×

Uyarı

JUser: :_load: 932 kimlikli kullanıcı yüklenemiyor.

emekli-uzmanlar-eylem

Bir kurumda bu kadar statüye ne gerek varsa, bu bir tarafa; Askerlikte işlerin yürütülmesi için binlerce insanın başvurduğu müracaatlar içinden; sınavla, mülakatla, sağlık kurulu raporuyla seçilerek istihdam edilir uzman erbaşlar…

Kimisi bedel öder, kimisi çürük raporu alıp adeta kaçarken askerlikten, kimisi de işsizlikten dolayı meslek olarak benimsemek zorunda kalır askerliği.

Nasıl benimsemesin ki insan, eğer bir ülkede askerlik, polislik, devlet memurluğundan başkaca iş alanı yoksa!

Bugün polislere, sözleşmeli subaylığa/assubaylığa, uzman erbaşlığa, uzman jandarmalığa müracaat edenlere baktığımızda pek çoğunun hayallerinde başka işler yapmak vardır amma onu gerçekleştirecek ekonomik güç yoktur ailelerinde.

Devlette çalışmak zorunda kalanlar, insani ihtiyaçlarının temeli olan ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir gelire kavuştuktan sonra her anını huzur içinde yaşamak ve güvenli bir geleceğini de işinden elde etmek ister ama nerde…

Kişi, ömrünün en güzel çağlarını mesleğinde geçirirken, her anını huzur içerisinde yaşamak, güvenli ve mutlu bir gelecek için gerekli tatmin edici ücreti bulamadığı gibi kanunların üstlere/amirlere verdiği tek yanlı aşırı yetkilerden kaynaklı olarak, uygulanan tarifsiz baskılar, sözlü-sözsüz şiddetler, aşağılamaları oluşturan mobbingler ve haksızlıklar nedeniyle kendisini farklı bir mücadele içerisinde bulur.

İşte uzman erbaşlar…

Bugün (26.5.2012) keplerini Ankara Kızılay’daki Abdi ipekçi Parkında bıraktılar! Devleti yöneten yetkililerin alıp önlerine koyup düşünmeleri için.

Artık yetkililer bu durumu ne denli dikkate alırlar, düşünürler bunu zaman gösterecek.

Mesleki örgütlenmenin olmadığı, olanın da içine siyaset girdiği veya yetersiz olduğu Türkiye’de daha çok kep bırakacak meslekler arkada bekliyor gibi.

Bir uzaman erbaş  belki de hayalinde olmayan bir işi yapmak üzere askerliği meslek olarak seçtiğinde lise mezunuysa şayet, 10’uncu derecenin 1’inci kademesinden göreve başlıyor. Yaptığı işi nedeniyle performansının yaşa bağlı olarak düşmesinden dolayı artık kurumda çalışamayacağı değerlendirilerek sivil kurumlardan emekli olması sağlanıyor. Ancak sivil kuruma geçen uzman erbaş, sivilde işe başlayan memurun derecesi olan 13’üncü derecenin 1’inci kademesinden özlük hakkı değerlendirilerek 2 derece geriye götürülerek sivilde işe başlatılıyor. Yani altı yıl geriye gidiyor özlük hakkı. Örnek vermek gerekirse; 18 yıl TSK’da görev yapıp 45 yaşında 3’üncü derecenin 1’inci kademesine ulaşmış bir uzman erbaş, sivil memurluğa geçtiğinde 5’inci derecenin 1’inci kademesine düşürülerek, bir yıl sivil memurluktan sonra 5’inci derecenin 2’nci kademesinde zorunlu olarak emekli edilmekte.

Hâlbuki uzman erbaş ile aynı yıl göreve başlayan bir sivil memur operasyonlar, şark görevleri, tayinlerle uğraşmamakta olduğu gibi, zaman içerisinde yükseköğrenim görerek derece ve kademesini yükseltmekte ve uzman erbaş gibi, genç sayılabilecek bir yaşta zorunlu olarak emekli edilememekte.

Şimdi, yetkililer, uzman erbaşların parka bıraktığı şapkalarını önlerine alıp düşünüler mi bunu bilemeyiz!

Eğer yetkililer, kendilerini uzman erbaşların yerine koyup, bugünkü koşullarda; 45-46 yaşından sonra, üstelik zorunlu olarak emekli edildikten sonra 900 lira ile çocuklarını okutabileceklerini, güvenli ve mutlu bir yaşamı sürebileceklerini, uzak kaldıkları sivil yaşamın koşullarına adapte olabileceklerini, düşünüyorlarsa, şimdiki koşullar aynen devam edecek demektir. Yok, yürütemem, yapamam diyorlarsa çözüm için adım atacaktır.

Düşünün,

Uzman erbaşlarla birlikte, uzman jandarmaları, assubayları, polisleri, öğretmenleri, hemşireleri de düşünün. Kısacası haksızlığa uğrayan, örgütsüz ve dolayısıyla özlük haklarında söz sahibi olamayanları düşünün!
bardak-tasti

Değerli arkadaşlarım

Sözün bittiği yerdeyiz. Artık ondan, bundan beklemek, yardım istemek yerine bizler DURDURULMAK ve KONUŞULMAK talebiyle görüşülmek üzere hareketlere geçmeliyiz. DURDURULMAK kelimesine takıldığınızı düşünüyorum. Yapılan HAKSIZLIKLAR karşısında ÖYLE BÜYÜK bir GÜÇ  ve ORGANİZEYLE HAKLARIMIZI almak için MEYDANLARA inmeli, değişik EYLEMLER gerçekleştirmeliyiz ki İLGİLİ ve YETKİLİLER toplumun tepkisinden çekinerek, TAMAM durun, gelin KONUŞALIM deme noktasına gelsinler.

Bunu GERÇEKLEŞTİREMEDİĞİMİZ sürece bugüne kadar yaşadıklarımızın aynısını yaşayacak, sorunlarımızın ÇÖZÜMÜ sonsuzluğa  kadar olmayacaktır.

Bizler bugüne kadar HAKSIZLIĞA TSK, OYAK ve TBMM'de uğradık. TSK ve OYAK'ta YAPILAN haksızlıklar KURUMSAL VE BİLİNÇLİDİR. TBMM bugüne dek ASSUBAYLAR adına OLUMLU hiç bir YASA ÇIKARMAMIŞ, bu yönde bir çalışma yapmamıştır. TSK'nın baskı ve etkisinden KURTULAMAMIŞ, VESAYETİ kabullenmiştir. Bu davranışlarla MECLİSİN, M.VEKİLLERİNİN BAĞIMSIZ VE ÖZGÜRLÜKLERİ  ŞAİBE altında kalmıştır. 

Bu durumda hazırlıklarımızı KUSURSUZ bir planlamayla yapmalıyız. Eylemlerde İLGİLİ kurumlara yaklaşma ve eylemlerin yapılacağı alanlara yaklaştırılmama konusu da DEĞERLENDİRİLEREK EYLEMLERİN devamlılığında SIKINTI yaşamayacak ALANLARIN seçilmesi ÖNEM kazanmaktadır. Eylem alanları HALKIN görüp, duyabileceği, bilgilendirilebileceği yerlere yakın ve açık olursa ETKİSİ DE daha büyük  olacaktır.

Hiçbir şey yapamazsak öyle bir ORGANİZASYON yapalım ki HAKLI iken HAKSIZ durumada düşmeyelim. OYAK bizim İŞ YERİMİZ, oraya GİRİP-ÇIKMAMIZ engellenemez. Buraya HER GÜN DEĞİŞİK KİŞİ VE GURUPLARLA giderek SORUNLARIMIZI gündeme getirerek YÖNETİMLE GÖRÜŞELİM, SORUNLAR ÇÖZÜLENE kadar bu EYLEMİ sürdürelim. Gerekirse  OYAK'TA OTURMA eylemi gerçekleştirelim.

TEMAD Gn merkezinde bulunan LOKALDE TOPLU AÇLIK GREVİNİ gerçekleştirelim.Netice ALINANA kadar EYLEMİ sürdürelim.

TBMM'de ulaşılabilecek M.VEKİLLERİNLE görüşme-randevu talep ederek TOPLU olarak MECLİSE gidelim,SORUNLARIMIZI burada da SES getirecek biçimde hem M.VEKİLLERİNE hem de TOPLUMA gösterelim.

Tüm bu faaliyetlere başlamadan GÖRSEL ve YAZILI basını bilgilendirerek, YILLARDIR kalemiyle HAKSIZLIKLARIMIZI dile getiren YAZARLARLA paylaşarak desteklerini alalım ve EYLEMLERİMİZİ GÜNDEME taşımalarını, YILLARDIR verilen YASAL mücadelemizin SONUÇSUZ kalmasından dolayı ASTSUBAYLARDA artık BIÇAĞIN KEMİĞE DAYANDIĞINI, HAKSIZLIK ve AYIRIMCI  DAVRANIŞLARIN dayanılmaz BOYUTA ulaştığını halkımıza yansıtalım.

Unutmayalım BİR defalık EYLEMLER netice vermediğinden EYLEMLERİN devamlılığını ve NETİCE alınana kadar olanlarını seçmemiz GEREKLİDİR.

Sizler bundan sonra yapılacak GÖRÜŞME ve DOSYA alış-verişlerinden bir netice alınacağına TSK ve HÜKÜMET YETKİLİLERİNİN İYİ NİYETLİ OLDUKLARINA İNANIYOR MUSUNUZ? Bugüne kadar yapılan OYALAMA, KANDIRMA, ALDATMALAR yetmedi mi? AYIRIM-ÖTEKİLEŞTİRME ve HAKSIZLIKLAR daha ne kadar sürecek, neyi, niçin bekleyeceğiz?

Aynı sözleri YILLARDIR duymaktan, BEKLENTİ içine girmekten bıkmadık mı? Bunlara GÜVENİLEMEYECEĞİNİ, İNANILAMAYACAĞINI hâlâ ANLAMADIK MI?

TEMAD Gn.Bşk'lığı bir yandan İLİŞKİLERİNİ sürdürürken vakit kaybetmeden EYLEM hazırlıklarını da yapmalıdır. Hazırlıklar tüm yönetim ve üyelere de YANSITILMALIDIR.

Yapılacak her türlü EYLEME hazırız. EYLEMLER KAÇINILMAZ ve ELZEM olduğu noktadadır. İSTER İNCELDİĞİ, İSTERSE DÜĞÜM OLDUĞU YERDEN KOPACAKSA KOPSUN. BUGÜNE KADAR BİZLER DÜŞÜNDÜK, BUNDAN SONRASINI DA ÖZ EVLATLAR VE ÜLKENİN KADERİNİ BELİRLEYENLER DÜŞÜNSÜN. Saygılarımla.

HADİ CANIM SENDE...

Ağustos 21, 2011

hadi-canim-sende

Görevi assubayları temsil etmek, sorunlarına çözüm bulmak olan TEMAD Gn.Merkezi ne yazık ki 9 yıldır bir tek sorunumuza çözüm getirmediği gibi, özverili assubay sevdalısı arkadaşlarımızın bu konuda yaptıkları çalışmaları ise 'hangi amaca hizmet ediyorlarsa!' hep engelleme yolunu seçmiştir.

Bizler siteler kurup her platformda haksızlıklarımızı dile getirirken kendimizi tatmin etmeyi düşünmedik. Sizlerin ödeneği, sekreteri, binası, gayrimenkul kiraları, ticari faaliyet kârları ve aidat gelirleri ile yapmadığınızı, biz yaparken bu mücadele için torunlarımızın harçlıklarını harcamaktan onur duyduk!..

Ama, bizim sorgulamamızdan rahatsızlık duyan komutana "arkadaşlarımız gerçek dışı birşey yazmıyor, haklarını talep ediyorlar. Haksızlıkların son bulmasını sağlayın, yazmasınlar" demek yerine "ONLAR BİZDEN DEĞİLDİR KOMUTANIM" diyen!...

"Haklarımızı hukukta arayalım kampanyası"na köstek olan!...

"Hukuki girişimleri birlikte yürütelim" diyen Sn.İsmail TURAN'a "kırıkçı-çıkıkçı" yakıştırması yapan!...

Assubayların derecesinden kademesinden bîhaber olup, 9 yıldır temsil ettiği assubaylara bir tek kazanım sağlamayan!...

Başbakanlık, Genelkurmay, MSB, TBMM, Kuvvet Komutanlıkları'na yaptığımız dilekçe-faks-mail kampanyalarına ve yapılan diğer çalışmalara katılmayıp, engelleyen ama sonuçlarını sahiplenen!...

Sesimizi duyurmak için 320 km. yürüyen Sn.Tuncer KÜÇÜK'ün "Onur Yürüyüşü"nü "siz organize edin maddi gereksinimi biz karşılayalım" teklifimizi yanıtsız bırakıp mesnetsiz iftiralar ve dedikodularla yürüyüşü engellemeye çalışan!...

"Salt miting 24 saat sonra unutulur. Miting sonrası eş zamanlı eylemler yapılmazsa, mitinge katılmamızın anlamı olmayacak" diyenleri ve assubay sevdalılarını hukuksuzca ihraç eden!...

Meslektaşlarını oyalamak için arkadaşı milletvekiline "çakma!" önergeler verdirip umutlarımızı istismar eden!...

Sesimizi, haksızlıklarımızı 100 TEMAD şubesi kadar duyuran cesur yürek Sn.Umur TALU, "Genelkurmay akredite listesinde yok" diye bir nezaket ziyareti ile minnettarlığımızı sunmaya cesaret edemeyen!...

Daha onlarca olumsuzluk ve kişiselliklerin mimarı bu yönetim değilmiş gibi;

Hukuksuzluk hançerinin kemiğe dayanması üzerine çıkış yolları arayan arkadaşlarımızın ulu önder Atatürk'ümüzün manevi huzurunda haksızlıklarımızı kamuoyu ve ilgililere duyurma girişimine  destek olmak yerine "ONLAR BİZDEN DEĞİLDİR KOMUTANIM" zihniyetinin temsilcileri TEMAD sitesinde "Bu kişilerin TEMAD ile bağlantısı yoktur. Bu ve benzeri eylemler camiamızda bölünmelere ve gruplara ayrılmalara yol açacaktır. Bu hareketler derneğimizce tasvip edilmemektedir. E.Asb. menfaatleri ve sorunları dernek bünyesinde tartışılarak, eğer eylem ve benzeri hareketler gerekiyorsa genelin görüşü alınarak uygulanmaktadır" buyurmuşlar!..

"Kelin merhemi olsa başına sürermiş!" Bugüne kadar hangi eleştiriyi, öneriyi dikkate aldınız, hangi çalışmayı genelin görüşünü alarak yaptınız?

AİHM'ne açtığınız OYAK davasını yok etme pahasına, genel sekreterinizi OYAK Aslan Çimento'ya Denetim Kurulu Üyesi olarak atanmasını sağlarken!

Kasım ayında eylem kararı alıp 'muhaliflerin sayesinde haberdar olduğunuz' WVF toplantısı için PARİS seyahati çıkınca, eylemi unutup genelkurmaya meslekdaşlarımızın mitingte duyurdukları sesimize yanıt vermediniz bu nedenle bu geziyi protesto ederek katılmıyoruz deme yürekliliği yerine  PARİS'e turistik seyahate koşarken !...

Seçimler öncesi "gelin siyasi partilere bir deklarasyon hazırlayın bizler de destek verelim" teklifimizi ve "adayları siz seçin biz partilerden kontenjan alacağız" sözünüzü unutup TEMAD hukuk komisyonu başkanını aday adayı yaparak refüze olup assubayların siyasi gücünü bozuk para gibi harcarken!...

Her vesile ile assubaylar hakkında olumsuz haberler yapan basını bilgilendirmek yerine, ergenekon sanığı müstafi yüzbaşıya destek için TESUD ile el ele basın toplantıları yaparken...

Bize ençok destek veren MHP merkezine yine TESUD istedi diye siyah çelenk koyarken...

Hangi amaçla hangi şubenin ve üyelerinizin, delegelerinizin görüşünü düşüncesini aldınız?

HADİ CANIM SENDE...

Şimdi kalkmışsınız, bu arkadaşlarımızı suçlayıp, yıllardır erozyona uğrattığınız birliğimizin faturasını bu arkadaşlara mâl ederek bölünmeden, güç kaybından bahsediyorsunuz!

"Buyrun, yüreğiniz yetiyorsa siz yapın biz destek verelim" diyeceğim ama 9 yıldır yapmadıklarınız sizin referansınızdır!

Bu toplumun artık dayanacak gücü, 9 yıldır bir tek başarısı olmayan yönetimin masallarına ayıracak zamanı kalmamıştır.

Tek kelime ile; ÖZRÜNÜZ KABAHATİNİZDEN BÜYÜKTÜR.

Mücadele önünde en büyük engel olan TEMAD Genel Başkanı'na ve ekibine bir kez daha onurlu istifa müessesini hatırlatıyorum!...
motivasyon

Ne kadar olduğu bilinmemekle birlikte yaşanan anlardan ve dolayısıyla belli bir süreden de oluşan insan yaşamı çalışma ve üretme üzerine kurulu…

Yaşamak, daha iyi şartlarda yaşamak için çalışan, çabalayan insan zaman içinde maddi ve manevi olarak kendisine birikimler sağlayabilirken, aynı şekilde harcanan zamanı biriktiremiyor…

Zamanın acımasızlığı karşısında yapılan anlamlı çalışmanın gelecek vaat etmemesi ise insanın gelecek endişesine kapılmasına ve o anki moral ve motivasyonunun (isteklenmesinin) bozulmasına sebep olabilmekte…

Çalışma ortamındaki çalışma şekli, maaş ve diğer koşullarla birlikte gelecekteki yaşanılması muhtemel durumların düşünülmesi çalışanın ensesinde gölge gibi dolaşmakta, çalışma şevk ve arzusunu ya olumlu ya da olumsuz olarak etkileyebilmekte…

Demokrasi ve hukuk kurallarının gelişmemiş olduğu, Türkiye gibi bir türlü gelişme yolundan gelişmişliğe adım atamamış ülkelerde çalışma anındaki motivasyonun, özellikle de ast düzeyde çalışan insanın aleyhine olduğu bir gerçek…

Geçen gün sağlık çalışanları doktor ve hemşirelerce yapılan eylemin, çalışma anındaki motivasyonun yükseltilmesi amaçlı olarak gerçekleştirilmiş olduğu, bir açık oturumda konunun muhataplarınca dile getirildi… Sağlık çalışanlarının haklı olduğunu düşündüğümüz performansın adilane dağılımı, sağlık ocaklarının güçlendirilerek daha kaliteli sağlık hizmet sunulması, hekimlerin gelişiminin daha iyi şartlara kavuşması gibi haklı talepleri umarız ki dikkate alınır…

Doktor, hemşire, işçi ve gerektiğinde polisimiz görevdeyken haklarını aramaya yönelik eylem ortaya koyabilirken, çalışma anındaki olumsuz motivasyondan etkilenen muvazzaf askerler içinde özellikle de haklar yönünden savunulmayan, her geçen gün geriye giden assubaylar ne yazık ki böyle bir eylemi ortaya koyacak şartlara haiz değil…

Sağlık  çalışanları eylem günü hastalarını bırakıp veya randevularını eylem gününe göre ayarlayabilirken aynı  şekilde mesela assubaylar eylem yapmaya kalksa ülke güvenliği ile yakından alakalı görevlerini bir günlüğüne dahi bırakabilme, görevini ihmal edebilme şansları özellikle de bulunduğumuz coğrafyada ne yazık yok…

İşte burada kurumları idare eden teknokratların ve hükümetin gerekli tedbirleri almaları önem kazanıyor… Fakat geçen yıllar içinde ne rütbeli teknokratların, ne sivil teknokratların ne de hükümetlerin assubayın emek ve bilgi yoğunluklu çalışmasına olumlu motivasyon katkısı yapacak gelişmeler üretmediği acı bir gerçek… Burada politikanın tanımını hatırlamakta fayda var… “Politika: Bir hedefe varmak için karşısındakilerin duygularını okşamak, zayıf noktalarından veya aralarındaki uyuşmazlıklardan yararlanmak gibi yollarla işini yürütme.” Tanımdan da anlaşılacağı üzere geçen zaman içinde assubayın zaaflarından faydalanılan bir politika izlenilmiş olduğu görülmektedir…

Kıdemli başçavuşun yarbay düzeyindeki maaşının kıdemli üsteğmen seviyesine düşürülmesi, üstçavuş rütbesine denk gelen teğmen maaşının on dört yıllık bir başçavuş maaşına yükseltilmesi, emeklilikte kıdemli albayın beş yüz lira civarında maaşı düşerken bir kıdemli başçavuşun bin liralık bir maaş düşüşü ile karşılaşacak olması; emekli subay spor sahalarında spor yapıp, tatil yerlerini gezerken bir emekli assubayın ek iş aramaya devam ediyor olması geleceğin emekli adayı çalışan assubayın “Çalışma Anındaki Motivasyonu”nu olumlu etkilemesi beklenebilir mi?

Çalışırken motivasyonu düşük tutulan assubayın emekliliğinde germiş olduğu siyasi çalışmaları da ayrı bir inceleme konusu… Daha sıcaklığını koruyan partilerin milletvekili aday listeleri de assubaylar için ayrı bir olumsuzluk adeta…

Partilerin taban faaliyetlerinde görev üstlenmiş olan assubaylar da emeklerinin karşılığında, seçilebilinecek sırada meslektaşlarının olmamalarına haklı olarak tepki göstermekte…

Parti denilen kurum toplumun, yaşamın her alanını kavrayabilmeli…

Ülke çapında bir milyon civarında seçmene sahip olduğu hesap edilen assubay ve ailelerini temsilen her parti, seçilebilecek bir yere assubay yerleştirme nezaketini, belki de cesaretini gösterebilmeliydi bu listelerde... Ancak, sanki, assubayın toplum nazarında gelişimini, yer edinmesini engelleyen bir lobi var ve bu lobice, bu siyasi gidiş engellenmiş görünmekte… Şu unutulmamalıdır ki bir meslek grubunu ancak ve ancak o mesleği bizzat icra eden insan daha iyi savunabilir, temsil edebilir, haklarını koruyabilir, yol, yöntem sunabilir… Fakat mesele meslek gruplarının veya toplumun değişik kesimlerinin dertlerine çözüm bulmak değil de toplumun sırtından geçinmekse esas gaye, o zaman “sizin haklarınızı şu şu…arayacaktır” denir ve geçilir… Sonuçta da şimdiye değin olduğu üzere hiçbir sonuç da elde edilemez…

Güzel bir gelecek dileğimle…
assubay-donemi

Hava inadına puslu. Bir türlü güneşi göremiyorum. Sıcaklığını hissedemiyorum. Sanki şöyle aradan görebilsem bir...Bir görebilsem ah, ısınacak içim.

Fakat kararlıyım. Bu sisli, puslu havalar mahvedemeyecek beni. Yetmişli yılları yazacağım. Sokağa dökülen assubayları, eşlerini ve çocuklarını anlatacağım.

Önce iyi bir başlık bulmalıyım. Bulmalıyım ki, yazının da bir albenisi olsun. Vursun okuyanı daha ilk baştan. Mesela, o yıllara özgü nostaljik bir şarkı olabilir. Güzel ve anlamlı bir şarkı. Yoksa, Nazım'dan birkaç dizeyle mi başlasam?

Fakat Nazım da klasik oldu artık bee! Hele o amiral kendince iade-i itibar falan deyince!

O zaman Seyfi Baba'dan mı birkaç dize alsam?

Ama Seyfi Babayı kimse tanımaz bilmez ki! En iyisi yazı ilerleyince bir şeyler koyarım Seyfi Baba'dan. Evet, şarkı daha güzel bir fikir. Bir arayalım bakalım.


Buldum.Yaşasın buldum! Nil Burak söylüyor, ama ne güzel söylüyor. İşte bu şarkı, o günler için yazılmış sanki, cuk oturdu Vallahi:

O yılları yaşadık biz sonsuz heyecanla
Her aşktan bir şarkı kaldı dudağımda
Deli gönül öğrendi yalnızlığında
Dostla dönmeyi en güçlü sevdalarda

Geçti zaman çılgınca fırtınalarla
Yaşadık hiçbir şey beklemeden o yıllarda
Her aşktan bir şarkı kaldı dudağımızda

O yılları yaşayanlar, kendisini Assubay hakları için cesurca en öne atanlar, sözüm size. Bu şarkıyı o günlerin hatırına dinleyin olur mu? Yad edin o güneşe sevdalandığınız, umuda kürek mahkumu olduğunuz günleri.. Ben sevdim bu şarkıyı ve o günlerin anısına sizler için seçtim.

Şimdi sıra hikayeye başlamakta. İlk cümleyi yazdım mıydı, arkası gelir nasılsa.

Ne diyordu, Bandırma'lı Abdullah? Nasıl anlatıyordu hikayesini? Onunla başlayalım, hatırla bir:

“Esk..hava üssü kapısındayız, yani nizamiye

Korkunç bir gürültüyle uçaklar inip kalkıyor

Sağımız solumuz silahlı asker

Sen ve ben yalnız ve silahsız..

- "Bandırma'dan geldim" diyorum nöbetçiye

- "O gelmeyen sen misin?" diyor

- "Bilmem o gelmeyen herhalde benim" diyorum

Ve bakıyorum gözlerine...

Çeviriyor telefonu, bir sürü karşılıklı konuşmalar

Havada Fantomlar uçuyor, duyulmuyor bazen konuştukları

Bekliyoruz, sıkıyorsun ellerimi sevgiyle

Askerler dolaşıyor elleri tetikte..

- "Bekleyin" diyor nöbetçi, "araba bulursak göndereceğiz"

Belki bir saat sürüyor bu bekleyiş, sıkıntı basıyor,

Bir an önce içeri girmek istiyoruz,

Dostlarımıza ,arkadaşlarımıza kavuşmak istiyoruz

Öff be ne zormuş tutuklanmayı beklemek..

1975-hapishane.....

Rastlantı mı ne, bir avukat geliyor nizamiyeye

Altında pırıl pırıl bir otomobil.

Askeri savcılığa gidiyor..

- "Alır mısın savcılığa" diyor gidiyor , beni gösterip

Alıyor yanına beni, kurtarıyor daha fazla beklemekten

- "Ne için gidiyorsun?" diyor orta yaşlı, kıvırcık saçlı avukat

- "Astsubayım , tutuklanmağa gidiyorum.."

- "Emin misin tutuklanacağına?.."

- "Elbette, giden dönmedi, hepsi içerde.."

Susuyor bakışlar, bir an sessizlik


Şimdi hikayeyi ta en başından anlatmaya başlayabiliriz işte.

Assubaylar kendilerini nasıl farketmişler, nasıl hak arama sevdasına düşmüşler bir bir yazabiliriz. “Görmüşüm kurs, almışım amirlerimden takdir” faslından vazgeçip, nasıl onurluca sokaklara dökülmüşler anlatabiliriz. Gaspedilen hak ve onurları için nasıl yiğitçe savaşmışlar, yazabiliriz:

UYANIŞ: ALTMIŞLI YILLARIN SONUYDU

69 Subay Bildirisini hazırlayan Deniz Teğmenleri, assubayları da davalarına ortak etmeye çalışmışlar. Hani şu Sarp Kuray, Ali Kırca falan! Fakat, o dönem, Deniz Assubaylarında fazla bir ışık görememişler. Açıkçası, bizimkiler vatanı kurtarmaya pek meraklı değillermiş. Çünkü, kendi dertlerinden, sorunlarından bir türlü vatan kurtarmaya vakitleri kalmıyormuş. Yine de kurtarılacak bir şey var mı diye düşünürken, kendi mazlumluklarını farketmişler. Kafalarında bir soru işareti, o günlerden bu yana öylece kalmış durmuş!

Öte yandan Deniz Kuvvetlerinde tutmayan devrim aşısı, Hava Kuvvetlerinde ilgi görmüş; İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Afyon, Kütahya, Kayseri, Merzifon ve Diyarbakır da görev yapan havacı subay ve assubaylar ile Hava Harp Okulunda bulunan devrimci öğrenciler 69 sonu ve 70 yılı başlarından itibaren örgütlenmeye başlamışlar.

Bu dönemlerde yapılan devrimci örgüt faaliyetlerinde assubaylar fazla etkili değildir. Fakat onlar için öğrenme süreci bir daha geri dönmemek üzere başlamıştır. Ülkeyi sosyalist bir devrimle değiştirme çabası içinde olanlardan çok şey öğrenirler. Niçin mazlum olduklarını, nasıl emir-komuta yapısı altında zulüm gördüklerini düşünmeye, sorgulamaya başlarlar. Askerlik mesleğinin, insan onuruna uygun bir yaşam için engel olamayacağını keşfederler. Rütbe olarak eşit olmasalar da emek olarak eşitten bile öte olduklarını öğrenirler. Nasıl hak aranacağını, organize olunacağını, bir eylemin nasıl kusursuz ve demokratik şekilde planlanacağını, kamuoyu ile nasıl iletişim sağlanacağını yaşayarak görür ve not alırlar. Uyanış başlamıştır. Bir yandan bu örgütlerle temaslarını sürdürürken, öte yandan kendileri için de bir şeyler yapabileceklerinin hayalini kurma aşamasına gelirler.

Dönemin devrimci gençlerinden öğrendikleriyle sistemi sorgulamaya başlamışlardır artık.

OKUYUCU KÖŞELERİNE GİDEN MEKTUPLAR
Gazetelerin okuyucu köşelerine yazılar yazmaya, haksızlıkları dile getirmeye, kendi konumlarında iyileştirmeler talep etmeye koyulmuşlardır çoktan. İşte o günlerde Milliyet gazetesinde yer alan bir okuyucu mektuplarından örnekler: Tarih: 16 Şubat 1970

“Türk ordusunda 6 yıldan beri görevli bir astsubayım. Sayın ilgililerin ve Yüksek Askeri Şura üyelerinin dikkatini bir noktaya çekmek istiyorum.

1-Astsubayların yükselme imkanları çok azdır. Hatta hiç yoktur denebilir.Bir subay orgeneralliğe kadar yükselebilme imkanına sahiptir. Bir astsubay ise Kıdemli Başçavuşluğa ve ancak bin bir engeli aştıktan sonra da yüzbaşılığa kadar yükselebilir.

Bu yüzden pek çok kabiliyetli astsubay manevi bir çöküntü altında, daima ast olarak kalmağa mahkum edilmiş, verimsiz bir hale gelmiştir. Ordumuzda lise, enstitü mezunu, yüksek okul mezunu astsubay sayısı hayli fazladır. Bu durum dikkate alınmalıdır.

2-Ordu kadro ve kuruluşlarında astsubayların yeri tam olarak belli değildir. Buna bir formül bulunmalıdır.

3-Subay gazino ve orduevleri ile astsubay gazino ve orduevi birleştirilmeli, böylece ayrımın meydana getirdiği bir çok mahzurlar ortadan kaldırılmalıdır. Veya subay gazino ve orduevlerinden astsubayların da istifade etmesi temin edilmelidir.

4-5802 sayılı Astsubay Kanunu yetersizdir. Askeri Ceza Kanununun tatbiki bakımından astsubayların erat statüsüne mi, subay statüsüne mi tabi oldukları kesin bir şekilde belli olmalıdır.

5-Harp Okulu Talebelerine ve askerlik yapan işçilere olduğu gibi, astsubay okullarında geçen iki yıllık sürenin emeklilikten sayılması için gereken yapılmalıdır.

6-Astsubayların astlarına sicil verme yetkileri iade edilmelidir. (Demek ki daha önce varmış!)

7-Dokuz yıllık mecburi hizmet çok fazladır. Bu azaltılmalıdır.

8-Yüksek tahsil yapmak isteyen astsubaylara bazı kolaylıklar tanınmalıdır. Mesela ben lise mezunuyum. Yüksek tahsil yapmak istiyorum ama buna imkan bulamıyorum. Bulunduğum yer tahsil yapmamı engelliyor.

9-Dokuz sene beklemeden daha kısa bir zaman içinde kabiliyetli, çalışkan, becerikli astsubayların subay olabilmesi temin edilmelidir.

Bir Astsubay

23/02/1970 tarihinde bu haberi ilgi yaparak başka bir assubay (ya da aynı kişi) iki ilave sorun daha beyan eder:

“16.2.1970 tarihli Milliyet’in bu köşesinde bir meslektaşımın sayın ilgililerin ve Yüksek Askeri Şura Üyelerinin dikkatlerine sunduğu bazı isteklerimize, ben de birkaçını ilave etmek istiyorum:

1-Astsubaylar halen 80 TL. asli maaşla emekliye ayrılmaktadırlar. Her astsubay bu maaş derecesine ve emekli olmak hakkına en geç 38-40 yaşlarında erişir. Yaşının en olgun ve mesleğinin en verimli devresinde yükselme imkanı bulamayan Astsubay, ya ordudan ayrılmak mecburiyetinde kalır ya da 15-17 yıl (yaş haddine kadar)aynı maaşı alarak emekliye sevk edilmesini bekler.

Astsubaylarla eşit tahsil seviyesindeki birçok meslek mensupları, baremin son derecesine kadar yükselirlerken astsubaya bu imkan verilmemiştir. İstikbal ve moral bakımından çok önemli olan bu durum için tatmin edici bir hal çaresi aranmalı ve bulunmalıdır.

2-Milli Savunma Bakanlığının bir emri ve onayı ile maddi manevi huzursuzluklar meydana getirmiş bulunan nasıplar düzeltilmelidir. (Demek ki, yetmiş öncesinde de bir nasıp sorunu mevcut!)

Bir Astsubay

DARBELER ASSUBAYLARI İKİ KERE VURMUŞTUR

Şimdi tarihe not düşmek adına, yukarda sıralanmış maddeleri bir gözden geçirelim. Şöyle bir durup düşünelim. 1970 yılının başında sorunlarımız bunlarken, şimdi neredeyiz? Bu sorunlardan hangisi çözüldü, hangisi hala yüreğimizi sızlatıyor?

Madde-1 ve Madde-9: Assubayların subaylığa geçiş süreci hala sancılıdır. Assubaylıktan subaylığa geçiş kontenjanlarla kısıtlanmakta ve bu düşük kontenjan sayıları, üst kademenin bu işe pek hoş bakmadığını göstermektedir. Ordunun komuta kademesi, subay yapısının Harp Okulu kaynaklı olmasına azami özen göstermektedir. Fakat şunu da belirtmeliyiz ki, artık assubaylıktan subaylığa geçen meslektaşlarımız, dört yıllık lisans eğitimini tamamlayarak, albaylığa kadar yükselebilmektedir. Ayrıca subaylık sınavı için şart koşulan süre dokuz seneden daha aşağıya çekilmiştir.

Assubaylıktan subaylığa geçiş konusunda asıl ibret verici vesika 19.08.1954 tarihinde basında yer alan şu haberdir:

“Bilindiği gibi terfi kanununda assubayların subaylığa yükselmeleri derpiş edilmiş, ancak yetişme tarzları ve bilgileri bakımından açılan imtihanlarda muvaffak olan ve terfi eden pek azdır. Assubayların durumu ve bu mesele ile meşgul bulunan Erkanı Harbiyei Umumiye Reisliği, bunların bilgilerini kuvvetlendirmek ve subaylığa hazırlamak üzere kurslar açılmasını uygun görmüş ve bu husustaki gerekli hazırlıklara başlanmıştır.”

Görüldüğü gibi, 1950'li yıllarda assubaylıktan subaylığa geçiş özendirilirken, 1960 İhtilali sonrasında, her şey tersine dönmeye başlamıştır. Bu konuda ister istemez akla şu soru geliyor: ülke için hayırlı şeyler düşünüp vatanı kurtarmaya kalkanlar acaba bu vatanın öz evladı olan assubaylar hakkında neden hep geriye doğru adımlar atmaktadır? Hürriyet ve Anayasa Bayramı diye yıllarca kutlanan bu darbe, assubaylara da taşıdığı anlam itibarıyla bir şeyler vermiş midir, yoksa var olan iyimser havayı da alıp götürmüş müdür?

Geriye doğru kuşbakışı bakıp yapılan her darbeyi göz önüne aldığımızda, Türk Silahlı Kuvvetleri açısından bu darbelerin kendi içinde “elit bir subay sınıfı yaratma” ve “astları ast olarak tutma” amaçlı olduğunu görmekteyiz. Her darbe önce sivilleri ardından da bu vatanın öz çocukları olan assubayları vurmuştur. Assubayları önce kullanmış sonra vurmuştur. Bu anlamda assubaylar iki kere vurulmuştur. Tutuklanan sivil ve aydınların yanıbaşında assubaylar vardır. Onları emir-komuta gereğince, cemseye koyup hapislere taşıyan assubaylardır. İşkence odalarında er ve erbaşlarla birlikte yine assubaylar kullanılmıştır. Böylece sivil kesimde assubaylara karşı kin ve nefret uyanmasına ortam hazırlanmıştır. Bu emirleri generallerin verdiğini unutan gazeteci ve aydınlar; daha kolay lokma olduğu için assubayları hedef seçmişlerdir. Antimilitarist fıkra deyince akla -tıpkı Çetin Altan'ın yaptığı gibi- assubaylarla ilgili fıkralar gelmiş ve öyle yazılmıştır!

Assubayların maaşları hesap kitap edilmiş, kıyas tutulmuştur. “Bir Astsubay bile benden fazla maaş alıyor” teranelerine çanak tutulmuş, assubayların o maaşları hak etmek için nelere katlandığı görmezden gelinmiştir.

Assubaylar iki kere vurulmuştur. Her darbeden sonra, onlarla ilgili olarak çıkartılan yeni kanunlar, daha önceki kazanımları ham yapmış, hak ve adalet talepleri sil baştan olmuştur. Ordunun üst kademeleri her darbe sonrası, kendileri ile ilgili özel ve güzel kanun maddeleri çıkarırken, assubayları biraz daha ötelemeye, öteki yapmaya itina göstermiştir.

Bugünkü manzaraya bakınca söylenecek tek söz şudur: Gurur duyun ey generaller, çünkü ortadaki vahim tablo, her yönüyle tam olarak sizin eserinizdir!

Madde 2 ve Madde 4: Assubayların statü sorunu kağıt üzerinde halledilmiştir. Konumu ve yeri bellidir. Ayrıca Askeri Ceza Kanunundaki durumları da çağa yakışır şekilde düzenlenmiş, erbaş statüsü kaldırılmıştır.

Madde-3: Orduevlerinin birleştirilmesi için daha çok zaman geçmesi gerektiği belli. Çünkü, ordumuzda assubay sayısı, subay sayısından epey fazladır. Bu oranlar birliklerde nasılsa, şehirlerde de o şekildedir. Orduevleri birleştirildiği takdirde, subayların ve özellikle üst subayların konforunda eksilme olacaktır. Subaylara ait salonlar, kalabalık ve kendini geliştirememiş Anadolu çocuklarıyla dolacak (!), statü kavgaları çıkacak, tartışmalar birliklere kadar yansıyacaktır. Kimi yerde bu birleşik uygulama var olsa da, sorunsuz idame ediliyor olsa da, işin asıl sebebi; subayların kendilerini farklı hissetmeleri ve başka bir boyutta yaşıyor olmalarıdır. Bu yüzden dolayı, astları ile aynı ortamda olmaları çok zordur. Eğer bir gün Türkiye Cumhuriyeti'nde insanlar, statülerine değil de, insan olma onuruna değer vermeye başlarlarsa, o gün orduevlerinin, gazinoların ve kampların birleştirilmesi de mutlak yaşanacaktır kuşkusuz!

Madde-5: Sınıf Okulu ve Meslek Yüksek Okulu eğitim süresinin emeklilikten sayılması sorunu halledilmiştir. Tabi ki, 18 yaşınızı doldurmuş olmanız şartıyla.

Madde-6: Assubayların sicil verme yetkileri konusunda kısmi iyileştirmeler yapılmıştır. Fakat bu konu tam anlamıyla çözülememiştir. Örneğin, Amerikan Ordusunda, bir üst rütbeye yükselecek assubaylar, o rütbeyi taşıyan assubaylar tarafından oluşturulan bir heyetçe uygun görülmediği takdirde terfi edememektedir.

Madde-7: Sanırım en trajik madde de bu zorunlu hizmet süresi. Muhteşem bir iyileştirme yapıldı bu konuda. O dokuz yıllık süre tamı tamına onbeş yıla çıkarıldı. Ne tuhaf değil mi?

Madde-8: Assubayları okutmamak için çok direndiler. Açık Öğretim sınav tarihlerine tatbikatlar planladılar. İzinleri kaldırdılar. Hiçbir şey yapamıyorlarsa, ikilik yaratmak için “şunlar gitsin, bunlar kalsın” diyebildiler. Astsubay Okullarının Meslek Yüksek Okulu yapılması kararı 19 Aralık 1994 tarihinde alındı, 1999 yılında kesin hüküm verildi ama uygulamaya ancak 2002 yılında girebildi. Komuta kademesinin önyargılardan kurtulması yıllarca beklendi. Artık bu adım çağın gereği bir zorunluluk olduğunda, mecburiyetten atıldı.

Madde-10: Assubayların kariyer ve emeklilik sorunu hala devam etmektedir. Kıdemli Başçavuşluğa terfi eden bir Assubay, yaş haddine kadar bu rütbeyi taşımaktadır. Çocuklarını okutan, geçim derdine düşmek istemeyen meslektaşlarımız emekliliklerini hep geciktirmektedir. Çünkü emekli olduklarında maaşları yarı yarıya azalmaktadır. Emekli olan bir Kıdemli Albay 5.000 Lira civarında maaş alırken, assubaylar; 1000-1500 Lira aralığında ve “açlık sınırında uygun adım marş” konumunda yaşamını sürdürmeye çabalamaktadır. (Bkz: Ergenokon soruşturmasında sorulan "maaşınız nedir?"'e verilen cevaplar!)

Assubayların mevki ve görev gibi tuhaf şeylerle ilgileri olmadığından, bu tanımda tazminatları da yoktur. Danıştay dahi bu adaletsizliğe sessiz kalarak, görmezden gelmeyi seçerek cevaz vermiştir.

Ayrıca mevki ve görev tazminatını vermeyenler, son derece-kademeyi de vermemekte ısrarlılar. Hala birinci derecenin dördüncü kademesi Kaf Dağı kadar uzak! Diyorlar ki, öyle herkese verirsek, ne anlamı kalır ki, siz siz olacaksınız, biz de biz. Herkes haddini bilecek yani!

Madde-11: Sizden sonra da çoook nasıp bozdular. Bazı eylemlere katılmış bir avuç subay için bile özel kanunlar çıkarmaya çabaladılar ama söz konusu olan assubaylarsa, dönüp bakmadılar bile.

ASSUBAYLARA KİMLİK KAZANDIRMAK

1961 Anayasası ile sağlanan demokratik kazanımlar ve dışardaki sivil, devrimci örgütlerle temaslar neticesinde başlayan uyanış, gazetelere hak isteyen mektuplar olarak yansırken, birliklerde de bir bilinçlenme dönemi yaşanır. Kimliklerine, kişiliklerine, statülerine, sorumlulukları ölçüsünde yetkilerine ve çeşitli özlük haklarına sahip olamadıklarını farkeden assubaylar; kendi yüreklerinde sancılı bir devrimin sıcaklığını yaşarlar. O dönemi olayların içinde yaşayan İsmail Onarlı, Toplumsal Barış Dergisi'nde bu sıcak uyanış duygusunu şu şekilde dile getiriyor:

“Genç bir Astsubay olarak l970'li yıllarda Astsubayların ancak demokratik bir sistemle sorunlarının çözümleneceğine inanarak, söyleyerek, onların sosyalist olmalarını, getirecekleri düzeninde sosyalist bir sistem olmasını öneriyordum. Bu çalışmalarımdan dolayı beni bazı Astsubaylar; Kurmay Başkanına ispiyonlamışlardı. Kurmay Başkanı beni ikaz ederek, Astsubayları sosyalist yapmadan önce, onlara kişilik ve kimlik kazandırmamı ya da kazanmaları gerektiği yolunda telkin ve öneride bulunmuştu. 1968 yılından bugüne dek hayatımı Astsubay Davasına adadım ve mücadele ettim. Fakat mücadele yöntemimde, çeşitli dönemlerde taktiksel yanılsamalar oldu. Kurmay Başkanının beni uyarması önemli bir anekdottur, yıllar sonra algılayarak yaşam serüvenimde uygulayacaktım...”

Assubaylara kişilik ve kimlik kazandırmak hepimize biraz soğuk geliyor nedense. “Yahu biz zaten bunlara sahip değil miyiz?” diye geçiriyorsunuz aklınızdan. Elbette doğrudur ve öyledir. Fakat burada vurgu yapılan kişilik ve kimlik; assubay olma, assubaylıkla gurur duyma ve bir assubay kültürüne sahip olup onu gururla taşıyabilmedir. Toplumun herhangi bir bilinçli vatandaşı olmaktan öte bir şeydir bu. Aidiyet ve benlikle Assubay etiketini yürekte hissedebilmektir. Düşünün ki, çok uzun yıllardır subaylar tarafından da yapılan budur. Araştırmalar yapanlar, yazılar yazanlar hep devrimci, kurtarıcı, elit, seçkin ve her şeyin en iyisini bilen ve vatanını herkesten çok seven (kıyaslama götürmez biçimde) subay kimliğini topluma yazdıklarıyla empoze etme mücadelesindedirler. Harp Okullarını birer devrim ocağı olarak yutturma sevdasındadırlar. Bu ülkenin en bilge kişilerinin generaller olduğuna toplumu inandırma takıntısındadırlar. Bugünkü aydınlar, gazeteciler ve generaller işbirliğine baktığınızda, darbeye niyetlenmek suçlamasıyla tutuklananların can-ı gönülden destekçisi olanlar, onların bir an önce milletvekili olup tutukluluktan kurtulmasını savunanlar işte bu empoze sürecine tam anlamıyla kapılmış olanlardır. Elbette ki, şimdiki siyasal iktidar nedeniyle bazı tereddütler yaşayan ve bu konuda gerçekten samimi olan, her dönem ve safhada adaletin mekanizmalarının birer zulüm makinesi gibi kullanılmasına karşı çıkanları tenzih ediyorum.

Görüldüğü gibi generallerimiz ve subaylarımız bu kimlik kazandırma konusunda son derece başarılılar.

Tarih sayfalarında ya da tarihsel olaylar içerisinde assubaylarla ilgili bilgilere hiç rastlayamazsınız. Ya gizlenir ya da üstü örtülür. İçlerinde subay rütbesi taşıyanlar varsa ve subay kimliğine yakışmayacak konumdaysa, hemen markalanır. Deşifre edilir. Bir Çerkez Ethem'in Küçük Zabit olduğunu daha ilk satırdan öğrenirsiniz ama iş Vecihi Hürkuş'a geldiğinde, hangi okulda okuduğunu, orduda rütbesinin ne olduğunu arasanız bile bulamazsınız. Ünlü bir şahsiyetin okul karnesi dahi kamuoyuna açıklanır, başarılıysa onlardandır, kirliyse dışarda kalır ve üstüörtülür. Hasbelkader bir gün toplum o adama sahip çıkarsa, o adamı destanlaştırırsa; hemen geçmişteki günahlarını affedip ismini onurlu sayfalarına eklemekte salise dahi tereddüt göstermezler.

Assubaylara kişilik ve kimlik kazandırmak, assubayların kendilerini farketme sürecidir. Geçmişinde kimler vardır, neyin parçasıdır, nasıl olmalıdır, neyi savunmalıdır, hangi duruşu sergilemelidir gibi pek çok soruya cevap bulma sürecidir. Ben assubayım diyerek gururla ve onurla, başı dik bir şekilde yürüyebilme sürecidir. Maaşı sorgulanıp kıyaslanmayan, darbelerle adı anılmayan, kendi kültürünü, kendi tarihini oluşturabilen insanlar olabilme sürecidir. Yüz liralık tazminatlara muhtaç bırakıldığında dahi, onurla dik durabilme ve “ne bu hemşerim, dilenciye sadaka mı veriyorsun?” diyebilme, “ben sadece para değil, onurumu da istiyorum, Hak ettiğimi ve onuruma layık olanı bana vermelisin!” şeklinde haykırabilme sürecidir.

YENİ PERSONEL KANUNU TASARISI FİTİLİ ATEŞLİYOR

1970 yılının başlarında öyle bir Personel Kanunu piyasaya sürülür ki, tüm memurlar neye uğradığını şaşırır. Sanki birileri durduk yere “ülkeyi karıştıralım, ortalığı ateş sarsın” diye düşünerek, bilinçli bir şekilde ülkeyi sabote etmiş gibidir. Kimler yoktur ki ayağa kalkıp da hak isteyenler arasında? Öğretmenler, doktorlar, mühendisler, assubaylar, hakim ve savcılar ve hatta daha da ötesi toplum polisleri! Hani şu hak arayanlarla çatışan, güç kullanan sevgili polislerimiz. Bir de onların içindeki tezatı düşünün; çünkü meydanda çatıştıkları memurlar, onların hakkı için de oradadırlar aslında. Muhtemelen içleri yansa bile amirlerinden gelen emirler gereği o zor görevi yapmak zorunda kaldılar.

Peki ne getiriyor ve ne götürüyordu bu taslak yasa? Taslak diyoruz, çünkü, büyük olaylara sebep olan bu yasa meclise gelmiş ama henüz kabul edilmemişti. Hala tartışılıyordu. Toplumun bütün kesimlerini rahatsız ettiğinden, ortalık ayağa kalkmıştı.

Alıp götürdüğü en önemli şey, memurların yan ödemeleriydi. Tıpkı Bülent Ecevit döneminde yapıldığı gibi amirle memur arasına kalın çizgiler çekiyor, orta sınıf memurun yan ödemesini kaldırıyordu. Memurlar arasına kalın bir sınıf ve imtiyaz hattı çiziliyordu. Assubayları daha bir ayrıştırıyordu.

Yeni bir rütbe yapısı düzenliyor ve assubayların kazanılmış haklarını elinden alarak, bu yeni rütbe oluşumuna uyduruyordu. Daha iyi anlatabilmek için aşağıdaki tabloyu inceleyelim:
Yıl Eski Rütbeler Yeni Rütbeler
3 Assubay Çavuş Assubay Çavuş
3 Assubay Üstçavuş Assubay Kıdemli Çavuş
3 Astsubay Başçavuş Assubay Üstçavuş
3 Assubay Kıdemli Başçavuş Assubay Kıdemli Üstçavuş
6 Assubay 1 ve 2 Kad. Kıdemli Başçavuş Assubay Başçavuş
6 Assubay 3 ve 4 Kad. Kıdemli Başçavuş Assubay Kıdemli Başçavuş

Gördüğünüz gibi, getirilen bu yeni yasa, eski sistemde rütbesi Üstçavuş olan bir assubayın, yeni sisteme göre Kd.Çvş. olmasını emrediyordu. Yeni ara rütbeler ihdas ederek, benzer şekilde Başçavuş'un, Kıdemli Başçavuş'un ve Kademeli Kıdemli Başçavuşların bir nevi tenzil-i rütbeye uğramasına neden oluyor, kazanılmış hakkını geriye doğru yürütüyordu.

Yan ödemelerde adaletsizlikler dizboyuydu. En kıdemli assubayın yan ödemesi en kıdemsiz subaylara göre ayarlanıyor ve böylece subay ve assubay arasında maaş uçurumu yaratılıyordu. Yapılan şey tam anlamıyla bir sınıflaştırma, orduyu aşağıdakiler ve yukardakiler şeklinde ayrıştırmaydı. Tıpkı Ecevit ve Tansu Çiller dönemlerinde sessizce yapıldığı gibi, amirle memurun arasına tel örgüler çekiliyordu. O zamanlar buna yan ödeme deniyordu. Şimdilerde ise Makam ve Görev Tazminatı.

Bu dönemin bir özelliği daha vardı. Cumhuriyetin erken yıllarında görev yapan, o dönemin eski nesil assubayları; kazanılmış hakları gereği, şimdilerde mücadelesini verdiğimiz birinci derecenin dördüncü kademesini son kez alıyorlardı (O yıllarda emekliliğe hak kazanmış olanlar). Bu yeni taslakla birlikte, assubaylar birinci derecenin dördüncü kademesine de güle güle diyeceklerdi.

Oysa aynı yasada bu vatanın hakiki öz evlatları olan ve anadan doğdukları andan itibaren sırf lider ve komutan olmak üzere ayrıcalıklı yaratılan kesimlerin ayrıcalığı korunmuş, bir fiskelik dahi zarara uğratılmamışlardır.

24 Mayıs 1970 tarihinde gazeteler Maliye Bakanı Mesut Erez'in basın toplantısını yazıyordu. Maliye Bakanı Mesut Erez, 2.5 saat süren basın toplantısında Yeni Personel Kanunu’nun esaslarını açıklıyordu. 1 Temmuz 1970′te yürürlüğe girecek yasaya göre alt kademedeki memurların aylıkları önemli ölçüde artırılıyordu(!) Memura yeni haklar geliyordu:

  • Memurun tahsili arttıkça alacağı zam da yükseliyor,
  • Haftalık çalışma süresi 36.5 saatten 40 saate çıkarılıyor,
  • Cumartesi günleri de tatil oluyor,
  • Tasarı memurları sekiz sınıfa ayırıyor. Sınıflar 16 derece. Her memur her yıl yatay, üç yılda bir de dikey olarak terfi edecek,
  • Tasarı ayrıca Memur Yardımlaşma Kurulu kurulmasını da sağlıyor.
  • Maaş artışlarından emekliler de yararlanacak.

Alt kademedeki memurun hakkının korunduğu vurgulanıyordu ama bu tasarıya en çok alt ve orta kademedeki memurlar karşı çıkıyor, sokaklarda direniyordu. Polis eşleri dahi sokaktaydı.

Bakan Efendi, her ne kadar uzun bir basın toplantısı yapmış olsa da, tasarı çoktan basına sızmış, haksızlıklar görülmüş ve adaletsizliğe başkaldıranlar sokak yürüyüşleri için valiliklerden randevu kuyruğuna girmişti. Güçlü olanı, makamı ve mevkisi olanı koruyup kayırmanın çeşitli yolları vardır, araya gayet makul bir madde sokuşturursunuz ve kimse de bir şeycikler diyemez. İşte bu tasarıdaki militan madde de şuydu: “Memurun tahsili arttıkça, alacağı zam da yükseliyor.” Elbette ki, amirlerimiz (tüm memurlar için geçerli), okumuşlar, tahsiller yapmışlar ve yüce devletimizin bir numaralı koruyucuları olarak, bürokrasi ve elit düzen çarkında yerlerini almışlardı. Onların yüce hakları korunmayacaktı da, 10-12 sene eğitim görmüş, orta ve alt kademedeki memurların mı hakkı korunacaktı yani? Dışarda o kadar işsiz, aç arık varken neyine güvenip sokaklara taşıyorlardı ki, bu vatan ve millet düşmanları? Hak denilen şey düzenin belirlediği kadar olmalıydı. Gerisi anarşistlikti, komünistlikti. Hepsi el birliği etmiş, vatanı bölmeye uğraşıyorlardı netekim!

  • Devamı İkinci Bölüm olarak yayınlanacak
  • Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
  • Kaynakça, yazı dizisinin sonunda belirtilecektir.
Embarrassed_Man

Sorun çözme yeteneği yöneticiliğinin mihenk taşıdır. Sorunlar yöneticinin işinin sürekli bir parçasıdır. O yalnızca doğru bir çözüm bulma değil, insan faktörünü hesaba kattığı için başarılı olacak tek çözümü bulma gereksinimindedir. Ama ne yazık ki, insanlar bu konuyu sistematik bir yöntem ile ele almadıkları için genellikle görevi iyi yerine getirememektedirler. Oysa böyle yöntemler vardır.

Yönettiğiniz dernek-kurum- iş yeri vs. birimler dağınık ise kurulacak iletişim ve takip, sıcak ilişkiler, derneğe HAKİM OLMA  gibi çok lüzumlu  İŞLEVLERİ kapsayacak değişiklerle sağlanabilir. Siz yüze yakın TEMAD  şubelerinizi mevcut bu HANTAL yapınızla çözemiyorsanız ki öyle, o zaman genel merkez yönetsel yapınızı değiştirmeli, şekillendirmeli bu iletişim çağında. TÜM NOKTALARINIZA AYNI ANDA BİLGİ VE  GELİŞMELERİ duyurmalısınız.

TEMAD  GENEL MERKEZ BUGÜNE DEK BU YAPISI İLE SINIFTA KALMIŞTIR.

Aslında SUÇLU BİZİZ!...

ASLINDA SORUN BİZİZ!...

Konunun ana maddesi insan olduğundan 'insana nasıl bakmamız gerektiği penceresinden'; SEÇERKEN, ARKADAŞLIK EDERKEN AYNI ÇATI ALTINDA bulunur iken, kim kime nasıl bakıyor acaba?

  • LİDER, BAŞKAN SEÇMESİNİ BİLMİYORSAK...
  • BÜTÜNLEŞECEĞİMİZ YERDE, PARÇALARA BÖLÜNÜYORSAK..
  • ANKARA'da DİKMEN KAPISI'nda BİNLERİN OLMASI GEREKEN NOKTADA, İSTANBUL'un TAKSİM MEYDANI'nda, ANTALYA'nın MERKEZİ'nde, ŞURDA BURDA 50-60 KİŞİ İLE SES GELMESİNİ BEKLİYORSAK...
  • SEKİZ YILDA TEK KAZANIM ELDE EDEMEDEN O KOLTUKTA OTURAN TEMAD BAŞKAN VE YÖNETİM KURULLARINA İL BAŞKAN VE ŞUBE BAŞKANLARI; "BU İŞİ BECEREMİYORSUNUZ, GÜVEN VERMİYORSUNUZ, SİZLERLE OLMUYOR"  DEMİYOR, DİYEMİYOR İSE...
  • MERKEZ DAHİL YÜZE YAKIN ŞUBESİ OLAN TEMAD NOKTALARI HÂLÂ KİRADA İSE MAL SAHİBİ OLAMAMIŞ İSE..

SORUN BİZİZ!...SUÇLU BİZİZ!...

ON KİŞİDEN BİRİ TEMAD'a ÜYE, DİĞER DOKUZ KİŞİ BURNUMUZUN DİBİNDE, SOKAKLARDA VE O İNSANLARLA YÜZ YÜZE İSEK..

SORUN BİZİZ!...SUÇLU BİZİZ!...

Birileri bu sınıf için kafa yorarken, koskaca İzmir'de üst salona 60 kişi toplarken, alt katta yüz-yüzelli insan taş, kagıt oynuyor ve üst kata ilgi göstermiyor ise, ANA SORUNUN İNSAN VE BİZ OLDUĞU gerçeği, TOKAT gibi karşımızdadır!

HEP  İFADE EDERİZ; SESSİZ ÇOGUNLUK, ÜMİTSİZLİK GÖMLEĞİNİ HÂLÂ ÜZERİNDEN çıkarmayanlar, yüz lira lafı ile dahi o günlerde sitelerde tıklama rakamlarına baktığımızda İŞTE BİZ BUYUZ demiyor muyuz?

DİZİLER, PİSLİK TV PROGRAMLARI... Adaletin terazisinin şaşıp da "A BAKIN ŞURADA ASSUBAYLAR DA VARDI YAHU HADİ ONLARA DA VERELİM" diye bekleyenler. çok daha beklersiniz çok!... BEYİNLER YIKANIRKEN, UYUŞTURULURKEN, GERÇEKLERİ GÖRMEMİZ ENGELLENMEKTEDİR. UYANIN, UYANDIRIN, SUSMAYIN, KONUŞUN, ŞİKAYET EDİN, HAKKINIZI FİZANDA DA OLSA ARAYIN.

"EYLEM, EYLEM" DİYE BİR TARAFIMIZI YIRTARKEN, BAŞKANIMIZIN HÂLÂ AYAĞINDAN POSTALLARI ÇIKARMAMASI UTANÇTIR?

BU YÜZYILDA SINIFLAR ARASINDA TAM BİR SINIFSAL MÜCADELE GÖRÜLMEKTEDİR. Ne yazık ki böyle bir dönemde bazı sınıflar bizleri sollayıp gecerken, ARIZA YAPMIŞ, MİSYONUNU TAMAMLAMIŞ, HÂLÂ İNATLA O KOLTUĞU İŞGAL EDEN  BİR BAŞKANIMIZ VAR!

NE YAPARSA, İNSAN YAPAR.
  • Şirketler için insan; aklı çelinecek, bir malı almaya yönlendirilecek bir potansiyel alıcıdır.
  • Borsacılar için insan; bir alıcı, bir satıcıdır.
  • Dinler açısından insan; o yaratılmış kuldur.
  • Totaliter rejimler için insan; sürüden biridir.
  • Doktorların çoğu için insan; bir hastadır, bir vakadır.
  • Yargıçlar ve savcılar içinse insan; sanık, mağdur veya tanıktır.
  • Askerler için insan; bir erdir. Ölmeye ve öldürmeye elverişli bir makinedir.
  • Mezar kazıcıları için insan; bir mevtadır.
  • Televizyoncular için insan; rating birimidir.
  • Gazeteciler için insan; bir haber kaynağıdır.
  • Futbol takımları için insan; bir taraftardır.
  • Fahişeler için her insan; bir müşteridir.
  • Futbolcular için insan; topa vuran bir aygıttır. (nurullah aydından bir bölüm)

İNSANCA BİR BAKIŞ AÇISI, İÇİNDE İNSANİ DUYGULAR OLAN VARLIKLARIN BAKIŞ PENCERELERİNDE GÖZLENİR...

SAYGILARIMLA.

ATİLLA ABAYLI
İZMİR/KARŞIYAKA

ictima

Biz emekli assubaylar yıllarca kanun emrinde disiplinle idare edildiğimiz için bazı adımları atmakta zorlanıyoruz. Miting yapalım dedik ancak 9 Ekim 2010’da yaptığımız miting o kadar düzenli idi ki neredeyse içtima gibi geçti. Sanki resmi geçit yaptık. Polis hayatının en kolay görevini yaptı bizim mitingimizde…

Bazen olumsuzluk saydığımız  özelliklerimiz çok olumlu özelliklere dönüşebilir. Biz neden içtima yapmıyoruz? Evet yanlış duymadınız, biz neden içtima yapmıyoruz? Bizler en iyi içtimayı biliriz. Eylemimiz de içtima gibi oldu. Öyleyse içtima yapmalıyız.

Önce tüm TEMAD şubeleri içtima yapmalı. İçtima tarihleri verip tüm üyelerini içtimaya çağırmalıdır. Daha sonra 87 şubenin katılımıyla Genel Merkezimizin önünde içtima yapmalıyız. Hiçbir pankart açmadan ve hiç kimseden izin almadan Atatürk bulvarından yürüyüp Genelkurmay Başkanlığı önünde Sayın Genelkurmay Başkanımıza içtima halinde durum vaziyet bildirmeliyiz.

Biz istediğimiz kadar basının peşinden koşalım. İstediğimiz kadar bizi haber yapın diyelim…. Yapmazlar. Ancak değişik bir eylem yaparsak haber oluruz. Kimseden izin almadan, hiç pankart açmadan içtima eylemi yapmalıyız.

Bizim şu an 87 şubemiz var. Üye sayısının onda biri kadar bir şube katılımı mecburiyeti istenirse ve bunun haricinde gönüllü gelmek isteyenleri de serbestçe aramıza alırsak en az 10 bin kişi oluruz. Bandomuzu da çağırırız. Bandomuz eşliğinde İstiklal marşımızı da okuruz.

Sayın Meslektaşlarımız, bizim her şeyden önce itiraz etmemiz gereken bir konumuz var.  Bizim yerimizin diğer emeklilerin yanı değil gazilerin yanı olması gereğidir. Gazi kelimesinin  anlamı; vatanı uğruna savaşmış kahraman demektir. Bizler çoğumuz terörle mücadele ettik. Türk bayrağını sınırlarımızda ve karakollarımızda canımız pahasına dalgalandırdık. Biz, gazi tanımının içinde olan insanlarız.  Bizim şu anki öncelikli tanımımız emekli astsubay değil VETERAN’dır. Bizler Veteranız. Bu nedenle haklarımızı bir VETERAN olarak istemeliyiz.

Veteran devleti ve milleti uğruna canını feda etmiş bir insandır. Genelkurmay Başkanlığına ve hükümete bu yönümüzü hatırlatmalıyız. Hakkımız olanı kendimiz gibi istemeliyiz. Önümüze geçip bize engel olmaya çalışacak polisin karşısına bu yönümüzle çıkmalıyız. Madalyası olanlar göğsüne takıp gelmelidir.

TEMAD’dan ve  şubelerden bu bakış açısına ön yargısız destek bekliyorum. Özellikle TEMAD yetkililerinden ve herkesten bu fikre yorum rica ediyorum. Hiç olmazsa bu konunun tartışmaya açılarak demokratik olarak karar alınmasını arzuluyorum.

TEMAD bizimdir. Genel Başkanımız ve şube Başkanlarımız da birer dava adamı ve meslektaşımızdır. İnşallah kendileri de bu fikrin bu siteden çıkması nedeniyle burun kıvırmazlar. Hiçbirimiz küçük hesap yapmamalıyız.

Saygılarımla…

maonun-askerleri-2

Assubayları Mao’nun askerlerine benzeten bu sözler çok uzun yıllar karşılıksız bırakılmıştır. Sadece “Yürüyüşün hiçbir aşırı ucun ve hiçbir ideolojinin tesiri olmaksızın anayasa teminatı altında yapıldığı” şeklinde bir bildiri yayınlanmasıyla yetinilmiştir. Aradan geçen zaman içinde ülkemizde demokratik hak ve özgürlükler gelişmiş ve assubaylar artık bu söyleme cevap verme özgürlüğüne -tam anlamıyla olmasa da- kavuşmuştur. Şimdi o dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur’un yapmış olduğu benzetmeyi yakından inceleme zamanıdır. Çünkü Muhsin Batur’un ve Kenan Evren’in izinden giderek, Türk Silahlı Kuvvetlerini sınıflara ayırmaya çalışan ve kendilerinin üstün sınıf olduğuna inanan bir yapı hala sürdürülmektedir. Ordunun ast kesimlerine hala “düşman ordusunun askerleriymiş gibi” davranılmakta, hakta ve hukukta üvey evlat muamelesi reva görülmektedir. Üniforma şeklinden özlük haklarına kadar süren bir ayrımcılıkla “biz ve ötekiler” diye ikilemeler yaratılmaktadır. Deniz Assubay Meslek Yüksek Okulu öğrencilerinin yazlık üniforma ayakkabısının rengine kadar varan bir ırkçılık söz konusudur. Yarım kanatlar, çeyrek kanatlar söz konusudur. Çıkmış yasayı bile emir-komuta ile ilga ederek, koskoca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni karikatürize durumlara düşüren demokrasi evrimine tabi olamamış bir üst yapı söz konusudur. O yüzden bu Mao’nun askerleri benzetmesini inceleyelim ki, bakalım Uçan Şair Batur ne demek istemiş ama nereye varabilmiş?

Edebiyat Sanatlarında yer alan benzetmenin tanımı şudur: Aralarında bazı özellikleri açısından ilgi kurulabilen iki unsurdan benzerlik bakımından güçsüz olanı güçlü niteliklere ve özelliklere sahip olan diğer unsura benzetmektir. Benzetme (teşbih) sanatı dört benzetme unsurundan oluşur;

Benzetilen: Aralarında benzerlik kurulan unsurlardan özelliği ve niteliği bakımından zayıf olun unsurdur. Burada benzetilen Assubaylardır.

Kendisine benzetilen: Benzerlik kurulan unsurlardan nitelik ve özelliği bakımından üstün ve güçlü olduğu için kendisine benzetme yapılan unsurdur. Burada kendisine benzetilen Mao’nun askerleridir.

Benzetme edatı: Unsurlar arasında benzerlik ilgisi kuran edat ya da edat görevini yüklenmiş sözcükler, ekler. Bunların başlıcaları şunlardır: gibi, tek, andırır, benzer, nitekim, sanki, gûyâ, , misâl, kadar, âdetâ, nisbet, meğer ki, tıpkı…

Benzetme yönü: Benzerlik kurulan unsurlar arasındaki benzeşme ilgisi ve yönüdür. Burada hak arama eylemlerinde assubayların değil de eşlerinin olması, “Mao’nun askerleri gibi karılarının arkasına saklanılması” olarak yorumlanmakta ve assubaylar; cesur olmadıkları gibi daha ileri gidilerek korkak olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu kadarla yetinilse iyi ama bir de benzetmenin içinde olağanüstü bir tehdit gizlidir. Aslında bu sözü söyleyen generalin aklından neler geçirdiğini ortaya koyan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin o siyasi çalkantılara bulandığı günlerde bile bir demokrasi ve hukuk devleti olmayı başarması nedeniyle uygulayamadığı kendi silah arkadaşlarına kurşun sıkma niyetini ortaya çıkarıyoruz. Hak arayan assubay eşlerini sokaklarda kurşuna dizdirme niyetini. Pandora’nın kutusunu açıyoruz ve bir generalin aslında ne demek istediğini, ne yapmak istediğini gözler önüne seriyoruz. Bu satırları dehşet içinde okuyacak ve 1970 yılında hak ve hukuk için sokaklara dökülen, onurlu bir mücadele veren meslektaşlarımızı Allah’ın koruduğunu görecek ve şu soruyu soracaksınız:

Ya bu eylemler bir sonraki bahar yapılsaydı? Ya 12 Mart 1971 Muhtıra günlerinde assubaylar sokağa dökülseydi? Acaba nasıl bir son yaşanırdı?

Sizleri bu sorularla başbaşa bırakarak, incelememize devam edelim.

Benzetilen assubayları yukardaki satırlarda sözcüklerimizle anlatmaya çalıştık. Bir kuvvet komutanı generalin böyle benzetme yapması (benzetme yönü esas alındığında) çok şaşırtıcı. Sanki eşit şartlarda dövüşecek iki gladyatör varmış gibi konuşmuş. Oysa assubaylar elleri ve ayakları zincirle bağlanmış esir gladyatörler gibidirler. Sayın general ise onlarla bu şekilde erkekçe bir dövüşe atıf yapmaktadır. Askeri Ceza Kanunu’ndan, Askeri mahkemelerden, mahkemelerdeki subay üyeden, pratikte uygulanan haksızlıklardan, ordudaki asta yönelik yapılan haksızlıklardan, mutlak itaat kavramından, katıksız hapis cezalarından, oda ve göz hapislerinden, astının giyimine, kuşamına ve hatta özel yaşamına karışan amirlerden hiç söz etmemektedir. Bu şartlarda nasıl olup da er meydanında adil bir güreş ya da dövüş beklentisine girmiştir, anlamak mümkün değildir!

Kaldı ki, assubayların cesaretini merak ediyor idiyse, şanlı tarih sayfalarını açıp okuması yeterliydi. Hatta öyle çok uzaklara gitmesine de gerek yoktu, babasının silah arkadaşlarını öğrense, onların kahramanlık hikayelerini dinlese kafi gelirdi.

Neyse, konuyu bir an önce şu “karılarının arkasına saklanan Mao’nun askerleri”ne getirmekte fayda var.

Mao ve Lenin bildiğiniz gibi Kominizm ideolojisinin önderlerinden ikisidir. Lenin, komünist devrime giden yolda işçilerle birlikte şehir eylemlerini savunurken, Mao; köylü sınıfını devrimin öncüsü kabul etmiş ve kır gerillaları ile kazanılacak gerilla savaşının savunuculuğunu yapmış, bizzat uygulamıştır.

Japonya’nın 1931 yılında Çin’i işgal etmesi sonrasında başlayan Mao önderliğindeki direniş hareketleri gerilla savaşının doktrinin gelişmesine katkıda bulunan olaylar zinciridir. Küçük fakat güçlü bir devlet olan Japonya’yı Çin topraklarından atmak için, o zaman büyük fakat zayıf bir ülke olan Çin, gerilla savaşı taktiklerini etkili bir şekilde kullanarak 1945 yılına kadar savaşmıştır.

Mao tarafından Japonlara karşı geliştirilen direniş stratejisi, “uzatılmış savaş stratejisi” olarak isimlendirmiş olup, üç aşamadan oluşuyordu.

  • Hükümet kontrolünün dışındaki kırsal kesimlerde gerillaların eğitildikleri, dinlendikleri ve hazırlık yaptıkları kurtarılmış bölgeler oluşturmak (STRATEJİK SAVUNMA)
  • Kurtarılmış bölgeleri genişleterek, hükümet güçlerini yıpratma savaşıyla zayıflatmak ve gelecekteki ordu için gerekli silah ve malzemeyi toplamak, (STRATEJİK DENGE)
  • Açık savaş taktiklerini kullanarak kesin sonuçlu bir taarruzla şehirleri ele geçirmek. (STRATEJİK TAARRUZ)

Uzatılmış savaş stratejisinden umulan şey şuydu: İşgal ordusunun savaşın başlangıcında ümit ettiği zaferi hemen elde edememesi ve yıllarca sürecek bir savaşın ekonomik ve politik yükü altında ezilmesi. Buna karşılık her geçen gün halk arasında işgalciye karşı duyulan nefret artacak ve çoğalan nefretin sonrasında direniş kuvvetleri her daim güçlenecek ve böylece işgal kuvvetleriyle savaşacak bir düzenli ordu oluşacaktı.

Mao’ya göre; gerilla birliklerinin bir bölgeyi düşmandan kurtarmak gibi bir hedefi yoktur ve bulundukları bölgeleri gerektiğinde, geçici olarak, düşmana terk edebilir. İşgal altındaki toprakların geri alınması, ulus çapında girişilecek stratejik karşı-saldırıyla yapılacaktır. Bu nedenle Mao’nun askerleri hedefledikleri başarıyı elde etmek için düşmanla muharebeye tutuşmalıydı ama durumları uygun değilse, şartları zorlamamalı, derhal düşmandan uzaklaşmalıydılar.

Çin kadar insan kaynağına sahip olamayan Japon ordusu, Çin topraklarını işgal ederken birçok bölgede kontrolü sağlayamamış ve bu bölgelerde üslenen Çinli gerilla kuvvetleri, çoğu zaman düzenli askeri birliklerden bağımsız olarak Japon birlikleriyle savaşmışlardır. Japon ordusu, askeri birliklerinin sayıca az olması ve yabancı topraklarda savaşmasının yanı sıra, Çin’in gücünü küçümsemesi ve Japon komutanlar arasındaki çekişmeler, stratejik koordinasyon eksikliği nedeniyle savaşın inisiyatifini bir süre sonra kaybetti. Diğer taraftan Çin, savaşın başlangıcında savunma durumunda olmasına rağmen savaş tecrübesi arttıkça, taarruz doktrinini uygulamaya ve harekatını gerilla birlikleriyle destekleyerek inisiyatifi ele geçirmeye başladı.

Kaldı ki, Mao’nun Çin’deki devrimi de uzun soluklu bir mücadelenin sonucudur. Mao, zor şartlar altında çok önemli kararlar alarak mücadelesini sürdürmüştür. Özellikle 12.000 kilometrelik “Uzun Yürüyüş” Mao’nun askerlerinin sabır, azim ve inancının bir zaferi olarak hala örnek gösterilen bir olaydır. Kuşatılmışlıktan aydınlığa çıkan yoldur Uzun Yürüyüş. Zulümden özgürlüğe tam 12.000 kilometre. 1921 yılında başlayan Maocu devrim mücadelesi 1949 yılında zaferle noktalanmış ve Mao’nun askerleri tüm sömürülen halklar için örnek gösterilmiştir.

İşte sevgili generalimizin assubaylara benzettiği Mao’nun askerleri böylesine kahraman askerlerdi. Yukardaki metinlerden bize hala öcü gelen “komünizm” ibarelerini silip yerine kutsal mücadele yazarsanız pek çok şeyin değiştiğini göreceksiniz. Hatta İstiklal Savaşımızın başlangıcında yer alan Kuvayı Milliye Hareketi ile Mao’nun askerlerinin yaklaşık olarak aynı taktikle savaştıklarını saptayacaksınız. Dolayısıyla cahil bir general, bilmeden, Türk assubaylarını aşağılayacağını sanarak, onurlandırmıştır. Gerilla tipi savaşta büyük hedef için küçük başarılardan vazgeçebilmek bir Türk generali tarafından korkaklık olarak değerlendirilmiştir. Oysa bugün bile pek çok mazlum ülke mücadelesini Mao’nun uzatılmış savaş stratejisini temel alarak bu “vur-kaç” taktikleriyle yapmaktadır. Aksi takdirde, kendinden güçlü olanı yenebilmek zaten mümkün değildir.

İlginç olan, askeri bir şahıs olarak bir generalin defalarca denenmiş ve başarılı olmuş bir taktiği ve böylesine ihtişamlı bir orduyu, askerlerini küçümsemesidir. Demek ki, Allah her kuluna ileri görüşlü olmayı ya da askeri strateji okumayı tam anlamıyla bahşetmiyor. O yüzden de kimi generallerin adı tarihe altın harflerle yazılırken kimisinin esemesi bile okunmuyor.

Derviş’in fikri neyse, zikri de odur” demiş atalarımız. Aşağıda okuyacağınız satırlar bu muhteşem generalimizin aklından geçirdiği şeyler için size kılavuzluk edecek yaşanmış bir hikayedir. Mao’nun mücadelesinde karılarının arkasına saklanarak eylem yaptığı söylenen belki de yegane andır. Başka bir kesitte kadınlar bu kadar ön planda değildir. Assubaylar için kullanılan “karılarının arkasına saklanan Mao’nun askerleri” benzetmesi gerçek anlamda bu hikayede yer alan bölüm için kullanılmıştır. Lütfen ibretle okuyunuz:

“AT GÜNÜ OLAYI VE KANLI GELİŞMELER

12 Nisan 1927 günü sabahı saat 4’ü biraz geçerken bir ırmak vapurunun hüzünlü sis düdüğü Şanghay’ın batı semtlerinde yankılandı. Bu ses bin “silahlı emekçi”nin desteklediği milliyetçi birliklere verilen bir işaretti. Emekçiler birörnek mavi üniformalar giymişlerdi ve üzerinde göng (emek) karakteri işlenmiş kolluklar takıyorlardı. İşaret verilince kentin Nandao ve Çabey işçi sınıfı semtlerindeki komünist tahkimatının çevresinde mevziye girmek üzere sessizce harekete geçtiler. Belediye Konseyi görevi kolaylaştırmak için milliyetçi komutan Bay Çongsi’ye, adamlarını yabancılara ait bölgeden serbestçe geçirme izni vermişti.

Saldırı şafak sökerken başladı. “Emekçiler” aslında Şanghay’ın yer altı dünyasına hakim Yeşil Çete Örgütünün üyeleriydi. Hazırlıksız yakalanan komünistler, zamanında silah başı yapıp savaşamadılar. Sadece silah depolarının bulunduğu Genel İşçi Sendikası merkez binalarında ve ticari basın bürolarında komünistlerin önderliğindeki işçiler barikatlara geçerek ciddi bir direniş gösterebildiler. Sabahın ilerleyen saatlerinde ordu makinalı tüfekler ve sahra topları getirince, bu direniş de ezildi. “Komünistlerin gücünün kırıldığını söylemek belki aşırı olur” diyordu The Times muhabiri, “ancak büyük bir yenilgi aldıkları kesindir.” İngiliz yönetimindeki belediye polisinin yaptığı tahminlere göre 400 kişi öldürülmüş, daha fazlası yaralanmış ve tutuklanmıştı.

Ertesi gün, o sırada Şanghay’da bulunan üst düzey komünistlerden Çu Enlay genel grev talimatı verdi ve kentin büyük bir bölümünde hayat durdu. Tekstil imalathanelerinde çalışan, aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu bin kadar işçi bir dilekçe vermek üzere Askeri Karargah’a doğru yürüyüşe geçti. Bundan sonra olanlar North China Herald’ın manşetinde özlü biçimde aktarılıyordu: “Çabey’de Dehşet: Komünistlerin Karıları ve Çocukları Ön saflarda… Buna Rağmen Asker Ateş Açıyor.” Gazete haberine göre göstericiler silahsızdı; askerler birkaç metre mesafeden yaylım ateşi açmışlardı. Yaklaşık yirmi kişi anında öldü. İki yüzden fazla kişi kaçarken vuruldu. Görgü tanıkları cesetlerin yük kamyonlarıyla taşınarak toplu mezarlara gömüldüklerini bildirdiler.”

Burada gördüğünüz emekçiler denen kesim Çin’in milliyetçi kuvvetleri tarafından kullanılan işçi kesimidir. Çin Devriminin esası köylü ve işçi temellidir. Fakat öncelik köylüdedir. Milliyetçiler tarafından işçilere komünistlerin mücadelesinin onları işsiz bırakacağı, komünistlerin yalnız zenginlerin değil, işçilerin de düşmanı olduğu aşılanmış ve bu anlayış zamanla değişmiştir. Bu yüzden başlangıçta sadece bilinçli işçiler komünist devrim mücadelesinde yer almıştır. Milliyetçiler tarafından kurgulanan işçi birlikleri komünistlerin üzerine salınmış, kitleler birbirine kırdırılmış ve gereken yerde devreye ordu girmiştir.

Burada gördüğünüz gibi dilekçe vermek için belli bir makama giden kadın ve çocukların da olduğu bir yürüyüş grubuna sözcüklerle tarif edilemeyecek derecede vahşice saldırılmış, yaylım ateşi açılmıştır. İşte uçan generalimizin assubaylara karşı uygulamak istediği şey budur. Böyle bir katliamı içinden geçirmiş, kanunlar gereği yapamayacağını anlayınca da söylemekle yetinmiştir. Hasbelkader bu eylemler 1971’in baharında olsaydı, işte bu ibretle okuduğunuz satırların bir benzeri belki de bizim sevgili yurdumuzda yaşanacaktı.

Meğer adam içinden geçenleri şifreleyerek söylemiş. O dönemde bu işi derinlemesine inceleyen birileri olmadığı için adamın tam olarak ne demek istediği gözden kaçmış. Niyeti assubay ailelerini kurşuna dizdirmekmiş meğer! Vallahi bravo. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir general yetiştirdiği için gurur duymalı ve hatta bu generalle paralel düşüncede davranışlar sergileyenleri de elleri acıyana dek alkışlamalı. Tarihimizin başlangıcından bu yana hep omuz omuza savaştığımız, emirler aldığımız, fikirler verdiğimiz, komutaları altında nice başarılar, büyük zaferler kazandığımız ve silah arkadaşımız olarak nitelendirdiğimiz, komutan olarak benimseyip kan kardeşi bellediğimiz üstsubaylar, her geçen gün bizlerden uzaklaşıyor, bizleri düşman görüyor, hatta kimilerinin aklından hak arayan ailelerimizi kurşuna dizmek geçiyor. Okullarda yetişen gencecik Harp Okulu Öğrencilerine kendi astları düşmanmış gibi anlatılıyor ve bir aklıselim tüm bunlara dur diyemiyor! Vallahi pes diyoruz. Pes doğrusu!

Bütün bunları görünce “Orgeneral Muhsin Batur’un komutan olduğu bir kuvvette çalışamayacaklarını bildirerek, bağlı oldukları kuvveti değiştirmek isteyen havacı assubay meslektaşlarımızın” aslında ne denli yerinde bir karar verdikleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birlik ve beraberliği adına ne kadar anlamlı bir duruş sergiledikleri ortaya çıkıyor. O gün bu onurlu direnişi gösteren Atatürk Çocukları, sırf assubayların hakları için değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onuru için de dimdik durabilmeyi başarmış gerçek birer yiğit ve kahramandırlar. Assubaylar için yazılan tarih, bunu hep böyle hatırlayacak, hep böyle anlatacak ve hep böyle efsaneleştirecektir.

Sırf edebiyat dünyasına biraz katkımız olsun diye, benzetme sanatına beşinci elemanı da ekleyeceğiz ve şöyle soracağız: Benzetmeyi yapan kim ki?

Benzetmeyi yapan General Muhsin Batur çok ilginç bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Pek çok darbenin içinde yer alan bir Türk Subayı. 27 Mayıs’ta Adnan Menderes’i tutuklayan adam. Ordunun devrimci subaylarıyla 9 Mart 1971 ihtilalini yapacakken, Aaa! Bir de bakmışsınız 12 Mart Cuntasının içinde. Ne kadar da kararlı ve inançlıymış. Hatta dava arkadaşlarını ispiyonladığı dahi söyleniyor. Bu yapıda birisinin kahraman Türk assubaylarına laf söyleyebilecek son adam olması gerekir oysa!

İncelemeye devam ettiğimizde görüyoruz ki, beyefendi genelkurmay başkanı olmayı da çok arzulamış. Yazanlar öyle anlatıyor. Başaramayınca da Cumhurbaşkanlığına aday olmuş. Hani yüzlerce tur yapılıp da bir sonuç alınamayan seçimler. Ne kadar gururlu ve azimli ve de onurluymuş ki, ancak 6 Haziran 1980 tarihinde, 97. Turda adaylıktan çekilmek aklına gelmiş. Şahsi ikbalinin peşinde koşmamış hiç. Hep vatanını ve milletini düşünmüş.

12 Mart 1971 döneminde hava kuvvetleri jetlerini meclisin hemen üstünden ve alçak irtifada uçurarak TBMM’nin camlarını indirmesiyle meşhur olan ve Hava Kuvvetleri Komutanıyken dahi uçmasıyla tanınan generalimize Türk Ordusuna sunduğu bu değerli katkılarından dolayı medyamız tarafından “Uçan General” sanı verilmiş. Meclisin üzerinden uçma emrini verişiyle sizler anlıyorsunuz ki, tam olarak Atatürk’ü ve Cumhuriyeti özümsemiş bir generalle karşı karşıyayız!

Aradım taradım ve bu generalin koca hayatında ancak bir kaç hayırlı işe rastlayabildim:
  • 27 Mayıs 1960 İhtilalinde yapılan tutuklama sonrasında, Adnan Menderes’e uçağa kadar refakat ettiği sırada, emrindeki teğmenlerden birisi Adnan Menderes ve ekibine güvenlik açısından silah doğrultmuş, bu duruma kızan Albay Muhsin; "Her ne suç işlediyse işlesin, sonuçta halkın seçtiği 10 yıllık bir başbakana silah doğrultma" deyip silahların yerine konulmasının emrini vermiş bir adam olarak, takdir kazanmıştır.
  • Hava Kuvvetleri Komutanıyken “kendi uçağını kendin yap” sloganı ile yerli uçak sanayisinin kurulmasını özendirmiştir. O süreçte bu başarılabilmiş midir, o ayrı bir konu!
  • Hayatı boyunca yapmış olduğu bir başka hayırlı iş ise, Enis Batur isimli bir yayıncı ve şaire babalık etmiş olmasıdır.

Keşke babasına layık bir evlat olabilseymiş diyoruz. Çünkü babası Salim Bey, I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de Atatürk’ün birliğinde savaşırken İngilizlerin kullandığı dum dum kurşunu ile ağır yaralanmış, tedavi için Almanya’ya gönderilmişse de kol sinirlerinin kesilmiş olması yüzünden eski haline dönememiş bir Gazi’mizdir.

Bizce Yüzbaşı Salim Bey’in yüreğine saplanan ikinci dum dum kurşunu oğlu General Muhsin Batur olmuştur. Çünkü o, bu vatanın savunmasında babasının omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarına karşı ihanet içinde bulunmuştur.

Bugün bile assubayların hak arayışları çeşitli şekillerde engellenmeye çalışılmaktadır. “Şimdi hak arama zamanı değildir, orduya saldırı vardır, birleşelim, bütünleşelim” nidaları çeşitli bildiriler şeklinde ortalarda dolaşmaktadır. Assubaylar zulme uğrarken akla gelmeyen birlik, bütünlük ve silah arkadaşlığı, ne hikmetse, birkaç general adaletin önünde hesap verecek diye gündeme taşınmaktadır. Hakta, hukukta assubayları yok gören zihniyet köşeye sıkıştığı ilk anda “bizler silah arkadaşıyız” söylemiyle karşımıza çıkmaktadır. Peki, yetmişli yıllarda silah arkadaşı değil miydik, mecliste assubaylarla ilgili yasalar oldu-bitti ile geri çevrilirken silah arkadaşı değil miydik?

Hadi hepsini geçtik, 9 Ekim 2010 günü yaş ortalaması elli beşi bulan onca emekli assubay Ankara’nın meydanlarında haykırırken bunlar kim, niye sokaklara döküldüler demek aklınızdan geçmedi mi?

Söyleyin sahiden, o gün bile silah arkadaşı olduğumuzu hatırlayamadınız mı?

Bugün assubaylar sizlere karşı kurulan cephelerde açıkça yer almıyorsa, bu düşkün durumunuzu lehine çevirmek için sizler gibi pusular kurmuyorsa, bilin ki bu; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin geleneksel yapısına ve değerlerine olan inanç ve bağlılığından kaynaklanmaktadır. Vatanına, milletine, bayrağına, cumhuriyetine ve Ata’sına olan derin ve kutsal bağlılığı böyle gerektirdiği içindir. Yoksa sizin can çekişirken bile, bize kazık atmaktan geri kalmayacağınız aşikardır.

Komutan astlarının da hakkını ve hukukunu gözetmek ve kollamak zorundadır” diye haykırmaktan yorulmuştuk. Sizler şimdi aynı sözleri Cumhurbaşkanlığı makamına söylerken, bizim bu serzenişlerimizi hiç hatırladınız mı? “Assubaylar da yıllardır bize böyle sesleniyordu yahu!” diye hiç aklınızdan geçirmediniz mi? Vicdanınızda yapraklar kımıldamadı mı hiç? Yoksa yine o iş başka, sizinki başka diye mi düşünmektesiniz? Hak ve adaletin sadece apoletlilere mahsus olduğu konusunda hala ısrarcı mısınız yoksa?

Haksızlığa uğradığımız her konuda dilekçemizi ve müracaatlarımızı Mao'nun Genelkurmay başkanına mı yapmalıyız acaba? Makam ve Görev tazminatını Çin Halk Ordusundan mı talep etmeliyiz? Çin Ordusunun üst makamlarına “bize niçin birinci derecenin dördüncü kademesini vermiyorsunuz?” diye mi yazmalıyız. Onlar Kominist ya, belki de “bizde sınıfçılık, ırkçılık yoktur” deyip verirler haklarımızı, ne dersiniz?

Mademki bizleri Mao’nun askerlerine benzetip, kutsadınız; öyleyse son sözümüzü de Mao Zedong söylesin. Belki silah arkadaşlarınızı hatırlamanıza sahiden katkısı olur:

"İnsanlar, dağların ardındaki ya da denizlerin ötesindeki güzellikler yerine, yalnız ayaklarının altındaki toprağı görmeye alışınca, kuyunun dibindeki kurbağa kadar dar görüşlü olurlar.

Oysa kafalarını kaldırıp evrenin sonsuzluğunu, yaşamın zenginliğini, insanlığın yüce davasının güzelliğini ve erdemini, insan yeteneklerinin çeşitliliğini ve bilginin verimliliğini gördüklerinde daha alçakgönüllü davranmaya başlarlar."

Aydın Kulak

Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
KAYNAKÇA
  1. Milliyet Gazetesi Arşivleri
  2. Assubaylığın Kronolojisi/ Aydın Kulak
  3. Fotoğraflarla Türk Demokrasi Tarihi/ Foto Muhabirleri Derneği/
  4. http://www.edebiyol.com/tesbih_sanati.html
  5. http://www.asimetriksavas.com/tr/maonun-uzatilmis-savas-stratejisi-ve-gerilla-savasi-doktrini
  6. http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/ayintarihi/1980/haziran1980.htm
  7. http://www.ozgundurus.com/Yazar/Altan-Algan/Uc-darbede-bir-orgeneral-Muhsin-Batur.php
  8. http://chairmanmaozedong.org/catalog/Mao's-Biography.html
  9. Mao-Bir Yaşam/Philip Short/Çeviri: Yavuz Alogan/İthaki yayınları-2007
  10. http://anafor.org/haber_detay.asp?id=5976&uyeid=0 (Atatürk ve Mao)
  11. ekşi sözlük
  12. http://www.as-add.de/Dosya/tarih/cumhuriyet/1631-68gencligi8boeluem.html
  13. http://www.turksolu.org/ileri/36-37/gezmis36.htm (Deniz Gezmiş’in savunması)
  14. Araştırmacı Yazar İsmail Onarlı’nın Toplumsal Barış Dergisi’ndeki yazısı (www.emekliassubaylar.org)
  15. Emekli Asb. Mustafa Savaş Evran’ın Anıları (www.emekliassubaylar.org)
  16. http://www.sevgiyoluyuz.com/forum/uzun-yuruyus-k249.html
  17. http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=69
  18. www.emekliassubaylar.org/ACILAN-DAVALAR.html
buyuk-yuruyusMao bitkin görünmektedir. Uzun süre hiç bir şey söylemez. Sonra birden kalkar, gülümseyerek yere bir harita serer. Dingin bir sesle "Düşman güçleri kırmaya karar verdim" der.  Chu Teh, şaşkınlıkla “Nereye gideceğiz?” diye sorar. Mao çok soğukkanlı bir şekilde; “Batıya, arkadaşlarımızın yanına, gerekirse kuzey Chensi’ye kadar çıkacağız" der. Chu Teh ve arkadaşları daha da büyük bir şaşkınlığa kapılırlar. Chu Teh haritayı uzun uzun inceler ve der ki "Kuzey Chensi’ye 12 bin kilometre var, bu yolu nasıl aşacağız?" Mao ayağa kalkar ve tozlu ayağını yere sürerek, “Yürüyeceğiz!” der. Mağaraya bir ölüm sessizliği çöker.12 bin km. yürümek, kurak dağları tırmanmak, kayalı buzlu nehirleri geçmek, milliyetçilerin ve aşiretlerin saldırısına uğramak, hepsinden daha önemlisi; bütün bunları nerdeyse hiç erzaksız ve cephanesiz başarmak! İşte Çin Devriminin yolunu açacak olan en zorlu karar süreci o anda ve o mağarada yaşanmıştır.

1934 Ekiminin sonunda herkes milliyetçiliğin büyük tanrısı Chang Kai-Chek’in bu büyük ülkenin başına gelmek isteyen komünist güçleri bütünüyle bastıracağını sanır. Gerçekten de 30 bin komünistle, ünlü şefleri kızıl ejder denilen Mao Tse Toung, Çin’in güney doğusundaki Kiang-si dağında kuşatılarak kıstırılmıştır. Kurtulmaları olanaksızdır bu kez. Chang Kai-Chek bu dağın çevresinde askeri tarihin en kusursuz tahkim tünellerini kazdırmıştır. Başlarında o dönemin en ünlü iki alman generali bulunmaktadır. Beton sığınaklarında milliyetçiler son saldırıya geçmeye hazırlanırlar.

Kuşatılan cephede ise tam bir bozgun havası vardır. Yıllardır verilen mücadelenin sonu gelmiş gibi görünmektedir. Chu Teh durum hakkında pek karanlık bir görüntü verir. "Kışı bitirecek kadar erzak yok, cephane tükeniyor, gelecek saldırıda düşmanı ancak geriletebilir ama kuşatmayı delemeyiz" der. Bu sözler parti merkezi görevi gören bir mağarada yapılan tarihi bir toplantıda söylenir. Herkes ağır ve hüzünlü bir sessizlik içinde başkanın yanıtını bekler. Ve başkan kuşatılmışlıktan aydınlığa çıkan yol olarak “Uzun Yürüyüş” kararını bildirir.

Mao’nun Kızıl Ordu birlikleri, düşman kuşatmasından kurtulmak için kendilerinden daha kalabalık ve daha iyi silahlanmış hükümet kuvvetleriyle çarpışa çarpışa kuzeybatıya doğru zorlu ve sarp bir dağlık arazide umutlarının ve direnişlerinin kılavuzluğunda çıkmışlardır yola. İşte bu Uzun Yürüyüş'ün mimarları ve sağ kalan 20.000 kişi, Çin devriminin de seçkinlerini oluşturmuştur.

O gece kaçan adamlar Mao’nun en iyi askerleri, ablukaya en iyi dayanmış olanlar ve savaşı olduğu kadar öğretiyi de en iyi bilen adamlardı. Bu adamlar Çin Halk Cumhuriyetinin ilk yürüyüş ordusunu meydana getirenlerdi.

Peki, nereye gitmiştir bu 30 bin adam? Nasıl böyle akıl almaz bir işe girişmişlerdir? Hemen hemen hepsi ölecektir sonunda, ama Çin’i yeni bir devlet haline getirecek destanları da başlatmış olacaklardır. Eşi olmayan bu askeri serüven “Uzun Yürüyüş” adıyla efsaneleşir tüm dünyada. Mazlum ve kuşatılmış kitleler için umut aşısı olur.

En iyi askerleri ve en sağlam militanları ile böylesine şaşırtıcı bir eylemi başarması, Mao’nun saygınlığını salt askerleri ve dostları arasında değil, milliyetçilerin, hatta geçilen yerlerdeki halkın gözünde de arttıracaktır. Yine de bu serüvene atılmak için sonsuz bir güven, kusursuz bir sezgi gerekmektedir. Kimileri Mao’nun bu yolu çaresizlikten seçtiğini söylerler. Kendisi ise "yaptığımızı bir daha yapamazdık, neden mi? yalnızca olanaksız olduğundan" demiştir. Kiang-si dağında 30 bin adam abluka edilmişti. Oysa sadece 20 bini kurtulabilmiş ve Chen-Si’ye varabilmişti.

Çin halkının bu çetin mücadelesi “Komünizm” adına yapılmıştı. Türk halkına hala tukaka gelen “komünizm” sözcüğü yerine “Çin Halkının Mücadelesi” tabirini kullanır ve önyargılardan uzak bir şekilde bu olayları incelersek, gerçekten de karşımıza büyük dersler alabileceğimiz muazzam bir destan çıkar. Özellikle Japon işgaline karşı Çinlilerin vermiş olduğu “Kurtuluş Mücadelesi” pek çok yönden bizim İstiklal Savaşımızı da çağrıştırır. Vatan bildikleri yurtları işgale uğradığında onlar da tıpkı bizim gibi “Esaret altında yaşamaktansa, ölmeyi yeğlerim!” diyen ve bunu eylemleştiren, destanlaştıran bir millettir.

Kaldı ki, Mao’nun “Ben Çin’in Atatürk’üyüm!” dediği de rivayet edilmekte ve Türk İstiklal Savaşını da tüm detaylarıyla gözlemlediği ve örnek aldığı belirtilmektedir.

Biz assubayların mücadelesi de böylesine uzun bir yürüyüşe benzemektedir. Bizler de kuşatılmışlıklar altındayız. Haksızlıklara uğramakta, adaletimizi temin etmesi gerekenlerin adaletsizliği altında ezilmekteyiz. Belki de bizim durumumuz Mao’nun askerlerinden bile vahim. Çünkü biz, onurumuz için mücadele verirken, giydiğimiz ay yıldızlı üniformanın gereği çok ince bir çizgide mücadele etmek zorunluluğundayız. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihsel kimliğine ve geleneklerine özen göstermek, vatan, millet, bayrak ve Cumhuriyet gibi kutsal değerlerimizi incitmeksizin eylemler yapmak zorundayız. Bu konularda yapacağımız en ufak bir özensiz davranış, bizi kuşatma altında tutan egemenler tarafından müthiş derecede abartılarak aleyhimize kullanılacaktır. Öyle ki, sanki kanunlarla, yasalarla onurlu Türk Silahlı Kuvvetlerini sınıflara bölen, ayrımcılık yapan, kast sistemi uygulayan ve adaletsizliği kaderimiz haline getiren onlar değil de bizmişiz gibi davranacaklar ve bütünü bozmakla hatta hainlikle suçlayıcı söylemlerde, beyanlarda bulunmak için fırsatlar kollayıp, uygulayacaklardır.

Nerden mi biliyoruz? Çünkü tarihi var, yeri var, zamanı var. Çünkü 1970’li yıllarda haksızlıklara karşı çetin bir mücadele vermiş olan assubayların ve eşlerinin kamuoyuna nasıl sunulduğunu, nelerle itham edildiğini biliyoruz. Yaşadığımız sürece de bilmeye ve anlatmaya devam edeceğiz.

Takvim yaprakları 1970 yılının başlarını göstermektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yapısı bir taraftan bir sonraki yıl yapacakları “12 Mart Darbesi” hazırlıklarını sürdürürken, diğer taraftan da Türk Ordusu’nun belkemiği assubayları etkisizleştirme peşindedir. Nihayetinde ordudan tek ses çıkması için ast olanların hiçbir şekilde sesinin çıkmaması kararlaştırılmıştır. Bu kapsamda onlara ast olduklarını hatırlatmak, haklarının ancak kendilerinin uygun görüp verecekleri kadar olabileceğini bildirmek için gereği düşünülmüştür. Yeni çıkan Personel Kanunu nedeniyle bir assubayın maaşı asteğmen maaşının bile altına düşürülmüş, ekonomik olarak sus pus edilmeleri sağlanmıştır. Çıkan yeni kanunda daha pek çok ayrıntı hep ast olanların aleyhinedir. Yeni ihdas edilen rütbeler personeli isyana sürükleyecek şekilde hak kayıpları ihtiva etmektedir.

Daha önce Asb. Çvş-Üçvş.-Bçvş.-Kd. Bçvş.-Temditli Kd. Bçvş. olan rütbeler hizmet yılları esas alınarak yeniden düzenlenmiştir. Yeni rütbe yapılanması ise Asb. Çvş.-Kd. Çvş.-Üçvş.-Kd. Üçvş.-Bçvş.-Kad. Bçvş.-Kd. Bçvş.-Kad. Kd. Bçvş. Şeklindedir. Elbette ordunun böyle yeni bir rütbe yapılanmasına gitmesi normaldir fakat uygulamanın personelin rütbeleri tenzil edilerek yapılması sıra dışıdır. İşte bu yeni rütbe oluşumunda şöyle bir karar uygulanmaktadır:

Daha önceki sistem gereği Asb. Üçvş., Bçvş. ve Kd. Bçvş. Rütbesini almış ya da almak üzere olanlar yeni çıkan rütbelere intibak ettirilmiş ve taşıdıkları ya da çok yakında taşıyacakları rütbenin altındaki rütbeyi almak zorunda bırakılmıştır. Yeni rütbe yapılanmasında düzenlemeler hizmet yılı itibarıyla yapılmış ve o dönem maaşların bir kıstası olan barem sistemine göre de ince bir ayar çekilmiştir. Subaylar için yapılan işlemlerde hak kayıpları önlenirken, assubaylara karşı aynı duyarlılık gösterilmemiş, maaşları subay maaşlarından düşük tutulmaya çalışılmıştır. Tıpkı bugüne benzer şekilde “benim teğmenim daha fazla almalı, asalet farkımız belli olmalı” düsturu yürürlüğe konmuştur.

Bu yapılan, hem bir rütbe tenzili operasyonuydu hem de maaşları ve maaş derecesini düşürme harekatı. Eski sisteme göre bir yarbayla eşit maaş alan Kıdemli Başçavuşların özlük hakları çok daha aşağılara çekiliyor, assubayların maaşlarına ve konumlarına statükocu bir darbe indiriliyordu.

Onlara adeta kölelik boyunduruğu takılmak istenmekteydi. Dövüş deyince dövüşecek, otur deyince oturacak uysal Spartaküs’ler yaratılacaktı. Oysa Spartaküs’ler için hak ve onur her şeydi, unutmuş olmalıydılar!

Gelen baharla birlikte assubayların haksızlıklara karşı direnişi de başlar. Bu eylem sürecinde onların doğrudan meydanlara inmeleri yasaktır. Askeri Ceza Kanunu denen kara kitap, bu şekilde eylemli bir hak arayışını cezalandırmaktadır. Nazım Hikmet’in Donanma Davası’nda da görüldüğü gibi en ufak bir eylem ya da söylem dahi “orduyu isyana teşvik” şeklinde değerlendirilmektedir. İki assubayın bile bir araya gelip bir şeyler konuşması, istendiğinde, Askeri Mahkemelerde çok ağır bir suç teşkil edecek şekilde yorumlanabilmektedir. Muvazzaf subay üyeler bunun için vardır. Mutlak itaat esastır, hem de yaşamınızın her alanına varıncaya kadar!

Katı bir yapıdaki askeri ceza kanunlarına rağmen bu onur ve hak mücadelesinin sürdürülmesi de kaçınılmazdır. O dönemlerde ordudaki assubayları da emekçi gören ve siyasi ortam içinde kendi fraksiyonlarına göre ülkeyi daha demokratik şartlara taşımak isteyen sivil gençlik örgütleri vardır. Assubayların hak aramak için kurdukları bazı dayanışma örgütleri vardır. TEMAY vardır, EMAS vardır. İlk defa assubaylar emeklerinin karşılığı için, haklarının hukuken korunması için organize olmaktadırlar. Bu haklı eylemlerinde devrimci sivil örgütlerin desteğini de yanlarında bulurlar. Deniz Gezmiş’in savunmasında dahi bu hareketten saygıyla söz edilir. Fakat assubayların bu eylemleri Türkiye’nin siyasal düzenini değiştirmek için değil, sadece hak ve hukuklarını aramak içindir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasına göre, “kazanılmış bir hakkın geri alınması” söz konusu olamazdı, olmamalıydı.

Sokaklarda assubay eşlerini gören Türkiye şaşkındır. Kocalarının Askeri Ceza Kanunu nedeniyle açık bir eylem yapamayacağını bilen assubay eşleri, onların yerine hak aramak için sokaklara inmişlerdir. Ellerinde pankartlarla yapılan haksız uygulamaları kamuoyu vicdanına duyurmaya çalışmaktadırlar. Oysa devir Morrison Süleyman devridir. “Yollar yürümekle aşınmaz!”dır ama yürüyene de küskü ayarı verildiği zamanlardır.

Assubay eşleri baharın insan yüreğine tütsülediği aşk ve direniş duygularıyla tüm şehirlerde yürüyüşlere başlamışlardır artık. Malatya’da, Siirt’te, Ankara’da, Konya’da, Eskişehir’de, İstanbul’da, Hadımköy’de, İzmir’de, Diyarbakır’da ve assubayların çoğunlukta olduğu pek çok ilde belki de Cumhuriyet tarihinde ilk defa kadınlar, bu denli kararlı, azimli ve inançlı bir şekilde önlerine yığılan zulüm barikatlarını aşmak için cesurca savaşmaktadırlar. Ankara’ya ve Başbakan Süleyman Demirel’e her şehirden protesto telgrafları yağmaktadır.

Assubaylar ise bu hak hukuk eylemine pasif olarak katılmaktadırlar. Bazı birliklerde pasif direnişler artarak devam etmektedir. Firar suçuna girmeyecek şekilde birkaç günlük işe gitmeme eylemleri yapılır. Sadece nöbetçi ve görevliler kışlalara gider. Bu eylemler bütün kuvvetlerde az çok yankı bulsa da en etkili direniş Hava Kuvvetleri personelinden gelir. Hava Kuvvetleri’nde Uçak Makinistlerinin direnişi nedeniyle uçaklar havalanamaz olur.

Assubay eşlerinin yürüyüşlerinde bazı şehirlerde olaylar çıkar. Assubaylar ve eşleri hiç kimsenin kendilerine sahip çıkmadığı bu Cumhuriyette kime sığınabilir, kime derdini anlatabilirdi ki? Elbette ki, her şehirde bulunan Atatürk Anıtlarına! İstiklal Savaşı’nın lideri ve Cumhuriyetin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya! Şehrin bir yerinde başlayan kadın yürüyüşleri Atatürk Anıtları’na çelenk koyarak sonlandırılacaktır. İşte tüm program budur ama nafile. Verilen katı emirler gereğince polis barikatları kurulur. İzmir’de ve Ankara’da toplum polisleri ile çatışmalar çıkar. Kadınlara zalimce davranılır. Oysa belki de tarihte ilk defa sahaya inen Cumhuriyet Kadını, Atasından aldığı güç ve ilhamla ezilen eşlerinin hak ve onuru adına tüm engellemelere rağmen dimdik yürümektedir. Önüne kurulan egemen barikatlara direnmektedir.

Bazı şehirlerdeki eylemlere yapılan sert müdahaleler nedeniyle, yürüyüşü kenardan seyreden assubaylar da olaylara karışır ve polislerle yapılan çatışmalarda eşlerine destek verir. Medyada yer alan resimlerden, olay anında çekilen fotoğraf karelerinden “Sakıncalı Personel” avına başlanır. İsimler bir bir fişlenir, hesap sorulmaya başlanır. İşte filmin koptuğu sahneler burasıdır. Zalimlerin kırbacı en kısa sürede şaklayacak ve bu assubaylar soluğu askeri mahkemelerde alacak, en ağır şekilde cezalandırılacaktır.

Eylemler artarak sürerken, Milli Savunma Bakanlığı ile Kuvvet Komutanları direnişi önlemek için harekete geçmişlerdir. Sert bir Emirname yayınlayarak, yürüyüşlerin durdurulmasını istemişler ve adeta assubaylara tehditler savurmuşlardır. Çünkü onlara göre, güçlü olan haklıdır.

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur, daha da ileri giderek, yayınladığı bir emirde, Assubayları “karıların arkasına saklanan Mao’nun askerleri gibi” davranmakla itham eder. Hak arayan assubayların yerinin Türk Silahlı Kuvvetleri değil, ancak Mao’nun ordusu olduğu vurgulanır. “Hak arayan Mao’nun ordusuna gitsin!” denir. Bu orduda hakkın dahi statüye, emir-komutaya bağlı olduğu, emeğin ve alın terinin kışlalarda yerinin olmadığı açıklanır.

Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu, TEMAY Genel Başkanı Kemal Kerim Kalkan’a “Assubayların Personel Kanunu’ndan yeteri kadar faydalanacaklarını” bildirir ve “Yürüyüşlerin durdurulmasını” ister. Buna karşılık bazı Havacı Assubaylar, Orgeneral Muhsin Batur’un komutan olduğu bir kuvvette çalışamayacaklarını bildirerek, bağlı oldukları kuvveti değiştirmek isterler. Bu istek nedeniyle cesur havacı assubayların ordudan atılması gündeme gelir. Fakat yapılan direnişler sonucunda kuvvetlerinin ve sınıflarının değiştirilmesine onay verilir.

Komuta kademesi tarafından özlük haklarında bazı iyileştirmeler yapılarak, bir nebze geri adım atılır. Böylece assubaylara “eyleminiz boşa gitmedi, bakın iyileştirme yaptık, daha fazlasını istemeyin, bu size yeter” denir. Rütbe uygulamasından ise taviz verilmez. Bu uygulama 31 Temmuz 1970 tarihinde yürürlüğe girer. Böylece assubayların tarihte ilk kez sokağa döküldüğü eylemler küçük kandırmacalarla sonlanmış olur.

Eylemler sonrasında pek çok assubay ağır bedeller öder. Olaylarda öncü gözüken 73 Uçak Makinist Assubayı rütbe tenzili ile Kara ve Deniz Kuvvetlerine gönderilir. Mahkemeler, hapisler, atılmalar ve rütbe düşürülmeleri (geç terfi) birbirini takip eder. O günden itibaren birilerinin alnında “sakıncalıdır” damgası olacaktır hep. Her gittiği yere önce namı ulaşacaktır. Hep gözetim altında olacak, hep takip edilecektir.

Assubay eylemlerini 2004 yılında Toplumsal Barış Dergisi’nde yazdığı bir makale ile değerlendiren İsmail Onarlı, bu eylemlerin assubaylar için efsaneleşmiş bir hak arayış olduğunu şu sözleriyle vurguluyor:

“1970 ve 1975 Assubay Hareketi; omurgaydı-ilkti doğal olarak ondan çok söz edilecekti. O bir düştü-rüya idi; gerçekleşmeyen, ya da gerçekleştirilemeyen her özlem gibi gelecek hayali-ütopyayı-rüyayı zenginleştirdi; rüya ile birlikte anımsanan bir kuşağı besleyip büyüttü ve bu günlere gelindi.

Ölçüt gerekircilik ve gerçeklik olacaksa bu kuşak, çok daha öznel ve nesnel bir gerçekti; tıpkı sen-ben-o gibi bir insandı; zorlu mücadeleler içinde pişti direndi, baskı ve işkencelere bağrını-göğsünü gerdi. Ve açık söylemek gerekirse çoğundan da yüz-akıyla çıktı. Destan ve mitoloji oldu. Efsane oldu, göğe ağdı-uçtu hep başımızın üstünde dolaştı. Yaşamımızın içinde kaldı ve tarihe bir iz düştü. Efsaneyle rüyayla izi buluşturmak ve gelecek kuşaklara taşımak üzere bir işaret fişeğine bağlayıp ateşlemek günümüz Astsubaylarına düşüyor...”

Sonucu ağza bir parmak bal çalmakla biten bir eylem gibi görünse de Ordunun üst kademesi artık şunu bilecektir:
Türkiye Cumhuriyeti’nin cesur ve kahraman assubayları haksızlıkları bilmektedir. Vatan, millet, bayrak ve cumhuriyet sevdası nedeniyle bıçak kemiğe dayanmadıkça hep sabredecektir. Fakat ırkçılığın, zulmün ve sınıflaşmanın adeta bir yobazlaşmaya döndüğü gün, yani bıçağın kemiğe dayandığı gün gelip çattığında… Tıpkı Kavel işçileri gibi, tıpkı Tekel işçileri gibi güneşe doğru yürüyecektir. Tarih bunu böyle yazmıştır!

güneşse güneş benim beyoğlubeyler
topraksa toprak benim beyoğlubeyler
bir şey var anlamadığım bu sabahlarda
eski saraylarda bu yeni saltanatlar
saksılarda çiçek diye kızgın namlular
demirin kömürün petrolün kalleşliği
bir şey var anlamadığım bu sabahlarda
kayguysa kaygu benim beyoğlubeyler
bayramsa bayram benim beyoğlubeyler
ya siz kimsiniz?

kimsiniz ey şimdi müzelerde yerleri belli
eski beyler yeni beyler bey eskileri

(Kokmuşlar Mezarlığı/Hasan Hüseyin/Kavel)


Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)
KAYNAKÇA
  1. Milliyet Gazetesi Arşivleri
  2. Assubaylığın Kronolojisi/ Aydın Kulak/ www.emekliassubaylar.org  
  3. Fotoğraflarla Türk Demokrasi Tarihi/ Foto Muhabirleri Derneği/ http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/kitaplar/fmd/tr/12256.htm
  4. http://www.edebiyol.com/tesbih_sanati.html
  5. http://www.asimetriksavas.com/tr/maonun-uzatilmis-savas-stratejisi-ve-gerilla-savasi-doktrini
  6. http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/ayintarihi/1980/haziran1980.htm
  7. http://www.ozgundurus.com/Yazar/Altan-Algan/Uc-darbede-bir-orgeneral-Muhsin-Batur.php
  8. http://chairmanmaozedong.org/catalog/Mao's-Biography.html
  9. Mao-Bir Yaşam/Philip Short/Çeviri: Yavuz Alogan/İthaki Yayınları-2007
  10. http://anafor.org/haber_detay.asp?id=5976&uyeid=0  (Atatürk ve Mao)
  11. ekşi sözlük/www.eksisozluk.com  
  12. http:// www.as-add.de/Dosya/tarih/cumhuriyet/1631-68gencligi8boeluem.html 
  13. http:// www.turksolu.org/ileri/36-37/gezmis36.htm  (Deniz Gezmiş’in savunması)
  14. Araştırmacı Yazar İsmail Onarlı’nın Toplumsal Barış Dergisi’ndeki yazısı (www.emekliassubaylar.org )
  15. Emekli Asb. Mustafa Savaş Evran’ın Anıları (www.emekliassubaylar.org)
  16. http://www.sevgiyoluyuz.com/forum/uzun-yuruyus-k249.html   
  17. http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=69 
  18. www.emekliassubaylar.org/ACILAN-DAVALAR.html

Sözle anlaşılamamanın sonucunda insanın maddi ve manevi tüm varlığını ortaya koyarak meydana getirmiş olduğu, birlik ve beraberlik temelli, hedefi belli olan bir hareket, bir toplu davranış,  eylem…

İnsanlık tarihi eylemlerle dolu…

assubay-eylemleri.jpgSürekli olarak başkasına hükmetmek, onun üzerinden rahat yaşamak, ona göz açtırmamak, insanın baş etmekte zorlandığı belki de en berbat nefsi duygusu…

İnsan, insana hükmetmek, onun efendisi olmak ve öyle de kalmak için insana dair her olguyu kullanmış… Din yoluyla insanlara nüfuz edenler bir zamanlar kullandıkları ile pazarlıklardan hiç ama hiç hoşlanmamışlar… Madende, sanayide, tarımda çalışan işçi ağır iş koşullarına katlanmak zorundaydı, onlara göre… Fakat daha düne kadar köle gibi kullanılan insanlar efendileri ile pazarlık etmeyi öğrenmeye başlamaları ile birlikte dünyada eşitlik, adalet kavramları da hayat bulmaya başlıyor…

Yoksulluğu, haksızlığı  kaderi olarak görmüş ve o şekilde yaşamaya alış(tırıl)mış olan Türk halkı, işçi hareketleri, köylü, kentli, din adamı çatışması, kadın eylemleri gibi toplumsal hareketler olmadan pek çok haklara sahip olmuş,  Atatürk sayesinde… Ve Atatürk gibi zannetmiş O’ndan sonra gelen idarecileri…

Devlet, millet imkânlarını elinde bulunduranların daha fazla imkân, daha fazla güç elde etmek için çabaladığı bir dönemde ortaya çıkmış ezilen asker şahısların, asker eşlerinin, asker çocuklarının eylemleri…  Ve 1970 ve 1975 yılları içinde düzenlenmiş olan assubayın hak arama eylemler halk tarafından da desteklenmiş…

Eylemlere ilişkin yazı ve yorumlar:
1970 ve 1975 yılı assubay eylemlerine ilişkin olarak “Toplumsal Barış Dergisi”nde yer alan haberden kısa bölümler:

a) 1970 Baharında Askeri Personel Kanunu bazı maddelerinin Astsubaylar aleyhine uygulamaları hoşnutsuzluk yarattı. Birliklerde iş yavaşlatma eylemi sürdüren Astsubaylar, dışarıda da eşleri vasıtası ile gösteri ve yürüyüş düzenlediler.

Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Konya, İzmir gibi Astsubayların yoğun olduğu kentlerde ki gösterilerde polis ve astsubay eşleri sürtüşme içine girdiler. Ankara da ise caddelerde Astsubay eşleri ve çocuklar ile toplum polisi çatıştı. Polislerin kadınlara saldırısını kenardan izleyen bazı Astsubaylar da olaylara karşı tepki gösterdi. Daha sonra bu Astsubaylar tutuklandı. Hv. K. K.lığının Jet Üslerinde uçak makinistlerinin pasif direnişinden dolayı uçaklar havalanamaz olur. Bunu üzerine, tek parti özlemcisi ve dönemin Hv. K. Komutanı Orgeneral Muhsin Batur birliklere bir emir yayınlayarak; Astsubayların karıların arkasına saklanan Maonun askerleri gibi davranmakla itham eder. Olaylarda öncü gözüken 73 Uçak Makinist Astsubayı rütbe tenzili ile Kara ve Deniz Kuvvetlerine gönderilir. Personel kanununda geri adım atılır ve özlük hakları kısmen iade edilir...

b) 31 Aralık 1974 tarih ve 15105 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Kararname ile 926 Sayılı TSK Personel kanunda değişiklik yaparak: Astsubayların rütbe tenziline giderek yan ödemelerini aşağı çeker ve Astsubayların menfaatlerini ihlal eder. Bu hak ihlali üzerine TSK’daki tüm Astsubaylar harekete geçerek, bu durumu protesto ederler. Birliklerde işleri yavaşlatırlar. Sivil giysili Astsubaylar ve Eşleri 18 Ocak 1975 günü Ankara Ulus ile İstanbul Taksimdeki Atatürk Heykelleri etrafında toplanarak yürürler. Polis ile kısmi sürtüşmeye girilir.

Diyarbakır’daki yürüyüşü bir Astsubayın lise öğretmeni olan eşi organize eder.

Bunun üzerine Astsubay; Korg. tarafından makamına çağrılarak eşine baskı yapmasını ister. Astsubay; "Komutanım, eşim benden tahsilli üniversite mezunu, sözüm geçmez" demesi üzerine, Komutan; "sen erkek değil misin?" diye sorar. O da, “Ben öylesi erkek değilim. Atatürkçü düşüncede kadın erkek eşittir.” Deyince, Komutan "Atın şu kılıbığı içeri !..". diyerek hapsettirir.

Ankara, İstanbul, İzmir, Gölcük, Gelibolu, Konya, Eskişehir, Balıkesir, Bandırma, Kayseri, Merzifon, Malatya, Diyarbakır, Erzurum, Erzincan, Mersin, Adana, İskenderun, gibi bir çok il ve ilçede hızlı örgütlenmeye giden Astsubaylar Hak Arama Komiteleri oluşturarak harekete geçerler. Astsubay Komitelerinde her eğilimden insan vardır: AP li, CHPli, MHP li, MSPli, sosyalistler ve devrimciler gibi... Bu komitelerde hakların daha iyi takip edilmesi ve olaylarda tutuklanan Astsubaylara maddi destek sağlanması için de bir takip komitesi oluşturulur. 11 Ocak 1975 gün ve 9602 Sayılı Hürriyet Gazetesi birinci sayfasından 6 sütun olarak 'Astsubaylar Yan Ödemeyi Az Buldu' ana başlığı ile vererek ve Astsubayların bu olay nedeni ile harekete geçip Astsubaylar Birliğini kurduklarını manşetten verir. Bu asbaragas haber derhal yalanlanır...

1975 yılı  başlarında yoğun olarak Astsubayların ve Askeri Garnizonların bulunduğu kentlerde, Astsubay Eşleri ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin yürüyüşleri ile geçer. Yürüyüşlere TEMAY ve EMAS adlı astsubay dernekleri bazı yerlerde öncülük eder. Mili Gazete; Astsubay hakları ile ilgili sayfalarında yer verir. Bu yürüyüş ve hak aramalara DİSK ve Dev-Genç gibi bazı Sivil Toplum Kuruluşları, Milletvekilleri, General ve Amiraller, Subaylarda destek verirler...

1975 Astsubay yürüyüşlerinden dolayı 5.000 civarında Astsubay hapis cezası ve rütbe tenzil cezası alırlar. Ceza infazları birliklerde işler aksamaması için vardiya usulü ile Astsubaylar Ceza evlerine konarak cezaları infaz edilir.

Bu yürüyüşler sonucunda özlük hakları ve yan ödemeler yeniden düzenlenir. Ama, 5802 Astsubay Kanununda iktisap edilmiş rütbeler 1323 sayılı yasa ile geri alındığından bir daha verilmez ve 926 Sayılı TSK Per. Kanununda da aynen uygulanır. Yasal haklar anti-demokratik olarak gerisin geri işletilerek Astsubaylarda alt rütbelerle tenziline gidilir...

İsmail ONARLI
Alıntı yapılan bu makale; Toplumsal Barış Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 5, Eylül 2004, s.16-18’de yayınlanmıştır.
Abdullah İnaler tarafından kaleme alınan “14-15 Ocak 1975. Astsubayların 2 günlük mesai boykotu. Bandırma” başlıklı yazıda assubay eylemleri ele alınmış. Bandırma’daki eylemin yıldönümüne denk getirilmiş olan yazıdan bir bölüm şöyle:
Bugün 14 Ocak 2011, 36 yıl önce eşitsizliğe ve haksızlığa karşı Bandırmada 9. Ana Jet Üs K.lığındaki görevli 525 Hava ve Deniz astsubayının yaptığı 2 günlük mesaiye gitmeme eyleminin 36. yıldönümü.

1975 yılında da silahlı  kuvvet personelinin mali durumunu güçlendirmek için yan ödeme ve iş riski tazminatı yasa çıktı, 1970 personel kanununda olduğu gibi bu yasa düzenlemesinde astsubaylar aleyhine idi, komutanlıkça  astsubay hakları hiçe sayılmış, emek gücüyle, zor aşırı risk koşullarında, çalışan ordun bel kemiği assubaylar mağdur edilmiş, hakları çiğnenmiştir.

Cumhuriyet tarihinin astsubayların fiilen katıldığı haksızlığa ve eşitsizliğe karşı ilk direnişi böylece başlamış oldu. 1. ve 2. Hava Üs Taktik Komutanlığına bağlı üslerde çalışan hava astsubayları ve Bandırma 301. Dz. Hv. filosundaki Deniz astsubayları tarihin en büyük birlik ve beraberlik dayanışmasını sergileyerek 2 gün mesaiye gitmeyerek yapılan haksızlığı protesto ettiler.

Balıkesir, Eskişehir, Diyarbakır, Ankara, Merzifon, Malatya üslerinde çeşitli tarihlerde yapılan bu protesto eylemi 14-15 Ocak 1975 günlerinde de Bandırmada hava üssünde yapılmıştır.

O günün zor siyasi koşullarında çok güzel bir birlik ve dayanışma örneği gösteren, astsubay sınıfı ve hakları için mücadele eden astsubay arkadaşlarımızı saygıyla anar, bu anlamlı günü kutlar, onların birlik ve beraberlik dayanışma ruhu genç nesillere örnek olmasını dileriz.

14 Ocak 2011 / Abdullah İnaler

Eylemleri anlamlı  kılan, gelecek nesillere de bir mana ifade edecek olmasıdır. Günümüzde de assubaylara ilişkin olarak değişik yasal düzenlemeler yapılmaktadır. Mesela son düzenleme ile bir assubayın nöbetten düşürülmesinin önüne altı yıl eklenmiş olundu. Bu bir hak kaybı olmasına rağmen kimselerin sesi çıkmadı… Düzenlemelerde subayın gözetilmeye devam etmekte olduğu da görülmekte… Kadrosuzluktan emeklilik hakkının öne çekilmesi buna bir misal…

 

Devlet, millet imkânlarının adilane bir şekilde kullanılması dileğimle…

Sayfa 1 / 2
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Assubaylar günü kutlu olsun. Huzurun adaletin hakim olacağı nice kutlamalar diliyoruz. http://www.emekliassubaylar.org/k2-kategoriler/item/3408-assubaylar-gunu-ku tlu-olsun
Pazar, 17 Ekim 2021
Ersen Gürpınar
Bugün KRT televizyonu haber proğramında haklarımızla ilgili aşağıdaki mesajım yayınlandı haklarımızı verilen sözleri heryerde hatırlatmakta yarar var özellikle de Cumhurbaşkanı dahil tüm yazar,toplumun saygı duyduğu kanaat önderleri ve ilgililerin takip edip paylaşım yaptığı Twitter bunun için bir fırsattır. Bilgilerinize [B] "Bir emirle ölüme gönderilen k...
Çarşamba, 13 Ekim 2021
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) kurucularından değerli büyüğümüz Sn. Mehmet DARAGENLİ'nin vefat ettiğini büyük bir üzüntü ile öğrendik. Ailesine, yakınlarına ve Assubay toplumuna baş sağlığı ve sabır diliyoruz. Ișıklar içinde uyusun yüreği güzel insan.
Pazartesi, 04 Ekim 2021
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ