×

Uyarı

JUser: :_load: 932 kimlikli kullanıcı yüklenemiyor.

JUser: :_load: 1810 kimlikli kullanıcı yüklenemiyor.

 

İçimizdeki Amerikancılar yolu ile Amerikan planları her daim olduğu üzere yine devrede.

Konu, BOP adı altında Türkiye de dâhil olmak üzere, Orta Doğu’yu AB-D çıkarlarına göre şekillendirmek, hem de büyük çoğunlukla Türkiye üzerinden, Türkiye’deki basın, yayı(n)m, idari kadrolardaki Amerikan hayranlarınca. Bu şekliyle, Sivas Kongresindeki mandacılar ve himayecilerin hayalleri gerçek oldu, denilebilir, nevi türünden.

Ermeni Diasporasının kurmuş olduğu ASALA Terör örgütünün uzantısı PKK, yıllardır çoluk, çocuk, bebek, genç, yaşlı demeden katliamlarına başladığı, 15 Ağustos 1984’den bu yana NATO’nun toplanıp da Türkiye’ye saldırı NATO ülkelerine saldırıdır dediğini duyan, gören oldu mu hiç?

Nasıl olsun ki; bırakın saldırıyı, NATO ülkesine saldırı olarak kabul etmeyi, dağlarda savaş veren Türk askerine rağmen, PKK’ya erzak, silah, mühimmat atıldığı Genelkurmay eski Başkanı Org.Doğan GÜREŞ tarafından açıklanmadı mı? Ya, PKK’ya eğitim veren İsrailli, Amerikalı, Yunanlı şahıslar… Türkiye’de önde gelen parti lideri, yazarlardan, akademisyenlerden ise bahsetmeye bile gerek yok. PKK’ca ilk saldırının olduğu zamanın Yunanistan’ı NATO’ya alan Kenan Evren ve cunta yönetimine denk gelmesi de manidardır. Yıllar sonra Evren “Türkiye eyaletlere bölünmelidir” demedi mi?  Türkiye’yi 8 eyalete bölmekten bahseden Evren bakın neler demişti: "Cumhurbaşkanı iken Bavyera’yı ziyarete gitmiştim. Baktım üç bayrak çekmişler. Biri Türk, öteki Alman bayrağıydı. Bu üçüncüsü ne bayrağı diye sordum. ’Burası Bavyera Eyaleti, onun bayrağı’ dediler. Birçok ülkede bu var. Amerika da böyle yönetiliyor. Pakistan da. Yönetim zorlaşınca ülkeler eyaletlere bölünüyor." (Hürriyet, 01.03.07)

Son 10 yıldır elini-kolunu sallayarak terör yapabilen, askerlerin adeta ateş açmaktan uzak tutulduğu bir terörle mücadele etmeme ile karşı karşıyayız. Terörist başını haklı gösterme, ona sayın deme, bayrak açmalarına göz yummak, askeri araçların üzerine PKK bayrağı örtmek, askerleri cadde ortasında, evlerinde katletmek, şehirlerde ayaklanmak, araçları ateşe vermek, elini-kolunu sallayarak askeri bölgede Türk bayrağını indirmek, bayrak indirmenin kutlamasını askeri birlik içinde halay çekerek kutlamak, kanunlar dayatmak, Oslo’da, İmralı’da, Kandil’de gizli-açık anlaşmalar yapmak, artık PKK için hiç sorun değil, Türkiye’de.

Sorun değil, çünkü ardında, onlar üzerinden AB-D’nin hayalleri var.

Bugün İran’da PKK’nın İran kolu olan PJAK’dan söz edilemezken, Türkiye idarecileri halen PKK ile pazarlıklar yapıp duruyor, PKK karşısında devletin elini, kolunu kendiliğinden bağlıyor.

Birleşmiş Milletler şartının 7’nci bölüm 51’inci maddesi ’Barışın tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemi’ başlığı altında düzenlenmiş olan: “Bu Antlaşma’nın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya hedef olması halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası barış ve güvenliğin korunması için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkına halel getirmez. Üyelerin bu meşru savunma hakkını kullanırken aldıkları önlemler hemen Güvenlik Konseyi’ne bildirilir ve Konsey’in işbu antlaşma gereğince uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez” maddesi gereğince BM üyesi Türkiye, dışardan gelebilecek saldırılara karşı saldırının kaynağına kadar, Sınır Ötesi Operasyon düzenleyebiliyordu.

Ancak bu madde Irak’tan gelebilecek saldırılara karşı 2007 yılında kullanılamaz hale sokuldu.

Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın ABD, Irak ve peşmergebaşı Mesud Barzani ile vardığı mutabakat çerçevesinde sürdürülen görüşmelerin ardından, dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın 28 Eylül 2007 tarihinde Ankara’da Irak Dışişleri Bakanı Cevad Bolani ile bir araya gelerek “Irakla Terörle Mücadele Anlaşması” nı imzalamış olması sonrasında Irak’tan gelebilecek saldırılar yönüyle Türkiye için BM’in ilgili maddesi ortadan kaldırılmış, Türkiye’nin terör yuvalarına yapacağı operasyonlar, Mesud Barzani’nin onayına bırakılmış durumda. Bu anlaşma ilk meyvesini 2008 yılı başında Kandil hedefli düzenlenen Güneş Harekâtında kendini gösterdi.

2007'nin ekim ayında Hükümet, TBMM’den aldığı yetkiye dayanarak, 21 Şubat 2008 saat 19.00’da hedefi kandil olan Güneş Harekâtını Türk Silahlı Kuvvetlerine başlattı.

İlk başlarda sınır ötesini de içerdiği duyurulan kara harekâtı 29 Şubat 2008 tarihinde, Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı birliklerinin Türkiye sınırları içine dönmesiyle son bulmuştu.

Harekâtın son bulmasında, 28 Şubat'ta Ankara'ya bir ziyaret gerçekleştiren ABD Savunma eski Bakanı Robert Gates’in etkisi var mıydı?

ABD Savunma eski Bakanı Robert Gates, anılarını yazdığı “Duty” adlı kitabında TSK'nın 2008'de Kuzey Irak'a düzenlediği sınır ötesi harekâta da yer veriyor ve naklettiği cümle aynen şu şekilde: “Ankara'da 'Operasyonu hemen durdurun, askerlerinizi çekin' dedim. 4 kez tekrarladım. Mesajı aldılar” diyor.

Şimdi geldiğimiz noktada ise, 23 Eylül günü Kandil'de açıklama yapan PKK sözcüsü Demhat Agit, “PKK'lıların terörist olmadığını, IŞİD'e karşı Irak ve Suriye'de mücadele veren özgürlük savaşçıları olduğunu” savunarak, IŞİD ile savaşabilmek için Avrupa'dan askeri yardım istiyor. Diğer taraftan,

PKK’nın Suriye kolu PYD’nin Siyasi Komite Başkanı Ömer Alluş’un da Türkiye’den silah takviyesi ve silahların sınırdan geçirilmesi konularında resmî yardım istediklerine dair açıklamaları 27 Eylül günü basına yansıdı.

AB-D’nin isteği doğrultusunda, PKK ve uzantılarının da savaştığı Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) örgütü ile Türkiye’nin de savaşması için 02 Ekim günü TBMM’den tezkere çıkmış durumda.

  • Yoksa PKK ve uzantıları NATO’nun gizli üyesi mi?

***

Cumhurbaşkanlığı Yeni Konutu

Büyük, heybetli, anlam ifade eden yapılar hedeflenen hayallerin ürünüdür. Adalet ve Kalkınma  Parti yönetiminin, bulunduğu coğrafyaya bir Osmanlı İmparatorluğu gibi hükmetmek istemesi, eyaletler yoluyla yönetim hedeflemesi, yönetimde başkanlık sistemini arzulamasına dair kamuoyunda yeterince kanaat oluşmuş durumda.

Yapılmakta olan, kamuoyunda Ak Saray olarak da anılan Cumhurbaşkanlığı yeni yerleşkesi yukarıdaki hedeflerin bir simgesi olsa gerek.

Bir şeyi ele geçirmek, elde tutmaktan çok daha kolay. Diyelim ki çok ortaklı Büyük Ortadoğu Projesi yolu ile Türkiye pastadan payını aldı ve genişledi.

Ya sonrası?

Tek parti olarak uzunca bir süre iktidarda kalmak, iktidarını pekiştirmek için Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimince din adına pek çok tavizler verilmekte.

Vaktiyle; bugün “paralel” dedikleri Fethullah Gülen cemaatine “ne istedi de vermedik” diyerek bir cemaate fazlasıyla taviz verdiklerini dönemin Başbakanı Erdoğan açıklamıştı.

Benzer tavizlerle; oy uğruna tabandan geldiği belirtilen ve ileride cehalet, hurafe, geri kalmışlığı hortlatacak olan eğitim sistemindeki yanlış uygulamalar beraberinde sorgulamayan, mutlak itaatkâr, cahil topluluklar meydana getirecektir. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu hazırlamış olan ”cehalet” değil de neydi?

Önlenemediği takdirde, cehaletin ileride, ülkenin birliğini de ortadan kaldırabileceği gerçeğini, Türk halkı, geçmişin Osmanlı Tebaası yakın tarihte büyük bedeller ödeyerek yaşamıştır.

Dinler, dogmaları içermesi bakımından, değişmez kurallar içermekte. Din üzerine eğitim almayanların, saçı açık bayanların hor görüldüğü yerlerde pozitif bilimlerin yerini dogmalar, kadercilik, bilim dışı inançlar alır ve nihayetinde toplumun derinliklerinde cehalet hüküm sürer. Ve sonuçta cahil demokrasi ile yönetilse ne çıkar?

Her okulun dini eğitim verecek şekle dönüştürülmeye çalışılması, daha dünyadan habersiz, oyun çağındaki sekiz, dokuz yaşındaki kız çocuklarının belli bir simge ile baskı altına alınması, ona sen saçını böyle kapatacaksın, kapatmazsan öbür dünyada yanarsın denilerek korkutulması, yetişkin muamelesi yapılmaya çalışılması, lise düzeyinde evlenmenin serbest bırakılması, çocuk gelinlerin ülke genelinde artmış olması, tüm bunlar geleceğin nasıl olacağının adeta birer habercisi.

İlerleyen dönemde, Adalet ve Kalkınma Parti yönetimi, Cumhuriyeti, Laikliği savunmaya kalksa bile, taban buna müsaade etmeyebilecek, tabandan gelen zorla sistem değişmiş olabilecektir.

Din üzerinden gündem değiştirmek, din dersi ile insan yaşamını kolaylaştırıcı buluşlar meydana getirmede aktif rol oynayan, hastalıklara şifa arayan pozitif bilimleri bir tutmak, bilimin gereklerinden tavizler vermek suretiyle iktidarda kalmak, bir siyasetçinin gündeminde olmamalı.

Bir Çin atasözü der ki;

Bir yıl sonrasını düşünüyorsan pirinç ek, on yıl sonrasını düşünüyorsan fidan dik, yüz yıl sonrasını düşünüyorsan insan yetiştir.

Bugünü anlamak için geçmişin popülist siyasetçilerine bakılması gerektiği gibi, yarını görmek için de bugünkü eğitime, iktidarda kalmak için her yolu deneyen bugünün popülist siyasetçisine bakmak gerek.

***

TEMAD’ın Hukuki Mücadelesi

Her on yılda bir ya darbe olmuş ya da darbe gibi muhtıra verilmiş memlekette, sözde ülkenin çıkarları için. Her darbe, darbe vurmuş vatandaşa, hizaya sokmuş onlara göre yoldan çıkanları. Otoriteye itaat eden, sorgulamayan, tek tip insan özlemi içerisinde olanlarca, yabancı çıkarlarına hizmet verdiği her nedense örtbas edilememiş, darbeden sonra.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin mali konularında ve yönetimsel düzeyde icradan sorumlusu durumunda bulunan ancak vaktiyle, TSK’yı temsil etmediği düşünülerek; temsil, makam, kadrosuzluk, komutanlık, görev gibi tazminatlardan muaf tutulmuş, en kıdemlisinin çalışırken yarbay düzeyinde aldığı ücreti kıdemli üsteğmen düzeyine indirilmiş, emekliliğinde ise yoksulluk sınırında bir yaşamda tutulan; bir kere tutulduğu için, günümüzde kurtarılmak istense de kimi idarecilerce, bir oyunbozanca tutulduğu yerde tutulmak istenen assubaylar birlik ve beraberliklerinden, güç birliğinden kaynaklı olarak örgütlenme adına pek çok yatırımlara da imza atmış geçmişte.

Atmasına atmışlar ancak bir askeri darbe almış götürmüş assubayın varlıklarını bir başka askeri derneğe.

Türkiye Emekli Assubaylar Derneği Hukuk Komisyonu Başkanı Avukat Erken AKKUŞ ve eşi Avukat Meral AKKUŞ’un müracaatına ve Prof.Dr. Ali  AKYILDIZ’ın Bilirkişi Raporuna istinaden, Ankara 27. Asliye Hukuk Mahkemesi; Türkiye Muharipler Derneği’nin 04 Mart 1984 tarihinde yaptığı 35’inci Genel Kurulunda alınan “Bu tarih (4 Mart 1984) itibari ile kasadaki tüm nakitler, gayrimenkullerinin tamamı ile tüm alacak ve borçların, Türkiye Emekli Subaylar Derneği’ne devrine karar verilmiştir” şeklindeki 2’nci maddenin iptaline karar vermiş bulunmakta.

Bu dava sonucunda, 29 yıldır egemen güç tarafından bir karara istinaden assubaylardan gasp edilmiş olan varlıkların tekrar assubaylara dönmesi yolunda önemli bir gelişme sağlanmış oldu.

Emeği geçenler, insanlık adına, assubaylar adına, adaletin tecellisi adına büyük bir başarıya imza atmış oldular. Kendilerine teşekkür ediyoruz.

Demokratik sistemlerin unsurlarından olan siyasi partilere siyasi tercihlerine göre oy vererek meclise temsilci gönderen halk, siyaseti yakından takip ederek gerektiğinde tepkisini gösterebilmekte.

Demokrasilerde halkın tepkisi bireysel tercihler, çabalarla olurken; baskıcı, totaliter rejimlerde ise devlet imkânlarıyla halkın topluca seferber edilmesi şeklinde rejime mahkûm edilmiş insanlar bir araya getirilebilmekte.

Demokratik rejimlerde halkın tepkisine başta hukuk kuralları olmak üzere, insan hakları çerçevesinde cevap verilirken; otoriter rejimlerde halkın siyasete katılımını engellemek için depolitizasyon amaçlı olarak siyasal uygulamalara tepki gösteren halka orantısız güç uygulanır, halk adeta linç edilir.

Son olarak Hükümet tarafından Taksim Gezi Parkı’na yapılmak istenen alışveriş merkezine ve Topçu Kışlası’na karşı halkın bireysel tercihleriyle meydana gelen karşı duruşu nedeniyle halka yapılan müdahalenin demokrasiden çok totaliter bir yönü olduğu görülmekte.

Avukatların yaka-paça, yerlerde sürütülerek gözaltına alınması, demokratik hakkını kullanan insanların yüzünü-gözünü hedef alır şekilde biber gazı atılması, insanların gözünü kaybetmesi, yere düşen ve kolaylıkla gözaltına alınabilecek insanların tekmelenmesi, evlerin camından içeri gaz bombası atılması, su sıkılması, şiddet uygulanmasının hiç de demokrasiyle örtüşür hali yoktu.

Gezi eylemlerine kadar ülke gündemi İmralı  görüşmeleriydi. Görüşmeye kim gitti, kim gidecek, terörist başının bugünkü mesajı ne olacak, idi. 

Terör eylemleri yoluyla güpegündüz iş yerlerine molotof kokteyl atan, inşaları, araçları yakan, haraç toplayan, kaçakçılığın her türlüsünü elinde tutan, mitinglerinde kürdistan bayrağı taşıyan-asan PKK terör örgütü üyelerine dahi uygulanmamış oranda bir güç uygulamasıyla baş başa kaldı, Gezi eylemcileri.

Gezi eylemini PKK’lılar yapsaydı aynı  oranda güç uygulanabilir miydi? Yere düşen bir PKK’lı linç edilebilir miydi? Yoksa eylemcilerin uzağında mı durulurdu?

İktidar olarak madem bu denli güçlüydünüz, neden, PKK’nın isteklerine boyun eğdiniz?

SARIYAYLA KARAKOLU

Mart 03, 2013

Ülkemiz çok büyük bir dönemeçten geçmektedir. Bu süreçte benim kafama göre yazacağım makalelerimden çok, yaşanmışlıkların önemi vardır diye düşünüyorum.

Aşağıdaki satırları ben yazmıyorum. Taraf gazetesinin topluma sunduğu haberi hiç bozmadan yayınlıyorum.

iŞTE TARAF GAZETESİ'NİN HABERİ:
Dağda unutulan karakol

» Sarıyayla Karakolu'nun yeri ve koşulları nasıl?

  • Karakol 1988'de kurulmuş. Ben oraya ekim ayında gittim. Normalde 60-70 kişilik bir karakol. Bugüne kadar ciddi bir taciz, ciddi bir saldırı almadığı için de özel bir korunak, yığınak yapılmamış. Yani diyelim ki beş yıl önce orada hangi silahlar varsa bugün de öyle... Yasemin Hanım, benim özellikle anlatmak istediğim şu; acaba bizim TSK'mız terörle mücadele ediyor mu, yoksa acaba terörü mü destekliyor? Bu çok önemli. Bizatihi kendi eliyle yapmış olması ya da teröristi desteklemesi manasında değil. Bence teröristin aradığı şartları zafiyetle oluşturan kişi de terörist kadar suçludur.

» Neden zaaflıydı bu karakol?

  • Bir kere, 1850 rakımlı. Yılın pek çok ayı yağış alan bir yer, sisli. Mesela 3 kasımda kar yağdı orada, Türkiye'de hiçbir yerde kar yokken bizim karakolumuzda kar vardı. İki-üç ay boyunca hiç kimse ulaşamıyor. Bizim üç aylık erzağımız geliyordu, o şekilde idare ediyorduk. Güneş açtığı zaman Sikorskyler gelir, ihtiyaç bir şey varsa getirir ya da gelecek gidecek adam varsa onu taşır. Mesela benim karakoluma ulaşmam için on beş gün beklemem gerekti. Aslında oradaki karakol, birisine üstünlük sağlama amacıyla kurulmuş olamaz, daha ziyade bir mahrumiyet bölgesine birilerini göndermek gibi bir şey. O karakolun başka bir mahiyeti yok. Düşünün ki siz, karakolunuza bir saldırı olacak, sadece bu saldırı için de söylemiyorum, dört saat boyunca hiçbir destek sağlayamıyorsunuz. Çünkü teröristler gündüz güneşli havada saldırı yapmaz. Teröristin kendisine avantaj sağlayacağı havalar puslu, yağışlı havalardır. Ama bizim askerimize gerilla savaşı için verdiğimiz silah piyade silahı yani normal savaşta kullanılan silahsa, bu silah en ufak bir su, bir nem gördüğü zaman çalışmıyorsa ne yapacaksın.

» G3 piyade tüfeğinden mi bahsediyorsunuz?

  • Evet, herkese G3 veriyorlar. Halbuki teröristlerin elinde Kalaşnikof var, Kalaşnikof suda bile çalışır. Oysa bize verilen silahlar yağışta çalışmıyor. G3 piyade tüfekleri Güneydoğu'daki en tehlikeli karakola da veriliyor. Oysa bu teröristle mücadele silahı değil. Batıda herhangi bir karakolda HK33 ile birlikte kullanılan bir silah. Zaten komutanımızla birlikte ikili konuşmamızda bana şunu demişti, "Dua edelim ki terörist bize saldırmasın. Çünkü bu elimizdeki silah mühimmatla bir hiçbir şey yapamayız" demişti.

» Kimdi bu, baskında şehit düşen komutan mı?

  • Evet, şehit düşen komutan, Hasan Özüberk... Benim komutanımdı.

» Komutan bu zaafın farkındaydı yani... Oradaki 60-70 asker için ne söyleyebilirsiniz. Rütbeli var mıydı? Askerî eğitim görmüşler miydi?

  • Beş on tane rütbeli vardı. Biri astsubay kıdemli başçavuştu, komutanımızdı. İki tane de astsubayımız var. Gerisi uzman çavuş. Kalan da erat. Er sayısı değişir. İzinlere çıkıyor arkadaşlar. Saldırı beklenmediği zamanlarda askerlerin bir kısmı izinde oluyor. O bakımdan saldırı gecesi kırk asker bulunması izinler yüzünden... Bazı arkadaşlarım izindeydi.

» Onlar şanslıymış... Karakolda G3 piyade tüfekleri dışında başka hangi silahlar vardı?

  • Bixiler vardı, iki tane.

» Makineli tüfek mi?

  • Evet, iki Bixi makineli tüfek, bir de Koch makineli tüfek. İki tane de uçaksavar var.

» Ağır silah var mı? Tank gibi, zırhlı araç gibi...

  • Tank, BTR, akrep bunların hiçbiri yok.

» Uçaksavarlar çatışmada kullanılmış galiba...

  • Çatışmaya fiilen katılan arkadaşların psikolojisi biraz bozuk olduğu için farklı bilgiler verebiliyorlar. Bir arkadaşım uçaksavarlardan birinin çalışmadığını anlattı ama sonra bir diğeri olayı daha ayrıntılı anlattı. Uçaksavarlardan birini kullanamamışlar. Ama bir arkadaşımız uçaksavarla savunma yapmış. Elindeki bütün mermisi bitene kadar çatışmış. Mermisi bitince teröristler onu el bombasıyla öldürmüşler.

» Hangi arkadaşınız bu?

  • Şehit düşen Ahmet Eyce...

» Allah rahmet eylesin. Peki diğer uçaksavar niye çalışmamış?

  • Onu bahsetmediler, bilmiyorum. Fakat bizim Karakol Komutanımız Hasan Özüberk olağanüstü  çarpışmış, yani resmen teröristlerin içine dalmış. İki terörist onu arkasından saldırıp telle boğmuşlar.

» PKK'lılar karakola girmişler öyleyse...

  • Evet, girmişler.

» Karakola kaç PKK'lı girmiş?

  • Tam sayıyı kimse bilmiyor. Ama her yere girmişler. Hatta yatakhaneye kadar gitmişler, arkasından kaynaklı kapıya yüklenmişler, açamadıkları  için içeri girememişler. Girebilselermiş çok fazla zayiat olurmuş.

» Yatakhane asker doluymuş, öyle mi?

  • Tabii, baskın anında bütün gündüzcüler yatakhanede uyuyormuş. Sonra onlar arka taraftan kaçıp mevzilerine geçmişler.

» Şimdi baskın anına dönsek, bana o sırada karakoldaki ortamı, kimin ne yaptığını anlatabilir misiniz?

  • Baskın saat 11'e çeyrek kala başlamış.

» Gece o saatte sizin karakolda hayat nasıldır?

  • O saatte gündüz nöbet tutan arkadaşların hepsi genelde istirahat halindedir. Onlar akşam saatlerinde yatarlar. Gece ekibinin de yarısı nöbettedir, yarısı dinleniyordur.

» Kaç kişidir gece ekibi?

  • Karakol mevcudunun yarısı  gececi, yarısı gündüzcüdür.

» Tek yatakhane mi var karakolda?

  • Evet, bir tane yatakhane var, ranzalarda yatıyor herkes.

» Komutan nerede yatıyor?

  • Komutanların lojmanı  ayrı. Bir tane lojman var. Komutanlar dönüşümlü olarak orada uyuyor.

» PKK'lılar lojmana girdi mi?

  • Tabii, tabii. Zaten komutan lojmanı teröristlerin girdiği bölgenin hemen yakınında.

» Saldırı gecesi, 22:45'te, gececilerin yarısı nöbette, sis var, yağmur var... Ne oluyor? Karakolda, gazetelere bile yansıyan istihbarat raporlarından sonra bir saldırı beklentisi, bir alarm durumu, özel bir önlem var mı?

  • O sırada karla karışık yağmur yağıyormuş. Dereova Karakolu'na baskın bekliyorlarmış. Sarıyayla'da tabii her zaman alarm durumu vardır, yani arkadaşların çelik yeleği, çelik miğferi vardır ama bunun dışında hiçbir özel önlem yok... Genelde bu Tunceli'deki saldırı istihbaratı üzerine Sarıyayla Karakolu'na hiçbir takviye yapmamışlar.

» Baskın nasıl olmuş? Birebir yaşayanlar size nasıl anlattılar o geceyi?

  • Yatakhanedeki bir arkadaşım, "Abi," dedi, "yatakhanede bekliyorduk. Kapıları  zorluyorlardı." Karakolun içine el bombası da atmışlar. Karakol komutanının ve komutan yardımcısının simasını çok iyi biliyorlarmış teröristler. Onları arıyorlarmış özellikle. İçeri girenler onların peşindeymiş. Arkadaşlarım, "Abi, biz hiç önemli değildik, bizle hiç ilgilenmediler. Komutanla komutan yardımcısını arıyorlardı" dedi. Karakol komutanımız ile komutan yardımcımız Serkan Payza çok cengâverce çarpışmış. Arkadaşların çoğu Serkan astsubayın cengâverliği sayesinde kurtulmuş. O kaçmış, teröristler onu kovalamış. Onun neredeyse tek başına dört beş tane teröristi öldürdüğü söyleniyor. Tabii, teröristler daha sonra çok fazla zayiat verdikleri için karakolu terk etmek zorunda kalmışlar. Yani kapıdan dışarıdan çatışma şeklinde geçmemiş. Teröristler karakolun ortasına kadar girmişler.

» O geceye döneceğim ama önce karakolun yapısının, inşaat ve konum itibariyle böyle bir tehlikeye karşı koymaya uygun olup olmadığını sormak istiyorum...

  • Yasemin Hanım, o kadar çok şey var ki söyleyecek, başınız sıkıntıya girer...

» Rahat olun. Ben o karakolun hikâyesini yazmak istiyorum ki okuyan kişi neyin eksik, neyin noksan olduğunu, neyin yanlış gittiğini görsün, ders çıkarılsın, bir daha da bunun benzeri yaşanmasın.

  • Bakın, baskının tanığı  olanların bizatihi söylediği şey, komutanın ve komutan yardımcısının görevlerini hiç eksik yapmadıkları. Hatta normalden fazla çatışmışlar. Karakol komutanı normalde içeride durur ki askerleri yönlendirsin. Bizim karakol komutanımız işin ciddiyetini anladığı için bizzat gidip teröristlerin karakola girdiği yerde mevzilenmiş. Yaklaşık beş-altı şarjör bitirmiş. Ondan sonra teröristlerle boğuşmuş ve bir terörist arkadan telle boğarak ancak komutanı öldürebilmiş. Şunu vurgulamak istiyorum. Karakol komutanı olarak siz kendi canınızı da koruyorsunuz en başta. Hasan Komutan gibi Serkan Komutan da bu noktada, güvenlik konusunda aşırı hassas bir insandı. Beni ve arkadaşlarımı hatalarımızda, güvenlik konusunda bir eksiğimiz olduğunda uyarırdı. Arkadaşların ve oradaki komutanların en ufak eksik yaptığı bir şey yok yani.

» Binaya dönelim. Yapı kalitesi olarak, konumu açısından, mevzileri itibariyle korunaklı mı?

  • Bu karakol binaları  standart basit binalardır zaten. Ama ben o karakolun oraya konulması kadar saçma bir şey daha göremiyorum.

» Niye saçma?

  • Çünkü o karakolu şimdi Genelkurmay'a sorsanız, size açıklayacağı şudur: "Bingöl ile Tunceli arasında teröristlerin geçiş noktasında çok stratejik öneme haiz bir karakol" derler. Ama orada neyi koruyorsunuz? Biz niçin oraya gönderildik? O karakolun oradaki mahiyeti nedir? O karakol bunca yıl içersinde kaç kere size teröristlere karşı kritik istihbarat vermiştir? Bunların cevabını vermezler. Ben size şunu söyleyeyim; o bölgedeki karakollardaki insanlar sadece ve sadece kendilerini korumakla yükümlüdürler. Ben kendimi Ankara'da da koruyabilirim, İstanbul'da da koruyabilirim. Kendimi korumak için niçin öyle bir karakola gönderiliyorum? Orası çok dağlık bir alan. Teröristler dağların arasına karışıp gidiyor zaten. Teröristler kendilerini sabit bir karakola gözetletecek kadar basit bir iş yapmıyor ki. O karakolun oraya konulması bile bir mantık hatası, o arkadaşların katledilmesi için yeterli neden.

» Resmî makamlar, baskının önlenememesini ve yardımın gecikmesini hava koşullarının kötülüğü ile açıkladılar...

  • Bakın 1850 rakımda karakolunuz var. Karşınızda 2400 rakımlık Bedro Dağı var. Ve Tunceli'nin dağlarına şimdi gidin kar görürsünüz. Haziranda gidin yine kar var. Siz "Orayı Bodrum mu zannettiniz" diye yazmışsınız ya çok güzel isabet etmişsiniz. Orası yaz tatili için gidip gezilecek bir yer değil, herkes oranın coğrafyasını, iklim koşullarını biliyor zaten.

» Bu koşullarda etkili olabilecek silahlar, cihazlar neden kullanılmıyor?

  • Orada karakol kurarsan zaten fazla bir şey yapamazsın. Madem kurdun ne yapman gerek, her zaman o karakola yakın takviye birlik bulunduracaksın. Jandarma Özel Harekât gibi, terörle mücadeleyle uzman ekipler gibi... BTR koyacaksınız, tank koyacaksınız. Ancak o şekilde bir şansınız olabilir. Neden Dereova'ya, Ballıbahçe'ye, Şehit Mehmet'e saldırmadılar da Sarıyayla Karakolu'na saldırdılar?

» Neden? Diğer karakolların donanımı daha mı iyi?

  • Onlar nispeten çok tedarikli. Çünkü onlar defalarca baskın yemiş karakollar zaten.

» Baskın yiyen karakolun donanımı güçlendiriliyor, gerisi bekliyor. Öyle mi?

  • Bir kere baskın yiyen yer, hemen ardından basılmıyor ki zaten. Sonuçta baskın yiyen yere siz tedarik vereceksiniz, on-on beş yıl sonra o silahlar tekrar eskiyecek. Sonra teröristler eskiyen karakolları teker teker dolanıp belirleyecek tekrar saldıracak. İlginç bir şey söyleyeyim mi ben size...

» Buyurun...

  • Teröristler gelse bana sorsa, "Ya sen bölgeyi tanıyorsun, burada en korunmasız, en kendini savunamayacak karakol hangisi" deseler, ben "Sarıyayla" derdim. Anlatabildim mi?

» Peki, termal kamerası var mıydı karakolun?

  • Termal kamera vardı. Ama termal kamera hiçbir zaman kar ve yağmurda göstermez. Yine de karakolun termal kamerası  zaten bozukmuş. Yani açık havada, diyelim ki birkaç gün öncesinde yığınak yapan teröristi belirlemek mümkün termal kamerayla ama o olanak da yokmuş.

» Termal kamera çalışmıyorsa, uzağı görmek için başka ne var karakolda?

  • Öyle bir karakola, yağışta çalışmayan termal kamera vermek zaten yanlış. Ama "Şahingözü" denen başka bir cihaz var. "Şahingözü" kar olsun, yağmur olsun her ortamda size teröristi gösterebilen bir teknoloji. Ve bu karakolumuzda bu cihaz yok... Üç dört ay yağış alan bir yere siz termal kamera koyuyorsunuz ki aylarca kimseyi göremesin. Peki diğer karakolların bazılarında "Şahingözü" var, bu karakolda niçin yok? Diğer karakollarda bu cihazın başında olan arkadaşlarım diyor ki, "Şahingözü sayesinde, karda, yağmurda yedi kilometre ötesini görebiliyoruz."

» Sarıyayla Karakol Komutanı, Komutan Yardımcısı bu eksikliklerin herhalde farkındaydı, talepte bulunmadılar mı?

  • Tabii ki farkındaydılar. Ama talepte bulundular mı bilmiyorum. Tahmin ederim bulunmuşlardır ama Genelkurmay kendisine gelen talepleri açıklayacak kadar şeffaf bir yer değil ki... O zaman yazışmalara bakılır, hesabı sorulur. Ama ben şunu açıkça biliyorum, karakoldaki bütün komutanlar karakolun silah olarak çok kötü durumda olduğunu gayet iyi biliyor ve herkese söylüyorlardı... Bakın Sarıyayla'da şehit olan arkadaşlarımızın birisi, Adem Şimşek benim çok yakınımdı.

» Yakın arkadaşınız mıydı?

  • Yan yana bir sürü  fotoğrafımız var. Benim merakım, şimdi benim bu anlattıklarımın ne kadar işe yarayacağı... Bir daha bunlar olmasın diye... Genelkurmay hesap veren bir Genelkurmay değil ki.

» O hesabı sormak gazeteciler olarak bizim görevimiz ama. Bu baskının hikâyesini ortaya çıkarmak da öyle...

  • Bakın biz o karakola hiçbir askerî eğitimden geçmeden gittik. Tunceli'de elli gün Nazi kampından bir derece iyi olan bir yerde kaldık, "kabul-toplama merkezi" denen yerdi burası. Size neyi anlatsam daha çok işe yarar ki?

» O geceyi anlamama yardım edin. Baskın başlayana dek o karakolun, çevredeki PKK etkinliği konusunda hiçbir istihbaratı yok muydu?

  • Saldırı istihbaratı  var ama beklentiler bir başka karakolun hedef seçileceği yönünde. Dereova'ya saldırı olacağı düşünülüyormuş.

» Dereova'nın Sarıyayla'ya uzaklığı ne kadar?

  • Beş kilometre... Ve o karakolda BTR var, tank var...

» Gece vakti birden ateş mi açıldı Sarıyayla'ya?

  • Hayır, bizim karakolumuzu öyle bir yapmışlar ki bütün karakolların çevresindeki mevziler 30-40 metre mesafedeyken bir tane mevziyi bizim karakola beş metre mesafede koymuşlar.

» Çok yakın değil mi?

  • Çok yakın. Nedenini anlamış değilim. Bu mevziden kendinizi korumanız mümkün değil yani... Kuruluşundan beri karakola beş, en fazla yedi metre uzakta bir mevzi var. Üç no.lu mevzidir bu. Teröristler de zaten o mevzinin çevresindeki teli açıp girmişler. Oradan sızmışlar. O mevzinin yedi metre ötesi karakol komutanının odası, karakolun en can alıcı noktası yani... Karakola yardım geciktirildi

» PKK'lılar üç no.lu mevzide teli kesip içeri sızınca karşılarına ilk kim çıkmış?

  • Orada kısa dönem askerlik yapan bir arkadaşım nöbet tutuyormuş. Karakolda zaten asker sayısı  az, mevzi de çok olduğu için, karakol komutanımız yeterli sayıda askeri olmadığı için karakola en yakın yere kısa dönem arkadaşı koymuş. Bu arkadaşım şu anda hastanede yaralı. Bilgisayar mühendisidir kendisi. Teröristleri görünce birkaç el ateş etmiş, bacağından vurulmuş. Komutanımız da sesi duyar duymaz çok yakın olduğu için hemen odasından çıkmış. Yardıma gelenlere, "beni burada bırakın, siz gidin askerleri uyandırın, herkes mevzilerine gitsin" demiş. O da çok büyük cesaret yani. Allah mekânını cennet eylesin. Onun cengâverliği sayesinde birçok arkadaşım kurtuldu.

» İlk sıcak teması yapan kısa dönem bilgisayar mühendisi ile Karakol Komutanı Astsubay Kıdemli Başçavuş Özüberk....

  • Evet, çatışma başlayınca karakol komutan yardımcımız üç tane şarjör vermiş  karakol komutanımıza. O da kalmak istemiş. "Yok" demiş komutan, "sen diğer çocuklara sahip çık" diye onu yatakhaneye yollamış.

» Ne kadar sürmüş çatışma? Ne zaman içeri girmişler?

  • İki saate yakın çarpışma var. Baskın zaten iki saat kadar sürmüş. Karakol komutanı şehit düşünce, teröristler karakola giriyor. İçeride çarpışma sürüyor.

» Nerelere girebilmişler?

  • Karakol komutanının odasına giriyorlar, oraya el bombası atıyorlar. Telsiz Odası'na giriyorlar ve odayı tarıyorlar. Sonra yatakhaneye koşuyorlar. Yatakhanenin iki kapısı var. Kapılardan biri içeriden kaynak yapılmıştı. Şans eseri o kapıyı zorlamışlar. Ondan dolayı yatakhanede giyinmeye, silahını almaya çalışan arkadaşlara ulaşamamışlar.

» Baskın sırasında karakoldan kimse dışarıdan yardım isteyebilmiş mi?

  • Emin değilim. Onu ancak Genelkurmay bilir. Ama teröristler Telsiz Odası'na hemen giremediklerine göre yardım istenmiştir, benim tahminime göre. Karakol komutanımızın korumalığını yapan arkadaşımız bilir bunu ama ona ulaşıp soramadım çünkü o da yaralı, hastanede yatıyor.

» Ama şunu biliyoruz ki, hava koşulları kötü diye helikopterler gidemedi, saatler sonra bir ambulans ulaştı karakola.

  • Yasemin Hanım, basit mantık kullanalım. Dışarıdaki komutanlar işlerini iyi bilselerdi bugün bu kadar şehit vermezdik. Bu ilk karakol baskını değil. Karakollara onlarca saldırı oldu Tunceli'de. Buna Nazımiye İlçesi de dahil. Buna rağmen orada bir tane hava indirme askeriniz yok. Orada birkaç kilometre mesafede hava indirme tugayınız olsa bu yaşanır mı?

» Yok mu böyle bir tugay yakında?

  • Yok ama aslında olması  lazım. Düşünün siz gerilla savaşına alışık, silahları  sağlam teröristlerin ortasına korunmasız, 18-20 yaşında hayatında silah eline almamış gençleri koyuyorsunuz. İki saat boyunca çarpışıyorlar ve o teröristler elini kolunu sallaya sallaya çekip gidiyorlar siz bir tanesini bile yakalayamıyorsunuz. Dışarıdakiler için söylüyorum. Ben o ilçedeki karakol olsam utancımdan insan içine çıkamam.

» Karakolları koruyacak hava indirme tugayları neden yok?

  • Bakın bir karakolun ortalama maliyeti 1-1,5 trilyon lira arası. Şimdi bu karakolun birinden ikisinden vazgeçip onun parasıyla hava indirme kabiliyeti olan bir tugay kursanız, ona da bir tane Sikorsky zimmetleseniz... Otuz beş kilometre yürütmezsiniz askerleri karakola yardım göndermek için, haksız mıyım?

» Otuz beş kilometre yürümüşler mi gerçekten?

  • Evet. Nazımiye Merkez'den yürümüşler. Empati yapalım. Çok acı, bakın. Diyelim ki siz art niyetli bir komutansınız. Ve oradaki askerlerin şehit olmasını  istiyorsunuz ve bundan nemalanmak istiyorsunuz. Ne yaparsınız? Karakola yardıma gidecek elemanı en yavaş yoldan gönderirsiniz... Bunun en yavaş yolu nedir sizce?

» Askerleri yürütmek herhalde...

  • Daha yavaşı sürünerek gitmeleri olur ancak. O arkadaşlar mümkün mertebe geç yardım alsın diye, şehit düşsünler diye kasıtlı olarak yardım geciktirilmiş gibi bir izlenimim var benim.

» Bunun kararını kim veriyor?

  • Nazımiye Merkez'de Komando Birliği var, orada veriliyor karar ama sorumlu kim bilemem.

» O komando birliği neden cemselerle yardım göndermiyor?

  • İşte ben de onu soruyorum. Baksanıza ambulans gidebilmiş. Sizce neden araç çıkarmamışlar? Kesinlikle ihmal var... Ama komutanlar tanrı yani, sorgulayamayız ki.

» Anlıyorum. Tedariksizlik, silahların kötülüğü, "Şahingözü" olmaması, hava indirme takviyesi olmaması, karadan yardımın en yavaş yolla gönderilmesi... Siz bütün bunların kayıpları arttırdığını mı söylüyorsunuz?

  • Evet, kesinlikle. Üstelik haberlerle çocukların anlattığı birbirini tutmuyor. Haberler diyor ki ambulans sabaha karşı üçte vardı. Karakoldaki çocuklar diyor ki, "Abi, daha geç, altı-yedi gibi geldi" ama tabii onlar da çok sağlıklı düşünemiyor olabilir.

» "Şok" hali vardır herhalde... Her halükârda sabaha karşı gelmiş ama ambulans, değil mi?

  • Çocuklar, JÖH'leri yani JÖH dediğimiz Jandarma Uzman birliklerini "sabah 11 ile 12 arasında gördük" diyorlar.

» Baskından 12 saat sonra mı?

  • Evet. Tabii, bu arada baskın esnasında köydeki bütün evlerden ateş gelmiş karakola.

» Köylüler mi ateş etmiş?

  • Köylüler ateş etmemiş. Köy boş  çünkü. 20-25 ev var köyde. Yedi ya da dokuz evde insan kalıyordu, gerisi boş. PKK'lılar gelip o boş evlere mevzilenmişler, onlar ateş etmiş.

» Yardımın gecikmesi nedeniyle hayatını kaybeden asker var mı ya da durumu ağırlaşan?

  • Çocuklar, "Abi, yardım erken gelse, bu kadar şehidimiz olmazdı" diyorlar. Sabaha kadar yaralıların başında beklemişler. Çatışmadan sonra o moralsiz halde, askerler arkadaşlarının parçalanmış vücutlarının başında yarımşar saat nöbet bekleyerek geçirmişler geceyi. Karakoldaki arkadaşların şu anki hali felaket. Onlara eziyet ediliyor sanki "niye çarpıştın, niye vatanı savundun" diye...

» Psikolojik rehberlik hizmeti ya da başka bir yardım sağlanmış mı?

  • Hayır, baskını yaşayan çocuklar sabah 4'ten akşam 5'e kadar nöbet tutuyorlar şu anda. Uyumaları gereken zamanda da uyuyamıyorlar. Gece 1'de konuştum. "Abi uyuyamıyorum, gözümü kapatınca şehitleri görüyorum" diyor bir arkadaşım.

» Çok zor...

  • Bakın Yasemin Hanım, benim anlattığımla siz bunaldınız. Ben bunları yaşadım. Arkadaşlarımla sürekli görüşüyorum. Bunlar tekrarlanmasın diye konuşuyorum sizinle.

» Anlıyorum ve buna büyük saygı duyuyorum. Son olarak, baskın nasıl sona ermiş, anlatır mısınız? PKK'lılar çekip gitmiş mi?

  • Çok zayiat vermişler. Arkadaşların saydığına göre 13 tane. Zayiat verince cesetlerini alıp gitmişler. Yoksa normalde karakolu almaya gelmişler. Halay çekeceklermiş karakolun içinde. Niyetleri oymuş. Dağlıca'daki gibi yapmak. Yapamamışlar. Ancak karakolun girişinde, PKK'lıların sızma yaptığı yerde askerler sonradan cesaret verici iğneler, adrenalin kapsülleri bulmuşlar...

» Çatışmayı yaşayan arkadaşlarınızın olayı anlatmaları istenmiş mi? Soruşturma yapılmış mı?

  • Hayır, henüz öyle bir şey yok.

» Bir ziyaret olmuş mu karakola?

  • Bir rütbeli gelmiş, "aferin aslanlar" demiş, o kadar. Hâlâ da orada bir sürü rütbeli varmış. Ama özel bir yemek vermek bile yok askere. Bir psikolojik hizmet yok. Herkes kâbus görüyor karakolda

Sarıyayla Karakolunda, Türkiye Cumhuriyetinin bölünmez bütünlüğü  uğruna, bayrağı uğruna, savaşarak şehit olan meslektaşlarımıza ve askerlerimize Allah'tan rahmet diliyoruz. Bizim vatanımızın bütünlüğünü, bari şehitlerimizin döktüğü kanların yüzü suyu hürmetine korumak adına TEMAD’a ve emekli assubaylara büyük görev düşmektedir.

Ülkemiz, kalıcı barışı sağlanması adına maalesef sanal bir ikileme sürüklenmiştir. Halkın gündeminde olmamasına rağmen, devletin gündemine İmralı görüşmeleri girmiştir. Gelinen durumun halka lanse ediliş şekli sanki bir yıl içinde her şey bitecek ve terörden iz kalmayacak şeklindedir. Ancak gerçekler öyle değildir. Önümüzdeki dönemde İmralı ziyaretler zinciri sıklaşacak ve İmralı adasından propagandalar ve tehditler alacağımız günler de gelecektir. Barış adına istenen nihai nokta ise Bölücü Örgüt Elebaşının maalesef Türkiye Büyük Millet Meclisine girmesi ve devlet yönetiminde federal ve otonom bir döneme geçilmesidir. Bu durum etnik bir gereklilikten değil, sadece Büyük Ortadoğu projesi kapsamında Avrupa’nın ve ABD’nin istediği bir dayatmadan kaynaklanmaktadır. Amaç Ortadoğuda Avrupa’nın ve ABD’nin çıkarlarına ters düşebilecek büyük bir Türk devletinin önünü kesmektir. Temelleri yıllar önce atılmış bu yapılanmanın figüranları maalesef bugün başımızda yetkili makamdadırlar.

Ülkemizin batısı Kürdün, Türkün özgürce yaşayacağı, doğusu ise Kürt otonom bölgesi veya özerk bölgesi olacak bir yapılanma maalesef Türkiye Cumhuriyeti'nin sonu demektir. Biz emekli Assubaylar ülkemizin işgale maruz kalacağı bu yapılanmayı kaygıyla izliyoruz. Gelinen noktada yapılan işleri Baldıran zehiri diye bize anlatanlar bu milletin yıllardır verdiği şehitlerle ne içtiklerini zannediyorlar?

Gaziliği suistimal etmeyin!” diyebilecek kadar ileri giderek gazisini fırçalayan bir başbakana biraz ağır ol diyorum. Siyasetçinin işine karışmamak adına şehidine ve gazisine sahip çıkmayan güvenlik güçlerinin tüm yöneticilerini, çalışanlarını ve emeklilerini kınıyorum.

Suriye Dışişleri Bakanının bir sözüne de katılıyorum. Birileri Türkiye’ye baskı yapmalı. Türkiye Suriye’yi maalesef dışarıdan karıştırmaktadır. Suriye yönetiminin muhalefetiyle barışçıl sürece girmesini Türkiye Beşar Esad’ı göndermek adına istememektedir. Türkiye maalesef Libya liderine yaptığını, Suriye liderine yapmak istemektedir. Batılı gazetecilerle ağız dalaşına giren Dışişleri Bakanımız maalesef bir histeri ile hareket etmektedir. Başbakanımız her konuda bir histeri içindedir. İpler ellerinde değildir. İpler bellerine dolanmış ve gitgide sıkışmaktadırlar. Çünkü halktan uzak bir siyasi gündeme esir olarak halkını büyük bir savaşın içine atmalarına ramak kalmıştır.

Saygılarımla…

SULTANTOP KARAKOLU

Şubat 26, 2013

Iğdır ilimizin Aralık ilçesi sınırları  içinde, Küçük Ağrı Dağının eteklerinde bulunan Sultantop Karakolunda 21 Ağustos 1993 yılında yaşanan ve 18 askerimizin şehit olduğu baskın öncesi ve sonrasında yaşananlar bir filme konu olacak kadar ilginçtir.

Terör örgütü tarafından bu karakola yapılan baskın, bölücü terör örgütü Elebaşının “Sınırları kana bulayacağız.” Talimatından sonra Üzümlü, Taşdelen, Derecik, Aktütün, Alan, Pirinçeken başta olmak üzere bir çok karakola yapılan saldırılardan biridir.

Bu karakola yapılan saldırıdan önce karakolun içeriden bazı askerler tarafından satıldığı, G-3 piyade tüfeklerinin iğnelerinin söküldüğü söylenir. Söylenene göre baskından bir hafta önce Bölücü Terör Örgütü  bazı askerleri kandırmıştır. Ancak daha sonra bu askerleri de “Vatanını satan yarın bizi de satar.” Diyerek öldürdüğü anlatılmaktadır.

Bu baskında şehit olan Karakol Komutanı Teğmen ve Asteğmene insanlığa yakışmayacak ve buraya yazmaya utandığım bir şekilde işkence yapıldığı anlatılmaktadır. 2006 yılında bir terörist itirafında, bu karakolda yaşanları anlatmıştır. Askerlerimizin boğazlarının kesilerek öldürüldüğünü söylemiştir. Bu baskında Karakolumuzda bulunan termal kamera ve kara radarının kutu içinde olduğu ve kullanılmadığı, ancak saldıran teröristlerin 250- 300 kişi olduğu ve gece görüş sistemi üstünlüğü olduğu anlatılmaktadır. Bu baskını 25-30 kişilik bir teröristin aktif yaptığı, diğerlerinin ise baskın nasıl yapıldığı konusunda eğitim aldığı söylenmektedir. Baskında can kaybının yüksek olmasının nedeninin, Karakol komutanının karakoldan dışarı çıkmaması ve personeli mevzilememesi olduğu anlatılmaktadır.

Gelelim Baskından sonra yaşanan bir hukuk hikayesine… Aşağıda Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin bir kararı vardır.
RÜTBE TERFİİ

ÖZETİ:926 sayılı Kanunun 85' inci maddesinde, uzun süre yargılanıp da beraat edenler yönünden bir istisna öngörülmediğinden; burada sayılan rütbe terfi koşulları gerçekleşmeden, davacının doğrudan emsallerinin bulunduğu rütbeye terfii mümkün olmamakla beraber; beraatle sonuçlanan yargılama aşamasında tutuklu ve açıkta geçirdiği süreler zarfında eksik ödenen aylık ve özlük hakları toplamının idarece hesaplanıp davacıya ödenmesi gerekir.

Davacı, 20.10.1998 tarihinde kayda geçen dava dilekçesi ile 7.5.1999 tarihinde kayda geçen cevaba cevap layihasında özetle; 21.8.1993 tarihinde görev yapmakta olduğu Iğdır-Aralık 5.Hd.Tb.2.Hd.Bl.Sultantop Hudut Karakoluna bölücü PKK örgütü mensuplarınca yapılan saldırıda karakolda önemli bir personel zayiatı meydana geldiğini, Komutanlıkça bu olaydan kendisinin sorumlu tutularak, büyük zararlar doğuran emre iteatsizlikte ısrar suçundan Askeri Mahkemeye verildiğini, 10.9.1993 tarihinde tutuklandığını, 4 ay 8 gün tutuklu kaldıktan sonra 18.1.1994 tarihinde tahliye edildiğini, aynı suç nedeniyle 8 ay 18 gün açıkta kaldığını, Askeri Mahkemece bu suçtan önce 2 yıl ağır hapsine mahkum edildiğini, kararı temyiz etmesi üzerine hakkındaki hükmün Askeri Yargıtay'ca bozulduğunu ve nihayet 12.Mknz.P.Tug.K.lığının 30.10.1997 tarihli kararı ile beraat ettiğini ve bu kararın 12.6.1998 tarihinde kesinleştiğini, ancak bu arada 24.4.1996-27.5.1997 tarihleri arasında ikinci kez 1 yıl 1 ay 3 gün süreyle açıkta kaldığını, göreve döndükten sonra 3.7.1998 tarihinde dilekçe vererek açıkta ve tutuklulukta geçen süreler içinde eksik aldığı maaş, yan ödeme, tazminat ve diğer özlük haklarıyla, idarenin kusuru nedeniyle mahrum kaldığı rütbe ve kıdemlerinin geri verilerek, emsalleriyle aynı nasıp tarihine götürülmesini talep ettiğini, ancak bu dilekçesine idarece herhangi bir cevap verilmediği gibi, 1998 yılı olağan terfilerine ilişkin KKK.lığının 20.8.1998 tarihli emri ile Astsb.Üçvş.rütbesi ile 7.derecenin 5.kademesine ilerletildiğinin tebliğ edildiğini belirterek; 30.8.1997 tarihinden geçerli olarak Astsb.Kd.Üçvş.luğa terfi ettirilmeme işleminin iptalini, tutuklu ve açıklı kaldığı dönem boyunca eksik ödenen aylık ve özlük haklarının yasal faiziyle birlikte hükmen tazminini, eksik aldığı özlük haklarıyla ilgili maddi zararının hesaplanmasının fiili zorluğu nedeniyle, bunların yerine kaim olmak üzere 5.250.000.000.-TL maddi tazminatın hüküm altına alınmasını talep ve dava etmiştir.

Dosyanın incelenmesinde; 1989 neş'etli astsubay olan davacının Iğdır-Aralık 5.Hd.Tb.2.Hd.Bl.Sultantop Hudut Karakol K.lığında Astsb.Kd.Çvş. rütbesiyle görevli bulunduğu sırada, 21.8.1993 tarihinde izinsiz şekilde karakolu terkedip Bölük Merkezine gittiği, aynı günün gecesi bölücü PKK örgütü mensuplarınca karakola yapılan baskında 18 askerin şehit düştüğü, böylelikle davacının büyük zararlar veren emre iteatsizlikte ısrar suçunu işlediği belirtilerek, hakkında adli soruşturma başlatıldığı, 10.9.1993 tarihinde tutuklandığı, bu suçtan 26.10.1993 tarihinde hakkında 12.Mknz.P.Tug.As.Savcılığınca kamu davası açıldığı, 19.11.1993 tarihinde açığa alındığı, 4 ay 8 gün tutuklu kaldıktan sonra 18.1.1994 tarihinde tahliye edildiği, 8 ay 18 gün açıkta kaldıktan sonra 6.10.1994 tarihinde MSB.'lığınca açığının kaldırıldığı, 12.Mknz.P.Tug.K.lığı Askeri Mahkemesinin 15.4.1996 tarih ve E.1996/72, K.1996/249 sayılı kararı ile davacının bu suçu sabit görülerek, 2 yıl ağır hapis cezasıyla mahkumiyetine ve ordudan tardına karar verildiği, bu karar üzerine 24.4.1996 tarihinde davacının MSB.'lığınca yeniden açığa alındığı, davacının vaki temyizi üzerine Askeri Yargıtay 2.Dairesinin 7.5.1997 tarih ve E.1997/129, K.1997/310 sayılı kararı ile davacıya yüklenen suçun unsurlarının oluŞmadığı ve beraati gerektiği belirtilerek, mahkumiyet kararının bozulduğu, bu bozma ilamı sonrasında davacının 1 yıl 1 ay 3 gün süren ikinci açığının 27.5.1997 tarihinde MSB.'lığınca kaldırıldığı, mahal mahkemesince bu bozma ilamına uyulduğu ve 12.Mknz.P.Tug.K.lığının 30.12.1997 tarih ve E.1997/1513, K.1997/826 sayılı kararıyla davacının anılan suçtan beraatine karar verildiği ve bu kararın 12.6.1998 tarihinde kesinleştiği, bu kesinleşme sonunda davacının 3.7.1998 tarihli dilekçesiyle komutanlığına başvurarak dava konusu taleplerini (emsallerinin ulaştığı rütbeye terfiini, bu nedenle maaş farklarını, tutukluluk ve açık nedeniyle eksik aldığı maaşlarını) sıraladığı, bu arada KKK.lığının 20.8.1998 tarihli terfi emri ekinde yer alan listede davacının son karar sonrasında çvş.luğa yükseltildiği, ancak 30.8.1998 tarihi itibariyle sicil oranı yetersizliği nedeniyle bir üst rütbeye (Kd.Üçvş.luğa) yükseltilemediği, bu nedenle de 926 sayılı Kanunun ek-8 sayılı cetvelinde 7'nci derecenin 5'inci kademesine intibak ettirildiği hususunun belirtilmiş olduğu, davacının söz konusu dilekçesine 60 gün içinde herhangi bir cevap alamaması üzerine, söz konusu zımni red işlemine karşı yukarıda özetlenen istemlerini havi davasını 20.10.1998 tarihinde AYİM'de açtığı anlaşılmaktadır.

Davacının iptalini istediği ilk işlem 30.8.1997 tarihinden geçerli Astsb.Kd.Üçvş.luğa terfi ettirilmeme olup; öncelikle bu işlemin hukuka uyarlı tesis edilip edilmediği irdelenecektir.

Davacı, suç tarihi olan 21.8.1993'de Astsb.Kd.Çvş.rütbesinde olup, normal olarak 30.8.1995 tarihinde Astsb.Üçvş.rütbesine terfi edebilecek konumdayken, büyük zararlar doğuran emre iteatsizlikte ısrar suçundan 10.9.1993 tarihinde tutuklanması ve akabinde de 19.11.1993 tarihinde açığa alınması nedeniyle, 926 sayılı Kanunun 106'ncı maddesinin atfıyla aynı Kanunun 65/e-3 ve olay tarihinde yürürlükte olan Astsubay Sicil Yönetmeliğinin 34/b maddeleri uyarınca, yargılama sonuçlanana kadar terfii mümkün olamayacağından; Astsb.Kd.Çvş.rütbesiyle devam etmiştir.

Davacı hakkındaki yargılama 30.12.1997 tarihinde beraatle sonuçlanmış, ancak bu hüküm 12.6.1998 tarihinde kesinleştiğinden, 926 sayılı Kanunun 106'ncı maddesi delaletiyle 65/e maddesinin son cümlesindeki "Bu gibilerin terfi ve kademe ilerlemesi işlemlerinin ne Şekilde yapılacağı Subay Sicil Yönetmeliğinde gösterilir" hükmüne göre çıkartılmış Astsubay Sicil Yönetmeliğinin 34/b-2 maddesi uyarınca davacı, beraat hükmünün kesinleşme tarihi (12.6.1998) itibariyle Astsb.Üçvş.rütbesine terfi ettirilmiş ve nasbı emsallerinin nasıp tarihine götürülmüştür. Gerçekten, anılan Yönetmeliğin 34/b-2 maddesinde "Haklarında...beraate ...karar verilmiş ve hükmü kesinleşmiş olanlar, emsalleri terfi etmiş olmak şartıyla, terfi şartlarını haiz iseler derhal terfi ettirilirler. Terfi edenlerin nasıpları emsalleri tarihine götürülür." Hükmünü taşımakta olduğundan (aynı husus Yönetmeliğin EK-2 nci maddesinde de tekrarlanmaktadır.) ve davacı da beraat hükmünün kesinleşmesi üzerine 12.6.1998 tarihi itibariyle terfi ettirilmiş olduğu yeni rütbesinde (astsb.üçvş.lukta) henüz hiç sicil almayıp, bu rütbenin terfi şartlarını haiz olmadığından (926 sayılı kanunun 85.maddesi uyarınca, 3 yıl süreli astsb.üçvş.rütbesinde üçte iki oranında sicili bulunmadığından), 30.8.1998 tarihi itibariyle de astsb.kd.üçvş. rütbesine terfi ettirilememiştir. 926 sayılı kanun ve buna dayalı olarak çıkartılan Astsubay Sicil Yönetmeliğinin öngördüğü esasa göre, bir rütbeden üst rütbeye geçişler liyakatın sicil üstlerince onanması halinde mümkündür ve bu da belirli oranlarda olumlu  sicil  alınmasıyla gerçekleşebilmektedir. 926 sayılı kanunun 85'inci maddesinde, uzun süre yargılanıp da beraat edenler yönünden bir istisna öngörülmediğinden; burada sayılan rütbe terfi koşulları gerçekleşmeden, davacının bir anda emsallerinin ulaştığı rütbeye terfiine hukuken imkan bulunmamaktadır. Davacının, her rütbede denenip, kanunda öngörülen oranda sicil almadan ve o rütbenin rütbe terfi koşullarını gerçekleştirmeden, doğrudan emsallerinin halen bulunduğu rütbeye terfii yürürlükteki mevzuata göre mümkün değildir. Bu itibarla, davacı hakkında davalı idarece tesis edilen söz konusu işlemde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır.

Davacı, diğer iki talebini 1602 sayılı Kanunun 42'nci maddesine uygun şekilde bir tam yargı  davası şeklinde ikame etmişse de; özlük haklarının değişmezliği ilkesinden hareketle, bu nev'i davalarda usul ekonomisi bakımından bir iptal davası şeklinde sonuçlandırılması yolundaki dairemizin son dönemdeki istikrarlı uygulaması nedeniyle, söz konusu istemlere ilişkin dava bir iptal davası şeklinde ele alınarak hükme gidilmiştir.

Davacının ikinci istemi, emsallerine göre rütbe terfiinde gecikmesi ve halen onlara yetişememesi nedeniyle uğradığı aylık farklarının kendisine ödenmemesi işleminin iptalidir.

926 sayılı Kanunun 33'üncü maddesinin 2'nci fıkrasında, "...açığa alınmaları veya tutuklanmaları nedeniyle terfi edemeyenlerden, haklarında beraat, kamu davasının düşmesi veya ortadan kaldırılması hükmü veya muhakemenin men'i kararı verilenler hakkında emsalleri terfi etmiş olmak şartıyla yukardaki fıkra hükmü uygulanmaz. Ancak, bu şekilde yapılan terfilerde maaş farkı ödenmez." denilmektedir. Yasanın bu açık ve amir hükmü karşısında ve Başsavcılık düşüncesinde isabetle belirtildiği üzere, 926 sayılı Kanunun 137'nci maddesine göre subay ve astsubayların aylıklarının rütbe, rütbedeki kıdem ve kademe esasına göre saptanacağı ilkesi gözetildiğinde davacının fiilen ulaşamadığı bir rütbenin aylığına müstehak olması imkan dışında bulunduğundan, davacının bu yöndeki talebinde de hukuki haklılık bulunmadığı açıktır.

Davacının üçüncü  talebi, açıkta ve tutuklu kaldığı süre içinde eksik ödenen aylık ve özlük haklarının, beraat kararı sonrasında idarece kendisine geri ödenmemesi işleminin iptaline yönelik bulunmaktadır.

926 sayılı Kanunun 65/f-2 maddesinde, "Açığa alınanlara, açıkta kaldıkları sürece aylıklarının üçte ikisi, tutuklulara ise yarısı ayrıca ödenir. Ancak, bu gibilerden haklarında...beraate...karar verilenlerin ödenmeyen veya noksan ödenen her türlü özlük hakları ödenir." denilmektedir. Kanunun bu açık hükmü karşısında, davacının 10.9.1993-18.1.1994 tarihleri arasında tutuklulukta geçirdiği süre zarfında eksik aldığı 1/2 aylıkları ile 19.11.1993-6.10.1994 ve 24.4.1996-27.5.1997 tarihleri arasında açıkta geçirdiği süreler zarfında eksik aldığı 1/3 aylıkları toplamının, beraat kararının kesinleşmesi sonrasında davalı idarece hesaplanarak davacıya ödenmesi gerekirken, bu hukuki lazımeye karar tarihine kadar riayet edilmediği dosya kapsamından ve duruşmada davalı idare vekili ile davacının beyanlarından anlaşıldığından; bu işlemin sebep unsuru yönünden hukuka aykırılıkla sakatlandığı ve iptali gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Açıklanan nedenlerle;

1. Davacının terfie ve bu nedenle özlük hakları farkının tazminine ilişkin davasında hukuka uyarlık görülmediğinden, bu hususlara ilişkin yasal dayanaktan yoksun DAVANIN REDDİNE,

2. Davacıya beraatle sonuçlanan yargılama aşamasında tutuklu ve açıkta geçirdiği süreler zarfında eksik ödenen aylık ve özlük hakları toplamının davalı  idarece hesaplanıp ödenmesi gerekirken, aksi yönde tesis edilen işlem sebep unsuru yönünden hukuka aykırı görüldüğünden, bu konudaki davanın kabulü ile İŞLEMİN İPTALİNE,

Hesaplanacak özlük haklarına dava tarihi olan 20.10.1998 tarihinden ödeme tarihine kadar %50 (Yüzde Elli) YASAL FAİZ İŞLETİLMESİNE

Dergi No:14

Karar Dairesi:AYİM. 1.D.

Karar Tarihi:21.09.1999

Karar No: E. 1999/58

Karar No: K. 1999/823

Bir astsubay karakolundan çıkıp Bölük Merkezine gidiyor. O gece karakolu basılıyor. Bir çok arkadaşı  şehit oluyor. Hemen kendisine dava açılıyor ve üzerine öyle bir yük biniyor ki, o şartlarda bu assubayın sinir yapısı güçlü olmasaydı intihar bile edebilirdi. Kendisine yüklenen suç çok ağırdır. Ancak yaklaşık beş yıl süren hukuk mücadelesi sonucunda mahkeme sonucunda suçsuz olduğu ortaya çıkıyor. Tüm haklarına kavuşmasına rağmen tazminata gerek olmadığı kararı veriliyor. Oysa onun bu süre içinde ne çektiğini bir o, bir Allah biliyordur.

Diyorum ki, adamın Allah'ı varmış. Eğer bir terörist çıkıp bu olayı kullanarak telsizde, “karakol komutanı ile anlaştık.” Deseydi, sanırım kesin delil sayılırdı. Düşünmek bile istemiyorum. Büyük geçmiş olsun. Bu trajedik baskın ve süren hukuk mücadelesi filmlere konu olacak kadardır.

Soruyorum; bir kurumun yöneticileri kendi personeline karşı bu kadar ön yargılı ve bu kadar acımasız olabilir mi? Eğer bu personel subay olsaydı böyle bir ön yargıya maruz kalacak mıydı? Bu davanın Askeri Yüksek İdare Mahkemesine gitmesine gerek kalmadan gerçeklerin ortaya çıkması daha kolay sağlanmayacak mıydı?

Saygılarımla…

Sana, Türkiye’yi bırak dünyanın her yerinde rahatça dolaşmak serbest. Ayağına mahkeme dahi getirtebiliyorsun. Kıyafetini değiştirip Antalya’da, Bodrum’da tatil de yapabilirsin. Kimse senin yolunu esaslı bir ihbar olmaksızın kesmez.

Fakat sen istediğin zaman yol kesersin, kimlik kontrolü  yaparsın, eşinin yanından askeri, polisi alıp bir kenarda hayatına son verirsin. Mesela, karşında İsrail gibi bir devlet olsa, ona karşı bunları yapamayacağını da bilirsin.

Bundan bir buçuk yıl önce, yol kesip rehine aldığın kaymakam adayını, assubayı, uzman çavuşu, sağlık memurunu elinde tuttuğun yetmedi mi?

Gerek Türkiye’de gerekse uluslararası sahnede siyasi anlamda istediğini yaptırabilen, pazarlıklar yapabilen, şehir eylemlerinde taşkınlıklarına rağmen emniyet güçlerini kenardan izlettirebilen, malî ve siyasî yönden belli güce ulaşan senin, elindeki gariban insanların ardına sığınarak bir şey yapmaya ihtiyacın olmasa gerek.

Şeriatla yönetilen ülkelerde idama mahkûm edilen yabancılar, Suriye’de yaratılan iç savaşta tutuklanan gazeteciler serbest bırakılırken sen, rehin aldığın o insanları elinde tutmaya daha ne kadar devam edeceksin?

Türkiye’de işler sizin istediğiniz şekilde tıkırında gitmiyor mu yoksa?

Basının büyük bölümü çeyrek asıra varan süredir hemen hemen her an sizden bahsediyor. Sözcünüz diyebileceğimiz kişiler, kimi basın yayı(n)m durmadan sizin politikalarınızı halka yayıyor. BM’nin ülkede karışıklık halinde, yardım isteyenlere destek olunmasına olanak verebilen İkiz yasalar yıllar önce meclisten geçti. Eyalet sistemine altyapı olabilecek pek çok yasa da meclisten geçmiş halde. Vergi alınamayan, elektriğin kaçak kullanım oranı en yüksek olan sözde sizin bölgenizde sokak ortasında askerler vurulabilmekte olmasına rağmen, canlar bir güvercin ürkekliğinde yaşam sürmeye, bölgeye hizmet götürmeye devam etmekte.

Kandil dediğiniz yeri istese devlet ortadan kaldıramaz mıydı?

Bak, devlet, seni vurmamak için ne yapmış: “BM Sözleşmesi’nin 51. maddesine göre komşu ülkeden gelen terör tehdidine müdahale hakkı bulunan Türkiye, AKP iktidarının 28 Eylül 2007’de “Türkiye ile Irak Arasında Terörle Mücadele Anlaşması” nı imzalamasıyla uluslararası anlaşmadan doğan hakkını kaybetti ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) terörle mücadele konusunda elini kolunu bağladı. Kandil’deki terör yuvalarını zırhlandıracak “Irak'la Terörle Mücadele Anlaşması” nı imzaladı. ABD ve Irak’ın çabalarıyla devreye Irak’ın kuzeyindeki kukla devlet de katıldı ve Türkiye’nin terör yuvalarına yapacağı operasyonlar, uluslararası meşru müdafa hakkımıza rağmen PKK hamisi peşmergebaşı Mesud Barzani’nin onayına bırakıldı. (*)”

Bir sözümüz de Türk Halkına, Sivil Toplum Örgütlerinedir:

Fransa’da, Fransız Polisinin ilk bulgulara göre bir iç hesaplaşması sonucu öldürülen üç kadın PKK’lı hadisesinde, Fransa’dan çok Türk kamuoyunun gerginleştirildiğine şahit olduk. Sanki olay Fransa’da değil de Türkiye’de olmuş havası yaratıldı. Oradaki ölümlerden yola çıkarak; Türkiye’de, halka yönelik olarak durup dururken barış mesajları verilip durdu. Sonra, devletin de imkânlarıyla, öldürülen kişiler Türkiye’ye getirildi. Belki de bir milyon insan toplanıp cenaze töreni yaptılar. Ölülerine sahip çıktılar. Türk Bayrağı’nın yakıldığı cenaze töreninde barış mesajları verdiler, güvercin uçurdular.

Ve aynı gün Mardin’de bir polisimizi şehir merkezinde, hastane önünde şehit etmekten de geri durmadılar.

Fransa’da öldürülen üç kadın PKK’lı  için bunlar olurken;

Peki, Ey Türk Halkı, Ey Sivil Toplum Örgütleri, Ey Basın, Ey Yayın, Ey Yayım; bir yılı aşan bir süredir PKK’nın elinde rehin tutulanlar için sen ne yaptın?

Orhan Kaya

TERÖR BELASI

Nisan 17, 2012
teror-belasi

Terör tanım olarak,"İnsanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma, tehdit ve öldürme eylemidir." Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu tarihten itibaren sürekli ülkemizin başını ağrıtan terör belası, Türkiye'nin kalkınmasını istemeyen güçler tarafından tezgâhlanan oyunların sahnelenmesinden ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti'ni siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel yönden baskı altına alarak zayıflatmanın, istikrarsızlaştırmanın ve sömürgeleştirmenin yollarını arayan güçler değişik söylem ve isteklerle terör hareketlerini sürekli faaliyete geçirmişlerdir.

Osmanlı Devleti'nin yıkılma sürecine girmesi, ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi güçlü devletlerin dünya haritasını yeniden şekillendirerek zenginliklerine zenginlik katmak, petrol yataklarının, enerji kaynaklarının kontrolünü ele geçirmek amacıyla özellikle Ortadoğu coğrafyasında sömürgecilik ve içten yıpratma faaliyetlerine girişmeleri terörizme yeni bir boyut kazandırmıştır. Osmanlıdan günümüze kadar yaşanan isyanların ve terör faaliyetlerinin arkasında hep dış güçlerin etki ve desteği olmuştur.

Kurtuluş savaşımızın başlangıç yıllarında Kürt ayrılıkçılar tarafından başlatılan isyanların arkasında İngilizler, Fransızlar ve Ermeniler vardı. Doğu ve Güneydoğuda halkı Türk devletine karşı kışkırtmak, bölgede Türk düşmanlığı yaratmak amacıyla bölgeye gönderdikleri ajanlar vasıtasıyla düzenin kaymağını yiyen Kürt ağa, bey ve şeyhlerinin önderliğinde halkı isyana hazırlıyorlardı. Sevr anlaşmasını yürürlüğe sokarak Kürdistan Devletinin kurulmasını gerçekleştiremeyen bu güçlerin plan ve destekleri doğrultusunda hareket eden ayrılıkçı Kürt isyancılar bölgede çeşitli zaman aralıklarında çıkarttıkları isyanlarla Milli Mücadelemizin büyük ölçüde sekteye uğramasına sebep oldular.

İngilizlerin oyunlarıyla Milletler Cemiyeti’nde alınan yanlı kararla İngilizlerin mandasındaki Irak yönetimine bırakılan Musul ve Kerkük’ün kaybedilmesinde büyük rol oynadılar. Türk Devleti’nin tüm karşı çıkma ve itirazlarına rağmen barışçıl yollarla alınamayan Musul ve Kerkük’ ün savaşarak geri alınması için düzenlenmesi planlanan askeri harekât isyanlar yüzünden yapılamadı.

Türk Devleti bir taraftan isyanlarla isyanların bastırtmasıyla uğraşırken bir taraftan da emperyalist güçlerin vatan topraklarından atılması için mücadele verdi. Ne acıdır ki, bugünlerde geçmişte yaşananları çarpıtarak değişik söylemlerle Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi ırkçı işbirlikçi vatan hainlerine sahip çıkanlar isyanları isyancıları anmaya aklamaya çalışanlar var.

Terör faaliyetlerinin devam ettiği süreçte, binlerce insanımızın hayatını kaybettiği, yaralandığı ve sakatlandığı, Ülkemizin kalkınması ve güçlenmesi için harcanması gereken ekonomik kaynaklarının terörle mücadelede kullanılarak önemli ölçüde kayba uğradığı gerçeği ortadadır. Terör tehdidi ile bölgesel göçlerin yaşanması, kalkınmayı destekleyecek yatırmaların yapılamaması gerçeği ortadadır. Terör belası, başta devlet olmak üzere tüm vatandaşların güvenliğini hak ve özgürlüklerini tehdit eden en büyük sorundur.

Bugün Devletin varlığını tehdit eden PKK terör örgütünün kurulduğu günden beri amacı; etnik bölünme ve Bağımsız bir Kürdistan Devletini kurmak olmuştur. Bu amaçlar doğrultusunda dış güçlerin de destekleriyle sayısız silahlı eylemlerde bulunmuşlar, katliamlar yapmışlar cinayetler işlemişlerdir. Binlerce masum insanı asker, sivil, kadın çoluk çocuk demeden öldürmüşlerdir. Bölgedeki sosyal ve ekonomik sorunları istismar ederek bölge halkını yanına çekmeye çalışan terör örgütünün en büyük zararı yine bölge halkına olmuştur.

Son yıllarda strateji değişikliğine giden PKK terör örgütünün mücadelesini ağırlıklı olarak siyasi ortamlara kaydırmak suretiyle “Kürtlere özerklik”, “demokratik hak ve özgürlükler” gibi söylemlerle amacına ulaşmak gayretleri gözden kaçırılmamalıdır. Siyasi kaygılarla, terörizmin siyasallaşmasına, etnik tahriklerin artmasına zemin hazırlayacak yaklaşımlar son derece tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Terörle mücadelede terörü destekleyen ve besleyen kaynaklar, terörle yıllardır baş edilememenin başlıca nedenleri çok iyi analiz edilmeli, ekonomik, sosyal ve diğer etkenlerin terörün bitirilememesindeki olumsuz etkileri araştırılmalıdır. Terörle etkin olarak mücadelede; terörün beslendiği yolsuzluk, mafya, kara para, silah, kadın ve uyuşturucu ticareti gibi ekonomik kaynaklarını kurutmak için kesin ve sonuç alıcı çözümler geliştirilmelidir. Terörle her alanda mücadeleye uzman personelle etkin bir şekilde devam edilirken terör örgütlerine militan katılımını engellemek için bölge halkının eğitim düzeyini geliştirecek ekonomik yönden kalkınmayı sağlayacak ekonomik ve sosyal projeler süratle hayata geçirilmelidir.

Demokrasi ve İnsan haklarının temel hak ve özgürlüklerin korunduğu hukuk düzeninin hâkim olduğu bir anayasa hayata geçirilmelidir. Terörle mücadele yapılırken: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Üniter yapısı ve ulus devlet anlayışına zarar verecek hiçbir girişim kabul edilemez.

turkiye-bop

Bir zamanların hasta adamı olan, hasta olduğuna inanıldığı ve ilan edildiği için istekleri dikkate alınmayan, anlaşmalarla topraklarının paylaşıldığı, işgal edildiği bir devletin fertlerinin Atatürk’ün liderliğinde kazanmış olduğu “Yedi Düvel”i dize getiren zaferlerinden sonra yaşama dönen Türk milletinin meydana getirmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurtuluş, kuruluş felsefesinden uzak yetişen, icabında milletini hor görebilecek kadar Avrupalı (!) olabilen eğitimli insanın elinde kalan devletin; kuruluş felsefesinden uzaklaştırılarak, devamlılığı tam bağımsızlıktan yana olamayan, sürekli değişken siyasi, askeri tutumları nedeniyle birilerinin uydusu haline gelmiş olduğuna şahit olmaktayız…

Tam bağımsızlıkla birlikte “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesini benimsemiş olan Türkiye’nin, içinde bulunduğumuz yüzyılda, tam bağımsızlığın gereklerini, koşullarını sağlamadan dünya siyasetini değiştirmeye yeltenmesi, söylemlerle diğer milletler üzerinde etkili olmaya çalışması Türkiye’den çok bağımlı olduğu ülkelerin çıkarlarına fayda sağlayabilecek düzeyde.

Ülkenin kurtarıcısına “beton kafa” diyebilecek kadar nefretini dile getirebilen insanın etkili olabildiği bir ülkenin tam bağımsızlığı da dünyaya barış sağlaması da beton kafa inancına sahip olanın düşüncesi kadar olabilir.

Türkiye’de yaşanan son açılım gösterileri, ülkenin gizli belgelerinin gizliliğinin ortadan kalkması, bilim insanının ölüme terk edilmesi, çeyrek asrı aşan terörün artarak devam etmesi, birlik beraberlik söylemleri yerine Türkiye’nin otuz sekiz etnik gruptan meydana geldiğinin en yetkin kişilerce dillendirilmesi, terör örgütü liderinin bir devlet başkanı gibi talimatlar veriyor olması, tarihi belgelerin, gerçeklerin göz ardı edilmesi, askerin milletten koparılmaya çalışılması –ki bunda da başarı elde edilmiş durumda-, kurumların birbirine düşürülmeye çalışmalarının yanına ülke kaynaklarının yabancılara altın tepside sunulması, halkın yoksul ve yoksun bırakılması bir bütün halinde ele alındığında Türkiye’nin geçmişe göre daha çetin koşullarda bulunduğunu görmemek olanaksız.

Terör yoluyla her geçen gün yoksullaştırılan Türk halkı 2002 yılına gelindiğinde büyük fedakarlıklarla terörün belini kırmışken, bu tarihten sonra, adeta terör örgütünün yoluna devam etmesi gerektiğini ima edebilecek düzeydeki siyasi beyanlar, açık oturumlar, yayımlar, yabancı bir ülkeden yirmi dört saat bölücü yayın yapan terör örgütünün dillendirdikleriyle birleşince halk üzerinde etkisini artırmış görünmekte.

Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın asla Türk Milleti'ne bırakılmayacağına dair Lozan’da Lord Curzon “Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde bir bir geri alacağız!” sözleri kulaklarda çınlarken, buna rağmen yapılan siyasi, askeri hataların faturasını ödeme zamanının gelmiş olduğu görünüyor. Bu anlamda, vaktin yedi düveli günümüzde değişik seçeneklerle tahsilatı yapmak üzere Türk Milleti'nin tepesinde bekliyor…

Başbakan Erdoğan, bir radyo programında “sayın” olarak hitap ettiği Abdullah ÖCALAN’ın örgütüne savaş ilan etmiş görünmekte! Bu savaş ilanı yolu ile F-16 savaş uçakları başta olmak üzere savaşa katılan uçak ve helikopterler Kandil’in dağına taşına yıllardır olduğu üzere AB-D yapımı bombaları atıp durmakta.  Her bir bomba bir ailenin belki de iki yıllık geçimi… Hepsi yabancıdan ithal.

Kandil’e bomba atmakla, sırtında kırk kilo yük ile dağlara, taşlara sürülen Mehmetçikle bu savaş biter mi? Onca çalışma, fedakârlık ve emekten sonra bir siyasetçinin çıkıp bütün her şeyi bozmasının yanı sıra, mahkemelerde hesap vermek, yüzünü dahi gösteremeyecek medeni cesaretten yoksunlarca itham edilmek ve yandaşların sıcak, rahat koltuklarından yaptıkları eleştirileri göğüslemek…

Eğer Başbakan ERDOĞAN güçlüyse ve gerçekten de kararlıysa Kandil’i işgal edip, tepesine Türk Bayrağı'nı çeker ve ülkeye tehdit kaynağı olan sorunun bir parçasını ortadan kaldırır. Gerisi laftan ibaret…

AYNI HAMAM AYNI TAS

Temmuz 15, 2011
sehit1

PKK Terörü yine can aldı. 9 Temmuz cumartesi günü Lice-Bingöl karayolu üzerinde kaçırılan 2 'si asker 3 kişinin kurtarılması için başlatılan geniş çaplı operasyonların sonucunu beklerken terör yine canımızı yaktı.

14 Temmuz 2011 tarihinde Diyarbakır Silvan'da 13 Askerimizin şehit olduğu 7 Askerimizin de yaralandığı terör saldırısının ardından yine terör örgütü PKK'ya lanet yağıyor. Yöneticiler, siyasiler, iş adamları ve değişik çevreler tarafından baş sağlığı birlik ve beraberlik mesajları verilmeye devam ediliyor. Yine, bu hain saldırıların arkasındaki güçlerin ve amaçlarının apaçık ortada olduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terör sorununun üstesinden gelecek güce ve kararlılığa sahip olduğu devletin en üst kademelerinde görev yapan yöneticilerce dile getiriliyor. Askeri operasyonların yoğunlaştırıldığı teröristlerden bir kısmının öldürüldüğü haberleri gelmeye devam ediyor.

Şöyle geriye dönüp bir bakalım, otuz yıldır devam eden terör ve terörle bu güne kadar yapılan mücadele sonucunda ne değişti? Yine terör can almaya devam ediyor, yine Askerlerimiz şehit ediliyor, yine terör siyasete alet ediliyor. Anlaşılan o ki, değişen pek bir şey yok. Yine aynı tas aynı hamam.

Terör örgütü, terör örgütüne destek olanlar, işbirlikçiler, teröre göz yumanlar iyi bilmelidir ki terörle bir yere varılamayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğünü hedef alan, ülkemizin huzur ve barışını bozmaya yönelik eylemlerini sürdüren teröristlerle, teröre ve teröristlere destek verenlerle siyasal pazarlıklar yapmak terörü cesaretlendirmekten başka bir işe yaramaz. Terörün arkasındaki nedenleri kavrayamadan, oy kaygısı ile terörü siyasi politikalarına alet edenler yıllardır süregelen teröre evlatlarını, yakınlarını şehit verenlerin acılarının vebaline ortak olacaklardır.

Kürt halkının temsilcisi olduklarını savunanlar, barış ve halkların kardeşliğinden bahsedenler, PKK terörünü destekleyen, tehdit ve gözdağı içeren toplumu geren ve kutuplaştıran ırkçı ve bölücü söylemlerle demokratik özerklikten bahsederek, yürütmeye çalıştıkları ikiyüzlü politikalarını sürdüremezler, sürdürmemelidirler. Terörden nemalananların, PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kurtarma ve ihanet provaları, milletimizi etnik tahriklerle çatışma kıvamına getirecek milli hassasiyetlerimizi yok sayan çözüm önerileri, masumane hak ve demokratikleşme isteği olarak kabul edilemez. Artık yüzyıllarca Türklerle kardeş, akraba, komşu olarak bir arada yaşamış Kürt halkı, terör örgütü PKK’nın ya da PKK’nın destekçisi BDP’nin kendilerini temsil edip etmediğini sorgulamalıdır. Ya ülkeyi kardeş kavgasına ve bölünmeye kadar götürecek süreci seçmeli ya da Türklerle eşit koşullarda bir arada yaşama isteğini göstererek terörü ve şiddeti lanetleyerek sorunlara demokrasi ve hukuk çerçevesinde çözümler arayacak iradeyi sergilemelidir.

Kabul edilebilir çözüm; terör örgütünün mensuplarının koşulsuz silah bırakmasını ve teslim olmasını istemek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin üniter yapısını bozmayacak, milletimizin birlik ve beraberliğini sağlamlaştıracak şekilde herkes için demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesini istemek, gerçek bir demokratik ve hukuk devleti için çaba göstermek olmalıdır.
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

Binnur Okkan
Kadri Okkan'ı kaybettik. Cenazesi bugün 23 ocak 2022 izmir buca şirinyer merkez camiinden ikindi namazından sohra askeri törenle defnedilecektir. Bilgilerinize. Saygılarımla. Kızı Binnur Okkan - Yönetici notu Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun, ailesine ve sevenlerine baş sağlığı ve sabır diliyoruz.
Pazar, 23 Ocak 2022
Atilla ABAYLI
TEMAD GENEL BAŞKANINA Sayın genel başkan; Evrensel sistemde gerçekler net görülmelidir. İzmirde il temsilcisi davet üzerine 23 Nisan resepsiyonuna davet edilir. Ve üç kişi eşleri ile bu davete icabet ederler. Şimdiki disiplin kurulu başkanınız ve şimdiki izmir il temsilcisi ve yönetimden biri. Ve yönetimden biri bu etkinliği facebook sayfasında paylaşır.Bu paylaşıma...
Cuma, 14 Ocak 2022
Erol ERTURAN
Herkese merhaba İyi akşamlar Arkadaşlar TEMAD ve diğer sosyal medya hesapları neden yapısal sorunları konuşmazlar ve durumu devamlı gündemde tutup sosyal medyayı hop oturup hop kaldıracak fikir cimnastiği ve oluşturacak ve yapısal sorunlarımızı sistematik bir yapıya büründürmekten maalesef imtina eder durumda olduklarını değerlendirmekteyim sorunlarımız mevzi konular...
Cuma, 07 Ocak 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ