Celal ELBİR

Celal ELBİR

AS(T)SUBAY -STS

Temmuz 31, 2021

STS harflerinin ardı sıra denk geldiği ilginç bir kelimedir, astsubay! Telaffuzu zordur, kolay kolay layıkıyla söyleyemezsiniz.

Çoğunlukla T harfi yutulur ve “assubay” olarak çıkar, illa böyle söyleyeceğim diye inat ederseniz ağız ve burundaki engellemelerden dolayı zorlanır, komik ifadeler çıkarırsınız, denemek serbest, buna boğumlanma veya artikülasyon derler.

Bizim tam tarifimiz şu; “Silahlı Kuvvetler Yasası’na göre astsubay meslek yüksek okullarında yetişerek Silahlı Kuvvetlere katılan astsubay çavuştan astsubay kıdemli başçavuşa kadar rütbesi olan asker, gedikli”

Düşünüyorum da, keşke gedikli kalsaymış, bunun kötü bir tarafı veya gocunulacak bir yönü yok ki, zabit ismini subay yapınca gedikliyi de subayın astı, subayın yardımcısı anlamında astsubay olarak düşünmüşler, belli ki…

Subayın kısaltılmış hali malumunuz “sb” şeklindedir, beş harf ikiye düşer, uygun bir kısaltmadır, astsubayın kısaltılmışı ise “astsb” şeklindedir, sekiz harf düşe düşe beşe düşebilmiştir, çünkü subay kısmının kısaltılmışı sabittir, herhalde ast kısmını kısaltmanın zihinlerde karmaşaya sebep olabileceği, bu mesleği icra edenlerin ast olduklarını unutabilecekleri falan değerlendirilmiştir. Ast’ı uzun olarak da, kısaltılmış olarak da “ast” yazmanın başka bir açıklaması olabilir mi?

Meslek hayatımda “astsb” yerine “assb” tercih edenlere de sıklıkla rastladım, gizli bir mesaj içerir gibi, favori anlamına da gelen as kelimesiyle “subayın ası benim” der gibi!.. Böyle küçük dil oyunlarına ihtiyaç duymadan, mertçe “asb” demek en normali ve en rasyonal yol değil midir? Ast’ın kısaltılmışı “a”, subay’ın kısaltılmışı “sb” ve sonuç itibarıyla, sekiz harften üçe düşen bir kısaltma “ASB”, bu kadar basit…

İşin içinde başka akıl oyunları olunca, böyle gariplikler ve saçmalıklara bol bol rastlanan bir ülkede yaşadığımızı hatırlayınca gülüp geçiyoruz ama buncağız durumlar bile, ülkemin Gayri Safi Milli Hasıla’da neden bu durumlarda olduğunun göstergesidir, aklımızı bu küçük hasetliklerle meşgul edeceğimize, daha çok tarıma, daha çok hayvancılığa, daha çok sanayiye, daha çok turizme vs. kullansaydık, eminim, çok daha farklı yerlere olurduk.

Ne diyelim, öyle olacak da böyle olacak, Celal’e de bu durumdan bir yazı konusu çıkacak…

Bir Şey Yapmalı’yı okuduğunuzda hem o meleklere eziyet edenlere hem bu konudaki duyarsızlıkta ısrar eden gelmiş geçmiş tüm iktidarlara bir şamar atmış gibi hissedecek, rahatlayacaksınız.

Çiçeği burnunda tabirine uygun bir kitabı tanıtmak isterim, ülkemin kitapseverlerine… Yazarı Prof. Dr. Gülçin Ağaçgözgü olan kitabımız, Yayın Yönetmenliği’ni Mustafa Ganioğlu’nun yaptığı Köprü Kitaplar’dan Mart 2019 itibarıyla çıktı. 13,50×19,50’lik ebatıyla ergonomik, toplam 192 sayfasıyla da bir çırpıda okunuvermeye hazır…

Gülçin Hoca, İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Jeofizik Mühendisliği mezunu, Köln Üniversitesi’nde Doğa Bilimleri doktorası yaptı, mezun olduğu İTÜ Jeofizik Mühendisliği Bölümü’nde ise sırasıyla yardımcı doçent, doçent ve profesör unvanlarıyla öğretim üyeliği yaptı, Maden Fakültesi Dekan Yardımcılığı ve Jeofizik Mühendisliği Bölüm Başkanlığı görevlerinde bulundu.

Kitabımızın adı Bir Şey Yapmalı, alt başlığı ise Bir İntikam Romanı! Acaba, kimin kimden intikamından söz ediyoruz? Kimilerine göre değersiz, tehlikeli, itici gibi ifade edilen, kimilerine göreyse hayatımızın ortağı, dünyanın güzelliği, melek varlıklar hayvanlardır konumuz… Edward Dawson, Andreas Schürrle, Leiko Atsushi, Jessica Taylor, Ferzin Erten ve Martin Lehmann gibi hayal ürünü isim ve kişilerin; bizatihi hayatın içinden, tümüyle gerçek hayvanlarla birbirine entegre edilmiş bir kurguda nasıl romanlaştığına şaşıracaksınız. İçinde hayvan sevgisi taşıyan insanların bu romanla kıvanacağını, mutlu olacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok, bundan daha önemlisi bu konuda eksiği olanların bu kitaptan gerçekten yararlanabilecek olmasıdır. Doğrudan vicdanlara seslenen kitabımız, içinde merhametin kırıntısını taşıyanlara omuz verecek, destek olacak ve hayatımızın ortaklarına bakışta olumlu etkiler yaratacaktır.

Ülkemizde yıllardır beklenen bir yasa var; ister evde beslenen ister sokakta yaşayan hayat ortaklarımıza sözlü, fiziksel ve hatta cinsel tasallutta bulunan yaratıkların bu hareketlerinin, Kabahatler Kanunu çerçevesinde değil, cürüm olarak değerlendirilmesi ve ilgililerin bu suçlamayla yargı önüne sevkinin sağlanması!.. Kaç iktidar bu konuda vaatte bulundu, kaç siyasi umutları sömürdü, kim bilir! Bu konuda toplumsal duyarlılığın artmasına, örgütlü bir davranış biçimine ihtiyaç olduğu aşikar; gençlerin sokak hayvanlarına tutumunda olumlu gelişmeler, mahallelerde duvar kenarı ve kapı önlerinde mama kabı, su kabı gibi dostlarımızın hayatlarını kolaylaştırıcı unsurlarda artış gözlenmekteyse de, iktidarlar toplumun bu beklentisine el uzatmamakta ve bu duyarlılığı hep kulak ardı etmekte, ne yazık ki…

Bir Şey Yapmalı’yı okuduğunuzda hem o meleklere eziyet edenlere hem bu konudaki duyarsızlıkta ısrar eden gelmiş geçmiş tüm iktidarlara bir şamar atmış gibi hissedecek, rahatlayacaksınız. İnsanın egemenliğinin geldiği boyutu sorgulayacak, hayvanlara yapılan haksızlıklar ve zulümden utanç duyacak, bu konuda gelişme ihtiyacı içinde olacaksınız, hatta birine kızdığınızda bazen hakaret bazen takılma olarak bu sevimli dostlarımızın ismiyle hitap etmekten kaçınır hale geleceksiniz. Yazarın, doğrudan yaşam hakları ellerinden alınan, köle yapılan, eziyet gören hayvanlara ithaf ettiği bu kitabın gerek okur kitlesinin gerek bu konudaki sosyal oluşumların, derneklerin ve ilgili herkesin dikkatini çekmesi dileklerimle,

İyi okumalar…

§  Bir Şey Yapmalı

§  Yazar: Gülçin Ağaçgözgü

§  Türü: Roman

§  Baskı Yılı: Nisan 2019

§  Sayfa Sayısı: 192 Sayfa

§  Yayınevi: Köprü Kitapları

Bahriyemizde, toplam dört adet adı Muavenet olan gemi görev yapmıştır. İlki, 1910-1923 yılları arasında ve Osmanlı döneminde görev alan torpidobot Muavenet-i Milliye’dir. En büyük başarısı, 13 Mayıs 1915 tarihinde ve Çanakkale’de, kendisinden neredeyse iki kat büyük İngiliz zırhlısı Goliath’ı batırmasıdır ki, bu başarısının unutulmaması sayesinde adının yaşatılmasına karar verilmiştir.

İkincisi, 1939 yılında İngiltere’ye sipariş edilen gemidir, -bu da kaderin garip bir cilvesi olsa gerek, adının Muavenetolmasına karar verilen yeni geminin sipariş edildiği ülke, bir önceki Muavenet’in gemisini batırdığı İngiltere’dir.- Ancak geminin yapımı bittiğinde patlak veren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, İngiltere gemiyi teslim etmez ve kendi sancağıyla bu savaşta kullanır. 1946 yılında Türkiye’ye teslim edilen gemi, 1960’a kadar donanmamızda verilen görevleri deruhte eder.

Üçüncüsü ise, yazımızın ana konusu olan, DM 357 borda numaralı ve hem destroyer hem mayın gemisi olma özelliklerini barındıran Muavenet’tir. USS Gwin adıyla 1942 yılında ABD Donanması için üretildi, yaklaşık otuz yaşındayken 1971 yılında Türkiye tarafından satın alındı ve 1974’te gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı’nda onurla yer aldı. Muavenet’in etimolojik kökenini araştırınca, karşımıza “yardım” sözcüğü çıkıyor. İşte, bu yardım duygu ve düşüncesinin egemen olmasının gerektiği bir tatbikattan söz edeceğim şimdi sizlere…

25 Eylül 1992-08 Ekim 1992 tarihleri arasında, Akdeniz ve Ege’de gerçekleştirilen  “Display Determination’92”, Türkçeleştirilmiş haliyle “Kararlılık Gösterisi’92” adlı NATO tatbikatında, tarih 01 Ekim’dir, gece saat 23:00 civarıdır ve gemiler Saros Körfezi’ne doğru intikal seyrindedir. Küçük bir Yunan adası olan Psara dolaylarındayken, tatbikatın devasa unsurlarından USS Saratoga adlı ABD uçak gemisi kurallara aykırı ve anlaşılmaz bir şekilde, TCG Muavenet’e yaklaşmış ve beş emniyet aşamasından geçmesi gereken Sea Sparrow adlı füzelerinden ikisini yaklaşık on saniye arayla fırlatmıştır. Normalde hava hedefleri için üretilen bu füzeler, su üstü hedefler için de kullanılabilmektedir. Müttefikimiz (!) ABD’nin bu kasıtlı ihaneti, gemimizi en stratejik noktalardan vurmuştur, füzelerden ilki köprüüstünü, diğeri Savaş Harekat Merkezi civarını vurmuştur. Gemi Komutanı Dz. Kur. Yb. Levent Kudret Güngör, Dz. Tğm. Alpertunga Akan, Tls. Asb. Serkan Aktepe, İkm. Çvş. Mustafa Kılıç ve Dz. Er Recep Atak şehit olmuş, yirmi iki personel de yaralanmıştır. Kayıtlara “kaza” olarak geçen bu olay vuku bulduğunda Cumhurbaşkanı Sn. Turgut Özal, Başbakan Sn. Süleyman Demirel, Genelkurmay Bşk. Org. Doğan Güreş, Dz.K.K. Ora. Vural Beyazıt, Donanma Komutanı Ora. Güven Erkaya’dır ve ne yazık ki Türkiye, ne askerler  ne de siyasiler tarafından yeterince savunulmuştur. Şehit yakınları ve yaralılar acılarıyla baş başa kalmanın çaresizliğini de yaşamışlardır, maalesef!

Söz konusu tatbikatta, on dört ay önce tayin olduğum TCG Savaştepe’yle ben de vardım, on dört ay önce çalıştığım gemiyse o gece vurulan TCG Muavenet’ti ve orada tam altı yıl (1985-1991) görev yapmıştım. TCG Muavenet, aynı yıl içinde hurdaya ayrıldı. Birkaç yıldır ABD’nin Türkiye’ye vermeye çalıştığı ve ülkemizin girintili-çıkıntılı denizlerine hiç de uygun olmayan Knox tipi fırkateynler 1993’te dört, 1994’te dört adet olmak üzere, ülkemiz donanmasına katılıverdi. Oysa ülkemiz o dönemde Almanya’dan alınan Meko tipi fırkateynlere yönelmişti, vuruş ve duruş gücünü bu gemilerle güçlendirmekteydi. Yazımın başında dört adet Muavenet’ten söz etmiştim, işte, bu sekiz Knox tipi fırkateynden biri F 250 borda numarasıyla son TCG Muavenet oldu. Bildiğim kadarıyla, sadece bu gemi bilabedel teslim edilirken, diğer yedi fırkateyn ülkemize kiralandı, yine bildiğim kadarıyla da, bir süre sonra kira bedellerinin ağırlığından dolayı satın alındılar. Sonuçta da, çok uzun sayılmayacak sürelerle donanmamızda görev yaptılar, yedisi hurdaya ayrıldı, biri ise müze gemi yapıldı, halen İzmir’de halkın ziyaretine açık durumdadır.

USS Saratoga’yı merak etmiş olabilirsiniz, o da bu vahim olaydan iki yıl sonra hurdaya ayrıldı. Unutulmaması gereken acı yön ise şudur; gemi hurdaya ayrılınca tarihçesini anlatan kalın bir defter hazırlandı, neler yoktu ki bu defterde, gemide çalışan toplam personel listesi, geminin teknik donanımı, yaptığı görevler vs, vs…

Sadece bir şeyden tek bir satır bile söz edilmemişti, 01 Ekim 1992’deki bu kaza (!) tarihçede kendine yer bulamamıştı.

Ekim ayında 26. yıl dönümü gerçekleşecek bu olayda şehit olanlara rahmet, bu büyük travmayı yaşayarak bedenen ve ruhen yaralanan personele ve yakınlarına geçmiş olsun dileklerimi yinelerken, sözümü şöyle bağlamak istiyorum; TCG Muavenet’i o gece çok daha büyük facialara sürüklenmekten kurtaranlardan biri olan Em. Albay Meftun Dırman’ın şu sözü naif bir özet gibi: “Yolda yürüyen iki arkadaştan birinin, durduk yerde diğerine tokat atması gibi bir şey yaşadık!”

Saygılarımla…

 

Vizyona yeni giren “Hürkuş: Göklerdeki Kahraman” filmini izleyince, meslektaşımız olan Vecihi Hürkuş hakkında yazmak istedim.

Buyrun efendim…

Gümrük Müfettişi, İstanbullu Ali Feham Bey ile Bulgaristan’ın Vidin’inden Zeliha Niyir Hanım’ın çocuğu olarak 1896 yılında İstanbul’da başlayan hayat öyküsüdür, anlatacağım öykü!

Babacığını kaybettiğinde henüz üç yaşındadır, annesinin geniş ailesi içinde devam edecektir öyküsü. 1912 yılında ve on altı yaşındayken, eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey’in yanında Balkan Harbi’ne katılır.

Tayyarecilik ilgisini çeker ve bu işe daha çocuk yaşlarda gönlünü kaptırır.

Yaşı tutmadığı için Tayyare Makinist Mektebi’ne kaydı yapılır ve bu okuldan Küçük Zabit (Gedikli/Astsubay) olarak mezun olur. Ardından, Ayastefanos’taki (Yeşilköy) Tayyare Mektebi’ne gider. Pilot olarak ilk uçuşunu 21 Mayıs 1916’da gerçekleştirir ve bu okuldan da 15 Kasım 1916’da mezun olarak pilot diplomasına kavuşur.1917 yılında katıldığı Kafkas Cephesi’nde bir Rus uçağını düşürerek, düşman uçağı düşüren ilk asker unvanının da sahibi oldu.

8 Ekim 1917’de yaralanarak düştü; yaralı olduğu halde, uçağı Ruslar tarafından ele geçirilmesin diye, önce onu yaktı.

Savaş esiri olarak götürüldüğü Hazar Denizi’ndeki Nargin Adası’ndan, yüzerek kaçmayı başardı.

İstanbul işgal edilince Mudanya, Bursa ve Eskişehir güzergahıyla Konya’ya giderek, Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Kurtuluş Savaşı’nın ilk ve son uçuşlarını yapmış olma şerefine de nail oldu ve TBMM’den üç kez takdirname alarak, kırmızı şeritli diye tabir edilen İstiklal Madalyası’nın sahibi oldu.

 

Akşehir’de karşılaştığı Jandarma Komutanı Ratıp Bey’in kızı Hadiye Hanım’a sevdalandı, tuttuğunu koparan mizacı sayesinde amacına ulaştı ve sevdiğiyle evlenerek, iki kız evlat babası oldu.

Savaştan sonra İzmir’de göreve başladı, artık havacılığı millileştirmeyi düşünmeye başlamıştı. O yıllarda Edirne’ye yanlışlıkla inen bir yolcu tayyaresini almakla görevlendirildi ve bu tayyareye “Vecihi” adı verildi.

Zihnindeki projeler de artıyor ve gelişiyordu, tayyare inşa etmeyi planlamaya başlamıştı. Yunanlardan ganimet olarak ele geçen motorlardan yararlanarak, “Vecihi K VI” adı verilen tayyareyi üretmeyi başardı.

Ancak, söz konusu tayyarenin teknik araştırmasını yapacak ve uçuş izni verecek ehliyette kimse yoktu. Sonunda heyetten biri, “sana bu konuda lisans veremeyiz, güveniyorsan bin, uç ve hepimizi kurtar” der, o da 28 Ocak 1925’te kendi imalatı olan tayyareyle başarılı bir uçuş yapar.

 

Bu konularda anlaşılmaz tutum ve davranışların sıklıkla hayata geçtiği bir ülke olduğumuzdan olsa gerek; gerekli izinleri almadan uçuş yaptığı gerekçesiyle ceza alır.

Bu duruma içi isyan etti, isyanının etkisiyle de askeriyeden istifa etti ve Türk Tayyare Cemiyeti’ne katıldı. Katılır katılmaz organize ettiği bağış kampanyalarıyla, cemiyetin faaliyetlerine hız kazandırdı.

1925 yılında eşi Hadiye Hanım’dan boşanarak, İhsan Hanım’la evlendi ve bu evlilikten de bir kızı oldu. Sonraki yıllarda Türk Hava Kurumu’nda çalışmalarını sürdürdü. Hayatının merkezinde hep havacılık oldu, hep bu uğurda efor sarf etti. 1942 yılında “Vecihi Havada” adlı kitabını yayımladı, 1947’de ise Kanatlılar Birliği’ni kurdu. 6 Ağustos 1954’te, “40. Hizmet Yılı” sebebiyle düzenlenen törenle jübile yaptı. Durmak ona göre değildi; 29 Kasım 1954’te Hürkuş Hava Yolları’nı kurdu. Bu konuda bir çok bürokratik engelle karşılaştı, buna çeşitli kaza ve sabotajlar da eklenince kapatmak zorunda kaldı. Türkiye’nin, değerlerini kolay harcama garabetini ne yazık ki meslektaşımız da yaşadı ve ömrünün son demlerini borç içinde, büyük sıkıntılarla yaşadı. Zaten son derece yetersiz olan maaşına bile haciz kondu, düşünün, bu insan İstiklal Madalyası sahibi ve bu durumlar mübah görülüyor.

 

Ankara’da, anılarını yazarken beyin kanaması geçirdi. Kaldırıldığı GATA’da kurtarılamayarak, 16 Temmuz 1969’da vefat etti ve Ankara’da defnedildi. Ölüm tarihindeki garip tesadüfe dikkatinizi çekmek isterim; vefat tarihi olan 16 Temmuz 1969’da ABD’nin Kennedy Hava Merkezi’nden havalanan Apollo-11, dört gün sonra aya varacak ve insanoğlu ilk kez aya ayak basacaktır. Sanki bir selamlama gibi, değil mi? Ruhu şad, mekanı cennet olsun…

 

Yıllar sonra da olsa, bir vefa borcu yerine getirildi ve İstanbul, Kadıköy’de benim de hazır bulunduğum bir törenle, 5 Mayıs 2013 tarihinde heykeli açıldı. Bu törende, o tarihlerde henüz yapımı başlamayan ama yapılacağı bilinen İstanbul’un üçüncü hava limanına “Vecihi Hürkuş” adının verilmesi için imza toplandı ve ben de imza verenlerden biriydim. Yazımın başında da belirttiğim gibi, şimdilerde de onu anlatan film vizyona girdi. Filmde, meslektaşımızın statüsüne neredeyse hiç (sadece bir sahnede Vecihi Astsubayım diye sesleniliyor) yer verilmemesi, jeneriğinde bu konuya hiç vurgu yapılmaması içimi burktu.

Büyüğümüzün, yeni hava limanına isminin verilmesini halen hararetle savunuyor ve istiyorum, ancak bu, statüsü gizlenerek veya en hafif tabirle, fazla göz önünde tutmayarak olacaksa, bunu kınarım. Bir insan, neyse odur. Her insanın mesleği, sıfatı, statüsü onun şerefidir, konuyla ilgili aile bireylerinden ve Tayyareci Vecihi Hürkuş Müzesi Derneği’nden ses gelmesi beklentimi dile getirerek, saygılarımı sunarım.

 

vecihi hürkuş filmi ile ilgili görsel sonucu

 

TEMAD

Şubat 23, 2018

Merhaba,

Önceleri umut olan, kısa sürede ise acilen kurtulunması gereken Sn. Ahmet Keser’den son genel kurulda kurtulmuş

bulunuyoruz.

Onu seven ve ona oy verenlere haksızlık etmek istemem, her tercihe saygı duymak zorundayız ama yaşananları

hatırladıkça “kurtulma” fiilini kullanmaya karar verdim.


Gerçekten badireydi, gerçekten kötü bir yönetimdi ve birçok üyeyi TEMAD’dan soğuttu.


Yola çıktığı arkadaşlarının tamamıyla arası bozuk bir şekilde ayrıldı, kendini büyük bir değer olarak gördü,

eleştiriye tahammül göstermedi ve “hiç kimse yeri doldurulamaz değildir” ilkesinin doğal sonucu olarak yerini

yeni başkana, yeni umuda devretti.

Kendisine yine de yaptığı olumlu işler için teşekkür ediyorum.


Yeni başkan Sn. Hamza Dürgen’e bu vesileyle tebrik ve başarı dileklerimi iletiyorum.

Şu ana kadarki gözlemlere göre, bu iş için oldukça yetkin bir izlenim vermektedir.

Temsil yetkisini genel anlamda olumlu kullanmakta, önceki dönemin bozulan hiyerarşik düzenini yeniden

yerine oturtmaya çalışmaktadır.

Umutluyuz, destekçiyiz.


TEMAD ile arası açılanlar adına, bu ilişkilerin düzeleceği beklentimi paylaşmak isterim.

Sadece yeni başkana değil, tüm yönetim kurulu üyelerine sabır, azim, kararlılık, iyi niyet ve  üstün başarılar ile

sağlık ve huzur dilerim.


Saygılarımla…


18 Temmuz 1932’de Rusya’nın Zima’sında başlayıp, 1 Nisan 2017’de ABD’nin Oklahoma’sında kalp yetmezliğinden sona eren 85 yıllık ömrün sahibi Yevgeni Yevtuşenko, Moskova’da defnedilerek dünyadan ayrıldı ama bıraktığı eserlerle sonsuza dek yaşayacak.

Stalin sonrası dönemin muhalif şairler kuşağının önde gelenlerinden Yevtuşenko, tam bir yetenek abidesiydi.

Film senaryosu yazımı, romancı, denemeci, dramacı, senarist, yayıncı, aktör, editör, yönetmen gibi sıfatların tamamına sahip olmak, onun entelektüel birikiminin derecesini anlatmaya yeter, sanırım.

KONUŞMA

Cesur bir adamsın diyorlar bana.
                                              Değilim.
Cesaret nedir bilmedim şimdiye kadar,
yakışıksız olacağını düşündüm yalnız
kendimi başkaları gibi alçaltmanın.
Hangi kurum yerinden oynadı, hani?
Şişirilmiş palavralara nasıl gülünür,
öyle gülüp geçtiler sözlerime.
Yalnız yazdım, kimseyi suçlamadan,
aklıma gelen ne varsa sıraladım,
övdüm övülmesi gerekenleri bir yandan,
bir yandan karaladım yeteneksiz yazarları
(nasıl olsa yapılacaktı bunlar bir gün).
Şimdi cesurum dememi istiyorlar.
Sonunda öcünü alırken bu kötülüklerin,
hatırlayıp utanacak çocuklarımız, bir zamanlar
cesaret sayıldığını doğruluk denen şeyin.

 

İki evliliğinden altı oğul sahibi olan şairimizin ilk kitabı, “Stantsiya Zima”dır. Otuz beş bin Ukraynalı Yahudi’nin Nazilerce katledilişine Rusların kayıtsız kalışına isyan ettiği “Babi Yar” şiiri, onun hem dürüstlüğünün göstergesi olmuş hem de dünya genelinde tanınmasına ve saygı duyulan bir şair olmasına vesile olmuştur.

Nazım Hikmet ile arkadaş olan ve ona ithafen “Nazım’ın Yüreği” adlı bir şiir de yazan Yevtuşenko’nun şu sözü kayıtlara geçmiştir; “Nazım iyi bir komünistti. Herkes onun gibi olsaydı, belki ben de komünist olurdum.

1985-1991 arasında Rusya’da uygulamaya sokulan glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılandırma) politikalarının ülkeyi getirdiği sonuç, 25 Aralık 1991’de Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifası ve SSCB’nin dağılması olmuştu. SSCB’yi oluşturan ülkeler bağımsızlıklarını ilan ederken, şairimiz bu kaotik ortamdan uzaklaşmayı arzulayarak, ABD’nin Oklahoma eyaletindeki Tulsa Üniversitesi’ne edebiyat dersleri vermeye gitmeyi tercih ediyordu.

Yazıya Yevtuşenko’nun güzel bir şiiriyle başlamıştım, yine güzel bir şiiriyle bitirmek istiyorum. Her iki şiir de, konunun duayeni Ülkü Tamer’in tertemiz çevirisiyle Türkçeleştirilmiştir.

 

GENÇLERE YALAN SÖYLEMEK YANLIŞTIR

Gençlere yalan söylemek yanlıştır.
Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.
Tanrı’nın gökyüzünde oturduğunu, ve yeryüzünde
işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.
Gençler anlar ne demek istediğinizi. Gençler halktır.
Güçlüklerin sayısız olduğunu söyleyin onlara,
yalnız gelecek günleri değil, bırakın da
yaşadıkları günleri de açıkça görsünler.
Engeller vardır deyin, kötülükler vardır.
Varsa var, ne yapalım? Mutlu olamazlar ki
değerini bilmeyenler mutluluğun.
Rastladığınız kusurları bağışlamayın,
tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar,
ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz
bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.

KIYMET EROZYONU

Haziran 04, 2017

Memleketimiz öyle karışık ve kaotik günlerden geçiyor ki, bir şeyler karalamak insanın içinden pek gelmiyor.

Son zamanlarda sitemizde yayımlanan yazıların büyük çoğunluğu karamsarlık ve yitirilme aşamasına gelen umuda isyan içeriyor.

Kendimize yaptığımız kötülükleri düşündükçe, “başka düşmana ihtiyaç yok” kanısına varıyorsunuz.

 

Derleyici toparlayıcı olması gerekenler, bilakis, dağıtıcı olmaya soyunmuşlar.

Hani, bir ailede ebeveynden biri ölünce, hayatta kalan kişi evlatlarına, damatlarına, gelinlerine sarılmak yerine, hemen ve hiç düşünmeden yeniden evlilik planları yapar ya, biraz buna da benziyor.


Burada aslolan bencilliktir.

 

Elbette, yeniden evlenmek herkesin hakkıdır, buna itiraz etmeye bile hakkımız yok.

Vurgum, geride kalan aile bireylerini derleyip toparlamak, ailenin eksilen bireyinin yerini doldurmaya çalışmak, onun eksikliğini aratmamak gibi insani ve vicdani yönler hiç devreye girmeden, hemen yeni evliliğin planlarını yapmaya olan itirazdır sadece.

 

İster bir ülkenin yöneticisi olun, ister bir Sivil Toplum Kuruluşunun; ister küçük bir devlet dairesinin amiri olun, ister en küçük sosyolojik birim kabul edilen ailenin reisi; yönettiğiniz insanların gözünde kıymet erozyonu sürecine girdiyseniz ve bunu fark etmiyorsanız, acınacak durumdasınız demektir.

Hele hele farkında olduğunuz halde kılınız kıpırdamıyor ve işgal ettiğiniz makamı/konumu terk etmek konusunda zorluklar çıkarıyor, işi yüzsüzlük aşamasına taşıyorsanız, yavaş yavaş insanlıktan da çıkıyorsunuz demektir.

 

Teknolojideki ve tıptaki gelişmelerle insan ömrü uzamaktaysa da, asırı deviren insan sayısı halen oldukça sınırlı, hülasa, 70-80-90 yıldan ibaret bir ömrün sahibi faniler olarak bu hırstan vazgeçmezsek, bugün dünün bayramlarını, komşuluklarını arar durumdayken, yarın “merhaba” diyebileceğimiz bir insanın varlığını arar hale geleceğiz.

 

Mevcut TEMAD yönetimi ilk seçildiği yıl ile şimdiki halini değerlendirmeli, verdiği zararın telafisi için çekilmeyi bilmelidir.

 

Yola çıktığı insanları birer birer yolda bırakarak, tek başına “her şeyi ama her şeyi” idare etmeye çalışanlar duvara tosladıklarında, bu çok büyük bir yıkıma neden olacak, kendi kıymet erozyonlarının vebalini bütün topluma ödeterek altından kalkılmaz bir durum yaratacaklardır.

Saygılarımla…

DUVARLAR ...

Ocak 08, 2017

Duvarlar esaretin mi sembolüdür, yoksa özgürlüğün mü?

Sanırım, ilk etapta herkesin “esaretin” diye yanıt vereceği bu sorunun yanıtı, bana göre “özgürlüğün” olmalı. İstem dışı kapalı bir yerdeyseniz, -özellikle cezaevi gibi zorla tutulduğunuz bir yer- “esaretin” demekte son derece haklı olursunuz. Bunun dışında hayatınızın birçok anını düşünün, kapalı bir yerde değil de, açık bir yerde -duvarsız bir ortamda- olması ve gerçekleşmesi halini tahayyül bile edemeyeceğiniz yığınla aktivite aklınıza gelecektir. İster tuğladan, ister briketten, ister gaz betondan; aslında “iyi ki duvar var” diye düşüneceğimiz o kadar çok örnek sayabiliriz ki…

 

Duvar ana fikrinden yola çıkarak, konuya ilişkin aklıma geliveren duvar hikayelerini yazmak isterim:

Duvar deyince Çin Seddi’ni anmamak olur mu? Bilir misiniz, dünyanın savunma amaçlı ilk eseri sayılabilecek bu duvarın yapımı MÖ 221’de başlamış, MS 608 yılında bitmiştir. Uzunluğu tam 8.851,80 km. olan devasa eserin, bugün ayakta kalan kısmı 2.500 km’dir ve 1986 yılından bu yana UNESCO tarafından “Dünya Mirası” listesindedir.

Ya Berlin Duvarı? Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçışları engellemek amacıyla, Doğu Almanya Parlamentosu’nun kararıyla 13 Ağustos 1961’de yapımına başlanan ve sonradan “Utanç Duvarı” adıyla da anılan 46 km’lik bu duvar, 9 Kasım 1989’da yıkılmış, özelde Almanya, genelde Avrupa bu utançtan kurtulmuştur.

Günümüzde ise yeni seçilen ABD Başkanı Donald Trump, yıldızının hiç barışmadığı Meksika sınırına duvar örmeyi seçim vaatleri arasında saymış ve seçilmeyi de başarmıştır! Bu vaadini tutup tutmayacağını zamanla anlayacağız. Bizde de, Suriye sınırına kısmi bir duvar örmekten bir dönem epey söz edildiyse de, şimdilerde pek adı geçmemektedir.

Ülkemizde “duvar” adı geçtiğinde, şu dörtlüğü mırıldanmayan çıkar mı?

“Dışarıda deli dalgalar

Gelir duvarları yalar

Seni bu sesler oyalar

Aldırma gönül, aldırma”

Bu şiir, 1933 yılında hükümlü bulunduğu Sinop Cezaevi’nde Sabahattin Ali tarafından yazılmıştır. “Aldırma Gönül” adı sonradan yakıştırılan eser, usta yazar ve şairin Sinop’ta numaralandırarak yazdığı “Hapishane Şarkısı” adlı şiirlerinin beşincisi ve sonuncusudur. 1976’da Kerem Güney tarafından bestelenip, ertesi yıl da Edip Akbayram’ın plağında yer bulmasıyla tam bir patlama yaşamış, adeta marş gibi herkes tarafından bilinir olmuştur ve günümüze değin elliye yakın sanatçı tarafından seslendirilegelmiştir. Daha çok sol fraksiyonlar tarafından sahiplenilen bu eserin öyküsü, aslında üstünde düşünmeye değer bilgiler içermektedir.

 

Sabahattin Ali, 1932 yılında bir dost meclisinde okuduğu “Memleketten Haber” adlı şiirinde kastı aşan mısralarla Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret eden ifadelerde bulunmuştur. Aynı dönemde Konya’da çıkmakta olan “Yeni Anadolu” gazetesinin başyazarlığını da yapmaktadır ve büyük eseri “Kuyucaklı Yusuf” aynı gazetede tefrika halinde yayımlanmaktadır. Gazetenin ortaklarından Cemal Kutay’ın yazara ödeme yapmadığı, adeta ücretsiz çalıştırdığı söylenegelmektedir. Sabır göstermekten bıkan Ali, “Kuyucaklı Yusuf” adlı eserinin yayımına olan müsaadesini kaldırır ve Kutay’la arasına küslük girer. İşte, bu nedenle Sabahattin Ali’nin tutuklanmasına neden olan jurnallemenin Cemal Kutay tarafından yapıldığı, hâttâ  öyle bir toplantının olmadığı dahi söylenir. Bu muammaları aşmak kolay değil elbette…

 

Sonuç itibarıyla tutukluluğu hükümlülüğe çevrilen Ali’nin, memuriyet hayatına da son verilmiştir. Cezasını çekmekteyken 29 Ekim 1933’te, Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yıl dönümü şerefine çıkarılan genel afla salıverilen usta şair-yazar, Gazi’ye bağlılığını kanıtlaması talebiyle karşılaşır, karşılığında memuriyet hayatı da yeniden başlayacaktır. 15 Ocak 1934’te yayımlanan “Varlık” dergisinde çıkan “Benim Aşkım” adlı şiiri şöyle sona ermektedir:

“Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye

Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”

 

İşte, bir “duvar” olgusunun beni gezdirdiği yerler ve buralardan sizlerle bir paylaşım yazısı…

Saygılarımla!..


 

 

NAİL GÜRELİ

Ekim 28, 2016

1932 yılında başlayan yaşam öyküsü, 26 Ekim’de sona eren ve bugün (28.10.2016) Levent Afet Yolal Camisi’nde benim de katıldığım cenaze töreniyle sonsuzluğa uğurladığımız Nail Güreli’yi anmak için birkaç satır yazmak gerekir.

 

Henüz 20’sinde gencecik bir delikanlıyken Hizmet gazetesinde muhabirlikle başlayan gazetecilik hayatı Son Posta, Son Telgraf, Tan, Vatan, Akşam, İkdam, Hürriyet Haber Ajansı, Hürriyet, Güneş ve Milliyet’te sürdü. En son Evrensel gazetesinde de çalışarak, neredeyse bir ömür gazetecilik yaptı. 20’sinde başlayan gazetecilik hayatı, 1959 yılında ve henüz yedi yıllık bir gazeteciyken “Yılın Gazetecisi” ödülüyle onurlandırıldı.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin çeşitli kademelerinde çalışmalar yaptı, ardından 18 Mart 1994’ten 3 Nisan 2001’e kadar cemiyetinin başkanlığı görevini başarıyla ifa etti.

Basın Şeref Kartı sahibi Nail Güreli’nin bizimle ilgili kısmına gelince; Milliyet’te çalıştığı yıllarda 25 Haziran 1991 - 1 Temmuz 1991 tarihleri arasında tefrika halinde bizi anlattı, ne derdimiz varsa dile getirdi, bizi ulusal basında ilk anlatan gazeteciydi.

Aynı yıl Ağustos ayı itibarıyla, Milliyet Yayınları’ndan çıkan “Astsubaylar” kitabı raflarda yerini almıştı. 28 Temmuz 2004 tarihinde Posta gazetesinde yayımlanmaya başlayan “Ordunun Orta Direği Astsubaylar” yazı dizisini de yine Nail Güreli hazırladı.

Gazetecilik birikimini ve o müşfik elini bizden hiç esirgemedi. Bugün ondan bu bayrağı devralan ve her derdimizde yanımızda olan Umur Talu’yu da bu vesileyle anmak isterim.

 

Bugün bu duygu yoğunluğuyla minnetimi ifade etmek ve sınıfımızın vefasını iletebilmek adına, cenaze törenindeydim. Kendisini, ona yakışan bir törenle uğurladık. Halisane duygularla teşekkürlerimi ilettim, sınıfımızı kendimce temsil ettim.

 

Mekanın cennet olsun, güle güle büyük gazeteci, iyi insan, değerli dost; güle güle…

 

 

nail güreli ile ilgili görsel sonucu

Merhaba,

www.kitapeki.com’da yayımlanan yazımı değerli büyüklerim ve arkadaşlarımla da paylaşmak istedim.

Saygılarımla…

 Okumayı yeni bitirdiğim Aras Aladağ’ın kaleme aldığı ve Patika Kitap etiketiyle yayımlanan “Hegemonya Yeniden Kurulurken Sol Liberalizm ve Taraf” hakkında birkaç kelam etmek isterim.

Tarih 15 Kasım 2007 Perşembe’dir, bir proje gazetesi olduğu kısa süre içinde anlaşılacak olan Taraf yayın hayatına başlar, sloganını “Düşünmek Taraf Olmaktır” şeklinde ilan eden gazete Alkım Gazetecilik sahipliğinde ve Ahmet Altan ile Alev Er’in genel yayın yönetmenliği, Yasemin Çongar’ın da genel yayın yönetmen yardımcılığında aramızdadır artık…

 

Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Alper Görmüş, Halil Berktay, Etyen Mahçupyan ilk yazar kadrosunda yer alan isimler arasında sayılabilir. Sonradan Nabi Yağcı, Oya Baydar, Neşe Düzel, Ayşe Hür gibi isimler de kadroya katılırlar. Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla aynı zaman diliminde yayın hayatına başlaması asla sürpriz değildir; gazetenin ana amacı anti-militarist çizgide yayın yapmak ve askeri vesayet altında olduğu düşünülen demokrasiyi AB standartlarına taşımak için, bu konuda ehil bir kadro olduklarına inandıkları AKP’yi desteklemektir. Bu gönüllü ortaklık 12 Eylül 2010’daki anayasa değişikliğinde zirveye çıktı, o dönemi en çok “yetmez ama evet” kavramıyla evet oyu isteyen liberallerle hatırlarsınız. Sol liberallerin de içinde olduğu bu grup, aradan geçen altı yılın ardından çoğunlukla nedamet getirmekte, o günlerdeki kararlarını açıklamakta güçlük çekmektedir. Elbette kararlarının arkasında duranlar da vardır, kimseye yanlış yolda olduğunu zorla anlatamayız!

Yıl 2011’i gösterdiğinde ise, Taraf ile AKP’nin arası açılmaya başlar. 12 Eylül 2010 referandumunda %42,88’lik “hayır” oyuna karşılık %57,88 “evet” çıktığı halde, demokratikleşme konusunda gerekli adımları bir türlü atmayan iktidar gerçek niyetinin AB’ye girmek olmadığını belli etmeye başlamıştır. Zaten AB’nin de Türkiye’yi içine almak gibi bir niyeti yoktur, bu iş bizi neşelendirmeye yönelik bir piyes gibi yıllardır süregelmektedir! Yine de onların “alacaklarmış gibi”, bizim de sanki “girecekmişiz gibi” yapmamız bile, bugün yönümüzü döndüğümüz Ortadoğu’dan katbekat iyidir ama bu başka bir yazının konusu olabilir…

Mevcut iktidar için yaratılan bu gazete, hazin bir son ile bu iktidar tarafından kapatıldı ve yayın hayatına 2016 yılı Temmuz ayı itibarıyla son verildi. Tam Türkiye’ye göre bir durum olan Taraf-AKP ilişkisi ibretlik bir öyküdür ve bunu ilk kitaplaştıranlardan biri de Aras Aladağ’dır, son derece başarılı tespitlerle 2013 yılından günümüze ışık tutan bu eseri, bugünün bilgileriyle harmanlayıp okuduğunuzda acı acı gülümseyeceksiniz. 1981 yılında İstanbul’da doğan ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu olan genç yazarımız, aynı üniversitede Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans yaptı. Halen akademik eğitiminin yanı sıra, Patika Kitap bünyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Bize düşen, edebiyat dünyamıza ufkumuzu açacak yeni eserler kazandırmasını beklemektir.

Patika Kitap bünyesinde çıkan kitapları okumanın tadına varmak isterseniz; “Bilim-Devrim-Din”, “Ölümden de Öte”, “Bediüzzaman Efsanesi ve Said Nursi Gerçeği”, “Devrim ve Materyalizm”, “Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında BilmesiGerekenler”, “Bizim Bir Haziranımız” ve “Mao Zedong” hemen aklıma geliveren eserler… Elbette, daha nice eserler var, bunlar akla ilk düşenler…

Okuyun, okutun lütfen!

§  Hegemonya Yeniden Kurulurken Sol Liberalizm ve Taraf

§  Yazar: Aras Aladağ

§  Türü: Politika

§  Baskı Yılı: 2013

§  Sayfa Sayısı: 296 Sayfa

§  Yayınevi: Patika Kitap

Sayfa 1 / 3
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Assubaylar günü kutlu olsun. Huzurun adaletin hakim olacağı nice kutlamalar diliyoruz. http://www.emekliassubaylar.org/k2-kategoriler/item/3408-assubaylar-gunu-ku tlu-olsun
Pazar, 17 Ekim 2021
Ersen Gürpınar
Bugün KRT televizyonu haber proğramında haklarımızla ilgili aşağıdaki mesajım yayınlandı haklarımızı verilen sözleri heryerde hatırlatmakta yarar var özellikle de Cumhurbaşkanı dahil tüm yazar,toplumun saygı duyduğu kanaat önderleri ve ilgililerin takip edip paylaşım yaptığı Twitter bunun için bir fırsattır. Bilgilerinize [B] "Bir emirle ölüme gönderilen k...
Çarşamba, 13 Ekim 2021
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) kurucularından değerli büyüğümüz Sn. Mehmet DARAGENLİ'nin vefat ettiğini büyük bir üzüntü ile öğrendik. Ailesine, yakınlarına ve Assubay toplumuna baş sağlığı ve sabır diliyoruz. Ișıklar içinde uyusun yüreği güzel insan.
Pazartesi, 04 Ekim 2021
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ