ASSUBAYLIK MESLEĞİNİN TÜRK TARİHİNDEKİ GELİŞİM SÜRECİ (BÖLÜM-II)

kolaj

Osmanlıda da görülen ve ortaçağ dönemindeki toprağa ve soyluluğa dayalı sistem artık çökmekte,  yeni keşif ve icatlar ile ekonomik oluşumlara göre yeni bir yapılanma ortaya çıkmaktadır. Maaşlı ordu, ulusal ordu, işini bilen ve teknik donanıma sahip profesyonel ordu kavramları her geçen gün gerekliliğini hissettirmekte ve bu konuda uygulamaya geçenler ile geç kalanlar arasındaki fark savaş meydanlarında net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Modernleşme çabaları kapsamında, Osmanlı'da ilk askeri hazırlık okulu II. Mahmut Döneminde açılmıştır.  Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusunun kuruluş aşamasında yaşları on beşin altında olan çocukların da askere alınmış olması neticesinde, bu çocukların eğitimi için Sehzadebası’ndaki eski Acemi Oğlan Kışlası adı “Talimhane” olarak değiştirilmiştir. Bu çocukların eğitimi ile ilgili olarak; Padişah II. Mahmut, Nazır Hacı İbrahim Saib Efendi tarafından yazılan takrir ve Serasker Ağa Hüseyin Paşa’nın telhisi “Nizâm-ı Talimhânei Sıbyân-ı Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye” adıyla 9 Zilhicce 1241/15 Temmuz 1826’da kanun haline getirmiştir. Talimhanede on beş yaşına girenler yüzbaşının tavsiyesi uyarınca Asâkir-i Mansûre birliklerine piyade neferi veya tüfekçisi, nalbant, marangoz veya katip olarak tayin edilmekteydiler. Bunlar arasında tüfekçi bölüklerine kaydedilenler onbaşı rütbesiyle yeni görevlerine başlamaktaydılar. Askerî Hazırlık Okulu diyebileceğimiz Talimhane’nin ömrü kısa sürmüştür. Talimhane’nin öğrenci kalmayışı sebebiyle ne zaman kapatıldığına ilişkin elimizde bilgi bulunmamaktadır. Çocuk neferlerin yaş durumunu dikkate alarak; talimhanenin, kuvvetle muhtemel, 1829 yılında kapanmış olabileceğini söyleyebiliriz.

Osmanlı Ordusunda rütbe terfisi başarıya, eğitim ve disipline dayalıydı. Nefer olarak başladığınız bu sistemde başarılarınıza paralel olarak çok yüksek rütbelere ulaşmanız mümkündü. Yani katı bir sınıfsal yapılanma söz konusu değildi. Harp Okullarının ve Küçük Zabit okullarının açılmasıyla birlikte mektepli ve alaylı çatışması da başlamış ve zaman zaman istenmeyen türden olaylar ortaya çıkmıştır. Özellikle Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında Türk Ordusunda başarıya endeksli terfi azalmış ve sınıflaşma oluşmuştur.

Osmanlı'da; Nizam-ı Cedit, Sekban-ı Cedit ve Eşkinci Ocağı gibi modernleşme çabaları sonucunda, Yeniçeri Ocağı 15 Haziran 1826 tarihinde kaldırılmış ve Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusu kurulmuştur. Nizam-ı Cedit yapılanmasına benzeyen bu yeni ordu, günümüz modern Türk ordusunun da başlangıcı sayılmaktadır.

"Asakir-i Mansûre-i Muhammediye" adıyla kurulan yeni orduda "Nizamiye" adlı muvazzaf kuvvetlerle "Redif" ve "Müstehfaz" adlı ihtiyat kuvvetleri vardı. Böylece kuruluşundan beri çeşitli türde askerlerden yararlanma yoluna giden Osmanlı Devleti’nin, savaşta ve barışta tek bir ordusu bulunuyordu.

Sultan II. Mahmut, 7 Temmuz 1826 tarihinde "Asakir-i Mansûre-i Muhammediye"'ye ait bir de kanunname yapmıştır. Kanunnameye göre önceleri 1200 kişilik olması düşünülen bu teşkilat, 1500'er kişiden meydana gelen ve tertip adı verilen 8 birliğe ayrılmış, Her tertip sağ ve sol olmak üzere iki kola ayrılmış, her kolun başına ağa-yı yemin (sağ kolağası) ve ağa-yı yesar (sol kolağası) unvanı ile birer subay getirilmiştir. Her kol 100 kişiden olmak üzere "Saf" adı ile 6 kısma bölünmüş, her safın başına bir yüzbaşı atanmıştı. Yüzbaşının emri altında bulunan her on erin biri onbaşı rütbesinde idi. Bundan başka her kolun içinde kol mülazımı, yüzbaşı mülazımları, sancaktar, çavuş, topçu ustası, topçu kalfası (halife), topçu araba, cebehane ve mızıka mürettebatı, saka, bir de nefer katibi vardı. Sekiz tertibin başına Serasker Paşa ile Nazır tarafından seçilen ve Kapıcıbaşı derecesinde başbinbaşı adı ile yüksek rütbeli bir subay getirilmiş ve Masraf-ı Şehriyari Katipliği ile Süvari Mukabeleciliği arasında bulunan bir de katip atanmıştır.

II. Mahmut tarafından oluşturulan bu yapılanmada, Osmanlıdaki geleneksel çavuşluk sistemi kaldırılmış, er ile subay arasındaki küçük rütbelere “çavuşluk” sanı verilmiştir. Böylece Türk’ün geleneksel yapısı terkedilerek, batının normları kullanılmaya başlanmıştır. Uzun yüzyıllar boyunca askeri konularda çağın gelişimine uyum sağlamakta geciken Osmanlı, kendi askeri sistemini yapılandırmak yerine, geç kalmanın bir bedeli olarak, örnek alınan değil, örnek almak zorunda kalan konumuna düşmüştür. Zaten bundan sonraki süreçlerde de Türkün kendi askeri değerleri hiç yenilenemeyecek, hep batının norm, statü ve kuralları benimsenmeye devam edilecektir.

Artık bu andan itibaren dünya sathında Subay ve Assubay tanımlamaları ayrışmaya başlar. Dünya ordu anlayışında sanayileşme, coğrafi keşifler, bilimsel icatlar, ulusal ordu kavramı, zorunlu askerlik kavramı ve sanayileşmenin getirdiği sınıflaşma nedenleriyle değişmeler yaşanmaktadır. Subayların hem askeri hem de politik görevleri üstlenecek şekilde yetiştirilmesinin gerektiği, assubayların ise asıl konusunun askerlik ve seçmiş oldukları meslekleri olduğu genel kabul görür. Daha sonraki süreçlerde ayrışma iyice derinleşecek, assubaylar ordunun belkemiğini ve orta sınıfını temsil eder hale gelirken, subaylar; belirli bir rütbeyi aştıklarında tamamen aristokrat bir sınıf olma özelliğine kavuşacaktır.

1828 yılında Asakir-i Mansure-i Muhammediye terimlerinde esaslı değişiklikler yapılmış, tertip yerine "alay" , kol yerine "tabur", saf yerine de "bölük" kelimeleri kullanılmıştır. Yeni değişikliklere göre, her alay 500 mevcutlu üç taburdan meydana gelecekti. Başbinbaşılık da kaldırılarak, her alay "miralay" adında yüksek rütbeli bir subaya, her tabur da bir binbaşının emrine verilmiştir.
Bundan başka, her alaya bir "kaymakam", bir "alay emiri", her tabura da sağ ve sol ağaları adlı iki "kolağası", biri "sancaktar" ve bir "tabur katibi", yüzbaşıların komutasında kalan bölüklere de iki "mülazım", bir "başçavuş", dört "çavuş", bir de "bölük emini" verilmişti.

Yukarda belirtildiği gibi, Osmanlılarda modern ordu kavramı esasına göre ilk Assubay yapılanması diyebileceğimiz bu yapılanma, Küçük Zabitler ismi altında; Bölük Emini, Çavuş ve Başçavuş olarak, 1828 yılında uygulanmaya başlanmıştır.

Bu dönemde; orduda ihtiyacı olan assubaylarımız sürekli olarak aynı görevi yapan ve bu nedenle bilgi ve becerisi ile sivrilmiş erbaşların “Gedikli” unvanı ile muvazzaf hizmete alınmaları yoluyla sağlanmıştır. Gedikli erbaşlar kıtalarda gösterdikleri başarı ve yeteneklerine göre onbaşı (Bölük Emîri), çavuş ve başçavuşluğa kadar yükselebiliyorlardı. Bu gedikli küçük zabitan ve erbaşlar aynı zamanda alaylı subaylar için de bir kaynak oluşturuyorlardı.

1826 yılından itibaren Osmanlı Devletinde de subaylar ve küçük rütbeli subaylar arasında ayrım başlar. Modernleşme hamlelerine ordudan başlayan Osmanlı, yaşadığı iç ve dış olaylar nedeniyle tam anlamıyla bir reformu hayata geçiremez. Subayları için Harp Okulları ve akademiler açarken, assubaylarını (küçük rütbeli subaylar) hala kışladan yetiştirmeye devam eder. Bunlar alaylı subaylar olarak yükselmeye devam ettiklerinde ise orduda mektepli ve alaylı subay çatışması başlar. Nihayetinde eski ile yeninin çatışması, biraz da o günlerin siyasetine bulanır ve “31 Mart Vakası” olarak karşımıza çıkar.

Modern ordu demek, top, tüfek gibi yeni silahlar, bunların mühimmatı ve teçhizatı yani bunları üretecek fabrikalar, yeni savaş gemileri yapacak tersaneler demekti. Ama bu yeni silahları, savaş araç gerecini kullanabilmek, üretebilmek, bunların eğitimini verebilmek, bu modern silahlara uygun yeni savaş düzenini uygulayabilmek için özel olarak yetişmiş kadrolara da ihtiyaç vardı. Dolayısıyla modern ordu demek bu anlamda askeri ve teknik okullar, yeni bir eğitim sistemi de demekti. Osmanlı padişahlarının reform hareketleri esas olarak bu amaca yani güçlü modern, merkezi bir ordu yaratmak için bu kurumları açmaya yönelmişlerdir.

Her yenilgiden sonra modernleşme çabaları adeta bir çırpınışa dönüyor, çoğu zaman ayaklanmalar ve isyanlarla tökezliyordu. Yenilgilere ve toprak kayıplarına rağmen asıl sorunun sebebi bulunamıyor ya da görmezden geliniyordu. Ordudaki ıslahat hareketleri ithal subaylara havale edilmişti. Donanmada İngiliz ve Amerikan subaylar, Kara Ordusunda Almanlar söz sahibiydi. Çağı okuyacak, ihtiyacı tespit edecek kimseler ortalarda görünmüyordu. Silahlar, gemiler, toplar ve cihazlar alınıyor mühendisler ve bilgili subaylar yetiştiriliyordu ama işler yine de iyi gitmiyordu.

Özellikle deniz kuvvetlerinde sorun apaçık belliydi; personeldi. Gerekli yetenekte ve gerekli sayıda subay, assubay ve deniz eri olmadıkça denizcilikte problem çözülemezdi. Bu kapsamda, 1890'lı yıllara gelindiğinde, artık Gedikli Sınıfı diye tanımlanan assubaylar için de bir okul açılması ihtiyacı doğmuştur. Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa'nın 5 Şubat 1890 tarihinde Ceride-i Bahriye Gazetesinde de yayımlanan "Gedikli Sınıfı"nın açılması emri  ve “Şura-ı Bahriye”nin 3 Nisan 1890 tarih ve 21 sayılı nizamnamesi ile topçu, işaretçi, serdümen ve porsun, sanayi ve makine sınıflarında görev yapmak üzere Deniz Gedikli Subay  sınıfının kurulması için bir nizamname çıkarılmıştır. Bu nizamname, modern anlamda assubaylığın resmi olarak Osmanlı ve Türk bahriyesinde ve ordusunda ilk kez bir mesleki sınıf adıyla yer alışı açısından önemlidir.

Bu nizamname ile birlikte, gemilere sivil personel alınmaması, yalnız İstanbul çocuklarından olmak üzere gedikli temin edilmesi kararlaştırılmıştır. 15 Haziran 1890 tarihinde Selimiye Gemisi'nde ilk Deniz Gedikli Sınıfı eğitim ve öğretime başlamıştır. Fakat kısa bir süre sonra uygulamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle bu sınıf kapatılmıştır.

Burada Gedik kelimesinin anlamı üzerinde de duracağız. Gedik; İmtiyaz ve tekel anlamına gelmektedir. Resmen 1727 yılında kullanılmasına rağmen, çok daha önceleri de yaygın olarak kullanılagelmiştir. Esnaflıkta kullanılan bir terim olan Gedik, 1727 yılında İstanbul'da mal ve hizmet gereksinimlerinin karşılanmasında oluşan arz-talep dengesizliğini gidermek amacıyla belirli bir zenaat ya da ticareti yapabilmek için devletçe verilen ayrıcalık anlamına geliyordu. 1727 yılında Osmanlı'da esnafın sayısı “ustalık” adıyla sınırlandırılmış ve buna gedik denmiştir. Askerlikte gedik ve gedikli teriminin kullanılması da assubaylığı yani neferden (er ve erbaş) farklılığı ve mesleğinde ustalığı ve o mesleğin daimi elemanı (müdavimi) oluş anlamlarını vurgulamak açısından tercih edilmiş olsa gerektir. Belki şöyle de söylenebilir: Orduda da bir tür askeri lonca yapılanması düşünülmüş ve bu yapılanmanın hiyerarşik rütbe esasından ziyade bir tür ustalık, kalfalık ve çıraklık şeklinde olması hesap edilmiş ve sırf orduda yer alacakları için rütbe ihdas edilmiş, rütbeler arası hiyerarşiye fazla özen gösterilmemiştir.

Gedikli Zabit kavramı ayrıştırmanın başlangıcıdır aslında. Bu kavram, o dönem model alınan İngiliz Ordusundan kopya edilmiştir. Zaten Osmanlı’nın son dönemlerinde Kara ordusu Alman subaylara, Deniz ordusu ise Amerikalı ve İngiliz Subaylara teslim edilmiştir.

Batıdaki Gedikli Zabit yapılanması ise 13.yy’da İngiliz Kraliyet Donanmasında oluşmaya başlamıştır. O dönemde askeri deneyimleri nedeniyle Deniz Kuvvetlerinin komutası soyluların elindeydi. Bu soylular, o dönem teğmen ve yüzbaşı rütbelerini taşıyorlardı. Soyluluk ünvanı taşıyan bu subaylar bir gemide yaşamın nasıl olacağını, gemi idamesini, gemi silahlarının nasıl kullanılacağını ve bir geminin tek başına nasıl seyir yapacağını bilmezlerdi. Onlar, genellikle kıdemli denizcilerin ve gemi kaptanlarının işbirliğine ve teknik uzmanlığına bel bağlayıp güvenmişlerdi. Bu usta denizciler ve kaptanlar, gemilerin kullanımı ile ilgili teknik detaylara ve silahların çalıştırılmasına dair tüm bilgilere sahip oldukları gibi kullanmaya da yatkındılar.

Böylece, assubayların “küçük zabit” olarak başlayan ayrışması “gedikli küçük zabit” olarak devam eder. Yabancılara teslim edilen ordularımızda artık milli bir yapılanma değil, uydurabildiğin gibi uygula dönemi başlamıştır. Küçük rütbeli zabitler artık zabit değil, gedikli zabit olmuşlar ve zabit sınıfından temelli kopmuşlardır. Bundan sonraki süreçte de bir darbe daha alacaklar ve gedikli erbaş olarak (3 Mart 1924 ve 10 Haziran 1935)tanımlanacaklardır. Böylece tarihsel yapılarından epeyce uzaklaştırılmış olacaklardır. Fakat bu azimli sınıf, kendisini bilgiyle donatarak hem dünyada hem de ülkemizde çağın gelişimine ayak uydurmuş, özellikle ülkemizde, uzun soluklu mücadeleler sonrasında “assubay” olarak ayrı ve özgün bir yapıya kavuşmuştur.
(Yakın tarihimize ilişkin diğer olay ve ayrıntılar Assubaylarla ilgili Kronoloji çalışmasında yer almaktadır. Burada bazı önemli konulara değinilerek, bir sonuca ulaşılmaya çalışılacaktır.)

3 Mart 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Türk eğitim sistemi yeniden düzenlenmiş, bu çerçevede değişik zamanlarda on adet “Gedikli Erbaş Hazırlama Ortaokulu” açılmıştır. Bu çerçevede daha önce Gedikli Küçük Zabit, Çıraklar ya da Gençler Mektebi adını alan assubay okulları “Gedikli Erbaş Hazırlama Ortaokulu” olmuştur. Bununla eş zamanlı olarak, ordudaki hiyerarşide de assubayların konumları gayri resmi olarak (ya da yarı resmi)erbaş statüsüne indirilmiştir. (Çoğu yerde hala Gedikli Küçük Zabit olarak geçmesine rağmen Gedikli Erbaş tanımı kullanılmaya başlanmış ve bu konuda ortada bir kafa karışıklığı yaşandığı gözlemlenmiştir.)

1929 yılında Gedikli Zabit statüsü kaldırılır. Takiben 10 Haziran 1935 tarihinde İngiliz sistemi örnek alınarak yeni bir yapılanmaya gidilir. 2771 sayılı “Ordu Dahili Hizmet Kanunu” ile yeni rütbe ve kategori tanımlamaları yapılmıştır. Rütbe kategorisi olarak; şu gruplar belirtilmiştir. Erbaşlar: Onbaşı, Çavuş, Üstçavuş, Başçavuş, Başgedikli/Asubaylar: Yarsubay, Asteğmen, Teğmen, Yüzbaşı, Binbaşı / Üstsubaylar: Yarbay, Albay, Generaller ve Mareşal.

Assubaylara karşı yapılan haksızlıkta sınıra ulaşılmıştır. Statüleri erbaştır artık.

Assubayların kendilerinin farkında olma sürecine ilişkin ilk göze batan ışıltıya Nazım Hikmet’in Donanma Davası’nda (1938)rastlanmaktadır. Burada bir avuç deniz assubayı ( o zaman gedikli erbaş konumunda) kitaplar okuyarak, kendilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Kitap temin ettikleri kaynaklardan bazıları Nazım Hikmet ile dolaylı ya da doğrudan bağlantılıdır. İşin ucu Nazım Hikmet’e kadar ulaşınca, yapılan operasyonlar neticesinde askeri mahkemede yargılanmışlardır. O dönemlerde ülkemizde yoğun bir Komünizm korkusu olduğundan, bu assubaylar ve davada yer alan siviller çok ağır cezalara çarptırılmışlar, yüzer-gezer mahkemelerde yargılanmışlardır. Çok ağır cezalandırılan bu aydınlanma girişimi sonrasında, Menderes döneminde bazı faaliyetler gözlenmekle birlikte; assubayların haksızlığa uğradıklarının farkına varıp sokaklara taştığı dönem olarak 1970 ve 1975 yılları ayrı bir öneme sahiptir. Halen assubaylar bu döneme ilişkin hikayeleri, efsaneleşmiş eylemleri ve bu eylemler sonucu acılar çeken kuşakları saygı ve sevgiyle yad etmektedir. Hatta bugünkü kazanımların pek çoğunun o onurlu eylemler sayesinde elde edildiği herkesçe kabul görmektedir. 1938 yılında başlayan uyanış, 1970’li yıllarda zirve yapmış ve assubayların hak arayışları 9 Ekim 2010 Ankara Mitingine değin onurla sürdürülmüştür.

2 Temmuz 1951 tarihinde assubaylar Adnan Menderes’in başbakanlığındaki Demokrat Parti iktidarı döneminde nihai statüsü olan “Assubaylık” statüsüne kavuşmuş, çok uzun yıllar sonra, 2002 yılında yapılan düzenleme ile de Askeri Ceza Kanunu’nda aynı statüye ulaşmıştır.

1951 tarihli düzenlemenin eğitime yansıması gecikmeli olmuş ve 1964 yılında assubay yetiştirme sisteminde de yeni bir düzenleme yapılmıştır. Ortaokul düzeyindeki Gedikli Erbaş Okulları kapatılarak, lise düzeyinde eğitim veren “ Astsubay Hazırlama Okullar” açılmış ve ordumuzun teknik sınıflar dışındaki muharip ve yardımcı sınıf assubay gereksiniminin önemli bir kısmını bu kaynaktan karşılamıştır. Gerektiğinde ihtiyaca göre yeni okullar açılarak, bu yapı 2002 yılına kadar sürdürülmüştür.
Yaşadığımız bu yeni yüzyılda ise teknolojide yaşanan hızlı değişme ve gelişmeler, küreselleşme olgusunun etkinliğini artırması, bilgi alışverişi ve ulaşımın kolaylaşması ülkelerin ulusal ekonomilerini etkilemiş ve ekonomiyi ön plana çıkarmıştır. Bu durum, ürettikleri çok çeşitli mal ve hizmetleri, zamanında ve kaliteli olarak teslim etmek konusunda işletmelerin daha duyarlı olmalarını sağlamıştır. Ayrıca, teknolojiyi anlayan, yorumlayan, uygulayabilen,  verimli ve kaliteli mal ve hizmet üretebilen yüksek nitelikli iş gücünü daha etkin duruma getirmiştir. Dünya böyle hızlı bir değişimi yaşarken, ülkemiz de bilgi çağını yakalama konusunda önemli adımlar atmıştır.

Türk Silahlı Kuvvetleri de gelişen teknolojiye ve çağın yeniliklerine kendi bünyesi içerisinde ayak uydurma çabası içindedir. Günümüzde kaliteyi yakalamanın ancak alanında eğitim alan ve aldığı eğitimi uygulayabilen yetişmiş teknik elemanlarla mümkün olacağı kabul edilen bir gerçektir. Bu anlayış ve değişimlerin ışığı altında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin eğitim alanındaki ihtiyaçlarını karşılamak için, nitelikli insan gücü yetiştirilmesine yönelik olarak çeşitli çalışmalar her zaman yapılmaktadır.

  • İşte tüm bunların gereği olarak, 11.04.2002 tarihinde çıkarılan kanunla birlikte 2002-2003 ve 2003-2004 eğitim-öğretim yıllarından itibaren lise düzeyindeki “Astsubay Hazırlama Okulları” kapatılarak, “Astsubay Meslek Yüksek Okulları”na geçiş başlatılmıştır.

Bir nevi Anadolu Liseleri, Meslek liseleri ve Askeri Liselerin karışımı olarak eğitim veren bu okullar son mezunlarını vermeleri ile birlikte tarihe karışmış, yerini akademik bir yapısı olan ve bulunduğu kuvvet komutanlığına bağlı olmakla birlikte, Yüksek Öğretim Kurumu ile de idari bağı olan Astsubay Meslek Yüksek Okullarına bırakmıştır.

2002 yılından itibaren Türk Silahlı Kuvvetlerinde sözleşmeli bayan assubaylar da görev yapmaya başlamıştır. İlk uygulama, 2002 yılında, Jandarma Genel Komutanlığı ile başlatılmış, 2006 yılında ise Kara Kuvvetleri Komutanlığı da bayan assubay alımını uygulamaya koymuştur. İlk mezunlarını 2003 yılında veren bayan assubaylar, kahraman ve cefakar Türk ve Anadolu kadınının örnek bir timsali olarak halen ordumuz saflarında görev yapmaktadır.

Halen Astsubay Meslek Yüksek Okulları olarak eğitimine devam eden eğitim kurumlarımızın lisans seviyesine yükseltilmesi çağın bir gereği olarak kaçınılmazdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetici kademesi için bu karar çok zor bir karar olacaktır. Çünkü daha önceki deneyimler göstermektedir ki, söz konusu olan assubayların modernleşmesi ise hemen bir bağnaz yapı ortaya çıkmakta ve modern atılımları engellemeyi başarı saymaktadır.

Bugün kışlaya gelen erlerimizin çoğu yüksekokul mezunudur, dolayısıyla onlarla ilk teması sağlayacak ve emir komuta edecek assubayların da en az onlar kadar eğitimli olması kaçınılmazdır.

Burada belirtemeden geçemeyeceğimiz husus; her zaman modern adımları atmakta en öncü kurum olan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin; bu yapısını kaybetmeye başladığı, özellikle de Assubay Meslek Yüksek Okullarının açılması kararında oldukça geç kalmış olduğudur. “Harp Okulları beyaz iskarpin giysin, Assubay okulları mezuniyete kadar siyah iskarpin giysin” (Deniz Kuvvetlerinde ama her kuvvette benzerleri var) zihniyetini taşıyanlar Türk Ordusunun gelişmesine, çağın ordusu olmasına ayak bağı olanlardır. Onlar hala ayakkabı renginde, uçuş brövelerinin tam mı yarım mı çeyrek mi olacağında takılı kalmış, şekilciliğin gazoz ağacından amuda kalkık bir vaziyette meyve toplamaya uğraşmaktadırlar.

SONUÇ VE YORUM Assubaylık mesleğinin tarihsel gelişimi ile ilgili olarak çıkartabileceğimiz sonuçlar:

1- Ulusal ordular ortaya çıkıncaya kadar assubay kavramından hiç söz edilmemektedir. Onbaşıdan itibaren general/mareşale kadar tüm rütbeler subay tanımı içinde yer almaktadır.

2-Ulusal Ordu kavramı ile birlikte ayrışmalar da başlamış ve assubaylar, “küçük rütbeli subaylar” olarak anılır olmuştur. (Osmanlı daha ileriye gitmiş, gedikli zabit kapsamına alarak, gedikli küçük zabit adını vermiş ve sınıf farkını derinleştirmiştir.)

3-Yirminci Yüzyılın başından itibaren assubaylar, tenzil-i rütbeye uğramış ve konumları, “erbaş” ve “diğer rütbeliler” durumuna indirilmiştir. Bugün tanımında dahi subay eki olmasına rağmen (NCO), subay kategorisinde gösterilmemektedir. (Bizde ise 1935-1951 yılları arasında erbaş statüsü uygulanmış, 1951 yılından itibaren şimdiki özel konumuna ulaşarak, daha çok subay yardımcısı olarak değerlendirilmesi sağlanmıştır.)

4- Günümüz bağlamında assubaylık mesleğini ele aldığımızda, dünya ordularının birbirleriyle olan ilişkilerine, kendi tarihsel yorumlamalarına ve kültürel yapılarına göre bir konumlandırma içinde olduklarını görürüz. Bu konuyu biraz açmamız gerekiyor. Amerika gibi sonradan ortaya çıkmış devletlerde, rütbelerin belli bir derinliği yoktur. Belirttiğimiz gibi, onlar zaten bu rütbeleri ve hiyerarşiyi başka ülkelerden alıp kendilerine uygun hale getirmişlerdir. Türkiye gibi adı askerlikle anılan ve tarih boyunca nice askeri zaferlere imza atmış devletlerde ise rütbelerin bir gelenekselliği, tarihsel derinliği vardır. Bugün, Türk tarihinden gelen “Geleneksel Çavuşluk Teşkilatı” yapısı assubaylık mesleği üzerinden sürdürülmekte ve özel bir konumda bulunmaktadır.

Bu nedenle de ülkeler arasında uygulama farklılığı vardır. Pek çok ülke zorunlu askerlik hizmetini kaldırmış ve gönüllü/maaşlı askerlik sistemine geçmiştir. Bu sistem gereği, Amerika benzeri ülkelerde assubaylar, yetkilendirilmemiş/atanmamış ya da yetki belgesiz subaylar (Non-Commissioned Officer) olarak tanımlanmakta ve bir takım emir komuta yetkileri kısıtlanmış ya da kısıtlanmış gibi durmaktadır. Uygulamalarda bu kısıtlamaların söylendiği kadar etkili olmadığını biliyoruz. Fakat kağıt üstündeki tanımlamaları değiştirmenin kolay olmadığını da.

İşi konum ve statü bağlamında ele aldığımızda Türkiye Cumhuriyeti Assubaylarının diğer ülkelere nazaran kendilerine özel yasalarıyla ayrıcalıklı olduğunu görürüz. Fakat işi haklar bağlamında ele almaya çalıştığımızda ise, durumun tam tersine döndüğüne şahit oluruz.Türk Silahlı Kuvvetlerinde assubayların kanunlarla belirlenmiş özel bir konumları vardır. Diğer ülke assubayları gibi “erbaş ve diğer rütbeli” statüsünde değillerdir ama onlar gibi çağdaş haklara da sahip değildirler. Türk Silahlı Kuvvetlerinin egemen sınıfı olan generallerimiz ve üstsubaylarımız tarafından, assubaylara; özlük hakları, kariyer ve subaylığa terfi, üniforma sembolleri, sosyal olanaklar ve emeklilik uygulamaları (özellikle emekli maaşları) gibi pek çok durumda, çağdaş olmayan, ortaçağ zihniyeti taşıyan kast tipi uygulamalar reva görülmektedir.

5- Tarih boyunca emir komuta halkasında subay olarak yer alan assubaylar, geçen zaman dilimi içinde hak ettikleri konuma ulaşmak için yoğun mücadele ve emek sarf etmişler ve uygulama alanlarındaki başarıları ile vazgeçilmezliklerini kanıtlamışlardır. Bugün uluslararası belgelerde hala “erbaş” ya da “diğer rütbeliler” konumunda gözükseler dahi; işlevleri, bilgi ve becerileri ve tahsilleri itibarıyla subay tanımı içine yerleşmiş durumdadırlar. Geriye sadece bunu yazılı belgelere işlemek kalmıştır ki, çok uzun bir süredir kendilerini ülkesinin aristokrat sınıfı olarak tanımlama çabasındaki subayların (özellikle üstsubay ve generallerin) bu durumu kabullenmesi çok zor olacaktır.

Bugün artık assubaylar, hem emek hem beyin gücü ile çalışarak modern orduların vazgeçilmez unsuru ve bir nevi belkemiği durumuna gelmişlerdir. Bu yüzden, üstün ve modern olmak isteyen her ordu; eğitim seviyeleri, mesleki gelişmeleri, bilgi ve tecrübeleri ve disiplinli hizmet anlayışları ile parıldayan assubaylarına gereken ilgiyi ve özeni göstermek zorunluluğundadır. Emekçi assubayların alınterini görmezden gelmekle ve özellikle, 12 Eylül 1980’den bu yana sürdürülen çağdışı uygulamalarla; subayların kendi rütbe ve konumlarına sağlamaya çalıştıkları ayrıcalıklar, astlarını hakir görme boyutunu çoktan aşmış, sadece ve sadece Türk Silahlı Kuvvetleri içine nifak tohumları ekilmesi-hem de komuta katınca- aşamasına gelmiştir. Zaten bu anlayış Türk Silahlı Kuvvetlerinin geleneksel yapısına da ihanet anlamına gelmektedir. Türk Ordusunun tarihinde ayrımcılık, sınıfçılık ve kast yapısı asla yer almamıştır. Ordu yapısında hak edenlerin daha üst rütbelere yükselmesine her daim izin verilmiş, özlük haklarına ve hukukuna özen gösterilmiş, kapalı bir yapıya asla müsamaha gösterilmemiştir.

Türk Silahlı Kuvvetlerine ait tüm görev ve sorumluluklarda en ön planda olan assubaylar; iş hak ve hukuka geldiğinde, bir anda en arka sıralara itilmekte ve “mahallenin yetim çocuğu”   muamelesi görmektedir. Oysa kanun açıktır: Komutan; astlarının da hak ve hukukunu gözetmek zorunluluğundadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin başlangıcını oluşturan “alp yiğitlerinin silah arkadaşlığı ve kan kardeşliği yemini”, uzun süredir görmezlikten gelinmekte ve her geçen gün assubaylara yapılan vefasızlık katlanarak sürmektedir. Alp yiğitliğinin ruh ve temeline ihanet edilmekte ve silah arkadaşları üzerine tahakkümler kurulmaktadır.

Konumuzu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü ile bitirelim ki, belki bizi anlamayanlar, Atamızı daha kolay anlarlar:

Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar yıkmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde aleti ihtiras olmaktan münezzehtir. İnsanca ve müstakil yaşamaktan başka gayesi olmayan milletin, aynı mefkure ile mütehassis ve yalnız onun emrine tâbi ve sadık öz evlatlarından mürekkep muhterem ve kıymetli bir heyettir. (Nisan 1922)

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

.Kaynak
  1. http://www.nethaber.com/Haber/27172/Turk-Kara-Kuvvetleri-2005te-KURULUS/  Ötüken, 1973, Sayı: 4
  2. Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti/ Prof. Dr. Saadettin Gömeç/ A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi
  3. http://www.biyografi.info/kisi/nihal-atsiz
  4. Yahya kemal Beyatlı/Akıncılar Şiiri
  5. Dede Korkut Kitabı/Prof. Dr. Muharrem Ergin/www.hisargazetesi.com/2003
  6. Modernleşme Sürecinde Ordu/Özge Gürsoy/Kocaeli Üni. İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü/
  7. Selçuklu’dan 27 Mayıs’a Ordunun Tarihi Dönüşümü/ Sinan TAVUKCU, Araştırmacı-Yazar
  8. Türk Kültür Tarihinde Spor/Balıkesir Üni. Çalışması/ http://www.kultur.gov.tr/portal/turizm_tr.asp?belgeno=32117
  9. XVI. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Çavuşluk Teşkilatı/Fırat Üni. Sosyal Bilimler Dergisi Cilt-12, sayı-2, Sayfa:395-420 Elazığ-2002/Ümit KOÇ/Fırat Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi
  10. İslamiyet Öncesi Türk Destanlarının Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi/ Gülşen İnci Yılmaz/Yüksek Lisans Tezi/Ankara Üni. S.B.E. Tarih A.B.D./ Ankara-2006
  11. Türklere Özgü İlk Kaynaklarda “İnsan” Görüşünün Temelleri/ Dr. Nusrettin Yılmaz/A.Ü. Türkiyat Araştırmalar Ens. Dergisi/ Sayı:25 / Erzurum-2004
  12. 12- Alp Arslan Zamanı Selçuklu Askeri Teşkilatı/ Mehmet Altay Köymen
  13. Osmanlı Ordusunda Çocuk Askerler Meselesi/Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yaramış/ Afyon Kocatepe Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Böl.
  14. İlhanlı (İran Moğolları) Ordusunda Hiyerarşi: Askeri Yetkililer ve Nitelikleri/ Mustafa Uyar/ Ankara Üni. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi-49,1 (2009) 33-47
  15. Türk Siyasal Kültüründe Devlet Anlayışı/Adnan Güney/S. Demirel Üni. S. B. E. Kamu Yönetimi A. B. D.
  16. Türk Ordusunun Tarihsel Kaynakları/Mevlüt Bozdemir/Ankara Üni.S.B.F. Yayını/Ankara-1982
  17. Kutadgu Bilig’e Göre Türk Savaş Sanatı/Dr. Erkan Göksu/Kırıkkale Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Böl.
  18. Avrupa’daki Çocuklarımız İçin Türk Tarihi/Birinci Kitap/Hamza Eravşar/Yumak Eğt. Ve Kültür
  19. Astsubaylığın Tarihçesi/Ayhan YILDIRIM/
  20. http://www.jandarma.tsk.tr/birlikler/bando/bandoic.htm (Bayan Asb. Alımı)
  21. Çıraklık Eğitiminin “Osmanlı Dönemi” Durumu/Yrd. Doç. Dr. Ali ŞHİNKESEN/Ankara Üni. Öğretim Görevlisi/
  22. Şanlı Bahriye/ Nejat Gülen/Kastaş yayınları/03-2001
  23. İkinci Meşrutiyet Devrinde Eğitim Hareketleri/Prof.Dr. Mustafa Ergün/ Ocak 1996-Ankara
  24. Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi/Enver Ören/İhlas Matb. A.Ş.
  25. DAMYO İnternet Sitesi
  26. http://www.milliyet.com.tr/2001/01/18/yazar/pulur.html  (Nazım Hikmet ve Donanma Davası)
  27. TSK siteleri/Kuvvet Komutanlıkları siteler
  28. Assubaylığın Kronolojisi/Aydın Kulak/www.emekliassubaylar.org
  29. Milliyet Gazetesi Arşivleri
  30. Hürriyet Gazetesi Arşivleri
  31. İsmail ONARLI/ Toplumsal Barış Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 5, Eylül 2004, s.16-18/ www.emekliassubaylar.org
  32. Astsubay Hazırlama Okulları İncelemesi/Öğr. Alb. Mehmet Sırrı Bekişli (Çok Progr. Astsb. Hzl. Ok. K.lığı )
  33. Deniz Astsubay Hazırlama Okulu 1981-82 Yıllığı
  34. Emret Komutanım/M.Ali BİRAND/Milliyet Yayınları/Ekim 1986-Kasım 1986
  35. ABD ve İngiliz NCO siteleri (Warrant Officer)
  36. Bazı Çingiz Yasalarının Tarihi ve Sosyal Dayanakları/Prof. Dr. Saadettin Gömeç/A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. Öğr. Üyesi
  37. Modern Eğitim Kurumlarının Batılılaşma Dönemindeki Gelişimi/Okutman Yakup Göktaş/A. Ü. K.K. Eğt. Fak.
  38. Sultan Abdülaziz’den Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Donanması/Dr. Mehmet Beşirli/Gaziosmanpaşa Üni. Öğr. Üyesi/ 2004/A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi
  39. Osmanlı Bahriye Teşkilatında Reform Çabaları/Levent Düzcü/Gazi Üni. S.B.E. Tarih ABD./Akademik Bakış-2009
  40. Osmanlı Devletinde Islahat Hareketleri ve Batı Medeniyetine Giriş Gayretleri/Dr. Mehmet Karagöz/İnönü Üni. Öğr. Gör.
  41. İptidai’den Darülfünun’a Mektep Hayatı/Necdet Sakaoğlu/Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi/
  42. Türkiye Tarihi-III/IV/Cem Yayınevi/
  43. Tanzimat Dönemi Osmanlı Eğitim Sistemi ve Kurumları/Yrd.Doç.Dr. Fatma Ürekli/Kırgızistan Türkiye Manas Üni.Öğr.Üye.
Ögeyi Oylayın
(1 Oylayın)

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yorumlar  

#3 Orhan ORHUN 06-02-2011 20:00
Sayın: Aydın KULAK
340 okunmaya karşı yazınıza iki yorum yapılması nedeniyle her bireyin malumu olan birkaç istatiki veriyi tekrarlama ihtiyacı duydum.
Yılda kişi başına kitap okuma sayısı;Japonya 24 kitap, İsviçre 11 kitap, Fransa 6 kitap, Türkiye’de 6 kişiye (bir kitap düşmektedir) Tahsil ortalamamız 6.sınıf, TV izleme oranımız %95.
Mevcut durum; yetersizlik, ilgisizlik, duyarsızlığımız nedeniyle afyonlanmış halde olduğumuzu bariz şekilde ortaya koymaktadır. Böyle olmasaydık TEMAD yönetimi sekiz yıl gibi uzun bir süre bizi bu kadar kolay yönetebilir miydi ?
Olaylara kayıtsız kalmasaydık, ekonomik ve sosyal haklarımız hususunda mazlum durumda kalır mıydık ?
Bu ahvalde olmasaydık; elitist militer güç bizi görev yaptığımız süre zarfında bu kadar kolay yönetebilir miydi ?
Duyarsızlığımıza rağmen; Düşünüp araştırdığın, emek verip derlediğin ve zaman ayırıp bizlere lütfettiğiniz güzel yazınız için size şükran borçluyuz.
Alıntı
#2 Mustafa Levent 01-02-2011 23:55
Değerli meslekdaşım sizi kutluyorum birçok yerde bu kaynağa ulaşmak mümkün değil googleden elde edilen üç satır bilgi ile tarih yazılmıyormuş yazılarınızı zevkle okuyor devamını diliyorum.
Alıntı
#1 Mithat Türetken 31-01-2011 23:03
Sn.Kulak,
Emeğinize elinize sağlık.
Bu özverili çalışmalarınızdan dolayı teşekkür kelimesi az gelir.
Saygılar.
Alıntı
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

Binnur Okkan
Kadri Okkan'ı kaybettik. Cenazesi bugün 23 ocak 2022 izmir buca şirinyer merkez camiinden ikindi namazından sohra askeri törenle defnedilecektir. Bilgilerinize. Saygılarımla. Kızı Binnur Okkan - Yönetici notu Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun, ailesine ve sevenlerine baş sağlığı ve sabır diliyoruz.
Pazar, 23 Ocak 2022
Atilla ABAYLI
TEMAD GENEL BAŞKANINA Sayın genel başkan; Evrensel sistemde gerçekler net görülmelidir. İzmirde il temsilcisi davet üzerine 23 Nisan resepsiyonuna davet edilir. Ve üç kişi eşleri ile bu davete icabet ederler. Şimdiki disiplin kurulu başkanınız ve şimdiki izmir il temsilcisi ve yönetimden biri. Ve yönetimden biri bu etkinliği facebook sayfasında paylaşır.Bu paylaşıma...
Cuma, 14 Ocak 2022
Erol ERTURAN
Herkese merhaba İyi akşamlar Arkadaşlar TEMAD ve diğer sosyal medya hesapları neden yapısal sorunları konuşmazlar ve durumu devamlı gündemde tutup sosyal medyayı hop oturup hop kaldıracak fikir cimnastiği ve oluşturacak ve yapısal sorunlarımızı sistematik bir yapıya büründürmekten maalesef imtina eder durumda olduklarını değerlendirmekteyim sorunlarımız mevzi konular...
Cuma, 07 Ocak 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ