×

Uyarı

JUser: :_load: 932 kimlikli kullanıcı yüklenemiyor.

Eski Tüfek_Bir var imiş bir yok imiş

 

Subaylarımız; Karârnâme’den Tasdiknâme’ye...

Bir Var İmiş, Bir Yok İmiş!

 

Doğru demişsin, be ERENİYE!..

Hakikâten de öyle oldu!

Şâir dediğin O’dur ki dünden bugünü, feleğin çemberinden görebile! Görmüşsün be ERENİYE!..

01Tam 85 sene sonra tahakkuk etse de

Güneş doğmuş da batmış gibi

Bir var idi, bir yok oldu!..

1929 senesinden beri zâbitân heyetimiz

Cumhurbaşkanından aldıkları karârnâme” ile “berâtlı” ve “muvazzaf” olarak göreve başlıyorlar idi...

Fakat bu kadim ve mutlak imtiyâzlarını 2014 senesinde kaybetdiler.

Artık subaylarımız da tıpkı biz asubaylar gibi “tasdiknâmeli”...

 

*  *  *  *  *

 

Karârnâme Ne?, Tasdiknâme Ne?

Evvelâ bu iki kavramın ne olduğunu bir tahattur edelim şöyle...

Tasdiknâme, bakanın harcı...  Bakan kim?

Cumhurbaşkanı

Ve Başbakan’dan sonra gelen partici... Yürütme sacayağının üçüncüsü. Yasama ve Yargıdan sonra üçüncü erk olan Yürütmenin çömezi. Ankara’nın sokaklarındaki ağaçdan daha fazla Bakan var meclisde.

Lâkin karârnâme öyle mi ya!..

Karârnâme dediğin o kağıt parçasının altına, devletin başı ve başkomutan olan cumhurbaşkanı imzâ atıyor. Cumhurbaşkanı kim dersen! Cumhuriyetimiz 94 yaşında. Cumhurbaşkanlığı makâmına bugüne kadar sâdece 12 vatandaş oturmuş. İşde, karârnâme dediğin şeyi, meclisdeki bütün bakanlar imzâlasa, başbakan da imzâlasa, mektub kağıdından öte kıymeti yok.

Fakat o aynı kağıdın altına Cumhurbaşkanı denen şahıs bir imzâ çakdı mı, oluyor sana kapı gibi kânûn.

 

*  *  *  *  *

 

İşde, size aşağıda; Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkan imzâlı 3’lü bir karârnâme...

Bir vatandaş;

Cumhurbaşkanının bugün imzâladığı bir karârnâmeyi

Ömrü vefâ eder ise

Hele bir de o karârnâmenin tasnif işlemi tamamlanıp da erişime açıldı ise şâyet

Ancak 30 sene sonra görebiliyor bu memleketde.

Birinci Cumhurbaşkanımızın 1930’lu senelerde imzâladığı karârnâmelerden

Bugün dahi, hâlâ tasnif edilmemiş ve erişime açılmamış karârnâmeler olduğunu duyarsanız, şaşırmayın!

Devletimizin arşiv yönergesi böyle diyor çünkü...

Bu sebepden dolayı, kaçıncı Cumhurbaşkanı olduğunu bilmediğim Zottirik Kenan’ın imzâladığı aşağıda gördüğünüz şu karârnâmeyi görme bahtiyarlığına erişmenizin dört sebebi var;

2

 

  • Birincisi, bu karârnâmeyi Zorti, tam 30 sene evvel imzâladı. Üzerindeki 30 senelik yasak kalkdı.

 

  • İkincisi, tasnif işlemi tamamlandı.

 

  • Üçüncüsü, erişime açıldı.

 

  • Dördüncüsü de şu; Bu satırları yazan er kişi, bu karârnâmeyi alabilmak için çil çil paralar ödedi...

 

  • Lâkin, aga târifesi uyguladık size. Okuyana beleş!

 

  • *  *  *  *  *

 

Karârnâme’den Tasdiknâme’ye Subaylarımız...

Harb okullarından mezûn edilen talebelerimiz için 2014 senesinden itibâren artık “karârnâme” yok!

 

Harb okullarından mezûn edilen efendiler için,

Yukarıda bahsetdiğimiz subaylığa nasıp karârnâmesinin;

  • Birincisini, 1929 senesinde ilk Cumhurbaşkanı Gâzi M. Kemal imzâlamış idi.
  • Sonuncusunu ise 2013 senesinde, onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL imzâladı.

 

Ordumuzun iki aslî(!) unsurundan birisi olan “ortada sandık” asubaylarını suâl eyler iseniz şâyet

1951 senesinde kurnaz kurmay subaylarımızın icâd etdiği asubay sınıfı zâten hep “tasdiknâmeli” idi.

Fakat yukarıda özünü anlatdığımız olay neticesinde

Tıpkı biz asubayların olduğu gibi subaylarımız da artık “tasdiknâmeli” oldu.

Böylece

Ordumuzun iki aslî unsuru olan subay ve asubaylar;

Göreve başlaması için aldığı “yetki derecesinde” eşitlendiler.

Hulâsa;

Hem subaylarımız hem de asubaylarımız bundan kelli ordumuzda “tasdiknâme” ile işe başlayacaklar.

Asubaylar ezelden beri “tasdiknâmeli” idi de...

Asubayları karârnâmeye bindirmeye râzı olmayan subaylarımızın kendileri de “tasdiknâmeye” indiler.

Subaylarımızın “karârnâme”den inip “tasdiknâme”ye binişinin acıklı hikâyesini

Zamân, mekân ve olay teslisi içinde Kayıtcı Eski Tüfek anlatsın sizlere...

 

*  *  *  *  *

 

04

 

Peki, bu karârnâme ne işe yarar?

Nasıl ki cumhurbaşkanı imzâlamayınca bir kağıt parçası kânûn olamıyorsa.

Başkomutanı olan Cumhurbaşkanı da karârnâmesini imzâlamayınca,

Mezûn olduğu gün o harbiyeli talebe de subay olamıyor...

 

İşde sırf bu sebepden dolayı

Harbiye tahsilini muvaffakiyetle ikmâl eden efendilerin zâbit olabilmesi için;

  • Millî Müdafaa Vekili bir tezkere hazırlar ve Baş Vekil’e (Başbakan) takdim eder,
  • Baş Vekil bu tezkereyi imzâlar sonra da Reisicumhur’a arz eder,
  • Son olarak da Reisicumhur bu karârnâmeyi imzâsı ile tasdik eder idi.


Bugünkü devlet erkânının “üçlü karârnâme” dediği şey, işde, tam da bu oluyor.

“Üçlü karârnâme” ile terfi almak da her memurun harcı değil hani...

Bu “üçlü” imzâ faslından sonra;

Harbiye tahsilini muvaffakiyetle ikmal eden efendiler, resmen zâbit olurlar

Ve dahi

Devletin başı ve ordunun Başkomutanı olan Reisicumhur’un imzâladığı karârnâme ile;

Hem T.C. devletini temsil etmek hakkını ihrâz eder

Hem de emrindeki askerlere emir ve komuta etme “berâtını” alır idi...

İşde, harbiyeden çıkan 317 efendinin terfisi için;

Millî Müdafaa Vekili Mustafa Abdülhalik RENDA

Başvekil ismet İNÖNÜ

Ve dahi

Birinci Cumhurbaşkanı Gâzi M. Kemal’in 1929 senesinde imzâladığı türkce ilk terfi karârnâmesi...

 

3a 3b

İşde sırf bu sebepden dolayı Başkomutan olan Cumhurbaşkanları, iki elleri kanda bile olsa

Nasıp karârnâmesini imzâladığı harb okulları talebesinin diploma törenini teşrif ediyor

Ve dahi

Cumhuriyet târihimizde ilk defâ olmak üzere Birinci Cumhurbaşkanımızın verdiği bu “berât” ile

Zâbitânımız “muvazzaf/commissioned” olarak ordumuza hizmet ediyorlar idi...

Genelkurmay Başkanlığımızın neşretdiği aşağıdaki şu sözlüğün sayfasında gördüğünüz üzere

Zâbitân heyetimize biz de haklı olarak;

İngilizcesi ile “commissioned officer” demek olan “Cumhurbaşkanından berâtlı zâbit” diyor idik!

4a   4b

 

 Lâkin bugün artık böyle değil! Tekrâr söylüyorum; bugün artık böyle değil!

Subaylarımızın “berâtı”nı ellerinden aldılar... Hem de 15 Temmuz’dan bir hayli zamân evvel...

Daha basit kelâm ile yazalım;

Zâbitân heyetimiz;

İngilizcesi “commissioned” olan ve cumhurbaşkanından aldıkları “muvvazzaflık berâtını” AKP’ye kapdırdı.

Ve bundan kelli subaylarımızın hepsi artık ingilizcesi “officer” demek olan sâde “zâbit.”

Nasıl mı?

Gözlerimizin önünde cereyân eden ve fakat sâdece bakdığımız bu canlı folimi

Şâyet iltifât buyurursanız, şöyle resmedelim sizler için...

 

*  *  *  *  *

 

Yönetmelik ile eğitilip teğmenliğe nasbedilen subaylarımız,

Kendileri gibi “muhdes ve mutlak harbiyeli” olan Başkomutan ve Cumhurbaşkanlarının elinden

3’lü karârnâme ile subaylık “berâtını” (commission) alır iken

Kânûna göre eğitilip asubay çavuşluğa nasbedilen asubaylarımız,

Bakanlarının elinden 1’li  “tasdiknâme” (non-commission) alıyor idi.

Görevbaşı yapma hususunda asubaylar için kelimenin anlamı ile “üçün biri” söz konusu idi...

 

*  *  *  *  *

 

Harbiye’den mezûn olup da

Kendisi gibi “harbiyeli” cumhurbaşkanlarının elinden diplomasını aldığı gün

Her subayımız,

Elinden diploma aldığı cumhurbaşkanı gibi, kendisini “müstâkbel cumhurbaşkanı” telâkki eder idi... Hakikâten de biricik istisnâsı olsa da 1989 senesine kadar bu saltanât böyle deverân eyledi.

Harbiyeli cumhurbaşkanlarının son temsilcisi, 12 Eylül’cü darbecibaşı Zottirik Kenan oldu...

Lavantalar süründükden sonra Küçüksu’da küçük turgut’u(!) pazar gezmesine götüren büyük Turgut,

Bu fasit dâireye, 9 Kasım 1989 Perşembe günü bir fiske vurdu ve yer ile yeksân etdi.

 

5

 

Bu filfilli fiskesi ile de Büyük Turgut,

Harbiyeli” cumhurbaşkanı Zottirik Kenan’ın koltuğuna köskelmiş

Ve dahi

Harbiyesiz” cumhurbaşkanlarının birincisi olma unvânını çokdan hak etmiş idi...

 

*  *  *  *  *

 

09

 

Gördünüz! Karârnâme sûretini yukarıdaki sayfalardan birisinde verdik.

1929 senesinde Birinci Cumhurbaşkanı Gâzi M. Kemal’in başlatdığı devlet geleneği ile

Harbiyeden çıkan efendilere,

Cumhurbaşkanı, kendi imzâladığı karârnâme ile orduda görev veriyor idi.

Çünkü Devletin başı olan cumhurbaşkanları aynı zamânda ordunun başkomutanı idi...

Kâzım SEVÜKTEKİN isimli şerefsiz bir mirlivâ’nın yapdığı sahtekârlık neticesinde

Gedikli zâbitlikden gedikli erbaşlığa tenzil edilen askerler de tıpkı zâbitân heyetimiz gibi

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde karârnâme ile terfi ettiriliyorlar idi.

İşde, 1944 senesinde Gedikli Erbaşların terfisine dâir Cumhurbaşkanlığı karârnâmesi...

 

 

6a 6b

*  *  *  *  *

1951

 

1951 senesi,

Türkiye’nin NATO’ya üye olması için gizli tezgâhların tertiplendiği ve çalışmaların başladığı senedir.

Başbakan Şemsettin GÜNALTAY ile başlayan Coni’nin kucağına oturma sevdâsı,

Bir sene sonra Başbakan olan Adnan MENDERES ile geri dönülmez bir yola girdi...

NATO maskesi ile Bâb-ı Ȃli’nin kapısına dayanan Coni,

Türkiye’yi Küçük Amerika yapmak isdeyen zübük siyâsileri devletin başına,

Coniperest subayları da ordumuzun başına oturtdu.

Coni’nin ilk yapması gereken iş de

Mustafa Kemal’in askerlerini evvelâ gemlemek, akabinde de kafeslemek idi.

Çünkü, Mustafa Kemal’in çarıklı askerleri,

Dedelerimizin Harb-i Umûmi-î dediği savaşlarda garbın tek dişi kalmış tekmil canavarlarının

O biricik dişini de kerpeten ile kanırta kanırta sökmüş idi.

İşde, sırf bu sebepden dolayı bu canavarlar,

Türk askerinin savaşkan rûhunu törpülemek için yanıp tutuşuyorlar idi. Bunun için de subaylarımıza süslü püslü elbiseler giydirip kadınlar gibi süslemek

Ve daha da önemlisi,

O vakde kadar subay ve er olmak üzere iki sınıflı olan Türk askerini çeşitli sınıflara bölmek isdediler.

Coniden beslemeli ve feslemeli garb perestiş subaylarımız,

Astsubay” dedikleri “ortada sandık” cinsinden yeni ve köle bir asker sınıfını 1951 senesinde peydahladılar.

7

 

Subay yardımcısı” dedikleri Astsubayların  yetiştirme usûlleri

Bakanlıkların peydahlayacağı “Yönetmelik” ile  tesbit edilecek,

 

8

 

Yükselmeleri de Bakanlık onayı ile yapılacak idi...

9

 

Bakanlık onayı, “tasdiknâme” demek. Bir başka ifâde ile “çalışma izni” demek.

İlgili Bakanlarımız diyor ki;

“Ey, çavuş! Ben sana, orduda sâdece “çalışma” izini veriyorum. Emir verme yetkin yok, komutan olmazsın!.

 

*  *  *  *  *

21

 

27 Mayıs subay darbesi ile kudret zehirlenmesine uğrayan sömürgen subaylarımız;

Yeni bir kânûn daha peydahladılar! İsmine de TSK Personel Kânûnu dediler. Ve birbirine hiç benzemeyen subay ve asubayları aynı torbanın içine tıkışdırdılar.

Bu kânûn ile subaylarımız, 1951 senesinde tertipledikleri 5802 sayılı Astsubay Kânûnunu “ilgâ” etdiler.

Fakat bu kânûnun sâdece bir maddesine dokunamadılar; birinci maddesini “ipkâ “etdiler.

Çünkü

Sırtını dayayacakları, kendi işlerini sırtına yıkacakları,

Maçaları sıkışdığında da kendi suçlarını üzerine atacakları bu “ortada sandık” askerden vazgeçemediler.

1951 senesinde peydahladıkları ve “subay yardımcısı” dedikleri astsubayları

Personel Kânûnunun aşağıdaki şu parantezin içine “korka korka ve küçük harfler ile” sakladılar.

10

  • Kendileri gibi harbiye neşetli Cumhurbaşkanlarından imzâlı “berât” ellerinde,
  • Döne döne pervâne olmuş emir erleri, seyis erleri ve hizmet erleri her dâim etrâfında,
  • Mayın eşşeği gibi ileri sürdükleri “yedek subay” önlerinde,
  • Kendi işlerini sırtına yükledikleri “subay yardımcısı” asubaylar da yanlarında idi nasıl olsa!

 

Bu subaylarımızın sırtını kim yere getirebilir idi şu dünyâda?

Fakat!

Öyle değil midir?

Her saadetin sonu felâket değil midir?

 

*  *  *  *  *

15

 

27 Mayıs’ın darbeci subaylarının tertiplediği TSK Personel Kânûnu,

Tamâmen subayların saadetini tahakkuk etdirmek üzerine tezgâhlandı.

Subay yardımcısı” dedikleri astsubayı da kerem eyleyip

Bölük anası” ya da “tampon” olarak kullanmak maksadı ile  bu kânûna sokuşdurdular.

926 sayılı işbu TSK Personel Kânûnuna göre subaylarımızın yetiştirilmesi,

Özel Kânûnuna göre yürütülecek idi.

11

 

Yukarıdaki maddeye bakmayın siz. Bu kânûn, 1967 senesinde kabul edildi. Fakat bu târihde harp okullarının kânûnu hâlâ yok idi. 926 sayılı TSK Personel Kânûnu meriyyete konuldukdan sonra 4 sene boyunca daha harp okulları, “Yönetmelik” ile idâre edildi. Çünkü işlerine öyle gelmiş idi. Asubaylar için 1951 senesinde kânûn tertipleyen Genelkurmay Başkanlığımız için bir kânûn da subaylar için tertip etmek zor değil ki...

 

20

 

*  *  *  *  *

 

21

 

Gene aşağıda gördüğünüz Kânûna göre

Taa 1929 senesinden beri mûtâd olduğu üzere

Zâbitân heyetimiz, gene Cumhurbaşkanı karârnâmesi ile subay nasbedilecek idi.

13x

Subaylarımızı özel kânûnlarına göre yetiştirip

Cumhurbaşkanı karârnâmesi ile işbaşı yapdıran 926 TSK Personel Kânûnu

Asubay dedikleri askerlere gelince suyu yokuşa akıtdı.

Subay yardımcısı olan asubaylar;

Bakanlarımızın çala kalem tertip etdiği “Yönetmelik” ile yetişdirilecek idi...

14

 

Subay yardımcısı olan asubaylar;

Bakanlarımızın ayak üsdü imzâ etdiği “tasdiknâme” ile ordumuzda görevbaşı yapacaklar idi.

 

15x

 

*  *  *  *  *

25

 

Harbiyeli Efendilere Kelime Ayârı!

2013 senesi dâhil olmak üzere harbiyeli subaylarımızın teğmenliğe nasıpları,

Cumhurbaşkanının imzâladığı karârname ile yapılır idi.

11 Şubat 2014 târihinde  bir kânûn ile bu “karârnâme” kelimesine bir ayâr verdiler ve “onay” yapdılar.

Subaylarımızın 1929 senesinde başlayan “Cumhurbaşkanlığından berâtlı muvazzaflık” saltanâtı

Tam 85 sene sonra mutlak zevâl buldu!..

 

Birinci Cumhurbaşkanı Gâzi M. Kemal’in 1929 senesinde başlatdığı bir devlet geleneğini;

  • Onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL 2014 senesinde yıkdı.
  • Sonuncu Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN da 2017 senesinde yıkdı... 

 


İşde, o kânûn tasarısını imzâlayan vekiller.

16

 

6519 sayılı kânûn ile 11 Şubat 2014 târihinde

926 sayılı TSK Personel Kânûnunun 34’üncü maddesinde birkaç “kelime ayarı” yapdılar ve

Subaylarımızın teğmenliğe nasıpları için şart olan cumhurbaşkanı karârnâmesini “iptâl” etdiler.

Yerine de Bakanların “onayı” şartını ikâme etdiler.

Komisyon Raporunun madde gerekcesinde şöyle yazdılar;

Subaylığa nasıp işlemlerinde “karârnâme” esâsının kaldırılması ve yerine “onay” sisteminin getirilmesi...

17 6519

 

*  *  *  *  *

29

 

2014 senesinde 6519 sayılı kânûn ile yapılan “kelime ayârını” yeterli bulmayan AKP hükûmeti,

15 Temmuz’culara abdestsiz yakalanınca korkudan epeyi ecel terleri dökmüş olmalı ki

2017 senesinde tertiplediği 681 sayılı KHK ile “çift dikiş” yapdı...

18a

 

İşde, 681 sayılı KHK’yi imzâlayan siyâsiler...

khk 681 imza

 

*  *  *  *  *

 

Karârnâmesi yok! Fakat Cumhurbaşkanı var!

R. Tayyip ERDOĞAN,

Harp okulu öğrencilerinin subaylığa nasıp karârnâmesini imzâlama geleneğine Başbakan sıfatı ile 11 Şubat 2014 târihinde son verdi.

Fakat karârnâme vermediği teğmenlere, bu kez Cumhurbaşkanı sıfatı ile diploma vermeye gitdi...

Birisi dese ki; Cumhurbaşkanım; sen, o teğmenlere hangi hakla diploma veriyorsun? Diyelim ki protokol denen şeyde bir yanlışlık oldu... Fakat bu işi yapanlar iyi bilir; protokolde yüzde 99 başarı bile başarı sayılmaz. Olacak iş değil fakat ben şaşırmıyorum! Çünkü R. Tayyip ERDOĞAN’ın tarzı bu. Anayasaya Mahkemesinin aldığı karârı bile tanımayan O değil miydi? Kural, kânûn, karârnâme kendi işine nasıl gelirse öyle tatbik ediyor.

 

20x

 

Subaylığa nasıp için karârnâme imzâlamaya 2014 senesinde son verildi. Haydi, bir alışkanlıkdır, belki de bir yanlışlık olmuşdur diyelim 2014 senesinde...

Fakat Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN, 2015 senesinde de aynı şeyi yapdı. Harp okullarına gitdi ve mezûn edilen teğmenlere diplomasını verdi... Peki, verdiğin o diplomaların karârnâmesini imzâladın mı, Cumhurbaşkanım?

Cumhurbaşkanı olarak sen, hem karârnâme imzâlamaya son ver.

Hem de karârnâmesini imzâlamadığın teğmenlere diploma ver!..

Türk tipi Anayasa,

Türk tipi başbakan

Türk tipi başkanlıkdan sonra

Bu da herhâlde Türk tipi diploma vermek oluyor!..

 

21x

 

*  *  *  *  *

 

Komutanlık Vasfının Dayanılmaz Ayrıcalığı!..

Burada şu tesbiti yapmalıyız!

Mevcudu ne olursa olsun! Bir askerî birliğe "komuta etmek"; askerlik sanatının bir askere tahmil etdiği en yüce yetki ve en büyük ayrıcalıkdır.

Komuta etmek demek; tıpkı Atatürk’ün yapdığı gibi, emrindeki askerlere “ölmeyi ve öldürmeyi” emretmek hak ve yetkisine sahip olmak demekdir.

Gemi Komutanından, Karakol Komutanına kadar,

Bizim ordumuzda da “komutanlık yapan” çok sayıda Asubayımız var.

 

Fakat

  • Hem subay yardımcısı,
  • Hem muvazzaf oldukları hâlde

       Ve dahi

  • Hem de komutanlık yapdıkları hâlde

Bizim Asubaylarımız, bizim ordumuzda “subay” sınıfına dâhil edilmezler.

Şu koca dünyâda sâdece T.C. Ordusuna has olan;

  • Bu saçmalığı,
  • Bu akılsızlığı,
  • Bu ahmaklığı,
  • Bu kalleşliği,
  • Bu şerefsizliği,
  • Bu hâinliği,
  • Bu ahlâksızlığı,
  • Bu kânunsuzluğu,

Şu koca dünyâda “insanım” diyen hiç kimse izâh edemez!

 

*  *  *  *  * 

 

Gitdi Karârnâme, Geldi Tasdiknâme...

Cumhurbaşkanına özgü bir imtiyâz olan subay nasıp onay yetkisi,

Hem 2014 senesinde hem de 2017 senesinde kabul edilen her iki mevzuât ile Millî Savunma Bakanına verildi.

Harb okulu mezûnu subaylar, ingilizcesi “commission” olan türkcesi “berât” demek olan “imtiyaz” hakkını, işde, böyle kaybetdiler. Bu değişiklik yapılasıya kadar Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden ve başkomutan olan cumhurbaşkanın imzâladığı karârnâme ile Türkiye Cumhuriyetini temsil etmek üzere “berat” verilen subaylarımız, böylece Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil etme hak ve imtiyâzını kaybetdiler. Bugün artık harb okulundan neşet eden subayların nasıplarını Millî Savunma Bakanı “tasdik” ediyor.

Subaylarımız bir şey daha kaybetdiler;

Başkomutan sıfatı ile cumhurbaşkanının verdiği “emir verme ve komuta etme yetkisini

Meriyyete konulan bu yeni uygulama ile;

Yetki ve imtiyâz bakımından subaylar, yüksek bir irtifâ kaybetdiler ve asubaylar ile eşit düzeye indiler.

Bir başka ifâde ile üst’lerde uçan subaylarımız, kendilerini bir anda ast’ların yanında buluverdiler.

1929-2014= Tam 85 sene ediyor.

Birinci Cumhurbaşkanımız Gâzi M. Kemal’in,

1929 senesinde meslekdaşı subaylara, başkomutan sıfatı ile armağan etdiği karârnâmeli “berât”ı

Onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2014 senesinde

Sonuncu Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN da 2017 senesinde subaylarımızın elinden geri aldı.

 

2014 senesinden itibâren subaylarımızın artık;

  • Devletin başı Cumhurbaşkanı nâmına T.C. Devletini temsil etmek hakkı ve
  • Başkomutan Cumhurbaşkanı nâmına emir vermek ve komutanlık etmek “berâtı” yok!


Merhabâ Memur isimli makâlemizde 15 Kasım 2014 Cumartesi günü söylemiş idik!

Sucukcu Necdet’in başlatdığı irtifâ kayıbını, Seri Paşa Hulusi, sıfır noktasına getirdi.

211 ve 926 sayılı kânûnlara tâbi olsalar da

1967 senesinden beri asubayların olduğu gibi

2014 senesinden buyana subaylarımız da

Millî Savunma Bakanından “tasdiknâmeli” devlet memurudur artık!

Çünkü, Anayasamıza göre sâdece Cumhurbaşkanı karârnâme imzâlayabilir.

İngilizcesi “commissioned” olan (cumhurbaşkanından berâtlı) sıfatı, bu târihden sonra mutlak zâil oldu.

Subaylarımızın diploma tevdi törenlerine Cumhurbaşkanının gitmesi için artık hiçbir sebep kalmadı.

Bu da şu demek oluyor ki;

Şu târihden sonra yapılacak subay ve asubay diploma törenlerinde artık sâdece ilgili Bakanları göreceğiz.

Subaylarımız, Cumhurbaşkanın elinden diploma ve karârnâme berâtı alma imtiyâzını da kaybetdiler.

Diploma töreni konusunda da subaylarımız,

Şöyle bir “tebdil-i vâsıta” eylediler ve

Küheylân atdan inip, karakaçan eşşeğe bindiler...

 

brove 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

Adalet, tüm yaşamı kapsayan geniş bir yelpazedir. Yıllardır, ön yargılarla sosyal ve ekonomik haksızlıklara uğrayan assubaylar “Biz ayrıcalık ve imtiyaz talep etmiyoruz. Talebimiz adalet, eşitlik ve insan onuruna saygıdır!” diye haykırmaktadır. Ne yazıkki, bu haykırışı sağır sultan duysa bile yüreği, vicdanı ve kulağı mühürlü olanlar duymak istemiyor!

Bir üniforması da kefen olan, bir ayın 8-10 gününü '24 saat esasına göre' tek kuruş fazla mesai ücreti almadan, kışlada geçiren assubaylar, büro memuru statüsünde göreve başlıyorlar. Fakat, üzülerek görüyoruz ki, her kuruma örnek diye gösterilen TSK, kendi personeli arasında ayrımcılık yaparak subaylara imtiyaz, assubaylara tahakkümü reva görüyor! Herhalde, bizim terimizi ve kanımızı şaşal suyu zannediyorlar!

Bir çok meslektaşım gibi bende yaşadığımız bu haksızlıkları konu alan, hukukun guguk olduğunu belirten yazılar yazdım. Bizler, sosyal ve ekonomik alanlardaki haksızlıklarımızın yanısıra, çağdışı iç hizmet ve askeri hukuk sisteminin de personelin moral motivasyonu üzerinde olumsuz etki yaptığını, hizmet verimliliğini düşürdüğünü belirttik. Bu durumun aynı zamanda emeklilerin de aidiyet duygusunu erezyona uğrattığını söyleyerek değiştirilmesini talep ettik. Bunun üzerine basın yoluyla açıklamalar yapıldı, bizlere sözler verildi, ancak gerçekleştirilmedi!...

Kendi personelinin sesine kulak vermeyenler, AİHM'nin “Şahsi hürriyet ancak hakim tarafından yapılan yargılama sonucu kısıtlanabilir” kararı ile Türkiye’yi mahkum etmeye başlayınca, disiplin amiri tarafından verilen bu tür cezaları ve disiplin mahkemelerinin kaldırılması konusunda girişimlere başladı. Ancak, ön yargılı zihniyetin direndiğini ve isteksiz davrandığını izliyoruz!

MSB Müşteşar Yardımcısı hakim generalimiz “Ordu, insan hakları konusunda çok hassas. Kötü muamele, cebir, şiddet suçtur ve tespit halinde cezası vardır” buyurmuşlar. Yukarıdan bakınca herhalde öyle görünüyor!

  • Orduda insan haklarına hassasiyet olduğu için mi assubaylara tahakküme varan sosyal, ekonomik ve insan onuruna aykırı haksızlıklar yapılıyor?
  • Bir general emirle ölüme gönderdikleri personele "orduda biz başız, siz kıçsınız" sözünü insan haklarına hassasiyetin gereği olarak mı  söyleyebiliyor?
  • Dolmabahçe kahramanı, assubayların gönlündeki sevgisizlik anıtının timsali eski genelkurmay başkanı Sn.Büyükanıt "assubay benim teğmenimden fazla maaş alamaz" saçmalığını ordudaki insan haklarına hassasiyetinden  dolayımı düşünebiliyor?
  • Ordu'da insan haklarına saygıdan dolayı mı aynı suçu işleyen üst'e adaletin şevkatli kolları, ast'a  cezaevinin yolları zihniyeti ile hazırlanan yasalar gereği  farklı cezalar veriliyor?..

Askerliğin olmazsa olmazı "disiplin"in tarifinde 'astın ve üstün hukukuna riayet' ilkesi olmasına rağmen, uygulamada "üst daima haklıdır" prensibine dayanan bir askeri adalet sisteminin olduğunu ve bu sistemde de insan haklarına saygının gerçekleşmeyeceğini en iyi sayın hakim generalimizin bilmesi gerekmiyor mu?

Orduda şehit olan askerlerin sayısından fazla intihar eden asker olduğu söylenmektedir! Bu abartılı bir iddia olsada, intihar gerçeğini değiştirmiyecektir. Tırnağınızı biraz derin kesseniz canınız yanar. O halde insan canına nasıl kıyabilir? İntihar elbette psikolojik bir olgudur. Ancak, askerlerin intiharını tetikleyen nedenler içerisinde, adaletsizlik ve amir keyfiyetinin ilk sıralarda yer aldığını hepimiz bilmekteyiz. Bu güne kadar yüzlerce intiharın nedenleri incelenerek kaç amir sorumlu bulunup cezalandırılmış ve intiharların önlenmesi için hangi tedbirler alınmıştır? Tüm bunlar toplum vicdanında derin izler bırakmaktadır.

Bir önceki yazımda belirttiğim gibi aynı suçu işleyen üst veya amir ile ast ayrı, ayrı yargılanıp farklı cezalar almakta, sonuçları ast'ın aleyhine gerçekleşmektedir. Tüm bunlara ve diğer uygulamalara mı insan hakları konusunda hassasiyet ve adalet diyorsunuz?

Türk Silahlı Kuvvetleri'nde intihar eden, istifa eden, mahkemeye verilen, personelin rütbeye göre dağılımı nedir? Subay emekli olmamak için imkan olsa yaşını küçültmek isterken yaş haddinden emekli olan kaç assubay vardır?

Bu konudaki istatistik sonuçları bile her kuruma örnek olduğu bildirilen TSK'deki haksızlığın, adaletsizliğin ayrımcılığın boyutlarını ortaya koyacaktır...

Buradan bir kez daha yetkililere sesleniyorum;

Ordu'yu  haksızlıkları yazanlar değil, haksızlıkları yapanlar yıpratır! Ön yargılarla personel arasında ayrımcılığa ve tahakküme varan  haksızlığa devam ettiğiniz zaman, orduyu başkalarına gerek kalmadan, sizler yıpratacaksınız.

Kimse haksızlıkları, adaletsizlikleri saygı duyduğumuz hiyerarşi kılıfı ile gizlemeye çalışmasın. Artık, sadece ölüme ve göreve gönderilirken hatırlanmak ve vatanseverlik duygularımızın istismar edilmesini istemiyoruz. 

GÜÇLÜ ORDU, GÜÇLÜ TÜRKİYE sadece bir slogandan ibaret olmaması için orduda adaleti geçiktirmeden sağlamalısınız. Adalet birgün herkese gerekecektir... 

Saygılarımla.

adaletsizliktende-ote

Orduevi ve kamplara gitmek istemeyen meslektaşlarıma “Biz ürettik, biz çalıştık. Biz bu orduya ve ülkeye sadakatimizi terimiz, kanımız ve canımızla ispat ettik. Bunun karşılığında vatanseverlik duygularımız istismar edilerek, ön yargılarla tahakküme varan haksızlıklara sessiz kalmamalıyız! Orduevi ve kamplar, sayılarımızla ters orantılı ve hizmet kalitesi düşük olsa da giderek bu olumsuzlukları dile getirmeliyiz!”  diye yazsam da; “Hoca verir talkımı, kendi yutar salkımı” dedikleri gibi ben de bu tesislere giderken ayaklarım adeta geri geri gider. Sinirlerimin bozulacağını bilmesine bilirim de eşimin, çocuklarımın bu ayrımcılığın ruhumda yarattığı fırtınaları daha fazla anlamaması için bu tesislere istemeyerek giderim...

Neden orduevini, askeri kampı tercih ederiz? Bunun en önemli nedeni ekonomik sorunlarımızdır. Yani, mecburiyet! Bana da hak ettiğim maaşı, hâttâ benim kadar tahsili ve hizmeti olmayan subaya verilen maaşın yarısını verseler lanet olsun diyerek bu tesislerin yakınlarından geçmem ama, bu durumda bu tesislerden faydalanmak öncelikle bizim hakkımız olmalıdır.

Sosyal tesislere, sözüm ona haksızlık depremleri ile hasar gören ruhumuzu dinlendirmeye gideriz ama, bu mümkün mü? Cumhuriyetin kazanımlarını kendi kazanımı olarak görenler, anayasanın yasakladığı imtiyazı, zümre egemenliğini hak olarak değerlendirenlerin uygulamaları ruhunuzda yeni fırtınaların kopmasına neden olur!..

211 sayılı Kanun, Tugay dahil daha ast birliklerde subay ve assubayların müşterek yararlanacağı askeri gazino, Tümen ve daha üst birliklerde ise subay ve assubaylar için ayrı ayrı orduevi kurulacağını öngörür. Burada yasa ayırımı değil, hizmetin sağlıklı verilmesini amaçlamıştır.

Ön yargılı kişilerce, müşterek faydalanılan bazı gazinolarda bile 'dünyadaki utanç duvarları yıkılmasına rağmen' salonlar paravana ile ayrılmakta ya da  ayrımcılığı çağrıştıran ayrı bölümler tahsis edilmektedir. Bu düşmanca tutum TSK'ye ne kazandırıyor? Bunu hangi değer yargısı ile haklı gösterebilirsiniz? Bu olsa olsa sadece ordudaki sevgisizlik sarmaşığını büyüterek, TSK düşmanlarının ekmeğine yağ sürmektedir!

Kimse bizlerin subaylarla bir arada hizmet almayı lütuf  saydığımızı zannetmesin. Bizim, sayılarımızla orantılı, hizmet kalitesi tahakkümü çağrıştırmayan ve tesislerden hakça yararlanmaktan başka bir isteğimiz yoktur.

Ordumuzdaki muvazzaf ve emekli subay sayısı astsubay sayısının üçte biri oranındadır ama, sosyal tesisler tamamen ters orantılıdır. Örneğin İzmir'de 17 bin emekli assubaya karşı 5200 emekli subay vardır. Buna karşı subaylara ait tesislerdeki yatak kapasitesi 559 assubaylara ait olanların ise yatak kapasitesi 184'dür. Devasa KONAK subay orduevi varken sıkıntı çeken assubaylar kimsenin umurunda olmamış, NATO binası iken restore edilen ALSANCAK orduevi de subaylara tahsis edilmiştir.

İzmir’de Assubaylar için yapılması planlanan ve şimdiki K.K.Komutanımızın Ege Ordu Komutanı iken “Yeni asb.ordu evinin ödeneği ve planı hazır. Yer tespiti yapıp inşaat başlayacaktır” sözünü verdiği Asb.orduevi bürokrasiye mi yoksa ön yargılara mı  kurban edildi?

Orduevi ve askeri gazinolarda bu haksızlık yaşanırken, kamplarda da bundan farklı bir durum olmadığını biliyoruz!

Antalya Karpuzkaldıran Kampı subay ve assubayların müşterek hizmet aldığı bir kamptı. Assubayın üç moteline göz dikenler, "tüm kuvvetlerin  kampları birleşecek, TSK kampları olacak" diyerek, bu kampı subaylara tahsis ettiler. Yanında bulunan havacıların avuç içi kadar büyüklükte 3ncü sınıf otelden farksız mozaik ve eternit kaplı motellerin bulunduğu kampını astsubay kampı yaptıktan sonra, amaç gerçekleşince kampları tekrar kuvvetlere ayırdılar.

Hukuksuzluğun sonu yoktur! "Elimizde çekiç olduğu sürece karşımızda olan herkes çividir" mantığı ile denizinden faydalanması mümkün olmayan Erdek kampını assubaylara tahsis edip, Foça Kampı'nıda sadece subay kampı yaparız dediler ve yaptılar! Sadece assubayların yararlandığı Ören Kampı'na karşılık sadece subayların yararlandığı AKÇAY-HAMZAKÖY-BODRUM-FOÇA-CEVİZLİ-ALTINKUM-YALOVA gibi  kamplarının sayısı, tesislerin kalitesi tam bir imtiyaz ve ayrımcılık örneğidir!

Öyle ya, TSK her kuruma örnek, Anayasanın ve Cumhuriyetin teminatı  olarak bilinmektedir. Mum dibini aydınlatmaz! Ceza, tayin, sicil korkusu ile muvazzaf sessiz kalır, emeklisi ise bu hukuksuzluğa lanet eder, razı olurdu!...

Böyle mi düşünülüyor? Bu zihniyet ve davranışla mı orduda birlik ve beraberliği sağlayacak, bizleri gözümüzü kırpmadan ölüme göndereceksiniz?

Kimse adaletsizliği, hiyerarşi kılıfına sokmaya çalışmasın! Bizler hiyerarşiye saygılıyız. Ayrıca eşimizin, çocuklarımızın, emeklinin hiyerarşi ile ilgisi olabilir mi?

Yaşanan ayrımcılığı, tahakkümü, ego tatminine dayanan ayıpları saymakla bitiremeyiz...

Karpuzkaldıran'daki astsubay lokantası deprem tehlikesine karşın kapatıldığı için subay yemek salonunun ayrılan bir bölümünden istifade ediliyordu. Yüksek kültür ve sosyeteye sahip (!) bir grup  bayan, bundan duydukları rahatsızlığı self servis kuyruğunda dile getirirken “Bunlar bıktırdı, assubayın burada ne işleri var?” tarzındaki konuşmayı bizlerle birlikte duyan bir hanım söze karışarak “Hanımefendi sizi tanıyorum. Sizin çocuğunuz benim öğretmenlik yaptığım okulda okuyor. Ben astsubay eşiyim. Belki beni hatırladınız. Sizin beni aşağılamaya çalışmanızı şiddetle kınıyorum! Tahsiliniz mi, kültürünüz mü, ailenizin sosyal yapısı mı kendinizi üstün görmenizi sağlıyor? Yoksa siz kocanızın rütbesini mi taşıdığınızı düşünüyorsunuz? “  yanıtını hayranlıkla izledim. Bu ordudaki sevgisizliğin, eş ve çoçuklarımıza kadar sirayet eden üstünlük kompleksinin ve bulunduğumuz durumun resmidir! Umarım bundan orduyu yönetenler ders alırlar.

Şimdi bir başka haksızlık, bir başka ayrıcalık gündemde. İstanbul’da donanmamıza uzun yıllar astsubay yetiştiren Beylerbeyi Dz. Asb. Hazırlama Okulu'nun subay orduevi yapılacağı söylentileri var. İstanbul’daki subay sayısının da, İzmir’den farklı olmadığını düşünüyorum. İstanbul'da subaylara ait  Harbiye, Fenerbahçe, Kalender, Kasımpaşa, Aksaray, Büyükçekmece orduevleri ve bir çok askeri gazino var. Assubayların orduevlerinin toplam yatak ve tesis kapasitesi bunlardan biri kadardır. Haksızlığın bile ölçüsü vardır! Kaldı ki, bizlerin İstanbul'da boğazda bir orduevinde dinlenme hakkımız yok mudur? Beylerbeyi'ne yapılacak orduevinin assubaylara veya müşterek kullanıma tahsis edilmesini bekliyoruz...

Başta ekonomik haksızlıklarımız olmak üzere, bu tür ayrımcılık, adaletsizlik, sahipsizlik duyguları görevdeki kardeşlerimizin hizmet verimliliği ve moral motivasyonunu olumsuz etkilemekte, emeklilerimizin ise kurumlarımıza olan AİDİYET duygusunu her geçen gün erezyona uğratmaktadır.

Saygılarımla...

88-yillik

Dile kolay, 29 Ekim 1923’den bugüne tam 88 yıl geçmiş. Saltanatçı yapıdan cumhuriyete koca bir devrimle geçişin seksen sekizinci yılını kutluyoruz. İstiklal Savaşıyla yazılan o efsanevi destan hem atalarımızın işgal günlerinde yaşadığı  acıları gözler önüne seriyor hem de ne denli özgürlüğüne düşkün bir millet olduğumuzu apaçık ortaya koyuyor. Tam da Atamızın dediği gibi; karakteri bağımsızlık olan bir milletin çok zor şartlar altında dahi nasıl mucizeler yaratabileceğini, nasıl birlik ve dirlik olabileceğini, yoklukların içinden nasıl koca devrimlerle çıkılabileceğini cümle cihana ispat eden bir destandır cumhuriyetimizin kuruluş hikâyesi.

Nazım Hikmet’in dizelerinde ne kadar da çarpıcı anlatılıyordu, o varoluş mücadelesini gerçekleştiren insanların onurlu ve fedakâr duruşu…

dağlarda tek  tek  
ateşler yanıyordu.  
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki  
şayak kalpaklı adam  
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden  
güzel, rahat günlere inanıyordu  
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,  
birdenbire beş adım sağında onu gördü.  
paşalar onun arkasındaydılar.  
o, saatı sordu.  
paşalar : «üç,» dediler.  
sarışın bir kurda benziyordu.  
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.  
yürüdü uçurumun başına kadar,  
eğildi, durdu.  
bıraksalar  
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak  
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak  
kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı.

İşte dağlarda tek tek yanan ateşlerle başlamıştı hikâye. Yıllardır cepheden cepheye koşan Anadolu insanı bıkmıştı savaşlarla gelen yokluklardan. Açlıktan ve ümitsizlikten bitap düşmüştü. Barış gelsin de bu bereketli topraklara adı ne olursa olsun diyordu artık. İşgale bile razıydı. İşte bu umutsuz ve acı sağanakların baş gösterdiği günlerde adı Kuvay-ı Milliye olan bir avuç insan dağlara çıkıyor ve işgale direniyordu. İsimleri Ethem’di, Şahin’di, Mehmet’di, Ali’ydi, Kara Fatma’ydı… Onlar biliyorlardı ki, teslim olmak çözüm değildi. İşgale boyun eğmek, acıları ve yoklukları sürekli kılacaktı. Bağımsız yaşamaya alışmış bu topraklar, köleliğe alıştırılacaktı. Öz değerlerini bir bir yitirecekti.

Onlar biliyorlardı ki, küçücük ateşlerle başlar ve kocaman olurdu yangınlar. Anadolu’nun dört bir yanına serpiştirdikleri bu küçük kıvılcımlar elbette ki kocaman bir ateş topu olacaktı. Onlar küçük ama kahraman insanlardı. Küçük zabitti, zabitti, köylüydü, kadındı, asker kaçağıydı, dağların efesiydi… Yüreklerini sıcak tutan şey, kurtuluş gününe olan imanlarıydı.

Bu küçük çoban ateşleri teker teker birleşmeye başladı Samsun’da, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta ve Ankara’da. Artık Atatürk’ün önderliğinde tüm Anadolu’yu kasıp kavuran dev bir İstiklal ateşi yanıyordu. Kim durabilirdi ki, yüreği bağımsızlık hasretiyle yanan bir milletin önünde? Çığ topu gibi çoğalan ve sıradanlıktan kahramanlığa tereddütsüz geçiş yapan bu halkı, kim nasıl esir alabilirdi ki?

Ve sonunda tarihinin başlangıcından bugüne bağımsız yaşamayı ilke edinmiş Türk milleti, yeni destanını yazıyor; Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle birlikte yeni yaşam düzenini Cumhuriyet olarak kuruyordu.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! 
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, 
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli: 
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! 
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli 
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

ATATÜRKÇÜLÜK VE TOSUNCUK PAŞALAR

Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle yepyeni bir yaşam düzenine geçiliyordu. Artık saltanat olmayacaktı. Herkes hür ve eşit olacaktı. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye medeniyetle bezenmiş bir memleket yaratılacaktı. Batı tipi demokrasiyle yaşanacak ve ayrıcalıkların, imtiyazların, sınıflaşmanın önüne geçilecekti. Kimse kimseden üstün olmayacaktı. Hakta, hukukta, emekte ve cinsiyette eşitlik olacaktı. İşte cumhuriyete inanç böyle başlamıştı. Bir millet yokluktan varlığa böyle geçmeyi arzulamıştı. Atasına içten ve samimi olarak bağlanmış ve inanmıştı.

Ne olduysa, o hastalandıktan ve öldükten sonra olmaya başladı.

Eski alışkanlıklar bir bir geri gelmeye yüz tuttu. Birileri yeniden imtiyazlı olmak istiyordu. Ayrıcalıkları olsun istiyordu. Kendisinin halktan daha akıllı olduğunu sanıyordu. Cahil halkın kendisini yönetemeyeceğini, o yüzden de zamanı gelince ayar verilmesi gerektiğini savunuyordu. Hatta hep iktidarda olmayı istiyordu. Herkese nizam ve intizam vermek ve böylece devleti daim kılmak çabasındaydı. Nizam ve intizam olmazsa, yıkılırdı yoksa rejim. Devlet öncelikli olmuş, halk ikinci plana atılmıştı. Devleti koruyan ağır ağabeyler hızla imtiyazlı sınıfı oluştururken, cumhuriyetin kendisine tanıdığı hakları kullanmak isteyenler itilip kakılmaya ve kurşunlanıp asılmaya başlanmıştı.

Cumhuriyetçilik, egemenliğin kayıtsız  şartsız halkta olduğunu söylüyordu. Fakat bunu halktan almayı isteyenler güçlenmişti. Palazlanmıştı.

Halkçılık, memlekette sınıfların olmadığını, söz konusu olanın iş bölümü ve dayanışma olduğunu söylüyordu. Fakat onlar, halkı sınıflara bölüyorlardı. Üstelik bunu Atatürk’ü, adını ve ilkelerini kullana kullana yapıyorlardı.

Laiklik, dine ve ibadete karışmamayı, hatta halkın inancına saygı duymayı ve korumayı  savunuyordu. Oysa onlar, bir zamanlar savaştıkları komünizm gibi davranıp, dinsiz ve inançsız toplum yaratma çabasına giriyorlardı. Dindar olanı fişliyor, ötekileştiriyorlardı. Oysa yapılması gereken sadece yobaz olanı diğer samimi inananlardan ayırmaktı. Çünkü Türk’ün karakterinde nasıl bağımsızlık varsa, nasıl vatana ve bayrağa düşkünlük varsa, dinine de düşkünlük vardı. Bu ülkenin gurur ve onurla söylenen İstiklal Marşı, apaçık bir belgeydi. Türk Milleti, Tanrısının kutsamış olduğu bir milletti.

Devletçilik, devletin ve özel teşebbüsün gereken yerde ve zamanda işbirliğini öngörüyordu. Fakat bunu da eş, dost ve akrabayı zenginleştirme kaynağı olarak kullanmaya başladılar. Arpalıklar yarattılar, her şeyi adamlarına peşkeş çektiler. Devletçiliğin ruhuna Fatiha okudular. Ona buna peşkeş çektikleri de, ziyan olup gitti. Çünkü tüccar aklıyla değil, yağma aklıyla yönetiliyorlardı. Öyle anlar geldi ki, kimilerinin adı “Kalebodur Paşa”ya bile çıktı.

Milliyetçilik, millet olma kavramı  ve düsturuyken onu da Hitler’in ırkçılığına çevirdiler. Vatan haini olmayı o kadar ucuzlattılar ki, beylere selam sabah vermeyen herkes kolayca hain ilan olundu. Farklı düşünen, farklı  söyleyen tüm sesler bu yolla kolayca susturuldu. Özellikle komünistler ve sosyalistler bu yöntemle tu kaka ilan edildi. An geldi, kendilerine en yakın olan ülkücüleri bile damgalamaktan çekinmediler.

En önemlisi de devrimciliği  öldürdüler. Atatürk devrimciliğini durağan bir şey sanıp tabiat varlıklarını korur gibi korumayı amaçladılar. Oysa Atatürkçülük, çağdaşlaşma ve medenileşme yolunda devamlı akan bir nehirdi. Her gün yenilenen, yeni ufuklara açılan bir çağlayandı. Teneke kafalarıyla bunu anlayamadılar, algılayamadılar. Atatürk, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedef koyuyordu, onlar bir kaplumbağa gibi kabuğunda yaşamayı seçtiler. Atatürk, “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!” diyordu, onlar Edirne’den ötesini umursamadılar. Hep geriye baktılar, herkesi düşman gördüler. Herkesi düşman görmekle kalsalar yine iyiydi ama uygulamalarıyla, herkesi devletine düşman yaptılar. Herkesin herkese düşman olduğu bir toplumun nasıl millet olacağını düşünmediler bile…

İşte size cumhuriyetimizin seksen sekiz yıllık tarihinin kısa bir özeti.

Biz assubaylar hep kandırıldık. Kemalistliği Atatürkçü olmak sandık. Atamızın kalpaklı resimlerini görünce, ay yıldızlı bayrağımızı görünce; sahiden de O’nun izinden gittiğimizi düşündük. Oysa Atatürkçülük, Kemalizm gibi sığ bir yapı değildi ki. Atatürkçülük Türkiye’yi çağdaşlaştırmak, bilimde, teknikte, eğitimde, sosyal yaşamda ve daha pek çok alanda ileriye taşımaktı. Bir ideoloji değil, bir anlayış, bir zihniyet devrimiydi. Fark edemedik.

Bugün hak ve adalet arıyoruz. Alın terimizin ve emeğimizin karşılığını istiyoruz. Peki, bunu kimden talep ediyoruz? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yönetiminden tabi ki… Öte yandan bir tarafımız da sızlıyor. Diyoruz ya onları sahiden Atatürkçü sanıyoruz, bu yüzden de “ya hak isteyelim ama ülkemizde Atatürkçü bir onlar kaldı, aman fazla incitmeyelim” şeklinde düşünüyoruz. Onların Atatürk’le ve Atatürkçülükle zerre kadar bir bağlarının olmadığını göremiyoruz. Vatanımıza, bayrağımıza ve milletimize olan sıkı bağlılığımız, aldığımız devlet terbiyesi gözlerimizi kör ediyor. Farklı düşünmeyi, sorgulamayı ve haksızlığımızın ana kaynağını keşfetmeyi bir türlü başaramıyoruz. Kıdemli Albayına 3500 lira emekli aylığı bağlarken; ömrünü ordusuna, vatanına ve milletine adamış Kıdemli Başçavuşuna bin küsur lira emekli maaşını reva gören bir bozuk zihniyetin nasıl Atatürkçü olabileceğini sorgulayamıyoruz. Görevdeki hiyerarşiyi, yaşamın her alanında hiyerarşiye çevirmelerinden ders alamıyoruz. Hatta onların bize sunduğu oyuncakla, TEMAD denen yapıyla hakkımızı savunabileceğimizi safça düşünebiliyoruz.

Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi ile takke düştü ve kel göründü. Bu “dümenden Atatürkçülüğün” foyası meydana çıktı. Amaç, ülkeyi uluslar arası sermayenin istediği şekilde biçimlendirmek ve hazır fırsatını bulmuşken de farklı düşünenleri şöyle bir sopadan geçirmekti. Bunu başardılar ve devam eden yıllarda da sürdürdüler. Her geçen gün Atatürk’ün yıktığı, parçalayıp tarihin çöplüğüne attığı değerleri yeniden geri getirmeye uğraştılar. “Osmanlı Paşalığını” yeniden hortlattılar. Biliyorsunuz ki, Cumhuriyetin son paşaları İstiklal Savaşımızda bu unvanı alan Atatürk ve Silah arkadaşlarıydı. Tam da laiklik ilkesi kapsamında, 26 Kasım 1934 tarihinde “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştı.

İşte bundan sonrasındadır ki, Cumhuriyetimiz tek bir paşaya sahip olmuştur. O da sanat güneşimiz Zeki Müren Paşa! Ha bir de sünnet çocuklarının paşalık unvanları vardır. Önlerinde kocaman “Maaşallah” yazısıyla birlikte bir günlüğüne “Paşa” oluverirler oğlan çocuklarımız. Çünkü işin ucunda, “ucundan azıcık” kestirmek vardır. İşte yeni cumhuriyetin gerçek paşaları sadece bunlardır, geri kalanlar Osmanlı Paşası özentisi, Tosuncuk Paşalardır.

Hatırlayacaksınız, 28 Şubat Muhtırası, laiklik elden gidiyor diye verilmişti. Haklı mıdırlar, haksız mıdırlar bilmem ama televizyon ekranlarında sunucuların “Paşaaam!” demesiyle yağları eriyen Tosuncuk Paşalar; zaten bu paşalığı kabul edişle, laiklik ilkesinin içine yapmışlardır. İnanmayan varsa, İlköğretim Sekizinci Sınıf İnkılâp Tarihi ders kitaplarının laiklik ilkesini anlatan sayfalarına bakabilirler. Durum gayet açık ve net!

Osmanlı paşaları her konuda ahkâm kesen, etkili ve yetkili olan adamlardı. İş o kadar ayağa düşmüştü ki, hani şeyini sallasan paşaya değiyordu. İşin suyu çıkmıştı. Zaten bu paşa enflasyonu ülkenin sonunu hazırladı.  İşgal günü geldiğinde de, İstiklal ve bağımsızlık hareketine baş olacak, Mustafa Kemal ve birkaç silah arkadaşı haricinde hiçbir Osmanlı Paşasına rastlanmadı. İşgalcilerden izzet ve ikbal beklentisiyle vatanını ilk satanlar Osmanlı  Paşaları olmuştu anlayacağınız. Üstelik devletin başına çorabı örüp ilk fırsatta kaçanlar da zaten onlardı.

Kim bilir, belki de doğru olan şey; yükseldikçe astlarından uzaklaşan, onların emek ve alın terini, vatan ve bayrak sevgisini kendi kişisel hırslarına basamak yapan ve bir türlü Osmanlı Paşalığı özentisinden kurtulamayan “Generallik” müessesesini top yekûn ortadan kaldırmaktır. Tıpkı bazı çağdaş ülkelerde uygulandığı  gibi… Böylece olası kurtarıcılarından kurtulmuş  ve gerçek anlamda Atatürkçü anlayışa yönelmiş çağdaş  bir cumhuriyete ve gerçek demokrasiye kavuşmamız daha akılcı  bir hedef haline gelir.

12 EYLÜL 1980 DARBESİ  VE ASSUBAYLAR

Bu darbe sırf sivilleri vuran bir darbe değildir. Türk Silahlı Kuvvetlerini de derinden yaralayan bir darbedir. Bu darbe ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki yapı tam anlamıyla Atatürkçülükten uzaklaşmış ve “Tosuncuk Paşa” zihniyetine meyletmiştir. Statükolar yaratmış, ayrıcalıklı sınıfların, imtiyazların ve önü alınamayacak haksız uygulamaların doğmasına sebep olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin omurgasını oluşturan assubayların ve genç yaştaki subayların emekleri ve alın terleri çalınmış ve çeşitli yöntemlerle onların aleyhine kullanılmıştır. Malum yerdeki kılları ağarmış bir takım kişilerin kişisel ikballerine ters düşen şeyler, sanki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünün rahatsızlığıymış gibi topluma aktarılmış, medyadaki bir takım Tosuncuk Paşa Yalakaları “Genç subaylar rahatsız” türünden manşetler atmıştır.

Yetmişli yıllarda gerçekleştirilen assubay eylemleri, üst komuta kademesinin gözünü açmış ve işi daha sıkı tutmalarını sağlamıştır. Bildiğiniz gibi İç Hizmetler Kanunu ile Askeri Ceza Kanununun kısıtlılığı  altındaki assubayların bunca katı kanun ve kural içinde hak aramaları nerdeyse imkânsızdı. Fakat çabalar sonuç vermiş  ve mucize bir çıkış yolu bulunmuştu. Sonunda, assubaylar eşleri aracılığıyla seslerini tüm ülkeye duyurmayı başarmıştı. 1979 yılında Donanmada yaşanan Çelenk Olayları da üst kademenin gözünü oldukça korkutmuştu.

Darbeyle birlikte, tüm bu eylemlere kılavuzluk ettiği düşünülen assubay dernekleri yeni bir düzenlemeye tabi tutulmuş ve zapturapt altına alınmıştır. Bugün TEMAD dediğimiz yapının önceki derneklerle pek bir benzerliği yoktur. Bu yapı assubayların hak ve hukuku için değil, Kuvay-ı Milliye türü bir organizasyon amacıyla tesis edilmiştir. Soğuk Savaş döneminin zihniyetiyle oluşturulan bu yapı, barış zamanında kâğıt oynanan, geziler düzenlenen ve meslek anılarının yaşatılacağı bir dernek olarak gözükecek ama olur da ülke işgal edilirse ya da komünizm gelirse; tıpkı İstiklal Savaşı öncesinde olduğu gibi ülkenin küçük zabitleri yeni bir bağımsızlık direnişi başlatacaklardır. Kurgu budur.

Özellikle OYAK, ordu personeline ek katkı sunacak şekilde yeniden yapılanacak ve insanların ağzına bir parmak bal çalınarak, sizi koruyoruz mesajı iletilecekti. Böylelikle assubaylar sistemle bütünleşecek ve verilene razı olacaktı. Daha fazlasını isteyenler ise verilenin de elinden alınması korkusuyla hareket edemez duruma getirilecekti. Komünist teorem açısından bakıldığında bu tam anlamıyla bir tür “Küçük Burjuvalaştırma” operasyonuydu.

Netice olarak seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihinde assubaylar külfeti paylaşırken eşit ama nimeti paylaşırken eşit olmaktan hep uzak tutuldu. Hakkını arama çabasına girenler, çağına göre, kimi zaman komünist, kimi zaman vatan haini, kimi zaman bölücü olarak damgalanmaktan kurtulamadı. İşte bu vatan hainliği meselesini en iyi anlatan, cumhuriyet tarihimizin bilindik vatan hainlerinden(!) olan Nazım Hikmet Ran’dır. Defalarca vatan hainliği damgasını yiyen Nazım Hikmet, 1938 yılında bir avuç deniz assubayı ile birlikte “Donanmayı İsyana kışkırtmaktan” hüküm giymiş ama işin aslının kitap okumaktan öteye gitmediği herkesçe görülmüştür. “Şimdiye kadar yapmadıysan da gelecekte yapmayacağın ne malum?” denilerek işlenmemiş bir suç için yıllarca haksız yere hapislerde yatmıştır. Deniz assubayları ile birlikte Erkin gemisinin sintinelerinde iki büklüm hapis yatmış, zulüm ve işkenceler görmüş ve ayrıca insan onuruna yakışmayacak muamelelere maruz bırakılmıştır. İşte onun dilinden haksızlığa uğrayanların vatan hainliği… Hep birlikte okuyalım ve ne kadar vatan haini olduğumuzu birlikte öğrenelim:

“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt  
hainiyim, ben vatan hainiyim.  
Vatan çiftliklerinizse,  
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,  
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,  
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,  
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,  
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,  
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,  
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,  
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,  
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,  
ben vatan hainiyim.  
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :  
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

YOKUM DİYORSAN EĞER, SAHİDEN DE YOKSUNDUR!

Biz assubaylar görevde olduğumuz sürece katı kanunların, kural ve yaptırımların boyunduruğu altında hakkımızı arayıp soramaz hale getirildik. Tek başımıza mücadele etmeye kalktığımızda hiç olmadık yerlerden darbeler aldık. İki kişi, üç kişi, beş kişi olduğumuzda askeri isyanla suçlandık. Ne yana dönsek ağaların sopasından kurtulamadık. Namusumuzla, şerefimizle çalışıp ettiğimiz, anamızın ak sütü  kadar helal olan emeğimizin karşılığını bir türlü  alamadık. Vermediler, yetmiyormuş gibi bizim payımıza düşene de göz koydular.

Emekli olduğumuzda ise onca yılın bıkkınlığı ile “illallah” diyenler oldu. Artık asker değilim deyip, her şeyden elini eteğini çekenlerimiz oldu. Üstelik bunlar o kadar çoklar ki… Sessizliği seçtiler, sessizce yok oldular. Kendilerine başka yaşamlar seçtiler, geçmişlerini unutmaya ve unutturmaya çalıştılar. Sessiz oldular ama sessizliğin sesi olmadığını unuttular. “Yokum!” dedikçe, sahiden de yok olacaklarını, hak ve adalet adına sahiden de unutulacaklarını bir türlü anlamak istemediler. Sadece seslerin ayak sesi olabileceğini görmediler, inanmadılar, inanmak istemediler. Çok erken vazgeçtiler:

“Ayak sesleri var başka işiteceksin

Bizlerin ayak sesinden

Toprağın var suların var ağaçların var

Günlerin gecelerin

Sözlerin biçimlerin ayak sesleri

Ayak sesleri elele

Ayak sesleri kıyamet gibi

Işığın ayak sesi

Gölgenin ayak sesi

Seslerin ayak sesi

Çocuğum ilk ağızda bunları belle

(Arif Damar)”

Kimileri eldeki hakları da kaybederiz diye bize düşman gibi baktılar. Uğradıkları haksızlıkları  sinsi yüreklerinde saklayıp verilenle yetinmeyi savundular. Kazansaydık eğer, eğri bile işemeden hazıra konmanın sevinciyle kahkahalar atacaklardı.

Assubayların onur mücadelesi hep bir avuç idealist insana kaldı. Onlar yılmadılar, yokluklardan varlıklar çıkardılar ve mücadele ateşini hep istim üstünde tuttular.

Eylemler yapıldı, yürüyüşler yapıldı ama ne çare ki, aldığımız devlet terbiyesiyle ancak yirmi üç nisan çocukları gibi, Ankara’nın ıssız bir sokağında bayrak sallamakla yetindik. Kendimiz yağdık, kendimiz gürledik. “Aman ona buna slogan atmayın vereceği varsa da vermez!” korkusuna girdik. “Aman polisimizi üzmeyelim, onlar da bizim gibi devlet terbiyesi görmüş insanlar, devletin memuru birbirini üzüyor” dedirtmeyelim diye uğraştık. Yani çok kibarcık oldu eylemlerimiz. Öyle bir hak aradık ki, bizden başka sesimizi duyan olmadı. Bir eylem olduğunu fark edenler de, elde bayrak görünce,  malum partinin mitingi var herhalde dedi.

Oysa öyle bir eylem olmalıydı  ki, yer gök inlemeliydi. Ankara’nın unutulmuş sokakları  yerine, İstanbul’un orta yerinde gümbür gümbür akan bir sel olmalıydık.

İşte bu yüzdendir ki, TEMAD üzerinden gerçek bir mücadelenin verilebileceğine inanmıyorum. Başka yollar, başka alternatifler üretmemiz gerektiğini düşünüyorum. Parasal kaynağını hak hukuk istediğimiz yerden sağlayan ve rica minnet hak talep etmek zorunda kalan bir dernek yapısıyla hangi hakkı, hangi adaleti nasıl alabilirsiniz ki?

YENİ  TEMAD, YENİ OLUŞUM VE GENÇ  KUŞAK ASSUBAYLAR

TEMAD hep yetmişli yılların anısıyla yaşadı ve yaşatıldı. Oysa yetmişli yılların dernekçiliğinin üstünden balyoz gibi bir darbe geçmişti. Üstüne üstlük, bir de günü kurtarma meraklısı yönetimler işbaşına gelince, TEMAD vasıtasıyla hak hukuk aramak iyice hayal olmuştu. Yıllar yılları  kovalarken, internet icat oluverdi. Sonra “facebook” , “blog yazarları” falan derken, herkes gibi assubaylar da sorunlarını özgür ortamlara taşımaya başladılar. Devlet terbiyesi gereğince hak arama adresi olarak sadece TEMAD’a yönelim olduğundan, tüm tartışmalar da o çatı altında birleşmekten yanaydı.

İnternet siteleri peş peşe açıldı. Birleşmeler, ayrılmalar, tartışmalar derken uzun bir sürecin sonunda TEMAD’ın uykuya yatmış yönetimi tahtının sallandığını hissetti ama vaziyeti nasıl kurtaracağını bir türlü kestiremedi. En sonunda yenilikçi hareketlere teslim oldu ve tasını tarağını toplayıp gitti.

Son TEMAD seçiminin en umut verici yönü, yönetime üç başkan adayının talip olmasıydı. Demek ki yıllardır yapılan uğraşılar sonuç vermiş, birileri değiştirmeyi arzulamış ve bunun için savaşmayı göze almıştı.

Elbette eski başkan ve listesinin yeniliklerden yana olduğunu söylemek zor. Buna rağmen eskinin eski kafalılığı olmasa, yenilerin kıymetini kim nasıl bilebilirdi ki? O yüzden bize değişimin bir zorunluluk olduğunu hissettirdiği için eski yönetime ne derece teşekkür etsek azdır. Onlar bir şey yapmamakta ısrarcı olmasa, asla alternatif adaylar çıkmayacaktı. Ortalık şenlenmeyecekti. Bizler de şimdiki beklentilerimizi yine erteleyecek ve başka baharları bekleyecektik.

Yeni Oluşum Grubu, “Sen yoksan bir kişi eksiğiz!” diyerek herkese seslendi. Herkesi mücadeleye davet etti. Eski seçim deneyimlerinden ders aldığını çevresine hep pozitif enerji dağıtarak gösterdi. TEMAD’ın değişimini gerçekleştirecek güce sahip olduğuna inandırdı delegeleri. Hak ve Onur Mücadelesinde beklenen adımların kendileri tarafından atılacağını müjdeledi. Şimdiden assubay camiasını büyük beklentilere sürükledi. Umuyor ve diliyorum ki, Sayın Ahmet Keser ve ekibi başarılı olur ve yüzümüzü sahiden de güldürürler.

Bu seçimde üçüncü bir aday ve liste daha vardı ki, çok eleştirildi ve yıpratıldı. Eski yönetimin denetiminde görev almış olan Sayın Cengiz Erten’di bu aday. Son anda ortaya çıktığı için eleştirildi. Eski yönetimden yana bir bölen olmakla suçlandı. Eskilerin açığını ortaya koymadığı için yargısız infaza tabi oldu.

Seçim günü geldiğinde ise gerçekten de bir bölen olduğu görüldü. Ama yanlış tarafı  bölmüş, değişimi arzulayan Yeni Oluşum Grubu’nun ekmeğine yağ  sürmüştü. Gerçi bunun böyle olacağı belliydi ama insanlar nedense kötü senaryoyu akıllarına getirdiler. Bay Cengiz Erten, eski yönetimin içinde değil miydi? Öyleyse yanına çekeceği delegeler de eski yönetime sempati duyanlardan olacaktı. Yeni Oluşum Grubu kadar kulis faaliyeti yapmadığı ve ortaya geç çıktığı  için de az oy alması kaçınılmazdı. Bu seçim için amaçları sadece kendilerini üyelere göstermek ve yeni dönemin muhalefeti olduklarını kamuoyuna duyurmaktı.

Seçimler bitti ve eski cepheler bozuldu. Şimdi yeni hatlar kuruluyor. Yeni bir iktidar ve yeni bir muhalefet var. Arada yaşanan tartışmaların ve çöp kutularını boylayan e-postaların üzerine sünger çekilmesi ve herkesin birbirine taze bir başlangıç sunması en doğrusu. Çünkü assubayların onur savaşında kişilerin üzerinden siyaset yapmak kadar anlamsız bir taktik olamaz. Kişiler küçük, amaçlar büyüktür.

Assubayların onur mücadelesi, www.emekliassubaylar.org sitesinin başarısıyla, Emekli Assubaylar Güç Birliği Platformunun çetin mücadelesiyle ve de özellikle TEMAD’ın yeni yüzü ile beklenen ivmeyi kazanmış ve gelecek adına umutlanmamızı sağlamıştır. Bundan sonra hepimize düşen görev, bu mücadeleyi sürdürenleri var gücümüzle desteklemek ve sesimizi olabildiğince güçlü duyuracak yeni yollar, yöntemler geliştirmek, bu sağlam temellerin üzerine yeni yeni tuğlalar ekleyebilmektir.

HATTI MÜDAFAA YOKTUR, SATHI MÜDAFAA VARDIR!

Seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca bize yapılan haksızlıkları hepimiz az çok biliyoruz. Günlük yaşamımızda her gün yüreğimizi burkan acılar yaşıyoruz. Kimimiz siniyor, saklanıyor. Kimimiz eldekiyle yetinmeyi savunuyor, devlet terbiyesine yakışmayacak eylem ve davranışların zümremizi zarara sokacağını düşünüyor. Açıkçası, eldekilerin de alınacağı korkusunu taşıyor ama söyleyemiyor. Bu davaya gönül veren bizler ise hakkımız olanı söke söke almanın yolunu, yöntemini arıyoruz, onurlu mücadelesini veriyoruz.

Öyleyse daha derin düşünmeli ve olaylara daha farklı bakmayı becerebilmeliyiz. Kendi kuytularımıza çekilmekten sıyrılmalı, mücadele alanını genişletmeliyiz. Hattı müdafaa etmekten vazgeçmeli ve mücadeleyi geniş satıhlara yaymalıyız.

  • Bundan sonra gazetelere eciş  bücüş ilanlar vermek yerine, meramımızı tam anlatan kısa ve öz şeyler söylemeliyiz.
  • Bundan sonra terk edilmiş sokaklarda kibarcık mitingler yerine, tüm medyanın gözü önünde, İstanbul’da Taksim’de eylem düzenlemeliyiz.
  • Bize asla sendika hakkı tanımayacaklar. O yüzden resmi ya da gayrı resmi sendikal faaliyetlere yönelmeliyiz. Çağdaş ülkelerde nasıl askerin sendikası oluyorsa, Atatürk’ün modern Türkiye’sinde de bizim hakkımız olan sendikamızı  istemeliyiz. Vermiyorlarsa, diretmeliyiz.
  • Daha çok kişiye ulaşmalıyız. Özellikle sanal ağlarda kayıtlı üyelere ulaşacak e-dergi projesi üretmeliyiz. TEMAD Dergisi üzerinden söyleyemediklerimizi ya da söyleyemeyeceklerimizi bu e-dergi üzerinden kitlemize ulaştırmalıyız.
  • Tüm emekli assubayların kabuğundan sıyrılmasını ve toplumun içine girmesini sağlamalıyız. Bu kapsamda, herkes hangi görüşe inanıyorsa, o doğrultuda siyasi partilere üye olmalı ve gidebildiği yere kadar gitmeli. Delege olmalı, yönetici olmalı ve mutlaka assubayların onur savaşını  o mecralara taşımalı. Bu konuda hedef, özellikle meclise giren partiler olmalıdır. Ne söylediği bile belli olmayan tuhaf adamların ve grupların partisinden uzak durulmalıdır.
  • Bir sonraki seçim döneminde mecliste sesimizi duyurabilecek en azından üç-beş milletvekili sokmayı  denememiz gerekir. Artık zümremizi kandırmaya yönelik, göstermelik yapıldığı belli olan aldatmaca önerge ve tekliflere rıza göstermemeliyiz. Hangi şehirden nasıl milletvekili seçebileceğimizin hesabını şimdiden yapmalı ve alt yapısını oluşturmalıyız.
  • Bulabildiğimiz ya da ilgimizi çeken tüm yasal derneklere, kurslara ve benzer yapıdaki kurumlara üye olmalıyız. Bu ilçemizdeki Avcılar Derneği de olabilir, AKUT gibi deprem ve insani amaçlı yardım dernekleri de. Hatta spor kulüpleri bile bu kapsamda ele alınabilir. Bu topluma assubayların insan yüzünü de göstermemiz gerekir. “Bir assubay bile benden fazla maaş alıyor” diyenlerin bizimle tanışmasını mutlaka sağlamalıyız. “Eşidin olarak gördüğün Kıdemli Albaylara da bir şeyler fısıldasana” diyebilmeliyiz.
  • Kapasitemiz varsa, maddi kaynak temin edebilirsek; internet üzerinden yayın yapan televizyon kurmayı  denemeliyiz. Buradan en azından kendi kitlemize kendi programlarımızla sesimizi duyurmamız olasıdır.
  • TEMAD şubelerini yeniden ele almalı  ve kültürel etkinliklerin de tertiplendiği güzide yerler haline getirmeliyiz. Söyleşiler, paneller düzenleyebilmeliyiz. Emekli assubayların  “okeye dönmenin” ötesinde yetenekleri de olduğunu, bilgi ve kültür seviyesinin “kendini beğenmiş ve kutsamış”  pek çok meslek erbabından yüksek olduğunu uygulayarak göstermeliyiz.
  • Hiç oy almayacağını farz etsek bile, sırf oy pusulalarında gözükmesi için bir siyasi parti kurma yolunu da seçenekler arasında tutmalı ve değerlendirmeliyiz. Her yerde TEMAD şubesi olduğuna göre, uygun hamlelerle seçime girecek şartları sağlayabilmemiz mümkün. İş, çarpıcı bir parti amblemi seçmekte ve o amblemi etkin bir silah olarak kullanmakta.

Elbette ki, mücadelemizi daha etkin kılacak nice seçenekler bulunabilir. Bunlar benim sıkça dile getirdiğim fikirler. Daha nicelerini aramızda yapacağımız beyin fırtınalarıyla üretmemiz mümkün. Açıkça söylemek gerekir ki, bu süreçte bize en çok lazım olan şey; akıl ve cesaret.

TEMAD yönetimindeki değişiklikten sonra artık yarınlara daha bir umutla bakabiliyoruz. Üstelik “Yeni Oluşum Grubu” tek seçenek de değil. Hemen ardında bekleyen ve kendilerine “Genç Kuşak Emekli Assubaylar” diyen yepyeni bir oluşum var. Zaman içinde bu grup da kendisini ve hedeflerini kamuoyuna duyuracak ve mücadelemize kendi bakış açısından katkılar sağlayacaktır. En azından iyiye, güzele ve doğruya ulaşma yönünde alternatif bir seçenek olacak ve muhalif söylemleri ile davamıza ne derece sahip çıktığını, ne kadar inandırıcı ve samimi olduğunu zamanla gösterecektir. Eldeki seçeneklerin birden büyük olması o dava için bereketin bir göstergesidir.

Cumhuriyetimizin seksen sekizinci yılına kavuştuğumuz bu gün, yarına umutla bakmayı tercih ediyorum. Yarın ya da çok yakında assubaylar için güneşli, aydınlık ve güzel günlerin geleceğine inanıyorum. Kendimi avutacak sebeplerim var. Tıpkı şairin dediği gibi:

“İçimden hep iyilik geliyor 
Yaşadığımız dünyayı seviyorum 
Kin tutmak benim harcım değil 
Çektiğim bütün sıkıntıları unuttum 
Parasız pulsuzum ne çıkar 
Gelecek güzel günlere inanıyorum 

Gelecek güzel günlere 
Sonunda galip geleceğine eminim 
İyiliğin, zekânın ve cesaretin 
İmanım var zaferine 
Aşkın, adaletin ve hürriyetin

Şairleri peygamberleri düşünüyorum 
Yaşamak o kadar tatlı ki 
Daimî bir sevgi içinde 
Galip sesini işitiyorum hakkın 
Asırlarca zulme ve işkenceye

Necati Cumalı/Son


Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı  belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

NOT: TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı kapsamında, 12 Kasım 2011 Cumartesi günü saat 18.00’da Sokak Kitapları Yayınevi (Salon-2 Stand-107A) standında imza günü etkinliğinde bulunacağım. Kitapsever dost ve meslektaşlarımla karşılaşmak ve tanışmak beni mutlu edecektir.

kapitalist-oyak

Yirmi birinci Yüzyıldayız. Artık demokrasi kelimesinin yerini “İleri Demokrasi” kelimesi aldı. Bu söylem bana çok kapitalist gelir. Tıpkı firmaların bir şey pazarlarken uyguladıkları yöntem gibi… Bir araba firmasının aynı marka için aynı yılda bir çok model sunması gibi… Yani “son model Turbo Dizel Demokrasi” diyesi geliyor insanın. Kapitalizmin ürünlerine uyguladığımızda örtüşen bu “İleri Demokrasi” acaba gerçekten bir kapitalizm ürünü mü?

Bence evet… İleri Demokrasi denilen şey insanların hepsini Bilgisayar hafızalı olarak kabul ediyor. Düşünün bir kez!.. Cep telefonu veya internet abonesi olduğumuzda bizlere bir sürü güzel kelimelerle kampanyalar sunuluyor. Ancak bu kampanyalar tabii ki hukuki kurallara bağlı. Bilişim teknolojileri ya da bankalar için hazırlanmış kurallar tüketicinin son derece akıllı olması halinde, ya da çaresiz olmaması, başka bir deyişle alternatif kurabilmesi halinde eşit şartlara ulaşıyor. Böyle bir avantajımız varsa bizim lehimize bir şeyler olabiliyor. İleri Demokrasi insanın kafasını karıştırıp aldatmaya çalışan yeni kapitalistlerin hukuk sisteminin adı olsa gerek.

Elektrik faturalarında kaçak bedeli var. Çevremizde kaçak elektrik kullananların oluşturduğu zararı  biz ödüyoruz. Ancak dükkanı soyulan bakkal amca ekmeği pahalı satamıyor. Tekel olmanın, ileri demokrasideki adı sanırım şöyle bir şey; Ben yaparım. Sen haklı isen daha sonra mahkeme kapısına gidersin. Karar da sadece senin zararını bağlar. Senin paranı öderim. Diğerlerinden almaya devam ederim. Eyvallah ileri demokrasinin akıllı çocukları, politik savcıları, zavallı hakimleri…

Veeee … OYAK…. İleri demokrasiye  adapte olmuş kuruluşlardan biri. Bu makalemde OYAK tarafından imzasız yayınlanmış ne idüğü belirsiz bir makaleyi kendime muhatap almak istemiyordum. Ancak bazen kaçınılmaz oluyor. O kuruluş kapitalist yöntemlerle yönetilmektedir. Her ne kadar sosyal bir yardımlaşma kurumu olduklarını söyleseler de bu böyledir. Aksi taktirde hem kapitalist hem de sosyal yardımlaşmadan söz edecek olursak çok başka bir şey ortaya çıkıyor. Suç teşkil eder diye yazamıyorum. Tabii ki bazıları benim gibi düşünenlerin düşüncelerini kabul etmeyecekler. Tabii ki onların eksenleri benimkinden farklı olacak. Çünkü ben kapitalist değilim. Zaten belirli bir kapitalim de yok… Kısacası benim gibi düşünmeyenler için “bekarın karı boşadığı” biriyim.

Ben imzasız yazılarda olduğu gibi insanların önüne kanun kitap açıp, elime de hukuk sopası  alıp yazmayacağım. Ben vicdanlara sesleniyorum.

Sayın okurlar sizlere soruyorum. OYAK’a değil sizlere soruyorum. Şu soruların cevapları hakkında sanırım  biraz bilgi sahibisinizdir!

  • OYAK ilk kez ne zaman nema vermeye başladı?
  • OYAK kurulduğundan sonra hiç sıfırı tüketti mi? Tüketti ise sebebi nedir?
  • OYAK objektif kriterlere uymadan kadrolaştı mı? Kadrolaştı ise bu kadrolaşma yüzde olarak hangi meslek mensupları ve yakınları lehine oldu?
  • OYAK ‘ın dünyada eşi benzeri olmayan yatırım ve emeklilik fonu olduğunu söyleyen  Sayın Coşkun Ulusoy değil midir? Öyleyse imzasız yazıda kopartılan bu yaygara kime?
  • Dünya’da OYAK kadar büyümüş ve devletinin en büyük  ekonomik güçlerinden biri haline gelmiş başka askeri ekonomik kuruluş var mıdır?
  • Asteğmenlerin geçici üyeliği nedeniyle yüzde beş OYAK aidat kesintileri ilgili yasaya göre geri verilmemektedir. Asteğmenlerin sayısı ve  OYAK bütçesine katkısı göz önüne alındığında bu bir imtiyaz değil midir? Asteğmenlere sağlanan imkan sadece ölüm ve maluliyet yardımıdır. Ödedikleri prime bakılınca sonuçta bu çok pahalı bir hayat sigortası değil midir?
  • Üyelerinin ilk üç yıl içinde bir şekilde üyelikten ayrılması halinde aylık yüzde on olan kesintileri ödenmemektedir. Bu kişilerin de görev başındayken hayat sigortalı olduğunu düşünürsek bu da çok pahalı bir sigorta değil midir?

    Minimum aylık aidat  200 TL olarak  düşünüldüğünde  yıllık 2.400TL, üç yıllık ise 7.200TL bir tutar maalesef iade edilmemesinin gerekçesinin daha net olarak açıklanması gerekmez mi?
  • OYAK  kendi unsuru olan Emekli Assubaylar tarafından İnsan Hakları Mahkemesine şikayet edilmiş midir? Emekli assubaylar şikayet gerekçelerinde haksız mıdır?
  • OYAK 2001 Yılındaki ekonomik krizinde büyük miktarda nakitini Dolara yatırarak krizden çok büyük kâr elde etmiş midir? Krizden aynı yoldan çok büyük kâr elde edenler listelenirken ve haklarında davalar açılırken OYAK kendi dergisinde krizden büyük kâr ettiğini açıklayıp aynı yıl üyelerinin nemalarına yatırmış mıdır? OYAK eğer gerçekten böyle bir girişimde bulunmuş ise ve bu gelir soruşturulmamış ise bu bir imtiyaz değil midir?
  • OYAK’ın BDDK’nın dört bankayı içine soktuğu dev Sümerbank’ı bünyesine katmasında bir imtiyaz olmuş mudur? Beş bankanın bir araya getirilip küçük bir ücretle OYAK’a bağlanması Meclis Araştırma Komisyonu'na neden getirilememiştir?
  • OYAK’ın bugüne kadar kaç gazeteciye açtığı dava düşmüştür? Bu davaların mahkeme masrafları ne kadardır? Kim tarafından ödenmiştir?
  • OYAK ihalelere girerken hep milli sermaye masalı ortaya atılıyor. Acaba OYAK’ın kaptığı şirketleri yüksek kârla yabancılara satması bu konuda da müthiş bir yanılgı içinde olduğumuzu göstermez mi? OYAK bu konuda iki yüzlü bir tutum sergilemedi mi? Televizyon reklamında “emrinizdeyiz.” , ihalelerde “milli sermaye” OYAK için imtiyazlı bir slogan değil mi?
  • Ortalama 150 bin mecburi mudi büyük bir rakam değil midir? Bu kadar aktif düzenli para yatıran mudisi olan kaç banka vardır?
  • Oyakbank’ın satışından elde edilen kârın üyelere dağıtım şekli adil midir? Bu dağıtım şekli nedeniyle şu an OYAK’ın Erdemir’i satmakta zorlandığını düşünüyor musunuz? Erdemir’in bugünkü hisse değeri Yaklaşık on milyar dolardır. OYAK bu işlemin altı milyar dolarını kâr olarak üyelerine dağıtırsa yirmi yıllık bir üyenin bu işlemden cebine girecek para yaklaşık en az 100.000 TL değil midir? Böylesi bir dağıtım yapıldığında tıpkı Oyakbank dağıtımında olduğu gibi bir yıl önce emekli olanların kaybı ne ile izah edilecektir? Aksi taktirde OYAK bu satışı başka bir şekilde muhasebeleştirip üyelerine aktaracağı payı azaltır veya hiç vermez ise daha önceki uygulamaları kendi hukuklarının önünde gündeme gelemez mi?
  • OYAK’ın Kamu İhale Kanunu'nun dışında kalmak için çaba harcamaktadır. Oysa 2003 Yılında çıkan kanuna rağmen Kamu ihale Kurumu ancak 2010 yılında OYAK’a dur demiştir. OYAK, Danıştay'a giderek kararın düzeltilmesini istemiştir. Ancak sonuç alamamıştır. Daha sonra torba yasa çalışmalarında da konu ile ilgili düzeltme yapılması için girişimde bulunmuştur. Bu bir imtiyazın devam etmesi isteği değil midir?
  • OYAK’ın kendini kıyasladığı PTT, Polis ve Öğretmen sandıkları konuları madem ki OYAK ile aynı o halde neden 205 sayılı kanun kapsamına alınmamışlardır? OYAK bu benzetme ile komik duruma düşmüş olmuyor mu?
  • Son beş yılda OYAK’ın ödediği Motorlu taşıtlar vergisinin 12 bin TL olduğu, söz konusu imzasız makalede belirtilmiş.  Şöyle kaba bir hesap yapalım. 1-3  Yaş arası 1300-1600 motor hacimli binek otomobil yıllık  Motorlu Taşıtlar vergisi 487 TL’dır. Bir araç için beş yılda ödenecek para 2500 TL’dır. Bu durumda OYAK’ın elinde toplam 5 adet binek araç vardır. Başka da hiçbir aracı yoktur. Bu sizce inandırıcı mıdır? Yoksa OYAK kiralık araçlarla mı çalışıyordur? Kiralık araçlarla çalışıyor ise kimden ve kaça kiralıyordur?
  • OYAK birinin ricasıyla Aslan Çimento’nun Yönetim Kuruluna TEMAD yönetiminden birini almış mıdır? Yine aynı OYAK rica ile kim bilir ne işler yapmış olamaz mı?
  • OYAK grubu şirketlerinin toplamının 2009 yılında zarar ettiklerini ve 2010 yılında ise ettikleri kârın bir önceki yılın zararını bile kapatmaktan uzak olduğunu söyleyebilir miyiz? Kısaca Ordu Pazarları'ndan beri OYAK’ın işletmecilik yapmayı beceremediğini söyleyebilir miyiz?
  • OYAK iştiraklerinin en büyük kurtarıcısının sıcak para sahibi olan her ay yatan mevduatın, bunlardan elde edilen gelirin üyelerine dağıttığı kredi geri dönüşü ve banka faizleri, üye işlemleri adına kartını dağıttığı bankaların promosyon gelirleri, fonlar veya menkul işlemler olduğunu söyleyebilir miyiz?
  • Bir zamanlar OYAK’ın hem bankacılık hem de ticari işletmecilik yapması sizce sakıncalı değil miydi? OYAK’ın da hortumlanabileceğini hiç aklınıza getirdiniz mi? Nitekim Toprakbank’ın batışı piyasa kurallarına aykırı olarak Toprak Holding’e yüksek krediler sağlaması sonucu olmadı mı? Tabii ki bu senaryolardan en basiti…
  • OYAK benzeri mecburi emeklilik sandıkları hakkında dünyadan örnekler verirken şunu da ilave edebilir miyiz? Bu kurumların aktif ticari faaliyetleri var mı? Mesela çimento fabrikaları, otomobil fabrikaları, inşaat şirketleri v.b… var mı? Aksi taktirde bizde de bazı mecburi emeklilik sandıkları var. Ölüm yardımı Sandığı, Kartal vakfı bunlardan ikisidir…
  • TESUD’un şirketleşmesi sonucunda piyasaya çıkarken en iyi partner olarak OYAK veya OYAK’ın iştiraklerinin olması uzak bir ihtimal mi? Sonuçta OYAK’ın iştiraklerinin çoğunda görev yapan emekli subaylar TESUD üyesi değil mi? Bunun bir yanlış tarafı yok, ancak TEMAD diye bir dernek var. TESUD yardım alıyor veya OYAK’ı ele geçiriyor deyip seyretmek bizim için çok büyük bir ayıp değil mi?

Diye uzar gider. Ancak şuna emin olun ki konum ne OYAK ne de başka bir kurum.  Eskinin imtiyazlıları ile şimdinin ileri demokrasisinin şirketlerinin pek farkı olmadığını söylemek istiyorum.  Yetmişli ve seksenli yıllarda kurumları yiyip bitiren rüşvet ve adam kayırma dediğimiz yanlış uygulamalar karşımıza yeni elbiseler giyinip giyinip geliyor. Ben ne OYAK’a karşıyım. Ne de serbest piyasaya… Karşı olduğum şey yok olduğu söylenen imtiyazlardır.

Kamu İktisadi Teşekkülleri'ndeki mutluluk çemberleri doksanlı yıllarda çöktü. Bazı entrikacı tüccarların elinde bir tek Türk Silahlı Kuvvetleri kaldı. Kantinine, gazinosuna, orduevine girebilmek için çevirmedikleri dolap yok. Promosyonların, indirimlerin yanı sıra şahsa özel teklifler maalesef oluyordur.  Askerlerin ticaretle olan serüvenleri bazen komuta kontrol hiyerarşisini de tabii ki etkileyebilir.

OYAK çatırdayan kocaman eski bir bina gibi. Her yanından ses geliyor. Kendi sitesinde yayınladığı makalenin altına imza atacak bir yetkili bulamamış. Arkasına aldığı emekli general ile hâlâ daha aba altından sopa gösterip susturabileceğini zannediyor. Ancak bir taraftan da hüzün duyuyorum. OYAK yok olduğunda yerini alacak kapitalistler son kaleyi de yıkmış olacaklar. İçi yumuşacık sosyal ve dışı kaskatı kapitalist bir yapının son çırpınışlarını hissediyorum.

Bana göre OYAK mecburiyete ve imtiyazlara son verse de ayakta kalabilir. Eğer üyelerine eşit paylaşım imkanı sağlarsa, piyasa kurallarına göre oynarsa, profesyonel personel ile çalışırsa başarılı olur. Hem de tam tersine, iştiraklerden elde ettiği gelirler üyelerine daha çok yansır.

Ancak bu hukukun içinde bir tek yanlış OYAK’ta değil. Ticari hayatımızda doğru gitmeyen neler var neler…

Sözümü  bitirirken TEMAD Genel Kurulunda şirketleşmeye giden adımın atılmasını  temenni ediyorum. Olmasa da olur ancak olursa çok güzel olur. Verimli bir bahçenin ekilmesi veya ekilmemesi hakkında karar vermek gibi bir şey… Başkan seçimi kadar, Tüzük değişikliği kadar önemli…

OYAK aslında bize de bir ders verdi. Ne kadar çok verirsen ver, eşit vermediğin sürece problem var demektir. Bir de eve gelen yemeğin nerden geldiğini sormak lazım kanaatimce...

Saygılarımla….

OYAK ve ASSUBAYLAR !

Nisan 17, 2011

oyak-astsubay

Saygıdeğer Meslektaşlarımız,

Son günlerde EMS ve BDES olan arkadaşlarımız 'haklı olarak' faiz hesapları yapmakta, mağduriyetlerini dile getirmektedirler. Kesinlikle katılıyoruz! ANCAK, bizler için iki husus büyük önem taşımaktadır;

  1. Kurum iştiraklerinin yönetim ve denetim kurullarında temsil edilmek.
  2. Tüm kurum varlıklarında hakkımız olduğu için, bütün üyelere 'katılımları nispetinde' hisse senedi verilmesi.

TEMAD, bu iki konuyu AİHM taşıdığını belirtmiştir. Fakat, "her üyeye katılımları nispetinde hisse senedi verilmesi" konusundaki dava dilekçesini, tüm ısrarlarımıza rağmen açıklamamakta 'nedense' ısrar etmektedir!

Temad Yönetimi "Kurum iştiraklerininin yönetim ve denetim kurullarında görevlendirilme" talebimiz ortada dururken, Temad Genel Sekreteri'ni OYAK Aslan Çimento Denetim Kurulu'na atanmasını resmen talep ederek, AİHM'deki açtığı davayı tehlikeye atmıştır. OYAK avukatları, TEMAD'ın görevlendirme yazısını mahkemeye sunsa ve "davacının talepleri yerine getirilmeye başlandı. Kadrolar boşaldıkça, assubay ataması yapılacak" dese, sizce sonuç ne olur? Kişisel hesaplarla STK temsil edilip, yönetilir mi?

Değerli meslektaşlarımız, OYAK'ın biz assubayları mağdur ettiği bir gerçektir ama, bir gerçeği daha gözardı etmememiz gerekiyor. Şayet OYAK'a mecburi üye olmasaydık, bu birikimleri yapmamız mümkün müydü? Bunun için, bazı paylaşım sitelerindeki "OYAK Lağv Edilsin" kampanyalarının kimseye yarar sağlamayacağına inanıyoruz.

Bizler, bir bankanın tasarruf mevduatına para yatırmadık, bir yardımlaşma kurumuna ortak üye olduk. Emekli olduğumuz zaman kurumun birikimlerimize 'kendi hesaplamalarına göre' nema vererek, bizi kapı önüne koyması hukuka aykırıdır. Bir çok kurumun sosyal yardım sandıkları üyelerinden bizler kadar aidat almamasına rağmen, ikinci emekli maaşı bağlamaktadırlar. Kuruma tekrar üye olamayanların % 80 i, o gün için sistemde olan emsallerinin birikimleri değeri üzerinden talep edilen parayı temin edemeyen assubaylardır. Bu nedenle, OYAK hisse senedi konusunu gündeme getirmiyor!

Tüm üyeler OYAK'a aynı şartlarda üye olmuşlardır. Bizlerin birikimleri ile kurulan iştiraklerin, gelirlerinin tamamı nema olarak hesaplarımıza yatırılmamış, büyük bölümü yeni iştiraklerin kurulmasında harcanmıştır. Bu nedenle kurum iştiraklerinde hakları olan  TÜM ÜYELERE KATILIMLARI NİSPETİNDE HİSSE SENEDİ VERİLMELİDİR. Dileyen üyeler ayrıca birikimlerini kurumda değerlendirebilirler.

Kimsenin aldığı nemada gözümüzün olduğu düşünülmesin! OYAKBANK satıldığında sistemde olan üyeler bir gecede %50 oranında nema aldılar. Peki daha önceki yıllarda OYAK'ın amiral gemisi OYAK RENAULT satılsaydı, o tarihte sistemde olanlar kazanacak kurum şimdiki kadar güçlü olmayabilecekti.  Bugün sistemde olanlardan hastalık, evlenme, mülk edinme vb. sebeplerle kurumdan ayrılmaları gerekirse 1-2 yıl sonra, örneğin; ERDEMİR satıldığında "ne yapalım, şansızlık mı" diyecekler ?..

OYAK BİR ROTTARY KURULUŞU DEĞİL BİR SOSYAL YARDIMLAŞMA KURULUŞUDUR

Bu konuları dile getirdiğimizde bazı arkadaşlarımızın bencilce "ne yapalım, biz paramızı OYAK'ta değerlendirirken sizler harcadınız" deme hakkı yoktur. Çünkü, mağdur olanlar içerisinde, bu düşüncedeki arkadaşlarımız daha assubay olmadan OYAK'a katkı sağlayanlar vardır. Bunun için en adil çözüm, hisse senedi verilmesidir. Böylece çoğunluk hissesine sahip olan assubaylar yönetim ve denetimde söz sahibi olacaklarıdır. OYAK'ı yönetenler işte bu gerçeği bildikleri için radikal kararlar almamaktadır. Lakin, biz bu hukuksuzluğa kesinlikle razı olmayacağız!

Değerli Meslektaşlarımız, Sn.İsmail TURAN'ın AYİM'deki açtığı dava "OYAK'ın, kurumdan ayrılan üyelere yaptığı ödemelerin nominal değerden değil, tüm kurum varlıklarının üzerinden hesaplanarak ödenmesi"dir ve Sn.TURAN karar düzeltme talebinde bulunmuştur. "Tüm üyelere hisse senedi verilmesi" talebi ile benzerlik taşıyan bu dava karar düzeltme talebinden sonra muhtemelen AİHM'ne taşınacaktır. Bu davanın destekçisi olarak takibini yapmaktayız.

Daha önce sizlere duyurduğumuz gibi, 'OYAK'taki haklarımız ile ilgili' OYAK'a yönelik mail kampanyası Site Yönetimi'mizin gündemindedir. Haksızlıklarımızın kader olmasına "asla" izin vermeyeceğiz! Sizlerin desteği ile adaletsizlikler birgün "mutlaka" sona erecektir!

Saygılarımızla...

imtiyaz

ORDU BU ÜLKENİN GÖZ BEBEĞİDİR. Bu söz yıllardır içimizde yer etmiş ve de vatandaşlarımız tarafından da benimsenmiştir. Hiç bir vatandaş bu önemli ilkeyi göz ardı edemez.

Son yıllarda  T.S.K. üzerinde yapılan bir çok saldırının hem Silahlı Kuvvetleri'n emekli bir ferdi olarak, hem de normal bir vatansever olarak kafalarımızı karıştırdığı bir gerçektir. Bir taraftan "ORDUMUZU YIPRATMAYALIM" derken, bir taraftan 'bir asker olarak' zaman zaman bu bakış penceresinin gerçekleri ve olanlar ile yaşayanlar ne düşünüyorlar?

SİLAHLI KUVVETLERİN SON ON YILDA BÜYÜK BİR GÜVEN KAYBINA UĞRADIĞI GERÇEĞİNİ GÖRMELİYİZ!

Her olayın 'anında' büyük kitlelerle paylaşılması, yaşadığımız teknolojik çağın gerçeğidir.

YÜCE ATAMIZIN BİZLERE BIRAKTIĞI O GÜZEL DEĞERLERİ, KOMUTANLARIMIZ YILLARDIR HANGİ NOKTAYA TAŞIDI?

Yıllar yılları takip edip omuzlarındaki yıldızlar artarken, olgunlaşmak yerine, gelişen dünya düzeninde, "bizler farklı insanlarız, MEZARLARIMIZ BİLE AYRI OLMALIDIR" bakış açısı bu ülkede uygulanmadı mı? Hâttâ, bu konunun  kendi aralarında dahi ne noktalara geldiği bilinmemekte midir?

Son dönemlerde Genelkurmayımızın yaşadığı ve de yaşamakta olduğu OLUMSUZ gelişmeler, bizlerin on yıldır beklediği İYİLEŞTİRMELER açısından bir talihsizliktir!...

  • HİÇ BİR DÖNEMDE BİZLER BU DENLİ ÖTELENMEDİK!
  • HİÇ BİR DÖNEMDE BİZLER BU DENLİ UNUTULMADIK, AŞAĞILANMADIK!

Bir kere, bu ülkedeki üst düzey yöneticilerin büyük çoğunluğu 'sanki karargahtaki emir subayı imiş gibi', "EMREDERSİNİZ PAŞAM" yaklaşımı ile bir kaç kez yaşanan demokrasi kesintilerinin en önemli sebeplerindendir.

Artık şu gerçeği hep birlikte görmeliyiz; HER BİR ASKERİ DARBE BİRİLERİNE İMTİYAZ ÜZERİNE İMTİYAZ SAĞLARKEN, BİZ ASSUBAYLARI TAM TERSİ YÖNE GÖTÜRÜLMÜŞTÜR.

DOKUZ YILDIR ARA İSTASYONDA bizi alacak treni beklerken önümüzden öğretmen, bekçi, yargıç, hakim, savcı, doktor, sağlıkçı, imam ve de sekiz kez de polis trenleri geçmiştir ne yazık ki!...

HER KESİMİN HAMİSİ VARKEN BİZLER UNUTULDUK! Basının satılmış kalemşörleri ülkeye yön verirken, bir kaç köşe yazarı başta "Umur TALU", "Nail GÜRELİ", "Ümit ÖZDAĞ" gibi yazarlar sesimiz oldular.

YILLARDIR "ORDUYU YIPRATMAYALIM" SÖYLEMİ İLE SUSTUK. BU İLKE HEP ÖN PLANDA UYGULANDI!

Yıllarca, HAKLI taleplerimiz ve ANAYASAL haklarımızın kazanımı için, dosyalarla "yalvarırcasına" oradan oraya gittik, geldik. HAMİMİZ GENELKURMAY, yıllardır bizim için ne yaptınız? Lütfen söyleyin.

Yıllar yılları takip ederken, apoletlere yıldızlar düşerken 'tabii ki büyük bir kısım hariç' bizleri aşağılayıcı bir pencereden baktınız!...

Yeni Tuğgeneral olmuş birisi, bir yıldız daha aniden omuzuna düşünce 'teammülleri bilmemesi imkansız' bir assubayı annesinin özel işleri için görevlendirebiliyor!... İşin diğer bir garip tarafı ise, bu konudaki vekaletnamenin Sayın General'in Annesi'nin imza bölümünde "GENERAL ANNESİ" yazmasıdır.

Sadece bir örnekle ifade ettiğimiz bu ve bunun gibi onur kırıcı yaklaşımlar Silahlı Kuvvetler'deki SAYGI, SEVGİ, BÜTÜNLEŞME konularına büyük zararlar vermektedir. Yüzde yüze yaklaşan bir oranda üniversite mezunu olan biz assubaylara artık KOMUTA KADEMESİ de bir başka pencereden bakmalı, hem ekonomik hem de sosyal tüm yaralar sarılmalıdır .

Yukarıda sadece bir örneğini verdiğimiz bu konularla muhattap olan muvaazaf arkadaşlarımız iç hizmet kanununu ve teammüleri  bilmelidir.

SABIR TAŞI ÇATLAMIŞTIR.... BİZİ BU NOKTAYA TAŞIYANLAR KONUMU NE OLURSA SUÇLUDUR...

SAYGILARIMLA...

ATİLLA ABAYLI
İZMİR

genclige-hitabe

Son Yorumlar

  • DELEGENİN NAMUSU VE TEMAD'IN GELECEĞİ

    Yılmaz 05.09.2021 10:08
    Türkiyede siyaset malumunuz TEMAD bundan payını almış şubelerde lokal olmasa ne yönetici ne üye olur ...
     
  • SULTANTOP KARAKOLU

    Kadir 09.08.2021 23:20
    Ben, Beştaş Karakolundan, Harabe Karakoluna kadar tüm sınır karakollarında takviye takım komutanı ...
     
  • AS(T)SUBAY -STS

    MehmetAkif Türkay 31.07.2021 15:06
    Alkışlıyorum. Çok güzel anlatmışsınız.
     
  • YÜKSELEN GERÇEKTEN HAYAT KALİTESİ Mİ?

    Hakan Başaran 17.07.2021 17:06
    KıymetliMehmet abicim ellerine yüregine sağlık çok güzel bir yazı olmuş yine aynı lezzetle aynı keyifle ...
     
  • YÜKSELEN GERÇEKTEN HAYAT KALİTESİ Mİ?

    Mehmet AKALP 17.07.2021 16:00
    Cumhurbaşkanı verdiğim her sözü tuttum diyor yandaş basın manşet yapıyor Peki bize hayırlı olsun diye ...

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI'MIZ YÜCE TÜRK MİLLETİNE KUTLU OLSUN. ORDU YOK DEDİLER KURULUR DEDİ PARA YOK DEDİLER BULUNUR DEDİ DÜŞMAN ÇOK DEDİLER YENİLİR DEDİ M.K.ATATÜRK Saygıdeğer Üyelerimiz İtilaf Devletleri tarafından son dönemlerinde bütün orduları dağıtılan, işgal edilen ve tersanelerine girilen "hasta adam" ismi verilen Osmanlı Devleti'ne...
Pazartesi, 30 Ağustos 2021
SİTE -ASSUBAY GÜÇBİRLİĞİ PLATFORMU YÖNET
SEVR ile düşmana peşkeş çekilen vatan toprağını kurtarmak için başlatılan İSTİKLAL SAVAŞI'nı zaferle sonlandıran Dünyadaki savaş literatürüne DESTAN olarak geçen büyük taaruzun başlangıcının yıldönümünde askeri ve siyasi deha olan gururumuz Atatürk ve silah arkadaşlarını rahmet ve minnetle anıyoruz. Bu savaşın nasıl bir destan olduğunu anlamak için KOCAT...
Perşembe, 26 Ağustos 2021
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
24 TEMMUZ 1923 LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASININ 98. YIL DÖNÜMÜ KUTLU OLSUN... Bu antlaşma, Türk Ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış, büyük bir yok etme eyleminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal zafer yapıtıdır! Mustafa Kemal ATATÜRK Değerli Meslektaşlar...
Cumartesi, 24 Temmuz 2021
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ