Devr-i Sâbık!

By Eski Tüfek 04.08.2012 Okunma Sayısı: 3202 Yorumlar (16)

Devr-i Sabık Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Bunaltıcı yaz sıcaklarının hüküm sürdüğü şu telaşlı fakat müteheyyiç Ağustos günlerinde sitemizin Mesaj Panosunda bir haber yayınlandı. Hazan mevsiminde gurup vakti hoyrat esen rüzgâra kapılan dalından kopmuş günbatımı renkli kuru bir yaprak misali gündelik hayat gailesinin içinde sürüklenerek yitip giden bu habere bigâne kalamadım.

Merak edip okuyanlar bilirler; bu haber, emekli bir astsubay ağabeyimizin ölüm ilanıydı. Allah rahmet etsin, mekânı cennet olsun! Yorumlarıyla mücadelemizin ateşini harlayan Sayın Nejdet TÖRE, sevenlerinden birisi, vefalı bir dostu ya da silaharkadaşı olmalı. Vefatı duymuş ve bir kadirşinaslık timsâli olarak haberi sitemize taşımışdı. Demek ki mütevaffanın en az bir seveni vardı. Vardı deyip teselli buluyoruz; ya mazallah sayın Nejdet Töre de olmasaydı? Kim, nasıl, nereden bilecekdi ki bir meslekdaşımız daha meçhule giden sessiz gemiye binmişti.

Sahabeden birisi, peygamberimize (s.a.v) sormuş;

- Ya Muhammed, kıyamet ne demekdir?

Peygamberimiz (s.a.m) cevaplamış;

- Kişi öldüğü gün, kıyameti kopmuşdur”.

Rahmetlinin ölüm haberi, ilk günlerde Mesaj Panosunun birinci sırasında yayına girdi. Sonra, üyelerimiz yeni haberler ekledi. Bir daha, bir haber daha... Bilgisayar denen ruhsuz, hissiz makina, bu vefat haberini aşağı doğru itti. Bakmayın, bugün göremezsiniz. Çünkü artık yok!.. Maaşa zam müjdesi vermiyordu ki saniyesinde bilmem kaç bin kere tıklansın ya da günlerce panoda kalsın. Haber, çokdan Mesaj Panosunun dışına atıldı ve geri gelmemek üzere tarihin tozlu sayfaları arasında kayboldu.

Ateş, düşdüğü yeri yakar. Kimbilir, bu ölüm haberinin arkasında ne emeller ne umutlar ne hayaller, ne dostluklar, ne hayal kırıklıkları, ne acılar, ne hüzünler, ne yokluklar, ne açlıklar var? Öyle ya o rahmetli de bir insandı. Hikayesini bilip bulmak, yazmak fayda getirir mi? Bilmiyorum. Fakat iyi bildiğim bir hakikat var ki bu ağabeyimiz, aç öldü. Ey yüce milletim ve kıymetli silahdaşlarım; bugüne kadar yüzbinlerce emekli astsubay gibi bu ağabeyimiz de aç öldü ve Hâk’kın huzuruna aç gitti!

devri-sabik-2Şu an okuduğunuz sayfanın sağ tarafındaki resme bakar mısınız? Kim onlar, tanıdınız mı? Efendim? Emekli astsubaylar mı dediniz? Yoksa o resimdekilerden birisi de siz misiniz? Ne yapıyorlar? Ellerinde pankartlar, dillerinde sloganlar, sel gibi akıp sokağa dökülmüşler. Ne kadar acı, ne kadar incitici, ne kadar gurur kırıcı... Sayıları onbinler, yüzbinler... Ne diyorlar peki? “Açlık sınırında boğulduk!” Boğulmak, ölmek midir? Evet, ölmekdir. Öyleyse bu emekli astsubaylar “açlıktan öldük” diyorlar değil mi? Astsubayı; savaşda, cephenin en önünde harp ettir, şehit olsun. Barışda, açlık sınırında maaşa mahkûm et, bu kez de açlıkdan ölsün. Her koşulda yolu ölüme çıkan başka bir meslek var mı acaba? Bu nasıl bir kaderdir allahaşkına? Aç ne yemez; tok ne demez... Emekli astsubayları bir somun kuru ekmeğe, bir acı soğana muhtaç edenler, Türk olamaz, müslüman olamaz. İnsan diyorsanız, işte o hiç olamaz. 1975 senesinden bugüne kadar geçen yaklaşık 40 senede; astsubaylar, ilk defa sokağa döküldü ve açlıktan öldüklerini haykırdı. İnsanın içini sızlatan, yüreğini dağlayan, gönül telini titreten böyle manzarayı bunca zamandır ilk defa gördü gözler bu memlekette. Peki, emekli maaşının az olduğunu iddia ederek sokağa çıkıp elinde böyle pankart taşıyan emekli bir tek subay gördünüz mü siz ömrü hayatınızda? Bir tane bile olsa emekli bir subayın açlıkdan öldüğünü duydunuz mu? Bu resme iyi bakın dostlar. Devlet, insanca yaşamaya yetecek kadar emekli maaşı vermezse şayet, onlar da yakında açlıkdan ölecekler.

Töremizde; kadına yaşı, erkeğe maaşı sorulmaz. Bilirim, çünkü Türk erkeği için, olmasa da “param yok” demek ölümden beterdir. Şeker isteyen çocuğuna, torununa “param yok” diyen bir babanın, bir dedenin ızdırabını bizler iyi biliriz. Bir günlük ömür, üç öğün aş ister. Torununa şeker almak şöyle dursun, bu emekli astsubayların yiyecek bir somun kuru ekmeği bile yok, Ey Türk Milleti!

Bilenler biliyor, bilmeyenler de bilenlere sorsun demiyorum! Zira burada yazdıklarımı anlamak için, dört işlemi bilmek yeterli. Mühürlü gözlere, kilitli ağızlara, kurşun dökülmüş kulaklara, nasırlı vicdanlara bir kez daha sesleniyorum. Rahmetli, ikinci dereceden emekli edildi, bundan hiç şüphe yok. Çünkü, Türkiye Cumhuriyetinin bütün vatandaşlarına istisnasız verdiği bir hak, ondan külliyen esirgendi. Her memurun yükselebileceği derece/kademeyi, kanunla yasak ettiler ona. Kendisi, en iyi ihtimalle 2/6’dan emekli edildi. 2/99’dan emekli olsa kaç kuruş fark eder? Peki, 2’nin 6’sından emekli edilen bir astsubay kaç para emekli maaşı alır? Bilenler söylesin, bilmeyenler öğrensin. Ya üçüncü dereceden emekli olduysa rahmetli? İşte o zaman sadece kendisi için değil, arkada bırakdığı dul ve öksüzler için de kıyamet kopdu demekdir.

Haberi okuyunca içimi tuhaf bir his kaplayıverdi.  Üşümedim Ağustos sıcağında fakat soğuk soğuk titredim birdenbire. Damarlarımdaki kan dondu sanki. Dilimden dökülen kelimeler boğazımda düğümlendi. Ne bileyim, nasıl diyeyim, bilemiyorum... Kendimi düşündüm bir an... 50 senelik bir ömür... Emeklilikde ikinci bahar değil, sadece ikinci yıl... Öyle ya; tiyatro değil, tekrarı yok bunun! Astsubayın ömür ortalaması 60 yaş  dersek, önümüzdeki dokuz sene içinde fücceten gidip de imamın kayığına binersem dostlar, şaşırmayın emi? Allaha bir can borcumuz var elbet. Vakti zamanı geldiğinde kelime-i şahadet getirip gönül huzuruyla gülerek veda etmesini biliriz hani. Şerefli bir astsubay olarak mesleğimden ve vatanıma adadığım 34 senelik hizmetimden asla pişman değilim. Çünkü bildiğim en iyi işi yaptım. Çocuklarıma bırakacağım yegâne ve en kıymetli miras da babalarının astsubay olmasıdır. Hakkımı, vatanıma, milletime ve kendi silah arkadaşlarıma helâl ediyorum. Ancak, ya emekli olduktan sonra bana açlık maaşını reva görenlere? Elbet hesap günü gelecek. En gecinden bile olsa, ahirette hesaplaşmaya hazır olun! Huzuru mahşerde iki elim yakanızda olacak. Statü hukuku deyip arkasına saklandığınız o helvadan put, o kâğıttan zırh, bakalım sizi cehennem ateşinden koruyabilecek mi?

Rahmetli ağabeyimiz, 73 mezunu. Demek ki vefat ettiğinde 60 yaşlarındaydı. Şimdi geldi aklıma, bir araştırılsa acaba astsubayın ömür ortalaması nedir? Türkiye ortalamasındaki sırası nedir?

Rahmetli, emekli olmak için en az 20 sene çalışdı. Belki de 30 sene veya daha fazla... Benim tahminime göre emekli olduktan sonra takrîbi 10 sene yaşadı. Devlete en az 20 sene prim ödedi ve ancak 10 sene emekli maaşı, yani “açlık maaşı” aldı. Meclisde iki sene görev yapdıktan sonra şimdilik 5.300 lira emekli maaşı alan vekillerin kulakları çınlasın.

İlk 20 senesi çocukluk ve gençlik... en az 20 ilâ 30 senesi vatana hizmet... Geri kalan 10 senesi de yokluk, açlık ve çile dolu bir emeklilik. Alın size 60 senelik ömrün, bir satıra sığdırılan kısacık hesabı; İşte, bu kadar... Kahraman, fedakâr, cefakâr dedikleri dağ gibi bir Türk astsubayının hayat hikayesi... Dikkat ediniz, sadece üç cümleden ibaret.

O’na kahraman dediler, fakat tabutunu top arabasına koyup bandolu tören tertip etmediler; imanlı, abdestli dört mü’min omuzladı tabutunu mezara kadar. Fedakâr dediler, fakat devlet mezarlığına gömmediler; mahallesinin, belki de memleketinin kuş konmaz, kervan geçmez ücrâ bir köyündeki köhne bir mezarlığa defnettiler. Devlet mezarlığında kâşâne misâli kabir yeri, ağaya beleş! Lâkin halk mezarlığında vatandaşa ücrete tabi. Belediye mezarlığından alelâde bir kabir yeri almak istedim, iki sene evvel. Üç metre murabba mezar yeri için tam 1.000 lira istediler. Uğruna ölmek için yemin ettiğim toprağı, belediye satmaya kalkdı bana. Almadım tabi. Bu günleri görmek de varmış kaderde. Rahmetlinin mezar taşı var mı? Siz söyleyin. Lâkin birinci sınıf pamukdan mamûl iki buçuk metre kefen bezi bîlâ bedel. Cefakâr dediler, açlıkla terbiye ettiler. Utanmadan, yüzleri kızarmadan kendileri 4 yuttu, rahmetliye 1’i çok gördüler. Bizimki mide, peki sizinki işkembe mi ağalar? Bu da yetmedi; hayatının son dönemecinde bir lokma ekmeğe muhtaç edip aç öldürdüler rahmetliyi.

Astsubaya yapılan şu haksızlık ve hukuksuzlukları gâvur, gâvura yapmaz, inanın. Kendi subayının ve kendi mahkemesinin hışmına uğradığı için davasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine götüren bîçare astsubaya yapılan haksızlıklar, gâvura bile dudak ısırtıyor. Bu memleketin has evladı astsubaya yapılan haksızlık, elin gâvurunun bile vicdanını sızlatacak kadar hoyrat ve ölçüsüz. Yanlış hesap ne yazık ki gâvurun mahkemesinden dönüyor sevgili dostlarım. Gâvur daha mı vicdanlı yoksa? İdareyi temsil edenler adalet mizanını mı kaybettiler, yoksa akıllarını mı? Gâvurun, gâvura yapmadığını birileri bize yapıyor. Düşünüyor, bir anlam veremiyorum. Bu gadir niye? Bu kıygı niçin?

devri-sabik-3Kul hakkı ağırdır, altından kalkamazsınız dedik, burun kıvırdılar. Kara kaplı kanun klasörünün arkasına, cüppenizin içine saklanmayın dedik, bıyık altından güldüler. Her nefs, ölümü mutlaka tadacak dedik, kulaklarını tıkadılar. Hakkımızı haram ettik, yüzleri kızarmadı, arsızca dudak bükdüler.

Peki, kimdir bu faili muhtarlar? Nasıl oluyor da böylesine fütursuz, doludizgin, hesapsızca, hatta utanmazca davranabiliyorlar? Bu memleketin öz evladı astsubaylara böyle büyük ezâ ve cefâ edebiliyorlar? Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise bu fiili hangi kanun maddesine sığdıracağız? Türk Silahlı Kuvvetlerini babalarının çiftliği; astsubayları da beyaz köle mi sanıyor bu apoletli muhannetler? Nasıl oluyor da astsubayların canına kastedip aç ölmelerine sebep oluyorlar? Astsubayın katli vacipdir diye mestur bir fetva mı verdiler yoksa? Kimdir bunlar? Eşgâli, meşrebi nedir bu zalimlerin, hiç merak ettiniz mi? Devletin bekâsına alenen kast eden eşkıyayı koruyup kollayan kanunlar, açlıktan ölen astsubayın feryadına kulak vermeyecek mi? Astsubayın, eşkıya kadar dahi kıymeti yok mudur bu memlekette allahaşkına?

İdareci; temsil ettiği insanların hukukunu korumada cesur, güçlü, yetenekli, ehil, mahir, başarılı, samimi, dürüst, bilgili, insaflı ve adil olmak mecburiyetindedir. Çünkü İdareci, görev yaptığı yerde kendisini değil, çalıştığı kurumu temsil eder. İdareci, efendi değil, hizmetcidir. Çünkü o, artık mensubu olduğu kurumun itibarını, unvanını, yetkisini, birlik simgesini, adresini daha da önemlisi imkanını kullanmaktadır. Adalet tesis edildiğinde ancak ortak bir huzur ve güven hâkim olacaktır. Emekli astsubayın meşru mücadelesinin temelinde ve özünde işte bu ana fikir ve ortak payda vardır.

devri-sabik-4Fransız oyun yazarı Jean-Baptiste Poquelin, nam-ı diğer Molière’in meşhur bir sözü vardır; “İnsan, sadece yaptıklarından değil, çoğu zaman yapamadıklarından da sorumludur” der. Komutanlarımız, bu özlüsözü biraz tevil etmişler ve şu şekilde söylemeyi münasip görmüşler; “Komutan, yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumludur”. Yeri geldiğinde, komutanlık makamının önemini ve manasını kuvvetlendirmek amacıyla bu vecizeyi, askerî talimatlarda ve konuşmalarında kullandıklarına siz kıymetli silahdaşlarım da şahit olmuşsunuzdur.

Madem ki asker kişiler, komutan sıfatını taşıdıkları için yaptıklarından ve yapmadıklarından kendilerini peşinen mesul kabul ediyorlar, öyleyse aç ölen emekli astsubayların hesabını vermelidirler. Ortada bir nevi “kasten açlıktan adam öldürme” veya cinayet değilse bile en azından cünha diyebileceğimiz bir fiil var. Öyleyse bir de “faili” olmalı, değil mi? Madem ortada bir fiil var ve aç ölen emekli bir astsubay var, öyleyse bir de bu fiilin sorumlusu, bir başka ifadeyle, elbette bir “Devr-i Sabık”ı olacakdır. Diclenin kenarında kurdun kaptığı kuzunun hesabı devletten soruluyorsa, aç ölen astsubayın hesabı da sorulmalıdır. İşledikleri bu fiilin hesabını bugün değilse yarın, en kısa zamanda vermelidirler. Öyleyse gelin dostlar, bugünden tezi yok. “Aç ölen” silahdaşlarımızı takip edelim. Eğer mümkün ise, aç ölen meslekdaşlarımızın isimlerini, hiç olmazsa sayısını, sitemizinde hakkımızı alıncaya kadar yayınlayalım. Hani şu anasayfanın sağ alt tafında bir sayaç var ya, işte onun gibi bir şey... Sayın Nejdet TÖRE’nin haberini verdiği rahmetli de hak arama uğruna fakat hakkını alamadan “aç ölen” ilk ağabeyimiz olsun.

Genelkurmay Başkanlığımızın manevi şahsiyetine saygılıyız. Sayın Genelkurmay Başkanımızın emekli astsubayın sıkıntısını yürekden hissettiğini biliyoruz. Astsubayın çekdiği maddi meşakkati en yakından gören ve bizler ile aynı düşüncede olduğunu bildiğimiz çok sayıda hakşinas, vicdanlı, gönüldaş subayımıza müteşekkiriz. Ancak şunu da biliyoruz ki, sıkıntılarımızın giderilmesi konusunda sayın Genelkurmay Başkanımızın bugüne kadar ortaya koyduğu irade ve kararlılık ne yazık ki kabul edilen kanunlara hiç yansımamıştır. Demek ki karargâh çalışmasında görevli personel arasında sayın Genelkurmay Başkanımızın emirlerini kıtır kıtır kemiren işgüzar firavun fareleri var. Bu hakikat artık görülmelidir. Emekli astsubayın maaşının bugünün koşullarına göre düzenleneceğine dair en yetkili makamların verdiği sözlerin tutulmaması yapılan kanunların her seferinde boş çıkması,  güvensizlik uçurumunu her geçen gün biraz daha derinleştirmekte ve Türk Silahlı Kuvvetlerine onulmaz zararlar vermektedir. Emekli astsubaya verilen vaatler bir an önce yerine getirilmelidir. Kimse makam masasının arkasına sinmesin, apoletinin altına saklanmasın. Hedefimizde; canım, cennete; canın, cehenneme diyenler var. Işığı önümüze tutun diyoruz, gözümüze tutuyorlar. Hedefimizde; son 50 senedir astsubaylara gadreden ve hırsları boyunu aşan süne zararlıları var. Bize zulmeden bu apoletli uğursuz zalimleri isim isim tespit edelim dostlarım. Bu Devr-i Sabıkları, bütün dünya bilsin... Ordu mensuplarının arasına fitne tohumu eken bu baldırgan otlarının, bu yaban yapalaklarının maskesini er ya da geç düşüreceğiz. Bu lapacıları, bu fitne kumkumalarını günü geldiğinde öyle bir teşhir edelim ki hesap sırası gelinceye kadar işgilli büzük gibi dingildesinler.

Muhterem büyüklerim, kıymetli silahdaşlarım;

devri-sabik-5Büyük önder Atatürk, Yüce Türk milletine “muasır medeniyetlerin dahi üstünde” bir yer ve hedef göstermişdir. Türk astsubayının da şiarı budur. Hedefi; kendisine, gelişmiş ülke astsubaylarının da üstünde bir yer bulmakdır. Hak ettiği kıymeti ve makamı her türlü engele rağmen mutlaka bulacakdır.

Bu yazımda sakın bir meyusiyet aramayın. Çünkü bir katre bile katmadım. Meyus olanlar lutfen zahmet edip yorum yazmasınlar! Aksine, “aç ölen” her silahdaşımız, yeni bir meşale olup yolumuzu aydınlatacak ve mücadelemizi sonuna kadar devam ettirmek için bizleri tazeleyecek, inanç ve kuvvet aşılayacaktır.

Emekli Türk astsubayının meşru şeref mücadelesinin meşalesini Genel Başkanımız Sayın Ahmet KESER 2012 yılında yakdı. Hakkımız, şerefimizdir. Şeref mücadelemiz, yakıtı alın terimiz olan bu sönmez meşalenin nurunda dalga dalga büyüyor. Ferasetli yüce milletimiz, astsubayının açlığını yüreğinde hissetmiş, davasını kendi davası bilmiş ve gönülden desteklemişdir. Yürümek, aç ölmekden iyidir. Tarifsiz acılar çeksek de, gurumuz incinse de, gün be gün açlıkdan ölsek de kararlı adımlarla ve azimle hedefimize yürüyoruz. Dün imkansız olanları bugün başardık. Hedefimize her zamankinden daha yakınız. Önümüzdeki aylar, sayın Genelkurmay Başkanımız ve sayın Millî Savunma Bakanımızın emekli astsubayın özlük hakları konusunda basında yayınlanan sözleri ile imtihanına tanıklık edecek.

Ateşi yakdık!
Un var, yağ var, şeker var...

 

 brove

 

  

 

 

Şükrü IRBIK
(E) SG Tls.Astsb.III Kad.Kd.Bçvş.

Ögeyi Oylayın
(267 oy)
Son Düzenlenme Çarşamba, 03 Ekim 2018 01:11

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yorumlar  

#16 Şükrü IRBIK 19-09-2012 15:03
Genelkurmay Başkanlığının TEMAD Genel Başkanı Sayın Ahmet KESER hakkında, Askerî Ceza Kanunu madde 95 gereğince Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusu yaptığı TEMAD’ın örütbağ sayfasında 19 Eylül 2012 tarihinde ilan edildi. Beklediğimiz bir hamleydi...
Sitemizde halen yayında olan “Adam Arıyorum, Adam!” isimli makalemde bahsettiğim gibi Genelkurmay Başkanlığımız; astsubaylara verdiği 04 Mayıs 2012 tarihli e-muhtıradan sonra, yeniden mevzilenmek üzere sessizliğe garkolmuşdu. Beklediğimiz gibi suç duyurusu yaparak bu sessizliğini bozdu ve hamlesini yapdı. Şimdi, hamle sırası biz emekli astsubaylarda...
Türkiye Cumhuriyeti Ordu’sunun astsubayını, seneler önce vefat eden üç beş subayına verdiği kılıç kadar sevmeyen,
Türkiye Cumhuriyeti Ordu’sunun astsubayını, Fenerbahçe'li zenci topcu Jay Jay Okocha kadar sevmeyen,
Türkiye Cumhuriyet Ordu’sunun astsubayının en temel haklarını 50 senedir gasp eden ve
Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de
Türkiye Cumhuriyeti Ordu’sunun astsubayına “terörist” muamelesi yapan Genelkurmay Başkanlığımızda ki üç beş makam sahibinin maskesi düşmüşdür.

Generaller için “İyi ki bunlarla savaşa girmemişiz” diyen, “kağıttan kaplan” diyen “kazurat” diyen milletvekillerine boyun büküp ses çıkaramayan bu muhteremler, emekli astsubaya diş geçirmeye çalışmaktadır.
Dağdaki üç beş eşkıyanın hakkından gelemeyen bu beceriksizler, bu muhannetler, bu eyyam ağaları, suç bastırmak için utanmadan şehirde emekli astsubay avı başlatmışdır.

Kama, kınından çıkmışdır.
Bu davanın müdahiliyim. Hem mağdur, hem müşteki, hem de mazlum olarak…

Yiğit, zorda belli olur.
El mi yaman, bey mi yaman, bu “kağıttan kaplanlar” er geç öğrenecek.

Ateşi yakmışdık, zaman helva yapma zamanı..

Zaman, şerefimizi aramanın zamanı...

Şükrü IRBIK
(E) SG Tls.Astsb. III Kad.Kd.Bçvş.
Alıntı
#15 Orhan ORHUN 13-08-2012 17:19
Militer vesayet ile siyasetin mutabık kalarak Assubay haklarını gasp ettiği ülkemizde; bazılarının nodullandığı bu satırlarda, açlığa mahkum edilmiş mağdur ve mazlum bir sınıfın gönül yakarışlarını duydum. Teşekkürler sayın IRBIK .
Alıntı
#14 MEHMET ALİ KILINÇ 12-08-2012 18:52
Meslektaşımızın bu uzun emek çekerek yazdığı yazı üzerine yapılan yorumlar bana gereğinden fazla uzatıldı gibi geldi..
Bir yönüyle yapacağım eleştiri, bana da yapılan bir eleştiridir. Bu eleştiri yazdığım konuyu fazla uzatmam nedeniyle, uzun ağdalı dilli yazıları okuyanları sıktığı eleştirisidir.
Yeri geldikçe bir yerlerde okuduğum şu anakdeto hep hatırlarım. Ünlü usta bir yazar bir arkadaşına yazdığı mektubunu şöyle bitirir. "Dostum zamanım yoktu, aceleden mektubumu çok uzun yazmak zorunda kaldım"
Yazdıklarımın uzun olduğu eleştirilerine hep bu anekdotu örnek verir, bu işin acemisi, daha doğrusu bu işlerin, yani yazı yazmanın ustası olmadığımı, sadece ölçumluk yaptığım yanıtını vermişimdir..
Osmanlılık olayına gelince.
Bir konuda bilimsel araştırma yapmak kısmet olmadı. Yalnız eşimizden dostumuzdan, çevremizde değişik konularda master - doktora yapan gençlerle yaptığım sohbetlerden öğrenebildiğim kadarıyla, konu ister bir pozitif bilim konusu olsun, ister sosyal bir konu olsun, bu araştırma işi yapacak kişiye ilk önce ölçme değerlendirme yapabilmesi için matematiğin bir dalı olan istatistik konusunda bir şeyler öğretiyorlar..
Ucu ister istemez yine birazcık siyasete dokunacak ama hoş görün.
Aynı şekilde vakti zamanında Papayı ayağına çağıran Atilla'yı bir kenara yazıyorum. "Paşa paşa isterse bu millet bir yılda yelkeni ipekten, halatları ibrişimden bilmem kaç yüz tane gemi yapar" diyen Osmanlı'yı altına ilave ediyorum. Daha altına Mars'a gidilip bilimsel araştırma yapılabildiği günümüzde Akdeniz'de düşen jetin aylardır kimin nasıl düşürdüğünün tespit edilemediğini, bunu yapanların da aksilik bu ya ısrarla ceddimiz Osmanlıyı canlandıracaklarını söyleyenlerin ve yine ısrarla bu Cumhuriyeti kuranları unutturmak, cumhuriyetin genlerini değiştirip cumhuriyeti yok etmek isteyenler olduğunu, üstüne üstlük Osmanlıyı canlandıracaklarını söyleyenlerin bırakınız Atilla gibi papayı ayağına çağırmayı her uluslararsı toplantıda, yanına çağıranlar sözleşmiş gibi aynı uslupla emir eri çağırır gibi parmak işretiyle çağrılmalarına çanak tutuklarını görüp, bu kadar tesadüf olamaz deyip bu Osmanlı övgülerine temkinli yaklaşıyorum. Gelin önce kayıtsız şartsız Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olalım...
Alıntı
#13 EMEKLİASSUBAY 10-08-2012 21:00
Sayın Şükrü Irbık'ın site yönetimimize yorumlar kısmında yayınlanması ricasıyla gönderdiği yazı buraya taşınmıştır.
-
Sayın Adilhan ŞANLI,
Sitemizde yayınlanan DEVR-İ SABIK başlıklı makalem hakkında yazdığınız tenkidinizi memnuniyetle ve keyifle okudum. Zaman ayırıp yazdığınız eleştiriniz için hassaten teşekkür ederim size. Yazınızda temas ettiğiniz konuları dört alt başlık altında tasnif ettim. Beheri hakkında şahsî düşüncemi içeren cevaplarımı da bu sıraya göre vereceğim.
a. “Son Gen.Kur.Bşk.nımızı ve Sayın Başbakanımızı koruyup kolladığımı ve övdüğümü, yazımın bütününde on yıldır iktidarda bulunan ve bizi görmezden gelen iktidarın hasmane tutumuna hiç değinmediğimi” ifade etmişsiniz.
Makalemde bahsettiğim üzere, biz astsubayların, idareyi karşımıza almak gibi bir niyetimiz olmasa gerek. Amacımız, bugün Devlet erkine sahip olanlara, sıkıntılarımızı anlatmak ve onları ikna etmekdir. İkna etmeyi başarabilirsek gerisi zaten kendiliğinden gelecektir. Attığımız her adım, idareyle birlikte ve kanun dairesinde olmak zorundadır. Bundan gayri tutulacak yol, yordam yoktur. Eline silah alıp Bolubeyine başkaldıran Köroğlu’nun devri biteli yüzyıllar oldu. Astsubayların ve dolayısyla benim, Devlet erkine karşı tutumu öğrenmek için sitemizdeki EMEKLIASSUBAYLAR.ORG SİTESİ YAYIN İLKELERİ’ni bir kez daha incelemenizi salık veriyorum. Tavrımız, aynen burada ifade edildiği gibidir; ne bir fazla ne bir eksik. Hafazanallah, celadet yüklü sözlerle ayağa kalkıp Devlet erkini karşınıza alırsanız, yel değirmeniyle savaşan şövalye durumuna düşebilirsiniz.
b. “Dilimin ağırlığına karşın güzel Türkçemizi seviyorum dememi anlamakta zorlandığınızı, Arapça ve Farsça'nın dilimiz üzerindeki ağır baskısını neredeyse överek anlattığımı ve beni okumak isteyen gençlerin yanlarına Arapça ve Farsça sözlük almaları mı gerekiyor?” diye soruyorsunuz.
Bu sayfada yayınlanan yorumları dikkatli okumadığınız anlaşılıyor. Zira bu sorunuzun cevabı, 05.08.2012 tarihinde Sayın Celal ELBİR ve Sayın Erdal GÜNŞER’e gönderdiğim yazımda var.
c. “Osmanlıca'nın bir dil değil Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı sadece Osmanlı saray çevresinin ve onlara mersiyeler düzen saraydan beslenenlerin kullandıgı “garip” bir dil olduğunu bildiğinizi” söylüyorsunuz.
Burada, önce bir bilgiyi paylaşalım. Atalarımız, yazılarını Arapca ve Farsca’nın karışımı olarak tarif edebileceğimiz harflerle yazarlardı. Konuşma dili, tıpkı bügün olduğu gibi Türkce idi. Şaşırtıcı değil mi? Avam da, havas da Arapca harlerle yazı yazarlar fakat Türkce konuşurdu. Osmanlıca’nın sadece saray çevresi ve onlara mersiyeler düzen saraydan beslenenlerin kullanmasının sebebi ise Osmanlıca’nın “garip” bir oluşu değildir. Bunun sebebi, okuma yazma oranının çok düşük, sadece yüzde iki (%2) olmasındandır.
Ben, aslımı inkâr etmiyorum, ağaç kovuğunan peyda olmadım çünkü. Ceddim belli. Türk’üm ve çok şükür, müslümanım. Bu millet, Türk milleti, en az yedi bin yıllık bir zeban hazinesinin üzerinde oturmaktadır. Zamanın papasını ayağına kadar getirten Attila’nın hayatını bir okumanızı ve papanın kendisine söylediklerini duymanızı tavsiye ediyorum. Tarih boyunca ve bugüne kadar sayısız milletler ile, kavimler ile cenk etmiş, karışıp kaynaşmış, kız alıp kız vermişdir. Fakat özünü hep muhafaza etmişdir ki bugün milletimizin adı Türk’dür. Güçlü oluşuyla, âli oluşuyla, asla kibirlenmemiştir çünkü. Gözbebeği kızını verdiği; oğluna kızını aldığı kavimlerin, milletlerin zebanını almakta da hiç tereddüt etmemişdir. Yabancı kelime almakla Türkce’nin mahvolmayacağını, bilakis zenginleşeceğini görecek kadar basiretlidir ceddimiz. Almak bir yana, nice dillere de sayısız kelime armağan etmişdir. Kendine güvenmeyenler kaybetmekten korkar, Sayın ŞANLI. İtikatınız sağlam ise, İncili okumakla hıristiyan olmazsınız.
“Garip” diye nitelendirdiğiniz zebanı, ceddim bin yıl kullandı. Bugün medenî mısdaklara göre yaşayan milletlerin hepsinin bir dini vardır. Bir başka ifadeyle, dinsiz millet yoktur. Zaten dinsizliği din olarak kabul eden Devleterin yerinde artık yeller esiyor. Dünya tarihinden Türk’ü çıkartırsanız geriye tarih diye bir şey kalmaz. Türk’ün hamurundaki İslâm dinini ve kültürünü çıkartıp atarsanız, elinizde Türk diye bir şey kalmaz. Zaten Türk düşmanlarının şimdilerde yapmaya çalışdığı da bunun ta kendisidir. Türk’ü, dinsizleştirmek...
Din dediğimde, maksat hâsıl olmuşdur herhalde, bu cümlenin gerisini siz tamamlayınız. Kültür deyince, örneği açalım: İsminizi ele alalım mesela. İsminizin birinci kelimesi olan Adil, Arapca; soyadınız, ŞANLI, o da Arapca. Türkce olmadığı için, adınızı ve soyadınızı değiştirmeyi düşünür müsünüz? Ben, kendi adıma söylüyorum. Keşke bugün ben, atalarımın ayağının türabi olabilsem. Yedi düvele diz çöktürmüş, çağ kapatıp çağ açan fetih yapmış, 23 milyon kilometre murabba büyüklüğünde, üç kıtaya hükmetmiş, Çin ve Batı Avrupa hariç ve o zaman itibariyle dünyada insan yaşayan coğrafyanın neredeyse tamamına atının nal izlerini bırakmış 700 yıllık muhteşem Türk idaresi. Türk milletinin tarihininden Osmanlıyı çıkartıp atmak, kusura bakılmasın, dostlarımızın işi olmasa gerek. Türk milleti, ancak islam dini ve kültürüyle zengindir. Türk milleti, islâm diniyle şereflenmiş, yücelmiş ve son bin yıldır da bu mükemmel dinin bayraktarlığını yapmaktadır. Yüce Allah’ımdan dileğim odur ki Milletim, inşallah kıyamet gününe kadar da islamın bayraktarlığını yapacak. Hülâsa ben, en az yedi bin yıllık mazisi olan Türklüğün ve en az bin senelik mazisi olan İslam dini ve kültürünün vârisiyim. Bugün kucakladığım bütün bu değerlerimle de müftehirim.
d. “Sorunlarımızı ele alırken aynı zamanda da iktidar ve iktidarın özendiği Osmanlıcılığı övdüğüm hissine kapıldığınıza” temas edelim şimdi de.
Sayın ŞANLI, doğru hisse kapılmışsınız. Osmanlıcılığı övmekle kalmıyor, aynı zamanda Osmanlı torunu olmakla da iftihar ediyorum.
Siyâsi ve askerî makamları övmeye gelince, şunları ifade edeyim müsaadenizle. Siz, sitemizin kayıtlı üyelerindensiniz. Siteye kayıt olurken açılan pencerede mezkur EMEKLIASSUBAYLAR.ORG SİTESİ YAYIN İLKELERİ’ni, siteye kayıt olurken herhalde okumuşsunuzdur. Yedinci sıradaki ilkeyi bir kez daha okuyunuz lutfen. Benim, gerek siyâsi gerekse askerî makamlara göre duruşum, işte tam bu yedinci maddede ifade edildiği gibidir. Ne bir fazla, ne bir noksan. Lâkin ben, meselelerimizin ancak bu iki makamın müşterek çalışması ile çözüme kavuşacağına inanıyorum. Sizin farklı düşündüğünüzü sanmıyorum. Yanılıyor muyum?
Neticeten; bir tek ağaca bakıp ormanı tarif eden kişi, hata eder. Makalemdeki bir sözcüğe, bir cümleye ya da bir satıra bakarak beni anlamanızın imkanı yok. Bu cümleden olmak üzere, sitemizde yayınlanan “ADAM ARIYORUM, ADAM!” ve “DEVR-İ SABIK” isimli makalelerimi ve bu makalelere kıymetli okuyucuların ilave ettiği pek hasiyetli tenkitleri de okumanızı ve okuduktan sonra kanaat getirmenizi şiddetle tavsiye ederim.
Parmak izlerimiz bile farklıysa her konuda birebir mütabık olmak gibi bir mecburiyetimiz olmamalı. Fikirlerim, tarzım, üslubum ortada; isteyen alır, istemeyen almaz. Beğenip alanları da beğenmeyip tenkit edenleri de sevgiyle, saygıyla, hörmetle kucaklarım.
Şükrü IRBIK
Alıntı
#12 Erdal Günşer 10-08-2012 14:18
Sayın Irbık,
Siz, “açlıktan öldü.” ibaresinde cevap hakkını bizde bulmuyorsunuz. Bu doğru değil. Biz her türlü konuya yorum yaparız. Siz bu ibaredeki eleştiri hakkını merhumun yakınlarında veya vefat yazısını yayınlayanda buluyorsunuz. Yazı yayınlandıktan sonra topluma mal olmuştur. Kimsenin ağzını kapayamayız. Sus ve oku! Sakın düşünme kabul et!.. mantığı ile yazı yazamazsınız. Siz yazınıza yorum yapılmasa mı daha mutlu olursunuz,yoksa yapılırsa mı? Sizin de ikaz ettiğiniz üzere yazınızı daha fazla okudum. Şunu anladım ki; ilk seferinde çok doğru anlamışım. “Açlık veya aç olma” sıfatı hiçbir zaman bir emekli assubayın haklı feryadı olamaz. Çünkü memur sendikalarının Temmuz 2012’de yaptırdığı araştırmaya göre dört kişilik bir ailenin açlık sınırı bin yüz TL’nin altındadır. Kaldı ki,Türkiye’de yaklaşık 6-7 milyon insan asgari ücret ve onun da altında çalışıp yaşamını idame ettirmektedir. Bu ifade; bir hak gaspı, bir haksızlık, bir yanıltma, hepsinden de öte inandırıcılıktan uzaklaşma anlamı taşımaktadır. Uzun lafın kısası mücadelemizde Aç ölen assubayları sayarak kamuoyu oluşturma diye bir konu olamaz.
Size yorum yazanların bazılarının yorumlarının beğenilme sayılarına baktığımda sizi birazcık sert uslupta eleştirenlerin çok eksilerde puanlar aldığını görüyorum. Tabii ki bu puanlamada sizin payınız vardır demek istemiyorum. Ama bana çok ilginç geldi.
Emekli assubaylar.org sitesi ahbap çavuşların birbirini alkışladığı yer olmamıştır. Bundan sonrasında da olmaması için gerek eleştirel, gerekse öneri olarak elimden geleni yaparım. Sizin yazınızı kendinizce övmüşsünüz. Biz her zaman mücadelemize güç katan ve genel konumuza güç veren her türlü fikre katılmasak da saygı duyarız. Yazı yazma teknikleri görecelidir. Yılların edebiyatçıları bu konularda kavga ederler. Kimi yalın yazıyı, kimi ise sanatsal ağır anlamlı yazıları tercih eder. Eleştirenlere ders verir nitelikteki karşı yazınızı anlamakta güçlük çektim.
Şunu da unutmayın ki okuduğum kadarıyla ben dahil sizi eleştirenler en hafif üslupta eleştirmişlerdir. Saygılarımla…
Alıntı
#11 Adilhan Şanlı 09-08-2012 23:24
Sayın IRBIK; Sorunlarımızla ilgi tespitleriniz dogru.Ama baş aşagı duran bir dogru.Son Gen.Kur.Bşk.nımızı Sayın Başbakanımız gibi sizin de koruyup kolladıgınızı ve övdügünüzü satır aralarından anlıyoruz.Yazınızın bütününde on yıldır iktidarda bulunan ve bizi görmezden gelen iktidarın hasmane tutumuna hiç deginmemişsiniz.Dilinizin agırlıgına karşın güzel Türkçemizi seviyorum demenizi de anlamakta zorlandım.Arapça ve Farsça'nın dilimiz üzerindeki agır baskısını neredeyse överek anlatıyorsunuz.Sizi okumak isteyen gençler yanlarına Arapça ve farsça sözlük mü almalılar?Osmanlıca'nın da bir dil degil Arapça,farsça ve Türkçe karışımı sadece Osmanlı saray çevresinin ve onlara mersiyeler düzen saraydan beslenenlerin kullandıgı garip bir dil oldugunu biliyoruz.Kısacası,vefat eden bir arkadaşımız üzerinden sorunlarımızı ele alırken aynı zamanda da iktidar ve iktidarın özendigi Osmanlıcılıgı övdügünüz hissine kapıldım.Bu sınıfın sorunlarını yine bu sınıfın örgütlü gücü çözecektir.Unutmayın, Başbakanımızın "Buyur hocam" diye kapısına kadar ugurladıgı Özkök Paşa da tu-kaka dediginiz generallerin içinden çıkmıştır.Yani sınıf sorunlarımızı anlatırken Başbakanın çok sevdigi Özel Paşa'ya övgüler,alt kadrosuna da yergiler yapmak inandırıcı gelmiyor.
Alıntı
#10 Şükrü IRBIK 09-08-2012 15:49
Sayın Yaşar ÇAKAN,

Türk Astsubayının hakkını alması için başlattığımız mücadele; para pul meselesi olmakdan çıkmışdır artık. Hepimiz için bir şeref meselesi haline gelmişdir. Bunu görelim ve şerefimiz için, haysiyetimiz için mücadeleye destek verelim.

Ayağına diken battığı için sızlanıp kenara çekilenler, bu büyük oyunda figuran bile olamazlar. Tarih herkesi, kendi sözüyle yazacak. Bizler; azimle, inançla ve umutla, ömrümüzün son demine kadar bu şeref mücadelimize devam edeceğiz. Hatta öldükten sonra bile, şayet alamadan imamın kayığına binersek; kemiklerimiz, gaspedilen hakkımızı almak için sızlayacak.

Değerli site müdavimleri, dostlarım;
Azimli, inançlı ve umutlu insanlar ancak hedeflerine vâsıl olabilirler. Belletilmiş çaresizlik halet-i ruhu içinde debelenip duran vilâdî nevmit ve duruksun meslekdaşlarımız, kayığını kıyaya çekebilir.

Bir avuç bile olsa bizler, kayığımıza bindik ve vira demir dedik. Kayıkdakiler biliyor; artık geri dönüş yok! Kaplumbağa hızıyla fakat karınca azmiyle yol alıyoruz...

Yelkenimizi şimdilik kendi nefesimizle dolduruyoruz. Elbet bir gün uygun rüzgar esecek, bu zulmet sona erecek ve ilâhi adalet tecelli edecektir. Keser dönecek, sap dönecek, bir gün hesap dönecektir. Unutmayınız. Başarı, başaracağım diyenlerindir. Bundan şüphesi olan, oyun dışı kalır.
Rüzgâr esinceye kadar üfleyelim dostlar, hep beraber !.

Hörmetlerimle

Şükrü IRBIK
Alıntı
#9 yasarcakan 09-08-2012 12:08
Teşekkürler Sayın IRBIK,
Yazınızı ve yapılan yorumları da okudum.”Aç öldü” cümlesini ben açlık sınırında maaş alan bir meslektaşımız öldü olarak anladım.Değişik anlayan da var,kendi görüşleridir saygı duyarım.Fakat manevi şahsiyetine yani makamına saygı duyduğum Gen.Kur.Bşk.lığını işgal eden komutanın Astsubayın sorunları söz konusu olduğunda bizlerle aynı görüşte olduğu veya “yürekten hissettiği “ konusunda şüpheliyim.Açıkçası inanamıyorum.Bu konuda da ondan önceki komutanlar gibi sadece ve sadece yaptığının bir oyalamaca (gaz alma) olduğunu düşünüyorum.Bizleri büro memuru statüsünde görenlere karşı bir katre ilerlemesi yok.Çünkü kendilerinin de bizleri o statüde gördüğüne inanıyorum.Tabi ki makamına saygılıyız, hepsi o kadar.Bir komutanın Astsubayların sorunlarını bilmemesi mümkün değildir.Bilmiyorsa o koltuğu boşuna işgal ediyordur.Dernek Başkanımız dosya veriyor,görüşüyor sorunlarımızı anlatıyor icraat yok.Sonuç şu şekilde izah edilebilir;

Külliyen toplantı,
Külliyen brifing,
Nihayeti kokteyl,
İcraat mafiş..
Alıntı
#8 Osman Ada 05-08-2012 11:26
Sn.Irbık yazınız için teşekkür ederim,teşbihte hata olmaz derler ama ben de arkadaşlarım gibi rahmetli meslektaşımız için kullandığınız AÇ ÖLDÜ sözünün yerinde bir ifade olmadığını düşünüyorum. Atalarımız dünyada aç mezarı yok demişler, ön yargılarla gasp edilen haklarımız yüzünden aç değil ama sıkıntılı bir hayat sürüyoruz. Umarız adalet birgün yerini bulacaktır.
Alıntı
#7 Şükrü IRBIK 05-08-2012 04:32
Sayın Celal ELBİR, Sayın Erdal GÜNŞER,
Sitemizde şu günlerde yayınlanan Devr-i Sabık başlıklı makalemiz konusunda yazdığınız tenkitlerinizi dikkatle okudum. Şunu hemen ifade edeyim ki yapıcı olması şartıyla her türlü eleştiriye her zaman gönülden açığım. Ayrıca yazım hakkındaki samimi hassasiyetiniz için de teşekkür ederim. Yorumlarınızdan istifade edeceğimi biliniz.
Tenkidinizin ilk sırasındaki husus, yazıma konu olarak seçtiğim vefat haberi. Yazımda, rahmetliyi inciten ifadeler olduğunu söylüyorsunuz. Rahmetlinin adını zikretmedim, özel yaşantısı hakkında bir kelime yazmadım. Genelgeçer bilgiler çerçevesinde ve yazımın dokusuna uygun bir kurgu içinde sizin de bahsettiğiniz ifadeyle, konuyu tamamen soyut bir şekilde işledim. Rahmetli ağabeyimizi tanımadığım doğrudur, zaten bunu yazımda ifade ettim. Ancak beni şaşırtan şu oldu; benim yazdıklarımı tenkit eden sizler, rahmetliyi tanıyor musunuz? Rahmetli hakkında yazılanların doğru olmadığını söylüyorsanız, o zaman doğruları söylemekle mesul olursunuz. Benim yazdıklarımın doğru olmadığı konusunda elinizde müşahhas bilgi varsa bizimle paylaşınız. Elinde pankart, açlıkdan öldüğünü haykıran emekli meslekdaşımızın resmi yazımın içinde dururken, rahmetli aç ölmedi demek ne kadar doğru acaba? Ben, bu resimde çığlık atan meslekdaşımın hissine tercüman olmaya çalışıyorum. Rahmetliyi tanıyan kişi sayın Necdet TÖRE’dir. Yazımı bu açıdan değerlendirmek hakkı da bu haberi sitemize taşıyan sayın TÖRE’ye ait olsa gerekdir. Şu vakte kadar da kendisinden herhangi bir eleştiri almadım.
Yazınızda ikinci husus olarak bahsettiğiniz yabancı kelime kullanmaya gelince; sizin de bahsettiğiniz üzere, yeri geldiğinde Arapca, Farsca ve Osmanlıca kelimeler kullandım. Sizin de farkettiğiniz üzere aslında beni, Türkceye karşı hassas birisi olarak bilir arkadaşlarım.
Yabancı kelime deyince de aklıma Latin kökenli kelimeler gelir ve mümkün olduğu kadar uzak dururum onlardan. Arapca, Farsca ve Osmanlıca konusunda ise biraz farklı düşünüyorum. Dininin ve kültürünün çok önemli unsurlarını aldığım bu dilleri, kendime çok yakın hissettiğimi söylemeliyim. Çünkü, dinimin kitabı Kur’anın dili Arapca, ceddimin dili Osmanlıca, adım Şükrü Arapca. Ebemin, dedemin, anamın, babamın ismi hep Kur’andan alınma. Bu isimlerle ile de iftihar ederim.
Milliyeti, dini, ahlakı, bilimi, sanatı ve insanoğlunun ürettiği her türlü bilgiyi nesilden nesile aktarmanın yegâne vasıtası dil değil midir? Dilin terkibinde ise kelimeler vardır. Ben de öğrendiğim, büyüklerimden işittiğim sözcükleri yazılarımda ve konuşmalarımda severek kullanıyorum.
İnsanoğlu olarak her an, her gün yeni bilgiler öğreniyoruz. Çünkü öğrenmek, gelişmek insan olmanın en temel gereğidir. Siz de takdir edersiniz ki hayat, büyüklerimizin deyimiyle tekâmül, tekellüm (değişim, gelişim) ile kaimdir.
Bizim öğürlerimiz; kültürünü, örfünü, töresini ve dinini doğru öğrenen ve layıkıyla yaşayan belki de son nesil. Çünkü sizin de şahit olduğunuz gibi, bizler, dedemizin, ebemizin dizinin dibinde büyüdük. Onların ninnileriyle avunduk, masallarıyla uyuduk.
Okumayı, öğrenmeyi törpüleyen basın yayın ortamları ve aletleri gençlerimizin yakasına yapıştı ne yazık ki. Son yıllarda töremizi, örfümüzü dinimizi, ahlakımızı hele hele dilimizi istila eden yabancı kültürü ne yazık ki gençlerimizi 200 kelimeyle esir aldı. Gençler sadece 200 kelimeyle konuşuyorlarsa peki, o zaman sözlüğümüzdeki yüzbinlerce kelimeyi ne yapacağız?
Televizyonda ve Oktay SİNANOĞLU’nun deyimiyle örütbağda (internette) insanlar sadece kendilerine verilen kadarıyla yetiniyorlar. Sorgulama yok, araştırma yok, merak yok! Ne duyarlarsa, ne okurlarsa doğru olup olmadığına bakmaksızın öylece alıyorlar.
Hiç bir dil mükemmel değildir; her dilin eksiği vardır bence. Sadece bazıları diğerinden daha güzeldir. Benim dilim de anamım sütü gibi, dünyanın en güzel, en zengin, en besleyici, en köklü, en zarif dilidir. Güzel Türkcemizde öyle kelimeler var ki, dünyanın hiç bir dilinde karşılığı yoktur. Aynı şekilde başka dillerde öyle kelimeler var ki Türkcemizde tam anlamını verecek sözcük yok.
Kullanmazsanız, kaybederseniz. Gitmediğiniz köy, sancak göstermediğiniz deniz, ayak basmadığınız toprak, sizin değildir. Elinizden, avucunuzdan, ayağınızın altından yavaş yavaş kayar ve bir gün gelir, tamamen kaybedersiniz. Kelimeler de böyledir. Kullanmazsanız, unutursunuz, kaybedersiniz. Ben, TDK’nın sözlüğünden aldığım, dedemden duyduğum, anamdam öğrendiğim; türkülerde, kitaplarda, şarkılarda, filimlerde duyduğum kelimeyi benden sonraki nesile aktarmakla mükellefim ve yazılarımda tabii ki kullanacağım. Eğer yazdığım bir kelimeyi, parantez içine alıp başka bir kelimeyle açıklamak zorunda kalıyorsam burada durup düşünmek gerek. Kendi sözlüğümden aldığım kelimeyi, parantez içine hapsetmeye hakkım olmadığı düşüncesindeyim. Üstelik, bu kelimeler benim şahsî malım değil. Ben heves edip öğrenmişsem, ben biliyorsam, herkes öğrenebilir, kullanabilir. Cebinde en azından 500 liralık bir telefon taşıyan bir vatandaş, bir genç, öteki cebinde de pekâla 10 liralık bir sözlük taşıyabilir, değil mi?
Çok kullanılmadığını ifade ettiğiniz sözcüklere gelince, size göre bunların tamamı dört adet. Bazıları mükerrer de olsa yazımda 2.133 sözcük kullanmışım. Şu saate yazımı yediyüzden fazla kişi okudu. Sadece bir okuyucu, dört kelimenin anlamını bilmediğini söyledi. Makul, kabul edilebilir bir rakam.
Sayın ELBİR, yorumunuzda bahsettiğiniz “gadir” ve “kıygı” sözcüklerini kullandığım parağrafda, farklı cümlelerde üç kere” haksızlık” kelimesi kullandım. Aynı parağrafın son satırında bir çeşni olsun diye de “gadir” ve “kıygı” sözcüklerini bilerek ve isteyerek kullandım. Şu an okuduğunuz parağrafda da sizin de fark ettiğiniz üzere, birbirinin eş anlamlısı olduğu için bazen “sözcük”, bazen de “kelime” ifadelerini kullandım. Fena bir şey mi?
Yazımdaki bazı kelimelere bakarsanız birden fazla anlamı olduğu görülür. Örneğin ”bîgane” kelimesini ele alalım. Türkce karşılığı “ilgisiz, kayıtsız” demek. Ben yazımda “ilgisiz kalamayız” ya da “kayıtsız kalamayız” dersem eğer, kelimenin anlamı daralır ve düşüncemi tam olarak cümleye yansıtamam. Benim düşüncemi burada ifade edebilecek yegâne sözcük, “bîganedir”. Ya da muhannet; kalleş, kahpe, namert. Ben, “muhannet” demeyi tercih ettim. Bu kelimenin yerine, okuyucu hangi anlamı uygun görürse, hangi karşılığı isterse onu kullanır. Karşılığı olan kelimelerden istediğini seçmek, okuyucunun hakkıdır. Kaldı ki, bîgane sözcüğünün iki karşılığından birisi; muhannet kelimesinin üç karşılığından üçü de Arapcadır.
Muhterem Meslekdaşlarım,
Tabiatta hiç bir şey gereksiz, lüzümsuz değildir. Hiç bir şey ne fazladır, ne de eksik! Çünkü, neslinin devamı için, yaşatmak için, tabiat her şeyi kucaklamak ve çeşitli olmak zorundadır. Dedemizden, ebemizden, anamızdan, babamızdan nininlerle, masallarla türkülerle duyduğumuz sözcükleri, kelimeleri, kelamları, ez cümle bilginin her türlüsünü çocuklarımıza aktarmanın en güzel ve en kalıcı yollarından birisi de yazıdır. Yazının, bu manada kelimenin; eskisi, yenisi; az kullanılanı, çok kullanılanı; iyisi kötüsü yoktur bence. Mahir o dur ki her sözcüğü inci tanesi gibi yerli yerinde kullanabile. Hepsi, her zaman kullanılsın ki dil gelişsin. Dil gelişsin ki bilimde tekâmül olsun, medeniyet ilerlesin. Hepsini kullanalım ki hiç birisini kaybetmeyelim ve çocuklarımız bizden daha çok bilsinler.
Bazen sıkıntı verse de sevindirici olan şu ki, benim gördüğüm kadarıyla yeni nesil, yani çocuklarımız, geçmişi geleceğe bağlayan bu tür kelimeleri öğrenmeye pek hevesli.
Bırakalım genç okuyucular merak etsinler. Çünkü merak, öğrenmenin anahtarıdır. İki günü aynı olan kişi, zarardadır. Bilen ile bilmeyen bir olur mu? Bize dayatılan 200 kelimeye kendimizi hapsetmeyelim. Yeni bir kelime duyan, gören, işiten bir insan; şikayet etmek yerine, o kelimeyi öğrenmenin tarifsiz hazzını ve heyacanını yaşasın ki hayat ileriye ve iyiye doğru evrilsin.
Türk'ün Türk'e öğüdüdür."Oğul, atasını geçmelidir". Çocuklarımızın, bizden daha iyi, daha yüksek olmak gibi bir mecburiyetleri ve hedefleri olmalıdır. Bırakalım, genç arkadaşlarımız, yeni bir şeyler okumanın, duymanın, öğrenmenin ve yeri geldiğinde söylemenin, öğretmenin dayanılmaz hazzını, heyacanını ve gururunu yaşaşınlar.
Ünlü ünsüz uyumu konusuna gelince Sayın ELBİR; söylediğiniz doğrudur, hatalı geçişler yapıyorum ve bunun farkındayım. Ancak peşinen kabul etmemiz gereken bir hakikat var ki her şahıs, nev’i şahsına münhasırdır, yani eşşizdir, Yüce rabbim böyle yaratmışdır çünkü. Bu cümleden olmak üzere, her şahısın kendine özgü bir yazı üslubu vardır, olmalıdır da. Beğenilse de beğenilmese de bu üslup, yazı konusunda kişinin şahsiyetinin bir mühürüdür. Şahsiyetli yazılara da kendi adıma saygılıyım.
Sayın GÜNŞER,
Yazımı, kendi ifadenizle biraz eksik bulduğunuzu ifade etmişsiniz. Bu değerlendirmeye saygılıyım. Dil gibi, yazılan yazıların da mükemmel olmadığını söylemeliyim. Bu ifadem, kendi yazılarım geçerlidir. Lâtif bir cümle yazmak için bile ciddi bir emek ve zaman isteyebiliyor. Yazılmış bir yazıyı okuyup tarafsız olarak değerlendirmek elbette zordur, ancak çok daha zor olan bir şey var ki o da yazmakdır.
Ben, köfte ekmek yer gibi, kabak çekirdeği çitler gibi ayaküstü okunacak yazılar yazmakdan yana değilim. Methiye olsun diye söylemiyorum ancak yazımı anlayabilmek için bir kaç kez okumak, biraz düşünmek gerekebilir. İyi bir sözlüğü karıştırmak, bir kaç yere not almak, hatta şu anda yaptığınız gibi bana bir şeyler sormak zorunda kalabilirsiniz. Çünkü unutmayınız, zahmetsiz okunan yazılar; sabun köpüğüne benzer, dağarcıkda kalmaz.
Muhterem meslekdaşlarım,
Ben yazımda okuyuca, emekli astsubayın şeref mücadelesi için hedef göstermeye çalışıyorum. Önümüzdeki aylar ciddi ve önemli gelişmelere uyanmak üzere. İşimiz çok. Yazımda bahsettiğim üzere, ışığı gözümüze değil, hedefe tutalım. Hedefi gösteren parmağa bakan kişi, hedefi ıskalar. Parmağıma bakmak yerine, yazımın özüne, hedefine bakılmalıdır.
Hörmetlerimle
Şükrü IRBIK
Alıntı
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Baş öğretmenimiz ulu önder Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin,adaletin,huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Çarşamba, 24 Kasım 2021
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZIN KAHRAMANI VE LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU, BÜYÜK DEVRİMCİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ARAMIZDAN AYRILIȘININ 83. YILINDA SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ... RUHU ŞAD, MEKANI CENNET OLSUN. 10 KASIM 1938 ! Bir devre damgasını vurmuş, dünyanın gidişatını değiştirmiş, yalnızca yaşadığı ülkede değil, mazlum ülkelerde d...
Çarşamba, 10 Kasım 2021
SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. Cumhuriyetimizin 98. Kuruluș Yıldönümü kutlu olsun. Laik Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk, silah arkadașları ve devletimizin bekası uğrunda canlarını veren aziz șehitlerimize minnettarız, Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun. Gazilerimize de șükranlarımızı sunuyoruz...
Cuma, 29 Ekim 2021
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ