Kendi hayatı bir yana, hiç kimse canından çok sevdiği evladını kaybetmeyi göze alamaz. Fakat dünya üzerinde yer alan milletlerin meydana getirdiği devletlerin saldırganlığı karşısında eğitimli, bilinçli, ölümü göze alan bir kuvvete geçmişte olduğu üzere, dünyanın global  (küresel) bir köy haline geldiğinin belirtildiği günümüzde dahi ihtiyaç bulunmakta olduğunu yaşayarak görmekteyiz.

Vatan bellenerek üzerinde devlet kurulan coğrafyanın diğer devletlere karşı korunması  için milletin öz kaynakları kullanılır.

Bu kaynakların başında da insan gelmektedir.

İnsan, milletini başka milletlerden korumak üzere insan öldürme sanatını öğrenmesiyle asker olarak anılır,

Asker, askerlikteki her şeyin temeli olan, en nihayetinde bir insandır,

Ne kadar teknolojik olursa olsun silahı kuracak, yönlendirecek ve kullanacak askerdir. Ve Dünya milletleri içerisinde en iyi askerlerin ise Türk milletinden çıkmakta olduğunu tarihi kaynaklardan, milletimizin içinden çıkan askere olan sevgisinden, kültüründen görmekteyiz.

Türk milletinin hür yaşamı, bağımsızlık karakteri, Osmanlı İmparatorluğu’nun üç kıtaya yayılıp asırlarca o yerlere hükmetmesi, l.Dünya Savaşı sırasındaki başarıları, son olarak da Kuzey Kıbrıs’ın bağımsızlığına kavuşturulması Türklerin askerlik sanatındaki üstünlüğünün adeta birer göstergesidir.

Vatan uğruna ölme ve öldürme sanatının öğrenildiği askerlik zor bir zanaattır. Dolayısıyla her insan bu işe gönüllü olmaz. Ancak milletlerin bağımsızlığı için gereklidir.

Her ne kadar da Dünyanın adeta küresel bir köy haline geldiği ifade edilse de ne yazık ki medeniyette ileri düzeyde olan devletlerin diğer devletlere; aynı devlet çatısı altında yaşamakla birlikte aynı inanç temelinde farklı düşünenlerin dahi birbirlerini öldürmeye, katletmeye devam etmekte olduğunu görmekteyiz.

Dolayısıyla milletin meydana getirdiği bağımsız bir devleti sulh içerisinde bulundurmak, geliştirmek, güçlendirmek, dışarıya karşı korumak hiç de kolay bir iş değildir.

Kendisi de bir kuvvet olan Devletlerin bağımsızlığı, meydana getirmiş olduğu kuvvetlerin yapısıyla yakından alakalı! Bu yapı ne denli adalet temelli olursa o denli kendi içinde ve dışa dönük güçlü olur.

En nihayetinde bir kuvvetler bütünü olan devlet sisteminde yer alan her bir kurum da bir alt kuvveti oluşturmaktadır ve bunlar ancak adalet temelinde kuvvetlenebilirler. “Adalet mülkün temelidir” sözü Atatürk tarafından boşa söylenmiş bir söz olmasa gerek,

Demokratik Cumhuriyetle yönetilen bir Devletin kuvvetler ayrılığı ilkesindeki Yasama, Yürütme, Yargı Kuvvetlerini genişleterek sayarsak;

Eğitim, sağlık, adalet-yargı, güvenlik, yasama, yürütme sistemleri devletin birer kuvvetleridir.

Askeri sistem yoluyla bağımsızlığını kazanmış milletlerde, bağımsızlıkla birlikte eğitim kurumları bayrağı ele alır ve devlet sistemlerin yöneticilerini yetiştirmeye başlar.

Dolayısıyla, savaş alanlarındaki başarılarından sonra bağımsızlığını kazanan milletler için en önemli kuvvetin başında da eğitim sistemi gelmektedir. Burada başlayacak olan bir çürüme zaman içerisinde diğer kurumları etkileyebilecek, dolayısıyla milletin bağımsızlığını da tehlikeye düşürebilecek düzeydedir.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 01 Şubat 1923’de Kütahya’da öğretmenlere hitaben yapmış olduğu

Bir millet ilim, anlayış ordusuna sahip olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin o zaferlerin devamlı sonuçlar vermesi ancak irfan (bilmek, anlamak) ordusuyla geçerlidir. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun kazançları ölüdür.

konuşmasıyla eğitim ordusunun önemini vurgulamıştır.

Bağımsızlığını  kazanan devletlerin kurumlarında sonradan meydana gelebilecek adaletsizliklerin, birbirini anlamamanın temelinde eğitim elemanlarının vaktiyle adaletsizliklerle baş etmede yetersiz kalması, toplumca desteklenmemesi, eğitim sistemin yetersizlikleri, ezbere dayalılığı ve ezbere karşı kolay yoldan not almayı sağlayan kopyacılık –ki bir nevi hırsızlık diyebiliriz- kaynak gösterilebilir.

Konumuz açısından; milleti korumak üzere, ölmek veya öldürmek üzere devlet tarafından oluşturulan ve devletin diğer kuvvetlerinin de huzur içerisinde çalışmasını temin eden silahlı kuvvetlerin adalet temelindeki huzuru her dönem, milletler için önemli olmuştur. Eğer adaletsizlik silsileler yoluyla bir ülkenin silahlı kuvvetine kadar yansımışsa ve bireylerince ifade edilmeye başlanmışsa şayet o ülke için tehlike çanları çalıyor demektir!

Silsileler yoluyla bir ülkenin silahlı kuvvetine kadar uzanabilen adaletsizliğe karşı seyirci kalınması devletin bağımsızlığını yitirmesiyle sonuçlanabilecek hadiseleri de beraberinde getirebilir.

Her iş kolu insana geçim sağlayan şerefli bir müessesedir. Meselemiz asla hiçbir iş  kolunu yermek değildir. Ancak, geçmişte öğretmenlerimizin bir kısmı  çaycılık vb. ek işler yaparak geçimlerini sağlarken, şimdi emekli assubaylardan bir kısmı çaycılık, simitçilik, çığırtkanlık, taksicilik yaparak geçimlerini sağlamaya başladı. Hatta geçen günler içerisinde, İzmir’de taksicilik yaparak geçimini sağlamakta olan 15 yıllık taksi şoför emekli Assubay Ethem Köse (60)nin taksiye aldığı müşteri(leri) tarafından boğazının kesilerek öldürüldüğünü basından okuduk.

Sonuç olarak;

Devletin birer asli unsuru olan kuvvetlerden birisinde meydana gelebilecek bir adaletsizlik durumunun dışa yansıması tüm ulusu ilgilendirmesi bakımından, ulusaldır, milletin tamamını ilgilendirir. Tüm kurumların sahibi olan, demokrasiyi benimsemiş, huzur içerisinde, bağımsız yaşamayı ilke edinmiş milletler, kurumlarında meydana gelebilecek olan adaletsizliğe karşı gerekli duyarlığı, tepkiyi koyma hakkına da sahiptir diyebiliriz.

Ben kişisel gelişimime, zevkime, ticaretime, siyasetime, kazancıma bakarım, gerisi beni ilgilendirmez hali, medeni milletler için geçerli olmadığı gibi; Dünya, birbirini anlamayan, olan bitene duyarsız bir milleti her halde üzerinde barındırmamıştır da.

Adam Arıyorum, Adam! Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Kendisine yapılan haksızlıklara isyan eden meşhur bilge Diyojen, gündüz vakti elinde kandil ile kalabalığın arasına hışımla dalar ve yüksek sesle bağırmaya başlar; “adam arıyorum, adam!”. Etrafındakiler şaşkınlık içinde sorarlar; “gün ışığında kandil niye? Bu aydınlıkta aradığın adamı göremiyor musun?” Diyojen, yürümeye ve bağırmaya devam eder “adam arıyorum, adam!..

themis-a-goddess-of-justice-thumb18156189

Adalet, Mülk’ün temelidir.

İnsanları huzur içinde birarada yaşatan en önemli unsur, adalete olan kuvvetli inançdır. Adaletin temelinde; üretilen değerlerin, paydaşlar arasında adilce paylaşılması yatar. Medeniyet seviyesi ne olursa olsun nimetin ve külfetin âdil bölüşüldüğü yerde huzur, sevgi ve saygı hâkim olur. Dini, dili, ırkı ne olursa olsun; dörtbin senelik yazılı beşerî tarihin akıl, gönül ve vicdan süzgecinden geçirerek bize armağan ettiği yegâne erdem ve hazinedir, adalet. Adaletin hâkim olmadığı vasatta huzursuzluk ve fesadın kol gezeceği bilinmelidir. Adil davranmak ve adaleti tecelli ettirmek, basiretli idarecinin en temel vasfı ve görevidir.

 

astsubay-01Astsubay Kimdir?

Astsubay dediğiniz kişi; sizlerden birisinin aslan oğlu, gözbebeği kızı, can kardeşi, güzel torunu, sevgili yeğeni; astsubay dediğiniz kişi; sizlerden birisinin sevgili eşi, eli öpülesi anası, yiğit babası; astsubay dediğiniz kişi; sizlerden birisinin has amcası, öz dayısı, güzel halası, biricik teyzesi; astsubay dediğiniz kişi; sizlerden birisinin emmioğlu, dayıoğlu, teyzeoğlu, halaoğlu; astsubay dediğiniz kişi; sizlerin müşterisi, can dostu, kan kardeşi, yakın arkadaşı, kapı komşusu...

 

astsubay-02Astsubay dediğiniz kişi; oğullarınızı emanet ettiğiniz asker; astsubay dediğiniz kişi; vatan hizmetine koşup geldiğinizde kışlanın kapısında, geminin güvertesinde sizi ilk karşılayan kişi; astsubay dediğiniz kişi; askerdeyken size yemek pişirmeyi, söküğünüzü dikmeyi, traş olmayı, botunuzu boyamayı, elbisenizi ütülemeyi, vatan için nöbet tutmayı, silah kullanmayı öğreten öğretmeniniz; astsubay dediğiniz kişi, teskereyi aldığınızda sizi anlınızdan öpüp memleketinize uğurlayan babacan komutanınız...

 

astsubay-03Astsubay dediğiniz kişi; komutanlarımıza göre Türk Ordusunun iki aslî unsurundan birisi, iki temel direğinden birisi; astsubay dediğiniz kişi; karakolun ve gemilerin komutanı, kışlanın nöbetçisi, kalemin mürekkebi, çorbanın tuzu... Astsubay dediğiniz kişi; merminin barutu, bombanın pimi, tüfeğin tetiği; astsubay dediğiniz kişi; geminin pervanesi, tankın paleti, uçağın kanadı... Astsubay dediğiniz kişi; vatanı uğruna gözünü kırpmadan şehadet şerbetini içen şehidiniz. Şöyle bir bakın etrafınıza. Memleketin her mahallesinden, her köyünden bir astsubay göreceksiniz. Bacasından duman tüten her ocak, bu vatana bir astsubay fedâ etmişdir çünkü.

 

astsubay-04Astsubay dediğiniz kişi, aldığı bir iki senelik eğitime karşılık 15 sene mecbûri hizmete mahkûm edilen kişi. Her memurun yükselebileceği kademe olan birinci derece dördüncü kademenin, kendisinden tam 50 sene esirgendiği tek meslek sahibidir astsubay. Astsubay dediğiniz kişi; görevdeyken yoksulluk sınırının altında maaşa tâlim eden; emekli olduktan sonra da ölünceye kadar açlık sınırının biraz üzerindeki emekli maaşına mahkûm edilen kişi. Meclisde kabul ettiği kanunu, hemen ertesi gün iptal etmek basiretsizliğini gösteren vekillerimizin yaptığı yetmemiş gibi, gazetelerin “Astsubaya 90+ golü” şeklinde başlık atarak incittiği sizlerden bir insandır astsubay. İnsanca yaşamaya yetecek maaşın çok görüldüğü emeklidir astsubay.

 

Bu kadarına da pes!...bu-kadarinada-pes

Astsubayların 40 senelik hak arama mücadelesinde, Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Genel Başkanı Sayın Ahmet KESER’in öncülük ettiği “Bu kadarına da pes!” kampanyası, şaşırtıcı bir şekilde kamuoyunun gündemine oturdu ve bilinen tabiriyle tıklanma rekorları kırdı. Sadece emekli astsubaylar değil; emeğe ve insan hakkına özsaygısı olan her kesimden yüzbinlerce adam, hep birlikte haykırmaya başladı ve “Bu kadarına da pes!” dedi. Yüce milletimiz, bağrından çıkardığı astsubayın feryadına kulak verdi ve astsubayının davasını sahiplendi. Öyle ki, Genel Başkanımız Ahmet KESER’in başlattığı bu haklı eylemin yankısı bir anda ülke sınırlarının da dışına taşdı ve uluslararası basın-yayın kuruluşları Sayın KESER ile mülakât yapmak istediler.

Sosyal medya denen vasatta biraraya gelen ve haklı çığlıklarını en yüksek perdeden haykıran emekçi ve emekli astsubayın beklenmedik bu çıkışından hemen sonra, Genelkurmay Başkanlığımız, mutat olduğu üzere yüksek sorumluluk duygusuyla “durumdan vazife çıkarttı” ve siyasilere vermeyi usul ittihaz ettiği muhtırayı bu kez, kendi öz evlatlarına, emekli astsubaylara verdi.

Emekli astsubayın yürek parçalayan feryatlarını hep duymazdan gelen idareyi temsil edenler, 40 yıldır yaptığı gibi, gene işin kolayına kaçmış ve astsubayların açlık çığlıklarını, emir komuta zinciri içinde hazırladığı bir e-muhtıra ile bastırmayı yeğlemişdi. Fakat, bu kez işler umduğu gibi gitmedi. Çünkü, dünyada hiç bir kuvvet yoktur ki aç bir midenin gurultusunu korkuyla bastırabilsin. 40 senedir açlık ile korkutulup ebedî yoksulluğa mahkûm edilen zümre, artık korkusunu yenmişdi. Yiğit, düşdüğü yerden kalkar deyip 1975 ruhuyla tekrar dirilen emekli astsubay, kendi gücünü farketmişdi. Sessizlik prangasını kırmış ve belletilmiş çaresizlik girdabından kurtulmuşdu. Açlığa ve yoksulluğa artık razı olmayacağını bütün dünyaya ilan etmişdi. Anasının sütü gibi helal olan hakkının ve hukukunun peşine düşen yüzbinlerce emekli astsubay, Diyojen olmuş, adaleti aramaya başlamışdı...

 

Şecaat arzederken, sirkatin söyler...

ofke-kontroluHaklı değil fakat güçlü saikiyle alelâcele yazıldığı aşikâr olan 04 Mayıs 2012 tarihli e-muhtıranın lafzını ve ruhunu incelediğimizde; kaleme alan şahısın öfke, hiddet, hışım ve gözdağı burgacında kıvrandığını; birbirine taban tabana zıt, insicamsız ve bulanık düşünceler fırtınasında oradan oraya savrulduğunu görüyoruz. Şöyle ki e-muhtıranın belli yerlerinde;

 

... Türk Silahlı Kuvvetlerinin çok önemli bir gücünü teşkil eden astsubaylarımız...” de,

... Türk Silahlı Kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olan astsubaylarımız...” de,

...Türk Silahlı Kuvvetleri; birbirlerine gönül bağıyla kenetlenmiş fedakâr ve kahraman mensupları  ...”  de, sonra da;

... Statü hukukuna uygun olarak sorumluluk ve yetkiler paylaştırılmıştır” de,

... Bu statülerden birine talep, aranan kriterlere bağlı olarak kişilerin kendi tercihidir.” deyip önceki söylediklerini inkâr et! Bu önermelerin hepsi bir arada ve doğru olamaz; ya öncekiler yanlış ya da sonuncular... Astsubayın “çok önemli bir güç”, “fedâkar ve kahraman” ve “TSK’nin ayrılmaz bir parçası” olduğunu itiraf et, sonra bu insanları açlık sınırındaki emekli maaşına mahkum et! Sorumluluk ve yetkileri paylaştırırken statü ve hukuk duvarına yaslan, sonra maaşı paylaşmaya gelince, Themis’in gözlerini bağla!.. Hamâset dolu nutuklar atıp fedâkar ve kahraman astsubayın sırtını sıvazla, sonra sen de salkımı çifter çifter yut öyle mi? İlim irfan erbabına soralım; böylesi sakat bir çıkarsama, sağlıklı bir ruh halinin işareti olabilir mi?

Hele e-muhtıranın ikinci maddesinin ikinci cümlesinde bir ifade var ki neresinden bakarsanız bakın, tam bir fecaat... Buyurmuşlar ki; “... Benzer yapılar resmî veya özel diğer kurum ve kuruluşlarda da mevcuttur. Bu açıdan; birbiri ile kıyaslanamayacak statü, görev ve sorumlulukları nedeniyle personelin sahip olduğu bazı hak ve yetkilerin eşitsizlik veya adaletsizlik olarak nitelendirilmesi asker ve sivil kurum ve kuruluşların doğasına aykırıdır”.

 

Önce şunu ifade edelim; 14 Mayıs 2012 tarihli Basın Bilgilendirme Notu’nda bu ifade yok, çünkü silmişler. Geçen on günlük zaman zarfında karargâhda bir şuurlanma zuhur etmiş olmalı ki Bilgilendirme Notundan bu ifadeyi kazıyıp atmışlar. Bilmem, bu ifadenin amacını ve maksadını fersah fersah aşdığını söylemeye lüzum var mı? Bir asker olarak kendi kurumunuz hakkında fikir serdedebilirsiniz. Ancak, hızınızı alamayıp da sivil kurum ve kurumlara dil uzatırsanız, bunun altında kalabilirsiniz. Görevi vatanı savunmak ve bu uğurda ölmek olan Silahlı Kuvvetleri tek amacı kâr etmek olan sivil kurumlar ile mukayese etmek nasıl bir zihniyettir allahaşkına? Akıl sağlığı yerinde olan bir adam böylesi sakat bir kıyaslama yapabilir mi? Ordununun görev ve sorumlulukları ile yetki ve haklarını, sivil kurum ve kuruluşlar ile tartışmaya açabilir misiniz? Ya da, herhangi bir sivil kurum ya da kuruluş sizi muhatap alsa diyecek sözünüz olur mu?

 

Her yönüyle kendine has teşkilatı ve kanunları olan Türk Silahlı Kuvvetlerini, sivil kurum ve kuruluşlar ile mukayese etmelerini nasıl, hangi akıl ve mantıkla izah edebilirsiniz? Türk Silahlı Kuvvetlerini ticarethane zihniyetiyle işletmek de yeni icâd oldu herhal!.. Bu cümleyi yazanlar demek ki Türkiye Cumhuriyeti Ordusunu, “ticarethane”; kendilerini, “patron”; ötekileleştirdikleri diğerlerini de “işçi” olarak telâkki ediyor zahir. Şehâdet şerbetini içmeye yemin ederek göreve başlayan askeri, sivil kurum ve kuruluşun çalışanı ile aynı kefeye koyan zihniyet, cephede askere ölmeyi nasıl emredecek? Oldu olacak, o kurum ve kuruluş çalışanlarından ölenleri de şehit ilan ediverin!... Kendini haklı çıkarmaya çalışmak hezeyanıyla bu ibret verici ifadeyi yazan zihniyetin Ordumuzda barınabildiğini görmek ne acı!...

 

Buradan davet ediyorum; akademisyenler lutfen incelesinler. Heyecan verici bir tez hazırlamak için bu e-muhtıralar harika bir fırsat olabilir.

 

Aynı koşullarda çalışan iki zümreden birisi sürekli olarak fakirleşiyorsa burada adaletin varlığından söz edilemez. Alın terini, sıhhatini, ömrünü ve canını sermaya ederek vatan hizmetine koşan astsubayı açlık ile terbiye etmeye çalışmak, sanayi devrimi öncesinin tefessüh etmiş zihniyetidir sevgili dostlar, bunu artık idrak ediniz. Askerlik mesleğine seçmek için iğne deliğinden geçirdiğiniz insanların; muvazzaf iken “yoksulluk sınırının altında”, emekli olunca da “açlık sınırının biraz üstündeki” maaşı “tercih edeceğini” düşünmek, en hafif ifadeyle insan aklıyla alay etmektir.

 

Ey idareciler, ağzınızdan çıkanı kulaklarınız duyuyor mu? Bugüne kadar olmadı ya, kendinizi bir an benim yerime koyunuz. Bu ibret verici teklifi siz kabul eder miydiniz? Temsil ettikleri devletin, hizmetcisi değil fakat idarenin sahibi olduğuna zanneden idarecilerimiz, akıl süzgecinden geçirmeden yaptığı bu fevrî açıklama ile şecaat arzederken sirkatin söylemişlerdir. Kahraman Ordumuzu bugün temsil edenlerin, öz evlatları emekli astsubaylara reva gördüğü 04 Mayıs 2012 tarihli e-muhtıradaki küçük düşürücü, aşağılayıcı üslubu, yüce milletimin ferasetine ve yüksek vicdanına havale ediyorum...

 

Öfkeyle kalkan, zararla oturur...gn-kurmay-geri-adim

04 Mayıs 2012 tarihinde yayımlamaya başladığı BA-02/12 numaralı e-muhtırayı 10 gün sonra sitesinden sessiz sedasız ve ilelebed kaldıran Genelkurmay Başkanlığımız; yeniden mevzilenmek üzere yaptığı bu hamleden geri adım atdı. Siteden kaldırmakla yetinmeyip adeta unutmak istercesine arşivden de külliyen kazıyıp atdı. İlk e-muhtıradan sonra 14 Mayıs 2012 tarihinde bu kez BN-37/12 numaralı Basın Bilgi Notunu yayımlayan idarecilerimiz; e-muhtıradaki söylemi tevil etmeye, hatta yok saymaya çalışdı. Lâkin, ok yaydan çıkmışdı bir kere. Öfkeyle kalkmış, zararla oturmuşlardı. Akıl, öfkeye kurban edilmişdi. İdarecilerimiz, nice zamandan beri zihinlerinin gerisinde sakladıkları ağulu ve nasırlı gerçekleri bu açıklama ile bir hışımda fâş etmişlerdi.

 

o bildiri tsknin sitesinden kaldirildi

Basın yoluyla yapılan karşılıklı salvolardan sonra sular şimdilik durulmuş görünüyor. Yasama yılı bitti, vekillerimiz tatilde... Karargâhda ise tayin ve terfi heyecanı var. Demem o ki, Eylül’de gel... Fakat açlık ve yokluk, tatil-terfi-tayin dinler mi? 40 seneden beri açlık ile yokluk arasında ezilen emekli astsubayın sırtını sıvazlayıp savuşturmak artık mümkün görünmüyor. Bu itibarla, emekli astsubayın hak arama mücadelesinin burada bitmeyeceğini söylemek herhalde kehanet olmaz.

Görevdeyken “ hep yoksulluk sınırının altındaki” maaşa tâlim,
Emekli olunca “açlık sınırının” biraz üstündeki maaşa ömürboyu mâhkum!..

astubay-maaslariÖmrümün en güzel, en verimli çağlarında; vatan aşkıyla, şanla ve şerefle 34 sene bilfiil hizmet ettikten sonra bıldır emekli oldum. Aldığım ilk emekli maaşının, astsubaylık mesleğine yeni başlamış arkaşımının maaşına denk olduğunu gördüğümde neler hissettiğimi tarif edemem. Mesleğe yeni başlamış bir subayın aldığı maaşı elleham söylemeye gerek yok. Çünkü  onun maaşının, bir astsubaydan çok daha fazla olduğunu hepimiz biliyoruz. Memleketime, milletime 34 sene hizmet etmişdim ve görevdeyken hep “yoksulluk sınırının altında” maaşa tâlim etmişdim. Bunca senelik vatan hizmetimin sonunda ise “açlık sınırının” biraz üstündeki maaşa ebediyyen mâhkum edilmişdim. Görünen oydu ki, en hafif tabiriyle kandırılmışdım. Emekli olduğum gün, maaşım bir anda 34 sene geriye götürülmüşdü. Adalet, benim için ne yazık ki adaletsizlik olarak tecelli etmişdi. “Adalet, Mülk’ün temeli” deyip bu vecizeyi mahkeme duvarlarına yazıyorsunuz. Söyleyiniz ey adamlar; insaf, vicdan, hak, hukuk, adalet bunun neresinde? Komşunuz, silah arkadaşlarınız aç iken sizler huzur içinde nasıl uyuyabiliyorsunuz?

 

zekimuren mutlulugunsirriMüzik, her şeydir...

Dostlarım bilirler, müzik dinlemeyi severim, hele de Türkü olursa... Büyük önderimiz Atatük’ün müzik hakkında söylediği bir vecizeyi hatırlatayım bu arada izninizle. Diyor ki; “ ... Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat, müzikdir. Müzik; hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir... " Şu anki halet-i ruhiyeme tercüman olacak bir müzik dinlemek istedim. Plakları karıştırırken, Zeki Müren’in plağı takıldı elime. Plakdaki şarkının adı “Kandil”... Bilmem, hiç dinlediniz mi? Güftesi şöyle;

Gün ışığında yola koyuldum,
Elimde kandil, gözümde mendil;
Vefâ arıyorum, dost arıyorum,
Şefkât arıyorum, aşk arıyorum...

Vefâ, uzaklarda kalan bir his,
Dost, eski şarkılardan bir iz,
Şefkâtse bardaki şarışın kız.
Dizlerimde derman,
Kandilimde yağ bitti,
Bulamadım gitti...

 

Kadın ve deniz ...

kadin-ve-denizPlağı yerinden alıp pikap’a yerleştirdim ve kolu indirdim. Şarkıyı dinledim, bir daha, bir daha... Kaç zamandır dinlememişim meğerse... Bu kez şarkı bana daha anlamlı geldi, daha farklı bir şeyler söyledi sanki. Beni hemen Bahriye’deki eski günlerime götürüverdi... “Kadın, deniz gibidir”. Çünkü kadın, deniz gibi kokar; deniz de kadın gibi...

Biz denizciler bu özlüsözün anlamını iyi biliriz. Çünkü, ikisini de önceden tahmin etmek ya da huylarını değiştirmek mümkün değildir. Hayat bana, her ikisini de olduğu gibi kabul etmeyi öğretti.

Birincisini evde bırakıp, ikincisine kucak açdığımız o eski güzel günler, aylar, yıllar.. İkincisinin koynunda beraberce göğüslediğimiz tarifi imkansız zorluklar, nice tehlikeler, vatan uğruna şehadet şerbeti içen meslekdaşlarımız... Gecenin gündüze karışdığı, bitmek tükenmek bilmeyen yorucu ve uzun vardiyalar... Mehmetçiğin gece vardiyasında pişirdiği tadına doyulmaz o kuru pideler, güvertede nöbet tutarken soğuğun ciğerlerimize işlediği ayaz kış günlerinde hep beraber içdiğimiz kıtır ekmekli nefis domates çorbaları... Şaka değil, arkadaşlarım bilirler; içme suyu bittiğinde gemi görevdeyken su bulamayıp da gazoz ile traş olduğumuz günler... Her biri ömür törpüsü olan deniz görevleri esnasında yorucu mesai aralarında, bir nebze de olsa nefes alabilmek için üstüpüden yaptığımız toplar ile gemi güvertesinde yaptığımız kaçamak maçlar... Ve en nihayetinde, koca bir savaş gemisinde; tek bilek, tek ruh, tek yürek olmuş Türk denizciler... Anca beraber, kanca beraber... Ayrımız yok, gayrımız yok. Kaderde, kederde, kıvançda, sevinçde, görevde, hep  beraber... İyi ki o mükemmel adamlarla beraber olmuşum, aynı denizi yemişim, aynı havayı soluyup aynı çorbaya kaşık sallamışım. Şimdi, kubbede kalan, sadece hoş bir seda... Kalpleri vatan sevgisiyle dolu her rütbeden o cesur denizci asker kardeşlerim ile birlikte çalışmakla her zaman iftihar edeceğim...

 

Mâzide muktedirken yoksulluğa tâlim; emekli olunca müebbet açlığa mahkûm!

Büyük Atatürk ne demişdi? “Bir milletin emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Mazide muktedirken, var gücüyle çalışanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, istikbâle güvenle bakmaya hakkı yoktur.” Söyleyiniz ey adamlar, yanlış bunun neresinde? Emeklilik, sadece astsubayın kabusudur. Çünkü subaylar, ellerine geçirdikleri devlet erkini her zaman sadece kendi lehlerine kullanarak istedikleri kanunları, emir komuta zinciri içinde hemen çıkarttırmışlar ve emeklilikdeki ebedî saadetlerini böylece teminat altına almışlardır. Oysa açlık sınırının biraz üstünde aldığı emekli maaşıyla astsubay, değil huzur içinde yaşamak, hayatta kalabilmek mücadelesi vermektedir. Son yarım yüzyıldır açlık sınırında emekli maaşıyla yaşamaya mahkum edilen astsubaya reva görülen bu muamele, zulüm değilse nedir?

 

lorlu-biber-dolmasiDolmayı üçer üçer yutuyorsun!..

Görme özürlü kardeşlerimiz yanlış anlamasınlar lutfen. Yazımın konusu âmâlar ya da âmâlık değil. Bilinen bir tabir olduğu için zikrediyorum. Dolma yiyen iki âmâdan birisi diğerine şöyle demiş; “Dolmaları çifter çifter yutuyorsun!” Diğeri cevaplamış; “Nereden biliyorsun dolmayı çifter çifter yuttuğumu?” “Çünkü” demiş soruyu soran “Ben çifter çifter yutuyorum da”...

Benim durumum, yukarıda anlattığım hikayeden daha da beter. Ben, kendimin dolmayı tek tek yuttuğumu biliyorum. Fakat karşımda oturan, dolmayı değil çifter çifter, üçer üçer yutuyor? Bunu ben görüyorum, o da görüyor. Bu adaletsizliği söyleyen mi suçlu, yoksa bu adaletsizliğe sebep olan mı?

 

Gölge etme, başka ihsan istemez!..

yabiyolyacekilZehirli sarmaşık gibi emekli astsubayı her gün biraz daha sarıp sıkıştıran meseleler, bilinmelidir ki onları türeten mantıkla çözülemez. Gündeme taşınan çalışmaların sahibi olduğunu iddia eden makamlar, bu meselelere mutlaka astsubayın nokta-i nazarından bakabilmelidir. İdare kendini, damdan düşen adamın yerine koymalıdır. İstiskâle, istismara ve tecahüle artık son verilmelidir. Kördüğüm haline gelmiş bu sıkıntılar, ömürlerini mukaddes vatan hizmetine vakfeden emekli astsubayı boğmak üzeredir, artık bu hakikat görülmelidir. Bugüne kadar ortaya atılan beylik sözleri bir yana bırakınız; meseleye vicdan, şefkât, adalet ve samimiyetle yaklaşınız. Türk Ordusu’nun evlatlarının arasına nifak sokmaya çalışanlara fırsat vermeyelim.

Astsubay, kendi parasıyla yüksek öğrenimde okumuş ve şahsî gelişmesini tamamlamışdır. Astsubay, çağımızın ihtiyaçlarına göre meslekî bilgiler ile donanmışdır. Büyük devlet ordularındaki meslekdaşlarıyla boy ölçüşecek duruma gelmiş, hatta onlardan üstün olduklarını defalarca ve seviyede ispatlamışlardır. Tankların yürütülmesi, geminin yüzdürülmesi, uçağın uçurulması için astsubaylık mesleğinin kilit bir nitelik kazandığını artık görünüz! Astsubayın görev alanları 61 sene öncesine kıyasla büyük ölçüde genişlemiş, yetki ve sorumlulukları büyük mikyasda artmışdır. Astsubaylık tabirinin ihdas edildiği 1951 senesinden buyana geçen 61 senelik sürede; Türkiye Cumhuriyeti Ordusunda görevli astsubayın özlük haklarında yapılan iyileştirmeler, meslekî ve şahsî gelişmelerin ve zamanın çok gerisinde kalmıştır, görmez misiniz? 1951 yılında irad edilen “Astsubaylar, erat gibi beslenir ve giydirilirler” sanrısından kendinizi artık kurtarınız!

5802 sayılı ve 2 Temmuz 1951 tarihli Astsubay Kanununun birinci maddesi meşhurdur. Astsubay’ın tarif edildiği bu madde, 926 sayılı ve 27 Temmuz 1967 tarihli TSK Personel Kanununa aynen ithâl edilen tek maddedir. Bu maddede astsubay, şöyle tanımlanır; “Türkiye Cumhuriyeti Ordusunun Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri ile Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı kadrolarının “ast komuta kademelerinde” eğitim, sevk ve idare ile diğer idarî işlerde subaya yardımcı olarak görevlendirilen askerî şahıslara, astsubay adı verilir”. Bu tarife lutfen dikkatli bakınız. Bilir misiniz, kanunlarda subayın bile böyle bir tarifi yokdur, ancak konumuz bu değil. Bu kanundaki astsubaylık tarifi, artık günümüz gerçeğinin çok gerisinde kalmışdır. 1951 yılından buyana; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası iki kere yeniden yazıldı, üçüncüsü gündemde. İnsanoğlu Ay’a gitti, bilimde ve askerlik mesleğinde baş döndüren yenilikler ve değişiklikler gözlendi. Fakat Türkiye Cumhuriyeti astsubayının tarifi, 61 yıldır aynı tırnak işaretlerinin içinde hapis yatıyor. Bugün astsubay, “ast” değil fakat “orta komuta kademelerinde” görev yapmaktadır. Bu itibarla, Türk Silahlı Kuvvetleri, astsubayın tarifi konusunda temelden bir zihniyet değişikliğini derhal yapmak zorundadır.

Görev ve sorumlulukların genişlediği ölçüde, hak ve menfaatlerin de buna koşut olarak doğru orantılı genişlemesi hukukun doğal bir gereğidir. Kim, ne istediğini; kim, ne vermesi gerektiğini çok iyi biliyor aslında. Yüce Devletimizin astsubay meselesini çözme kudreti vardır, bu hakikati bilmeyenimiz yok! İdarecilerimiz artık kösteklemekten vazgeçsin ve gölge etmesin yeter!

astsubaylar-dert-kupu

Âyinesi işdir kişinin, lafa bakılmaz; şahsın, görünür rütbe-i aklı, eserinde...

Dünya devletlerinin astsubaylık mesleğine günümüzde verdiği kıymet, bakışı ve algısı bellidir. NATO, 2008 yılını “Astsubay Yılı” ilan etti ve her yıl kutluyor; Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin astsubayları Senato’da bütçe görüşmelerine iştirak edip söz alıyor ve kendi bütçelerini savunuyorlar; astsubaylar Devlet Başkanlarının elinden madalya alıp birlikte dans ediyorlar. Peki siz, ya siz bu gelişmelerin neresindesiniz, ne yapıyorsunuz adamlar? Astsubayın hakkını vermemek pahasına yaptığınız her hamlenin Türk Silahlı Kuvvetlerine büyük zarar verdiğinin farkında mısınız? Boyölçüşdüğünüz ülkelerin, kendi astsubaylarına verdiği hakları, değeri ve kıymeti görmek için gözlerinizdeki bağı çözün artık. Dünyanın çağdaş ülkelerinde olduğu gibi astsubaylık mesleği, ülkemizde de hak ettiği maddî ve manevî kıymeti bir an önce bulmalıdır.

Özlük haklarında yarım asırdan beri meydana gelen kötüleşmeye artık tahammülü kalmayan onbinlerce emekli astsubay, sel olup Başkentin sokaklarına dökülüyorsa; yüzbinlerce emekli astsubay sosyal medyada hep bir ağızdan açlık ve yoksulluklarını haykırıyorsa, eseriniz ortada! Acemi müneccimler gibi gökde yıldız aramaktan vazgeçin artık! Başınızı aşağı çevirin ve şu an oturduğunuz mevkilere gelmek için omuzlarına bastığınız emekli astsubayın gözünün içine bakınız!

 

Söyleyene değil, sebep olana bakınız!..

emekli astsubaydan bakana protesto 1Ömrünün 34 senesini vatan hizmetine hasreden bir asker olarak, böyle bir yazı yazmak çok ağırıma gidiyor. Rütbesi şehitlik olan askerlik mesleğini icra ettim bir ömür boyu. Milletime hizmeti paraya tahvil etmeyi asla düşünmedim. Ancak gelin görün ki ömrümün şu son deminde bana reva görülen emekli maaşıyla insanca yaşamak mümkün değil. Emekli subayın aldığı maaşının üçte birini, hatta dörtte birini emekli astsubaya vermek zulümdür. Kanunda “Subayın yardımcısı astsubay’dır” diyorsunuz o zaman emsal teşkil eder, onun için söylüyorum. Subay emekli maaşıyla kıyaslandığında vicdan sızlatan, yürek dağlayan ve haksızlığın da ötesine geçen maaş farkı bir önce telâfi edilmeli ve astsubayın maaşı derhal iyileştirilmelidir. Açlık ile terbiye edilen mazlumlar, zalimler kadar cesur olduğu gün bu zulüm sona erecekdir. Söyleyen değil, sebep olanlar utansın. Suçlu arayanlar, aynaya baksınlar!..

astsubay-devrimi-bos-ciktiÇok yazıldı, çok söylendi. Fakat bugüne kadar hiç bir şey yapılmadı. Kimileri ağdalı nutuklar atarken bizler aç öldük!.. Memleketin mürekkep yalamış münevverleri, bağrından çıkdığımız milletimiz, Genel Başkanımız Sayın Ahmet KESER ve yürekli meslekdaşlarım; sessiz yüzbinlerin, astsubayın yarım asırdır hasıraltı edilen haklı taleplerini gündeme bilmem kaçıncı defa taşıdı. Görünen köy için tellâliye davulu çalmaya ne hacet?

Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır”, bilmez misiniz?

Hakkını aramayan, şerefini de kaybeder” duydunuz mu?

Sükût, ikrardan gelir; susmayınız, bir şeyler söyleyiniz,

Dem, bu dem; dem, icraat demi...

Boğa, boynuzundan; adam, sözünden tutulur. Verdiğiniz sözleri tutunuz, adamlar!

Gün ışığında yola koyuldum,
Elimde kandil, gözümde mendil;
Vefâ arıyorum, dost arıyorum,
Şefkât arıyorum, aşk, arıyorum...

Şefkât, devlet büyüklerimin olsun,
Dost, kıymet bilenleri bulsun,
Aşk’ı, bardaki sarışın kıza verelim,
Ben, uzaklarda kalan vefâyı arıyorum,
Dizlerimde derman, *kandilimde yağ bitmeden... 

 

(* Kandilin yağı tükenmek: hayat sona ermek, ölmek)

Elimde kandil, gözümde umut; gün ışığında adam arıyorum, adam!

 

 Bröve isimli 8d846

 

dua

Maaş farkları arasındaki uçurum giderilerek mağduriyetlerimiz önlensin diyerek yırtınmamıza rağmen, aradaki uçurumun daha çok arttırılması için çalışma yapıldığını görüyoruz. Son çare olarak hukuk yoluna başvurduk. % 85- 90 kadarımızın mağduriyetini sona erdirecek davamızın Yargıtay temyiz süreci devam etmektedir. Şimdilik öncelikle Allah'a sığınarak dua etmekten, sonra da hâkimlerimize güvenmekten başka çaremiz yoktur.

tesud-binbasilar

Değerli Arkadaşlarım

Yıllardır bizlere ön yargılarla tahakküme varan haksızlıklara tepkimizi sağır sultan duysa da genelkurmayın ve bir eli yağda bir eli balda olan emekli subayların ve generallerin duymadığını düşünüyordum.

Öyle ya 2-3 yıllık harp okulu mezunları ile lise ve dengi okul mezunlarının 8'inci dereceden intibakları yapılmış temsil, hizmet, kadrosuzluk tazminatları ile süslenen aynı hizmet ve tahsil süresine tabi assubayların üç katı aldıkları emekli maaşı ile mutlu olduklarını, hiçbir platformda şikayetlerinin duyulmadığını; çünkü haklarının altın tepside sunulduğunu biliyorduk.

Dün Saygıdeğer Ersen Gürpınar ağabeyim TESUD’un bir yazısını göndermiş, meğer binbaşılar da mağdur olup yoksulluk sınırının altında maaş alıyormuş! Oysa çalışma koşulları assubaylarla kıyaslanması mümkün olmayan binbaşılar ticaret yapmak amacı ile TSK ayrılıyorlardı, biraz da bu yüzden birçok tazminattan yoksun edilmişlerdi, demek aralarında istisnalar varmış şikayetlerini derneklerine iletmişler. Yoksulluk sınırında yaşadığı bahsedilen %98'lik kısımdan adı telaffuz edilmese de en az %95'i assubaylardır! TESUD, Kd.Bnb.ların da tazminatlardan yararlanmalarını istiyormuş. Peki, binbaşılar ne olacak derseniz merak etmeyin onları da bir madde arasına sıkıştırırlar. İyi de emekli olan binlerce yüzbaşı var onlardan neden bahsedilmiyor? NEDEN BAHSEDİLSİN CANIM, ONLAR ASSUBAYLIKTAN SUBAY OLMUŞLAR, YANİ ÜVEY EVLATLAR...

Sn.TESUD başkanı  TSK mensuplarına uzun süredir zam yapılmadığından yakınırken keşke genellemesi içerisine uzun yıllar omuz omuza görev yaptıkları bir emirleri ile ölüme gönderilen assubayların da insan olduğunu, onların da insanca yaşamaya hakları olduğunu belirtseydi, kimbilir belki de "ben yazsam bile ön yargılar değişmez" diye düşünmüştür... Ne diyelim adalet birgün herkese gerekecektir.

Saygılarımla.

 

Binbasilar
sessiz-kalmak

TARİH BU YAŞANANLARI NASIL YAZACAK DERSİNİZ?

Konu; kamuoyu önünde tüm açıklığı ile tartışılan TSK nın iki önemli unsuru subay-assubay arasında hiç te hoş olmayan gerçekler!

Çağın gerektirdiği tüm olanakları kullanarak sorunlarımızı anlatabiliyoruz. Sivil vatandaşlara, bugüne kadar kapalı durumda olan bir konuyu çeşitli basın kuruluşları ve televizyon programlarında tüm çıplaklığıyla aktarıyoruz. Susmayacağımızı ve özlük haklarımızı elde edinceye dek mücadele edeceğimizi ifade ediyoruz.

Ötekileştirilmiş insanlar olarak, sorunlarımızı her dillendirildiğimizde karşı tarafın "vay anasını!", "olmaz-olamaz" dediklerini duymaktayız. Zaten ana slogan olarak "BU KADARINA DA PES'' çıkışı basit bir feryat değildir.

Bu yüzyılda, aileleri ile birlikte milyonları bulan bir sınıfın feryatlarını görmemek insanlık suçudur. Amerika'daki siyah-beyaz mücadelesini, Güney Afrika'daki Nelson Mandela'nın verdiği sınıf ve eşitlik mücadelesi yoksa unutuldu mu?

Bildiğiniz gibi, her insanın bir "ben"liği vardır. Bizim irade gücümüzü temsil eden TSK'da da bir "ben" var ve o "ben"in dışında kalan herkes öteki haline gelmiş durumdadır. İşte hastalıklı durumda bu noktada peyda olmuş durumdadır.

Herhangi bir nedenle bir araya gelen "biz" - bu dini, mesleki, ahlaki, ırksal, fiziksel veya ruhsal, ailevi aklınıza gelen herhangi bir sebepten olabilir - kendisinden olmayanı ötekileştirmeye, yani karşı durmak falan değil direkt yok saymaya başlıyor. Bu durum genelde alta kalan kesimlere zarar veriyor. Çünkü yazılı olarak adı konulmamış da, hatta kişiler bunu aralarında konuşmuyor bile olsa ayrımcılık toplumun kılcal damarlarına işliyor ve farklı olana yani "öteki"ne karşı yoğun bir sosyal baskı uygulanıyor. 

Aslında bu yaşananların Başmimarı Kenan Evren Bey Efendi'nin ta kendisidir. Zaten bunu bilen assubaylar da sabah uyandığında ilk işi Baş Mimarı anmaktır! Allah O'na bu şekilde ömür versin!

DEĞİŞİM ŞART....

1930-1940 model İç Hizmetler Kanunu'nun kişilere verdiği padişahlıktan öte yetkileri, Kenan Evren Anayası daha da güçlendirmiş ve bugün yaşadığımız olumsuzluklar ortaya çıkmıştır. Son otuz yıllık dönemde sb-astsubay arasındaki bu olumsuz, her türlü adaletten yoksun durum, insan hakları ve demokrasi yönünde gelişen dünyanın olumlu gelişimine zamanında ayak uyduramamış, ayak uydurmaktan öte, komuta kademesi "elimdeki imkanlar kaybolacak" düşüncesi ile her bir darbede kendilerine daha iyi imkanlar elde etmiş, alt gördüğü assubaylara "tahakküme varan baskılar" uygulayarak bu günlere gelinmiştir ne yazık ki!

Bu günlerde yaşananlar, yıllarca baskı ile sindirilmiş bir sınıfın VOLKANİK PATLAMASIDIR. Konunun gerçek muhattapları bu çok önemli gelişmelere vakit geçirmeden el atmalıdır. Yaşananlar ve yazılanlar tehlikenin boyutlarını göstermektedir!

  • Milyonlar "açız" derken
  • Milyonlar "evlatlarımızı okutamıyoruz" derken
  • Milyonlar "ayrımcılık yapıyorsunuz" derken

Aynı çatı altında, aynı cephede bulunan her iki sınıf nasıl başarı sağlar, nasıl mutlu olabilirler?

DURUM VAHİMDİR! ZAMANINDA EKİLEN NİFAK TOHUMLARININ BÜYÜMESİNE  MUSAADE ETMEYİNİZ LÜTFEN!

Bu ülkede duyarsızlıgın tavan yaptığı bir süreçten geçiyoruz. Herkes konuşuyor, herkes dert anlatıyor. Ama aleni ortada olan bu büyük haksızlığı kimse görmek istemiyor. Bu duruma artık sessiz kalınamaz!

Bir düğmenizi yanlış bağlarsanız diğerleride yanlış olur. Temsil tazminatınının sadece birinci dereceye verilmesi, zaten geride olan 2 ve 3 derece arasındaki makası inanılmaz derecede büyütecektir. Biz emeklilerin en önemli sorunu intibaklarımızdır. 9/2 konusu ise mutlaka gerçekleşmelidir.

Bu sitede yapılan mail kampanyasında, Sayın Genelkurmay Başkanımıza gönderilen binlerce dilekçenin sonuç vermesi umudumuzdur.

Saygılarımla...

ATİLLA ABAYLI-İZMİR

emekli-uzmanlar-eylem

Bir kurumda bu kadar statüye ne gerek varsa, bu bir tarafa; Askerlikte işlerin yürütülmesi için binlerce insanın başvurduğu müracaatlar içinden; sınavla, mülakatla, sağlık kurulu raporuyla seçilerek istihdam edilir uzman erbaşlar…

Kimisi bedel öder, kimisi çürük raporu alıp adeta kaçarken askerlikten, kimisi de işsizlikten dolayı meslek olarak benimsemek zorunda kalır askerliği.

Nasıl benimsemesin ki insan, eğer bir ülkede askerlik, polislik, devlet memurluğundan başkaca iş alanı yoksa!

Bugün polislere, sözleşmeli subaylığa/assubaylığa, uzman erbaşlığa, uzman jandarmalığa müracaat edenlere baktığımızda pek çoğunun hayallerinde başka işler yapmak vardır amma onu gerçekleştirecek ekonomik güç yoktur ailelerinde.

Devlette çalışmak zorunda kalanlar, insani ihtiyaçlarının temeli olan ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir gelire kavuştuktan sonra her anını huzur içinde yaşamak ve güvenli bir geleceğini de işinden elde etmek ister ama nerde…

Kişi, ömrünün en güzel çağlarını mesleğinde geçirirken, her anını huzur içerisinde yaşamak, güvenli ve mutlu bir gelecek için gerekli tatmin edici ücreti bulamadığı gibi kanunların üstlere/amirlere verdiği tek yanlı aşırı yetkilerden kaynaklı olarak, uygulanan tarifsiz baskılar, sözlü-sözsüz şiddetler, aşağılamaları oluşturan mobbingler ve haksızlıklar nedeniyle kendisini farklı bir mücadele içerisinde bulur.

İşte uzman erbaşlar…

Bugün (26.5.2012) keplerini Ankara Kızılay’daki Abdi ipekçi Parkında bıraktılar! Devleti yöneten yetkililerin alıp önlerine koyup düşünmeleri için.

Artık yetkililer bu durumu ne denli dikkate alırlar, düşünürler bunu zaman gösterecek.

Mesleki örgütlenmenin olmadığı, olanın da içine siyaset girdiği veya yetersiz olduğu Türkiye’de daha çok kep bırakacak meslekler arkada bekliyor gibi.

Bir uzaman erbaş  belki de hayalinde olmayan bir işi yapmak üzere askerliği meslek olarak seçtiğinde lise mezunuysa şayet, 10’uncu derecenin 1’inci kademesinden göreve başlıyor. Yaptığı işi nedeniyle performansının yaşa bağlı olarak düşmesinden dolayı artık kurumda çalışamayacağı değerlendirilerek sivil kurumlardan emekli olması sağlanıyor. Ancak sivil kuruma geçen uzman erbaş, sivilde işe başlayan memurun derecesi olan 13’üncü derecenin 1’inci kademesinden özlük hakkı değerlendirilerek 2 derece geriye götürülerek sivilde işe başlatılıyor. Yani altı yıl geriye gidiyor özlük hakkı. Örnek vermek gerekirse; 18 yıl TSK’da görev yapıp 45 yaşında 3’üncü derecenin 1’inci kademesine ulaşmış bir uzman erbaş, sivil memurluğa geçtiğinde 5’inci derecenin 1’inci kademesine düşürülerek, bir yıl sivil memurluktan sonra 5’inci derecenin 2’nci kademesinde zorunlu olarak emekli edilmekte.

Hâlbuki uzman erbaş ile aynı yıl göreve başlayan bir sivil memur operasyonlar, şark görevleri, tayinlerle uğraşmamakta olduğu gibi, zaman içerisinde yükseköğrenim görerek derece ve kademesini yükseltmekte ve uzman erbaş gibi, genç sayılabilecek bir yaşta zorunlu olarak emekli edilememekte.

Şimdi, yetkililer, uzman erbaşların parka bıraktığı şapkalarını önlerine alıp düşünüler mi bunu bilemeyiz!

Eğer yetkililer, kendilerini uzman erbaşların yerine koyup, bugünkü koşullarda; 45-46 yaşından sonra, üstelik zorunlu olarak emekli edildikten sonra 900 lira ile çocuklarını okutabileceklerini, güvenli ve mutlu bir yaşamı sürebileceklerini, uzak kaldıkları sivil yaşamın koşullarına adapte olabileceklerini, düşünüyorlarsa, şimdiki koşullar aynen devam edecek demektir. Yok, yürütemem, yapamam diyorlarsa çözüm için adım atacaktır.

Düşünün,

Uzman erbaşlarla birlikte, uzman jandarmaları, assubayları, polisleri, öğretmenleri, hemşireleri de düşünün. Kısacası haksızlığa uğrayan, örgütsüz ve dolayısıyla özlük haklarında söz sahibi olamayanları düşünün!

VATANSEVER LİDER

Mayıs 25, 2012
aAKILADeğerli Arkadaşlarım;

Sayın Ahmet KESER sadece temsil ettiği bir meslek grubunun sorunlarını anlatan, haklı taleplerini dile getiren bir temsilci olarak görülmemelidir. Ortaya koyduğu somut gerçekler karşısında, program yaptığı her yurtsever bile;  “Peki yetkililer bu anlattıklarınızı görmüyorlar mı?" Diye biten hayret cümleleri kurmaktan kendilerini alamamışlardır.  Sayın KESER yalnızca bir meslek grubunun temsilcisi değil. VATANSEVER  bir  LİDERDİR. Çünkü;

Bu millet yüzlerce yıldır, kişi ya da zümre egemenliği nedeniyle çekmiş olduğu acılardan sonra, geldiği son yüzyılda, Çanakkale savaşında üzerine giysi olarak çuval giymek, yiyecek olarak da çayırdaki otla karnını doyurarak savaşmak zorunda bırakılmış, Kurtuluş savaşını,  kağnı arabaları ile bazen taş atarak, hâttâ dolu top mermilerini tornada incelterek, elde olan toplara uydurmak zorunda bırakılarak savaşmak zorunda bırakılmıştır.

Yaşanan yüzlerce yıllık acı deneyimin sonunda,Yüce ATATÜRK  tarafından, rejimin katılımcı, pozitif hukuka ve adalete,  bilime ve akla uygun olması, yönetenlerin kişiye ve zümre egemenliğine dayanmaması için yönetim şeklinin Cumhuriyet olması,  bu milletin ve yönetenlerin önüne muasır medeniyeti yakalamak ve üzerine çıkmak hedefini koymuştur.

Ama yüzlerce yıllık alışkanlıkları terk etmek, bırakın muasır medeniyetin üzerine çıkmayı, yakalamak bile bir türlü mümkün olmamıştır. Şeklen yapılmaya çalışılan çağa ayak uydurma girişimleri  ile asla gerçek medeniyeti yakalamak mümkün olmamıştır. Düne kadar “Demir Perde Ülkeleri” diye adlandırılan ülkeler,  Avrupa’nın geliştirmiş olduğu insani  değerleri derhal kabul ederek, “Avrupa Birliğine” kabul görürken, biz üçüncü sınıf ülke nitelendirmesinden bir türlü kurtulamadık. 

Son on yıldır ülke savunması için canlarını ortaya koyanları ve yüz binlerce yakınlarını görmeyen, duymayan ve yok sayanlardan, başımıza en büyük ATATÜRK’çü ve demokrasi kahramanı kesinlerden  en çok şu sözleri duyar olduk.

  • Vesayet rejimi,
  • Darbeler,
  • İnsan Hakları,
  • Özgürlükler,
  • Tarafsız ve Bağımsız yargı,
  • Hukukun üstünlüğü,
  • Eğitim eşitsizliği,
  • Sağlık sorunları,
  • Gelir adaletsizliği,
  • Yasaklar
  • Yoksulluk
  • Yolsuzluklar,
  • Seçim sistemi ve bütün bunların yarattığı sonuç olarak da,
  • Sivil Anayasa’dır.

Sokaklarda, panzer, cop, biber gazı, tekme, tokat, gözyaşı, Molotof- kokteyli, mecliste açıkça ayrılıkçı söylemler, dağlarında, köylerinde, kentlerinde terör, hak peşinde koşan milyonlarca insan...

Bunun adına, geldiğimiz noktada ister “ileri demokrasi” deyin, isterse muasır medeniyet, ister lider ülke deyin, isterse, Sosyal hukuk devleti, ne derseniz deyin. Hangisinin arkasına saklanırsanız saklanın tartıştığımız konular yukarıdadır.  Muasır bir medeniyette ve ileri demokrasilerde konuşulmaması gereken kavramlar, bizde ne yazık ki her gün tartışılan konular haline gelmiş, ağır haksızlıklara maruz kalanlar, hak talep ettiklerinde yine çok ağır suçlama ve tehditlere maruz bırakılmışlardır.

Adil olmak, hukuk ve adaletten yana olmak, bir ve bütün olmak, bir aile olmak, omuz omuza dayanışma içinde olmak, ülke için  silah arkadaşı olmak gerçekten güzel  sözler ve duygulardır.

Fakat;

  • Bağımsız ve tarafsız yargı sizler mahkemede yargılanırken sizin ve yakınlarınızın aklına geliyorsa,
  • Yasaları kendi zümrenizin çıkarlarına uygun  bire karşı üç-beş kat  gece yarıları ya da yıldırım hızıyla milletimizin gözünden kaçırarak çıkartıp, sesini çıkaranları tehdit etmeyi alışkanlık haline getirmişseniz.
  • Uygulanmayan göstermelik yasalarda yazılanlarla  sıkıştırıldığınızda;
  • Bu mesleği bilerek siz seçtiniz denirse,
  • Bu işi yapacak milyonlarca daha insan var denirse,
  • Kanun önünde eşitlik tamam da, “Statü” diye bir şey var denirse, (Aynı görevi, aynı işi, aynı yerde, hâttâ aynı kanunla, aynı tahsille yapan insanlar için yaratılmış bir statü bu)
  • Fiilen ayrımcılık yapanlar, (Gerçek vatanseverlere) Ayrımcılık yapıyor, derse,

Bu durum gerçek vatanseverlerin;

  • Ailelerin Yoksullukları, çocukları için tehdit olarak kullanılmasıdır.
  • Bu insanların mağduriyeti yetmiyormuş gibi, zekaları ile alay etmedir.
  • Kendiniz için yaptıklarınızı,  kendinizden saymadıklarınıza yapmak istemediğiniz için bu vatan evlatlarına söylediğiniz “Ayrımcılık suçlaması” yapılmış en kötü bir iftiradır. Bir ordunun hak ve adalet isteyen on binlerce, hâttâ yüz binlerce elamanını, büyük bir bölümünü milyonlara varan yakınları ile birlikte ayrımcılıkla suçlamanın ne anlama geldiğini hiç düşündünüz mü?  Bunu hangi zihniyetle yapıyor, kimin ekmeğine yağ sürüyorsunuz ben de sizi anlayamıyorum.
  • Bu insanlar için bir şeyler yapmak zorunuza gidiyorsa bile, bari iftiraya kadar varacak sözler sarf etmeyin.   Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşında olduğu gibi, bizler aç ve açıkta olsak bile vatanseverlik duygularımız eksilmez. Bu gün de  en ücra köşelerde, en uç noktalarda  en ağır sorumluluklar altında bizler varız. Buna karşılık   ne zümre egemenliği, ne imtiyaz, ne de daha fazlasını istedik.  Sadece evrensel hukuk kurallarının bizler için de geçerli olmasını istiyoruz o kadar.

Sayın Ahmet KESER’in;

  • "Biz ayrımcı değil, ayrımcılıkla mücadele ediyoruz" demesi bundandır.
  • Ordumuza bir bütün olarak bakıp, eri, uzman çavuşu, uzman erbaşı, assubayı ve  bunların yoksul ailelerinin durumlarını dile getirmesi bundandır.
Sayın Başkan KESER’in söylediklerini keşke Genelkurmay Başkanları, Kuvvet Komutanları söyleselerdi. ATATÜRK’ün koyduğu muasır medeniyet hedefini sözde değil, özde savunan Genelkurmay Başkanları olsaydı. Çağdaşlık talep edenleri tehdit yerine, 1930'lardan kalma, çağın hiçbir medeni anlayışına uymayan yasaları değiştirip, fiilen uygulanan ve gurur duyulan uygar yasalar talep etselerdi.

Sayın Başkan Ahmet KESER, sonuç alırsınız ya da alamazsınız bunların inanın bence fazla bir önemi yok. Bir millet için ordu her şeydir. Ordu, bağımsızlıktır. Özgürlüktür. Bir milletin var olma nedenidir. Onurudur.  Siz bu gerçeği görerek doğru bir çizgi yakaladınız. Ayırım yapmadan erinden başlayarak haksızlık yapılan tüm kesimleri inatla, kararlılıkla, çağdaş ilke ve kuralları dikkate alarak, fiilen göstererek,  örnek vererek, yüzlerce yıldır yaşanagelen, çok acı tecrübeleri,  bu çağda benzer acıların çekilmemesi için  yol gösteriyorsunuz. Bu doğru çizgeden asla vazgeçmeyin. Amerikan ordusundan sık sık örnek veriyorsunuz. Amerikalılar geliştirdikleri bir füzenin adını bile Patriot  vermişler.  Ben de size Türkçe olarak VATANSEVER LİDER diyorum. Çünkü tehlikeleri önceden sezip, korumak istediğiniz arkanızdaki toplum için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor, kendi varlığınızı dahi ortaya koyuyorsunuz. Talep ettikleriniz gerçekleşirse en çok bu ülke kazanacak, ülke düşmanları çok üzülecektir. Bunu göremeyenlere göstermeye devam edin lütfen.

Ayrıca  tüm meslektaşlarıma da saygılarımı sunuyorum.

oligarsi

Bir kurum olan Devlet, ciddiyet sahibi insanlarca kurulur ve yaşatılır. Kuruluşunda eşitlik, adalet, güvenli ve güzel bir yaşamı hedefleyerek kurulan Devlet, kuruluşundaki esasları kaybetmeye başlamasıyla birlikte işlevleri de kendiliğinden sorgulanmaya başlamaktadır. Bu durum diğer devletlerce de yakından izlenir.

Devletteki bu işlev yitirme durumu vatandaştan devlete mi yoksa devletten vatandaşa doğru mu gelişir? Bu sorunun cevabı çok da kolay olmasa gerek. Ancak devletin, adalet başta olmak üzere eğitim sisteminde başlayabilecek çözülmesi, zaman içerisinde vatandaşta yer edinmekte ve bu durum dönüp dolaşıp siyasi irade de dâhil olmak üzere devletin her hücresinde kendisini gösterebilmekte ve giderek artan bir döngüye dönüşebilmektedir.

Bir devletin en önemli işlevi vatandaşlarına güvenli bir ortamı sunmanın yanı sıra, başta hukuk alanında iyi bir adalet sistemi de sunmaktır. Devlet, kanunları, uygulamaları yoluyla hukuk alanının dışında ekonomik anlamda da vicdanlarda kabul gören bir gelir adaletini sağlamakla da görevlidir. Bir devletin işlevselliğini sürdürebilmesi için bunlar elzem.

Vatandaşı temsil eden devlet yönetimi, uygulamalarıyla vatandaşını temsil ettiğini hissettirmelidir.

Eğer “artık devlet beni temsil etmiyor/edemiyor” düşüncesi vatandaşın vicdanında hâsıl olmaya başlamışsa bu durumda idarenin halktan koparak, belli menfaat, çıkar gruplarının eline geçtiği yönünde kanaatler oluşmaya başlar ki bunun da siyaset bilimindeki adı elbette ki oligarşiden başka bir şey değildir.

Oligarşik yönetim durumu, demokrasi ile idare edilen devletlerde olabilir mi veya nasıl anlaşılabilir?

Her şeyden önce insan nasıl bir yönetim altında yönetildiğini görmüş olduğu muamelelerden hisseder, diyebiliriz. Adı krallık olsa da, insan kimsenin huzurunu kaçırmadan, kendisini huzur içinde ifade edebiliyorsa, adil bir gelir dağılımının olduğuna inanıyorsa, hukukuna güveniyorsa tıpkı İngiltere’de, Hollanda’da, İsveç’te olduğu gibi krallık da olsa devletin adı, o ülkede hukuk temelli bir demokrasi vardır denilebilir.

Bir devletin yönetim sistemi Cumhuriyet’in yanında Demokrasi’yi barındırsa da; eğer vatandaşlara ait olması gereken devlet imkânları kullanılarak ithalatta, yatırımda, ücretlerde belli gruplar gözetiliyorsa ve bu durum gelenek haline gelmişse orada ne Cumhuriyetten ne de Demokrasiden söz etmek mümkün olamaz. Buradan yola çıkarak; Devletin adının yanına eklenen yönetim şeklini belirten sıfat soyut, gerçek yönetim şekli vatandaşın hissettiği ise somut, yaşanandır, diyebiliriz.

Çıkar gruplarının ele geçirdiği devlet veya devletlerde, düzenlerinin devamlılığı önemlidir. Bu ise başta gelir adaletsizliği olmak üzere pek çok yardımcı unsurla desteklenerek sağlanır.

Çıkar gruplarının elinde olan düzenin (oligarşik düzen) devamlılığının içinde, eğitim imkânlarının herkese eşit sunulmaması da vardır. Bu da, gelir adaletsizliği yoluyla iyi bir eğitim alınmasının önüne geçilerek, geleceğin ezilen kesimlerinin kendiliğinden meydana getirilmesinden başkaca bir şey değildir.

Günümüzde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’ne başvuru hakkı Anayasalarında yer almış olan gelişmemiş ülkelerden yapılan müracaatlara AİHM bakmakta ve adalet dağıtmaya devam etmekte. AİHM’i tanıyan devletler, bu mahkemece haklı bulunan kişilere ceza ödemektedirler. Fakat ne yazık ki, ceza ödeyen devletlerin Anayasa yoluyla benimsediği çağdaş adalet anlayışını kendi sistemlerine uygulama taraftarı olmadıkları da görülmektedir. Kaldı ki bir devletin bağımsızlığıyla yakından ilgili adalet konusunda, bir başka devletin/devletler topluluğunun mahkemesinin bir başka devlete yönelik karar vermesi de tartışma konusudur.

Avrupa ülkelerinde yaşayan halkların, çıkar gruplarına karşı gelerek, adil bir gelir dağılımını, insan haklarına saygıyı gerçekleştirmesi ve akabinde gelişmemiş ya da bir türlü gelişmesini tamamlayamamış ülkelere örnek olması binlerce yılını almış.

Çıkar grupları, doğası gereği, çıkarlarını kaybetmemek için elinden gelen her yolu dener, her türlü argümanı, gerektiğinde zor kullanır. Bu deneme, zor kullanma hali bilinçlenen halk karşısında elbette ki sonsuza dek sürdürülemez, bir yerde tıkanır. Sonunda galip gelen, Avrupa’da olduğu üzere bilinçli halktan başkası değildir. (Günümüzde yaşanan ve dış müdahaleli olduğu görülen Arap Baharı hareketleri Batı halkının hak elde etme hareketleriyle bağdaşıp bağdaşmadığı tartışma konusudur.)

Adaletin, ilmin dini, dili, ırkı olamaz.

Kaçıncı yüzyıl yaşanırsa yaşansın, bir ülke, dolayısıyla ülke halkı adalet ve ilimde dünyaya örnek olamıyorsa, o halde bir yerlerden örnek almalı, incelemeli, uyarlamalı, uygulamalıdır. Uyarlamayı da ya devlet yapar ya da bilinçlenmiş olan halkın bizzat kendisi.

Bir türlü gelişimini tamamlayamamış, gelişiyorsun denilerek yıllarca adeta uyutulan, maddi ve manevi yönden sömürülen, yoksul, yoksun bırakılan, adaleti yaşayamayan –bağımsızlığı da kuşkulu olan- ülke vatandaşlarının halen Avrupa halklarını örnek almaktan başkaca çaresi yok gibidir.

Türk İslam âlimi, mutasavvıf, Tebrizli Şems (1185 - 1247) boşuna “Benim için adalet dolu dünya, merhamet dolu dünyadan daha büyüktür” dememiş.

guclu-ordu-guclu-turkiye
T.C DEVLETİNİN GELECEĞİ, TSK nın BİRLİK BERABERLİĞİNİN sağlanması DOSTA GÜVEN DÜŞMANA KORKU VEREN bir GÜCE ülkemizin içinde bulunduğu COĞRAFYADA büyük ihtiyaç vardır. Tüm bu perspektiflerin ışığında;
  • Genelkurmay başkanı olsam TSK nın HALKIMIZ tarafından BİLİNEN TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ komutanı olarak önce TARAFSIZ olmayı-SINIF farkı GÖZETMEMEYİ-ASTLIK ÜSTLÜK ilişkilerinin SEVGİ SAYGI ortamında geliştirilmesini, ÖNYARGILARDAN ve ART NİYETLİ davranışlardan TÜM personelin ARINDIRILMASINI ister SORUNLU personele yapılacak TERAPİLERLE uyum sağlamaları için ÇALIŞMALAR yaparak DAYANIŞMAYI arttırırdım.
  • Personel arasında HİYERARŞİK sistemin AYIRIMCI ÖTEKİLEŞTİREN değil suistimale kaçmayacak sıcak astlık üstlük ilişkileriyle GÜVEN ortamını yaratacak durumda olmasını sağlar, mesai dışında personelin KAYNAŞMASINI sağlayacak etkinliklerle bir araya gelmesini, sıcak bir aile ortamı oluşmasına uyarayacak faaliyetlerin sürdürülmesine özen gösterirdim.
  • Bu etkinliklere UYUM sağlayamayan suistimal yapanlarada yasalar çerçevesinde uygulamaların yolunu açık bırakırdım. Ama birileri çıkıp kendini tartamayacak suistimal yapacak diyede koskoca TSK yı GÜVENSİZ bir ortama itmez personeli küstürmezdim. Her koyunun kendi bacağından asılacağı prensibiyle AKLA karayı BİRBİRİNE KARIŞTIRMAZDIM.
  • Kendi içinde TEK VÜCUT OLMUŞ DAYANIŞMASI artmış BİRLİK BERABERLİĞİ sağlamış ÖZÜNDE ve SÖZÜNDE GÜVENLİ bir ORDUNUN çekineceği hiç bir GÜÇ olamaz. Böyle bir İNSAN gücü TEKNOLOJİYLEDE bütünleştirilebilr ve DIŞ bağımlılıktan KURTULABİLİRSE dostlara güven düşmanlara karşı da korku verir caydırıcı bir güç, unsur olur.
  • TSK içinde SORUNLA karşılaşan PERSONELİN adli ve MALİ konularda GÜVENİNİ SARSACAK her türlü SÖZ ve DAVRANIŞLARDAN kaçınılıp GÜVEN ortamı sağlamlaştırılarak ÖZGÜVEN kazanılmış bir ortamda çalışmasını temin eder kafaları meşgul edecek SORUN bırakmazdım. Herkesin HÜR iradesini kullandığı ve YETENEKLERİNİ uygulama bulduğu bir ORTAM yaratırdım.
  • Bugün TSK da bu şartlar varmıdır? Oluşmuşmudur? Huzursuz ve güvensiz bir ortamda çalışan kişinin verimli olması kendisine kurumuna ülkeye faydası olurmu? Bu ortamları YARATAMAYANLAR neden sorumluluklarını YERİNE getirmiyorlar! Getiremiyorlarsa GEREKÇELERİNİ halkımıza açıklayarak ONURLU bir şekilde istifa ederek MAKAMA KOLTUĞA BAĞLI olmadığımı gösterirdim.

Bugün Assubaylar uzun yıllara dayanan haksızlıklarının sonlandırılması için TEK VÜCUT olarak HAK aramaya çıkmışlar BIÇAK KEMİKLERİNE dayanmış durumdadır. Bu olayı daha da BÜYÜTEREK halkımızın gözünde TSK yı KÜÇÜLTMENİN gereği yoktur. Assubayların istediklerinin DOĞRU ve HAKLARI olduğunu bugün TSK komuta katının tamamı bilmekte ama KABUL ETMEKTE ve HAKLARI vermekte ZORLANMAKTADIRLAR. Eski alışkanlıklardan vazgeçmek onları zorlamakta komplekse sokmaktadır.

Ama artık bunun zamanı gelmiştir. Assubaylara Geriye DÖNÜŞ yolu kapanmış GEMİLER YAKILMIŞ KÖPRÜLER YIKILMIŞTIR. Assubayların tek hareket yönleri vardır. Oda İLERİ gitmektir. Bu gidiş artık ÖNLENEMEZ. Geriye dönüş söz konusu edilemez.

Son olarak teklif edilen TAZMİNATLARDA uygulanan sistemi ben ONAYLAMAZDIM. Bu sistem Assubayları bölmeye ve aralarında AYRIŞTIRMAYI amaçlamaktadır. Uygulamada YARBAYDA BNB DE 1 DERECEDE olup TAZMİNATLAR yarbaya verilirken Bnb lara verilmemiştir. Bu uygulamada RÜTBE gözetilerek ÖN planda tutulurken Assubaylarda 1.nci derece ÖN plana çıkarılarak RÜTBE gözetilmemiştir. 2 ve 3 derecedeki Kd Bşçvşlar AYIRIMA ve HAKSIZLIĞA mağruz bırakılmıştır. Bu teklifte AYIRIMIN VE ÖTEKİLEŞTİRMENİN DANİSKASI yapılmıştır. Ben GENKUR BŞK olsaydım bu AYRINTILARI kaçırmaz TSK da BİRLİK ve DİRLİĞİN bozulmasının önüne geçer SORUMLULAR hakkında YASAL süreci başlatırdım.

Unutulmamalıdır ki Assubaylara HAKLARININ VERİLMESİ İYİLEŞTİRİLMESİ BİR LÜTUF DEĞİL ÇOK UZUN ZAMAN GECİKTİRİLMİŞ HAKLARIN TESLİMİ ve YAPILAN HAKSIZLIKLARIN SONLANDIRILMASI OLACAKTIR. TSK nın bu CEFAKAR VEFAKAR gurubunun HAKLARI ESİRGENMEMELİ yeni bir HAYAL kırıklığı yaşatılmamalıdır. Bunun BEDELİ hem ülkemiz hemde TSK için GERÇEKTEN büyük olur. Haksızlıklara son vermeyenlerde UYGULAMADA GECİKENLERDE BU VEBALİN ALTINDA KALIRLAR....

Assubaylar uğruna en fazla ŞEHİDİ verdikleri ülkesi ve yapılan bunca ayırım ve haksızlıklara rağmen evimiz yuvamız dedikleri TSK ya ZARAR vermeyi akıllarından dahi geçirmezler. İstediklerimiz Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yapılan yanlışlık ve haksızlıkların giderilmesi onurlu ve haklarına kavuşmuş bir personel olarak vatanımıza hizmet etmektir. İsteklerimiz YASAL hak olup olaya hiç bir zaman farklı pencerelerden bakarak HAK etmediklerimizi talep etmedik etmeyizde....

 platon sokrates

Medeni haklarda, adalet anlayışında, teknolojide, bağımsızlık olgusunda zaman zaman kendimizi Batı ile mukayese edip “onları en az elli-yüz yıl geriden takip etmekteyiz” gibi tespitler yapmaktayız.

Evet, Batı’nın kaç (yüz-bin) yıl gerisindeyiz?

Günümüzde adalet için kapısına dayandığımız, teknolojisini ithal ettiğimiz, bilimin ışığında aydınlanan, bağımsız ve dolayısıyla adalet duygusu yüksek Batı’ya göre Türkiye olarak neredeyiz?

Bunu anlamak için pek çok veriyi kullanabiliriz. Bu yazıda kullanacağım verileri Antikçağdan seçtim.

Aristoteles (M.Ö. 384-322) ve Platon (M.Ö. 427-347) Antikçağ felsefesinin sistem kuran iki filozofundan yola çıkarak, bakalım Antikçağın düşünce adamlarının düşündükleri ve bugünkü Türkiye’nin yaşadıkları nelermiş…

Yazımıza kaynak olarak, aynı zamanda internet üzerinden kolay ulaşılabilir olan Arslan TOPAKKAYA’nın yapmış olduğu “ADALET KAVRAMI BAĞLAMINDA ARİSTOTELES - PLATON KARŞILAŞTIRMASI” başlıklı araştırmasını kullanacağım (*).

Yazı  içerinde Araştırmacının yorumları parantez içinde (Araştırmacının Eleştirisi/Yorumu) olarak, kendi yorumlarım ise sadece parantez içinde belirtilmiştir. Yorumlarımda geçen kelimelerden bazıları: Adalet, Arap Baharı, Assubay, Bağımsızlık, Bakanlar Kurulu’nun TSK Zammı, BOP, Din, TEMAD, Pes Grubu, 1982 Anayasası.
Antikçağ felsefesinin sistem kurucuları Aristoteles ve Platon başta olmak üzere felsefecilerin devlet ve adalet üzerine olan diyaloglarına bir bakalım:

Söz konusu araştırmanın başında

“Adalet kavramı, insanlık tarihi boyunca üzerinde en fazla durulan, hakkında sayısız teoriler üretilen ve aynı zamanda ahlaksal ve politik anlamda insanlığın ulaşacağı ideal bir durumu gösteren ve tanımlanması en güç olan kavramların başında gelmektedir.

Bu kavram aynı zamanda felsefe tarihinin önemli kavramlarındandır ve oldukça zengin bir tarihsel gelişim surecine sahiptir. Adalet kavramı  uzun yıllar felsefenin konu alanı içinde mütalaa edilmiştir. 19. yüzyılda diğer sosyal bilimlerin felsefeden hızla kopmaya başlamasından sonra bu kavram da artık sadece felsefeyi ilgilendiren bir kavram olmaktan çıkmış, başta hukuk ve sosyoloji olmak üzere özellikle siyasal bilimlerin uğraş alanı içinde görülmeye başlanmıştır.”

denilmektedir.

Aristoteles bir takım yalın teoriler yerine kısa, keskin ve uygulanma imkânı fazla olan bir siyaset felsefesi geliştirmeye çalışmıştır.

Platon ise adalet kavramına öğrencisinden çok daha fazla yer vermiş, hatta devlet felsefesini oluştururken onu temel bir kavram olarak ele almıştır.

Adalet “erişilmesi ve gerçekleştirilmesi gereken bir ideal midir?“ yoksa “insanın ahlaki yönunun zorunlu bir gereği midir?” sorusu üzerinde oldukça durulan ve cavabı zor olan bir sorudur. Bu soruya 20 yüzyılın önemli filozoflarından Levinas’ın verdiği cevap oldukça manidardır. Levinas adalet kavramının daha ziyade insanın ahlaksal yönüyle ilgili olduğu düşüncesindedir.

ADALET ÜZERİNE KISA DİYALOGLAR VE TANIMLAR:

Kephalos, adalet: “başı dara düşüp bir kimseyi aldatmaktan ya da yalan söylemekten; bir Tanrı’ya kurban adağı ya da birin sana para borcu kalıp da obur dünyaya korku içinde yollanmaktan kurtarır insanı

Simonides’in adaleti “herkese borç olanın [hak ettiğinin] verilmesi”,

Thrasymakhos’a göre adalet “güçlü olanın ya da hükûmetin isteklerine uygun davranmaktır” şeklinde tanımlanır. Thrasymakhos’in bu tanıma Sokrates, “uygun olanın” ne olduğuna dair hükûmet üyeleri arasında bir fikir birliği olamayacağı ve dolayısıyla hükûmet adına eylemde bulunduğunu iddia edenlerin gerçekte ne oranda bireysel olarak ne oranda da hükûmet adına hareket ettiklerini belirlemenin oldukça zor olduğu gerçeğinden hareketle itiraz eder. Böyle bir tanım ancak ideal bir devlette uygulanabilecek bir tanımdır, der. (Sokrates’in buradaki tespiti TSK’nın bazı sınıf ve kadrolarına Bakanlar Kurulunca 28.12.2011 tarihinde yapılan zammı nasıl da anlatmakta. Muhtemeldir ki bazı bakanlar bu zamma tepki göstermişlerdir.)

Adalet ve Devletin Bağımsızlığı:

Sokrates adil olanın adil olmayandan daha güçlü olup olmadığını sorar ve bu soruya Thrasymakhos, adil olanın daha güçlü olmayacağı şeklinde cevap verir. Sokrates ise gücüne dayanarak diğer ülkeleri kendi egemenliği altına alan ülkenin aslında haksız olduğu ve içten içe zamanla çözüleceği ve güçsüzleşeceği saptamasında bulunur. (Sanki bugünü, Arap Baharı ve BOP’u ve geleceği anlatıyor.) Sokrates bu saptamanın devamında iki devlet arasında bu yüzden   açığa çıkan kavganın, kin ve nefretin bir benzerinin birbirlerine adil davranmayan aynı toplumun insanları arasında da görülebileceğini ve bu bağlamda insanların içlerindeki adalet duygusunun    zayıflayacağını ve insanların tanrısız hale geleceklerini söyler. (İşte adalet duygusunun önemi. Adaleti din duygusuyla birleştirerek uygulamaya koyanları bekleyen sonuçlar)

Adalet ve Mutluluk:

Sokrates bu tespitlerden sonra adil olanın mı olmayanın mı daha mutlu olacağını sorar ve bu soruya verdiği cevap Thrasymakhos’un görüşlerini olumsuzlar: bir biçimde adaletli davranmayı kendine rehber eden bir insanın aynı zamanda daha güzel bir yaşama sahip olacağını öne surer. Yani mutlu bir yaşamın kaynağı adil olmaktır.

Haksızlık Yapılabileceğine İnanan insan Çıldırmıştır ve Adaletsizliği Ancak Antlaşma Çözer:

Bu bağlamda Glaukon diyaloga dâhil olur ve Sokrates’in bu adalet tanımını yetersiz bularak onu   eleştirir. Ona göre böyle bir adalet anlayışı insanlar tarafından bir yük olarak görülmekte ve olumsuzlanmaktadır. “Haksızlık yapmak iyi, fakat haksızlıktan zarar görmek kötüdür”. Bu durumu ortadan kaldırmak içinse o, insanlar arasında adaleti sağlayan bir “antlaşmanın zorunluluğu”ndan bahseder. Çünkü ancak boyle bir antlaşma insanları haksızlıktan kurtarabilir. Haksızlığa ve herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan haksızlık yapabileceğine inanan kimse ona göre gerçekten çıldırmıştır.

Adil olmadığı  halde adilmiş gibi görünen ve bu görüntüyle insanları aldatanların olduğunu ve bu anlamda bu görüntünün getirdiği avantajlardan yararlanıldığı gerçeğini dile getiren Glaukon’a Sokrates’in cevabı “adaleti herhangi bir eylem ya da davranışın sonuçlarına göre değil, adaleti bizzat “adalet” olduğu için tercih etmek gerektiği şeklindedir”. (Gnkur.Bşk.lığının Assubaylara yönelik verdiği e-muhtıra, en kıdemli assubayın teğmenin altına doğru sürüklenen maaşı, OYAK kanununda yer almama, tek kişilik ceza sitemi vs.vs. sanki bir adaletmiş gibi sunulmakta, değil mi?)

Devlet ve Adalet:

Platon, kendisi tarafından ortaya atılan devlet modelinin mükemmel olduğu inancındadır ve bu devletin en onemli ozellikleri bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalettir. İlk üç kavram kendi devletinde tam olarak görüldüğunden dolayı şimdi eksik olan adalet kavramını da onlara eklemlemek gerekmektedir.

Devlette bilgelik, devleti koruyanlara, Cesaret, savaşçılara, Ölçülülük ise onu idare eden hükûmete denk gelmektedir.

Burada eksik kalan tek kavram adalet kavramının neye karşılık geldiği sorusudur. Bu sorunun zorluğu karşısında Sokrates arkadaşlarından yardım ister. Sokrates bu soruya kendisi cevap bulduğu inancındadır. Ona göre adalet bizzat devletin kuruluşunda açığa çıkmaktadır. Yani her bireyin kendi işini yapması ve her şeye karışmaması adalet olarak tanımlanmaktadır

Platon buradan genel bir adalet tanımına ulaşır. O da “herkesin kendi üzerine düşeni yapması ve kendi payına sahip olmasıdır”. Platon bu tanımın olumsuz biçimini de adaletsizlik olarak görür.

Adalet ve İnsan ruhu:

Devletin kuruluşunda adaleti bulduğuna inanan Platon, bu adalet kavramının insan ruhunda nasıl göründüğü konusuna geçer. Aynen devlette olduğu gibi insan ruhunda da bilgeliğe, cesarete ve akla denk gelen üç farklı alan soz konusudur.

Bilgelik ve cesaret ruhun belirli bölümleridir; ölçülülük ve adalet ise bolümler arası ilişkileri düzenlemektedir. Bu bağlamda ruh icin “adalet”, bir erdem olarak bilgelik, cesaret ve aklın kendi üzerlerine düşenleri yapması olarak tasvir edilir. Ölçülülük cesaret aracılığıyla içgüdüleri hâkimiyeti altına almalı ve içgüdüler tarafından kontrol altına alınmamalıdır. Bu anlatılanlardan Platon’un çıkardığı sonuç hakkın adalet, haksızlığın ve haddi aşmanın ise adaletsizlik olduğudur.

Adaletsiz Devlet ve İnsanlar:

Adaletsizliği daha yakından analiz etmek için Platon adaletsiz devleti ve insanları ele alır.

Ona göre adaletsizlik bireysel anlamda ruhun üç bölümüyle buna karşılık gelen devletin üç bölümü arasındaki yanlış ilişki sonucu açığa çıkmaktadır. Platon mükemmel devlet şekli yanında, hırs ve şerefin hakim olduğu korucuların yönettiği Timokrasi, Zenginlerin yönetici olduğu Oligarşi, herkesin istediğini yapabildiği Demokrasi ve son olarak kendi güdülerinin kontrolünde olan ve tek kişinin hakimiyetine dayanan Tiranlık olmak üzere, dört türlü kötü devlet şeklinden bahseder. Bu devlet şekilleri içinde adaletsizliğin en iyi temsilcisi tiranlıktır.

Platon’a Göre Adalet kavramının İki Yönü:

Adalet kavramı  Platon’da ilk etapta iki yönlüdür. Bunlardan ilki adaletin devlette yansıması, ikincisi adaletin tek tek bireylerde yansımasıdır.

Devlet ya da toplum tek tek bireylerden oluşan bir kurumdur ve ona göre her iyi birey kendi içinde adil olmalı ve bunun için gayret sarfetmelidir. Adil bireylerden oluşan toplum ya da devlet de kendiliğinden iyi ve adil bir devlet olur. (Yani günümüzde yerini bulan ifadeyle “her toplum hak ettiği şekilde yönetilirin antikçağdan farklı bir yorumu)

Platon’a Göre Devletin Sınıfları ve Adaletin Hâkim Kılınması:

Akıl nasıl ki insan ruhunda güdüleri ve arzuları kontrol altında tutan en üst bir özelliktir, bunun gibi devlette aklın rolünü üstlenen hâkimler sınıfı vardır ki, bunlar da filozoflardan başkaları değildir.

Akla karşılık gelen filozoflar devletin en üstün sınıfını,

Cesarete ve eylem gücüne karşılık gelen bekçiler ya da korucular ikinci katmanı,

İçgüdü ve arzulara denk gelen çiftçiler ve esnaflar ise üçüncü katmanı, oluşturmaktadır.

Bu sınıflardan herbiri kendine ait olanı yaptığı ve payına düşenden fazlasını istemediği an adaleti hâkim kılmış olur. Böyle bir devletin olmazsa olmaz bir kuralı da her vatandaşın toplumda üzerine düşeni yapması, başkalarının işine ve kimin idareci olup olamayacağı sorusuna karışmamasıdır, çünkü akla göre davranmak bunu gerektirmektedir. (Araştırmacının Eleştirisi: Platon’un devleti aşırı yüceleştirmesi ve bireyi onun içinde eritmiş olmasıdır. Diğer bir ifadeyle bireyler arası adaleti, devlet bazındaki adalete feda etmesidir. Platon, kendi dile getirdiği ideal sistemin takip edilmemesi durumunda devletin yok olacağını söyler. Platon’un adalet kavramının somut toplumsal yaşamdan hareketle elde edilmediğini, hakça davranmaya zorlayan bir yaklaşım olduğunu belirtmekte fayda vardır.) (Devletin adaletli davranacağına olan Türk insanındaki yüce inanış da devleti yüceleştirmiş, adeta kutsallaştırmıştır. Bu inanış Atatürk devrimleriyle Batı’da olmayan, örneğin kadınların seçme ve seçilme haklarına kavuşmasıyla adeta pekişmiş, Batı halklarının mücadeleyle aldığı pek çok hakkı, Atatürk, medenileşmenin bir gereği olarak halkına sunmuştur.)

Aristoteles ve Adalet:

“Yasalara uymamak, “onu kendi çıkarlarına göre kullanmak” ve dolayısıyla bu şekilde bir eşitsizlik yaratmak adaletsizlik, yasalara uygun davranmak ve eşitliği bozmamak ise adalettir.” (Özel yasalarla kimilerine çıkar sağlanarak, Türkiye’de yaşanan da tam bu değil mi?)

Aristoteles’in adalet anlayışı iki temel bakış açısına sahiptir.

Bunlarda biri niceliksel anlamda bireysel ya da özel (privat) eşitlik anlayışı, diğeri kamusal ve hukuksal eşitlik anlayışıdır.

Aristoteles’e  göre genel adalet (iustita universalis), meşru anlamda yasalara uygun ve politik düzene saygı gösteren bir adalet olmak durumundadır. Aynı zamanda paylaştırıcı adalette bütünün kendi parcalarıyla olan üstlük-altlık ilişkisine dikkat edilmek zorundadır.

Bu açıdan bakıldığında her iki adalet türü de insanlar arasında eşitliğe dayanan eşitlikçi adaletle “eşitlik” bağlamında önemli bir farklılık göstermektedir. Bu tespite rağmen Aristoteles’te adalet kavramı her zaman bir bütün içerisinde, yani bir polis’teki (şehir devlet) geneli ilgilendiren ilişkileriyle söz konusu edilir. Çünkü ona göre “bütün” (şehir ya da toplum) gerçekliğin kendisidir ve polis de doğası gereği adaletin göründüğu en önemli yerdir. O halde bu bütünün parçaları da bu bütüne göre düzenlenmek durumundadır. Yani bu bütünün parçalarıı olan vatandaşlar bu bütünün genel amacına, yani genelin mutluluğuna katkıda bulunmak zorundadırlar. (Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir bütündür derken, bütünün mutluluğu ve refahı için adalet göz ardı edilememelidir. Ki bu durum 1982 Anayasası’nın 5’inci maddesinde yer almaktadır.)

Aristoteles için polis toplumsal açıdan mutlak bağımsızlığı en güzel bir biçimde temsil etmektedir. Aynı zamanda polis en yüksek ilke olan herkesin mutluluğu ilkesine göre devlet düzeninde adaletin sağlanmasını da mümkün kılan biricik araçtır. Polis bu amacı yasalarla gercekleştirir. Genelin mutluluğunun bu şekilde sağlanıp sağlanamayacağı yasaların iyiliğine ya da kötülüğune bağlıdır. (Türkiye’de çıkarılan yasalar bu anlamda sorgulanmaktadır)

İyi tasarlanmamış bir yasa daha az etkili olurken, üzerinde derin düşünce ve ihtimamla hazırlanmış yasalar daha etkin ve geçerlidir. Bu açıdan yasanın amacının tespiti ve bu amaca nasıl ulaşılacağı oldukca onem kazanmaktadır. (Yasa/karar çıkartılırken, yasa/karar yoluyla etkilenebilecek insanlar dikkate alınmadığında, tıpkı TSK’ya yönelik 28.11.2011 tarihinde Bakanlar Kurulunca yapılan zamda olduğu gibi, tepkilerin çıkması gayet doğaldır.) (Araştırmacının Eleştirisi: Aristoteles ise Platon’un adaletin en yüksek “erdem” olduğuna dair görüşlerini aynen alır ve bu görüşü genel (politik) yasal doğruluk kavramına dönüştürür.)

Aristoteles’in Yeni Adalat Kavramı Görecelidir:

Bu yeni kavram ise göreceli adalettir (iustita particularis). Aslında bu kavram Aristoteles’in adalet kavramıyla polisin somut düzeni arasında kurmuş olduğu kurumsal çerçevenin doğal sonucu olarak ortaya çıkan bir kavramdır. Aristoteles en yüksek erdem olan adaletten hareketle polisin ya da devletin pozitif düzeni kavramına ulaşır. Buradan çıkan doğal sonuç ise, “adalet” kavramıyla “yasanın adaleti” kavramının anlam bakımından eşitlenmesidir. (1982 Anayasası’nın 10’uncu maddesi bu yönden değerlendirilmelidir.)

Bu eşitlenme sayesinde Aristoteles doğal hukukla pozitif hukuk arasındaki çelişkiyi kaldırdığına  inanır, çünkü ne doğal hukuk sadece yalın bir normdur ne de polisi kuran yasalar tamamen olağan bir şeydir. Aristoteles doğal hakları hem tanımlanabilen somut ilişkiler olarak, hem de bütün insan doğasını kuşatan ve şehir yaşamını da içeren bir normlar bütünü olarak anlar. Yani ona göre, doğal anlamda doğru ve iyi olan polisin yasaları sayesinde ideale yakın bir biçimde gerçekleşebilir. Fakat hukuk olarak tespit edilmiş bir yasalar bütününün “zamanla bizzat kendisinin hukuksuzluğa sebep olduğu ya da olma ihtimali”ni Aristoteles gözardı etmez ve bu olguyu normatif hukukun genelliğinden doğan olumsuz bir durum olarak kabul eder. Soyutluk ve genellik etik eşitlikte birbirleriyle paralellik arzederler. Her türlü hukuk normları Aristoteles’e göre somut hukuksal durumlar karşısında genelin özele davrandığı gibi davranır.

Aristoteles Etik’te yasanın genelliğinin ve adil olmasının tek tek olaylar yardımıyla gösterilmesi gereğinden bahseder. Aristoteles adaletin bu yüksek formunu, kabul etme ve olumlama (epieikeia ) olarak nitelendirir. Fakat bu genellik hiçbir zaman kapsadığı tek tek olaylar için tamamen doğru olamaz. Bu açıdan bakıldığında genelliğe dayanan yasaların her zaman hatalı ve yanlış olma ihtimali söz konusudur. Bu, yasalarda görülen bir boşluk ve eksikliktir. Bu yüzden Aristoteles yasaları yorumlamaya dayanan bir metot geliştirmek gereğinden bahseder. Bu metot ise yasa koyucunun tarihselliğine, poliste geçerli olan ahlaki değerlere ve geleneğe dayanmalıdır.

Aristoteles’in bu yaklaşımı, yani yasal boşlukları ve eksiklikleri geleneğe ve ahlaki değerlere bağlı bir yorumsal metotla giderme çabası bize cağdaş hukuk hermeneutiğini ve amaçsal yorumlama tekniğini hatırlatmaktadır.

Eşit paylaşımı zedeleyen her turlu ihlal Aristoteles’e  göre polisin düzenini tehlikeye atar. Buna karşın her yasa ihlalinin de eşit paylaşımı zedelediği iddiası doğru değildir.

Bu bağlamda böyle partikuler bir adaletsizliğin ya da eşitsizliğin açığa çıkması durumunda bunun nasıl bir yaptırıma tabi olacağı sorusu kendiliğinden açığa çıkmaktadır. Bu soruya cevap verebilmek için Aristoteles’in eşitlik kavramından ne anladığı sorusu üzerinde kısaca durmak gerekmektedir.

Şeylerin paylaşımının bireyin bütüne yaptığı katkıya indirgenmesi ve onunla sınırlandırılması ve bu bağlamda farklı statülerin görmezden gelinmesi toplumda yüksek statuye sahip olan insanlar tarafından bir eşitsizlik olarak, daha doğru bir ifadeyle adaletsiz bir eşitlik uygulaması olarak  algılanabilir. (Türkiye’de bulunan yüksek statü sahipleri bu kapsamda yorumlanabilir)                

Fakat haksızlığa dair bu tür tecrübeleri görmezden gelen eşitlik uygulamaları her zaman görülebilen bir durumdur. Bu tür bir uygulama başkasına adil ya da gayr-i adil davranma gücünü elinde bulunduranların da rahatca yapabilecekleri bir şeydir. (Türkiye’de, üstün statüye avantaj sağlanan kanunlarda yapıldığı gibi.) Bu açıdan bakıldığında doğal hukukun tek başına yeterli olmadığı mutlak surette toplumda adaleti ve eşitliği mümkün olduğunca gözetecek pozitif bir hukukun varlığı bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. (Yoksa bizde eksik olan tam da bu mu? Mesela bir önceki TEMAD yönetimince açılan OYAK Davası Türkiye’de çözülemedi ve AİHM’ne götürüldü.) Bu olmadığı takdirde adalet güçlü olanın inisiyatifine ve isteğine bırakılmış olur ki, bunun sonucunda adalet değil adaletsizlik ortaya çıkar.

Araştırmacının Yorumu (Adaletsizlik ise haksızlıkla ilgilidir. Adalet ise orta yolu bulmaktır):

Bütün bu anlatılanlardan sonra Aristoteles hak ve haksızlığın ne olduğunu betimlediğine inanır. Ona göre hukuksallık, aldatmak ve aldatılma arasında orta bir yoldur, yani ne aldatmak ne de aldatılmak hukukun kendisidir. Bu bağlamda adalet ise orta yolu bulmaktır. Boyle bir orta yol, diğer erdemlerde olduğu gibi aşırılık ve eksikliğin ortası anlamında alınmamalıdır. Buradaki orta yol, daha çok eşitlik anlamındaki orta yoldur. Adaletsizlik ise haksızlıkla ilgilidir. Burada eşitlikten ziyade zararlı olan ve birilerine haksız avantajlar sağlayan “eşitsiz bir ilişki” soz konusudur. Burada en önemli unsur bu eşitsiz durumu ve haksızlığı “isteme” durumu olup, aynı zamanda böyle bir durumda bireysel bir keyfilik de söz konusudur.

Aristoteles için hukuk her şeyden önce toplumun ya da bir bütünün hukukudur.

Bu ilke birlikte yaşamanın en temel belirleyicisidir. Özgür ve eşit insanların özgürlük ve eşitlik temeli de hukuka dayanır. Karşılıklı kabul ya da eşitlik olmadan toplumsal hukuktan bahsetmek oldukça zordur. Hukuk ancak bireyin yasalara dayanması sayesinde vardır, çünkü hukuk neyin hukuki neyin hukuk dışı olduğuna karar veren bir mevkide bulunmaktadır. Adaletin olmadığı yerde aynı zamanda hukukdışılık da söz konusudur. (Antikçağdan günümüze mesajlar) Bundan dolayı hukuksuzluğa düşmemek için birey herhangi bir eylemde bulunmadan önce o eylemin sonucunu iyi düşünmeli ve ona göre davranmalıdır. Öncesi duşünülmemiş bir eylemin doğurduğu zarar, o bireyin hukuksuz bir eylemde bulunduğunu gösterir. (Bu da, Astsubaylar Pes Dedi Grubu ve dolayısıyla TEMAD’a Antikçağdan bir mesaj.)

Eşitliği ve dengeyi bozan böyle bir davranış onu yapan kişinin haksızlık yaptığını gösterir. Eylemin öncesini düşünüp, sonuçlarını öngören ve buna göre davranan birey ise, hukuka uygun davranmış ve böylece haksızlık yapmamış olur. Fakat bu davranış kesinlikle isteğe bağlı bir davranış olmalıdır. İstek dışı zorlamayla yapılan davranışlarda bu ölçüt kullanılamaz. Eğer hukuka uygun olmayan davranış bilgisizlikten ve cahillikten kaynaklanıyorsa, bu bir dereceye kadar mazur görülebilir. Fakat böyle bir durum söz konusu değilse yapılan hukuksuz davranışın karşılığı yapana verilmelidir.

Araştırmacının Özeti

Aristoteles’in adalet anlayışıyla ilgili şimdiye kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz: Aristoteles adaleti evrensel (yasal olan, geleneğe ve ahlaka uygun) ve özel olmak (doğru ve eşit olan) üzere ikiye ayırır. Yasalara itaat anlamında adalet aynı zamanda bir erdemdir. Fakat Aristoteles bu iki tur adalet ayrımında ilgisini daha çok özel adalete yöneltir. Adil olan insan servet, para ve buna benzer iyi şeylerden sadece kendi payı kadarını alırken, adil olmayan insan bunlardan kendi payına düşenden daha fazlasını alan insandır.

Özel Adalet, düzeltici (insanlar arasındaki eşitlikle ilgili) ve paylaştırıcı (insanlar arasındaki zenginliğin dağıtılması anlamında) olmak üzere ikiye ayrılır.

Paylaştırıcı adalet belirli bir topluluğun olduğu bir yerde kendini gerçekleştirir. Bu adalet türünden beklenen dağıtılması gereken belirli bir şeyi iki kişi arasında bunların değerleri oranında ve hakettikleri kadarıyla paylaştırmaktır. Bu anlamda adalet iki ya da daha fazla kişiye kendi payına    düşenden ne azını ne de daha fazlasını vermektir. Adaletin bu tanımı ve devletin buradaki rolü devlet felsefesi bakımından oldukça önemlidir, çünkü devlet günümüzde daha çok bu dağıtmayı bireylerden aldığı vergilerle yapmakta ve bunun doğal sonucu olarak da bir sürü kötüye kullanmalar meydana gelmektedir.

Aristoteles, devleti –ki bu aynı zamanda eski Yunan devletinde görülen bir özelliktir- insanların kendisine hissedar oldukları ortak bir kurum olarak görür. (Aslında öyle değil mi?) Yani o, devleti bir sürü ortağı olan bir kuruluş gibi kabul edip, onun ettiği karlardan ortakların bu kuruluştaki işlevlerine göre dağıtılması gerektiğine inanır. Bu bakış açısı günümüz bakış acısından oldukca farklı ve ilginc bir durumdur.

Düzeltici adaletin iradi eylemler (ticaret, hukuk) ve irade dışı ya da iradenin kötüye kullanıldığı eylemler (hile ve zorbalıkla mala sahip olma, hırsızlık, bireye ve mala karşı yapılan saldırı, vs.) olmak üzere iki alt dalı söz konusudur. İradi eylemlerle irade dışı eylem arasındaki fark ilkinde bireyin iradesiyle işin içinde olması, ikincisindeyse iradenin kötüye kullanılması söz konusudur. Bu   şekilde (iradenin kötüye kullanılması) yapılan bir eylem adaletsiz ve dolayısıyla erdemsizdir. Bu   aynı zamanda ortak sözleşmenin de ihlalidir. Böyle bir davranışı yapan bireylere karşı -haksız uygulamalar ve hırsızlıklar karşısında- yargıçlar devrededir. Fakat onların ilk amacı suçluyu cezalandırmaktan ziyade karşı tarafın zararının tazmin edilmesidir.

Düzeltici adaletle paylaştırıcı adalet arasındaki diğer önemli bir fark da ilkinin aritmetik orantıya göre, ikincinin ise geometrik orantıya göre işlevsel olmasıdır.

Yasa karşısında herkes eşittir ve yasa eylemin yasaya uygun olup olmadığı ile ilgilenir. (O da Anayasa olsa gerek.)

Aristoteles üçüncü bir adalet türünden bahseder, o da özellikle ticari faaliyetlerde karşımıza çıkan değiş-tokuş adaletidir.

Bu adalet türü özellikle devletin bekası için gereklidir, çünkü kurum olarak devletin varlığı da bu adalet türüne bağlıdır. Yani devlet ancak hizmetlerin karşılıklı değiş-tokuşuyla bir arada tutulur. İnsanlar devlete, devlet de insanlara bir şeyler verir ve aynı zamanda alırlar. Aristoteles insanlar arasındaki değiş-tokuşun değerler üzerinde olamayacağı, yani buğday veren bir insanın karşısındaki insanın sahip olduğu pamuğu almak istemeyeceğinden dolayı genel bir değiş-tokuş aracısına ihtiyaç duyulduğunu bunun da paradan başka bir şey olmadığını belirtir.

Araştırmacı, Sonuç Olarak;

Aristoteles ile Platon’un adalet anlayışlarını karşılaştıracak ve ortak yönlerini ele alacak olursak şunları söyleyebiliriz: Her iki filozofa göre de adalet en yüksek erdemdir. Aristoteles’te bu görüş genel (politik) yasal doğruluk kavramına dönüşür. Bu iki filozofun sisteminde etik ile politika arasında doğrudan bir bağ olduğundan adalet kavramı en yüksek erdem olarak hem etiğin hem de politikanın ortak bir kavramıdır. Diğer bir ortak yön her iki filozof için de hukuk adalet, hukuksuzluğun ise adaletsizlik olarak betimlenmesidir.

Platon için ideal devlet, filozofların kral olduğu ve sıkı  bir sınıfsal yapıya dayanan devletken,

Aristoteles için ideal devlet, yasalara bağlı kalan aristokratlardan oluşan bir zümrenin idaresinde olan devlettir. (-ki bu aristokrat durum yasal temsilcisi olmayan sınıflara ilişkin çıkarılan yasalarda Türkiye’de görülmektedir-) Bu zümre oligarşiyle karıştırılmamalıdır, çünkü oligarşide bireysel çıkarlar ve güç hâkimdir. (?!)

Filozoflarımız arasında diğer bir ortak yön de adaletin devletin temel unsurlarından birisi olmasıdır. Yani sağlıklı bir devlet şekliyle sağlıklı bir toplumun temel şartı adaletin ilgili devlet ya da toplumda tesis edilmesidir.

Adalet kavramı bağlamında Platon ile Aristoteles arasında ortak noktalardan daha çok farklılıklar söz konusudur.

İlk göze çarpan fark, Platon’un hareket noktası ideal (hatta bazılarına göre ütopik) bir devlet modeliyken, Aristoteles’in -genel felsefesine de uygun bir biçimde- reel bir devlet ya da toplumdan hareket etmesidir. Yani Platon şimdi ve hazır olanı tahlil etmek ve olanı incelemek yerine olması gerekeni, ideali ortaya koyarken,

Aristoteles mevcut durumu ve şu anı adalet anlayışı bağlamında analiz etmeye çalışır. Bu açıdan bakıldığında Aristoteles’in adalet anlayışı ve bunun toplumda farklı yansımalarını ele alışı oldukça somut ve yol göstericidir.

Mesela Platon’da iradi adalet ya da ticari adaletle ilgili bir tespit bulmak nerdeyse imkânsız iken, Aristoteles bu adalet biçimlerini tek tek ele alır, bunların mevcut yasalarla nasıl bir ilişkisi olduğunu saptamaya çalışır ve adaletin ekonomiyle olan ilgisini oldukça orijinal saptamalarla betimler. Bu anlamda detaylı ve somut bir adalet analizini Platon’da bulmak zordur. Platon devlette adalet ve bireyde adalet kavramından bahsederken açık bir bicimde devlette adalet anlayışını, diğer bir ifadeyle devleti yüceltirken Aristoteles’te böyle bir yüceltme söz konusu değildir ve o daha çok bireysel adalet kavramına önem verdiğini okuyucuya hissettirir. Platon adalet kavramını analizinde insan ruhunun sahip olduğu düzenle devlet düzeni arasında yapısal bir benzerlik olduğu düşüncesindedir.

Aristoteles’te böyle bir eşleştirme söz konusu değildir. Aristoteles adaletle özgürlük arasında birebir ilişki kurarken, yani adaletin ancak özgür bir devlette mümkün olabileceğini söylerken (Her alanda dışa bağımlı bir ülkede adalet ne denli bağımsız olabilir?)

Platon’da bu anlamda bir vurguya rastlanmaz. Aristoteles en adil olan ya da olması beklenen üç sınıftan (devlet adamı, yargıçlar, çiftçiler) bahsederken, Platon’da bu meziyet sadece filozof olan devlet adamlarına hasmış gibi gözükmektedir. Platon’da diğer sınıflar bu anlamda tartışma konusu yapılmaz, hatta çiftçiler işçiler ve zanaatkârlar gibi devletin alt sınıfını oluşturduklarından dolayı onlardan en yüksek adaleti beklemek anlamsız olur.

Platon’un devleti birbiri arasında geçişlerin mümkün olmadığı sıkı bir sınıf devletidir. (Yani statüler arası geçiş akışkanlığı yoktur, özellikle de fakülte mezunu assubaylar için de büyük çoğunlukla geçerli bir durumdur. TSK, tabandan gelen fakülte mezunu assubaylar dururken, yıllarca subay kaynağını vatan hizmetini yapan yedek subaydan, son olarak da sözleşmeli kaynaktan almaya özen göstermektedir.

Platon’un devlet anlayışında adalet kavramının uygulama alanının darlığı ve zorluğu önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda aslında onun adalet anlayışı bizzat kendi ideal devletinde adaletsizliği (eşitsizliğe sebep olduğundan ve bu eşitsizliği sabitleştirdiğinden) doğururken, Aristoteles bütün insanları ve sınıfları kuşatıcı bir adalet anlayışı geliştirmeye çalışır ve onun devlet felsefesi buna imkan tanır. Platon’da vatandaşlar devletin hiçbir uygulamasına karışma hakkına sahip değilken, Aristoteles’te (toplumun bütün sınıfları olmasa da) vatandaşların devleti sorgulama ve yönetime katılma hakları vardır.

Bir bilim insanının Antikçağ ’da gündeme gelen Adalet, Hukuk, Hak, Devlet, Bağımsızlık, Sınıflar arası ilişkiler, Adalet ve İnanç ilişkisi gibi halen günümüz Türkiye’sine ışık olabilecek araştırmasını paylaşmayı, günümüz koşullarına göre anlamlı buldum. Yazıyı uzun tutmamak için görüşlerimi parantez içinde (“Araştırmacının Eleştirisi”nden ayrı) belirttim.

Son cümle olarak, hak arayışında olan insanlar; önlerine çıkabilecek engelleri ve sebeplerini ve niçin hak ramak gereğinde olduğu ve izleyecekleri yolun nasıl olması gerektiğini, medeni bir yaşam mücadelesinin yalnızca kendisinden ibaret olmadığının, toplumun diğer unsurlarının da bir değişime ihtiyacı olduğunun bu araştırmada yer aldığını düşünmekteyim..

Orhan Kaya

(*)http://www.flsfdergisi.com/sayi6/27-46.pdf

genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Assubaylar günü kutlu olsun. Huzurun adaletin hakim olacağı nice kutlamalar diliyoruz. http://www.emekliassubaylar.org/k2-kategoriler/item/3408-assubaylar-gunu-ku tlu-olsun
Pazar, 17 Ekim 2021
Ersen Gürpınar
Bugün KRT televizyonu haber proğramında haklarımızla ilgili aşağıdaki mesajım yayınlandı haklarımızı verilen sözleri heryerde hatırlatmakta yarar var özellikle de Cumhurbaşkanı dahil tüm yazar,toplumun saygı duyduğu kanaat önderleri ve ilgililerin takip edip paylaşım yaptığı Twitter bunun için bir fırsattır. Bilgilerinize [B] "Bir emirle ölüme gönderilen k...
Çarşamba, 13 Ekim 2021
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) kurucularından değerli büyüğümüz Sn. Mehmet DARAGENLİ'nin vefat ettiğini büyük bir üzüntü ile öğrendik. Ailesine, yakınlarına ve Assubay toplumuna baş sağlığı ve sabır diliyoruz. Ișıklar içinde uyusun yüreği güzel insan.
Pazartesi, 04 Ekim 2021
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ