay hakları üzerine binlerce yazı…

Sonra 2006 yılı Eylül ayı gibi Sayın Ersen Gürpınar’ın ile istişareleri sonucu Sayın Halil Ergenli, Sayın Semih Koç ile mücadelede birçok taşı yerinden oynatan assubayların özgür sesi benimde yazarı olduğum www.emekliassubaylar.org sitesinin kuruluşu. Site açılınca hem kuvayimilliye’de hem de www.emekliassubaylar.org’da yazılarımız yayındaydı. Sayın Ahmet Özden’in başkanlığı sırasında Antalya TEMAD sayfasında, emekliastsubaylar.net’te derken Önce Kültür azbuz.com 2008’de kuruldu, azbuz kapanınca 2012 yılında www.oncekultur.com sayfası açıldı.

Değerler silsile halinde ilerler.

Değerler değerleri yaratır.

Değer, bir kültürün sonucudur.

Birleşen astsubaylar ses getirdi ve kısmen de olsa iyileştirmeler meydana getirildi. Derece ilerlemesi, birinci derecenin dördüncü kademesinin verilmesi, mesdres elbise, pantolonlardan siyah çizgilerin kaldırılması gibi. Ergenekon ve Balyoz davaları sürerken rütbe adları ve yeri de gündeme gelmesine rağmen “dünyanın neresinde görülmüş astsubay rütbelerinin apolette olduğu” diyen dış görevlerce yıllarca inceleme yapmadan bununmuş general olmasaydı büyük olasılıkla onlar da değişmiş olacaktı.

Üzerinde, “üçü bir araya gelemez” propagandaları yürütülen astsubaylar birleşerek sonradan kapansa da sendika kurdu daha da önemlisi AS Parti kuruldu. Bunlar önemli gelişmelerdir. Zaman boşa geçirilmemiş, tecrübeler edinilmiştir.

Değerler öylesine bütünleşmişti ki TEMAD tarihinde görülmemiş oranda bağışlar almaya başlamıştı. Değerler yaratmaya çalışan kişilerin emekleri ne yazık ki uygulayıcılar tarafından hak ettiği kültürel noktaya getirilemedi. Ve iniş başladı. İnişi görüp küçük de olsa eleştirmem halinde ise “provakatör”lükle itham edildim.

15’inci asırdan bu yana aklın geri plana itildiği bir coğrafyada hayata gözlerini açan kişilerin değerler meydana getirmesi ve artarak sürdürmesi yaşam kalitesinin artmasını da beraberinde getirecektir. Değerler ancak ve ancak akıl ile bilimsel bakış ile meydana getirilebilir. Özellikle de yoksul aileler üzerinde etkili olan dogmalar, akılsızlaştırma baskıları ailelerin izlediği yollar nedeniyle çocuklarına sirayet etmekte ve yedi asırdır devam eden akıl üzerindeki baskı böylece devam ede gelmektedir. Epeyce bir kesim bunun ne yazık ki farkında bile değil. Geçen süreç içerisinde oldukça dogmalarla yüklenmiş, içinde bulunduğu durumdan memnun ve bunu marifetmiş gibi sürdüren, çıkmayı hiç düşünmeyen kişiler tanıdım. Aklın ve bilimin esas alınarak medeni düzeyde üretilen fikirlerin sonuç almaması diye bir şey yok. Biz de yazılarımızda hep buna önem verdik. Yazılarda, gerek yazı gerekse videolar ile bolca kaynak kullandık, böylelikle araştırmaya yönelttik. Kimi okuyucularım bu kadar kaynağa gerek yok demesine rağmen. Kaynakları okuyan, izleyen – dinleyen zaten o yazıyı kendiliğinden oluşturacaktı. Mesnetsiz sağlam durulamazdı. Kimileri, işine gelmeyince siyaset yapıyor, dediler. Hâlbuki siyaset bilimdir, kamu yönetimi mezunu olarak, o, bilmiyorsa da biz biliyorduk. Siyaset ve politika ayrımını bilmeden kimin ne yaptığı anlaşılamaz. Yazılarımızda siyaseten ele aldıklarımızda güncelde var mı bir öngörüsüzlük? Türkiye gibi önemli noktada, İngiliz ve Amerikancı tarikat şeyhlerinin çok olduğu bir yerde yaşayan kişilerin cahil olma hakkı yok. Eğer cahil olursa; ülkeye sahip çıkamaz, neler olup bittiğini göremez, kimi seçtiğini bilemez, demokratik haklarını kullanamaz, sorgulayamaz, sonunda da öz ülkesinde köle gibi sömürülmeye devam eder. Fakat işin ilginç yanı; dogmalarla yetişen birey, köleliği, çektiği sıkıntıları bir ödül, bir sınav olarak görür, Tanrı’ya havale eder, çünkü küçükken beynine böyle kazınmıştır.

İyi kişi olmak; her zaman ve her koşulda güçlüden yana değil doğrudan, adaletten, haktan, hakikatten yana olmak, dürüst olmak, dedikleri birbirini tutan, tutarlı, gerçek, yapmacık değil gerçekçi, samimi, içtenlikli, ahlaklı, başkalarının da iyiliğini düşünen, sorgulayabilen, aklını keşfeden ve kimseye teslim etmeyen, diğerlerinin de hukukuna saygı göstermekten geçiyor.

Yaşamımızda iyi kişilerin olması dileklerimle,

2005 yılında başlayan Orhan Kaya mahlasına ait yazıların sonuncusunu okudunuz.

Yazılar olduğu gibi yayında kalmaya devam edecektir.

İlgi, alakanız ve değerli katkılarınız için teşekkürlerimi sunuyorum.

Esen kalının,

Saygı ve sevgilerimle… (*)http://www.oncekultur.com/?Syf=22&Mkl=855098

 

Orta Asya’dan kalkıp Orta Doğu’yu Afrika Kıt’asının büyük bir bölümünü alıp Viyana önlerine kadar gitmenin ardındaki yüksek medeni düzey ve daha sonra geriye dönüş…

Tarihi zaferlerle, kahramanlıklarla dolu bir millet, Türk Milleti.

Geliştirdiği silahlarıyla, lojistiğiyle karşısındakine üstünlük sağlayabilen yetenekli bir ordu, Türk ordusu.

Bizans İmparatorluğu’nu ortadan kaldıran komutan ve askerlere sahip bir ordu.

Ordu-Millet, Asker Millet, Her Türk Asker Doğar!

Türk ordusu yeni yerler alırken karşısındaki milletler boş mu durdu, ne yaptılar?

İstanbul’un fethinden sonra Avrupa’ya kaçan Bizanslı bilim insanları Bizans’ın yıkılış nedenlerinden elde ettikleri tecrübeleri de beraberlerinde götürmüşlerdi.

İstanbul’un fethinden sonra Orta Doğu kaynaklı felsefi alanda başlayan gerilemenin etkileri…

Bizans’tan Avrupa’ya kaçan bilim insanlarının etkisiyle 150-200 yıl sonra Avrupa’da başlayan Rönesans hareketleri.

İstanbul’un fethinden sonra aklı yasaklayan felsefi gerilemenin Osmanlı İmparatorluğu’nda başlattığı gerileme dönemi hemen hemen Rönesans’a denk…

Viyana’yı fethetmek için ilerleyen ordudan, Karlofça’yı imza eden, Kırım’ı, Yunanistan’ı, Mısır’ı, Balkanları’ı kaybeden orduya…

Ta ki Çanakkale’ye kadar.

Alman parasıyla, Almanların yanında acelece girilen bir savaş, ilk dünya savaşı.

Sanayide gelişmiş, harp silahları - gemileri, topları, uçaklarıyla milletlerin elindeki yer altı ve yer üstü kaynakları, toprakları almak isteyen bir Batı ve Rusya.

İngiltere ve Fransa sömürgelerinden topladığı askerleri ile Çanakkale Boğazında…

Türk ordusu Alman general Liman von Sandres komutasında

Çanakkale Deniz ve Kara Savaşları

18 Mart 1915’de Deniz Savaşı kazanılır fakat ardından düşman karadan çıkartma yapar.

Kara savaşı son durumu belirleyecektir.

Çanakkale’yi farklı kılan ise 1881 yılında Selanik’te dünyaya gelen kaybedilmiş toprakların çocuğu Mustafa Kemal.

Vatan-Millet işleriyle ilgilendiği, görüş bildirdiği için kurmay subay olarak mezun olduktan sonra Bekir Ağa koğuşunda hapiste tutulan, Suriye’ye sürgüne gönderilen, Trablusgarp’ta kahramanlık gösteren, İttihat ve Terakki Cemiyetinde “askerlik ve siyasetin ayrı olması gerektiğini” söylemiş, son olarak Sofya’ya ateşe olarak atanmış, Osmanlı İmparatorluğunun savaşa girmede aceleci davranmaması gerektiğini, Almanların yenileceğini saraya rapor etmiş olan Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesinde görevlendirildiğinde henüz 34 yaşında bir yarbay.

Düşman saldırısı için Gelibolu yarımadasında mevzilenmiş Yahya Çuvuşlar, Seyit Onbaşılar…

Savaş’ın kaderini değiştiren an, Conk Bayırı’nda.

Yıllardır savaş kaybetmekte olan Türk askeri mermileri tükendiği için Anzak askerlerinden kaçmaktayken Mustafa Kemal bunları görür.

Buradan sonrasını Bayram AKÇA’nın “Muğla Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi(İLKE) Atatürk’ün Doğumunun 125. Yılı ve Cumhuriyetimizin 83. Yılı Özel Sayısı”nda yayımlanan “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLİK HAYATINDA ÇANAKKALE SAVAŞLARI’NIN YERI” araştırmasından okuyalım:

19.Tümen Komutanlığı’na da 20 Ocak 1915 tarihinde Yarbay Mustafa Kemal atandı ( Türk İstiklal Harbine Katılan…,1989: 2).

İtilaf Devletleri Çanakkale’yi önce denizden donanma ile geçmeye karar veridi.. Bu amaçla 18 Mart 1915 tarihinde İtilaf Devletleri donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmek için büyük bir taarruz başlattı. Ancak bu taarruz Türk Tarihine “18 Mart Zaferi “olarak geçerken İtilaf devletleri için büyük bir bozgun olarak sonuçlandı (A.Thomazi, 1997: 35-40).

18 Mart 1915’de İtilaf Devletleri’nin Çanakkale Boğazı’nı geçme girişimi Enver Paşa’nın boğazı doğrudan savunacak yeni bir ordu kurma kararı vermesine neden oldu Bu amaçla Enver Paşa Çanakkale’de 5.Ordu’yu kurarak başına da Liman Von sanders’i atadı. Mustafa Kemal’in başında olduğu 19.Tümen de 5.Ordu’ya bağlı olarak Eceabat-Bigali yakınlarında 3.Kolordu ihtiyatında tutulmak üzere görevlendirildi (Erickson, 2003: 111).

5.Ordu Komutanı Liman Paşa İtilaf Devletleri’nin Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapabileceği üç yer tespit etti. Bunlar; Kuzeyde Saros Körfezi, yarımadanın güney ucu Seddülbahir ve Anadolu yakasında Kumkale idi( Erickson, 2003: 113).

İtilaf Devletleri’nin savaş planı ise şöyleydi; Önce Kuzeyde Saros Körfezi ile Anadolu yakasında Kumkale’ye birer şaşırtma çıkarması yapılacaktı.

Ancak esas çıkarma Kabatepe’nin kuzeyine yani Arıburnu Bölgesine yapılacaktı ve buraya Anzak birlikleri çıkacaktı. Bu çıkarmanın amacı; Seddülbahir ile Kabatepe arasındaki Türk birliklerini saf dışı bırakmak ve yarımadanın en dar yeri olan Conkbayır-Kocaçimen hattından Kilitbahir’e ulaşarak boğazı filoya açmaktı (Karal, 1999 : 460-461).

25 Nisan 1915 tarihinde İtilaf Devletleri Gelibolu Yarımadası’nın altı yerine birden çıkarma yaptılar.5.Ordu Komutanı Liman Paşa ilk anda esas çıkarma yerini tespit edemedi. Yukarıda verilen plan dâhilinde İtilaf Devletleri’nin esas çıkarma yeri Kabatepe’nin kuzeyi yani Anzakların çıktığı yer olan Arıburnu Bölgesi oldu. Bu çıkarma Çanakkale Savaşları’nda sahne ışıklarının Mustafa Kemal’in üzerine çevrildiği bir an oldu (Hickey, 1995 :109-120).

Bigali Bölgesi’nde yedek kuvvet olarak bekletilen Yarbay Mustafa Kemal’in komutasındaki 19.Tümen ordu komutanının emri olmadıkça asla kullanılmayacaktı. Ancak bölgenin önemini sezen Yarbay Mustafa Kemal hiç vakit kaybetmeden 57.Alay ile 1.Süvari bölüğü ve 1.Dağ Bataryası’ndan oluşan müfrezesinin önüne geçerek Conkbayırı’na hareket etti. Sarıbayır’a ulaştığı zaman kıyıdan iç bölgeye doğru çekilen erlerle karşılaştı. Mustafa Kemal bizzat bu askerlerin önüne geçerek; “Niçin kaçıyorsunuz?” dedi. “Efendim düşman” dediler. Nerede?” dedi. İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Filhakika düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye doğru rahatça ilerlemekteydi.

O zaman bu kaçan askerlere bağırarak; “Düşmandan kaçılmaz” dedi.

“Cephanemiz kalmadı” dediler. “Cephaneniz yoksa süngünüz var” dedi.

Ve bağırarak bunlara süngü taktırdı ve yere yatırdı. Aynı zamanda gerideki birliklerin oraya gelmeleri için de yanındaki zabitlere emir verdi. Sonra da hızla ileri gelmesini emrettiği 57.Alay ile düşmanın kuzey kanadından kuşatıcı bir şekilde taarruza geçti. Bu taarruz sırasında Mustafa Kemal askerlere şu emri verdi; “Size ben taarruzu emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir. 57.Alayın başlattığı bu taarruz karşısında şaşkına dönen 15.000 kişilik düşman kumsala döküldü. Bu sırada düşman donanmasından yapılan şiddetli bombardıman nedeniyle Türk birlikleri de önemli kayıplar verdi (Arıburnu Muharebeleri…,1990 :22 ;Karatay, 1987 :57).

Diğer taraftan Yarbay Mustafa Kemal 27.Alayı’nda Kemalyeri üzerinden taarruz etmesini istedi.27.Alayın bu taarruzu karşısında Anzak birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Hatta Anzak Komutan general Birdwood bu durum karşısında General Hamilton’a birliklerinin hemen çekilerek gemilere alınmasını istediyse de Hamilton bu isteği ret etti(Karatay, 1987 :194).

Yukarıdaki başarısından dolayı 1 Haziran 1915 tarihinde Mustafa Kemal Yarbaylık rütbesinden Albaylık rütbesine terfi etti (Türk İstiklal Harbine Katılan…,1989 :2).

Sonuçta Liman Paşa’nın stratejik önemini daha önceden kavrayamadığı Conkbayır ve Sarıbayır Bölgeleri düşman eline geçmekten kurtuldu. Eğer burası İngiliz-Anzak birliklerinin eline geçseydi Türk savunma sistemi çökecek ve daha savaşın başında savaşın sonu belli olacaktı.6 Mayısta ise Türk birlikleri düşmanı bölgeden tamamen atmak için yeni bir taarruz yaptıysa da bunda başarılı olamadı be bu tarihten sonra bölgede Ağustos ayına kadar sürecek olan mevzi savaşları başladı. ( Karal, 1999 :463-464). (*)

***

Çanakkale’de başarılı olmak İngilizleri, Fransızları ve hatta Almanların arzularını kesmemişti. İttifak bile olsa her birinin gözü Osmanlı topraklarında, yer altı ve yer üstü kaynaklarda. Dünya Savaşı’nın bittiği 1918 yılına değin olanca şiddetiyle süren savaş, Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan Sevr, Mondros…

Ve Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal ile birlikte Türk milletinin başlattığı, Lozan ile sonuçlanan bağımsızlık mücadelesi…

Sonrası,

Sonrası Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün hiçbir iş yapmadığını söyleyenler mi dersiniz, keşke Yunan galip gelseydi diyenler mi dersiniz, eğitimi bilimsel temellerden dini temellere geçirmek isteyenler mi dersiniz, BOP yoluyla halifelik peşinde koşan Amerikancılar mı dersiniz, kaçan askerlere savaşmayı-ölmeyi emreden Mustafa Kemal’i anmayan Diyanet mi dersiniz, sözlerini alaya alarak çarpık düşüncelerine uyduranlar mı dersiniz,

Bir milletin geleceği için sonrası başından ve ortasından daha önemli…

***

Bayram AKÇA’nın araştırmasında geçen kaynaklar:

-Arıburnu Muharebeleri Raporu, Mustafa Kemal, Haz. Uluğ İğdemir, Ankara, 1990.

-Erickson, Edward J, Size Ölmeyi Emrediyorum, Birinci Dünya Savaşı’nda

-Türk İstiklal Harbine Katılan Tümen ve Daha Üst Kademelerdeki Komutanların Biyografileri, Ankara, 1989. (*) http://dergipark.gov.tr/download/article-file/21736

Zamanın kıymetini bilmek ve doğru kullanmak akıl işidir.

Yaşam, iş, işlem, emek, sonuç elde etmek.

Her işin anahtarı, zamana zaman ayırmak...

Zaman, içinde bulunulan Çağ.

İşleyen zamanı işlemeyenler ile boş boş duranlar hiç bir olur mu!

Zamanı işleme hali bir akıl işinden başka ne olabilir?

Aklını keşfetmek bile başlı başına bir medeni düzey.

O halde akıl bir medeniyet işidir.

Günümüzde aklını teslim etmişler düşünüldüğünde en basitinden aklını keşfetmek bile büyük bir adım kişi için.

Kişi;

Toprağı işleyerek toprağın dilini,

Toprağa tohum ekerek tohumun dilini,

Kişilerle istişarede bulunarak kişilerin dilini,

Madenleri işleyerek madenlerin dilini,

Havayı işleyerek havanın dilini,

Bitkileri, ağaçları, kuşları, denizi, suyu, velhasıl gözle görülen, elle tutulan ne varsa işlemeli ki medeniyet meydana gelsin ve kuşaktan kuşağa yükselerek ilerlesin.

Havasını soluyup, suyunu içtiğimiz, toprağından elde ettiğimiz ürünleriyle yaşadığımız dünya üzerinde akıl düşmanı kişilerin elinde akılsızca, aklından utanarak, beden gücünü kullanarak kız çocuklarını hor görüp üzerlerinde baskı oluşturarak yaşam süren ve bu halleriyle canlılardan aşağılık hale gelenler… Bunlara “gelenler”den başka yazacak bir kelime yerine ”kişi, insan” demek güç.

Aklını teslim etmiş,

Akılsızlıklara,

Akılsızca,

Yaşamı yorumlama yeteneğinden yoksun fakat yaşamın sundukları nimetleri “fırsat” bilerek istifade edenlerin yaşadığı coğrafyalar ile aklını kullanma yeteneğine sahip olanlar hiç bir mi?

Zamanı doğru kullanmak,

Zamanın ötesine ulaşmayı öğretir.

Zamanı akılsızca sarf etmek ise zamanın gerisine götürür.

Eğer zamanı kullanmama hali toplumsal olmaya başlamışsa toplumu Çağ’ın gerisine atar.

Zaman, akıl, medeniyet…

Fikri hür, vicdanı hür, aydın insanların hayal ettiği, düşlediği güzellikleri yapısal olarak bir devlette gerçekleştirmiş lider, Atatürk.

Düşler ülkesi,

Düşüncelerde yer alan ülke.

İhtiyaçlarını kendisi üreten,

Gelirin adil bölündüğü,

Düşüncenin hür ifadesi,

Kişilerin ayrımsız olarak bilimsel temellerde eğitim aldığı,

Görev bölümlerinin insanlar üzerinde zorbalığa müsaade etmediği,

Buyurgan değil, ikna edici,

Bir çocuk gibi mutlu,

Bir çocuk gibi paylaşımcı,

Bir çocuk gibi koruyucu,

Bir çocuk gibi tertemiz!

Böyle bir ülke, düşler ülkesidir işte.

Mustafa Kemal, arkadaşları ile birlikte, kısa ömründe elden geldiğince tüm bunları başarmak için kendisini ulusuna adamış bir kişilik.

Erkeği ve kadınıyla tarikatların elinde oyuncak olmuş bir halk (teba), idarede etkin-buyurgan bir dini yapı, koskoca Osmanlı Devleti’ni adım adım bitirişi…

Başkent İstanbul 1918’den 1923’ye kadar, işgal kuvvetlerinin egemenliğinde. Her noktada düşman askerleri, karada, denizde, havada… Yoksul bir halk… Fakat her yerde bilmem ne “valide sultan camii”, “valide sultan çeşmesi”, “valide sultan hanı, hamamı…”, valideler sanki Müslümanmışlar gibi. İhtişamlı camilerin önünde düşman askerleri Osmanlı’da 17.yy.da başlayan gerilemenin sonuçlarıydı.

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, oturan insanlar ve sakal

Görüntünün olası içeriği: bir veya daha fazla kişi, açık hava ve su

(İstanbul, 16 Mart 1920’de İtilâf Devletleri’nce2.kez, resmen işgal edilişi.)

Gerilemeler gerici kitlelerin varlığıyla ilintili.

Gerici kitleler ise kendisi gibi düşündüğünü zannettiği kişiler ile birlikte. Bir gerici, kendisini gerici olarak tanımlamaz. Çünkü bu, insanın doğasına aykırı. Sözde dinsel motiflerle sıkıca örülü düşüncesinin kişilere faydalı olacağını düşündüğü için gericiliğinden vaz geç(e)mez. Fakat bir de gericilerin üzerinden geçinenler vardır. Bunlar gerçeği gördükleri halde düşüncelerini çıkarları uğruna değiştir(e)mezler.

Öğretmen, Asteğmen Kubilay’ın ve yardımına gelen bekçiler Hasan ve Şevki’nin 23 Aralık 1930 tarihinde şeriat isteyen gerici yobazlarca hunharca katledilişinin, kafasının kesilerek sopaya takılıp sokaklarda gezdirilmesi, manevra fişeklerinin

yobazlara işlememesinden kendisini kutsal sayışlarının temelleri İslam inancının yaygın olduğu devletlerde 15.yy.da başlayan ilimsizlik halinin Türkiye’deki etkileridir. Osmanlı İmparatorluğu’nu ilimsizlik ile çökertmeyi destekleyen ve bunda da başarılı olan düşmanlar hallerinden memnun.

Hâlbuki İslam inancı; doğduğu topraklarda puta tapanlara, kız çocuklarını diri diri öldürenlere, kadını yok sayanlara, adaletsizliğin her türlüsüne, ilimsizlere karşı bir devrim meydana getirmiştir. Bu sayede hızla benimsenmiş ve yayılmıştır.

Bilim, adalet, kişilerin ortak yaşamını, canların, canlıların yaşamı temelli olan İslam inancı 15.yy.dan sonra gericilerin elinde aydın düşünceli kişileri yok etmenin bir aracı haline getirilmişse bunda; okumayan, araştırmayan, aklını kullanmayan, aydınlanmaya katkı sunmayan ve sorgusuz biat eden zayıf kişilerin payı oldukça büyük.

Düşüncesizlikten kaynaklı Kubilay vakaları; Maraş Katliamı, Madımak Katliamı, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç, Necip Hablemitoğlu…

Gerileme karşısında durumu dahi muhafaza edemeyen bir toplumsal yapının unsurları olan sivil toplum örgütleri sorgulamamaya devam ettikçe gerileme de devam eder.

Eğer ihtişamsa mevzu; binalar değil, kişilerin kültürleri yüksek ve ihtişamlı olmalıdır

Hızlı Yükselişin ve Bağımlılığın Eseri, Sarıkamış Faciası

Sultan Reşat’ın yeğeni Naciye Sultan ile evlenerek 33 yaşında harbiye nazırı olan Enver Paşa ilk iş olarak kendisine muhalif bin yüz subayı ordudan temizleyerek önündeki engellerden kurtulur.

Bir Alman hayranı olan Enver Paşa Almanlar ile birlikte olmanın Osmanlı İmparatorluğunu güçlü kılacağını düşünenlerdendir. Almanlar ise halifeliğin getireceği avantajlar ile Ruslara, İngilizlere, Fransızlara üstün gelerek yeni yerler elde etmenin hayalindedir.

Bu Alman, Fransız veya İngiliz hayranlığı çöküş ile başlamış Osmanlı’da.

Kimi zararsız görürse ona hayran olmuş kısacası.

Tüm bunlar elbette ki eğitimini dine dayandırmanın sonuçları…

İngiltere, Osmanlı’da meydana gelen iki darbeyi destekler: 30 Mayıs 1876 Darbesi ve 31 Mart Vakası (13 Nisan 1909)

Almanlar ise Babıali Baskınını, 23 Ocak 1913.

Babıali Baskını sırasında yarbay olan Enver, baskın sonrası albay, 1 ay sonra da paşa olarak Harbiye Nazırı olur.

Alman emrinde olarak savaşan Türkler…

Cepheden cepheye koşturulan Türkler.

İngilizler için Süveyş kanalına

Ruslar için Sarıkamış’a

Polonya cephesinde Almanlar ile savaşan Ruslara bir cephe de Sarıkamış’ta açılmak istenir…

3.Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz” diye itiraz edince, eskiden öğrencisi olan Başkumandan Vekili Enver’den “Hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim…” sözünü duyunca istifa eder ve tüm komuta Enver’in eline geçer.

Ve 22 Aralık 1914 sabahı Sarıkamış harekâtı başlar…

Karla kaplı Allah-u Ekber Dağları -35, -40 derece soğuğu ile askerlerimizi beklemekte…

Kışlık elbiselerin taşındığı gemiyi Ruslar Kara Deniz’de batırmış, askerler yazlık elbisesi ile olduğu halde Enver paşa şöyle hitap eder: “Askerler! Hepinizi ziyaret

ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm âleminin bütün ümidi sizsiniz...”

Silah ve teçhizattaki eksiklik bir yana, yazlık elbiseler, yetersiz gıda, sisli dağlarda iki tümenin birbiriyle çarpışması, dondurucu soğuk, derken doksan bin askerimiz bir gecede telef olur…

Dönemin basını bu faciayı başarı olarak duyurur, çünkü özgür değildir. Halk bu faciayı başarı olarak algılar.

Sarıkamış faciası cehaletin, ihtirasın acı bir sonucudur.

Cehalet aldata aldata yok eder.

Yanlış kararların neticesinde yaşamlarını yitiren vatan evlatlarımızın ruhlarına saygı ile…

 

Otomatik alternatif metin yok.

Amerika Etkili Eğitim Sisteminden Milli Düşünceye Ulaşmak

Anadolu Selçuklu Devleti’nin son bulmasından sonra hükümranlık alanını genişleterek büyük bir devlet halini alan Osmanlı İmparatorluğu bilimsel gelişmeler meydana getiremez hale “düşürüldükten” sonra askeri alanda başarısızlıklar kendisini gösterir. Ortaya çıkan başarısızlıkların giderilmesinde çözüm olarak görülen batılılaşma, Batı’dan hazır sistemler almayı da beraberinde getirir ve Yeniçeri Ocağı kaldırılarak yerine Nizam-ı Cedid 1791 yılında Fransız sistemine göre kurulur. Ve ilk olarak askeri okul açan Fransa, buradan orduya subay yetiştirir. Ardından diğer eğitim kurumları birbirini takip eder… Fransızlardan sonra Almanlar da askeri okullarda dersler verir ve en sonunda I.Dünya Savaşı’nda Osmanlı’da genelkurmay başkanı ardı ardına Alman olur…

On bir asır süren Bizans İmparatorluğu’nu 1453 yılında ortadan kaldıracak bilimsel güce ulaşmış olan Türklere neler neler olmuştu da askeri alanda gerilemeye başlamış ve 1791’de Batı’dan eğitim sistemi almak zorunluluğu duymuştu? Askeri alandaki bu gerileme hali nelerin sonucuydu? Askeri alandaki gerileme sebep miydi yoksa sonuç muydu?

Asker ile ilgili olan bir sonuçtur, toplumun topyekûn bir sonucudur. Eğer bir ilerleme varsa onun ardında güçlü, bilgili bir toplum; eğer gerileme varsa yine ardında gerileyen bir toplum olduğu düşünülmelidir.

Nihayetinde I.Dünya Savaşı’nda İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, İtalyanlar, Ruslar ile karşı cephede olarak Osmanlı, Alman, Avusturya-Macaristan savaşmış, Almanların yenilgisi sonucu Osmanlı İmparatorluğu da hükmen yenilmiş sayılarak Mondros Ateşkes Antlaşması imza edilmiş, onaylanmasa bile ardından Sevr Antlaşması alt heyetlerce imzalanmış, geçmişte eğitim işbirliği yapılmış olan Fransa Osmanlı topraklarında işgaller gerçekleştirmiş…

Atatürk ve silah arkadaşları Mondros’u kabul etmeyerek 1918 yılında biten I.Dünya Savaşı’nın üzerine kurtuluş mücadelesini başlatmışlar, yine savaşlarla süren 4 yılın ardından 11 Ekim 1922’de Fransa, İngiltere, İtalya ile imzalanan Mudanya Mütarekesi sonucu 20 Kasım 1922 günü başlayan Lozan görüşmelerine kazanımlar ile başlamışlardır.

Savaş alanlarında gösterilen başarılar Türklerin yeniden ayağa kalkmasına, dünya üzerinde etkili olmasına dayanak olmuştur. Fakat yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti düşman tarafından hiçbir zaman rahat bırakılmamıştır. Yurt içinde çıkarılan dış destekli onlarca ayaklanmalar zaten yoksul olan Türk halkının kalkınmasının önündeki en büyük iç engeli teşkil ederken II.Dünya Savaşı sonrası Rusların boğazlardan ve Doğu Anadolu’dan üs istemesi, Türkiye’yi Amerika’ya yakınlaştırmada etkili olur.

İşte bundan sonraki gelişmeler Amerika’nın Türk eğitim sistemine nüfuz etmesinin yolunu da açar…

Amerika-Türkiye, Fulbright Eğitim Anlaşması, 27 Aralık 1949.

Bundan sonrası mı?

Yaşarken gördüğümüz her şey…

Yapılması gereken mi?

Yabancı içinde milli olanı, Türk olanı bulmak!

Not:

Amerika ile yapılan ilk eğitim anlaşması:

https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc032/kanuntbmmc032/kanuntbmmc03205596.pdf

 

Otomatik alternatif metin yok.

 

 

 

Aydınlık değil de Cehalet hızla yayılıyorsa ardında bir sistem söz konusudur.

İçinde yaşadığımız dünya üzerinde bulunan toplumlar birbirlerine egemen olma ilkelliği içerisinde buldukları her türlü yöntemi birbirlerine uygulamaktan geri durmuyorlar.

Toplumlar birbirine karşı yöntemler geliştirirken, bundan en olumsuz etkilenenler; manevi duygularını kontrol edemeyerek kendisinden başka bir kişinin emrine girenlerdir.

Her kişi önce kendi kişiliğinde,

Bizzat kendisinin inşa ettiği akla uygun kişi olmalıdır.

Kendisini oluşturmak zorluğuna katlanmadan, kendisini başka bir kişinin insafına terk eden, kendisi olabilir mi? Bu hazırcılık, kolaycılık, gerçekten, sorgulamadan kaçış değil de nedir? Yoksa bir gruba dâhil olma ivediliği midir? Nedir?

Benliğinde, başka bir kişiyi akla-mantığa aykırı olup olmadığını sorgulayamadan yaşatan kişi, bağımsız düşünebilir mi?

Sorgusuz sualsiz başka bir kişinin emrine girme hali bir kişilik sorunundan, kişiliksizlikten başkaca bir şey değildir de, nedir?

İşte diğer toplumlar karşısında gerilemelerin sebebi de bu “kişiliksiz”likler altında yatmaktadır.

Nasıl ki geçmiş savaşların askerleri, toplumları kutsal din duyguları ile başka bir toplumu yok etmek üzerine kurgulanmış ise, günümüzde de savaşın türü değiştirilerek manevi değerleri oluşturan din üzerinden toplumlar geri bırakılarak ekonomik savaşlar ve nihayetinde işgaller yürütülmekte, cahil toplumlar adeta göğe savrulan saman gibi rüzgârda her yana savrulmakta…

Bir toplumun üzerine atom bombası atmak yerine; toplumları dinsel, etniksel ve hatta cinsiyetsel olarak karşıt bölümlere ayırarak birbirini ezmeye hazır hale getirmek… Gelişmemiş toplumlarda kadınların erkeklerce katledilmesi en hafifinden ve en can alıcısından bir iç savaştır adeta…

Düşünsenize; bir yastıkta kocamak amacıyla bir araya gelen kişilerden bayan olanı anlaşamamazlık halinde erkek tarafından şiddete maruz bırakılıyor ve bazen de katlediliyor… Ya da toplumun geleceği olan çocuklara tecavüz ediliyor… Kız çocukları yok sayılıyor… Ve bu giderek artıyor… Böyle bir toplumun yoluna devam edebilmesi ne kadar mümkündür?

Toplumları kendi içerisinde cahil bırakan, öncelikle kendi içerisindeki menfaatperest, kimi zaman aydınlık ardına sığınan güç sahipleridir. Bu güç sahipleri sözde kişilerin huzur içinde yaşamlarını sürdürmelerinin kendilerine itaat etmede olduğunu dikte ederek ve gerektiğinde korkuyu aba altından hissettirerek kişileri uysallaştırırlarken hiç hesaplayamadıkları ise; aynı zamanda toplumlarını tehlikelere açık hale getirmeleridir. Kolay gibi görünse de en güç olanı cahil toplulukları yönetmektir. Cahillerin kontrolden çıkması, cahillerin kendi içlerindeki acımasızlıklarının toplamından daha büyük bir etki meydana getirebilir. Düşünsenize, icabında çocuklarının annesini sokak ortasında katleden cehaletin kontrolden çıkışını…

Aydınlık değil de Cehalet hızla yayılıyorsa onun ardında da bir sistem söz konusudur.

Bir ülkede cehalet artıyorsa, bunda, ülke kaynaklarına el koymak isteyen ve bunu savaşsız yapmak isteyen diğer toplumların sistemli bir saldırısını da aramak gereklidir. Cehalet yok etmeden, kişiler onu yok etmenin yollarını aramalıdır.

Otomatik alternatif metin yok.

 

Atatürk, Türkiye; Türkiye, Atatürk!

Milletlerin milletleri yok ederek egemenliğine alma arzularından önce insanın insana olan düşmanlığı.

İnsanın insana düşman oluşu,

İlle de insan üzerinde egemenlik kurma arzusu,

İnsandan milletlere mal olan milletlerarası düşmanlık…

Çıkar adına insana, insanlar ile üstünlük sağlamak ve ona düşmanlık,

Dinlerin meydana gelmesinden sonra din yoluyla insana egemenlik, insanlık adına…

Nedir bu insanın insandan çektiği?

Yalanlar,

Dolanlar,

Riyakârlıklar,

Acı,

Kıyım,

Sömürü,

Gözyaşı…

Sözde medeni denilen toplumların medeni olmadıklarını düşündükleri topluluklara kurduğu tuzaklar, aldatmalar, köleleştirmeler, saf dışı etme arzuları…

Her insan kendi tarihini yazar,

Kendi tarihini yazamayanın tarihini yazanlar yazar…

Önce kendi tarihini bilmeli ve yazmalı insan,

Sonra üyesi olduğu topluluğun, sonra da toplumun.

Bilmez ise kendisini,

Nereden gelip nereye gittiğini

Nereye götürüldüğünü nereden bilebilsin, yazmayan insan.

Türk insanı üzerinde kurulan oyunlarla, aldatmalarla dolu emperyalist tuzakları çok azı görebilmiş geçmiş yüzyıllarda.

Görenler uyarmış, haykırmış da ne olmuş?

Ta ki düşman süngüsü bedenine uzanıncaya kadar inanmamış, doğruyu haykıranlara.

Bir can havliyle kurtulmuş, kurtarmış son mecliste kabul edilen Misak-ı Milli sınırlarını

O can havliyle kurtuluşun temelleri de; yıkılmaya başlanıldığında, yüzyıllar öncesinden oluşmaya başlamış fikirlerin son noktası ile olabilmiş, Atatürk ile…

Atatürk halk adamı,

Atatürk köylü, çiftçi,

Atatürk çocuk,

Atatürk öğretmen,

Atatürk ekonomist,

Atatürk ilim insanı,

Atatürk savaş sanatını en iyi kurgulayıp uygulayabilen, asker,

Atatürk bir teşkilatçı, sonuca ulaşabilen.

Kurtuluşa eriştiren düşünce, Atatürk.

***

Atatürk demek, Türkiye, demek,

Türkiye, demek, Atatürk, demek,

Öylesine özdeşleşmiş ki,

Böylesine özdeşleşmiş insan yok başka bir ulusta.

Bundandır sırf Atatürk’e saldırışları, kiralıkların…

Atatürk, Türkiye; Türkiye, Atatürk!

Canı Pahasına Toprağı Vatan Yapanlar ve Bilim

İnsan, toprak, vatan, devlet.

İnsanlığın eriştiği düzey, birlikte yaşam sistemini düzenleyen Devlet.

Devlet sınırları Vatan, Vatan üzerinde Devlet.

Vatan Devlet, Devlet Vatan.

Vatan, üzerinde yaşayan emek vermiş herkesin,

Devlet de emek vermiş herkesin.

Bir toprak parçası Vatan olduktan sonra Vatan olarak kalabilmesi Devlete bağlı.

Vatan olmazsa Devlet olmaz,

Devlet Devlet olmazsa vatan kalmaz.

Dünya üzerinde yaşayan büyük topluluklardan hiçbiri diğerine “al şurası senin vatanın olsun, burada bağımsız bir devlet kur” dememiştir.

Vatanı vatan yapan,

Vatanı yaşanılası yer yapan,

Vatanı bir emanet gibi görüp onu nesilden nesile teslim eden,

Gerektiğinde onu korumak için canını hiçe sayanlardır.

Bir Vatanın Vatan olarak sonsuza dek elde kalabilmesi gerektiğinde canını ortaya koyabilen bilinçli vatansever vatandaşları ile olur.

Bilinçli vatansever vatandaş; dünya üzerinde “tek vatanın” kendi vatanından ibaret olmadığını, diğer uluslara ait vatanların da olduğunu ve bunlar arasında cehalet değil, bir bilim yarışı olduğunu bilerek vatan çocuklarından hiçbir nesli kaybetmeden, nesillerini büyük bir özenle daima bilimin ışığında yetiştirir.

İyi bir vatansever bilir ki dünya gerçeklerle yaşanır ve bu dünya yaşamını düzenleyen gerçeklere bilim denilir.

Doğal yaşamda olduğu gibi devletlerin de vahşi yönleri vardır fakat devletler daha acımasızdır ve icabında diğer devlet vatandaşlarına büyük acılar yaşatabilirler.

Bir vatan üzerinde yaşayan insanların acılar yaşamamasını sağlayacak olan yalnızca bilimdir, bilimsel eğitimdir.

Bilime inanan çocuk kimselere köle olarak onun boyunduruğu altında yaşamayacağı gibi yaşamı boyunca ne aldanır ne de aldatmayı seçer.

Bilimsel bakış yaşamsal bakıştır, hayatidir.

Bilimsel bakış; beraberinde medeniyeti, adaleti, hoş görüyü, mutlu bir yaşamı, saygıyı, kendisini, vatanını ve insanlığı yüceltmeyi ortaya çıkartır.

Bilimin değil de cehaletin hâkim olduğu toplumlarının da vatanı vardır fakat onu geçmişte meydana getirmiş oldukları aklın ve gücün dengesine borçludurlar.

Bilimin değil de cehaletin hâkim olduğu toplumların “komşumdan-arkadaşımdan-karşımdakinden ne koparırsam kar; çıkarım ne olacak, getirim (rant) var mı, daha çoğu benim olsun” şeklindeki yaşama bakışları; hırslı, rantçı, çıkarcı, bencil, düşüncesiz, mantıksız, aldatıcı, acımasız, adaletsiz bireyler meydana getirmekte. Fakat bu yanlış bakışları yolu ile kazansalar bile hırsları nedeniyle birlikte yok olduklarının farkında bile olamazlar.

Dünya üzerinde birer vatan toprağı üzerinde yaşayan toplumlara bakıldığında en büyük toplumsal acıların bilime inanmayan cahil toplumlarda oluşu birer tesadüf olabilir mi? Ancak onlar bu tesadüfe kader deyip geçmekte olsalar da yaşadıkları acılar elbette ki bir kader değil, bilimsel bakıştan yoksunluk, bir cehalet halidir.

Devletler bilimsel değerler üzerinde yükselerek vatandaşlarına ve insanlığa yüksek seviyede bir yaşam sunabilir.

At üzerinde okla, mızrakla, kılıçla, hançerle, gülleyle, süngüyle savaşılarak elde edilen, vatan yapılan toprakları koruyabilecek olan beyin çalışması gerektiren bilimden, bilimsel gelişmelerden başkası değildir.

İnsanlar bilimsel gelişmelerden yanadır ve bir devlet başka bir devlete önce bilim ile girer. Eğer o devlet ona karşılık bir bilimsel değer geliştiremezse denge diğerinin lehine işlemeye başlar. Kendisine ait dili de geliştirerek koruyabilen ve bu yolla diğer toplumlara etki edebilen bilim aynı zamanda vatanı da sonsuz kılandır. Devletin kuruluş safhasında canları pahasına toprak parçasını vatan yapan ve onu güncellerinde korumuş olan insanların canları bilimselliğin benimsenmesi ile boşa harcanmamış olabileceği gibi, ruhları da ancak böyle huzur bulabilir.

Çoğu kez adına kader dedikleri en büyük acıların cehalet bataklığındaki toplumlarda yaşanması birer tesadüf değildir.


Assubay hak, onur mücadelesinin saygın neferi Adilhan Şanlı’nın ardından…

İnsanı insan yapan erdemidir.

Erdemli olmak insan olma yolunda ilerleme isteğinden geçer.

Erdemli olandır adaleti savunan,

Erdemli olandır insana dost, arkadaş olan,

Erdemli olandır kimsenin hakkına, hukukuna girmeyen,

Erdemli olandır paylaşmasını bilen,

Erdemli olandır ilkeli olan,

Erdemli olandır hakkını ararken bile erdemini kaybetmeyen,

Erdemli olmak insan olmaktır.

İşte böylesine güzel erdemlere sahip bir değerini, Adilhan Şanlı’sını yitirdi astsubay camiası.

Yaşamı boyunca sürdürdüğü ilkeleri vardı.

Hak, hukuk ve adaletten yanaydı.

Çok çekmişti adaletsizlikten,

Bu yüzdendi haykırışları.

O’nu anlamının yolu iyi bir araştırmacı ve kendisini O’nun yerine koymayı başarabilmekten geçiyordu.

Mücadeleciydi; TEMAD tarafından 2012 yılında düzenlenen hak, hukuk, adalet yürüyüşünde Anıtkabir ziyaret edilmişti.

O büyük topluluk içinde Adilhan Şanlı.

Görüntünün olası içeriği: 2 kişi, ayakta duran insanlar ve açık hava

(Sol baştan itibaren sırasıyla: (E).Kd.Bçvş. Sadrettin Demir, (E).Kd.Bçvş. Bayram Yaman,(E).Kd.Bçvş. Adilhan Şanlı, (E).Kd.Bçvş. Ahmet Öztaş, (E).Kd.Bçvş. Ersen Gürpınar,(E).Kd.Bçvş. Mehmet Emin Atılgan, (E).Kd.Bçvş. Erhan Yakar. 20 Ekim 2012/Anıtkabir.)

BU FOTOĞRAFTA TÜRKİYE ASKER SENDİKASI (TAS-SEN) ÇALIŞMALARINDAN BİR ANI 

 

Hak arayışı O’nu asla yormuyordu fakat sınıfdaşlarından kimilerinin O’nu kavrayamayan yönleriydi esas yorucu olan. (Yakından takip ettiğim kadarıyla bugün aramızda olmayan TEMAD Antalya eski İl Başkanı Sayın Ahmet Özden’de benzer şekilde kimilerince anlaşılamamıştı…)

Kendisini anlama yeteneğine sahip olamayanlar için 10 Şubat 2015 tarihli bir yazısında şöyle diyordu Sayın Şanlı:

“Değerli Arkadaşlarım;

1969 yılında Çankırı'da, Assubay Hazırlamada öğrenci iken TEMAY'a üç kuruş para katkım olsun diye "Çekiliş biletlerini" satarak başladıgım, 1975’lerde ağır bedeller ödediğim, sakıncalı olduğum, sürgünler yediğim ve 1993 yılında emeklilik dilekçemi verir-vermez başı dik, onurlu bir Assubay sınıfının inşası için Tekirdağ/TEMAD'ın kuruluş çalışmaları için Ankara'ya gidip gerekli evrakları zamanın başkanı Orhan Özkan Ağabeyden alarak devam eden genel olarak 46 yıllık mücadeleme bu gün son noktayı koyuyorum.” Adilhan Şanlı

(Buraya bir parantez açalım: Bu ne tesadüftür ki 02 Şubat 2015’te de benzer bir tepki de bendenizden gelmişti ve halen oradayız.)

Vatansever bir Atatürkçüydü:

Görüntünün olası içeriği: 3 kişi, ayakta duran insanlar ve açık hava

 

Ülke meselelerine duyarlı, vicdan sahibi, iyi bir askerdi:
"Yıl 1989'du. O iki damla gözyaşını hiç unutamadım.

Sevinçlerimde de üzüntülerimde de birdaha ağlayamadım." diyordu acı dolu bir anısını naklederken

 

 

Koordine içinde çalışmaya açık, sevginin yanı sıra saygılı ve vefalıydı:

Sayın Abdullah İnaler meslektaşımızın hazırlamış olduğu

 “Assubayların İş Riski ve Yan Ödeme Protestosu 8-9 Ocak 1975” başlıklı araştırma yazısında

Sayın Adilhan Şanlı şöyle bir katkı sunuyor:

''Abdullah Ağabey;

Neden Erzurum bu konularda hiç anılmaz bilemiyorum. Özellikle 1971 li olduklarını bildiğim (Çünkü benden iki yıl Kıdemli ağabeylerimdi.) ama isimlerini unuttuğum, Erzurum da Karayollarında bir apartmanın üçüncü katında gece yarıları beraber pankart yazdık. Yan ödemeleri ve iş riskini protesto etmek için toplanan eşlerimizin toplandığı yerde. Bu pankartların resimleri 9'uncu Kor.K.lıgı foto-filim Merkezince fotoğrafları çekilip, protesto için toplanan eşlerimizin sağlık karne fotoğraflarından kimlikleri tespit edilip tespit edilip ceza aldılar.”

Alanlarla hiç mi irtibatınız irtibatınız olmadı? Bu ağabeylerimizi unutuyoruz. İnanın içim eziliyor unuttuğumuzu düşündükçe.

Bir konu daha.

 

Bu atılan soylu arkadaşlarımızdan biri de.. İzmir'de ikamet eden .. Muhabere.Asb.Çvş.  Özdemir YEŞİLDAG'dır. "RE'SEN EMEKLİLER DERNEGİ " İLE İRTİBATIMIZ SÜRÜYOR. Saygılarımı iletiyor ellerinizden öpüyorum.”

Görüntünün olası içeriği: 10 kişi, gülümseyen insanlar

 

 

Bu dünyadan bir Adilhan Şanlı geçti,

Bilgisiyle, birikimiyle,

Tıpkı Ahmet Özden, Necdet Töre, mehmet Ali Kılınç, İlyas Öztekin... misali…

Ebediyete göçmüş olan tüm değerlerimizi saygı, minnet ve şükranla anıyorum.

06.10.2017

Notlar:

Adilhan ŞANLI: ASSUBAY SINIFINA VEDA MEKTUBUMDUR

Abdullah İnaler: Assubayların İş Riski ve Yan Ödeme Protestosu 8-9 Ocak 1975

Adilhan Şanlı: ASSUBAY SINIFININ DEGİŞİMİ ve DÖNÜŞÜMÜ


Page 1 of 16
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI'MIZ KUTLU OLSUN. ORDU YOK DEDİLER KURULUR DEDİ PARA YOK DEDİLER BULUNUR DEDİ DÜŞMAN ÇOK DEDİLER YENİLİR DEDİ M.K.ATATÜRK Saygıdeğer Üyelerimiz İtilaf Devletleri tarafından son dönemlerinde bütün orduları dağıtılan, işgal edilen ve tersanelerine girilen "hasta adam" ismi verilen Osmanlı Devleti'ne 1'ci Dünya Savaş...
Cuma, 30 Ağustos 2019
ZAFER HAFTASI KUTLU OLSUN Osmanlı İmparatorluğunun SEVR ile parçalanmasına HAYIR diyen bir avuç kahraman ATATÜRK önderliğinde 19 Mayıs 1919 tarihinde başlattıkları kurtuluş mücadelesini 26 Ağustos'ta Afyon Kocatepe'de başlayan dünyanın takdirini kazanan bir taarruzla bozguna uğrattıkları düşmanı 30 Ağustos'ta kesin yenilgiye uğratarak ülkemizin bağımsızlığını,...
Pazartesi, 26 Ağustos 2019
24 TEMMUZ 1923 LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ 96. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN Bu antlaşma, Türk Ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer yapıtıdır! Mustafa Kemal ATATÜRK Değerli Meslektaşlarım...
Çarşamba, 24 Temmuz 2019
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ