Aydın Kulak

Aydın Kulak

kolaj

Osmanlıda da görülen ve ortaçağ dönemindeki toprağa ve soyluluğa dayalı sistem artık çökmekte,  yeni keşif ve icatlar ile ekonomik oluşumlara göre yeni bir yapılanma ortaya çıkmaktadır. Maaşlı ordu, ulusal ordu, işini bilen ve teknik donanıma sahip profesyonel ordu kavramları her geçen gün gerekliliğini hissettirmekte ve bu konuda uygulamaya geçenler ile geç kalanlar arasındaki fark savaş meydanlarında net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

Modernleşme çabaları kapsamında, Osmanlı'da ilk askeri hazırlık okulu II. Mahmut Döneminde açılmıştır.  Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusunun kuruluş aşamasında yaşları on beşin altında olan çocukların da askere alınmış olması neticesinde, bu çocukların eğitimi için Sehzadebası’ndaki eski Acemi Oğlan Kışlası adı “Talimhane” olarak değiştirilmiştir. Bu çocukların eğitimi ile ilgili olarak; Padişah II. Mahmut, Nazır Hacı İbrahim Saib Efendi tarafından yazılan takrir ve Serasker Ağa Hüseyin Paşa’nın telhisi “Nizâm-ı Talimhânei Sıbyân-ı Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye” adıyla 9 Zilhicce 1241/15 Temmuz 1826’da kanun haline getirmiştir. Talimhanede on beş yaşına girenler yüzbaşının tavsiyesi uyarınca Asâkir-i Mansûre birliklerine piyade neferi veya tüfekçisi, nalbant, marangoz veya katip olarak tayin edilmekteydiler. Bunlar arasında tüfekçi bölüklerine kaydedilenler onbaşı rütbesiyle yeni görevlerine başlamaktaydılar. Askerî Hazırlık Okulu diyebileceğimiz Talimhane’nin ömrü kısa sürmüştür. Talimhane’nin öğrenci kalmayışı sebebiyle ne zaman kapatıldığına ilişkin elimizde bilgi bulunmamaktadır. Çocuk neferlerin yaş durumunu dikkate alarak; talimhanenin, kuvvetle muhtemel, 1829 yılında kapanmış olabileceğini söyleyebiliriz.

Osmanlı Ordusunda rütbe terfisi başarıya, eğitim ve disipline dayalıydı. Nefer olarak başladığınız bu sistemde başarılarınıza paralel olarak çok yüksek rütbelere ulaşmanız mümkündü. Yani katı bir sınıfsal yapılanma söz konusu değildi. Harp Okullarının ve Küçük Zabit okullarının açılmasıyla birlikte mektepli ve alaylı çatışması da başlamış ve zaman zaman istenmeyen türden olaylar ortaya çıkmıştır. Özellikle Cumhuriyetin ilerleyen yıllarında Türk Ordusunda başarıya endeksli terfi azalmış ve sınıflaşma oluşmuştur.

Osmanlı'da; Nizam-ı Cedit, Sekban-ı Cedit ve Eşkinci Ocağı gibi modernleşme çabaları sonucunda, Yeniçeri Ocağı 15 Haziran 1826 tarihinde kaldırılmış ve Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusu kurulmuştur. Nizam-ı Cedit yapılanmasına benzeyen bu yeni ordu, günümüz modern Türk ordusunun da başlangıcı sayılmaktadır.

"Asakir-i Mansûre-i Muhammediye" adıyla kurulan yeni orduda "Nizamiye" adlı muvazzaf kuvvetlerle "Redif" ve "Müstehfaz" adlı ihtiyat kuvvetleri vardı. Böylece kuruluşundan beri çeşitli türde askerlerden yararlanma yoluna giden Osmanlı Devleti’nin, savaşta ve barışta tek bir ordusu bulunuyordu.

Sultan II. Mahmut, 7 Temmuz 1826 tarihinde "Asakir-i Mansûre-i Muhammediye"'ye ait bir de kanunname yapmıştır. Kanunnameye göre önceleri 1200 kişilik olması düşünülen bu teşkilat, 1500'er kişiden meydana gelen ve tertip adı verilen 8 birliğe ayrılmış, Her tertip sağ ve sol olmak üzere iki kola ayrılmış, her kolun başına ağa-yı yemin (sağ kolağası) ve ağa-yı yesar (sol kolağası) unvanı ile birer subay getirilmiştir. Her kol 100 kişiden olmak üzere "Saf" adı ile 6 kısma bölünmüş, her safın başına bir yüzbaşı atanmıştı. Yüzbaşının emri altında bulunan her on erin biri onbaşı rütbesinde idi. Bundan başka her kolun içinde kol mülazımı, yüzbaşı mülazımları, sancaktar, çavuş, topçu ustası, topçu kalfası (halife), topçu araba, cebehane ve mızıka mürettebatı, saka, bir de nefer katibi vardı. Sekiz tertibin başına Serasker Paşa ile Nazır tarafından seçilen ve Kapıcıbaşı derecesinde başbinbaşı adı ile yüksek rütbeli bir subay getirilmiş ve Masraf-ı Şehriyari Katipliği ile Süvari Mukabeleciliği arasında bulunan bir de katip atanmıştır.

II. Mahmut tarafından oluşturulan bu yapılanmada, Osmanlıdaki geleneksel çavuşluk sistemi kaldırılmış, er ile subay arasındaki küçük rütbelere “çavuşluk” sanı verilmiştir. Böylece Türk’ün geleneksel yapısı terkedilerek, batının normları kullanılmaya başlanmıştır. Uzun yüzyıllar boyunca askeri konularda çağın gelişimine uyum sağlamakta geciken Osmanlı, kendi askeri sistemini yapılandırmak yerine, geç kalmanın bir bedeli olarak, örnek alınan değil, örnek almak zorunda kalan konumuna düşmüştür. Zaten bundan sonraki süreçlerde de Türkün kendi askeri değerleri hiç yenilenemeyecek, hep batının norm, statü ve kuralları benimsenmeye devam edilecektir.

Artık bu andan itibaren dünya sathında Subay ve Assubay tanımlamaları ayrışmaya başlar. Dünya ordu anlayışında sanayileşme, coğrafi keşifler, bilimsel icatlar, ulusal ordu kavramı, zorunlu askerlik kavramı ve sanayileşmenin getirdiği sınıflaşma nedenleriyle değişmeler yaşanmaktadır. Subayların hem askeri hem de politik görevleri üstlenecek şekilde yetiştirilmesinin gerektiği, assubayların ise asıl konusunun askerlik ve seçmiş oldukları meslekleri olduğu genel kabul görür. Daha sonraki süreçlerde ayrışma iyice derinleşecek, assubaylar ordunun belkemiğini ve orta sınıfını temsil eder hale gelirken, subaylar; belirli bir rütbeyi aştıklarında tamamen aristokrat bir sınıf olma özelliğine kavuşacaktır.

1828 yılında Asakir-i Mansure-i Muhammediye terimlerinde esaslı değişiklikler yapılmış, tertip yerine "alay" , kol yerine "tabur", saf yerine de "bölük" kelimeleri kullanılmıştır. Yeni değişikliklere göre, her alay 500 mevcutlu üç taburdan meydana gelecekti. Başbinbaşılık da kaldırılarak, her alay "miralay" adında yüksek rütbeli bir subaya, her tabur da bir binbaşının emrine verilmiştir.
Bundan başka, her alaya bir "kaymakam", bir "alay emiri", her tabura da sağ ve sol ağaları adlı iki "kolağası", biri "sancaktar" ve bir "tabur katibi", yüzbaşıların komutasında kalan bölüklere de iki "mülazım", bir "başçavuş", dört "çavuş", bir de "bölük emini" verilmişti.

Yukarda belirtildiği gibi, Osmanlılarda modern ordu kavramı esasına göre ilk Assubay yapılanması diyebileceğimiz bu yapılanma, Küçük Zabitler ismi altında; Bölük Emini, Çavuş ve Başçavuş olarak, 1828 yılında uygulanmaya başlanmıştır.

Bu dönemde; orduda ihtiyacı olan assubaylarımız sürekli olarak aynı görevi yapan ve bu nedenle bilgi ve becerisi ile sivrilmiş erbaşların “Gedikli” unvanı ile muvazzaf hizmete alınmaları yoluyla sağlanmıştır. Gedikli erbaşlar kıtalarda gösterdikleri başarı ve yeteneklerine göre onbaşı (Bölük Emîri), çavuş ve başçavuşluğa kadar yükselebiliyorlardı. Bu gedikli küçük zabitan ve erbaşlar aynı zamanda alaylı subaylar için de bir kaynak oluşturuyorlardı.

1826 yılından itibaren Osmanlı Devletinde de subaylar ve küçük rütbeli subaylar arasında ayrım başlar. Modernleşme hamlelerine ordudan başlayan Osmanlı, yaşadığı iç ve dış olaylar nedeniyle tam anlamıyla bir reformu hayata geçiremez. Subayları için Harp Okulları ve akademiler açarken, assubaylarını (küçük rütbeli subaylar) hala kışladan yetiştirmeye devam eder. Bunlar alaylı subaylar olarak yükselmeye devam ettiklerinde ise orduda mektepli ve alaylı subay çatışması başlar. Nihayetinde eski ile yeninin çatışması, biraz da o günlerin siyasetine bulanır ve “31 Mart Vakası” olarak karşımıza çıkar.

Modern ordu demek, top, tüfek gibi yeni silahlar, bunların mühimmatı ve teçhizatı yani bunları üretecek fabrikalar, yeni savaş gemileri yapacak tersaneler demekti. Ama bu yeni silahları, savaş araç gerecini kullanabilmek, üretebilmek, bunların eğitimini verebilmek, bu modern silahlara uygun yeni savaş düzenini uygulayabilmek için özel olarak yetişmiş kadrolara da ihtiyaç vardı. Dolayısıyla modern ordu demek bu anlamda askeri ve teknik okullar, yeni bir eğitim sistemi de demekti. Osmanlı padişahlarının reform hareketleri esas olarak bu amaca yani güçlü modern, merkezi bir ordu yaratmak için bu kurumları açmaya yönelmişlerdir.

Her yenilgiden sonra modernleşme çabaları adeta bir çırpınışa dönüyor, çoğu zaman ayaklanmalar ve isyanlarla tökezliyordu. Yenilgilere ve toprak kayıplarına rağmen asıl sorunun sebebi bulunamıyor ya da görmezden geliniyordu. Ordudaki ıslahat hareketleri ithal subaylara havale edilmişti. Donanmada İngiliz ve Amerikan subaylar, Kara Ordusunda Almanlar söz sahibiydi. Çağı okuyacak, ihtiyacı tespit edecek kimseler ortalarda görünmüyordu. Silahlar, gemiler, toplar ve cihazlar alınıyor mühendisler ve bilgili subaylar yetiştiriliyordu ama işler yine de iyi gitmiyordu.

Özellikle deniz kuvvetlerinde sorun apaçık belliydi; personeldi. Gerekli yetenekte ve gerekli sayıda subay, assubay ve deniz eri olmadıkça denizcilikte problem çözülemezdi. Bu kapsamda, 1890'lı yıllara gelindiğinde, artık Gedikli Sınıfı diye tanımlanan assubaylar için de bir okul açılması ihtiyacı doğmuştur. Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa'nın 5 Şubat 1890 tarihinde Ceride-i Bahriye Gazetesinde de yayımlanan "Gedikli Sınıfı"nın açılması emri  ve “Şura-ı Bahriye”nin 3 Nisan 1890 tarih ve 21 sayılı nizamnamesi ile topçu, işaretçi, serdümen ve porsun, sanayi ve makine sınıflarında görev yapmak üzere Deniz Gedikli Subay  sınıfının kurulması için bir nizamname çıkarılmıştır. Bu nizamname, modern anlamda assubaylığın resmi olarak Osmanlı ve Türk bahriyesinde ve ordusunda ilk kez bir mesleki sınıf adıyla yer alışı açısından önemlidir.

Bu nizamname ile birlikte, gemilere sivil personel alınmaması, yalnız İstanbul çocuklarından olmak üzere gedikli temin edilmesi kararlaştırılmıştır. 15 Haziran 1890 tarihinde Selimiye Gemisi'nde ilk Deniz Gedikli Sınıfı eğitim ve öğretime başlamıştır. Fakat kısa bir süre sonra uygulamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle bu sınıf kapatılmıştır.

Burada Gedik kelimesinin anlamı üzerinde de duracağız. Gedik; İmtiyaz ve tekel anlamına gelmektedir. Resmen 1727 yılında kullanılmasına rağmen, çok daha önceleri de yaygın olarak kullanılagelmiştir. Esnaflıkta kullanılan bir terim olan Gedik, 1727 yılında İstanbul'da mal ve hizmet gereksinimlerinin karşılanmasında oluşan arz-talep dengesizliğini gidermek amacıyla belirli bir zenaat ya da ticareti yapabilmek için devletçe verilen ayrıcalık anlamına geliyordu. 1727 yılında Osmanlı'da esnafın sayısı “ustalık” adıyla sınırlandırılmış ve buna gedik denmiştir. Askerlikte gedik ve gedikli teriminin kullanılması da assubaylığı yani neferden (er ve erbaş) farklılığı ve mesleğinde ustalığı ve o mesleğin daimi elemanı (müdavimi) oluş anlamlarını vurgulamak açısından tercih edilmiş olsa gerektir. Belki şöyle de söylenebilir: Orduda da bir tür askeri lonca yapılanması düşünülmüş ve bu yapılanmanın hiyerarşik rütbe esasından ziyade bir tür ustalık, kalfalık ve çıraklık şeklinde olması hesap edilmiş ve sırf orduda yer alacakları için rütbe ihdas edilmiş, rütbeler arası hiyerarşiye fazla özen gösterilmemiştir.

Gedikli Zabit kavramı ayrıştırmanın başlangıcıdır aslında. Bu kavram, o dönem model alınan İngiliz Ordusundan kopya edilmiştir. Zaten Osmanlı’nın son dönemlerinde Kara ordusu Alman subaylara, Deniz ordusu ise Amerikalı ve İngiliz Subaylara teslim edilmiştir.

Batıdaki Gedikli Zabit yapılanması ise 13.yy’da İngiliz Kraliyet Donanmasında oluşmaya başlamıştır. O dönemde askeri deneyimleri nedeniyle Deniz Kuvvetlerinin komutası soyluların elindeydi. Bu soylular, o dönem teğmen ve yüzbaşı rütbelerini taşıyorlardı. Soyluluk ünvanı taşıyan bu subaylar bir gemide yaşamın nasıl olacağını, gemi idamesini, gemi silahlarının nasıl kullanılacağını ve bir geminin tek başına nasıl seyir yapacağını bilmezlerdi. Onlar, genellikle kıdemli denizcilerin ve gemi kaptanlarının işbirliğine ve teknik uzmanlığına bel bağlayıp güvenmişlerdi. Bu usta denizciler ve kaptanlar, gemilerin kullanımı ile ilgili teknik detaylara ve silahların çalıştırılmasına dair tüm bilgilere sahip oldukları gibi kullanmaya da yatkındılar.

Böylece, assubayların “küçük zabit” olarak başlayan ayrışması “gedikli küçük zabit” olarak devam eder. Yabancılara teslim edilen ordularımızda artık milli bir yapılanma değil, uydurabildiğin gibi uygula dönemi başlamıştır. Küçük rütbeli zabitler artık zabit değil, gedikli zabit olmuşlar ve zabit sınıfından temelli kopmuşlardır. Bundan sonraki süreçte de bir darbe daha alacaklar ve gedikli erbaş olarak (3 Mart 1924 ve 10 Haziran 1935)tanımlanacaklardır. Böylece tarihsel yapılarından epeyce uzaklaştırılmış olacaklardır. Fakat bu azimli sınıf, kendisini bilgiyle donatarak hem dünyada hem de ülkemizde çağın gelişimine ayak uydurmuş, özellikle ülkemizde, uzun soluklu mücadeleler sonrasında “assubay” olarak ayrı ve özgün bir yapıya kavuşmuştur.
(Yakın tarihimize ilişkin diğer olay ve ayrıntılar Assubaylarla ilgili Kronoloji çalışmasında yer almaktadır. Burada bazı önemli konulara değinilerek, bir sonuca ulaşılmaya çalışılacaktır.)

3 Mart 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Türk eğitim sistemi yeniden düzenlenmiş, bu çerçevede değişik zamanlarda on adet “Gedikli Erbaş Hazırlama Ortaokulu” açılmıştır. Bu çerçevede daha önce Gedikli Küçük Zabit, Çıraklar ya da Gençler Mektebi adını alan assubay okulları “Gedikli Erbaş Hazırlama Ortaokulu” olmuştur. Bununla eş zamanlı olarak, ordudaki hiyerarşide de assubayların konumları gayri resmi olarak (ya da yarı resmi)erbaş statüsüne indirilmiştir. (Çoğu yerde hala Gedikli Küçük Zabit olarak geçmesine rağmen Gedikli Erbaş tanımı kullanılmaya başlanmış ve bu konuda ortada bir kafa karışıklığı yaşandığı gözlemlenmiştir.)

1929 yılında Gedikli Zabit statüsü kaldırılır. Takiben 10 Haziran 1935 tarihinde İngiliz sistemi örnek alınarak yeni bir yapılanmaya gidilir. 2771 sayılı “Ordu Dahili Hizmet Kanunu” ile yeni rütbe ve kategori tanımlamaları yapılmıştır. Rütbe kategorisi olarak; şu gruplar belirtilmiştir. Erbaşlar: Onbaşı, Çavuş, Üstçavuş, Başçavuş, Başgedikli/Asubaylar: Yarsubay, Asteğmen, Teğmen, Yüzbaşı, Binbaşı / Üstsubaylar: Yarbay, Albay, Generaller ve Mareşal.

Assubaylara karşı yapılan haksızlıkta sınıra ulaşılmıştır. Statüleri erbaştır artık.

Assubayların kendilerinin farkında olma sürecine ilişkin ilk göze batan ışıltıya Nazım Hikmet’in Donanma Davası’nda (1938)rastlanmaktadır. Burada bir avuç deniz assubayı ( o zaman gedikli erbaş konumunda) kitaplar okuyarak, kendilerini geliştirmeye çalışmaktadır. Kitap temin ettikleri kaynaklardan bazıları Nazım Hikmet ile dolaylı ya da doğrudan bağlantılıdır. İşin ucu Nazım Hikmet’e kadar ulaşınca, yapılan operasyonlar neticesinde askeri mahkemede yargılanmışlardır. O dönemlerde ülkemizde yoğun bir Komünizm korkusu olduğundan, bu assubaylar ve davada yer alan siviller çok ağır cezalara çarptırılmışlar, yüzer-gezer mahkemelerde yargılanmışlardır. Çok ağır cezalandırılan bu aydınlanma girişimi sonrasında, Menderes döneminde bazı faaliyetler gözlenmekle birlikte; assubayların haksızlığa uğradıklarının farkına varıp sokaklara taştığı dönem olarak 1970 ve 1975 yılları ayrı bir öneme sahiptir. Halen assubaylar bu döneme ilişkin hikayeleri, efsaneleşmiş eylemleri ve bu eylemler sonucu acılar çeken kuşakları saygı ve sevgiyle yad etmektedir. Hatta bugünkü kazanımların pek çoğunun o onurlu eylemler sayesinde elde edildiği herkesçe kabul görmektedir. 1938 yılında başlayan uyanış, 1970’li yıllarda zirve yapmış ve assubayların hak arayışları 9 Ekim 2010 Ankara Mitingine değin onurla sürdürülmüştür.

2 Temmuz 1951 tarihinde assubaylar Adnan Menderes’in başbakanlığındaki Demokrat Parti iktidarı döneminde nihai statüsü olan “Assubaylık” statüsüne kavuşmuş, çok uzun yıllar sonra, 2002 yılında yapılan düzenleme ile de Askeri Ceza Kanunu’nda aynı statüye ulaşmıştır.

1951 tarihli düzenlemenin eğitime yansıması gecikmeli olmuş ve 1964 yılında assubay yetiştirme sisteminde de yeni bir düzenleme yapılmıştır. Ortaokul düzeyindeki Gedikli Erbaş Okulları kapatılarak, lise düzeyinde eğitim veren “ Astsubay Hazırlama Okullar” açılmış ve ordumuzun teknik sınıflar dışındaki muharip ve yardımcı sınıf assubay gereksiniminin önemli bir kısmını bu kaynaktan karşılamıştır. Gerektiğinde ihtiyaca göre yeni okullar açılarak, bu yapı 2002 yılına kadar sürdürülmüştür.
Yaşadığımız bu yeni yüzyılda ise teknolojide yaşanan hızlı değişme ve gelişmeler, küreselleşme olgusunun etkinliğini artırması, bilgi alışverişi ve ulaşımın kolaylaşması ülkelerin ulusal ekonomilerini etkilemiş ve ekonomiyi ön plana çıkarmıştır. Bu durum, ürettikleri çok çeşitli mal ve hizmetleri, zamanında ve kaliteli olarak teslim etmek konusunda işletmelerin daha duyarlı olmalarını sağlamıştır. Ayrıca, teknolojiyi anlayan, yorumlayan, uygulayabilen,  verimli ve kaliteli mal ve hizmet üretebilen yüksek nitelikli iş gücünü daha etkin duruma getirmiştir. Dünya böyle hızlı bir değişimi yaşarken, ülkemiz de bilgi çağını yakalama konusunda önemli adımlar atmıştır.

Türk Silahlı Kuvvetleri de gelişen teknolojiye ve çağın yeniliklerine kendi bünyesi içerisinde ayak uydurma çabası içindedir. Günümüzde kaliteyi yakalamanın ancak alanında eğitim alan ve aldığı eğitimi uygulayabilen yetişmiş teknik elemanlarla mümkün olacağı kabul edilen bir gerçektir. Bu anlayış ve değişimlerin ışığı altında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin eğitim alanındaki ihtiyaçlarını karşılamak için, nitelikli insan gücü yetiştirilmesine yönelik olarak çeşitli çalışmalar her zaman yapılmaktadır.

  • İşte tüm bunların gereği olarak, 11.04.2002 tarihinde çıkarılan kanunla birlikte 2002-2003 ve 2003-2004 eğitim-öğretim yıllarından itibaren lise düzeyindeki “Astsubay Hazırlama Okulları” kapatılarak, “Astsubay Meslek Yüksek Okulları”na geçiş başlatılmıştır.

Bir nevi Anadolu Liseleri, Meslek liseleri ve Askeri Liselerin karışımı olarak eğitim veren bu okullar son mezunlarını vermeleri ile birlikte tarihe karışmış, yerini akademik bir yapısı olan ve bulunduğu kuvvet komutanlığına bağlı olmakla birlikte, Yüksek Öğretim Kurumu ile de idari bağı olan Astsubay Meslek Yüksek Okullarına bırakmıştır.

2002 yılından itibaren Türk Silahlı Kuvvetlerinde sözleşmeli bayan assubaylar da görev yapmaya başlamıştır. İlk uygulama, 2002 yılında, Jandarma Genel Komutanlığı ile başlatılmış, 2006 yılında ise Kara Kuvvetleri Komutanlığı da bayan assubay alımını uygulamaya koymuştur. İlk mezunlarını 2003 yılında veren bayan assubaylar, kahraman ve cefakar Türk ve Anadolu kadınının örnek bir timsali olarak halen ordumuz saflarında görev yapmaktadır.

Halen Astsubay Meslek Yüksek Okulları olarak eğitimine devam eden eğitim kurumlarımızın lisans seviyesine yükseltilmesi çağın bir gereği olarak kaçınılmazdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetici kademesi için bu karar çok zor bir karar olacaktır. Çünkü daha önceki deneyimler göstermektedir ki, söz konusu olan assubayların modernleşmesi ise hemen bir bağnaz yapı ortaya çıkmakta ve modern atılımları engellemeyi başarı saymaktadır.

Bugün kışlaya gelen erlerimizin çoğu yüksekokul mezunudur, dolayısıyla onlarla ilk teması sağlayacak ve emir komuta edecek assubayların da en az onlar kadar eğitimli olması kaçınılmazdır.

Burada belirtemeden geçemeyeceğimiz husus; her zaman modern adımları atmakta en öncü kurum olan Türk Silahlı Kuvvetlerimizin; bu yapısını kaybetmeye başladığı, özellikle de Assubay Meslek Yüksek Okullarının açılması kararında oldukça geç kalmış olduğudur. “Harp Okulları beyaz iskarpin giysin, Assubay okulları mezuniyete kadar siyah iskarpin giysin” (Deniz Kuvvetlerinde ama her kuvvette benzerleri var) zihniyetini taşıyanlar Türk Ordusunun gelişmesine, çağın ordusu olmasına ayak bağı olanlardır. Onlar hala ayakkabı renginde, uçuş brövelerinin tam mı yarım mı çeyrek mi olacağında takılı kalmış, şekilciliğin gazoz ağacından amuda kalkık bir vaziyette meyve toplamaya uğraşmaktadırlar.

SONUÇ VE YORUM Assubaylık mesleğinin tarihsel gelişimi ile ilgili olarak çıkartabileceğimiz sonuçlar:

1- Ulusal ordular ortaya çıkıncaya kadar assubay kavramından hiç söz edilmemektedir. Onbaşıdan itibaren general/mareşale kadar tüm rütbeler subay tanımı içinde yer almaktadır.

2-Ulusal Ordu kavramı ile birlikte ayrışmalar da başlamış ve assubaylar, “küçük rütbeli subaylar” olarak anılır olmuştur. (Osmanlı daha ileriye gitmiş, gedikli zabit kapsamına alarak, gedikli küçük zabit adını vermiş ve sınıf farkını derinleştirmiştir.)

3-Yirminci Yüzyılın başından itibaren assubaylar, tenzil-i rütbeye uğramış ve konumları, “erbaş” ve “diğer rütbeliler” durumuna indirilmiştir. Bugün tanımında dahi subay eki olmasına rağmen (NCO), subay kategorisinde gösterilmemektedir. (Bizde ise 1935-1951 yılları arasında erbaş statüsü uygulanmış, 1951 yılından itibaren şimdiki özel konumuna ulaşarak, daha çok subay yardımcısı olarak değerlendirilmesi sağlanmıştır.)

4- Günümüz bağlamında assubaylık mesleğini ele aldığımızda, dünya ordularının birbirleriyle olan ilişkilerine, kendi tarihsel yorumlamalarına ve kültürel yapılarına göre bir konumlandırma içinde olduklarını görürüz. Bu konuyu biraz açmamız gerekiyor. Amerika gibi sonradan ortaya çıkmış devletlerde, rütbelerin belli bir derinliği yoktur. Belirttiğimiz gibi, onlar zaten bu rütbeleri ve hiyerarşiyi başka ülkelerden alıp kendilerine uygun hale getirmişlerdir. Türkiye gibi adı askerlikle anılan ve tarih boyunca nice askeri zaferlere imza atmış devletlerde ise rütbelerin bir gelenekselliği, tarihsel derinliği vardır. Bugün, Türk tarihinden gelen “Geleneksel Çavuşluk Teşkilatı” yapısı assubaylık mesleği üzerinden sürdürülmekte ve özel bir konumda bulunmaktadır.

Bu nedenle de ülkeler arasında uygulama farklılığı vardır. Pek çok ülke zorunlu askerlik hizmetini kaldırmış ve gönüllü/maaşlı askerlik sistemine geçmiştir. Bu sistem gereği, Amerika benzeri ülkelerde assubaylar, yetkilendirilmemiş/atanmamış ya da yetki belgesiz subaylar (Non-Commissioned Officer) olarak tanımlanmakta ve bir takım emir komuta yetkileri kısıtlanmış ya da kısıtlanmış gibi durmaktadır. Uygulamalarda bu kısıtlamaların söylendiği kadar etkili olmadığını biliyoruz. Fakat kağıt üstündeki tanımlamaları değiştirmenin kolay olmadığını da.

İşi konum ve statü bağlamında ele aldığımızda Türkiye Cumhuriyeti Assubaylarının diğer ülkelere nazaran kendilerine özel yasalarıyla ayrıcalıklı olduğunu görürüz. Fakat işi haklar bağlamında ele almaya çalıştığımızda ise, durumun tam tersine döndüğüne şahit oluruz.Türk Silahlı Kuvvetlerinde assubayların kanunlarla belirlenmiş özel bir konumları vardır. Diğer ülke assubayları gibi “erbaş ve diğer rütbeli” statüsünde değillerdir ama onlar gibi çağdaş haklara da sahip değildirler. Türk Silahlı Kuvvetlerinin egemen sınıfı olan generallerimiz ve üstsubaylarımız tarafından, assubaylara; özlük hakları, kariyer ve subaylığa terfi, üniforma sembolleri, sosyal olanaklar ve emeklilik uygulamaları (özellikle emekli maaşları) gibi pek çok durumda, çağdaş olmayan, ortaçağ zihniyeti taşıyan kast tipi uygulamalar reva görülmektedir.

5- Tarih boyunca emir komuta halkasında subay olarak yer alan assubaylar, geçen zaman dilimi içinde hak ettikleri konuma ulaşmak için yoğun mücadele ve emek sarf etmişler ve uygulama alanlarındaki başarıları ile vazgeçilmezliklerini kanıtlamışlardır. Bugün uluslararası belgelerde hala “erbaş” ya da “diğer rütbeliler” konumunda gözükseler dahi; işlevleri, bilgi ve becerileri ve tahsilleri itibarıyla subay tanımı içine yerleşmiş durumdadırlar. Geriye sadece bunu yazılı belgelere işlemek kalmıştır ki, çok uzun bir süredir kendilerini ülkesinin aristokrat sınıfı olarak tanımlama çabasındaki subayların (özellikle üstsubay ve generallerin) bu durumu kabullenmesi çok zor olacaktır.

Bugün artık assubaylar, hem emek hem beyin gücü ile çalışarak modern orduların vazgeçilmez unsuru ve bir nevi belkemiği durumuna gelmişlerdir. Bu yüzden, üstün ve modern olmak isteyen her ordu; eğitim seviyeleri, mesleki gelişmeleri, bilgi ve tecrübeleri ve disiplinli hizmet anlayışları ile parıldayan assubaylarına gereken ilgiyi ve özeni göstermek zorunluluğundadır. Emekçi assubayların alınterini görmezden gelmekle ve özellikle, 12 Eylül 1980’den bu yana sürdürülen çağdışı uygulamalarla; subayların kendi rütbe ve konumlarına sağlamaya çalıştıkları ayrıcalıklar, astlarını hakir görme boyutunu çoktan aşmış, sadece ve sadece Türk Silahlı Kuvvetleri içine nifak tohumları ekilmesi-hem de komuta katınca- aşamasına gelmiştir. Zaten bu anlayış Türk Silahlı Kuvvetlerinin geleneksel yapısına da ihanet anlamına gelmektedir. Türk Ordusunun tarihinde ayrımcılık, sınıfçılık ve kast yapısı asla yer almamıştır. Ordu yapısında hak edenlerin daha üst rütbelere yükselmesine her daim izin verilmiş, özlük haklarına ve hukukuna özen gösterilmiş, kapalı bir yapıya asla müsamaha gösterilmemiştir.

Türk Silahlı Kuvvetlerine ait tüm görev ve sorumluluklarda en ön planda olan assubaylar; iş hak ve hukuka geldiğinde, bir anda en arka sıralara itilmekte ve “mahallenin yetim çocuğu”   muamelesi görmektedir. Oysa kanun açıktır: Komutan; astlarının da hak ve hukukunu gözetmek zorunluluğundadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin başlangıcını oluşturan “alp yiğitlerinin silah arkadaşlığı ve kan kardeşliği yemini”, uzun süredir görmezlikten gelinmekte ve her geçen gün assubaylara yapılan vefasızlık katlanarak sürmektedir. Alp yiğitliğinin ruh ve temeline ihanet edilmekte ve silah arkadaşları üzerine tahakkümler kurulmaktadır.

Konumuzu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözü ile bitirelim ki, belki bizi anlamayanlar, Atamızı daha kolay anlarlar:

Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümetinin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar yıkmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde aleti ihtiras olmaktan münezzehtir. İnsanca ve müstakil yaşamaktan başka gayesi olmayan milletin, aynı mefkure ile mütehassis ve yalnız onun emrine tâbi ve sadık öz evlatlarından mürekkep muhterem ve kıymetli bir heyettir. (Nisan 1922)

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

.Kaynak
  1. http://www.nethaber.com/Haber/27172/Turk-Kara-Kuvvetleri-2005te-KURULUS/  Ötüken, 1973, Sayı: 4
  2. Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti/ Prof. Dr. Saadettin Gömeç/ A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi
  3. http://www.biyografi.info/kisi/nihal-atsiz
  4. Yahya kemal Beyatlı/Akıncılar Şiiri
  5. Dede Korkut Kitabı/Prof. Dr. Muharrem Ergin/www.hisargazetesi.com/2003
  6. Modernleşme Sürecinde Ordu/Özge Gürsoy/Kocaeli Üni. İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü/
  7. Selçuklu’dan 27 Mayıs’a Ordunun Tarihi Dönüşümü/ Sinan TAVUKCU, Araştırmacı-Yazar
  8. Türk Kültür Tarihinde Spor/Balıkesir Üni. Çalışması/ http://www.kultur.gov.tr/portal/turizm_tr.asp?belgeno=32117
  9. XVI. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Çavuşluk Teşkilatı/Fırat Üni. Sosyal Bilimler Dergisi Cilt-12, sayı-2, Sayfa:395-420 Elazığ-2002/Ümit KOÇ/Fırat Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi
  10. İslamiyet Öncesi Türk Destanlarının Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi/ Gülşen İnci Yılmaz/Yüksek Lisans Tezi/Ankara Üni. S.B.E. Tarih A.B.D./ Ankara-2006
  11. Türklere Özgü İlk Kaynaklarda “İnsan” Görüşünün Temelleri/ Dr. Nusrettin Yılmaz/A.Ü. Türkiyat Araştırmalar Ens. Dergisi/ Sayı:25 / Erzurum-2004
  12. 12- Alp Arslan Zamanı Selçuklu Askeri Teşkilatı/ Mehmet Altay Köymen
  13. Osmanlı Ordusunda Çocuk Askerler Meselesi/Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yaramış/ Afyon Kocatepe Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Böl.
  14. İlhanlı (İran Moğolları) Ordusunda Hiyerarşi: Askeri Yetkililer ve Nitelikleri/ Mustafa Uyar/ Ankara Üni. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi-49,1 (2009) 33-47
  15. Türk Siyasal Kültüründe Devlet Anlayışı/Adnan Güney/S. Demirel Üni. S. B. E. Kamu Yönetimi A. B. D.
  16. Türk Ordusunun Tarihsel Kaynakları/Mevlüt Bozdemir/Ankara Üni.S.B.F. Yayını/Ankara-1982
  17. Kutadgu Bilig’e Göre Türk Savaş Sanatı/Dr. Erkan Göksu/Kırıkkale Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Böl.
  18. Avrupa’daki Çocuklarımız İçin Türk Tarihi/Birinci Kitap/Hamza Eravşar/Yumak Eğt. Ve Kültür
  19. Astsubaylığın Tarihçesi/Ayhan YILDIRIM/
  20. http://www.jandarma.tsk.tr/birlikler/bando/bandoic.htm (Bayan Asb. Alımı)
  21. Çıraklık Eğitiminin “Osmanlı Dönemi” Durumu/Yrd. Doç. Dr. Ali ŞHİNKESEN/Ankara Üni. Öğretim Görevlisi/
  22. Şanlı Bahriye/ Nejat Gülen/Kastaş yayınları/03-2001
  23. İkinci Meşrutiyet Devrinde Eğitim Hareketleri/Prof.Dr. Mustafa Ergün/ Ocak 1996-Ankara
  24. Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi/Enver Ören/İhlas Matb. A.Ş.
  25. DAMYO İnternet Sitesi
  26. http://www.milliyet.com.tr/2001/01/18/yazar/pulur.html  (Nazım Hikmet ve Donanma Davası)
  27. TSK siteleri/Kuvvet Komutanlıkları siteler
  28. Assubaylığın Kronolojisi/Aydın Kulak/www.emekliassubaylar.org
  29. Milliyet Gazetesi Arşivleri
  30. Hürriyet Gazetesi Arşivleri
  31. İsmail ONARLI/ Toplumsal Barış Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 5, Eylül 2004, s.16-18/ www.emekliassubaylar.org
  32. Astsubay Hazırlama Okulları İncelemesi/Öğr. Alb. Mehmet Sırrı Bekişli (Çok Progr. Astsb. Hzl. Ok. K.lığı )
  33. Deniz Astsubay Hazırlama Okulu 1981-82 Yıllığı
  34. Emret Komutanım/M.Ali BİRAND/Milliyet Yayınları/Ekim 1986-Kasım 1986
  35. ABD ve İngiliz NCO siteleri (Warrant Officer)
  36. Bazı Çingiz Yasalarının Tarihi ve Sosyal Dayanakları/Prof. Dr. Saadettin Gömeç/A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. Öğr. Üyesi
  37. Modern Eğitim Kurumlarının Batılılaşma Dönemindeki Gelişimi/Okutman Yakup Göktaş/A. Ü. K.K. Eğt. Fak.
  38. Sultan Abdülaziz’den Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Donanması/Dr. Mehmet Beşirli/Gaziosmanpaşa Üni. Öğr. Üyesi/ 2004/A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi
  39. Osmanlı Bahriye Teşkilatında Reform Çabaları/Levent Düzcü/Gazi Üni. S.B.E. Tarih ABD./Akademik Bakış-2009
  40. Osmanlı Devletinde Islahat Hareketleri ve Batı Medeniyetine Giriş Gayretleri/Dr. Mehmet Karagöz/İnönü Üni. Öğr. Gör.
  41. İptidai’den Darülfünun’a Mektep Hayatı/Necdet Sakaoğlu/Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi/
  42. Türkiye Tarihi-III/IV/Cem Yayınevi/
  43. Tanzimat Dönemi Osmanlı Eğitim Sistemi ve Kurumları/Yrd.Doç.Dr. Fatma Ürekli/Kırgızistan Türkiye Manas Üni.Öğr.Üye.

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik 
Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi 'ilerle'
Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle 

Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan 
Bir gün yine doludizgin atlarımızla
Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla 

Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de
Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Ltarihte-assubayise dönemindeki edebiyat derslerinden herkes hatırlıyordur bu güzel “Akıncılar” şiirini. Akıncıların yiğitliğini, cesaretini, mertliğini ve kahramanlığını en güzel anlatan şiirimizdir bu şiir. Yahya Kemal üstadımızın ruhu şad olsun.

Türk tarihinde assubayların yerini anlatacaksak, “Akıncılarla ne işimiz var?” diye bir soru gelebilir aklımıza. İyi de “Akıncılar” olmadan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihini yazabilir miyiz? Onların vatanı, milleti ve sancağı uğruna sınır boylarında kılıç sallayıp ok attığını, şehadet şerbetini “bal karıştırılmış süt” tadıyla severek içtiğini yadsıyabilir miyiz? Tarihteki tüm Türk devletlerinin akıncılarına çok şey borçlu olduklarını görmezden gelebilir miyiz? Belki de tarihler boyunca yaşamış tüm Türk devletlerinin uzun süreli hükümranlığının temelinde onlar yatmaktadır. Daha fazlasını söylemek için yeterli bilgimiz olmayabilir ama Türk Milletinin onlara çok şey borçlu olduğunu kabullenmemiz kaçınılmaz bir gerçektir.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihini yazarken M.Ö. 209 yılından başlatırız hikayeyi. Aslında daha önce bu başlangıç, 1363 tarihine, Yeniçeri Ocağı’nın kuruluşuna dayandırılmıştı ki, tarihsel bulgular ve bilimsel tartışmalar işin doğrusunun Metehan dönemi olduğunu kabul etmeyi zorunlu kıldı.

İsterseniz, Türk Milliyetçiliğinin önemli isimlerinden birisi olan ve bir dönem Deniz Assubay Hazırlama Okulu’nda da görev yapan Nihal Atsız’ın bu tartışmaları etkileyen eleştirilerine göz atalım:

Bir müddetten beri, Türk Kara Kuvvetleri'nin, yani daha gerçek anlamı ile Türk Ordusu'nun kuruluş tarihinin 1363 olduğu kabul edilerek, belirli günlerde, bu yıl başlangıç sayılmak suretiyle, törenler yapılmaktadır. Türk Ordusunun kuruluş tarihi 1363 olarak kabul edildiği takdirde, önce şu sorunun karşılığını bulmak gerekmektedir:

Türk Ordusu o tarihte kuruldu ise, ondan önceki büyük savaşlar, çok büyük stratejik hareketler ve taktik vuruşmalar kimin tarafından yapılmıştı? Bu hareketleri yapanlar ve büyük imha savaşlarını kazananlar Türk orduları  değil mi idi? Meselâ; 1071 Malazgirt Savaşı'nı Türk Ordusu değil de, çeteler mi yapıp kazanmıştı? Yahut bu ordu Türk Devleti tarafından para ile tutulmuş yabancı askerler tarafından mı kurulmuştu? Bunun gibi, 1040'ta Dendanekan Savaşı'nı, 1048 Pasinler Savaşı'nı; I. Kılıç Arslan, I. Mesud, II. Kılıç Arslan'ın Haçlılarla yaptığı büyük meydan savaşlarını yapanlar Türk Orduları değil mi idi?

Milâttan önce 220'den beri tarihî  belgelerle bilinen ve tarihte birinci sınıf asker diye tanınan bir millet, 16 yüzyıl ordusu olmadan yaşayacak, sonra ancak 1363'te aklına gelerek bir kara ordusu kuracak, bu ordu da yeryüzünde Türk kalmamış gibi, hep yabancılardan meydana getirilecek.

Doğrusu söylenecek söz bulamıyorum.

Bugünkü tarih bilgimize göre, ilk teşkilatlı Türk Ordusu, Milâttan Önce 209'da Tanrıkut Mete tarafından kurulmuş, verilen buyruğa kayıtsız-şartsız itaat esas kabul edilmiştir. Ordu 10, 100, 1000 kişilik birliklere ayrılmıştır.

Bundan sonraki bütün ordularımız  Tanrıkut Ordusunun devamıdır. Zaman zaman değişiklikler ve düzeltmeler yapılmış, fakat ruh ve temel aynı kalmıştır.

Lütfen Nihal Atsız’ın son cümlelerini hafızalarınıza kaydedin. Çünkü burada geçen “ruh ve temel” kavramı yazımızın sonuna doğru bazı vurgulamaları yapmak amacıyla kullanılacaktır.

Şimdi biz de benzer sorularla konumuza devam edelim. Metehan, Tanrıkut Ordusunu yoktan mı var etmiştir? Olmayan bir şeyi mi yapmıştır, yoksa zaten var olan bir yapıda bilimsel ve akılcı bir devrim mi gerçekleştirmiştir?

Bugün eski Türk destan ve söylencelerinden, tarihi yazıtlardan ve bulunan mezar kalıntılarından ulaşılan bilgiler doğrultusunda Türk Tarihi’nin bilinenin çok ötelerine uzandığı  kabul edilmektedir. Öyle ki, Türk Milleti’nin başlangıcı Nuh Peygamber’in oğlu Yafes’e kadar gitmektedir.

Bilinen tarihimiz ise yaklaşık M.Ö. 1000 yıllarından başlamakta, fakat bulgular değerlendirildiğinde M.Ö. 3000 yıllarında da Türklerin kendi kültürlerini oluşturdukları  değerlendirilmektedir.

Tarihi bu kadar eskilere dayanan, destanlar, efsaneler ve mitler yaratan ve kendisine özgü bir kültür oluşturan bir milletin çok daha önceden askeri bir yapılanma gerçekleştirmiş  olması –hele ki asker bir millet olan Türkler söz konusuysa- hiç de şaşırtıcı değildir ve zaten araştırmalardan elde edilen bulgularla da doğrulanmaktadır. Öyleyse, şimdi “Metehan öncesinde Türklerde nasıl bir askeri yapı vardı?” konusunu incelememizin zamanı gelmiş demektir.

Bu soruyu sorduğumuzda karşımıza iki yapılanma çıkıyor. Birincisi en eski Türk devletlerinden itibaren uygulanmaya başlanan çavuşluk sistemidir ki, bu teşkilatlanma daha sonraki Türk devletlerinde de gelişerek, günümüze değin uzanmış ve bugünkü assubaylık mesleğinin de işlevsel bir parçası olarak halen sürdürülmektedir.

Çavuş kelimesi, İslamiyet’ten önceki dönemlerden başlayarak, muhtelif Türk devletlerinde sarayda çeşitli hizmetlerde bulunan bir sınıf memurlara verilen ve orduda küçük bir askeri rütbeyi ifade eden ve bu manada hala kullanılan eski bir terimdir. Çavuş kelimesinin eski ve yeni birçok Türk lehçesinde varlığı bilinen çav kökünden geldiğine dair Vambery’nin ortaya koyduğu görüş büyük oranda kabul görmüştür; F.W.K. Müller, eski Uygur metinlerinde çabış şeklinde tesadüf edilen kelimenin Osmanlı devrindeki çavuş kelimesinin eski şekli olması ihtimalini ileri sürmektedir. Aynı ihtimali kabul eden P. Pelliot’ta, 735 ve 737 yıllarında Çin sarayına, T’u-kiü’ler tarafından, sefir sıfatıyla gönderilen bir adamın taşıdığı çöpişe unvanının da bundan başka bir şey olmadığın belirtmektedir. J. Nemeth ise bu kelimeye Peçenek ve Kuman lehçelerinde çavuş şeklinde tesadüf ediğini vurgulayarak, Macarca’ya girerken çös şeklini aldığını ifade etmektedir. XI. Asırda yaşamış olan Kaşgarlı Mahmut ise, çavuş kelimesini, savaşta safları düzelten, savaş olmadığı zamanda da askere talim etmeyi bırakmayan kimse olarak tanımlamaktadır.

Bu dönemlere ilişkin “Çavuşluk” rütbesinin ne derece etkin bir rütbe olduğunu Prof. Dr. Saadettin Gömeç’in “Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti” isimli çalışmasından çıkartabiliriz. Burada Sn. Kaynak, “Sü-başıdan sonra orduda en büyük rütbe, bizim kanaatimize göre Çabışlıktır.” diyor ve “Zamanını belirleyemediğimiz Yula Beğ adına dikilen Kemçik-Çirgak Yazıtında ise bir Bas Çabış ile karşılaşıyoruz.” diyerek incelemesine devam ediyor.

İkinci yapılanma ise Alplik kavramıdır. Türklerde ordu ve askerlik bu anlayış ve inanış üzerine kurulmuştur. Devletin kuruluşu, devamı ile yükselişi de, yine bu anlayışa dayanırdı. Türk devletlerinin dayandığı tek güç, ordu ile alplık ve yiğitlik örgütlenmesiydi.

Alplık, mertliğin, cesaretin, yiğitliğin ve iyiliğin sembolüdür. Son derece akıllı ve usta savaşçılar olan Alpler, insanüstü varlıklar olan "Egemenleri", yani dev düşmanlarını yalnızca usta savaşçı yetenekleriyle değil, aynı zamanda keskin zekâlarıyla alt etmektedirler. Alp, hayat boyunca insan gücünü aşan kahramanlıklar göstermekle görevliydi. Böylece alp, insanlık boyutunun üstüne çıkıyordu. Ölümden sonra da, gökyüzünde göksel tanrılar arasında yer alıyordu. Bu anlamda, dinsel bir kökene de dayanan, "alp" ve "alplık" kavramları, coğrafyanın, ekonomik üretimin ve en önemlisi büyük imparatorluklara komşu olmanın sonucu olarak doğmuş, Türk toplulukları ile Türk devletlerinde, çok büyük bir yer tutmuştur. Ancak Hunlar ile Göktürk devletinden beri, alplığa bir de bilgelik özü ve karakteri katılmıştır. Yani bu yeni olgu ile bir bilgi birikimi ve onun sistematik düşünce kurgusu kastedilmiştir.

Erken dönem Türk kültürü  çevresindeki fiziksel becerilerde belirginleşen bireylerin sosyal statülerinin farklılığı dikkati çekmektedir. Nitekim alplar toplumun ideal insan tipini çizmekteydiler ve kuvvet, beceri, zekâ gibi özellikler şahıslarında sembolleştirmişlerdi. Cesurluk, gayretli olmak, çok iyi ata binmek, kuvvetli olmak (ruhî ve fizikî), hem öne hem de arkaya at üzerinde ok atabilmek, güzel kılıç kullanmak, güreşmek, dostu ve arkadaşı çok olmak ve özel bir giysi giymek gibi erdemleri de taşımak zorunda olan alpların tarih sahnesine çıkışları, Eurasya bozkırlarında M.Ö. bin yılından itibaren görülmeye başlayan ferdiyetçi eğilimli boylara denk düşmektedir. Alplık ve onunla ilgili örgütün kökeninin, Türklerde, tarihin erken döneminden de öncesi, karanlık zamanlara kadar indiğini göstermektedir. Bu nedenle, Pruşek M.Ö. 645’te alplık teşkilâtının var olduğuna dikkat çekmektedir.

Alp olan kişi yalnızca bir savaş  makinası değil; gelişmiş ve olgunlaşmış bir ruha da sahip olan, bir kişi demektir. Bunun için Göktürk yazıtları  büyük Türk kağanlarından söz açarken "Alp Kağan imiş! Bilge Kağan imiş!" diye bu iki özü, yan yana tutuyorlardı.

Alp tipinin ilk şeklinin hayvan avcılığı  ile geçinen ve hayvan sürüleri besleyen bir toplumla ilgili olduğu sanılmaktadır. İlk kahraman, hayvana üstün gelen insan olmuş, daha sonra başka insanlarla mücadele onun şahsiyetini geliştirmiştir. Alpın ilk kahramanlığı bir hayvanı yenmesi ile başlar, daha sonra insanlarla mücadele onun kişiliğini geliştirir. Dede Korkut Destanında, küçükken bir arslan tarafından beslenmiş olan Basat da, halka eziyet eden ve gençleri öldüren Tepegöz'ü öldürerek, büyük bir üne ulaşır. Yine Oğuz Kağan Destanına benzer bir Türk masalında, Altun Han'ın oğlu, yedi katlı göğün ötesindeki canavarı yedi yıl savaştan sonra yener ve üne ulaşır. Kısacası mücadele ruhunun sembolü alplıktı. Bir alp güçlü ve kuvvetlidir, aynı zamanda bu gücünü yerinde ve zamanında gereği gibi kullanacak beceriye sahiptir. İlk atışta düşmanı vurur ve yenilmez. Oğuz Kağan ve Er Manas savaşta kimseye yenilmeyen birer dünya kahramanlarıdır. Bütün uluslarla savaşmış, Çinlileri, Hintlileri, İranlıları yenmişlerdir. Savaşta savaşarak, barışta sportif uğraşılarda (ok atma, güreş gibi) üstün gelmiş ve zaferler kazanmışlardır.

Animistik Türk dininin egemen olduğu erken dönemde, ölüm sonrasında, gökte yüce bir hayat sürebilmek için "alp" olmak şarttı. Buradan da anlaşıldığı gibi eski Türk dinî ve terbiyesi kahramanlığa özel bir değer veriyor, bu niteliği her erdemden üstün tutuyordu.

Bozkırlarda ve düzlüklerde oturup, kışın ve yazın konup göçen Türkler, oluşan doğal ve siyasi şartlar gereği, insanların en kahramanları ve savaşta en çok direnç gösterenleri olmak zorundaydı. Kahramanlığa bu derece değer verilmesi, belki de bir ihtiyacın ifadesiydi ve alplıkta vatanperverlik şarttı. Büyük imparatorlukların komşusu bulunan ve sayıca oldukça az olan Türkler, alp olmazsa, başka uluslar tarafından kolayca yok edilebilirdi. Göçebe ve savaşçı insanlar arasında bu mücadeleye dayanacak gücü olmayanların ise hiç sözü edilmez. Destanlar, mücadelede yılmayacak kahramanların hikâyeleridirler. Sürekli hareket halinde yaşama zorunluluğu ordu-millet olmayı gerektiriyordu. Uğraşıların tümü, fiziksel aktiviteler ve becerilerin geliştirilmesi ve olgunlaştırılması üzerine kurulu idi. Alpların hayatı da aynı aktivite ve motiflerle çevrili idi. Hayat şartları da alpın fizikî uğraşılar ve çevresinde yoğunlaşmasına neden olmaktaydı.

Göçebe halkları arasında da yoksul, zengin veya asil halk ayırımı yapılıyordu. Egemen olmak için yaratıldığına inanan bu toplumlar, halklarını ve imparatorluklarını da tabakalar yaratarak oluşturduklarından, yönetim bakımından da kademelendirdiklerinden, tüm hayatı da giderek yükselen rütbeler hiyerarşisi olarak değerlendiriyorlardı. Aslında asil olmayıp da savaşta dikkat çeken kahramanlar da (Bagatur) olurdu. Eğer bunlar çok büyük bir ün kazanmışlarsa asiller tabakasına dahil edilirlerdi. Yani yükselmek başarıya endeksliydi ve katı bir kast sisteminden bahsedilemezdi.

Alpler arasında çeşitlilik ve kademeleşmeler vardı. Bunlar silah kullanımındaki değişik becerilerden ve başarılan kahramanlıklardan meydana gelen sınıflandırmalardı. Göçebelerin eserlerinde, M.Ö. binyılda yaşamış "er"leri (eski Türkçede kahraman), bunların kemer ve ayna gibi belki rütbe işaretlerini, alplık destanlarını, av sırasında vurulan hayvanın kurban ve ongun niteliği kazandığı sahneleri görmekteyiz.

Alpların bir okulu ya da akademisi olduğunu da görmekteyiz. Pi-yung adı verilen alplar okulunda dans şeklinde ve doğrudan kılıç karşılaşması biçiminde, müzik eşliğinde, alpların ayinsel gösteriler yaptığı Çin kaynakları tarafından aktarılmaktadır. Genç Alplar, özellikle ok atmayı, nara atarak bir vuruşta baş kesmeyi, Türkçe "kağnı" denen iki tekerlekli savaş arabalarını sürmeyi öğrenirlerdi.

Alplar, şölenlerde, düzeylerine göre sıralanıyor ve içki kadehiyle, savaş tanrısı sembolü kılıcı tanık göstererek, büyüklerine bağlılık andı içiyorlardı. Manas destanının kahramanlarına göre antlı dostlar, "göğüslerinde canları, ağızlarında dilleri-sözleri, gemlerde atları, bohçada giyimleri bir, yani ortak olan" kimselerdir. Kırgızlar bu gibi dostlara "antlı adaş" derler ki, eski Türkçe'de "andlığ adaş" anlamındadır. Pruşek'in tahmin ettiği üzere bu şölen Skitler'in, Hunlar'ın ve Türkler'in, gök tanrısı ile savaş tanrısı sembolü "kıngırak"ı (kılıç) tanık göstererek, ant içtikleri şeklinde bir törende, birbirlerine bağlılık yemini ile ilgiliydi. Alpların bağlılık andı içmek ve "kur" denen askerî kemerle, kılıç, kama veya sadak kuşanmak gibi, Türk alp teşkilâtına özgü törenleri, kökeni çok eskiye inen ve inisiasyon (alplığa kabul merasimi) mahiyetinde zorlu sınavların sonucuydu. Ettikleri yemin gereği Alpların aralarında, eskiden beri yardımlaşma teşkilâtı da var idi. Onlarda, ulusal birlik duygusu, ulusal gurur ve ulusal gururun gereği kahramanlık çok erken gelişmiştir. Bütün bunları Göktürk yazıtları çok iyi yansıtır.

Alp, Er, Çeri, Çora, Serdar, Bahadır, Alpagut, Sökmen, Cilasun, Koca, Gazi gibi isimler alan bu yiğitlerin hiyerarşik ve sistemli bir kıdem sırası vardı. Bu anlamda, Dede Korkut'taki Oğuz beylerinin kırk yiğidi Türk mitolojisinin hiç değişmeyen bir motifidir. Her kahraman ve cesur yiğidinin, aralarında rütbe sırası bulunan böyle bir yakın çevresi vardır. Örneğin Manas; kırk Çoranın aile büyüğü gibidir. Çora’larını aştan aç, attan yaya, dondan açık koymamak, bir ganimet alındığında eşit olarak pay etmek ve kendisi evlendiğinde kırk Çora’ya da kırk kız almak zorundaydı.

İlerleyen dönemlerde, Metehan tarafından yapılacak olan askeri devrim ile Erler ve alplar, "alpagut"lar, "bagatur" (bahadır)lar arasında kurulan kademeli bağlar, orduların çekirdeği olacaktı.

Görüldüğü gibi; Metehan öncesinde, Türklerde hem çavuşluk teşkilatı hem de alplık kavramı  vardır ve günümüz assubaylarını bu ikisinin karışımı olarak ele almamız gerekir.

Alplık kavramı Türk assubay ve subayının ana kaynağını teşkil eder. Türk devletlerinin dayandığı tek güç, ordu ile alplık ve yiğitlik örgütlenmesidir. Bu örgütlenmede de yukarda anlattığımız üzere, bir hiyerarşiden söz edilebilir. Metehan ile bu sistem yeni bir organizasyonla düzenli bir orduya dönüştürülmüş, kalan bir kısmı ise sınır boylarında görev yapar olmuştur. Düzenli ordu ile alplik sistemi son bulmamış, Türklerin İslam’ı seçmesi ile ilerleyen dönemlerde akıncılık ve alperenlik olarak yapısını değiştirmiştir.

İşte Yahya Kemal’in bu şiiri geçmişten geleceğe Alpleri, Akıncıları ve Cumhuriyet’in askerlerini, onların kahramanlık ve yiğitliğini anlatmaktadır.

M.Ö.209 yılına gelindiğinde Büyük Hun İmparatorluğu'nun kurucusu Teoman'ın oğlu Mete Han tarafından, bugünkü modern orduların düzenini teşkil eden; onluk, yüzlük sistem de denilen düzenli ordu sistemi kurulmuş ve uygulanmıştır. Bu sistemle onbaşı, ellibaşı, yüzbaşı, binbaşı gibi askeri terimler oluşmuş ve halen günümüzde de orduların temel düzeni olarak kullanılmaya devam etmektedir. Ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetlerinin (aynı zamanda Kara Kuvvetlerimizin) kuruluş tarihi olarak da, Mete Han'ın tahta geçiş ve düzenli orduyu kuruş yılı olan M.Ö.209 yılı kabul edilmiştir.

Mete Han M.Ö. 209 yılında tahta geçince ilk olarak ordu sisteminde değişiklikler yaptı. Emir-komuta zincirinin daha sağlıklı işlemesini, emirlerin birliklere daha kolay iletilmesini ve ordu üzerinde komuta gücünün artırılmasını  sağlamak amacı ile ordu; on ve katları şeklinde sayılara ayrılarak, birlikler bu şekilde oluşturuldu. Böylece en küçük birlik 10 kişiden oluşacaktı ve bu birliğin başında bir onbaşı olacaktı. Bunun üzerinde ise 50 kişilik birliğe kumanda eden Çavuşlar,100 kişilik birliği yöneten yüzbaşılar, 1000 kişilik birliği yöneten binbaşılar ve 10.000 kişilik birlikleri yöneten tümenbaşılar yer alıyordu. Bu birlikler boylar çerçevesinde gerçekleştirilirdi. Büyük Aile 10, Boy 100, Budun ise 1000 asker sağlamakla yükümlüydü. Bazen bu rakamlar boyların ve budunların durumlarına göre değişmeler gösterebiliyordu. Bu türlü birimler Tanhu’nun, ili 24 changa ayırmasıyla bütünleşebilirdi. Tepede sol ve sağ eligler ve her iki kanatta da on birer askeri şef vardı. Toplam sayıları iki elig ile birlikte 24'tü. Bu 24 şef içinde kağan soyundan gelen prensler ile büyük askeri şeflerin karmaşık bir hiyerarşisi bulunmaktaydı. Şefler derecelerine göre az çok kalabalık bir askeri birliğin komutanı olurlardı. Bu sistem ordu komutanının emirlerinin en küçük birliklere kadar kolayca ulaşmasını sağlıyordu ve böylece komutan ordusunu satranç oynar gibi kontrol edebiliyordu. Bu tam manasıyla profesyonel bir askerlik anlayışıydı.

Düzenli ordu aşamasından sonra da Çavuşluk Teşkilatı sürmüş ve daha etkin bir aşamaya gelmiştir. Daha çok, yönetici kademeye yakın yerlerde görev alan çavuşlar, zaman içinde düzenli ordunun da vazgeçilmez bir parçası haline gelmişlerdir.

En eski Türk devletlerinden Osmanlı’ya varıncaya kadar hemen bütün Türk Devletlerinde mevcut olan çavuşluk sistemi tam anlamıyla günümüz assubaylık kavramı ile örtüşmekte, hatta zaman zaman yetki ve sorumluluklarıyla bu kavramın ötesine de taşmaktadır. Bu çavuşluk sistemi sırf on kişi ile elli kişi arasındaki nefere kumanda eden bir yapılanma olarak değerlendirilemeyecek kadar farklı bir yapılanmadır. Örneğin bu çavuşlar Çin’e elçi olarak gönderilmektedir. Bu nedenle bu sistem ilerleyen dönemlerde iyice yerleşmiş, Selçuklu ve Osmanlılarda çok farklı görevlerde kullanılmış ve en güvenilir askerler olmuşlardır.

Buradan anlaşılacağı üzere, aslında çavuşluk müessesesi bugünkü anlamıyla assubaylık mesleğine denk gelmekte ve hemen hemen ilk kez Türkler tarafından uygulamaya konulduğu görülmektedir. Zaten Avrupa ve Amerika ordularındaki assubay yapılanmaları ile Türklerdeki assubay yapılanmalarının farklılığı da bu “Çavuşluk Teşkilatının” gelenekselliğinden ve görülen başarısından kaynaklanmaktadır. Türklerdeki Assubaylık ya da Çavuşluk yapılanması onbaşıyı kapsamazken, diğer ordularda onbaşı da assubay hiyerarşisi içinde yer almaktadır. (Osmanlının son dönemlerinde yapılan modernizasyonlarda batıdan kopya edilen assubaylık yapılanması (gedikli zabit/küçük zabit) içinde onbaşı rütbesi yer almış fakat ilerleyen dönemlerde (Cumhuriyet) bu rütbe kullanılmamış, assubaylık geleneksel yapısına geri dönüşe başlamıştır.) Ayrıca Türklerdeki assubay ve çavuşluk yapılanması ne kadar zorlanırsa zorlansın bir subay ya da subay yardımcısı yapılanmasından öteye indirgenemez.

İslamiyetten sonra Orta Asya Türk devletleri ve Anadolu Selçuklu Devleti ile Beyliklerin askerî teşkilâtı, Metehan devrinden beri süregelen askerî teşkilâtın aynıdır. Selçuklular bu askerî teşkilâtı aynen kendi bünyelerinde tatbik edip geliştirmişler ve 800 yıla yakın bir zaman İslâm dünyasında askerî ve mülkî idarelerin tanziminde örnek olmuşlardır.

Selçuklulara ait Selçuknâmelerde, serheng veya çavuş tabirlerinden her ikisi de kullanılmaktadır. Bunlar hükümdar ve saray görevlilerinden olup, posta ulaklığı ile muharebe hizmetlerinde bulunur ve daha ziyade hükümdar alaylarında mevkip’in (atlı ya da yaya giden kafile) önünde yürüyerek hizmet ederlerdi ki, Osmanlıların Divan-ı Hümayûn çavuşlarını andırırlar.

Çavuş kelimesi ve teşkilatı Anadolu Selçukluları’nda da mevcuttur. Çavuşların görevleri Büyük Selçuklulardakinin aynıdır. Bizans sarayına, sefir sıfatı ile bazı çavuşların gönderilmesi bu zümrenin ehemmiyetini göstermesi açısından önemlidir.

Büyük Selçuklu Devletinde Serheng adını alan Çavuşluk teşkilatına bir göz atarak konumuza devam edelim:

Selçuklu Ordusunda Serheng (çavuş) rütbesine sâhip bir subay gurubu daha vardır. Görülüyor ki, Serheng'ler, sarayda ve orduda olan vazifeleri dışında, ordu kademelerinde emirlerinde muayyen miktarda asker bulunan subaylık vazifesine de sâhiptirler. Fakat Serheng'lerin rütbe ve derece itibariyle saydığımız ordu kademelerinin neresinde bulunduğu hususunda kati bir neticeye varmak pek mümkün görünmüyor. Serheng'lerin, rütbe ve derece itibariyle otakbaşı’lardan ve hayl başı'lardan üstün oldukları muhakkaktır. (Kaynaklarda haylbaşı, üçtuğ ile yüzbaşılığa denk gelmekte ve uzmanlarca da böyle gösterilmektedir. Böyle olunca Çavuşluk rütbelerinin biraz karışık olsa da binbaşılığa değin uzanan bir rütbe konumunda olduğu ve özel bir statüye sahip görüldüğü değerlendirilmek zorunluluğundadır.)

Zira, büyük serheng (serheng-ı buzurg) ünvanına sâhip subaylar büyük sipah-sâlârlar (sipah-sâlârân-ı buzurg) dan sonra geçmektedir. Fakat Serheng'ler,  Hâcib'lerden üstün müdür? Emirlerinde ne kadar asker vardır? Bu suallere şimdilik kati olarak cevap verecek durumda değiliz.

Çavuşlar, ordudaki subaylık vazifeleri dışında umumiyetle inzibat işleri ile meşgul oluyorlardı: Görüldüğü  üzere, kumandanlarından Erdem'in hizmetine aldığı bir bâtmî'yi bizzat sorguya çeken Alp Arslan, çavuşlara emir vererek, sille-tokat huzurundan attırmıştı.

Suriye Selçuklu Devleti hükümdarı  Tutuş ile Anadolu Selçuklu Devleti hükümdarı Süleyman Şah arasındaki mücadeleye müdahale etmek üzere, Tekrit'ten Musul'a hareket eden Sultan Melikşah'ın huzuruna bir bedevî gelerek, gulâm'larından birinin mızrağını aldığını söyledi. Sultan meselenin tahkikini çavuşluk makamı (şâvuşiyye)’na havale etti. Çavuşlar gulâm'ı ve mızrağı getirdiler. Sultan gulâm'ın elinin kesilmesini emretti. Bu misâlleri daha da çoğaltmak mümkündür.

İslam devletlerinde kölelerden oluşan ve hükümdarı korumakla görevli olan Gulamlardan da Serhengliğe yükselenler vardır. Meselâ Tuğrul Bey'in gulamlarından olup, daha bu hükümdar zamanında olduğu kadar Alp Arslan ve Melikşah zamanlarında da büyük roller oynadığını gördüğümüz Sâv-Tekin, kaynaklarda Tuğrul Bey zamanında "hâdimü'l-hâşş"  ve "serheng", Melikşah zamanında ise bâzan "serheng", bâzan da “hâcib” ünvanıyla geçer (Serheng Sâv-Tekin elhâcib). Buna mukabil, aynı Sâv-Tekin bir kaynağımızda Alp Arslan zamanından itibaren emir ünvanıyla zikredilir. Verilen bu bilgiden Sâv-Tekin'in derece derece ne rütbeleri aldığını tesbit etmek mümkün oluyor:

Has Hâdim olarak saraya intisab eden Sâv-Tekin, daha Tuğrul Bey zamanında serheng'liğe, Alp Arslan zamanında hâcib'lige, daha sonra emîr'liğe yükselmişse de, Melikşah zamanında serheng ve bâzan da hâcib olarak zikredilmekte devam etmiştir. Böylece, bir emîrin menşeini tespit etmeye çalışırken, aynı zamanda gulâm'lıktan itibaren hangi rütbelerden geçerek, emirlik mevkiine yükseldiğini tespit etmiş olduk.

Serhengliğin önemini gösteren bir başka olay da kayıtlarda şu şekilde yer almaktadır: Melikşah zamanında Bağdat'a gelen meşhur Sav-Tekin (kaynakta Serheng Sav-Tekin)’i Halife'nin veziri karşıladı. Ayrıca Halife onu kabul etti. Sav-Tekin Halife'nin hilat'ına ve ihsanına nail oldu (Nisan 1084/ Zülhicce476)

Selçuklu ordusunda, bünyesi icabı, rütbe ve derece sayısı pek fazla değildi ve meselâ şimdi olduğu gibi, yüzbaşı, binbaşı, yarbay, albay, v.s. gibi, gittikçe yükselen rütbe ve derece adları pek yoktu. Gerçekten, galiba, tıpkı Sâmânoğulları devrinde olduğu gibi, Selçuklu devrinde de, rütbeler aşağıdan yukarıya doğru şöyle sıralanıyordu: Otakbaşı, veya vişakbaşı, haylbaşı (hayl: çadır)veya ser-hayl, hacib  ve nihayet emir. Otak ve başı gibi kelimelerin Türkçe oluşu, bu rütbelerin hangi menşeden olduğunu açıkça göstermektedir. Bu saydığımız rütbelerdeki kumandanlar kaçar kişinin başıydılar? Otakbaşı'ların ve haylbaşı'ların kaçar kişiye kumanda ettiklerine dair kesin bilgi yoktur. Fakat otakbaşı terkibinden anlaşıldığına göre, bu rütbede olan bir subay, bir çadır dolusu askerin, yani 8-10 kişinin, aşağı yukarı bugünkü bir manganın başı idi ve orduda ilk rütbeyi teşkil ediyordu. Çağrı Bey zamanında hacib'in kumandası altında ise, umumiyetle 50 gulam bulunuyordu. Haylbaşı, 50 kişi ile 10 kişi arasındaki bir kuvvetin kumandanı idi. Bu miktar 20 kişi de, 25 kişi de olabilir. Haylbaşı'lar, subay olarak orduda gördükleri vazifeler dışında başka vazifelerde de kullanılıyorlardı. Bazen karşımıza fetihname götüren bir ulak vazifesi ile çıkmaktadır. Kumandanlık denilecek kademe ise haciblikten başlıyordu.

Çavuş kelimesi ve teşkilatı, Selçuklulardan sonra Atabeyler ve Eyyubiler vasıtasıyla, Mısır-Suriye Memluk İmparatorluğuna geçmiştir. İmameddin İsfahani’de gördüğümüz bu kelime, Memluk devri kaynaklarında çaviş, saviş şekillerinde daima zikredilmekte ve muhtelif devirlere ait kayıtlardan onların vazifeleri hakkında yeterli bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Ebu’l-Mahâsin’in bir kaydına göre maiyetinde çavuşlar bulundurmak hükümdarlık alametlerinden biri idi. Kahire’de sultanların, Suriye’de de sultan naiblerinin maiyetinde çavuşlar bulunurdu

Osmanlı ordusunda da Selçuklulardan devralınan yapı korunmuş ve geliştirilerek uygulanmıştır. Eski Türk Devletlerinden Osmanlı Devletine varıncaya kadar hemen bütün Türk devletlerinde mevcut olan Çavuşluk Teşkilatı, Osmanlı Devleti’nde tam anlamıyla kurumlaşarak en mükemmel şeklini almıştır. Durumu daha iyi anlayabilmek için çavuşluk teşkilatı hakkında açıklamalarda bulunmamız kaçınılmazdır.

Osmanlı Devleti’ne gelindiğinde ise kuruluşundan itibaren Çavuş kelimesi ve müessesesinin, bir Selçuklu mirası olarak mevcut olduğunu görmekteyiz. Osman Gazi’nin silah arkadaşlarından Samsa ve Samsama Çavuş’un bu ünvanı daha evvelki devirlere ait olmakla beraber, Orhan ve I. Murat devirlerinde saray ve ordu teşkilatı vücuda getirilirken, bütün Anadolu beyliklerinde mevcut olan çavuşluk müessesesi de yeni devlet düzeninde yerini almıştır.

Selçuklulardan kalan ve Osmanlı  Devleti bünyesinde varlığını devam ettiren her müessese gibi çavuşluk müessesesinin de Osmanlı Devleti’nde gelişerek ve önemini arttırarak devam ettiğini görmekteyiz. Osmanlı  öncesi Selçuklu ve diğer İslam devletlerinde sadece saray teşkilatında görme imkanı bulabildiğimiz çavuşluk müessesesini Osmanlı Devleti’nde üç ana başlık altında incelememiz mümkün olmaktadır: Divan-ı Hümayûn Çavuşları, Kapıkulu Ocağı’nda görevli Çavuşlar ve Eyalet ve Sancak Çavuşları

Divan-ı Hümayûn’da görevli çavuşlar daha ziyade divan günleri teşrifatçılık yapar ve devlet protokolünün uygulanmasına yardımcı olurlardı. Divan-ı Hümayûn çavuşlarının tecrübelileri olan gedikli çavuşlar ise devlet için önemli işlerin takibi ve uygulanması için taşraya gönderilirlerdi.

Kapıkulu Ocakları’nda işlerin belli bir düzen içerisinde yürütülmesi Çavuşbaşı ve onun mahiyetindeki diğer çavuşlar vasıtasıyla olurdu. Bu çavuşlar savaş zamanı orduda emir komuta zincirinin sağlanmasında önemli görevler üstlenirdi.

Eyalet ve sancaklarda istihdam edilen çavuşların görevleri Divan-ı Hümayûn’da görevli çavuşlarınkine benzer. Bunlar sancak divanlarında teşrifatçılık yapar ve divan dışındaki işlerin tatbikinde beylerbeyi ve sancak beyine yardımcı olurlardı.

Çavuşluk teşkilatının gelişmesi ve buna mukabil görev taksiminin belirginleşmesi ise ancak 18. yüzyılın sonlarında mümkün olmuştur. Avrupa’daki ve özellikle Fransa, Prusya ve İngiltere ordularının modern orduya geçişleriyle birlikte bugünkü anlamda assubaylık kavramı ve rütbeleri yavaş yavaş kullanılmaya başlanmış, çağın diğer devlet orduları da yenileşme çabaları içine girmiştir. Maalesef Osmanlı'da geç başlayan orduda modernleşme çabaları, o dönemlerde pek çok savaşın ve toprağın kaybedilmesine de neden olmuştur. Ayrıca ne zaman orduda yenilik yapılmaya çalışılsa, karşılığında isyan ve başkaldırmalar modernleşme çabalarını hep sekteye uğratmıştır.

Burada bir parantez açalım ve genel bir değerlendirme yapalım:

Tarihsel süreç içerisinde assubay rütbelerinin her daim subay kavramı içinde yer aldığı ve bu rütbeyi taşıyanların saygın görevler ifa ettikleri görülmüştür. Bugünkü rütbelerle kıyaslamak pek sağlıklı olmasa da genel bir fikir yürüttüğümüzde, Türkün tarihsel geleneği içinde assubay rütbelerinin binbaşıdan aşağıdaki tüm rütbeleri kapsadığını söylememiz mümkündür.

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı  belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)
Kaynak

  1. http://www.nethaber.com/Haber/27172/Turk-Kara-Kuvvetleri-2005te-KURULUS/  Ötüken, 1973, Sayı: 4
  2. Eski Türk Ordusunun Genel Mahiyeti/ Prof. Dr. Saadettin Gömeç/ A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi
  3. http://www.biyografi.info/kisi/nihal-atsiz
  4. Yahya kemal Beyatlı/Akıncılar Şiiri
  5. Dede Korkut Kitabı/Prof. Dr. Muharrem Ergin/www.hisargazetesi.com/2003
  6. Modernleşme Sürecinde Ordu/Özge Gürsoy/Kocaeli Üni. İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü/
  7. Selçuklu’dan 27 Mayıs’a Ordunun Tarihi Dönüşümü/ Sinan TAVUKCU, Araştırmacı-Yazar
  8. Türk Kültür Tarihinde Spor/Balıkesir Üni. Çalışması/ http://www.kultur.gov.tr/portal/turizm_tr.asp?belgeno=32117
  9. XVI. Yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Çavuşluk Teşkilatı/Fırat Üni. Sosyal Bilimler Dergisi Cilt-12, sayı-2, Sayfa:395-420 Elazığ-2002/Ümit KOÇ/Fırat Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi
  10. İslamiyet Öncesi Türk Destanlarının Tarihi Açıdan Değerlendirilmesi/ Gülşen İnci Yılmaz/Yüksek Lisans Tezi/ Ankara Üni. S.B.E. Tarih A.B.D./ Ankara-2006
  11. Türklere Özgü İlk Kaynaklarda “İnsan” Görüşünün Temelleri/ Dr. Nusrettin Yılmaz/A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Ens. Dergisi/ Sayı:25 / Erzurum-2004
  12. Alp Arslan Zamanı Selçuklu Askeri Teşkilatı/ Mehmet Altay Köymen
  13. Osmanlı Ordusunda Çocuk Askerler Meselesi/Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yaramış/ Afyon Kocatepe Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Böl.
  14. İlhanlı (İran Moğolları) Ordusunda Hiyerarşi: Askeri Yetkililer ve Nitelikleri/ Mustafa Uyar/ Ankara Üni. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi-49,1 (2009) 33-47
  15. Türk Siyasal Kültüründe Devlet Anlayışı/Adnan Güney/S. Demirel Üni. S. B. E. Kamu Yönetimi A. B. D.
  16. Türk Ordusunun Tarihsel Kaynakları/Mevlüt Bozdemir/Ankara Üni.S.B.F. Yayını/Ankara-1982
  17. Kutadgu Bilig’e Göre Türk Savaş  Sanatı/Dr. Erkan Göksu/Kırıkkale Üni. Fen Edb. Fak. Tarih Böl.
  18. Avrupa’daki Çocuklarımız  İçin Türk Tarihi/Birinci Kitap/Hamza Eravşar/Yumak Eğt. Ve Kültür
  19. Astsubaylığın Tarihçesi/Ayhan YILDIRIM/
  20. http://www.jandarma.tsk.tr/birlikler/bando/bandoic.htm (Bayan Asb. Alımı)
  21. Çıraklık Eğitiminin “Osmanlı Dönemi” Durumu/Yrd. Doç. Dr. Ali ŞHİNKESEN/Ankara Üni. Öğretim Görevlisi/
  22. Şanlı Bahriye/ Nejat Gülen/Kastaş yayınları/03-2001
  23. İkinci Meşrutiyet Devrinde Eğitim Hareketleri/Prof.Dr. Mustafa Ergün/ Ocak 1996-Ankara
  24. Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi/Enver Ören/İhlas Matb. A.Ş.
  25. DAMYO İnternet Sitesi
  26. http://www.milliyet.com.tr/2001/01/18/yazar/pulur.html (Nazım Hikmet ve Donanma Davası)
  27. TSK siteleri/Kuvvet Komutanlıkları siteler
  28. Assubaylığın Kronolojisi/Aydın Kulak/www.emekliassubaylar.org
  29. Milliyet Gazetesi Arşivleri
  30. Hürriyet Gazetesi Arşivleri
  31. İsmail ONARLI/ Toplumsal Barış Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 5, Eylül 2004, s.16-18/ www.emekliassubaylar.org
  32. Astsubay Hazırlama Okulları İncelemesi/Öğr. Alb. Mehmet Sırrı Bekişli (Çok Progr. Astsb. Hzl. Ok. K.lığı )
  33. Deniz Astsubay Hazırlama Okulu 1981-82 Yıllığı
  34. Emret Komutanım/M.Ali BİRAND/Milliyet Yayınları/Ekim 1986-Kasım 1986
  35. ABD ve İngiliz NCO siteleri (Warrant Officer)
  36. Bazı Çingiz Yasalarının Tarihi ve Sosyal Dayanakları/Prof. Dr. Saadettin Gömeç/A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fak. Öğr. Üyesi
  37. Modern Eğitim Kurumlarının Batılılaşma Dönemindeki Gelişimi/Okutman Yakup Göktaş/A. Ü. K.K. Eğt. Fak.
  38. Sultan Abdülaziz’den Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Donanması/Dr. Mehmet Beşirli/Gaziosmanpaşa  Üni. Öğr. Üyesi/2004/A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi
  39. Osmanlı Bahriye Teşkilatında Reform Çabaları/Levent Düzcü/Gazi Üni. S.B.E. Tarih ABD./Akademik Bakış-2009
  40. Osmanlı Devletinde Islahat Hareketleri ve Batı Medeniyetine Giriş Gayretleri/Dr. Mehmet Karagöz/İnönü Üni. Öğr. Gör.
  41. İptidai’den Darülfünun’a Mektep Hayatı/Necdet Sakaoğlu/Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi/
  42. Türkiye Tarihi-III/IV/Cem Yayınevi/
  43. Tanzimat Dönemi Osmanlı  Eğitim Sistemi ve Kurumları/Yrd.Doç.Dr. Fatma Ürekli/Kırgızistan Türkiye Manas Üni.Öğr.Üye.

 

Onun hayat hikayesini inceleyenler, göreceklerdir ki, yaşamının pek çok kesiti assubaylarla özdeştir. Ona verilen assubay rütbeleri sıradan bir tesadüf değil, olsa olsa ilahi bir tesadüftür. Biliyoruz ki, halkın içinden çıkan zor zamanların yiğit kahramanları yine halkının kopmaz bir parçası olan assubayların rütbeleri ile taçlandırılır.

O, “Başçavuş Halide” olarak mesleğimize onur duyacağımız katkılar sunmuş, İstiklal Mücadelemizde Türk Kadınının ve Türk Assubayının kahraman bir temsilcisi olarak yer almıştır. Biz, Türkiye Cumhuriyeti’nin assubayları olarak, kahramanlığımızın ve vatan sevgimizin eşsiz bir pınarı olan “Başçavuş Halide Edib” ile aynı üniformayı taşımanın ayrıcalığını hep içimizde diri tutacağız. Onun kahraman yüreği, bu vatanın yaşayacağı zor günlerde bize hep cesaret ilhamı verecek.

 

İLK KADIN ASSUBAYIMIZ: BAŞÇAVUŞ HALİDE EDİB ADIVAR

halide_edip_adivar.jpgBirinci Cihan Harbi Osmanlı için hüsranla noktalanmış, koskoca Cihan İmparatorluğu paramparça olmuştu. İmparatorluğun her bir bölgesi emperyalist güçler tarafından paylaşılmaya başlanmıştı. Osmanlının asli vatanını oluşturan Türkiye toprakları da bu hezimetten payını alıyor, işgale uğruyordu. Doğal güzelliği ve ihtişamı ile görenleri her daim büyüleyen efsunlu prenses Şehr-i İstanbul, hüzünlü, kasvetli ve ıstırap dolu günler yaşıyordu. İmparatorluğun başkentinde artık işgal güçlerinin askerleri dolaşıyor, yerli halk esir, yabancı işgalciler ise hakim güç oluyordu.

Resmi tarih kitaplarında sadece “İstanbul işgal edildi” diye geçen satırlar, hiçbir zaman, işgalin içindeki bir şehrin acısını tarif etmeye yetmez. O şehrin yaşadığı ö dönemi, o dönemin derin acılarını, işgalci güçlerin insanlık dışı mezalimini anlayabilmek ve kavrayabilmek için çok daha vurgulayıcı anlatımlar gereklidir. Sözü burada İpek Çalışlar’ın Halide Edib’i anlattığı “Biyografisine Sığmayan Kadın: Halide Edib” kitabına bırakıyoruz ki, İstanbul’da yaşanan o derin acıyı, o çileli günleri tıpkı yaşıyormuşçasına anlayabilelim: “İşgal askerlerinin çoğu Beyoğlu ve civarında görevliydi. Şehirde yoksulluk ve sefalet artmış, askerlerin taşıdığı çorba karavanasından damlayan çorbaları bekleyenler çoğalmıştı. İşgal askerlerinden kaynaklanan cinsel taciz vakaları nedeniyle kadınlar sokağa çıkamaz olmuşlardı. İşgalci devletler, oluşturdukları sağlık bürolarından askerlerine bedava prezervatif dağıtıyorlardı.

İşte böylesi bir ortamda bir kadın çıkıyordu sahneye. Sultanahmet Meydanında; başlayacak olan İstiklal Mücadelesinin bayraktarlığını yapıyordu. Tüm İstanbul bu ufak tefek ama görkemli, ama ihtişamlı, ama yürekli kadını görmek için, söyleyeceklerini duymak için meydana akıyordu. Öyle ki, İstanbul, İstanbul’a sığmıyordu. İlk miting Fatih Belediyesinin önünde yapılacaktı. Kırmızı bayrakların yerine, yas rengine bürünmüş siyah beyaz ay yıldızlı bayraklar miting konuşmasının yapılacağı binaya asıldı. Bu bayraklar herkesin gözlerini yaşartıyordu. Miting akşam üzeri saat dörtte başlayacaktı, buna rağmen meydan, erken saatlerde hıncahınç dolmuştu. Halide belediyenin balkonundan seslenecekti. Siyah çarşafının içinde konuşmasına başladı. Sesi yankılanarak bütün meydandan duyuluyordu. Acıyı içinde hissederek konuşuyor, dinleyenler kendini tutamıyor, ağlıyorlardı.

Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. Gece, zifiri karanlık bir gece. Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp, parlak bir sabah yaratacağız. Buna da gücümüz mutlaka vardır./…/ Bugün elimizde top, tüfek denilen alet yok; fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var; Hak var, Allah var. Tüfek ve top düşer; Hak ve Allah bakidir. Topunun yüzüne tükürecek kadar, evlatlar, analar, kalbimizde aşk ve iman, milliyet duygusu var.”

İşgale karşı isyanın hatibi Halide’ydi. 22 Mayıs’ta Kadıköy’de, 23 Mayıs 1919' da ise Sultanahmet’te. Yüzlerce yılın geleneği çiğneniyor, artık, mitinglerde kadınlar da konuşmacı olarak kürsüye çıkıyorlardı. Bir kadın Osmanlı geleneğini devrimci bakışlarıyla delip geçiyordu. Yahya Kemal, bu ulvi anları o eşsiz şiir yüreğiyle şöyle anlatıyordu: “O meydanda, o topluluk, o siyah bayraklar, o siyahlar giyinmiş ıstırap timsali ve onun canlı sesi İstanbulluların kalbinde son hatıra gibi nakşedilmiş duruyordu”, ve bir şiirle tamamlar gerisini: “Anınca hala görüyor vicdanım Hatipler kürsüye çıkıp çağlardı Mitingin reisi Halide Hanım Söylerken halk hüngür hüngür ağlardı”.

Yine o sahnenin tanıklarından Nizamettin Nazif de anılarında o günü şöyle anlatıyor: “Halide Edip kürsüde iken birden yanık bir sala okunmaya başladı. O koca meydan ürperiverdi. Ve büyük Halidemiz, siyah çarşafı içinde daha alevli bakan gözlerini yığına daldırarak kolunu havaya kaldırmış ve öyle bir ‘Allah var’ deyivermişti ki, Türkçe tek kelime bilmeyen o tıknaz Korsikalı Sekaldi`nin gözlerinden bile şaraptan kızarmış tombul yanaklarına iki damla yaş yuvarlanıvermişti. Halide Edip kürsüde önce minarelere hitap ederek onlardan Türkün şanlı tarihinin devamını istedi. Daha sonra vecize halini almış `Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır` diyerek, o muhteşem kalabalığa ‘hangi şartlar altında olursa olsun hiçbir kuvvete boyun eğilmeyeceğine’ dair yemin ettirdi. Yüzbinler ‘Yemin ediyoruz’ diye haykırıyordu. Kürsü sanki sallanıyor, tekbir sesleriyle hıçkırıklar karışıyordu...

Sultanahmet Mitingiyle destanlaşan ve böylece İstiklal Harbiyle bütünleşen bu kadın, işgal altındaki bir şehirden işgale karşı mücadele edilemeyeceğini anlamış ve Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine onunla birlikte kutsal Anadolu topraklarının işgaline başkaldırmak, yeni ve bağımsız bir devlet kurmak için Ankara’nın yolunu tutmuştu. İşte bu yol hikayesinin başlangıcı da işgalin acımasızlığını anlatan yürek yakıcı satırlarla doludur:

Halide’yi Bülbül Deresi’nde bir araba bekliyordu. Kısıklı ve Çamlıca’dan geçen bütün arabalar İngilizler tarafından kontrol ediliyordu. Dr. Adnan’la Cami Bey yürüyerek yola devam etmişlerdi. Halide için bir at, arabacı, bir de jandarma ayarlanmıştı. Arabacı Halide’yi hemen tanımıştı, ne kadar çok korktuğunu sözleriyle belli etti: “Sen Halide Edip Hanım değil misin? En çok seni yakalamak istiyorlar!” Arananlara yardım edenlerin cezasından haberdardı. Halide’nin tepesi atmıştı. “Sana verecekleri ceza en nihayet altı yıllık hapistir. Ölüm cezasının şerefi bana aittir.” diye söylendi.

O, aranmaya alışkındı oysa. İttihat ve Terakki'ye hiç üye olmamıştı ama hizmetleri olmuştu. Yazdıkları, savundukları ve söyledikleri için ölüm tehditleri almış, ama yılmamıştı. 31 Mart olayları esnasında da hep aranmıştı. Ev ev, sokak sokak aranmaya başlayınca da çaresiz uzaklaşmıştı şehirden. Bir süre Mısır’da yaşamak zorunda kalmıştı. 31 Mart 1920’de İstanbul’dan yola çıktı Halide. 2 Nisan’da Ankara’daydı.

Tren istasyonunda Mustafa Kemal, onu ve yanındakileri karşıladı. Artık İstiklal Mücadelesinin beyin takımı Ankara’da bir araya geliyor, adım adım Türkiye Cumhuriyeti'ne giden yol, nurdan ışıklarla donanıyordu. Halide Edib, Mustafa Kemal’den ilk olarak bir yazı makinesi istedi. İşte bu yazı makinesiyle birlikte Anadolu Ajansı’nın hikayesi de başlamış oldu. Yunus Nadi ve Halide Edip, ajansın adını konuşurlarken; “Türk”, “Ankara”, “Anadolu” seçenekleri arasından “Anadolu Ajansı” adında birleştiler. 6 Nisan 1920’de Anadolu Ajansı kuruldu. Temel amaç, İstiklal Mücadelesinin bütün dünyaya duyurulmasıydı. Halide’nin, Ankara’da, karargahtaki görevi, kitaplarda “propaganda” olarak tarif ediliyordu. Amerikan basını ise onu Mustafa Kemal’in danışmanı, arkadaşı, ajanı gibi sıfatlarla anıyordu.

Ve İstiklal Mücadelesinin kıvılcımlanması ile birlikte, İstanbul’da da kimilerinin etekleri tutuşuyor, İtilaf Devletlerinin gözetiminde kurulan Divan-ı Harp, 11 Mayıs 1920 günü Mustafa Kemal ile birlikte altı Milli Mücadele önderini idama mahkum ediyordu. Bu onurlu isimlerden birisi de elbette ki Halide Edib’ti.

İtilaf devletlerini ve İstanbul Hükumetini nerdeyse Mustafa Kemal kadar korkutan bu kadın kimdi? Onların yüreğine bu denli korku salan şey neydi? Nihayetinde bir kadın değil miydi? Nasıl oluyor da her ateşli dönemde arananlar listesine girmeyi başarıyor, adı her geçen gün daha büyük harflerle yazılıyordu? Halide’nin hayatı nerede başlıyor ve nereye uzanıp gidiyordu? Bir cesur kadınla birlikte bir milletin ateşle imtihanı mıydı tüm bu yaşananlar?

Gelin hikayeye yeni baştan başlayalım. Halide’nin ilk gözünü açtığı günlerden ışık tutalım bundan sonrasına: İstanbul, Beşiktaş`ta 1884 yılının Şubat ayında büyükannesinin “Mor Salkımlı Evi”nde doğan Halide Edip, annesi Fatma Bedrifem’i daha küçükken kaybetti. Küçük Halide, çocukluğunu Mevlevi büyükannesi ile dedesinin yanında geçirdi. II. Abdülhamit`in Ceyb-i Hümayun Başkatibi olan babası Mehmet Edip Bey`in evinde de kalan Halide Edip, dindar bir dede evi ile batılı bir baba evi arasında gidip geldi. Babasının ailesi 1500’lü yıllarda İspanya’daki engizisyondan kaçıp Bursa’ya yerleşen Sefarad Yahudilerine dayanıyordu. Sonradan Müslümanlığı seçmiş bir aileydi ama dine bağlılık gelenekselleşmişti artık.

Babası bir erkek çocuk beklentisi içine girdiğinden yeni bebeğin adını da Hazreti Muhammed’in sahabelerinden Ebu Eyyüb Halid Bin Zeyd’in adı olarak düşünüyordu. Dünyaya gelen bir kız çocuğu olunca da Halid yerine “Halide” ismi veriliyordu kahramanımıza.

1893 yılında Üsküdar Amerikan Kız Kolejine gönderilen Halide Edib, bir yıl sonra II. Abdülhamit’in iradesiyle bu okuldan alındı ve eğitimine evinde devam etti. Arapça, İngilizce ve müzik derslerinin yanı sıra Rıza Tevfik`ten edebiyat, Salih Zeki’den matematik dersleri aldı. 1899 yılında koleje ikinci kez başlayan Halide Edib, 1901 yılında Amerikan Kız Kolejinin yüksekokul kısmından mezun oldu. Kolejin yüksek kısmından mezun olan ilk Müslüman kız öğrenciydi. İlk evliliğini, arasında büyük yaş farkı olan ve aynı zamanda da hocalığını yapan Salih Zeki ile gerçekleştirdi. Ona hayran ve tutkundu. Bu evlilikten Ayet ve Zeki adında 2 çocuğu olmuştu.

II. Meşrutiyet`in ilan edildiği 1908 yılında Halide Edib’in ilk yazısı Tevfik Fikret’in çıkardığı Tanin gazetesinde yayımlandı. Bunu daha sonra Yeni Tanin, Şehbal, Musavver Muhit, Mehasin, Resimli Roman Mecmuası gibi süreli yayınlarında çıkan yazıları izledi.

31 Mart Vakası”nda öldürüleceği söylentileri sebebiyle Mısır’a geçen Halide Edib, 1909 yılında Türkiye`ye döndükten sonra siyasi makalelerinin yanında, şiir, hikaye ve edebi yazıları da yazmaya başladı. Halide Edib’in “Heyyula” ve `”Raik`in Annesi” adlı romanları bu tarihlerde basıldı.

Yine 1909 yılında Teal-i Nisvan Cemiyeti adında, kadınları güçlendirmeyi amaçlayan bir dernek kurdu. Bu dernek, bütün kaynaklarda, kurulan ilk kadın derneği olarak geçer. Derneğin amacı, milli geleneklerden vazgeçmeden kadınların kültür düzeyini yükseltmekti. 1910 yılında Salih Zeki’nin ikinci bir kadınla evlenmek istemesi üzerine kendisinden boşanan Halide Edib, aynı yıl “Seviyye Talib” romanını yayımladı.

Cenevre’de yayımlanan Türk Yurdu’na gönderdiği bir mektup nedeniyle İsviçre’deki Türk gençleri Halide’ye 1910 yılında “Türklerin Anası” ünvanını yine bu dönem verdi.

Kız öğretmen okullarında öğretmenlik, vakıf okullarında müfettişlik yapan Halide Edip, İstanbul’un eski ve arka mahallelerini tanıma fırsatı da buldu. Halide Edip, “Sinekli Bakkal” isimli romanını bu gözlemlerle kaleme alacaktı.

Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi ve genç kalemler yazarlarıyla başlayan dostluğu Halide Edib’te etkin milliyetçilik fikirleri uyandırır. Turancılığı benimseyen Halide Edip, kültürel anlamda bir öz kimliği tanıma taraflısı olarak bu etkilerle “Yeni Turan” adlı eserini kaleme aldı. 1911 yılından itibaren Türk Yurdunda makaleleri yayımlanan Halide Edib’in, aynı yıl “Harap Mabetler” ve “Handan” adlı romanları basıldı. Türk ocağını kuranlar arasında yer aldı.

Balkan Savaşı sırasında ilk kadın derneklerinden Teali-yi Nisvan Cemiyetinin açtığı hastanede yaralı askerlere hastabakıcılık yaptı. Yardım toplantılarında etkili konuşmalarla yer aldı. “Son Eseri” adlı romanı bu aralarda basıldı.

1914 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun siyaset ve kültür alanına öncülük eden entelektüellerin yer aldığı bir almanak yayımlanmıştı. Nevsal-i Milli adıyla anılan Almanakta, Halide Edib de yer alıyordu. Almanak’ın kadın yazarlara da yer vermesi Batı’da önemsenmiş, haber yapılmıştı. Halide’nin kadın olarak adıyla, sanıyla, aklıyla, sesiyle, bedeniyle ortaya çıkışı Osmanlı kültürü açısından çok sıra dışı bir konumdu.

1916 yılında Beyrut ve Şam`daki okulları düzenleyip açmak üzere Suriye`ye giden Halide Edib, 23 Nisan 1917 tarihinde, kendisi Suriye’de iken babasına verdiği vekaletle Dr. Adnan Adıvar ile evlendi. Halide Edib, aynı yıl “Mevud Hüküm” ve ilk tiyatro eseri “Kenan Çobanları”nı yazdı. 1918-1919 yılında İstanbul Darülfünun’unda Batı Edebiyatı dersleri verdi.

Halide Edib, 1919 yılından itibaren işgal kuvvetlerine karşı girişilen hareketlerin içinde görülmeye başlandı. Anadolu’ya silah ve cephane taşıyan karakol teşkilatında görev alan Halide Edib, ilk defa “Fatih Mitingi”nde, daha sonra Üsküdar, Kadıköy ve Sultanahmet mitinglerinde halka seslendi. Sultanahmet Meydanı'ndaki mitingde yaptığı etkin konuşma sonrası hakkında tevkif kararı çıkartıldı.

II. Meşrutiyet’in ilanıyla yazarlığa başlayan Halide Edib, gerek kadın hakları savunuculuğu, gerekse işgal günlerinde savunduğu mücadele fikriyle zor günlerin kahramanca mücadele veren aydınları arasında böylece yerini almıştır.

İşte Halide Edib’in Ankara’da Mustafa Kemal’le bir araya gelinceye kadarki yaşam kesitleri bunlar. Buraya kadarı bile onun ne denli çağını aşmış, aydın ve aynı zamanda cesur olduğunu göstermiyor mu? Ama daha durun, daha onunla Kurtuluş Savaşı destanını yazacağız, okuyacağız ve Cumhuriyet tarihinin ilk kadın assubayının inanılmazları nasıl bir bir gerçekleştirdiğine tanıklık edeceğiz.

Halide Edib’in, Mustafa Kemal’in Ankara Karargahı’nda ilk yaptığı şey, ekibiyle birlikte, İstiklal Mücadelesinin propagandasını yürütecek olan Ajansı kurmak ve faaliyete geçirmek oldu. Daha Amerikan Kolej’indeyken başlattığı kişisel dostlukları artık Kurtuluş Savaşı’nın etkin bir silahı haline dönüşmeye başlıyordu. Ankara’dan yazdığı yazılarla mazlum Türk halkının sesini dünyaya duyuruyor, yazdıkları da gerçekten Avrupa ve Amerika’da etkili oluyordu. Artık tüm dünya biliyordu ki, Anadolu’da işgalden daha fazlası vardı. Yüzyılların intikamı alınıyordu. Bir daha bir araya gelmeyecek şekilde bölünmeye uğruyordu Anadolu. Hiç görülmemiş derecede zulümler ve acılar sıradan hale gelmişti. Bir imparatorluk hem dış düşmanları hem de iç düşmanları tarafından yağmalanıyordu. O kadar ki, aslında bu imparatorluğun başı olan yönetici kesimler bile kurtuluş umudu gördükleri yerlere meylederek, son bir ümitle bu yağmaya katılır hale geliyordu. Bunlar yenilen bir devletin savaş sonrasında kabul edebileceğinin çok ötesinde şeylerdi. İşte Halide Edib, entelektüel bir aydının birikimiyle, İstiklal Mücadelesi’nin çok farklı bir cephesinde savaşıyor ve farkını hissettiriyordu.

Büyük Mücadelelerin sadece askeri cephesi olmuyordu. Bir de işin propaganda boyutu vardı ki, bu cephe savaşlarından çok daha önemliydi. Haksızlığa uğradığınızı ve mazlum olduğunuzu kitlelere duyurabilmek ve daha sonra da karşınıza dikilen önyargıları kırarak, düşman devlet halklarının dahi ilgi ve desteğini görebilmek bu propaganda etkinliğinin en temel işleviydi. İşte bu işlev Halide Edib gibi aydın bir Türk kadını tarafından layıkıyla yerine getirilmiş ve İstiklalin ufukları daha net seçilir olmuştur.

Daha o dönemlerde Halide Hanım’da idam karşıtlığı da başlamıştır. Verilen mücadelenin kutsal bir mücadele olduğuna kalben inanıyor olmasına rağmen, insan yaşamının değerliliğine daha çok inanıyor ve gerçekleşen her idama karşı tavır koyuyordu. Ayrıca, o dönem yaşanan olaylara ve Ermeni tehciri ile zulümlere karşı da tavır almıştı. Halide Hanım’ın entelektüel bakış açısı ister istemez kimi çevreleri rahatsız ediyordu. Ayrıca o dönemlerde bir kadının böylesine önemli bir mücadelede öncü rol alması ve Mustafa Kemal’in hemen yanı başında bulunması, sözünün dikkate alınması, kimlikleri açıkça bilinmese bile bazı kesimlere huzursuzluk ve tedirginlik veriyordu. Kimi zaman dedikodular üretilerek, kadın oluşu kullanılıyor kimi zaman ise, umudu Amerikan mandasında gördüğünü söylemiş olması kendisine çevrilen bir silah halini alıyordu.

O günlerde tüm bu etkenlerin neticesiyle Mustafa Kemal ile arasında ilk kişilik çatışması baş gösteriyor ve bu devrimci ikili belki de bir daha tam anlamıyla onarılamayacak şekilde birbirlerine küsüyordu. Mustafa Kemal Paşa bir akşam, Halidelerin kaldığı çiftliğe geldi ve orada bulunanlarla tartışmaya girişti. O gece “çok tuhaf bir hali” olduğunu yazmıştı Halide. Aralarında şöyle konuşmalar geçti: “Herkes benim verdiğim emri yerine getirmelidir.” “Şimdiye kadar Türkiye’nin selameti ve hayrı için böyle yapmamışlar mı?

Ben hiçbir tenkit, hiçbir fikir istemiyorum. Sadece kendi yolumdan gitmek istiyorum. Yalnız emirlerimin yerine getirilmesini istiyorum.” “Benden de mi Paşam?” “Evet, sizden de…” Ve Halide en son şöyle anlatıyor. Bu içtenliğe ben de açık yüreklilikle cevap verdim: “Milli maksada hizmet ettiğiniz sürece size itaat edeceğim.” Benim söylediğim şartı duymazdan gelerek tekrar etti: “Benim emrime itaat edeceksiniz!” Ben yine açık cevap verdim: “Bu bir tehdit mi Paşam?” Bu olaydan sonra Halide o gece uzun uzun düşündü. Yalan dolandan nefret ederdi. Mustafa Kemal’in açık sözlülüğü onu etkilemişti. Fakat kafasında iki Mustafa Kemal Paşa belirmişti. Birine hayranlık duyuyor, diğerinden korku ve öfkeyle söz ediyordu. Onun, dönemin en önemli lideri olduğunu kavramıştı. O günün asli görevinin Mustafa Kemal Paşa’ya destek vermek olduğunun bilincindeydi.

Kafası düşüncelerle doluydu. O günden sonra Halide uzunca bir süre karargaha gitmedi.

Halide Edib’in başlangıçtaki hayali meşruti bir federasyondu. A.B.D. gibi bir ülke düşüncesi vardı kafasında. Dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’nu Türklük bayrağı altında toplamayı kuruyordu ama kafasındaki sadece Türklere mahsus bir ülke değildi. Halide Edib’in Wilson’un 12.prensibinden anladığı “Türklerin çoğunlukta oldukları yerlerde, istiklallerine dokunulmayacağı” idi. Onun ve pek çok aydının bu prensipleri sahiplenmesinin nedeni, Ermeni ve Yunanlılara toprak verilmemesini garanti altına alma düşüncesiydi. Ağustos 1919’da manda üzerine iki önemli mektup kaleme almıştı. Bunlardan biri Amerikan kamuoyuna, diğeri Mustafa Kemal’e hitaben yazılmıştı. Erzurum Kongresi’nin ardından Mustafa Kemal’e hitaben yazdığı, 10 Ağustos 1919 tarihli mektupta, ilerde başına büyük dert açacağını bilmeden, imparatorluğun o günkü sınırlarını koruyacak çözüm olarak Amerikan mandası önermekteydi. 1924 yılında ise Halide, Amerikan kamuoyuna yazılan bu mektubu kaleme almasını, kendisinden, Mustafa Kemal’in istediğini yazacaktı.

Mustafa Kemal ise çok daha önceden kurgulamıştı kafasındaki yapıyı. Onun hedefi bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ydi. Yine de işler kötü giderse diye bir takım diplomatik silahlar elinde bulunsun istiyordu. İşte bu silahlardan birisi Amerikan Mandası, diğeri ise Bolşevik Rusya’ydı. Ufukta zaferi tam olarak görünceye değin, elindeki bu kozları heba etmek istemiyor ve hatta bu yönde meyli olanları bile kendisinin liderliğini yaptığı mücadelede etkin olarak kullanmaya özen gösteriyordu. Rusya’dan destek geliyordu. Amerikan Mandasını tam anlamıyla dışlamayışının perde arkasında ise Amerika’yı tarafsızlaştırmak yatıyordu. Böylece işgal güçlerinin direnci daha rahat kırılacaktı.

Halide Edib ise manda konusunda hiç niyeti olmayan Amerika’yı bile buna inandırmış ve hatta Amerikalılarla Mustafa Kemal arasında bir görüşme dahi sağlamıştı. İlerleyen dönemlerde Mustafa Kemal’in azim ve inancını yakından hisseden Halide, onun liderlik fonksiyonuna gönülden inanmış ve Misak-ı Milli sınırları içinde kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçekçi bir hedef olduğuna kani olmuştu.

Princeton Üniversitesi Atatürk ve Türk Tarih Kürsüsü Öğretim Üyesi Heath Lowry, Amerikalılarla yapılan gizli yazışmaları Halide Edib’in yürüttüğünü, onun, Mustafa Kemal Paşa adına bir tür entelijans işi üstlendiğini askeri istihbaratın bir bölümünden sorumlu olduğunu yazıyor ve Amiral Bristol’ün evrakı içindeki yazışmaları görünce şu değerlendirmeyi yapıyordu:

Halide Edib, Milli Mücadeleye katılmak üzere İstanbul’dan ayrılmadan önce de Mustafa Kemal’in haberleşme kanalıydı. Mustafa Kemal’in amacı Amerikalı Amiral Bristol’ü tarafsızlaştırmaktı.

Halide Edib, bu küçük tartışma olayından sonra ilk kez, İsmet’in babasının ölümünü öğrendiğinde başsağlığı için evden çıkarak karargaha gitmişti. Bu dönemde gazetelere dahi yazı vermemişti. Günlerini yazarak geçiriyordu. Olayın olduğu gece bir karar almıştı: Türkiye tarihinin bu son derece sıkıntılı dönemini, kendi yaşadıklarını aynen kayda geçirerek ölümsüz kılacaktı.

İşte bu duygular içinde bulunan Halide Edib, bir şekilde karargahtan ayrılmayı kafasına koydu ve Türkün ateşle imtihanına daha yakından tanıklık etmek üzere cepheye daha yakın yerlerde bulunmayı arzulamaya başladı.

Yunanlılar genel saldırıya geçti” haberini aldığında hemen o an cepheye gitmeye karar verdi. Cepheye gidecek ve Kızılay’da ya da Eskişehir Askeri Hastanesi’nde çalışacaktı. Halide, 2 Haziran 1921’de üzerinde hastabakıcı üniformasıyla Eskişehir İstasyonu’ndaydı. Hemen işbaşı yaptı. Hilal-i Ahmer’de (Kızılay) günler, ölümle başlıyor, ölümle bitiyordu.

Mustafa Kemal’le aralarında kırgınlığı giderici tesadüfler de yaşanır ama o eski dostluk günlerine asla geri dönülemeyecek gibidir. Eskişehir’den çekilme emri verilmişti. Kurtuluş Savaşı’nın en moral bozucu zamanıydı. Oteline gittiğinde karargahtan bir haber bekliyordu kendisini. Mustafa Kemal Paşa, onun için vagonunda bir kompartıman ayırtmıştı. Bundan sonra Mustafa Kemal'le el sıkışacak ve aralarındaki buzlar göstermelik bile olsa, Milli Mücadele uğruna erimiş gözükecekti. Eskişehir’den çekildikten sonra Ankara’dan kaçış başlamıştı. “Mangalda kül bırakmayanlar, cesaretten söz edenler, karılarını alıp Kayseri’ye ilk gidenlerdi.” diye anlatıyor bu dönemi Halide. İşte o anlar, yeni ve cesur bir karar daha alıyordu. Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekerek cepheye gönüllü olarak gitmek istediğini yazdı. Hem de bir nefer sıfatıyla gitmek istiyordu. Cevap geldiğinde, isteği kabul edilmiş ve 18 Ağustos itibarıyla İsmet Paşa’nın görev yaptığı Batı Cephesi’ne atanmıştı.

Oraya katıldığında Piyade Muhafız Bölüğüne kaydı yapılır. O sırada Birinci Şube’de bir yazıcı nefere ihtiyaç olduğundan, bu vazife kendisine verilir.

Bu dönemlerinde kaleme aldığı yazılarında Sakarya Savaşı öncesini de anlatır Halide. Sakarya Savaşı öncesinde Mustafa Kemal’in farklı bir ruh hali içinde olduğunu gözlemişti. “zaferden emin değildi, bütün arkadaşlarıyla beraber ölmeye hazır görünüyordu.” diye anlatır ö günleri.

Sakarya Savaşı’nda onbaşılığa terfi eder Halide Edib. Ona onbaşı rütbesini veren Miralay Asım, Halide’nin askerliğinden çok memnundu ve onu savaşın uğuru olarak kabul ediyordu. Ahmet Emin ise Sakarya Savaşı’ndaki Halide’yi şöyle anlatıyordu: “Sakarya Muharebesi’nin en heyecanlı bir dakikasında atına binerek ateş hattına koşan genç kadın, bütün ordu üzerinde meçhul bir alemden gelmiş bir imdat perisi tesirini göstermişti. Harp meydanının en tehlikeli yerlerini seçerek, oralara koşan bu atlı kadının hikayesi yarın nice köy kulübelerinde binlerce Sakarya Gazisi tarafından anlatılacak, heyecanlı bir peri masalı şeklinde gelecek nesillere geçecektir.

Sakarya Savaşını izleyen günlerde yeni bir görev üstlendi Halide. Yunan Ordusunun sivil halka yönelik eziyetlerini araştıracaktı. Yakup Kadri ve Yusuf Akçura ile birlikte işe koyuldular. İşte bu Tetkik-i Mezalim görevi sonrasında, 1922 yılının eylül ayı başlarında “Çavuş” rütbesini alır. Bu keskin savaşın sonucunu gördüğünde, özellikle savaş sonrası meydanlardaki cesetleri, halkın uğradığı zulmü ve acıyı görerek yaşadıkça, aldığı bu yeni rütbe ona biraz anlamsız gelir. Savaş karşıtı duygu ve düşünceler kabarır yüreğinde. İki komşu ülke merhametsiz bir şekilde birbirine saldırmaktadır ve savaş meydanlarında insanlık diye bir şey söz konusu değildir. Bu duygu sağanağı içinde bir an için intiharı bile geçirir aklından. Ve ufukta zafer görünmüştür. İzmir’e doğru ilerleyiş başlamıştır ama Halide, İzmir’e zafer alayı içinde girmeye de isteksizdir, vatan çocuklarının arasında yer almak arzusundadır. Mehmetçikle birlikte yayan yürüyerek, onların coşkun zafer türküsünü dinleyerek, bu anı kutsal bir ayin gibi yaşama niyeti vardır. Fakat Mustafa Kemal açık bir şekilde tavrını koyar:

Sabah kahvaltısında Mustafa Kemal Paşa, “Bugün İzmir’e gireceğiz” der. Halide şöyle cevaplar:

Bir zafer alayında gitmek istemem, teşekkür ederim.” “Geleceksiniz hanımefendi!” Ve konuşma bu şekilde sonlanır. Emir demiri kesmiştir. Öğle vakti zeytin dallarıyla süslenmiş beş otomobille İzmir’e hareket ettiler. Askerler otomobil konvoyunun yanında yürüyor, Halide ise onların arasında olmadığı için esefleniyordu. Şehre girdiklerinde binlerce ağızdan yaşa sesleri yükseliyordu. Mustafa Kemal Paşanın o gün mukaddes bir sembol olduğunu söyler Halide. Aslında İzmir’de hala yer yer çatışmalar sürmektedir.

19 Eylül 1922 akşamı Fevzi Paşa (Çakmak) ile yemek yerken Halide, “Başçavuş” rütbesine yükseltildiğini öğrendi. Artık o kanlı savaş meydanlarını ve savaşın halka yaptığı zulmü gördükten sonra bu rütbe yükseltmeleri anlamsız geliyordu ona.
 
İzmir’e gelen gazetecilere savaş alanını göstermekle görevlendirildi. Savaş bölgesine gitmeden önce Asım Us, Falih Rıfkı ve Yakup Kadri ile birlikte veda için Mustafa Kemal’in yanına uğradılar. Üzerinde hala üniforması vardı Halide’nin. Mustafa Kemal onun artık “Başçavuş” rütbesi taşıması gerektiğini söyleyerek, üç adet başçavuş rütbesi getirttirir. Latife Hanım hemen oracıkta bu rütbelerden birisini Halide’nin omuzuna diker.
 
Ülkesinin milli mücadelesinde bu onurlu rütbeyi taşımak önemlidir ve gurur vericidir onun için fakat şimdiye kadar gördükleri, savaştan ve askerlikten soğumasına yetmiştir. Bu rütbe yükselişi buruk bir andır. Bunca acı sahneye yakından tanıklık etmek derinden yaralamıştır yüreğini.

Halide Edib’in “Ateşten Gömlek” romanı ve “Dağa Çıkan Kurt” adlı hikaye kitabı bu gözlemlere dayanarak yazılmış ve 1922 yılında yayımlanmıştır. “Vurun Kahpeye” ise 1923`te yayımlanır. Artık İstiklal Mücadelesi zaferle taçlanmış ve dünyaya yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu müjdelenmiştir. Şimdi, daha zorlu bir devir açılmıştır. Nice kahramanların yüreğindeki inanç ve bileğindeki kuvvetle kazandığı bu zaferin arkasından gelen yeni rejim; yeni kavgaların, çekişmelerin ve yer kapmaların yaşanmasına da sahne olacaktır. Gördüklerini yazmaktan çekinmeyen ve yüreğinden geçeni yazmakta bir an bile tereddüt göstermeyen Halide, bu sahneleri şöyle anlatmak gereği duyuyordu:

Artık Ankara mevki ve itibar menbaı olan başşehrimizdir. Sade vaktiyle zafer ihtimaline inanmayanlar değil, hakta İstiklal Mücadelesinin aleyhinde olanlar da oraya akın etmeye başlamışlardır. Yükseklerde yer alabilmek için eski havayı temsil edenlere karşı bir entrika, bir sinsi fesad hareketi başlamıştır. Esasen bu gibi tarihi günlerdeki bu nevi mücadeleler, bir tencerede kaynayan suya benzerler, sonlarına doğru tortuları üstüne çıkar.

Benzer bir söylemi Kazım Karabekir Paşa’dan da şu şekilde dinleyebiliriz:

Atatürk’e yapılan İzmir Suikasti sonrasında, Terakkiperver Fırkası’nın reisi olduğu için İstiklal Mahkemesi’nde sorguya çekilen Kazım Karabekir, kendisine yöneltilen soruya şöyle yanıt verir:

  • Zatıaliniz inkılabın büyük bir şahsiyetisiniz. Tarih bunu böyle kaydediyor. Memleketin savunulmasında nasıl bir arada dağılmadan kaldı isek, vatanın yükselmesi emrinde de öyle gerektiğini elbette takdir buyurursunuz. Bu sebeple zatıaliniz nasıl olur da muhalefete geçersiniz? Lütfen izah eder misiniz?
  • Mütareke sırasında elim durumlara karşı elbirliğiyle göğüs gererek çalışıp Gazi’yi kendimize reis yaptığımız sırada, memleketin istinad ettiği yegane kuvvet bendim. Ancak her inkılapta olduğu gibi, ilk zamanlarda birlikte çalışanlar, maksat hasıl olduktan sonra ortaya çıkan parazitlerin bu birliği bozdukları görülür. Benim görüşüm şudur ki, Lozan Sulhüne kadar kalb kalbe yekvücud olarak çalışmış arkadaşlar arasında sulhü müteakip bir ayrılık başladı./…/Arz ettiğim gibi bu mesele, sulhe kavuştuktan sonra her zaman daha fazla birliğe, tesanüte muhtaç olduğumuz günlerde ortaya öyle çehreler çıktı ki, artık ne Gazi ne de İsmet Paşalar nezdinde eski arkadaşlıkları, eski yollara sevketmek imkanı kaldı.

Türk Halkının Kurtuluş Mücadelesinde gözüpek bir asker olarak yer almış, gördüklerini bir bir hikayeleştirmiş, İstiklal Mücadelesinin dünyaya açılan penceresi olmuş ve Anadolu’nun haklılığını yazdığı yazılarla dünya kamuoyuna sunmuş olan Halide, savaş esnasında nasıl baş tacı edildiyse, savaş sonrasında da kendisine hak ettiği ilgi ve değerin verileceğini umuyordu. Yeni rejimden özellikle kadın hakları konusunda büyük atılımlar bekliyor ve bu konuda sabırsız davranıyordu. Oysa kendisine gösterilen tavır, hiçbir beklentisini karşılamıyordu. Buna karşın toplum farklı düşünüyordu.

Öyle ki, Mayıs 1923’teki seçimlerde aday olmadığı halde ona da oy çıkmıştı. Toplumun Halide’ye bakışı meclisin bakışından çok daha ilerdeydi.

Cephede birlikte oldukları, barışta unutmuştu onu. Görmezden geliyorlardı. Bu yüzden küsmüştü. Meclise, Hükumete ve Mustafa Kemal’e küsmüştü. Yine de gönül kırıklığını içinde saklı tutuyor ve bildiği doğrular üzerinden çalışmalarına devam ediyordu. Cumhuriyet`in ilanından sonra sivil hayata geçen Halide Edip, Akşam, Dergah, İkdam, Vakit, Hakimiyet-i Milliye, Son Telgraf gazete ve dergilerinde yazı hayatına devam etti.

Ateşten Gömlek beyazperdeye de aktarıldı ve bu film sayesinde Türk kadını sinemada rol alma şansını buldu. Daha önce hep azınlıklar ya da yabancılar kadın rolünü oynuyordu. Bu filmle birlikte bu devrim de yaşandı ve Halide Edib’in diretmesiyle filmdeki Türk kadını rollerini aslı olan Türk kadınları oynadı. (Bedia Hanım ve Neyyire Nesir) Cumhuriyet tarihinin ilk muhalif fırkası olan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” nın isim anneliğini de Halide Edib yaptı. Günümüz anlamıyla “İlerici Cumhuriyet Partisi”nin. Resmi tarih bu partiyi irtica ve gericilik sıfatıyla anmaktadır. Fakat parti üzerine araştırma yapan Erich Jan Zürcher ise beyannamesinde ya da programında gerçekten gerici denilecek hiçbir bakış açısına rastlamadığını ve Cumhuriyet Halk Fırkası ile aynı orta sınıfa dayandığını vurguluyor. Partinin metinlerinde devlet etkisini sınırlayan klasik liberalizm ilkelerini vurgulayan ifadelere yer verildiğini yazıyor.

İçinden geçenleri bir çırpıda yazıya döken Halide Edib, yeni oluşan yapıyı da eleştirmekten geri kalmadı. Çankaya’da Mustafa Kemal’in çevresinde yeni oluşan iktidar grubuna da seslendi, onları, yurtseverliği tekellerinde tutan “imtiyazlı asiller” olarak tarif etti. Adının mandacıya çıkmasına sebep olan Wilson Prensipleri Cemiyeti faaliyetleri ile ilgili olarak da bazı şeyler yazdı.” Eğer o zaman bu fikri Paşa Hazretleri memleketin menfaatine aykırı göre idiler mutlak beni aydınlatırlardı. O zaman karşı olduklarını ifade etmediler.” diyerek, Amerikan mandası hakkında yaptıklarının Atatürk’ün bilgisi dahlinde gerçekleştiğini savundu.

Bugün cumhuriyet tarihinin resmi belgesi olarak kabul gören Nutuk, hakaret içeren sıfatlarla söz ettiği muhalifleri değersiz kılmayı da hedefliyordu. Nutuk’ta Halide Edib’in Mustafa Kemal Paşa’ya hitaben yazdığı “…geçici bir Amerikan mandasını ehven-i şer olarak görüyoruz.” diyen mektubu da yer alıyordu. Yazıldığı tarihte İstanbullu aydınların ortak bir çözüm önerisi olarak görülen mektup, Halide’yi vuran bir silaha dönmüştü.

Mustafa Kemal Paşa, Nutuk’unda, Erzurum Kongresi’nde “Manda ve Himaye kabul edilemez” şeklinde bir karar alındığını söyler. Ancak, bizzat kendisinin Nutuk’un arkasına yerleştirdiği eklere dikkatli bakıldığında, Erzurum Kongresi’nin sonunda yayımlanan beyannamenin metninde, manda tartışmaları sonunda alınan kararın ülkenin bütünlüğüne saygılı olmak kaydıyla, “istila emeli beslemeyen herhangi devletin fenni, sınai, iktisadi muavenetini memnuniyetle karşılarız.” satırları göze çarpar. Bir zamanlar İstiklal Mücadelesine karşı İstanbul’da işgal güçlerinin yanı başında yer alıp ona göre yazı yazanlar, şimdi bir bukalemun gibi renk değiştirmiş ve yeni rejime emeği geçenlerden daha çok itibar görür olmuştur. Üstelik yetmiyormuş gibi Halide’yi her şeye muhalifmiş olarak göstermeye, kimi zaman “Onbaşı Halide” gibi küçümseyici ifadeler kullanmaya başlamışlardır. Bütün bunlar her geçen gün ona biraz daha ağır gelmeye başlar.

Bugün “Onbaşı Halide” bütün görkemiyle Türk halkının kalbinde yaşarken, onu küçümseyip Cumhuriyetle arasına nifak sokmaya çalışanlar şimdi nerededir, sormak lazım! Acaba hiç birisini zerre kadar hatırlayan ve ismini hayırla yad eden var mıdır? 1925 yılının Mart ayında siyasi ortamın gerilimine dayanamadıklarından eşi Adnan Adıvar’la birlikte yurt dışına gitme kararı alırlar. İngiltere ve Fransa’da bir süre yaşarlar. Halide, Savaş meydanından yazdığı yazılarda, Milli Mücadeleye duyduğu hayranlığı zarif bir üslupla ifade etmişti. Cepheden yazdığı Duatepe ve Kırmızıtepe yazılarında komutanlardan da tek tek söz ediyordu. Ancak, onlara övgüler düzmemişti. Ateşten Gömlek, Milli Mücadele önderlerine düzülen bir övgü değil, sıradan insanların öyküsüydü. Halide, Milli Mücadelenin sıradan insanlar tarafından kazanıldığını her seferinde vurguluyor, anılarında bu insanlara komutanlar kadar yer veriyordu. “Türkün Ateşle İmtihanı” kitabının sıra dışılığı, liderle çatışmaya giren, bu yüzden bütün hayatı değişen bir kadın yazar tarafından kaleme alınmış olmasıydı. Mustafa Kemal’in liderliğini kabul eden ancak liderliğini kullanış biçiminden rahatsızlık duyan Halide, bu eseriyle iç huzursuzluğunu kalemiyle paylaşmıştı.

Türkiye’nin bağımsızlık için geçtiği bu çetrefilli yolda asıl kahraman halktı” tespitini yaptıktan sonra, “Mustafa Kemal’i Türk halkı bu mücadelenin sembolü olarak şereflendirdi. İşte bundan dolayı, onun devrinde eziyet çekmiş olanların kalplerinde bile yüce bir yeri vardır.” diye yazmıştı. Bu eseri bazı açılardan ve özellikle de mandacılık iddiası yönünden Nutuk’a cevaben yazılmış gibidir.

Sultanahmet Mitinginde “milletlerin dost, hükumetlerin düşman” olduğunu söyleyecek kadar enternasyonalist, ama bütün bir şehrin milliyetçi duygularını ayaklandıracak kadar da etkiliydi.

Halide Edib, üniforma giymiş, savaşa katılmış, herkesi Milli Mücadele saflarına davet etmiş, milliyetçiliğe sembol olmuş etkili bir isimdi. İşgal altındaki ülkenin sembolü olmak ondaki haklılık duygusunu pekiştirirken barış duygusunu yok etmemişti. İzmir’e zafer alayı ile girmek istememiş, esir Yunan askeri ile Rumca konuşabilmişti. Şunu açıkça diyebilmişti:

  • Ben hayatla, insanla ilgileniyorum ve kölelik geleneklerine karşı isyanla doluyum.

Yurt dışında bulunduğu süre içinde yazılarına devam etti. Pek çok başarılara imza attı. Çeşitli üniversitelerde konuşmalar yaptı. Bu arada, 1924 yılında “Kalp Ağrısı” ve 1927’de “Zeyno`nun Oğlu” Vakit Gazetesi’nde yayımlandı.

1928’de Amerika’da, Williamstown Üniversitesinden başlayarak 7 aylık bir turla Türkiye konusunda konferanslar veren Halide Edib, ikinci kez Columbia Üniversitesinde Türk tarihi dersleri vermek üzere Amerika’ya gitti.

Hindistan’da da dersler veren Halide Edib’in yazıları Tan ve Yeni Sabah gazetelerinde yayımlandı. 1935’te “Sinekli Bakkal”, 1937’de “Yolpalas Cinayeti” romanları ile “Maske ve Ruh” isimli ikinci tiyatro eseri yayımlandı. Bunları 1938’de “Tatarcık” romanı izledi. Ve Halide Edib, Mart 1939’da tekrar yurduna döndü. 1940 yılında İstanbul Üniversitesinde Edebiyat Fakültesine bağlı İngiliz Filolojisinin başına getirildi. Hem de İngiliz Dil Edebiyatı Profesörü Halide Edib olarak. 1946 yılında “Sonsuz Panayır” isimli eseri yayımlandı. Bundan sonraki döneminde Halide Edip, “Mor Salkımlı Ev(1951)”, “Döner Ayna (1953)”, “Akile Hanım Sokağı(1957)”, “Kerim Usta’nın Oğlu (1956)”, “Sevda Sokağı Komedyası (1959)”, “Türk`ün Ateşle İmtihanı(1959-1960)”, “Çaresaz (1961)”, “Hayat Parçaları (1963)” adlı eserleri birbiri ardına hazırlayarak basımını sağladı.

Yaşanan o günlerde bir isim özellikle dikkatini çekiyordu. Nazım Hikmetle ilgileniyor ve hatta onun gerçekten de dahi olduğunu düşünüyordu. Görüşlerini tam anlamıyla paylaşmıyor olmasına rağmen. 1950 seçimlerinde İzmir’den milletvekili seçildi.1954’te siyasete nokta koydu ve üniversitedeki görevine geri döndü. Listesinden aday olduğu partiye diktatörlük vurgusu yapıyor ve seçimler öncesinde seçmenleri uyarıyordu.

1960 yılında Üniversiteli Kadınlar Derneği onu “Türk Kadınlığının Sembolü” ilan ediyor ve bir şeref madalyası veriyordu. 10 Ocak 1964 Cuma günü Cerrahpaşa Hastanesinde sabaha karşı dörtte yaşamını yitirdi. Kabri, Zeytinburnu'nda Merkez Efendi Mezarlığındadır. Ölüm nedeni böbrek yetmezliği olarak açıklandı. Onun için devlet töreni yapmak kimsenin aklına gelmedi. Tabutuna yeşil bir örtü örtülmüştü. Bayrak bile sonradan akıl edildi ve evinden İstiklal Madalyası da getirildi.

O, doğru bildikleri uğruna ve vatanına derin bağlılığı sebebiyle “önce lider” değil, “en önce vatan” demiş bir isimdi. İstiklal savaşımızın lideri Mustafa Kemal ile aralarındaki dargınlıklara rağmen, ona gereken saygıyı hep göstermiş, onun gerçek bir lider ve eşsiz bir kahraman olduğunu her daim vurgulamıştı. Türkiye Cumhuriyetine hizmette kişisel kaprislere yer olmadığının bilincinde olarak, bulunduğu her yerde devletini ve milletini layık olduğu şekilde gururla temsil etmişti. “İnsanların çektiği acılar ırk ya da itikatla değişmez” diyecek kadar insancıl, ama kendi onurlu İstiklal Mücadelesine baş koyacak kadar da milliyetçiydi.

Onu anlatanlar, anlatırken sözcüklerin ihtişamına sığınıyordu. Sıradan sözcükler tarif etmekte sönük kalıyordu. Ünlü şair Necip Fazıl Kısakürek, Halide Edib Adıvar ile ilgili düşüncelerini, “Türk kadını teknesinde böyle bir örnek yoğurduğu için övünebilir” cümlesiyle belirtiyordu.

Venüs gezegeni üzerinde çalışmalar yapan bir grup bilim insanı, Venüs üzerindeki bir kratere Halide Edib’in anısını yaşatmak için “Adivar” adını veriyordu.

O, Türk Kadınının bağımsızlık sembolüydü. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilklerini başaran kadındı. Türk İstiklal Mücadelesi’nin sembolleşmiş kadınıydı. Yazar, şair, gazeteci, siyasetçi, öğretmen ve akademisyen yönüyle tam bir entelektüel aydın, almış olduğu onurlu Başçavuş rütbesiyle de tam bir askerdi. Tıpkı hakkında yazılan kitabın kapağında olduğu gibi “Biyografisine Sığmayan Kadın”dı. Yaşadığı çağ itibarıyla anlatılırsa, “çağını aşmış” bir aydındı. Liderleri ve egemenleri değil, halkını önceleyen, insan olan kadındı.

Onun hayat hikayesini inceleyenler, göreceklerdir ki, yaşamının pek çok kesiti assubaylarla özdeştir. Ona verilen assubay rütbeleri sıradan bir tesadüf değil, olsa olsa ilahi bir tesadüftür. Biliyoruz ki, halkın içinden çıkan zor zamanların yiğit kahramanları yine halkının kopmaz bir parçası olan assubayların rütbeleri ile taçlandırılır. O, “Başçavuş Halide” olarak mesleğimize onur duyacağımız katkılar sunmuş, İstiklal Mücadelemizde Türk Kadınının ve Türk Assubayının kahraman bir temsilcisi olarak yer almıştır. Biz, Türkiye Cumhuriyeti’nin assubayları olarak, kahramanlığımızın ve vatan sevgimizin eşsiz bir pınarı olan “Başçavuş Halide Edib” ile aynı üniformayı taşımanın ayrıcalığını hep içimizde diri tutacağız. Onun kahraman yüreği, bu vatanın yaşayacağı zor günlerde bize hep cesaret ilhamı verecek.

Ve son sözümüzü de yine Yahya Kemal ile bağlayalım; Yahya Kemal onun için kaleme aldığı bir şiirinde onu bir dağa benzetiyor ve şöyle diyordu:

Bazen kader, gelen bora halinde, zorludur; Dağlar nasıl bakarsa siyah ufka öyle bak” Bizler de ne zaman kocaman, ulvi ve heybetli bir dağ görsek, tıpkı Yahya Kemal’in dediği gibi bakacağız o yüce dağa. Aklımıza, Sultanahmet Meydanı’nda edilen o kutsal yemin töreni gelecek. Sonra o eşsiz Türk kadınının tüm hayatı. Ve şöyle diyeceğiz nefesimizi tutarak: “Tanrım, bu koca dağ, bu ihtişamlı yüce dağ, ne kadar da Halide Başçavuşa benziyor!

Hazırlayan: Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

KAYNAKÇA:

 

  • Biyografisine Sığmayan Kadın: Halide Edib/ İpek Çalışlar/Everest yayınları-Mayıs 2010 (Okumanız Tavsiye Edilir)
  • Sintinenin Dibinde/Emin Karaca/Karakutu Yayınları/Eylül 2004
  • Halide Edib’in Ölüm Yıldönümü nedeniyle Anadolu Ajansı tarafından hazırlanmış bir biyografi yazısı (2006)
  • http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Genel/BelgeGoster.aspx F6E10F8892433CFF8FE9074FF19B0005A921E9EDE01F4A70
  • genclige-hitabe

    Son Yorumlar

    Son Eklenen Mesajlar

    SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
    Baş öğretmenimiz ulu önder Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin,adaletin,huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
    Çarşamba, 24 Kasım 2021
    SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
    BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZIN KAHRAMANI VE LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU, BÜYÜK DEVRİMCİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ARAMIZDAN AYRILIȘININ 83. YILINDA SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ... RUHU ŞAD, MEKANI CENNET OLSUN. 10 KASIM 1938 ! Bir devre damgasını vurmuş, dünyanın gidişatını değiştirmiş, yalnızca yaşadığı ülkede değil, mazlum ülkelerde d...
    Çarşamba, 10 Kasım 2021
    SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
    CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. Cumhuriyetimizin 98. Kuruluș Yıldönümü kutlu olsun. Laik Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk, silah arkadașları ve devletimizin bekası uğrunda canlarını veren aziz șehitlerimize minnettarız, Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun. Gazilerimize de șükranlarımızı sunuyoruz...
    Cuma, 29 Ekim 2021
    Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ