×

Uyarı

JUser: :_load: 932 kimlikli kullanıcı yüklenemiyor.

Kimisine gerçek anlamda, somut ve fark yaratan rahat bir yaşam sunulurken,

Adına ister kapitalist, ister liberal, ister demokrat, ister yeşil sermaye, ister teknokrat, ister haşhaşi, isterse rantçı, her ne denirse denilsin, kendi keyfini, rahatını düşünen yönetimi ele geçirmiş unsurların hep bana-rab bana uygulamaları sonucu yarattıkları gelir adaletsizlikleri, yaşamın fırsat rüzgârlarını hep kendilerinden yana estirip durur.

Keyfince yanlı kanun çıkartmak, yanlı uygulamalar ortaya koymak ve uymayanları, itiraz edenleri en ağır şekilde ezmek, onların mahir olduğu alanlar.

Çoğunluğun üzerinden rahat rahat geçinmek bir anlayış, bakış, inanç, ahlak meselesidir.

Ahlaktan yoksun, insani değerleri zayıf, bencil bir yapıya sahip egemen unsurların sık sık insanlara umut aşısı yaptıkları ve mutsuz, umutsuz çoğunluğun da bunlara sabır gösterdikleri bir ortamda bu döngü dönüp gider.

Umut yalanlarıyla, sihirli sözlerle, değer vermediği toplumu uyutmayı her defasında başarabilen sihirbaz kılıklı şahsiyetlere tıp bir teşhisi koymuş, Mitomani.

Yapmadığını yaptı gibi, sağlamadığını sağladı gibi gösteren algı yaratıcı, göz boyayıcı açıklamalarıyla, örnekleriyle mağduru kral gibi yaşam sürdüğüne bir anlık da olsa inandırabilen, hatta mağdurlardan taraftar toplayabilen kabiliyetli şahsiyetler, Mitomanlar.

Mitomanın başarısının altında, yalanlarıyla toplumu inandırması ve bölmesi yatıyor. Çünkü o biliyor ki, bölünmüş bir toplum asla kendisine karşı gelemez. Mitomanların egemen olduğu toplumlarda ne bir birlik ne de dirlik olur, millet unsuru dahi çözülür.

Mitomanların en fazla da; gelişmemiş,bir türlü gelişemeyen/geliştirtilmeyen ülkelerde çok oluşu, dar gelirli çoğunluğun umutlarla yaşatılması bir tesadüf değildir.

Dar gelirli, yaşam mağdurunun çıkmazı ise çoğunlukla, bir Mitomamı umut olarak görmesidir.

Yalansız, dolansız, Mitomansız bir yaşam dileğimle.

YOZLAŞMA

Aralık 27, 2012

Nasrettin Hoca çok eski zamanlarda yaşamış, bir çok Türk devletinin kültürüne farklı biyografi ile girerek günümüze ulaşmış, hayatı ve yaşadıkları mizah konusu edilmiş bir karakterdir. Nasrettin Hoca bir Türk büyüğü değildir. Bir filozof veya tarikat önderi de değildir. Sadece Türk edebiyatının sarsılmaz köşe taşlarından biridir. Hakkında çıkarılan fıkralardan birçoğu hakkında kuşkusuz onun bile haberi yoktur. Fıkralarından çıkardığımız ana ders şudur. Zaman akıp gitse de eğitim olmadıkça paradigmalar değişmiyor.Hâl böyleyken ben de Nasrettin Hoca’nın fıkralarını başka türlü mizanse ederek bir paylaşımda bulunmak istiyorum.

Nasrettin Hoca cemaatinin sayısını, varlıklısını, kuvvetlisini, güçsüzünü, cimrisini, cömerdini bilen, cenazeye bile hangi umutlarla gidebileceğini kestirmeye çalışan bir hoca imiş. Hocalıktan elde ettiği gelirlerle kalırsa sıradan bir hayatı olacak olan hoca, bulunduğu ortamların nimetlerinden faydalanmaya çalışırmış. Nasrettin Hoca’nın bu sıradan halleri gerçek nüktedan olan halk folklorunda fıkra olup anlatılarak günümüze gelmiş.

Rahmetli Özay Gönlüm’ün deyimiyle, “Halk denen o koca usta” Nasrettin Hoca’nın kişiliğinde döktürmüş de döktürmüş…

Nasrettin hoca bir taraftan hocalık yaparken, bir taraftan da halkın kendine verdiği yumurta ve tavukları yakın kasaba pazarında satarak, dünya işleriyle din işlerini harmanlayan bir zatı muhteremmiş. İnsanoğlu bu ya… Maaşı az olan hocaya halkın birtakım yardımları olurmuş olmasına da, artık bu yardımlar o kadar sistematik olmuş ki, hoca bunları kendine hak görür olmuş. Ne de olsa pazara götürecek kadar yumurta toplaması gerekiyor. Ancak yine de yetmezmiş. Bu sırada Hoca'nın zekası devreye girer ve başlarmış halkı söğüşlemeye…

Hoca semt pazarına giderken harçlık edecek parasını bile çocuklardan toplarmış. Köyün çocuklarına pazardan oyuncak getirip üstüne kâr koyup satarmış. Hâttâ bazen elinde kalmayınca da çocuklar sipariş verirmiş. Çocuklardan bazıları hocanın verdiklerini bedava zanneder, onlar da sipariş verirlermiş. Ancak hoca getirdiğinde de bir türlü parasını alamazmış. Sonra hoca düşünmüş taşınmış ve karar vermiş. Parasını almadığının siparişini getirmezmiş. Hâttâ bir gün bir arkadaşının yanında kendisi de düdük isteyip ağlayan bir çocuğa bir tokat patlamış. “Sen para verdin mi de, düdük istiyorsun lan kerhaneci.” demiş.

Bir gün Nasrettin Hoca pazarda dolaşırken kazan almak istemiş. Ama o zamanlar metal şeyler çok pahalı. Şimdiki buzdolabı gibi fiyatları  var. Her şey tartıyla ama kazan çok ağır. Bir türlü alamadığı kazanların fiyatını her hafta sorar, uzun uzun pazarcıyla sohbet edermiş. Pazarcı artık hocanın her hafta gelip bir umut ucuz kazan almaya heveslendiğini anlamış. Ancak kazan çok para. Hediye de edilmez ki… Hocaya küçücük bir tencere hediye edip onu başından savuşturmuş.

Hoca eve gelmiş ve bu tencereyi nasıl kazana çevirebileceğini düşünmeye başlamış. En uygun bir cemaati aramış. Bu adamın yaygaracılığı meşhurmuş. Öyle ki köyde bir olay olsa herkes ona sorarmış. Hoca yaygaracı komşusundan rica ile kullanmak için bir kazan istemiş. Kazanı kullanıp geri verirken de hiç işine yaramayan pazarcının hediye ettiği minik tencereyi de içine atmış. Adam sorduğunda Nasrettin hoca da gülümseyip "kazan doğurdu" demiş. Adam bu olayı her yerde anlatmış.

O olaydan sonra hoca kasabayı soymuş soğana çevirmiş. Kazan ne ki? Sorana da diyormuş ki… “Kazanın doğurduğuna inandınız da, sizin emanetlerin öldüğüne neden inanmıyorsunuz?

Hoca pazara gidip gelirken yolda çok aylak vakitler geçirirmiş. Gölün kenarına gider oyalanırmış. Yüzermiş, elbiselerini kuruturmuş, yanında getirdiği yemeklerini yermiş. Bir gün köylüler hocayı ırmak kenarında bulaşık yıkarken görmüşler. Hocam merhaba ne yapıyorsun? Diye sorduklarında, o da bulaşıkları yıkıyorum demeye utanmış ve elindeki yoğurt kabını gösterip, “göle maya çalıyorum.” demiş.  Onlar da gülerek, hocam bulaşıkları yıkadığını görüyoruz. Bizi kandıramazsın deyince hoca da cevaben “ Yerse” demiş.

Nasrettin Hoca’nın Timur’un huzurunda fil istemesi de ayrı bir hikaye. Köy halkı Timur’un fillerinden bıkmış, bıkmasına da… Hocanın hesabı farklı. Hem köyün beğenisini, hem de Timur’un beğenisini kazanmak istiyor. Fıkranın gerisini siz yazın.

Nasrettin Hoca’nın fıkraları gördüğünüz gibi çok. Edebiyatımıza giriş şeklini değiştirebilmek benim gibilerin işi. İki satır yazarsan ve de güzel yazarsan değişir. Ama sonuç iyi mi, kötü mü? Bunu bilmek gerek. Tabii ki kötü. Bu tür ben yaptım oldu yaklaşımları beraberinde yozlaşmayı getiriyor.

Yozlaşma son zamanlarımıza damgasını vurdu. 2012 yılı insanlık tarihine yozlaşmanın zirve yaptığı yıl olarak girmeye aday. Uluslararası boyutta baktığımızda, ülkelerin birbirleriyle diyaloglarının yozlaştığını görüyoruz. Saygıya ve çıkarları korumaya dayalı ilişkiler yerini bambaşka bir şeye terk etti. Bir ülke istediği ülkeyi işaret ediyor. Taşeronlar geliyor. Komik sebepler buluyor ve o ülke diğer ülkenin istediği hale getiriliyor. Başka ülkeler de artık “sarı öküzü” verdiklerine bin pişman ama yapacak bir şey yok. Tarihin dejenerasyonu ve yozlaşması bu olsa gerek. Bir ülkenin etnografyasına, kültürüne, varlığına, çok inandırıcı olmaya gerek duymadan üstünkörü mazeretle saldırmak. Bundan önceki olayları yazdığı gibi, tarih bu olayları da yazacak. Ama tarihin yazarken en çok zorlanacağı ve en sonunda yozlaşma olarak göreceği örnek bir konu da şudur. Suriye Türkiye’nin komşusudur. İki ülke arasındaki ticaret hacmi, bu ülkelerin diğer ülkelerle yaptıkları ticaretin çok üstündedir. Ortak tarihleri vardır. Ortak gelenekleri ve halkları vardır. İnsan hakları ihlalleri yönünden birbirlerine söz söyleme noktasında hiçbir farkları yoktur. Ama biri ötekinin kuyusunu kazdı. Bunu yaparken de iç kamuoyuna yozlaşmış politikalar sundu. Halkını bu bilgilerle yozlaştırma gayretine girdi. Tarihin bizimle ilgili bu sayfasını nasıl yozlaştıracağımızı şimdiden düşünsek iyi olur. Ya da sınırın hemen yan tarafında insanlar birbirlerini öldürürken, biz bunun sebeplerini aradığımızda, bizim onlardan tek farklı olduğumuz yönün, şeyimizin altın kaplı olduğunu düşünmekten başka bir şey bulamayan yoz politikanın esiri olmak. Ya da beklemek… Ürdün’ü, Katar’ı, S.Arabistan’ı, İran’ı.. Ya da onların beklemesi bizi…

Jet ski… Jet ski… Jet ski… Hepimiz ne kadar gülmüş ve eğlenmiştik. Yüzünü görünce gülümsediğimiz “Aç gözünü seyret tekrarı yok bunun, İşimiz muhabbet…..” le başlayan skeçlerde özellikle sarhoş tiplemesine bayıldığımız Levent Kırca’ya ne olmuş. Delirmiş mi? Neden koca Parti başkanına sitem ederken terbiye dışına çıkmış? Neden millete mâl olmuş sanatçıların yüzüne tükürüyor? Ne kadar hayal kırıklığı yaşadık. Meğer ne kadar düzeysiz bir adammış. Bak Atatürkçü geçinenler ne kadar düzeysiz insanlarmış? Gerçekten öyle mi? Katılıyor musunuz? Toplumun sesini duyar gibiyim. HAYIRRR…

ODTÜ’de yaşanan öğrenci olayları aslında anlayana şamar gibidir. Öğrencilere, çalışana, emekçiye orantısız güç kullanılmakta ve bu olaylar tamamen satın alınmış basın tarafından yozca yanlış bildirilmektedir. Neymiş efendim, ODTÜ’lü gençler Göktürk adlı, sözde Türk ürünü olan gurur verici bir uyduyu protesto etmişlermiş. İnanıyor musunuz. HAYIRRR…

Vesayet… Siyasetimizin bir türlü içinden çıkamadığı  bir olgu. On yıllarca ihtilal ve asker vesayeti altında inim inim inleyen Türk halkı, kendince “aslında”lar üretti durdu. Halkın duygu ve düşüncelerine rağmen Cumhuriyet tarihimizin iki gerçeği olan siyasiler ve darbeciler, çıkarcılarla işbirliği yaptılar. Çıkarcılar tıpkı dut ağacındaki sığırcık sürüsü gibi siyasilerden ve darbecilerden alacaklarını aldıktan sonra başka dallara konmaya başladılar. Şu an bir din vesayeti ile karşı karşıyayız. Çıkarcılar şu anda bu ağacın dallarına konmaya başladılar. Ancak bir gün gelecek bu ağaçtan da uçacaklar. Kimine göre vesayet “Yükselen değerler.”… Biz toplumun kabusundaki karabasanın altında kalan, sessiz çığlıklarla kan ter içinde uyanmaya çalışan vatandaşlarız. Ancak her seferinde burnumuza eter dayayarak bizi tekrar derin kabuslar uykusuna atan bir sarmal ile karşı karşıyayız. Tabii ki bu sarmalı karamsarlığa çevirmek yanlış. Tabii ki “-GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER

Bir haber kanalında şu yazı dikkatimi çekti. Kur’an-ı Kerim sayfasından yapılmış gazete kağıdını göstererek atılan başlık; “Cumhuriyet Kur’an-ı Kerim’i kese kağıdı yaptı.” İğrenç bir yoz haber ve insanın içinden bir haykırış yükseliyor. “İşte yobazlar geliyor.” 1920’li yılların cahil Anadolu halkı gazete küpürüyle kur’an ı ayırt edemeyecek kadar maalesef cahil idi. Ama çıkarılan sonuç o kadar çarpık ve vahim ki… Konu ile ilgili yorum ve haberleri okurken insan birazcık daha bilinçleniyor. Birisi aynen şöyle yorum yapmış. Sıra Atatürk’e de gelecek. Atatürk’ün sex hayatını, ahlak anlayışını, vatan sevgisini, kahramanlığını, milliyetçiliğini, devletçiliğini,… hepsini yozlaştıracaklar.

Tüm bu yazılanlardan sonra yukarıda kasıtlı olarak Nasrettin Hoca’nın fıkralarını sadece örnek olsun diye yozlaştırmamdan dolayı Nasrettin Hoca’dan binlerce kez özür dilerim. Ancak yozlaşma kültürü yaygınlaşırsa birileri çıkıpta karşı tarafın değerlerini yozlaştırırsa ne olacak? Hazreti Muhammed'in hayatını yozlaştırmakla, başka bir gerçeği yozlaştırmak farklı farklı şeyler mi?

Yozlaşmak bir düşünce tarzını menfaate göre alenen değiştirmek, zaman zaman geçersiz saymak demektir. Yozlaşmak bir vicdan hastalığıdır. Yozlaşmak cehaletten medet ummaktır.

Cehalet, bütün kötülüklerin anasıdır. (Hadis-i Şerif)

  • 2012 yılı 21 Aralığının bir kıyamet olmadığı, ancak bir düşünce uyanışı olduğunu görebilmek adına,
  • İnsan emeğine saygı gereği eşitliğin tekrar sağlanması adına,
  • Çağdaş, insan haklarına saygılı, sosyal devlet anlayışına kavuşmak adına,
  • Tüm Türk Silahlı Kuvvetleri Emekçilerinin, bu duygu ve düşüncelerle girmekte olduğum yeni yıllarını kutlarım.

Saygılarımla…

TRANSFORMERS

Nisan 05, 2011

osym-sifre1

Eğer sen kirliysen arkadaş her şeyi yaparsın. Sen kirini sağa sola da bulaştırırsın, kirletirsin!

Bir zamanlar temiz eller operasyonları  yapılırdı. Rüşvetçilere, vurgunculara, halkın genel sağlığıyla oynayanlara televizyon yapımcısı Uğur Dündar suçüstü yapardı. Bizler de bu programlardan sonra herkesin ayağını denk alacağını düşünür aynı simitçiden, aynı dönerciden karnımızı doyurur dururduk. Sonra o programların izlenme oranı düşmüş olacak ki yayından yavaş yavaş çekildiler. Hoş, Avrasya gemisine, kameramanların hilesine sığınarak, havadan iniyormuş süsü vererek halkı kandıran bu tür programcıların esas amacının reyting olduğunu sonradan anlamıştık.

Ülke olarak ne kadar kirliydik!.. Bu kir ne kadar bulaştı hepimize!..  Bir cumhurbaşkanımızın “Dün dündür bugün bugün” , diğerinin ise “ben zengin severim.” Demesi balığın ne kadar baştan koktuğunu gösteriyor. Bir Başbakanımızın yurt dışında kumarhanelerde yumruklanması, diğerinin Kaddafi’nin çadırında azarlanması, bir başkasının da ilgisizliğini belli eden gaflarının ayyuka çıkması bizi sadece magazin olarak güldürdü. Yani ağlanacak halimize gülüyorduk. Sonra final yapar gibi elini kolunu sallayamayacak derecede hasta olan bir başbakan tarafından yönetilmeye ses çıkaramadık.

Sorunu biliyorduk ve çözümü  bulmuştuk. Liberaller gelip toplumu düzeltecek idi. Böylece krizler ülkesi olmayacak idik. Artık kirliliği arz taleple yıkıyoruz. Soğuktan donanı buzla ovdukları gibi… Liberal Başbakan basından hiç tepki almayan yüz yılın gafını yaptı. “Ülkemizde yüz bin Ermeni kaçak çalışıyor. İstersek yarın kapının dışına koyarız.” Kendisine “One minut” demesi gerekenler o sırada parti binalarında yatak fantazisi yapıyorlardı. Bu sırada başbakan azı almış gidiyordu. Yargıyı kendine bağlı görüyor ve fırça atıyordu. Polis ve imamlara padişahın hassa ordusu muamelesi yapıyordu. Basın özgürlüğünü eleştirenleri yerli yabancı demeden azarlıyordu. Tıpkı Kaddafi gibi… Tıpkı Ahmedinecad gibi… Tıpkı Hügo Chavez gibi…

Ellerinde kılıç yerine keser tutan askerler zaman zaman sahneye girip semirirlerdi. Ülkenin anayasal vasiyetli sahibi, turnusol kağıdıyla ölçülmüş en vatansever insanları olmanın dayanılmaz hafifliği vardı üstlerinde.  Ancak muhafazakar liberaller çok acıkmıştı. Onların araya girmesine ve oyuna dahil olmasına müsaade etmediler bu kez. Ayrıca yılların birikimi olan bilinçaltılaşmış bir öfkeleri de var idi. Biz gazete sayfalarında onların didişmesini okurken, mührün Süleyman’ın elinde olduğunu gören rütbe avcılarının saf değiştirmesi zor olmuyordu.

Artık patronlar ve müteahhitler de yeni duruşlarını sergiliyorlardı. İhale ve hak edişler bir tarafa göz yine fakirin ekmeğine dikilmişti. Artık herkese asgari ücret, köle gibi çalışma koşulları. Beğenmezsen kapıda bekleyen binlerce insan parmakla işaret ediliyor. Kirliliğin globalleştiği, şifrelerinin yapıldığı günler yaşıyoruz. Kim bilir geçtiğimiz yıllarda kaç kişi hiç hak etmediği halde üniversiteyi, liseyi, mesleği, tazminatı, iltifatı aldı şifreli yolsuzluk sayesinde. Kapsama alanı genişlemiş bir vurgunculuk almış başını gidiyor. Bankalar, GSM şirketleri alenen halkı soyuyor. Sabit ücret iadeleri sadece itiraz edene iade ediliyor. Hukukçular üç maymunu oynuyor. Timur’un filleri arttıkça artıyor.

Parsa büyümüş, iştah kabarmış. Arttıkça artıyor. Benim bir sözüm Yunus Emre’nin ağzından sözüm ona muhafazakar liberallere…

Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.

Sen halkı temsil etme görevinde iken onu sömüren vicdan hırsızı; yalnız değilsin ve her ülkede varsın.  Cennet ve Cehennem de belki senin için lazım oldukça kullandığın kapitalist masaldır. Kapı arkasında asılı duran seccaden, aslında bencil bir umut taciri olduğunu ne kadar betimliyor. Rahat ol ve heyecanlanma. Çünkü biz gazete sayfalarında sizleri fotoroman gibi okuyoruz. Yüzde yüz kontrolünüz altındayız. Ellerimizdeki kirler gazete mürekkebinin bulaşığı gibi görünse de aslında sizin bize bulaştırdığınız kirler. Ve biz birazdan gidip o kirleri birbirimize süreceğiz, sizi çoğaltacağız tıpkı transformers gibi…

Emekli Astsubay olmak? Bu makalenin bir parçası olmamak, sömürülen olmak, bu makaleyi okuduktan sonra güzel bir şey. Gelin hakkımızı yiyin. Gelin bana ait olanı aranızda paylaşın. Bu beni ancak tiksinerek güldürür. Ancak bizi kahreden resmi derneğimizin bir transformers’e dönüşmesi…
Önemli Açıklama:

Bu yazımı bir duyuru ile noktalandırmak istiyorum. Emekli Astsubay Sayın İsmail TURAN AYİM’e OYAK hakkında dava açmış ve red edilmiştir. Kendisinden 1100TL Avukat vekalet ücreti talep edilmiştir. Sayın Turan Karar düzeltme davası açmıştır. Bu dava sonucu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edebilmesi için gereklidir. Bu nedenle red cevabının da bir ehemniyeti vardır. Ancak bu karar düzeltme davasının red olması durumunda ayrıca 5000TL ceza ödeyecektir.

Bizler yıllarca devlete hizmet ettik. O nedenle kanunlara duyarlı insanlarız. Yasal bir iş yapmamak adına arkadaşımıza desteğimizi kişisel olarak gönüllülük esasında yürütüyoruz. Aslında hepimizin taraf olduğumuz bu davaya destek olmak için Sayın Ersen Gürpınar aracılığıyla kendimize yardım ediyoruz. Cami önlerinde bile izinsiz para toplanan bu ülkede böylesi bir dayanışmayı böylesine dikkatle yapmamız ibret vericidir. Yazımı okuyan tüm arkadaşların az, çok, emekli, muvazzaf demeden destek yarışına gireceklerine eminim.

degisim

Gelinen noktada as(t)subay toplumunun değiştiği muhakkaktır. Bu değişimin hangi koşullara rağmen gerçekleştiğinden ziyade; değişimin gelişim yönünde olması toplumumuz için büyük bir kazanımdır… Gelişimi sayesindedir ki, en ağır sorunlarla, adaletsizlik sorunuyla baş başa kalmalarına rağmen, sorunlarını her zaman olduğu üzere, medeni bir şekilde dile getirmeye devam etmektedirler… Ve böyle de devam edeceği görülmektedir… Fakat bu medeni durumun, muhatapları tarafından ne derece samimiyetle değerlendirildiği büyük önem kazanmaktadır…

Muhataplar, çözüm yerleridir!

Dünya’nın ayaklanmalarla çalkalandığı, ülke güvenliklerinin önem kazandığı bir dönemde; çözüm yerlerinin, as(t)subayları baş başa bıraktıkları çözümsüzlüklerden uzun vadeli beklentileri nelerdir? Bunlara kafa yorulup, dikkatle üzerinde durulması gereklidir!

Dünya üzerinde yapılmak istenen değişimlere ait projelerin açıkça duyurulmakta olduğu bir dönemden geçtiğimiz bir gerçektir!

Peki, istenen değişimler, neden alenen duyurulmakta ve yapılmakta? Toplumların değerlerini, inanç sistemlerini yerle bir etmek için, yoksul ve eğitimsiz bırakılan halklara uyguladıkları yöntemler nelerdir? Dünya üzerinde yayılmış olan değişimcilerin, hedeflerini gerçekleştirmek için yapamayacakları bir şey var mı?

Onlar, insanlara güya “rüyalarında gördükleri” soruları dağıtıp, bir genç insanı ömür boyu haksız kazanca mahkûm etmenin yanı sıra, o genci korkuya dayalı minnet duygularıyla, kendilerine bağlamakta hiçbir sakınca görmemekteler…

Yine onlar, bir milletin en kutsal değerlerini, en üst düzeyde, danışıklı dövüş halinde, elbirliği ile “neden-sonuç” ilişkisi içinde olarak, siyasi anlamda ayaklar altına alabilmekteler…

Onların gözü kara…

Amaçları için suni gündemler yaratmak, bir ülkede yaşayan insanların “açlık, yoksulluk” gibi gerçek gündemini yerle bir edecek ve en gerekli anda, diğerlerinin aleyhine, yandaşı için avantaj sağlatmak onların işi…

Bir kurumu ayaklar altına veren ile onu ayaklar altına almak için çalışanın aynı yerden beslenebilmekte olduğu çoğu kez iş işten geçtikten sonra tarihi belgelerden, analizlerden anlaşılabilmekte… Anlaşıldığında ise, değişimin üzerinden yıllar geçmiş olmakta…

Hal böyleyken, yıllardır dile getirilmekte olan as(t)subay sorununun çözümsüzlüğünün sürdürülmesinden bir beklentilerinin olmaması, düşünülebilir mi? Düşünmek gerekli…

Bir sorunun çözümü, sorunun sahiplerince, bilimsel olarak toplumun gündemine oturtulmasıyla yakından alakalı!
Amaçları bilinen, PKK terör örgütünün yandaşları, geçen yıllar içerisinde, sözde sorunlarını üstelik de başkentin ortasında, kurumların konferans salonlarından gündeme getirerek, konularıyla basını, kamuoyunu meşgul ederlerken; as(t)subay sorunlarının toplumun gündemine getirilmeyerek, sürüncemede bırakılması, camiaya oldukça zaman kaybettirmiştir…

Bu anlamda, konunun hassasiyetliğinin bilinci içerisinde olmaya devam ederek, haksızlıkların önüne geçilmesi için izlenecek yöntem, yol büyük önem kazanmaktadır…

Dünya siyasi gündeminin hızla değiştiği bir dönemde, üstelik de ülke güvenliğini sağlamakla görevli insanların emeklilerinin sorunlarını toplumun gündeminde yer tutacak, ses getirecek şekilde, dile getirmesi için izlenecek yol nasıl olmalıdır?

Bir değerlendirme…

Toplumun sorunlarını çözmekle yükümlü olan ve bu anlamda sorumluluk alan kişiler, dile getirdikleri sorunları, adaletsizlikleri tekrar gözden geçirerek, sorunları tanımlamalı; sorun olarak dile getirdiklerinin gerçekten de bir sorun olup olmadığına karar vermeleri gerekli.

Sonuç, sorun yoktur, fantezi olsun diye dile getirilmişti, deniliyorsa, sorun yok demektir (!).

Eğer, sorun vardır, deniliyor ve çözülmesinin gerekliliğine inanılıyorsa; her şeyin farkında olarak, donanımlı olarak, günün siyasi koşullarına uygun şekilde yola çıkılarak, gündem oluşturmak ve sonuna kadar işin takipçisi olmak gereklidir…

Yazımızı Atatürk’ün meselelere bakışı ile bitirelim:

“İlim ve özellikle sosyal bilimler dalındaki işlerde ben emir vermem. Bu alanda isterim ki beni bilim adamları aydınlatsınlar. Onun için siz kendi ilminize, irfanınıza güveniyorsanız, bana söyleyiniz, sosyal ilimlerin güzel ( yapıcı ) yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.

Ben manevi miras olarak hiç bir ayet ve hiç bir dogma, hiç bir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen erimediğimizi, fakat asla taviz ( ödün ) vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek olan hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur. Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Beden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mivher ( eksen ) üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.

Hiçbir hükmü kendi bilginize ve inanınıza vurmadan, filân veya falan Avrupalı muharrir söylemiş diye hemen benimsemeyiniz. Onların hele biz Türkler, bizim dilimiz ve tarihimiz üzerindeki hükümleri çok kere yanlış bellenmiş esaslara dayandığını görüyorsunuz.

Her yeni işten kendinden eskisini beğenmeyecek kadar yükselirse o zaman, ancak o zaman gelecek nesiller birbirinden kademe kademe yüksek seviyede bir yükselme grafiği meydana getirebilir ki, insanlığın ilerlemesinin amacı budur. ( 1918 ) Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Timperialismoplumdan bahsedilince, toplumla ilgili olarak: “Toplumun hareket tarzı, yaşam şekli, davranış şekli, adetleri, inançları, adalet anlayışı, bilinç durumu, kurumları, örgütlenme durumu, iktisadi ve siyasi sistemlerinin yapısı ve bu sistemler içerisinde yaşayan bireyler…” akla geliyor…

Toplumun geneliyle ilgili, toplu yaşamı düzenleyen, düzeni sağlayan kurallar, kültür, toplumla birlikte, toplum hangi yöne gidiyorsa-götürülüyorsa, onlar da o yöne doğru değişerek yoluna devam etmekte… Topluma yerleşen ileri veya geri yöndeki her yeni değişim, meydana getirilmek istenen değişimi hızlandıran bir etki yapmakta…

Değişimin, toplumun bir önceki durumuna göre daha çağdaş yaşamı destekleyen bir “gelişme” olabileceği gibi; “geriye gidiş” şeklinde de olabileceği toplum bilimcilerce kabul edilmekte… Toplumdaki değişime dair söz konusu durumun gözle görünür bir gerçek olduğu, kimi ülkelerin bugünkü durumları ile geçmişi karşılaştırıldığında fark edilebilmekte… Yani, “hızla ilerleyen zaman ile birlikte, toplum da gelişme yolunda ilerliyor” diye bir şey söz konusu olamamakta… Keşke, zamanın ilerlemesine bağlı olarak “değişim” sürekli olarak “gelişim” yönünde ilerleyerek yoluna devam edebilseydi! İşte o zaman, kimse, Atatürk sayesinde kazanmış olduğu namusu olan oyunu inanç sömürüsüne, pakete, paraya değişmez; bugün oyunu satın alanın ilerde ona neler yapabileceğini tahmin edebilirdi…

"Toplumlar kendi yönlerini, kaderlerini kendileri çizer" denilse de, günümüzde bu durum göründüğü kadar kolay mı?

Özellikle de gelişmemiş, açlık seviyesinde bir gelir ile yaşatılan, üretimi düşük, sanayide, sağlıkta, güvenlikte dışa bağımlı tutulan, işsizlik oranının yüksek olduğu örgütsüz toplumlar üzerindeki yabancı etkiler, hissettirmeden toplumu yabancının çıkarları doğrultusunda değiştirmekte ve meydana getirilen değişimler basın ve yayın yolu ile topluma “ilerleme” olarak sunulabilmekte…

Bir toplumu kendi menfaatlerine uygun olarak değiştirmeye çalışan dış etki sahibi ülke, değişimi sağlamak için; kendilerini geliştirmek üzere ülkelerine gelen gelişmemiş ülkenin devlet görevlilerini etkilemenin, yanlarına çekmeye çalışmanın yanı sıra; değişimi gerçekleştirecekleri toplumun hassasiyetliklerine göre meydana getirip tanınmasını sağlamış oldukları liderlerini en verimli olacakları konumda, şekilde bulundurarak onları değişim yönünde kullanabilmekteler…

Bugün, çalkantı halinde olan ülkelere baktığımızda ülke içinde etkili olanların dışında; sürgünde, acılar çektiği belirtilen ve duyguları istismar edebilen, toplumu uzaktan yönetebilen liderlere rast gelinmesi bir tesadüf müdür? Veya çok büyük maddi ve manevi zararlara sebep olmuş, insana acılar yaşatmış kişilerin hapisten örgüt yönetmeleri, pazarlık etmeleri normal bir şey midir?

Dış etkiler, gücünü, güçsüz, örgütsüz, bilinçsiz toplumlar üzerinde daha çok hissettirmekte!…
Soğuk savaş döneminde iki güçlü devletin, gelişmemiş ülkelere yapmış oldukları etkiler, toplumlar üzerinde değişik yaptırımları da beraberinde getirmiş… Türkiye, böyle bir durumda olmasaydı, yani, şayet, etki altında olmasaydı! ABD filosunun gelişini protesto eden gençlerini asar, cezalandırır mıydı? Ya da, bir başka açıdan bakarsak! Hak arayan muvazzaf askerlere, Atatürk’ün değil de “mao”nun askeri, denir miydi?
Örgütlenmenin önünde bin bir nifak tohumu…

Toplumun özüne sadık kalarak, değişimini gelişim yönünde devam ettirebilmesi için, toplum olarak kalabilmesi için, gerekli olan bilincin, birlikteliğin sağlanmış olması gerekli! Bunların sağlanamamış olması, aynı zamanda bilimde, eğitimde, sanayide, politikada, güvenlikte dış etkiye açık olmak, demek.

Hal böyleyken, eğer bir yerde, her şeye rağmen, yani bütün arzulara rağmen birlik ve beraberlik sağlanamıyorsa, temellerine bakılması gerekiyor! Beraber hareket etmeye engel olan “her türlü husus” belirlenerek açık yüreklilikle üstesinden gelinmesi, birlik ve beraberliği de beraberinde getirecektir…

Toplum örgütlenmesin diye etnik parçalara; meslek grupları örgütlenmesin diye çok değişik iç ayrışmalara tabi tutulabilmekte… Ve işin acı olmakla birlikte bir o kadar da ilginç, düşündürücü tarafı; birlik beraberlik diye feryat eden mazlumlar, mağdurlar, ezilenler, haksızlığa, değersizliğe uğrayanlar bir türlü anlaşıp da bir araya gelememekte… Bu nasıl bir tezattır?

Toplum olarak, meslek grupları olarak, bireyler olarak başta ulusal değerlere sahip çıkmak, kaderini elinde bulundurmak, hakkını, hukukunu korumak, onurlu, saygılı, saygın bir şekilde yaşamak için kararlılıkla örgütlenmek şart, derken 21.yy.dayız ve halen faydası belli olan bir konuda “örgütlenmeliyiz” diyoruz! Avrupa’daki örgütlenmelere dair yazılara, hikâyelere, olaylara bakınca, bu halimizle en az bir asır geriden gidiyoruz!…

Biz geriden giderken, toplumu ve dolayısıyla bulunulan coğrafyayı değiştirmek, şekillendirmek uğruna; elde edilen gücü korumak adına, Atatürk’ün en önemli prensipleri bile, el birliği ile alel acele, gece-gündüz demeden mesai harcanarak ayaklar altına alınabilmekte…

Bu durumda, toplumu birleştirecek, dış etkilere karşı bir yumruk gibi güçlü kılacak, bağımsız kılacak, ulusal kurtuluş savaşı ile elde edilen kazanımları sağlamlaştıracak, Türk toplumunu çağdaş hedeflere ulaştıracak, toplumun faydasına ilişkin Atatürk’ün gösterdiği hedeflere ulaşmak ana hedef olmalı.

Ve sonuçta,

Kurumsallaşmış, üye sayısı yüksek, güçlü örgütlerin olduğu bir ülkede; icabında dünya siyasetiyle bağlantılı olarak, etki eden ülke menfaatine olabilen yönetimsel dış etkiler azalacak, eskisi gibi yönetimsel sürprizlerle karşılaşılamayacak; kurumların başındakiler görevlerinin dışına çıkamayacak, kurumlarının çağa uygun hale gelmesiyle ilgilenecek, sipariş, danışıklı dövüş işlere girişilemeyecek ve böylece hak, hukuk öne çıkacak; siyaset kavga-gerginlik yeril olmaktan çıkıp topluma rehber, fikir, proje üretim ve uygulama yeri olabilecek…

genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
GAZİLER GÜNÜ KUTLU OLSUN TBMM'nin, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'e ''Mareşal'' rütbesi ile ''Gazi'' unvanı verişinin 101. yıl dönümü ve Gaziler Günü törenlerle kutlanacaktır. Kahraman gazilerimizin, oluşan bedensel engellerinin yanında başta devletimizin mevzuatlarından kaynaklanan birçok sıkıntısı olduğunu biliyoruz. Gazilerimize devletimizin yetkililerin...
Pazartesi, 19 Eylül 2022
fatih bektaş
UNUTMAYIN UNUTTURMAYIN 9/2 Sİ LİSE MEZUNU ASTSUBAY SINIF OKULU MEZUNU ASTSUBAYLARA DA VERİLMELİ BU HAK BÜTÜN ASTSUBAYLARIN OLMALI AYNI 2016 BÜTÜN ASTSUBAYLARI EŞİT SAYDINIZ OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ ŞİMDİ DE 9/2 Sİ EŞİT OLARAK VERİLMELİ
Cuma, 09 Eylül 2022
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
EMPERYALİSTLERİ DİZE GETİRDİĞİMİZ 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI'MIZIN 100. YILI YÜCE TÜRK MİLLETİNE KUTLU OLSUN. ORDU YOK DEDİLER KURULUR DEDİ PARA YOK DEDİLER BULUNUR DEDİ DÜŞMAN ÇOK DEDİLER YENİLİR DEDİ M.K.ATATÜRK Saygıdeğer Üyelerimiz İtilaf Devletleri tarafından son dönemlerinde bütün orduları dağıtılan, işgal edilen ve tersanelerine girilen &qu...
Salı, 30 Ağustos 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ