Aydın Kulak

Aydın Kulak

astsubaylar
Yeniçağ gazetesinde 17 Mart 2011 tarihli yazısında Prof. Ümit Özdağ, şöyle anlatıyor assubayları;

“En son söyleyeceğim şeyi başta söyleyerek başlamak istiyorum. Napoleon, 'Ordular midelerinin üzerinde yürür' demiş. Herhalde bir başka şey söylese idi o da “Ordular astsubayların omuzunda yürür” olurdu. Bir ordunun astsubaysız çalışması, yürümesi ve savaşması çok mümkün değildir.Buna rağmen tarih astsubayların ordular içinde üstlendikleri önemli rolü ne yazık ki görmemezlikten gelir. Uçakları havalanmaya, tankları yürümeye, gemileri yüzmeye astsubaylar hazırlar. Astsubaylar teknik sınıfı oluştururlar. Astsubay sayısı subay sayısının dört katıdır. Generaller ve kurmay subaylar karargahta stratejik savaş planlarını ve operasyonel planlamaları yaparlar. Üst subaylar olan albay, yarbay ve binbaşılar operasyonel planları sahaya uygularlar. Yüzbaşı, üsteğmen ve teğmen ile astsubaylar, operasyonel planları taktik planlarla hayatta geçirirler.

Astsubaylar, subayla erat arasındaki tamamlayıcı unsurdur. Çoğu zaman iletişim astsubay üzerinden kurulur. Türkiye’nin binlerce değişik yerleşim yerinden gelen yüz binlerce Mehmetçik aynı zamanda yüz binlerce farklı karakter, yüz binlerce farklı sorundur. Bu sorunları göğüsleyen, biraz ağabey, biraz psikolojik, biraz komutan olarak ordu ile ilk geldiğinde sivil olan Mehmet arasında tampon olan, Mehmet’i Mehmetçik haline getiren astsubaylardır. Sonra Mehmetçikle beraber yan yana dağda teğmenden yüzbaşıya kadar uzanan subaylarla yürüyen, uyuyan ve çatışan da odur.

Astsubayların mesai saati yoktur. İşleri bitince evlerine giderler. Bir astsubay ayda ortalama 5 gün 24 saat esasına göre nöbet tutar, haftanın bir günü gece eğitimine katılır.

Ayrıca tatbikatlar, özel görevler... Meslek hayatlarının nerdeyse üçte biri nöbette, tatbikatta, gece eğitiminde, özel görevlerde ve evinden uzakta geçirirler. Fazla mesai ücreti almazlar. Astsubaylar farklı ortamlarda farklı görevler yapmalarına rağmen diğer memurlarla aynı derece ve kademeden göreve başlarlar.”

Gelin gerisini biz tamamlayalım ve kalemimiz yazdığınca, dilimiz döndüğünce anlatalım size assubayları...

  • Assubay Türk Silahlı Kuvvetlerinin temel direğidir.

Yeri geldiğinde işçi, yeri geldiğinde memurdur. Yeri geldiğinde lider ve komutan, yeri geldiğinde yönetilendir. Vatan, millet ve bayrak söz konusu olduğunda gözünü kırpmadan şehitlik rütbesine koşa coşa giden savaşçı bir vatan evladıdır.

  • Komutanın en önemli yardımcısıdırlar

Assubaylar, Meslek Yüksek Okullarında, branşlarına göre önlisans eğitimi görürler. Yani hem temel askerlik eğitimi alarak, iyi bir asker ve savaşçı olurlar hem de, kendilerine seçtikleri branşın mahir ustası olmayı başarırlar. Topçudurlar, tankçıdırlar, uçak bakımcıdırlar, motorcudurlar, bandocu, piyade ve komandodurlar. Hem branşlarının işçilik kısmını görürler, öğrenirler ve el melikesi ile gerektiğinde bir tersane işçiliği ustalığında onarımlar yaparlar hem de branşlarının taktik kullanımına aşinadırlar. Yıllar geçtikçe görevlerinde daha da uzmanlaşır, tecrübe ve deneyim kazanırlar ve Komuta Makamına bu tecrübeleri ışığında destek sunarlar. Bu anlamıyla subay ve komutanın en büyük yardımcısıdırlar.

  • Assubaylar, işçi ve emekçidirler

Bir savaş ortamında silahınızın ya da teçhizatınızın, tankınızın, uçağınızın veya geminizin arızasına müdahale için tersanelere ulaşmanız mümkün değildir çoğu zaman. Bu, icra edilen tatbikatlarda da böyledir. Planlı bir tatbikatın tam ortasında bir sisteminiz arıza yapar ve eliniz kolunuz bağlanır. İşte o zaman işçi assubay devreye girer ve ustalıkla bilgelik karışımı bir şekilde onarım müdahalesine başlar ve çoğu kez başarır. Onlar hem teknisyen, hem kullanıcı operatördürler.

  • Assubaylar aynı zamanda liderdirler ve böyle olmak zorundadırlar

Liderlik; bilgili olmayı, kendini geliştirmeyi, sorumluluk almayı ve inisiyatif kullanmayı gerektirir. Genç bir assubayken, erbaş ve erlere liderlik ederler. Kıdemli assubay olduklarında genç assubaylara hem örnek hem lider olmak zorundadırlar. Birliğin yönetici kademesi subaylar ile yönetilen kademesi astlar arasında iletişim kurarlar. Birliğin dirlik ve düzenliğinin sağlık ve selametle yürümesi için bilgi ve deneyimleri ile hem astlara hem de üstlere yol gösterici, tavsiye sunucu olurlar. Karşılıklı sevgi, saygı ve dayanışma için tüm hünerlerini gösterirler. Adeta bir diplomasi inceliğiyle birliklerinde huzurlu iş ortamı sağlamaya çalışırlar.

  • Assubaylar, yenilikçidirler

Günümüzde ordular, daha yaygın, çevik ve duyarlı bir güç haline getirilirken, bazı birliklerin yeniden organize edilmesi, yeni cihazların alınması ve yeni taktiklerin öğrenilmesi gerekir. Assubaylar, küçük birliklerin eğitiminde ve ordunun hedeflediği kuvvetlerinin yapılanmasında bireysel sorumluluğu en fazla olan lider personeldir. Gelişen teknolojiye, her gün yenilenen bilgiye ayak uydurmak zorundadır. Bunu da hep başarır.

  • Assubaylar bilge olmak zorundadırlar

Çünkü hem profesyonel asker olmak hem de zorunlu er olarak gelen vatan evladı çocuklara yol yordam göstermek onların işidir. Bu yüzden kendilerini daima geliştirirler. Gelen erlere askerliğin yanında hayatı da öğretmeye çalışırlar. Kimi zaman bir aile şefkatiyle yaklaştıkları bu gençlere, kimi zaman sert ve disiplinli bir asker yaklaşımı da sunmaları askerlik mesleğinin bir gerekliliğidir.

  • Assubaylar, genç subaylara kılavuzdur!

Assubaylar, eğitimlerde yararlı deneyimlerini ve değerli tavsiyelerini de subaylara sunarlar. Pek çok subay, gelmiş olduğu okulda çok iyi eğitim almış olmasına rağmen, mezun olup, ilk komutayı ve sorumluluğu aldığında yeterli deneyim ve tecrübeye sahip olmadığını görür. Bu nedenle, güven ve itimat duyulabilecek iyi bir assubaya sahip olmak ve onun o ana kadar yapmış olduğu görevlerde edindiği tecrübe ve deneyimlerin yardımcı kılavuzluğunu değerlendirmek; birliğine iyi şekilde komuta etmek isteyen bir komutan ve subay için çok değerlidir.

Bilgileri ve bilgelikleri, zorlayıcı askeri kanunlara karşı assubayların kendi koruyucusudur. Bir assubay ne derece bilgili ise tehlikeli durumlardan o kadar uzaktır. Korkacağı tek şey kaliteli bir eğitim almış olmasına rağmen cahil kalmayı başarabilmiş üstleridir. Zaten bu türden insanlar hangi ortamda olurlarsa olsunlar, her daim cahilliklerini örtmek amaçlı olarak, saldırgan bir tutum sergilerler.

  • Assubay Komutandır aynı zamanda

Küçük birliklerde ve gemilerde bu görevi bilfiil yaptığı gibi gerçek savaş ortamlarında da bunu inisiyatifler kullanarak gerçekleştirirler. Yeri geldiğinde küçük bir timin ya da birliğin kazandığı zafer, koca bir zaferin de kazanılmasına vesile olur. Bir assubayın verdiği bir karar hatta bir erin anlık uyguladığı bir eylem; küçücük bir zaferden koca bir zafere açılan yol olabilir. Kaldı ki, yaşanmış savaşlarda bu tip kararların ve zaferlerin örneği çoktur.

Askeri kanunlar ve kurallar her ne kadar büyük yetkileri subaylara sunmuş olsa da, küçük birlik liderleri yine de bir takım kararlar vermek zorundadır, ki bu kararlardan bazıları, savaş anındaki küçücük, anlık bir fırsatın zafer için bir avantaja dönüşmesini sağlayabilir.

  • Assubaylar savaşçıdırlar

cephede ağır kayıplar veren bir birliğin boşluklarını kapatıcı, düzen ve intizamını koruyucu hal ve tavırlar sergilerler. Düşmana karşı hızlı, seri ve doğru bir şekilde ateş etmekte, savaşmakta inatçı, usta ve cesur davranırlar. Şehadet şerbetini içinceye kadar bırakmazlar sancağı ve cepheyi.

  • Assubay; öğretmendir, rehber ve kılavuzdur

Komutanına rehberlik ve kılavuzluk yaparken, astlarına da örnek olur. Savaş talimlerinde, tatbikat ve eğitimlerde hem subaylarına bilgi ve deneyimlerini sunarak, öğretmenlik yapar. Hem astlarına gerektiğinde bilfiil öğretmenlik yapar. Gece derslerinde erlere hayat ve genel kültüre dair dersler verdiği gibi, savaşçı personelin yetişmesi için askerlikle ve mesleğiyle ilgili derslerin de öğreticiliğini yapar. Birliklere, branş ya da bölümlere yeni katılan; erden, subaya kadar tüm personelin birliğe uyum eğitimlerinde bizzat yer alır. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde yer alan acemi birliğinden lisans düzeyindeki eğitim kurumlarına varıncaya kadar branşıyla ilgili konularda öğretici eleman olarak bulunurlar. Yetiştirilmekte olan geleceğin komutan ve subaylarına, acemi birliklerindeki Mehmetçiklere, emeği ve alınteri geçer.

  • Assubay öğrencidir

Assubaylar orduların yenileşmesinde anahtar bir roldedirler. Hatta, belki de en önemli rol onlarındır diyebiliriz. Her geçen gün savaş sanatında kullanılan silah ve cihazlar değişir, güncellenir. Savaş taktikleri yenilenir. Yeni durumlara göre yeni birliklerin kurulması gerekebilir. Tüm bunlar, yeni kavramları ve yeni bilgileri gerektirir. Bu yüzden assubaylar, TSK; kendisine fırsat sunsun ya da sunmasın kendini daima bir öğrenci gibi hissederek, branşında yeni bilgilerle donanmaya özen gösterir. Yabancı dil kurslarında, yurtdışı kurslarında ve yurt dışı daimi görevlerinde subaylara daha çok ağırlık veriliyor olsa da, onlar bunun altında ezilmez. Kurs görmemiş olsa bile branşıyla ilgili konularda bilgilenebilecek düzeyde yabancı dilini geliştirir. Bilgi ve becerisini çağa uydurur. Çağın teknolojisine uyum sağlayacak yapıya ulaşmakta bir anlık dahi tereddüt göstermez.

  • Assubay Teknisyendir, Operatördür

Branşı gereği sorumlu olduğu radarın, sonarın, muhabere cihazının en iyi şekilde operatörlüğünü yapar. Tüm detay ve inceliklerini bilir. Link cihazları ile taktik resmin oluşumunu sağlar, muhabere iletişimini sağlar, kriptolu muhabereyi tesis eder ve en can alıcı anlarda en acil mesajların yerine ulaşması için canını dişine takar. Taktik resmin oluşumunu sağladığı gibi, gelen bilgileri derler ve toplar, kıymetlendirmede ve bilgilerin dağıtımında ana bir rol üstlenir. Komuta kademesine en kritik anlarda cansuyu bir destek sağlar.

Uçağının bakımını, tutumunu yapar. Arızasına anında müdahale eder. Tankının ve topunun işlevini yerine getirmesi için gecesini gündüzüne katar. Elin eskisi olarak gelen her türlü silah ve cihazın yıllarca kullanılması ve fakir ülkesinin parasının heba olmaması için varını yoğunu seferber eder. Denizaltıda, fırkateynde, hücumbotunda gemilerin limandan kalkışından tekrar limana dönüşüne kadar her türlü emek ve çabayı gösterir. Atışlarda, tatbikatlarda ve gerçek savaş durumlarında vardiya ve nöbet mefhumu dinlemeksizin görevinin başında olur. Makinasının, çarkının, ırgatının, silahının tam anlamıyla çalışması için alınterini akıtır. Mesai ücreti, icap parası, nöbet parası gibi bir beklentisi yoktur. Zaten bunları vermeyi düşünen de yoktur. Bunların sözünü bile etmez.

Bu anlamda assubay, bir uçağın kanadı, bir geminin pervanesi, bir tankın paleti ve bir ülkenin sınır karakolu gibidir tam olarak. Türk bayrağının dalgalandığı her yerde cesur ve cansiperane görev yapmanın onuruyla yaşar.
  • Assubay diplomattır

Yurtdışı daimi görevlerde kendisini, halkını ve ülkesini en iyi şekilde temsil etmek için çırpınır. Uluslararası tatbikat ve eğitimlerde vatanını, milletini ve bayrağını yüreğinde taşıyarak görev yapar. En iyisini yapmak, Türkün gücünü herkese göstermek için var gücüyle çalışır, çabalar. Ayyıldızlı bayrağının denizlerde, dağlarda ve göklerde en yükseklerde dalgalanması için emek ve alınteri harcar.

Uluslararası harekatlarda ve görevlerde tıpkı Afganistan’da, Arnavutluk’ta, Somali’de, Lübnan Harekatında olduğu gibi hem bir barış elçisi olarak görevini yerine getirir, hem de yurt dışındaki sivil vatandaşlarına el uzatır. Türk askerinin uluslararası başarılarında assubayların emeği ve alınteri yadsınamaz bir gerçektir.

  • Assubay sekreteryadır

Karargah ve kurumunun evrak ve mesaj tipi yazışmalarında birinci derecede etkin rol oynar. Makam sahibi general ve amirallerin emir assubayı olarak o makamın programını, randevularını, yazışmalarını planlar ve zamanında yapılmasını sağlar. Temsil ettiği makamın etkin görev yapması için tüm tecrübe ve deneyimini kullanır. Komutanının sağ kolu olarak güvenini kazanır, o makama layık olarak görevini eksiksiz yapar.

  • Assubay demirbaş sorumlusudur, lojistik destek sorumlusudur

Tüm karargah, gemi ve birliklerde etkin olarak kullanılan malzemelerin, silahların, cihazların demirbaş sorumluluğu onun üzerindedir. Türk bayrağı ile semalarda uçan uçakların, açık denizlerde yüzen gemilerin, sınır ötelerinde harekat yapan tankların ve her türlü hava şartında vatan aşkıyla yürüyen Mehmetçiklerin bütün iaşe ve ibatesi onun ellerinden geçer. Yiyecek, içecek ve yedek malzeme temin ve tedariki konusunda bilgilidir. Hangi cihaza hangi cıvatanın, hangi vidanın takılacağını en iyi o bilir. Bir gemiden diğerine yapılan varagelenin, akaryakıt naklinin en sıhhatli şekilde yapılması onun emin ellerine teslim edilir.

  • Assubay Halkın kendisidir

Türk Silahlı Kuvvetlerinin halkına en yakın unsurlarından birisidir. Onlarla birdir. Onlarla mahalle pazarlarında, kahvehanelerde ve caddelerde karşılaşabilirsiniz. Onların sırça köşkleri yoktur. Onlar halkına rağmen darbe planlamazlar. Fakat bağlı bulundukları emir komuta yapısı gereği darbelerde görev yapmak zorundadırlar. Unutmayın ki, Türk Ordusunu ayakta tutan en temel şey vatanseverlik ve mutlak itaat kavramıdır.

  • Assubaylar; Mehmetçiği eğiten, koruyan ve kollayandır

Onlar kışlaya gelen Mehmetçiklere askerlik mesleğine uyum sağlamalarında destek olurlar. Bazen bir anne şefkati gösterirken, bazen bir baba otoriterliğiyle de yaklaşırlar. Bu otoritenin temel sebebi, askerlik mesleğine uyum sağlanmasıdır. Bu şekilde eğitilmeyen Mehmetçik, görev yaptığı ortamlarda silah kazalarına, mayın tuzaklarına ya da silah ve teçhizatın yanlış kullanımı sonucu kazara ölümlere varan bir sonla karşılaşabilir. Burada temel hedef, can ve mal güvenliğinin sağlanması, muzaffer ordumuzun girdiği harekatlardan ve tatbikatlardan en az can kaybıyla ve hasarla çıkmasının teminidir. Unutulmamalıdır ki, Mehmetçikler de bizim üzerimize zimmetlenmiş birer demirbaş gibidir. Annesinin, babasının, yavuklusunun ve tüm sevenlerinin emanetidir bizlere. O halde öncelikle onların canını korumak için bazen katı şekilde davranılması kaçınılmazdır. Konforlu ve kıytırık bir acemi eğitimi sonrasında heba olacak hayatların hesabını biz o vatansever aileye nasıl verebiliriz ki!

  • Assubaylar halkının can dostudur

Assubaylar, halkının yaşadığı her türlü acı felaketlerde ve doğal afetlerde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir temsilci unsuru olarak, onların hemen yanı başındadır. Depremde Gölcük ve Değirmendere halkıyla nice acıları paylaşmış, kader birliği etmişlerdir. Sel felaketlerinde kurtarıcı ve koruyucu olmuşlardır. Onlar her zaman halkının yanı başında olmaktan, halkıyla iç içe olmaktan ve halkının bir parçası olmaktan gurur duymaktadırlar.Sevinçte ve acıda bir olmanın, paylaşmanın erdemini en iyi onlar bilir.

  • Assubay şehitliği ve gaziliği onur bilendir

Mesleği gereği en çok şehit veren, en çok gazisi olan kesimdir assubaylar. Elbette bunun reklamı olmaz fakat bugün maaşlarını ya da statülerini assubaylarla kıyaslayanların görev şartlarını ya da şehit ve gazi sayılarını da onlarla mukayese etmesi gerekir. Daha önce de söylediğimiz gibi, onlar evlerinde bekleyerek, oturdukları yerden icap parası almazlar. Gerektiğinde aylarca geceli gündüzlü, ailesinden ve sevdiklerinden çok uzaklarda çalıştıklarında, “nerde benim mesai ücretim?” demezler. Kanunların “devlete yontucu harcırah kavramına” göre ve belirli şartlar sağlandıktan sonra ancak bir şeyler almaları söz konusudur. Üstelik bu harcırah kanunları ve şartları modern ordulardan çok farklı ve ilkeldir.

Onlar barış ortamında bile bir savaş gemisinde vardiya düzeninde yaşarlar. Cuma girdikleri nöbetlerden pazartesi çıkarlar. O Pazartesi bir eğitim ya da tatbikat söz konusuysa yine yüreklerindeki vatan sevgisiyle, tek kelime itiraz etmeden koşa koşa giderler görevlerine. Ayrıca bir maddi kazanç beklemezler bu fedakarlıklarından.

Mesai mefhumu tanımaksızın, özveriyle yapılan görevlerinin karşılığında, maaşa ilave olarak, adı tazminat olan ama onun da hiyerarşik basamağa bağlı olduğu bir maddi karşılık alırlar. Aynı görevde, birlikte, karargahta ya da cephede kader birliği ve silah arkadaşlığı yapanlar; iş tazminata geldiğinde farklılaşırlar. Konum ve rütbeye göre tazminat oluşur, emek ve alınterine göre değil! Örneğin açık denizlerde görev yapan bir fırkateynde solunan hava, çekilen meşakkat aynıdır ama bunun karşılığında ödenen meblağ statükoya göredir ve çok farklıdır.

Burada sözünü ettiğimiz nöbet parası, icap parası ya da mesai ücreti kavramlarını art niyetle kullanmıyoruz. Sadece daha iyi anlaşılmak için çabamız. Yoksa, bu ücretleri alanlar elbette emek ve alınteri karşılığı olarak almaktadırlar. İsteğimiz, bizi değerlendirirken, önyargılardan uzaklaşmaları ve durumumuzu daha iyi algılayarak, empati kurabilmeleri.

Assubaylar, “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum!” diyen Mustafa Kemal’in cumhuriyet çocuğudurlar. Bu emir onlar için her daim geçerlidir. En olumsuz şartlarda dahi vatan için çırpınmak ve gerekiyorsa, ölümü göze alarak şehadet rütbesine ulaşmak, onlar için şereflerin en büyüğüdür. Dumlupınar Denizaltısında olduğu gibi son nefeslerinde ölüme karşı en soğukkanlı şekilde gülümseyerek, al bayrağı yüreklerinde dalgalandırarak “Vatan Sağolsun” diyebilen cesur insanlardır onlar.

Kalleş mayın tuzaklarında ülkesinin huzur ve güvenliği için ellerini, kollarını ve ayaklarını bırakırlar ama sitem etmezler. Onurlu yürekleriyle dimdik durmayı başarırlar.

Düşen uçak ve helikopterlerde, batan denizaltılarda, çarpışan gemilerde ve dost bilinen ülkelerin kalleşçe yaptığı güdümlü mermi taarruzlarında (TCG MUAVENET Olayı gibi), teröristlerle yapılan çatışmalarda ve daha pek çok yerde ölümlerin en şereflisi olan; vatanları ve bayrakları için ölürler. Bayrağa sarılı tabutları bile olmaz kimi zaman.

Assubay herkesin göğsünü gere gere izlediği o koca dev SAT Komandolarıdır. SAS Komandolarıdır. Dalgıçtır, Kurbağa Adamdır. Aylarca denizin altında, gün ışığı görmeksizin görev yapan Denizaltıcıdır. Hızlı ve keskin hareket eden Hücumbotlarımızın temel direğidir. Tankçıdır, Mayıncıdır, Topçudur, Gemicidir, Uçak Bakımcıdır, Helikoptercidir. Yarım kanat taksa bile, tam kanatlık görev yapma bilinci taşıyan kahramanlardır.

Ama önce insandır. İnsan olmanın onuruyla görev yapmak isteyendir. Yapılan tüm haksız uygulamalara karşı yalnız başına savaşmak durumunda kalan insandır. Ailesini ve sevdiklerini aylarca bir başına bırakmak durumunda kalan ve onların geçimini devletin verdiği üç kuruşluk maaşla yapabilen insandır. Daha az maaşla Türk Silahlı Kuvvetlerini ve onun üniformasını en iyi şekilde taşıması, temsil etmesi beklenen ve az çok bunu da başarabilen insandır. Üstleri ve komutanları tarafından farklı muamele ve ayrımlara tabi tutulsa bile, halkı tarafından hep tam anlaşılamasa bile yüreğinde halkına büyük bir aşk besleyen insandır. Vatanını, bayrağını canından çok seven ve bunu sözle değil, bizatihi icrayla ispatlayan insandır.

Maaşı, konumu her zaman başkalarınca kıyaslanan ve kıyaslandığında astlığı nedeniyle incitici söylemlerle yüreği acıyan insandır.

Tüm bunlara rağmen; halkını, milletini, vatanını, bayrağını ve cumhuriyetini sahiplenen, ışıltılı gözleriyle daha aydınlık bir ülke için kendini geliştiren ve Ata’sının koymuş olduğu hedefler doğrultusunda durmaksızın ilerleyen, Cumhuriyetinin bekçiliğini halkı ile birlikte yapan; onuru, şanı, şerefi yüreğinden okunan, milletine sevdalı Cumhuriyetin güneş yüzlü çocuklarıdır assubaylar!

Aydın Kulak

Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur

Kaynakça:

Ordular Astsubayların Omuzunda Yürür/ Prof. Ümit Özdağ/Yeniçağ Gazetesi/ 17.03.2011

70li-yillar-6

ASSUBAY EYLEMLERİNDEN SENDİKA LİDERLİĞİNE: ATILAY AYÇİN

Sizlere sunacağımız bir de başarı hikayemiz var. 1975 yılındaki Assubay eylemlerine katılan, bu nedenle ordudan ihraç edilen ama inatla kendisine yeni bir kader ve yeni bir yol çizen azimli bir adamın hikayesi bu.

atilay_aycin

Atılay Ayçin, 1954 yılında Tunceli, Pülümür'de doğdu. İzmir'de Hava Assubay Teknik Okulu'nu bitirdi. Uçak Teknisyen Assubayı olarak, Hava Kuvvetlerinde göreve başladı.1975 yılının Ocak ayında Kayseri'de gerçekleştirilen Assubay Eylemlerinde öncü rolde yer aldı. Assubay eşlerinin Kayseri yürüyüşünde ve o bölgedeki birliklerde yapılan pasif eylemlerde Assubay hakları için onurlu bir direnişin temsilcisi, gönüllü ve cesur katılımcısı oldu. Özellikle, Pasif Direniş eylemi kapsamında yapılan üç gün işe gitmeme protestosu nedeniyle tutuklandı, yargılandı. Suçlu bulundu ve ordu ile ilişiği kesildi.

Yeni baştan mücadeleye başladı. Mesleğinin kendisine tanıdığı olanakları kullanarak, Türk Hava Yolları'nda işe başladı. Tam 15 yıl çeşitli konumlarda bir emekçi olarak, Türk Hava Yolları'nda çalışmasını sürdürdü. 1976 yılında başladığı bu yeni serüveni 1989 yılında doruğa çıktı. 5 Kasım 1989 tarihinde Hava-İş Sendikası Genel Başkanlığı'na seçildi. O tarihten bu yana görevinin başında. Tam yirmi iki yıldır yine hak ve onur mücadelesinin peşinde.Yine bir eylem adamı. Yine yaşamında hapisler, gözaltılar ve tutuklanmalar var. Fakat o hâlâ 1975 yılındaki gibi dirençli.

1991 yılında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından hakkında dava açıldı. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne muhalefet ediyor ve Terörle Mücadele Yasasının sekizinci maddesini ihlal ediyordu. Bu nedenle Saray Cezaevinde 5,5 ay yattı. İHD (İnsan Hakları Derneği) bu hapis sürecinde kendisine destek verdi.

Yaşamı boyunca pek çok kez tutuklanıp hapis yattı. Gerçek bir sendika lideri olmaya çalıştı. Emekçi insanların davası uğruna savaştı ve adından çok ama çok söz ettirdi.

1995 yılında yapılan Havaş Grevi nedeniyle iki defa tutuklandı ve hapis yattı. Sistemin ürettiği sebep yine aynıydı. Tıpkı 1975 eylemlerine isnat edilen suç tanımlanıyordu: Kanunsuz eylem! Üç ay yattı, çıktı. Sonra bir üç ay daha. Her seferinde yeniden Sendika Başkanı seçildi. Daha da güçlenerek çıktı her zorlu mücadeleden.

Evli ve yetişkin bir oğul babası olan Ayçin'in yaşam öyküsünde 1975 olayları bir ana kavşak gibidir. Hayatının en can alıcı değişikliğini bu dönemde ve bir Hava Assubayı iken yaşamış, kendisine yeni bir gelecek kurmuş, eski deneyimleri yeni rotasında ona hep kılavuzluk etmiştir.


ÇİLE'Lİ YOLDAN GELEN ŞAİR: MURAT KAPKINER

muratkapkiner2Bugün ülkemizde abartısız on binlerce şair var. Oysa ismini duyduğumuz, şiirlerini şevkle okuduğumuz şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Peki, bu birkaç isim nasıl oluyor da binlerce şairin arasından sıyrılmayı başarıyor?

Eğer bir şair sadece yazmakla yetinmiyorsa, ayrıca kendisini bir davaya da adamışsa, yaşam öyküsü şiiriyle içli dışlı olmuşsa; eninde sonunda şiirinin o görkemli sesi insanla buluşmayı başarıyor. Bireysel bir ses olmaktan çıkıp kitlesel bir ezgiye dönüşebiliyor.

Günümüz şairleri içinde de Murat Kapkıner'i böyle bir yere oturtabiliriz. Yaşamı boyunca çektiği sıkıntılar ve yöneldiği dava; onun toplum tarafından farkedilmesini sağlamış ve hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine ulaşmayı başarmıştır.

Kapkıner için “Çile'li yoldan gelen şair” söylemini iki farklı anlamda kullandım. Hayatını şöyle bir incelediğimizde, gerçek anlamda nasıl bir çileli yoldan geçtiğini hemen farkedebilmekteyiz. Zaten kendisi de gizlemiyor bunları. Kendisine güç ve ilham veren şeyin yazgısı olduğunu biliyor. İşte Çile'li yolun ilk anlamı bu.

Çile'li yolun ikinci anlamı ise bir başka. Çile isimli bir şiir kitabı size neyi, kimi anımsatıyorsa; Kapkıner'in de o “Çile” yolunda ilerleyen bir yolcu olduğunu anlayıp bellemenizde fayda var. Üstad Sezai Karakoç'u ayrı tuttuğumuzda, bu yolda bilinen isimlerden birisi olarak rahatlıkla sayabiliriz Kapkıner'i:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, sonsuza varmak...

(Necip Fazıl/Çile)

1950, Malatya doğumlu Murat Kapkıner. Malatya Erkek Sanat Enstitüsünü 1967 yılında bitirdikten sonra, Hava Assubay Okulu'na girdi. 1969 yılında bu okuldan Hava Teknisyeni bir Assubay olarak mezun oldu. 1975 yılına kadar Hava Kuvvetlerinin çeşitli birliklerinde görev yaptı. 1975 yılında ordudan tard edildi. Kavgacıydı, dinine düşkündü ve ayrıca assubay eylemlerinde lider olarak gösteriliyordu. Asıl gerekçeler bunlar olduğu halde, hanesine bir de görevinde başarısız oluşu eklenmişti.

İskender Pala için yazmış olduğu bir yazıda kendi askerlik yaşamından kesitleri de sunmuş ve bir özeleştiri yapmıştı. Dilerseniz kendisini anlattığı bu satırlardan birkaç alıntı yaparak devam edelim:

kapkinermurat1Hiç kimseye hiçbir zaman örnek teşkil etmemesi gereken askerlik hayatımda doğrusu tam da bir hayta, belki bir teröristtim.

Elbet benim haytalığımın, estirdiğim terörün bir altyapısı vardı. Yani başından terörist değildim.

Assubay okulunda bize öğretildiği şekliyle bütün üstlerime altı adım kala selam veriyordum. Benimle dalga geçtiler. Biraz zaman aldıysa da bunun böyle olmadığını kıtada öğrendim. Bu kez altı adımdan değildi ama üste selam vermenin zorunluluğundan bütün üstlerime selam veriyordum. Kimse selamımı almıyordu.

İşte benim, ilerde çok farklı dozlara çıkacak terörizmim böyle başladı desem kendimi çok yanlış analiz etmiş olmam. (Ben vermek zorundaysam üst de almak zorundaydı ama iç hizmet kanununun değil hava kuvvetlerinde keyfiliğin hüküm sürdüğünü yakında anlayacaktım).

Yaka paça tuttum: 'Niye selamımı almıyorsun ulan!'

Aynen böyle. Karşımdakinin rütbesini istediğiniz şekilde düşleyebilirsiniz. Fark etmiyordu. Bu bir uzun süreç. Sonunda ayaklarımı kendisine doğru uzattığım garnizon komutanı paşa, önümden geçerken yüzünü öte yana çevirmek zorunda kaldı.

(Bir bakıma övünüyorum da) esasen yukarda söylediklerimle övünmüyorum. Peygamber Ocağı diye gittiğimiz o yerde (ben gerçekten anamın kucağından, koynundan gitmiştim) sabah tekmilinde kumar istirahatını (subay, assubay sabaha kadar tabur komutanıyla kumar oynamıştır), doksan derecelik doktor alkolü içmeyi, eşcinselliği gördüm. Bu yol, yol değildi ve kendimi (yanlış bir kapıdan giriş de olsa) İslamcılığın kucağında buldum.

Bir şiirimde, 'Beni kâfir edenler kendileri Müslüman' demişim. Ordudayken yaptığım yaramazlıkların hiç birini savunmuyorum ama hırsızın hiç mi suçu yok. Komutanlarımı komutan yerine koydum (söyledim, altı adımdan selama durdum, dalga geçtiler) olmadı. Baba, abi yerine koydum, olmadı. Ne yapacakmışım?

Ben hemen hemen ordudan tard edilenlerin ilkiyim. Benden önce iki başçavuş anımsıyorum bir de 70 muhtırasında atılan birkaç subay assubay; kömünist yaftasıyla.

Şu: Benden sonra orduda namaz kılan kim varsa atıldı. Bunlarla aramda bir husumet vardı, şöyle: Bunlar namazlarını gizli gizli kılarlardı. Namazla uğraşan subaylara ne kadar kızıyorsam onlara da o kadar kızardım.

İnancını gizleyen birinin başına gelen bu olay bence müstahak ve Tanrısal bir uyarı. Her neyse…

Benimki öyle değildi. Seccade diye kullandığım tahta parçasını ere emrederek kaldırtan bölük komutanı elimden yakasını zor kurtarmıştı.

Şuraya gelmek istiyorum: Benden sonra atılan, çoğuna Fethullahçı dedikleri, namazlarını ayıp bir şey yapıyormuş gibi gizli gizli kılanların hepsi ağladı.

İşte bunu ben o gün bugün anlamış değilim.

Nesine Müslümansa hiç anlamıyorum: Yahu sen inanmış bir adamsın. Bu hukukla, sağduyu ile, senin dininin sana öğrettikleriyle alakası olmayan bu zalim insanlardan Allah seni kurtardı. Şükretsene.

Bense askeri mahkemede, çok ciddi, elebaşı sanıldığım, sonu idamla bitebilecek bir davada yargılanıyordum ve o esnada tard emrim geldi.

'Beni karımla beraber ordu evinden kovdular' diyor. Bunu anlamıyorum. Niye orada eşinin yanında onurunla oynayanlarla (onlar kimseler) bir vukuat çıkarmadın? O, sana karının yanında ‘çık’ diyeni niye hastanelik etmedin? (Askeri mahkeme de olsa ‘ağır tahrik’ten yırtardın.)

1600 küsur kişi var diyor. Onların itibarlarının iade edilmesini istiyor. Ne itibarı yahu? Kimin itibarı?

İskender komutanım! Sen kendi itibarını koruyamıyorsan, başkalarının senin itibarına sahip çıkmalarını bekleme. Gerçekten haksız bir istektir bu. O gün o orduevinde kendi itibarını korumamışsın. Yukarıda ağır tahrikten yırtabileceğini söyledim. Tutalım ki böyle bir maddeyi işletmediler. Delikanlı gibi, benim gibi gider dört ay yatardın. Bu işin idamı bu. Ama sen bunu değil, oradan itibarı zedeli olarak çıkmayı tercih ettin. Her mazlum bu kadarcık ezayı göze alsa bu ülke böyle olmazdı. Amma biz rahatımızı onurumuza tercih ediyoruz. Sızlanma, müstahaksın.

Bu ordu şahsen beni bünyesinden atmakla bana itibar kazandırmıştır. Bu yanlış yapı, bünyesi kaldırmayıp beni kustuğunda, delikanlı birini hazmedemediği için kendi itibarı düşmüştür. Eğer gerekiyorsa bu ordu beni ihraç ettiğinden ötürü düşen kendi itibarını iade etmenin yollarını aramalıdır.

Ben gençken de böyleydim işte. Kimseyi anlamazdım.”

Yukardaki satırlar onu anlamanıza yetmiştir sanırım. Ordudan atılma ve iade-i itibar konusunda benimle aynı fikirde olması sevindirici. Bugünlerde “deniz harp okulu” güya Nazım Hikmet'e ve Necip Fazıl'a iade-i itibar ediyormuş. Kim kime iade-i itibar etmeli acaba? Kimin buna ihtiyacı var?

1975 eylemleri onu ordudan bir şekilde atmak isteyenlerin biricik umudu olur. Pek çok suç isnat edilir ve cezasını da çekerek ayrılır ordu saflarından. Daha sonrasında ise zorluklarla dolu bir dönem karşılar onu.

Çeşitli işlerde çalışır, bazı kuruluşlarda elektrikçi, bazılarında yönetici olarak görev alır. Buhranlı ve gerçek anlamda çileli günlerdir. Psikolojik tedaviye ihtiyaç duyduğu dönemlerdir. Belki de bir şairin geçmesi gereken Sırat Köprüsü'nden geçmekte ve adeta Mecnun'a döndüğü bir aşamayı tamamlamaktadır. Kavga ve dövüş sonrası bir şekilde genç yaşta ırgat emeklisi olmayı başarır. Bundan sonrasında; tımarhane, hapishane ve hastane üçgeninden uzaklaşmaya çabalar. Kendisini şiir ve edebiyata verir. Musikî ve resimde yetenekli olduğu söylense de, bu uğraşlardan ekmek parası çıkarmayı bir türlü başaramaz.

Sanatsal yaşamına baktığımızda şunları anlatabiliriz; Kelime ve Varide dergilerini kurup, yönetmenliğini yapmıştır. Şiir dışında; roman ve deneme türlerinde eserler vermiş, şiir ve yazıları; Aylık Dergi (81-83), Çağımıza Selâm (86-87), Kelime (87-88), Varide (86-87) benzeri dergilerde yayımlanmıştır. Taraf Gazetesinde günlük yazılar yazdığını da belirtmemizde fayda var.

Eserleri:

Şiir: Not Düştüm Besmeleye/Anne Ben Artık İyiyim/ Elifbamdan Arta Kalan/ Ademin Müstesna Ölümü/ Kimsenin Aklına Gelmeyen/ Bütün Cemreler Düştü mü Çocuklar?/ Şiir Üzerine Bir Şeyler Söylemek (Poetika)

Sesli Yayınlar (Şiir): Bu Rüzgar/ Acımız Geceyi Büyütür

Roman: Güz İnsanları/ Karanlıktakiler/ İblisin Son Savunması/ Wesirfinger Pastanesi

Deneme İnceleme: Yaşamayı Göze Almak/ Merhamet Muştusu/ Nefs Risalesi

“HİÇ KİMSE BENİ BEKLEMİYOR

beni gören

alelacele dolaşan ayaklarımla sokaklarda

bir yerlerde birileri bekliyor

bir yerlere gidiyorum sanır

halbuki hiçbir yerde

hiçkimse beni beklemiyor

...

halbuki hiçbir yerde

hiçkimse beni beklemiyor

bilmek istiyorum

kimin için ölemiyorum”

İsterseniz onu, daha kısa ve öz olarak, kendi söyleyişi ile tanıyalım ve son noktayı da öylece koyalım:

1950 Malatya doğumlu. Ses ve saz sanatçısı, ressam, denemeci, romancı ve şair. Hiçbir yarışmaya katılmamış, hiçbir ödül kazanmamış, yazarlarla ilgili olanlar dahil hiçbir derneğe, kuruluşa, birliğe üye olmamıştır. Dini İslam, anası Kürt, babası Türk'tür. Henüz hayatta!

http://www.emekliassubaylar.org/gurur-duyduklarimiz/bizde-variz/murat-kapkiner


BÜTÜN ASSUBAYLAR EYLEM SÜRECİNİ DESTEKLEDİ Mİ?

İşte can alıcı soru! Emir-komuta altında sesini dahi çıkaramayan, kendisine karşı yapılan haksızlıklara yürürlükteki kanunlar gereğince “haksızlık” diyemeyen assubaylar, en sonunda her şeyi göze almış, pasif eylemlerle ve Türkiye çapında sokak eylemleriyle kamuoyuna sesini duyurmayı başarmıştır. Peki bu eylemler tüm assubaylar tarafından gerçek anlamda sahiplenilmiş midir?

hyrarsiNe yazık ki, bu soruya evet dememiz mümkün değil. 1970 eylemi ilktir. Daha çok Hava Kuvvetleri çapında yapılmış, diğer kuvvetlerden katılım çok az olmuştur.

1975 eylemleri ise diğer kuvvetlerden de ses bulmuştur. Yine bu eylemlerde Havacı Assubayların öncü rolde olduğunu söylememiz gerekir. En başta Hava Kuvvetleri ile ortak birliklerde çalışan Deniz Assubayları olmak üzere, Kara Kuvvetlerinden de assubaylar bu eylem sürecine katkı vermiştir. Hava Kuvvetleri birlikleri haricinde, daha çok kuvvetlerin ortak görev yaptığı birliklerde olaylar cereyan etmiştir.

Bu mesleği icra eden herkes biliyor ki, and içip Silahlı Kuvvetler saflarına katıldığınız andan itibaren kanunlar pek çok hakkınızı kısıtlar. Normal karşılanan sivil dünyadaki sıradan bazı eylemler, kara kaplı kitaba göre cezalandırılması gereken çok önemli birer suç olarak çıkar karşınıza.

“Hele İç hizmet kanunu, askeri ceza kanunu bize hiç nefes aldırmıyordu, yan baktık: 7 gün, kaşının üzerinde gözün var: 14 gün, saçın uzun: 21 gün.. komutanın rütbesine göre 28 güne kadar rahatlıkla oda hapis cezası verilebiliyordu. Çalışma koşullarımız çok kötüydü, bakım personeline verilen iş tulumları çok sağlıksız ve kalitesizdi, çoğu günler buz gibi yağ ve yakıt kokulu hangarlarda sabahlara kadar çalıştığımız olurdu. Tabii ki bu gibi ağır koşullarda çalışan bizlerin aşırı ezilme, iş riski ve ağır sorumluluk nedeniyle daha çok itirazı oluyordu. Bu da daha çok suça teşvik demekti. İşte bu nedenle düşük sicil ve hapise girme şansımız diğer personelden daha çok oluyordu.

Bir de göz hapsi vardı: gündüz çalış, gece çalış, bir de; 2 saate bir imzaya git..Sırf ben burdayım, kaçmadım, gözünüzün önündeyim demek için! Sonra sabah tekrar çalış..Sicilin ise bağlı olduğun amirlere bağlıydı, Hava Kuvvetlerinde işini iyi yapan, mesleğini bilen bir kişi olmak, iyi sicil için yeterli değildi, masa başında oturup çalışanla bakım hangarlarında, uçak hatlarında çalışanın iyi sicile sahip olma şansı burada ayrılıyordu... Onlar 90- 100 sicil alırken bizler 60-70 barajını zor aşıyorduk, tabii ki insan ilişkilerinde özel yeteneği ve yağcılığı olanlar hariç!”

Emekli Assubay A. İnaler'in kaleminden o günlere dair tespitler bunlar. Eskiler daha iyi bilir; katıksız hapisler, göz hapisleri, oda hapisleri, sivil giyinmenin yasak olduğu günler, içtimalarda assubayların selam vermesinin yasak olduğu günler, Muayene ve Müracat içtimalarında ve denetlemelerde assubaylara sıra açtırma baskısı... Her hafta yapılan yasak yayın aramaları, zırt pırt imzalanan yasak yayın listesi tebellüğ tutanakları...Birlik komutanlarının gerek gördükleri takdirde, şahsi dolaplarınıza kadar aramalar yapması...Şu an aklımıza bile gelmeyen daha neler neler!

Tüm bunları yaşayan ve yine bunlara rağmen yüreğindeki vatan sevgisiyle hareket eden, Silahlı Kuvvetlerin onuruna layık bir şevkle görevini yapmayı düstur edinen assubaylar; her ne hikmetse sisteme bir türlü yaranamamıştır.

Böylesine ağır koşullarda yaşayan bir meslek grubunun zorluklar, hapisler ve baskılar karşısında tepki vermemesi zaten ilginç olurdu. Yine de assubaylar son ana kadar sağduyulu davranmış, kanunlarda belirtilen “ideal komutanın” astlarına sahip çıkmasını, astını koruyup kollamasını umutla beklemiştir. Gelin görün ki, ortaya çıka çıka ucube bir kanunname çıkmıştır. Hem ast olan, hem daha çok iş zorluğu ve güçlüğü çeken ve kanunlar önünde hep ezilen kesimin gönlü alınıp onore edileceği beklentisi boş bir hayal çıkmıştır. Bu durum karşısında komutanlar, komutanlık ve liderlik görevini layıkıyla beceremediği için, assubaylar pasif eylemler yapmak ve eşleriyle meydanlara inmek zorunda kalmıştır. Eğer assubaylar bugün acılı bir kuşağa ağıt yakıyorsa, bu sorumluluğunu yerine getiremeyen ve acz içine düşen komutanlar nedeniyledir. Assubaylar, bu eylemler sürecinde, sadece meşru müdafaa hakkını kullanmıştır.

Sistemin ve sistem kanunlarının baskısı altındaki insanların, yaşadığı haksızlığı bilmesine, bizzat yaşamasına ve sık sık dile getirip serzenişte bulunmasına rağmen hep birlikte eylem sürecine katılması beklenemez. Kaldı ki, assubayların gerçek bir halk kesiti olduğunu vurgulamıştık. Halk kesiti olmanın bir yanı da farklı düşünce ve yapıda olması ya da olmayı başarabilmesidir. Farklı düşünce ve yapıdaki insanların aynı anda aynı şeyleri düşünüp aynı tepkiyi vermesi mümkün değil. Sistemden korkular, kanundan korkular, amirden korkular, ekmek davası ve kaygısı, eş ve çocukların aç sefil kalacağı düşüncesi, sistemin küçük kariyer kırıntılarından beslenebilme umudu, atılma korkusu, hapis korkusu, zulüm ve işkence korkusu, yapılacak bir eylemin Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal kimliğine yakışmayacağı kaygısı gibi etmenler; bu eylem sürecinde assubayların tam anlamıyla birlik ve bütünlük içinde hareket etmesini önlemiştir. Ayrıca assubayların yurdun dört bir yanında görev yaptığı ve o dönem iletişimin, haberleşmenin bugünkünden çok ilkel olduğunu da hesaba katmamız gerekir.

Assubayların nasıl bir yapıda olduğunu ve nereden geldiğini anlatmaya çalışırsak, durum daha iyi anlaşılır kanaatindeyim. Emekli Assubay Ökkeş Kadri Baçkır, şöyle özetliyor bu durumu:

“Genelde dar gelirli ailelerin çocuklarıyız. Üniversite imtihanlarında başarısız olduğumuzdan değil bu mesleği seçişimiz. Kısa yoldan hayata atılma düşüncemizden. Bir an önce maaşlı bir işimiz olsun, ailemize maddi destek verelim ya da en azından onlara yük olmayalım tasamızdan. Bizler kısa yoldan hayata atılacak, üniversite okumak için çırpınan küçük kardeşlerimize harçlık, hasta anamıza ilaç, kışları ceketsiz ve paltosuz geçiren babamıza ceket ve palto, bayramlarda konu komşuya iyi görünmesi için bir çift ayakkabı alacağız. Yıllardır delik tabanından su alan romatizmalı ayakları ısınsın isteyeceğiz.”

Daha güzel cümleler kurmayı denesem bile durumu bundan iyi özetleyemem. Yetmişli yıllarda insanların yamalı pantolonlarla gezdiğini, okullara kilometrelerce yürüyerek gittiğini, kaldırımlarda yürümeye kundura dayanmadığını da belirtelim ki, ülkenin bugünkü kadar zengin olmadığı net anlaşılsın. Hoş, o dönemin siyasetçilerinin Demirel ve Ecevit gibi müstesna insanlar olduğunu belirtsem yeterli; siz o zaman bu ülkenin ne halde olduğunu zaten, hemencecik anlayıverirsiniz. Kaldı ki, görev yaptığım dönemlerde, Sarıyer ve Fenerbahçe'de futbol oynamış Sercan ve Durmuş'un abileri ile de tanışma fırsatım oldu. İkisi de güzide birer Deniz Assubayı idiler. Hayat hikayelerinin özeti de aslında yukarıda yazılı satırlarda gizliydi. Onlar da kardeşleri kadar güzel futbol oynuyorlardı. Belki onlar da büyük takımlarda yer alabilirlerdi. Onlarla beraber çalıştığım ve futbol oynadığım için biliyorum ki, bu özelliklere fazlasıyla sahiptiler. Fakat, kendilerinden sonra gelen kardeşlerinin daha iyi bir geleceğe sahip olmaları için kısa yoldan hayata atılmayı seçtiler. Ailelerine ve kardeşlerine destek oldular. Cefakar ve fedakar davrandılar.

Assubayların halkın içinden geldiğini ve yine halk tipi kaygılar taşıdığını söyledikten sonra, eylem sürecinin Assubaylar arasında nasıl bir tepki gördüğünü anlatma faslına geçebiliriz.

1- Eylemi başlatanlar ve katılanlar: Bir eylem süreci öncelikle, cesur insanların attığı adımlarla başlar. Her şeyi göze alabilen, kendine güvenen ve akılcı taktikler geliştirebilen insanlar. Pek çok özveride bulunarak ve hatta kendisine yapılacak zulümlere katlanmayı da başarabilecek bilinçli ve yiğit adamlar. İşte assubayların eylem sürecini başlatanlar, katılanlar ve sürdürenler bu onurlu adamlar olmuştur.

2- Pasif destek verenler: Daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı bizzat eyleme katılmayı göze alamayanlar ama uygun zaman, zemin ve koşulda küçücük de olsa destek verenlerdir bu kesim. En azından eyleme katılanlara gönül birlikteliğini sunmuşlardır. Onların geride kalan ailelerine kol kanat germeye çalışmışlardır. Hapisteki arkadaşlarını ziyarete gitmeyi denemişler, maddi ve manevi katkı sunmuşlardır. Böylesi şeylerin bile gözetlendiği, jurnallendiği bir dönemde bunu yapabilmek dahi cesaret isteyen bir iştir. İşte bu meslektaşlarımız bu yürekliliği göstermişlerdir. Daha da ötesi, kimileri; sırf arkadaşlarına daha az zarar gelsin diye birliklerinde onların yerine de fedakarane çalışmış, mesleği ve meslektaş onuru adına görev açığı vermemeye özen göstermiştir. İsterseniz, o dönemi yaşayan meslektaşların kaleminden yazalım yine onları:

“ Kalbi yumruk kadar, yüreği mangal tutuksuz birkaç arkadaşımız; üç beş paket sigara, bisküvi ve biraz da meyve ile gelmişler Askeri Cezaevi Nizamiyesine. Fakat görüştürülmemişiz. Gelenler kimlerdi, ne dediler, nasıl döndüler o cezaevi kapısından hiç öğrenemedik. Ama getirdiklerinin bir kısmı belki de tamamı görevli erler tarafından bizlere ulaştırıldı. Tarih adına not düşmek ve belirtmek isterim.” (E.Asb.Ö.K.Baçkır)

“ Biz burada yatarken üslerdeki görevli arkadaşların zaten anası ağlıyor, personel eksikliğinden tam mesai yapıyorlar, izin falan pek yok veya çok kısıtlı. (...) Ziyaretci sayısı ise gün geçtikçe düştü... Bana gelen yok. (...) Dışarıda maaş alan personel;Üs içinde yardımlaşma fonları kurarak, içerde yatanlara destek oldu, ev kiraları ve temel ihtiyaçları karşılandı.” (E.Asb. A. İnaler)

“Olaylara karışmamış ya da karışamamış bazı duyarlı arkadaşlar, aralarında bir miktar para toplamışlar, sırf bizlere ulaştırılsın, katkıları olsun diye. Fakat o günler zor günler. Bizlere ulaşmak, aramak, hal hatır sormak, yardım toplamak niyetiyle dahi girişimde bulunmak çok zor ve de takipte. Ama yine de bazıları toplamış işte böyle bir yardım parasını. Bir kaç yüz, belki de birkaç bin lira... Doğrusu ne elimize geçti, ne de yakınlarımıza iletildiğine şahit oldum, duydum. O sebepledir ki bilmem ne kadar olduğunu! Bize ulaştırılsın diye TEMAY'a gönderildiğini duydum. Sonrası bilinmez bir hikaye ve dedikodular işte!” (E.Asb.Ö.K.Baçkır)

3- Sessizce boyun eğip baş çevirenler: Ekmeğimden aşımdan olurum diye düşünenlerin pek çoğu eylemden ve eylemci ailelerden uzak durmuş, daha da ötesi onlarla karşılaştığında görmezden gelip yol değiştirmiştir. En üsturuplusu bile başını eğmiş, görmezlikten gelmiş ve yoluna öylece devam etmiştir. Bunların bir çoğu, gerçekten iş ve aş kaygısı taşırken; bir kısmı da “nasılsa birileri çıkar kahraman olur ve biz de onların sayesinde iyi kötü bir şeyler alırız” düşüncesindedir.

“Maşalar varken ateşi elle tutmaya çalışmak onlar için gereksiz bir şeydir. Madem ki, birileri cesur bir şekilde ortaya atılmış ve sokaklara dökülmüştür, mesaj ilgili yerlere zaten gidecektir. Önemli olan mesajın gitmesi değil mi? Daha çok kişinin canı yanınca eylem çok mu daha iyi olacaktır? Daha fazla mı ses getirecektir? Nasıl olsa sistem yeteri kadar maaş vermektedir, aç yoktur, açlık yoktur, kıtlık yoktur. Karınlar doymaktadır Elhamdülillah! Fazlası için sokaklara dökülüp ortalığı karıştırmak kime ne sağlayacaktır ki? Sevgili amirlerimiz assubaylarını yeteri kadar düşünmektedir işte. Daha fazlası ayıptır, açgözlülüktür, günahtır. Yüce devletimiz ve büyük komutanlarımız bizim için iyi olanı her zaman düşünmektedir işte. Bu kadarını uygun gördülerse, baş kaldırmanın ve bölücülük yapmanın alemi yoktur. Zamanı geldiğinde daha fazlasını da verir onlar. Biz kendimizi onların emin ve kudretli ellerine teslim edelim yeter ki... Baş kaldırdıkça, sizin yüzünüzden bizler de kötü duruma düşüyoruz. Herkes tüm assubaylar sizin gibi asi ve bölücü zannediyor. Lekeliyorsunuz bizi...”

İşte yaklaşık olarak, bu kesimin taşıdığı düşünce böyledir. Belki daha fazlası da vardır ama bizce bu kadarına değinmek yeterlidir. Onları şöyle anlatıyor Ö. Kadri Baçkır:

“Haksızlığa boyun eğmiş, kaderine razı bazı arkadaşlar yanımıza dahi gelemiyor, gözlerini bizlerden kaçırıyorlardı. Daha neler neler...”

4- MUHTTNEFENDMuhittin Efendi Tiplemeleri: Dönemin tanıklarından Emekli Assubay Ö. Kadri Baçkır'ın anılarında hemen bir tip gözümüze çarpıyor: Muhittin Efendi. Görev yaptığımız süre içersinde hepimiz çoook miktarda Muhittin Efendi tanımışızdır sanmaktayım. Kimi zaman adları Muhittin olur, kimi zaman Mesut, Fuat, Ahmet, Engin, Ali, Veli... isimleri değişse de işlevleri değişmez. Küçük hesapları olan küçük adamlardır bunlar. Sistem dahilindeki küçücük ve anlık mevziler için, kişisel hesapları için yapamayacakları şey yoktur. Sistemin sözcüsü olurlar, gözcüsü olurlar. Jurnalcisi olurlar. Maşası ve hatta gerekiyorsa; sopası olurlar. Hani çok kullanılan bir tanımlama vardır: “Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilebilmekten” bahseder. Belki de onları en iyi tanımlayan sözcük öbeği budur diyebilirim. Bunlar hakkında fazla kafa yormaya gerek yok, çünkü; her devirde ve her sistemde her daim böyle adamlar olmuştur. Hatta her meslek grubunda olmuştur.

Ne bileyim, siz adamı Türkiye'nin önde gelen gazetecilerinden falan bilirsiniz. Mektuplar, e-mailler ve fakslar gönderirsiniz. Adam da sizin derdinizi ülkenin başbakanına arz edecektir. Umut bağlamışsınızdır adamcağıza. O gün gelir çatar, bir de bakarsınız ki, sahibini görmüş köle gibi elleri ayakları birbirine dolaşmaktadır. Bir türlü sizin mesleğinizin adını söylemeyi becerememektedir adamcağız.

Yani darbeci generallere Boğaziçi yalılarında parti veren adamlar, ordunun astlarını ne kadar tanıyabilir ki? O adamın Assubay demeye dili döner mi sandınız? Türk Silahlı Kuvvetleri deyince adamcağızın aklına sadece şey geliyor yahu... Neydi, neydi hah buldum: “Paşaaaaam!


SON SÖZ: KİMİ ASSOLİST KİMİ ASTSOLİST

12eyll1980Yetmişli yıllar Türkiye için eylemlerle dolu bir dönem olarak yaşanmış ve artık çok gerilerde kalmıştır. Fakat eski gazete arşivlerine baktığınızda, acılı bir kuşağın bugünün Türkiyesi için ağır bir bedel ödediğini hemen görürsünüz. Bu dönemde haklarını arayan pek çok meslek grubu gibi assubaylar da acılardan ve zulümlerden payına düşeni almıştır.

Assubaylar 1970 ve 1975 eylemleri sonrasında da hakları için mücadelesine devam etmiştir. Bu mücadelelerden en çok göze çarpan ise Donanma'da yaşanan Çelenk Olayı'dır. İlerleyen günlerde bu olayı da dilimiz döndüğünce anlatma çabasına gireceğiz.

Şimdi yetmişli yılların Assubay Eylemlerini kabataslak bir değerlendirmeye tabi tutacağız ve son sözlerimizi söyleyeceğiz.

1- Belki de dünyanın hiç bir ordusunda böyle eylemler yaşanmamıştır. Bu yönüyle, Assubay Eylemleri; dünya çapında Silahlı Kuvvetler tarihine not düşülmesi gereken eylemlerdir. Onca sıkı kanuna, disipline ve tahakküme rağmen askerlik mesleği icra eden bir grup; haksızlıklar karşısında onuru için şaha kalkmış, direnmiş, savaşmış ve ağır bir bedel ödemiştir. Demokratik ülkelerin orduları dahi çok sonradan hak arama bilincine ulaşmış, sendikalaşmış ve kanunlarını ordunun astlarını da koruyabileceği seviyeye yükseltebilmiştir. Dünyada Komünist dönemleri başlatan isyanları saymazsak, başlıbaşına incelenmesi gereken bir konu olarak 1970 ve 75 eylemleri, halen öylece karşımızda durmaktadır.

2- Bu eylemler süreci sonrasında ordunun üst kademeleri gerçek bir şaşkınlık yaşamıştır. Bu her hallerinden, her söylemlerinden, her tepkilerinden ve uyguladıkları karşı tedbirlerden açıkça anlaşılmaktadır. Onlar kendi kafalarına göre bir sistem kurmuşlar ve buna göre de assubayları konumlandırmışlardır. Bunca şey yazdıktan sonra, onların kafasındaki düşünceyi sizlere şu şekilde anlatmam olasıdır:

“Bizler, ordunun komuta kademesiyiz. Üstün olan, lider olan, orduyu yöneten ve her şeye karar veren biziz. Siz ise sadece verilen emirleri yerine getiren birer ast. Eğer hasbelkader assubay olmasaydınız; işçi, düz memur, çiftçi ya da esnaf olacak ve sıradan bir hayat yaşayacaktınız. Biz sizi orduya alarak, size daha kaliteli bir yaşam sunduk. Üniforma verdik, iş verdik, aş verdik, lojman verdik, orduevi hatta OYAK üyeliği verdik. Şimdi bunları beğenmiyor ve fazlasını istiyorsunuz. Oysa biz sizin hakkınızı da her zaman ve yeteri kadar düşünüyoruz. Sivil dünyadaki muadilleriniz ile kıyaslıyor ve belli bir seviyenin altına düşmemenizi sağlıyoruz. Üstelik OYAK ayrıcalıkları da cabası. Biz size standart seviyede bir yaşam vaad ediyoruz, siz ise çok abartıyor ve fazlasını istiyorsunuz. Kendinizi Binbaşıyla, Yarbayla ve hatta Albayla kıyaslıyorsunuz. Hiç olur mu öyle şey? Siz bu ülkenin bir Albay'a ne kadar emek verdiğini biliyor musunuz? Nasıl kendinizi onunla bir tutmaya kalkıyorsunuz? Hiç komutanla tebaası bir olur mu?

(Hiç ağanın pokunun üstüne pok olur mu yaaaniiii!)

Sizin seviyeniz, standartınız, yaşam kaliteniz bellidir. Biz bunları hep göz önünde bulundururuz. Sosyal hakları da özlük haklarını da buna göre planlar, uygularız. Bir komutan olarak, sizi düşünmek bizim işimiz ama sizin düşündüğünüz kadar uzun boylu da değil. Yüz versek, bizden general maaşı da istersiniz siz, olmaz öyle şey. Oturun oturduğunuz yerde ve ne veriyorsak, Yarabbi Şükür deyin!”

3- Yukardaki düşünceler doğrultusunda uygulamalar yapan üst kademe, bu eylemler sonucu geri adım atmış görünmektedir. Oysa sadece bir makyajlamadır yapılan. Yoksa gerçek anlamda bir adalet sağlanmamıştır. Sadece biraz daha durum iyileştirmesiyle yetinilmiştir. Fakat bundan sonraki dönemler için akıllara şu düşünceler silinemez şekilde kazınmıştır:

  • Assubaylar haklarını aramak için gerektiğinde bir araya gelip eylem yapabiliyormuş. Bu, Silahlı Kuvvetlerimizin bizim arzuladığımız şekilde bir bütünlük taşımasına engeldir. Bazı tedbirler alınmalıdır. Hem de hemen.
  • Assubaylar, bu eylemleriyle, şimdiki sistem içinde güven erozyonu yaratmıştır. Ordunun birlik ve bütünlüğü için her zaman tehlike oluşturabilecek potansiyelleri söz konusudur. Beklenmedik anlarda, beklenmedik şeyler yapabilirler. Dolayısıyla, güven sorunu önemlidir. Bundan sonra assubayların her şeyi bilip öğrenmesi sakıncalıdır. Ordunun en güvenilir kesimi subaylar olmalı ve assubaylar arka planda tutulmalıdır. Şimdiye dek sırf hiyerarşik basamaklar adına yapılan ayrım, bundan böyle bilinçli olarak gerçek bir sınıf ayrımına dönüştürülmelidir. Subay ve Assubay keskin bir şekilde ayrıştırılmalı ve Cumhuriyetin bekçiliği Türk Subaylarının sorumluluğu altında bulundurulmalıdır.

Assubaylara gereğinden fazla sorumluluk verilmemeli, sadece uygun zamanda ve görev gereği kullanılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, birinci öncelik yurdu savunmak değil, sistemi savunmaktır.

4- assolist12 Eylül İhtilali ile birlikte orduda da yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Eylemlerin faturası olarak en belirgin anlamıyla “hiyerarşik te” kavramı kanun ve yönetmeliklere, onun da ötesinde Türk Dil Kurumu kayıtlarına işlenmiştir. Eskiden “Assubay” olarak geçen tüm yazışmalar, birden “asTsubay” olarak değiştirilmiştir. Böylece tıpkı mazide “Bebek Belediye Gazinosunun” program kadrosu açıklanıyormuşçasına, ordunun “assolisti” ile “asTsolisti” apaçık ortaya konmuş ve yanlış anlaşılmaların(!) önü kesilmiştir.

Yine 12 Eylül uygulamalarıyla birlikte asker kişilerin eşinin işlediği askeri suç ve kabahatlerden asker kişi sorumlu tutulacak şekilde kanunlar çıkartılmış ve suçun bireyselliğine halel getirilmiştir. Yürüyüş yapmaya kalkan Assubay Eşi, bundan böyle, kocasının ahval ve şeraitini de düşünmek zorunda bırakılmıştır.

Assubaylar için modern ordularda olduğu gibi küçük kariyer basamakları oluşturulmuştur. Örneğin, assubaydan subay olmaya biraz daha fazla olanak sağlanmış, erken terfi ve başarı belgesi (takdir) alma usulleri değiştirilip geliştirilmiştir. Yurt dışı görev olanakları sağlanmıştır. Bunun gibi birkaç olumlu adımla göz boyanmış ama bir hususa hep dikkat edilmiştir:

O da, mutlaka ama mutlaka, subay ile assubayın arasında görünür farklar olmasına gösterilen özendir. Assubayların hep ast, kendilerinin ise hep üst, lider ve komutan olduğu cümle alem tarafından kolayca farkedilsin çabası senelerce sürüp gitmiştir.

9_ekim_2010Bu zihniyet hala devam etmektedir. Oysa çağ çoktaaan değişmiştir. Bugün modern dünya orduları assubaylarına gözü gibi bakmaktadır. Uluslararası harekatlardan tutun da, deniz güvenliği, uyuşturucu operasyonları, insan kaçakçılığını önleme, deprem ve doğal afet yardım görevleri gibi daha pek çok yeni sorumlulukları yüklenen modern ordular; tüm bu görevler için işini layıkıyla yapan, liderlik vasıflarına sahip, sorumluluğunun bilincinde assubayları ordusunun belkemiği olarak nitelendirmektedir. Bu anlamda, personelinin her türlü sosyal ve özlük hakkını hiyerarşik yapıya bağlı kalarak dağıtma düzenini çok çok önceden terketmiştir. Mümkün olan her şeyin en iyisini ordunun temel direği assubaylarına sunma çabasına girmiştir. Çünkü onlar, hem en iyisini başarmakta hem de bunu ast olarak yapmaktadırlar.

Azgelişmişlikle modernlik arasında çok ince bir fark vardır. Azgelişmiş ülkelerin komutanları parayı bastırıp silahın en iyisini alabilmektedir. Uçağın en savaşçısını kullanabilmektedir. Fırkateynin en kralında forsunu dalgalandırabilmektedir. Bombanın, mayının, tankın, topun ve tüfeğin en iyisi anında hizmetindedir.

Fakaaaat, insan onuruna yakışır bir personel yönetimi?

İnsani değerlere verilen önem?

Hakça ve adilce bölüşüm?

Hukukta eşitlik?

Astına sahip çıkabilme ve onun hakkını koruyabilme bilinci?

Kaderde ve kederde birlik ve bütünlük?

Gerçek komutanlık vasıflarına ulaşabilme?

Bu soruları istemediğiniz kadar çoğaltabiliriz. Demek ki, parayı bastırınca her şey modernleşyormuş amma velakin kafa yapısı hariç!

O işler parayla olmuyormuş azizim!

ÇILGINCA FIRTINALARLA GEÇEN ZAMAN

Hava inadına puslu. Açıyorum penceremi. Güneşi arıyorum. Güneşi solumaya çalışıyorum. Hayalimde bir gramafon çalıyor. Mazide kalmış içli bir kadın sesi. Ahenkli notalar eşliğinde bir şarkıyı seslendiriyor. Çılgınca fırtınalardan ve akıp giden zamandan bahsediyor. Pencereyi kapatıyorum. Anlıyorum ki, bugün de güneşi görmek kısmet olmayacak. Camların hafiften buğulandığını farkediyorum. Hohluyorum var gücümle. İyice buğulanıyor...

Parmağımla bir şeyler yazmaya başlıyorum. Yazıyorum, yazıyorum ve yazıyorum. Farkında değilim ne yazdığımın. Sonra dönüp dönüp bakıyorum. Okuyorum yazdığım şeyi:

“Yürümek;

yürümeyenleri

arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,

havaları boydan boya yarıp ikiye

bir mavzer gözü gibi

karanlığın gözüne bakarak

yürümek!..”

Evet genç assubaylar! Güneşi solumak için başladığımız bu uzun yürüyüş, bıkmaksızın devam edecek. Ön yargıların, adaletsizliğin, haksızlığın ve zulmün zincirlerini üstüne üstüne giderek kıracağız.

İnanın puslar ve sisler dağılacak. İnanın güneşi hep birlikte göreceğiz. Çok yakında pencerem aydınlığa açılacak. Ve o mazideki şarkıyı bir başka türlü dinliyor olacağız:

O yılları yaşadık biz sonsuz heyecanla

Her aşktan bir şarkı kaldı dudağımızda

Deli gönül öğrendi yalnızlığında

Dostla dönmeyi en güçlü sevdalarda

Geçti zaman çılgınca fırtınalarla

Yaşadık hiçbir şey beklemeden o yıllarda

Her aşktan bir şarkı kaldı dudağımızda

Aydın Kulak

  1. Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
  2. Bu yazı dizisi siyasi bir yönlendirmeyi amaçlamamaktadır.
  3. Bu yazı dizisinde yaşadıklarını kamuoyu ile paylaşan Emekli Assubayların anılarından yararlanılmıştır. Yazı dizisinde ismi geçen kişiler herhangi bir konuda çekince koymak isterlerse, yazara Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresinden ulaşabilirler.
KAYNAKÇA
  1. Kamuoyuna Açık Mektup/ Sarp Kuray/http://www.suvaridergi.org/content/view/300/53/
  2. Hesaplaşma 68 Gençliği ve Katledilişi/Tuncay Çelen-Ömür Gürcan/2006-Ankara
  3. Milliyet Gazete Arşivi
  4. Araştırmacı Yazar İsmail Onarlı’nın Toplumsal Barış Dergisi’ndeki yazısı (www.emekliassubaylar.org)
  5. http:// www.ozgurluk.org/kitaplik/webarsiv/kurtulus/eskisayilar/byolunda05/baslarken.htm
  6. http://www.emekliassubaylar.org/ACILAN-DAVALAR.html
  7. Hürriyet Gazetesi Arşivi
  8. http://ezilenlerinkurtulusu.org/php/news.php?readmore=140
  9. http://ayvalik.temad.org.tr/?islem=paket/haberP/haber_detay.php&haber_id=37
  10. http://www.tarihtebugun.gen.tr/?a=5
  11. E. Hv. Asb. Ökkeş Kadri Baçkır'ın Anıları/ www.emekliassubaylar.org
  12. http://www.turksolu.org/ileri/36-37/gezmis36.htm
  13. E. Asb. Mustafa Savaş Evran'ın Anıları/ www.emekliassubaylar.org
  14. http://www.tarihportali.net/tarih/cumhuriyet_tarihi_ekonomi_kronolojisi_29_mayis_1969_15_haziran_1970-t7629991.0.html;wap2=
  15. http://www.as-add.de/Dosya/tarih/cumhuriyet/1631-68gencligi8boeluem.html
  16. http://www.alevibektasi.org/ismail_onarli.htm
  17. E.Hv. Asb. Abdullah İnaler'in Anıları/http://ainaler.blogcu.com/
  18. E. Dz. Asb. Necdet Töre'nin Mahkeme Kayıtları ve Anıları
  19. Darbe Günlükleri/Aydın Kulak/Sokak Kitapları Yayınları
  20. Çıpa Dergisi/DAMYO/Aralık-2003 Özel Sayısı
  21. http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=16&ArsivAnaID=4077&SayfaNo=7
  22. Gemide Denize Hasret/ Seyfi Baba/May Yayınları-Mart 1977/
  23. Darbe Günlükleri/Aydın Kulak/Sokak Kitapları Yayınları-2010
  24. E. Asb. A.Z.'nin O Döneme İlişkin Anı ve Değerlendirmeleri/ www.emekliassubaylar.org
  25. www.kibo.com.tr (Murat Kapkıner Hk.)
  26. Yürümek Şiiri/ Nazım Hikmet
  27. E. Dz. Asb. Mustafa Sevimli'nin Anıları

70li5
KANUNNAME YENİDEN DÜZENLENİYOR

Eyleme katılan assubayların hapishane süreci devam ederken, dışarda oluşan kamuoyu yan ödeme kanunnamesinde bir değişikliği zorunlu kılmış ve kanunname gözden geçirilip makyajlanmak zorunda kalınmıştır. Yeni hali, eskisinden biraz daha iyicedir. Bu kez Kıdemli Başçavuşumuz görece olarak, üsteğmenle eş seviyeye getirilmiştir. Tabii ki, komutanlık tazminatını saymazsak!

Yalnız yeni uygulamanın 1975 yılı için geçerli olacağı belirtilmiş, 1974 yılı es geçilmiştir. Basına yapılan açıklamada “assubayların şikayetlerinin de giderilmesine çalışıldığı” özellikle vurgulanmaktadır. Ne kadar çok çalıştıklarına dilerseniz birlikte okuyup karar verelim:

SUBAY, ASSUBAYLARIN YAN ÖDEMELERİ YENİDEN DÜZENLENDİ

2931975milliyetTürk Silahlı Kuvvetlerinde uygulanan iş güçlüğü ve iş riski ödemeleri ayrıca komutanlık ödemeleri mevcut şikayetleri gidermek amacıyla yeniden düzenlenmiş, bu arada kıdemi yüksek olanlara daha yüksek ödeme yapılması sağlanmıştır. Ayrıca assubayların şikayetlerinin de giderilmesine çalışılmıştır. Yeni düzenleme 1975 mali yılı içinde uygulanacaktır. Açığa alınanlara, mahkum olanlara, disiplin amirlerince oda hapsine mahkum edilenlere, bu süre içinde iş güçlüğü ve iş riski zammı ödenmeyecektir. Buna karşılık yaralanma, sakatlık, hastalık izinlerinde, hizmet içi eğitimlerde yan ödemelerin ödenmesine devam edilecektir.

Bu konudaki çizelgelerde yer alan puanlar 4 göstergesiyle çarpıldıktan sonra bulunan rakam ödenecek parayı gösterecektir.

GENERALLER: Generaller 425'ten 500 puana kadar yükselen iş güçlüğü, 150'den 250 puana kadar yükselen iş riski zammı alacaklardır. Bunların toplam rakamı 575 ile 750 arasında değişmektedir. Ayrıca orgeneraller arasında Genelkurmay Başkanı iş güçlüğü zammına ek olarak 1250, Kuvvet Komutanları 850, Ordu Komutanları ve Jandarma Genel Komutanı 550, Donanma Komutanı 550 puan daha alacaktır. Korgenerallerden kolordu komutanları ile diğer bazı komutanlar iş güçlüğü zammına ek olarak 350 puan alacaklardır. Tümgenerallerden komutanlık görevinde bulunanlar 300, tuğgenerallerden komutanlık görevinde bulunanlar 250 puan, iş güçlüğü puanlarına ek olarak alacaklar ve yan ödemeleri buna göre hesaplanacaktır.

ALBAYLAR: Albaylar yeni düzenlemede kıdemli albay ve albay olarak ayrılmışlardır. Kıdemli albaylar 425 puan iş güçlüğü, 125 puan iş riski, albaylar 400 puan iş güçlüğü,125 puan iş riski zammı alacaklardır. Bunlar içinde alay komutanı olanlara ya da Deniz ve Hava Kuvvetlerinde alay komutanı eşidi komutanlara 200 puan iş güçlüğü zammına ek olarak verilecektir.

BİNBAŞILAR: Binbaşılar da kıdemli binbaşı ve binbaşı olarak ayrılmıştır. Binbaşılar 350 puanlık iş güçlüğü zammı alırken, kıdemli binbaşılar 375 puan alacaklardır. Bunlar içinde birlik ve bölük komutanları ve eşidi komutanlara iş güçlüğü zammına ek olarak 125 puan daha verilecektir.

YÜZBAŞILAR: Yüzbaşılar da kıdemli olan ve olmayanlar olarak ayrılmıştır. Kıdemli yüzbaşılar 350 puan, kıdemsizler 325 puan iş güçlüğü, 75'er puan da iş riski zammı alacaklardır. Yüzbaşılardan bölük ve birlik komutanlarına iş güçlüğü zammına ek olarak 125 puan daha verilecek ve yan ödemeleri böyle hesaplanacaktır.

ÜSTEĞMENLER: Kıdemli üsteğmenler 300, üsteğmenler 300, teğmenler 275, asteğmenler 225 puanlık iş güçlüğü; kıdemli üsteğmenler 75, diğerleri 50 puanlık iş riski zammı alacaklardır. Üsteğmenlerden takım komutanlarına 100, teğmenlerden takım komutanlarına 75, asteğmenlerden takım komutanlarına 50 puan, iş güçlüğü zammına ek olarak verilecektir.

ASTSUBAYLAR: Astsubay Kıdemli Başçavuş 300, Astsubay başçavuş 275, Astsubay Kıdemli Üsçavuş 250, Astsubay Üsçavuş 225, Astsubay Kıdemli Çavuş 200, Astsubay Çavuş 175 puanlık iş güçlüğü zammı, bunların hepsi ayrıca 50 puanlık iş riski zammı alacaklardır. Bunların içinde takım komutanı olanlardan Kıdemli Başçavuş ve Başçavuşlara 100 puan, Kıdemli Üsçavuş ve Üsçavuşlara 75, Kıdemli Çavuş ve Astsubay Çavuşlara 50 puan iş güçlüğü zammına ek olarak verilecektir.

MESLEK GRUPLARI: Yüksek Mühendis, Yüksek Mimar, Mimar, Tabip, Diş Tabibi, Kimyager, Eczacı ve Veteriner Hekimlerden tümgeneral olanlara ve asteğmenler de dahil diğer subaylara iş güçlüğü zammına ek olarak 200 puan verilecektir. Sağlık, teknik hizmet, bakım ve onarım hizmetlerinde çalışan subaylara 100 puan, assubaylara 50 puan ek olarak verilecektir. Hava üs uçuş gruplarında çalışan subay ve assubaylara 50'şer puan iş güçlüğü zammı ek olarak uygulanacaktır. (Milliyet-29 Mart 1975)

Son şekliyle baktığımızda assubaylar yine hak ettiklerini alamamışlar fakat gösterdikleri dirençle, kendilerine dayatılanı değiştirmeyi başarmışlardır. Onca ağır bir bedel karşılığında, insafa gelmiş adalet, ancak aşağıdaki gibi tecelli edebilmiştir:

Albay: 400+125 Kd. Binbaşı: 375+125 Kd.Üsteğmen: 300+75 Üsteğmen: 300+ 50 Kd. Başçavuş: 300+50

İşin bir de vatandaşa yansıyan kısmı vardır ki, bunu da hesaba katmamız gerekiyor. Bu tazminatları yokluk çeken vatandaşlarımız zam usulü vergilerle bizzat ceplerinden ödemişlerdir. O günkü gazetelerin manşetlerine bakarsanız; tüpe, yağa, benzine ve tekel ürünlerine sağanak gibi peşpeşe zamlar yapıldığına ve yetmiyormuş gibi bir de devalüasyon söylentilerinin ayyuka çıktığına tanık olursunuz. Üstelik, en yeni zamların da hemen kapıda olduğu hükumet tarafından açıkça dile getirilmektedir.

Yani makam ve mevki tazminatlarını bolca alıp süslü forslar taşıyanlar bütün bu ayrıcalıklarının halkın ekmeğinden kesilerek kendilerine sunulduğunu bilmeli ve unutmamalıdır. Halkın parası ile okuyup beslenip büyük adam olanların, milletine tepeden bakarken, en azından bunu hatırlamalarını içtenlikle diliyorum.

TUTUKLANANLARIN ÖYKÜSÜ

Bir eyleme katılmak, kanunlara rağmen pasif direnişler yapmak, sokaklara dökülmek ve hak aramayı onurluca başarabilmek; herhangi bir televizyon kanalının popstar yarışmasına katılmaktan çok öte bir şeydir. Popstar olabilmek için azıcık medeni cesaretinizin olması ve az biraz maceraperest olmanız yeterli. Biraz da yeteneğinize güveniyorsanız ve şans da sizden yana ise yolunuz açık olabilir. Oysa; kanunları, kuralları, hiyerarşisi, hakimi, mahkemesi, polisi ve hapishaneleri olan bir sisteme karşı hak arayabilmek ve bu hakkı ararken de, yaptığın göreve ve onurla taşıdığın üniformana halel getirmemeye çalışmak, milletinin içinden geldiğini unutmayarak, onlar tarafından da sahiplenilmeyi başarabilmek çok ama çok zorlu bir yol ve süreçtir.

Bu nedenle sadece medeni cesaret ve maceraperestlikle yola çıkılması mümkün değildir. Bilinçli olmak gereklidir. Cesur olmak, yürekli olmak, kanunları bilmek elzemdir. Sistemin başınıza ne gibi çoraplar öreceğini öngörmek ve tüm fenalıklara hazırlıklı olmak gereklidir. Haklıyken haksız duruma düşmemek için kamuoyunu, basını etkilemek ve halktan destek görmek gereklidir.

Assubay eylemlerine katılanlar, yetmişli yıllarda, bunların tümünü başarmışlardır. Assubaylık mesleğine halel getirecek hiç bir tutum ve davranışları olmamıştır. Komuta kademesinin ve dönem hükumetlerinin aşırı sert tedbirler almaya çalışmaları nedeniyle; kışlalarda birlik komutanlarının, meydanlarda ise polislerin zulmüne uğramışlardır. Buna rağmen eylemlerini yapmışlar, seslerini tüm yurda duyurmuşlar ve yasalar karşısında da kaderlerine razı olmuşlar, onurlarından taviz vermemişlerdir. Hapis yatmalarına ve ordudan ihraç edilmelerine rağmen pek çoğu yıllarca suskun kalmış, başına gelenleri kimseyle paylaşmamıştır. Oysa herkes bilmektedir ki, bugün assubaylar cumhuriyetin ilk yıllarına göre çok daha iyi konumdaysa, bu; yetmişli yıllarda acı çeken o neslin başarısıdır. Bu eylemlerde emeği geçenleri anlamak, çektikleri acıları yeni nesle aktarmak ve assubayların onur mücadelesini daha ileriye taşımak için onların hikayesini de dinlemek gereklidir. Aşağıda 1975 eylemlerine katılıp yaşadıklarını kamuoyuyla paylaşan o onurlu ve cesur neslin bir kaç hikayesini bulacaksınız.

Bandırma'da 6.Ana Jet Üs K.lığı'nda 1975 yılının Ocak ayında yapılan iki günlük işe gitmeme eylemine katılan isimlerden birisi E. Asb. A. İnaler. Eylem sonrası tutuklandı ve Eskişehir'de hapis yattı. Bu yazıda da ara ara onun şiir yüklü anlatımını kullandım. Şimdi onun günlük ve notları arasından bazı anları sizinle paylaşmaya çalışacağım:

ainalerÇam ağaçları arasındaki binaları seyrediyorum..

- Burası ne diyorum, yanımda dikilen askere

- Misafirhaneydi, şimdi Tutukevi diyor,

yani hapishane

- Sağdaki 3 nolu ilerdeki 2 nolu...

- Ya bir nolu diyorum çok merak eder gibi..

- O pistin karşısında diyor esas hapishane..

Beyaz Saray derler oraya, ama sizi oraya vermezler..”

......

“Artık yasal yönden resmen tutukluyum

Koptum artık tüm dış dünyadan

Ve tüm sevdiklerimden.

- Gidelim, diyor yanımdaki görevli üzgün bir sesle

- Geçmiş olsun...

-Sağol, teşekkürler sözcükleri çıkıyor dudaklarımdan

- 2 ve 3'de yer yok diye sesleniyor savcı..1 noluya götürün..

Çıkıyoruz bahçeye ağır adımlarla”

.....

“25 Şubat 1975, 3 nolu tutuk evinin önündeyim

Eski, 2 katlı askeri bir bina

Ve ben ömrümde ilk defa hapishaneye giriyorum

İlk defa içimde tarifsiz duygular

Ama zerre kadar üzüntü yok

Yepyeni bir yaşam şekli hoş geldin diyor bana.

Önce dış kapı, eli silahlı bir asker..

Ardından bir kapı daha

Sonra demir parmaklı bir kapı daha, görevli:

- Giden arkadaşın yatağında yatacaksın diyor..

- Seni o odaya verdiler

Bir kapı daha

Ve ardında onlarca tanıdık sima ve hoş geldin sesleri..”

....

“İçerde ağır bir hava ve bir de koku..

Dışardaki havadan asırlar boyu uzak sanki

Belki bir ben duyuyorum bu ağır havayı

Arkadaşların tutsaklık kokusunu”

...

“Yatağımı gösteriyorlar bana, 2 nolu tutuk evinin 2 nolu odasının 10. tutuklusu oluyorum, yeri ranzanın üstü, bakıyorum yastık yok, güvenle başımı yaslayacağım.”

....

“Volta vakti..

Denizci M...'u görüyorum voltalıyor,

Yogi A...'yı görüyorum,

Elinde tespih bir de bıyık bırakmış..

Gülmek geliyor içimden her nedense

Aynı filimlerdeki gibi.

Hızlı adımlarla voltalamalar

On beş metrelik salonda 50-60 kişi ileri geri gidip geliyorlar.

Bu adımlar zamandan mı yoksa

Onlardan mı bir şeyler götürüyor..?

Düşünüyorum..!”

....

“Dün T...'tan mektup geldi, iddianemeleri almışlar, haftaya oradayız diyor, 50 kişilik gruplar halinde geleceklermiş, sanırım siyasi ortamın gerginliğinden, Amerikan ambargosu falan ortalık karışık, tabii ki uçağı uçuracak bakım ekibi lazım, Kıbrıs krizi nedeniyle Amerika bastırıyor, malzeme akışı kesildi.”

...

“Yarın mahkeme günümüz, yarın bu deftere neler yazacağım bilemiyorum, çok önemli bir gün, çoğu arkadaşımın olacağı gibi benim de yaşamım değişebilir, bir daha resmi elbiseleri giyme şansımız olmayabilir...”

...

“5 Nisan Cumartesi..Ziyaretçi sayısı gün geçtikçe azaldı. Bana gelen yok!”

“H..'den mektup geldi...Telefon da etmiş ama kapamışlar...Konuşmalar 2. bir emre kadar yasak.”

“Hapishanenin bu bölümdeki pencereleri çivilenmediği için pencereden dışarısı görünüyordu, koğuşumuz 2.katta olduğu için, yeni büyümeğe çalışan çam ağacının üst dallarını görebiliyor, ilerideki uçak pistini ve karşı dağları seyredebiliyorduk. Pist, henüz uçuş başlamadığı için sessiz ve sakindi. Sol taraftaki hangar ve yanındaki binanın önünde makam aracı olan bir sürü bol yıldızlı Taunus marka araçlar vardı, makam şoförleri arabaların çevresinde dört dönüyor, kimisi ellerinde bezlerle arabalarını siliyor, komutanlarını bekliyordu.”

...

“Bu satırları karalayıp yazdığım şu anda, hatırladığım kadarıyla, büyük bir salona mahkeme kuruldu. Bandırma'dan tutuksuz arkadaşlar bu iki gün içinde sırayla mı geldi yoksa mahkemesi bitenler aynı gün geri mi döndü? Yoksa burada mı kaldılar pek anımsamıyorum, kanımca topluca yargılandık.

Birinci gün 14 Nisan'dı ve iddianame okundu, 15'inde ise karar verildi. Akşamdan ütüleyip hazırladığımız resmi elbiselerimizi giyip traşlarımız olduk.

Savcı bir nüshalarının da bize dağıtıldığı iddianamesini okudu..

Mahkeme başkanınca biz sanıklara bu iddianeme karşısında 'bir diyeceğiniz var mı?' diye, tek tek soruldu. Herkes önceki ifadelerini tekrar edip, suçsuz olduklarını ve beraatlarını istedi..

Bir müddet aradan sonra..Hakim

- Karar dedi...”

...

“O gece içimize hüznü ve mutluluğu sarıp sarmalayıp, kiraladığımız otobüslerle toplu halde Bandırma'ya geldik. 25 Şubat'ta girdiğime göre 15 Nisan'da çıktım. 45 gün kadar yatmışım, geriye 75 gün kalmış.”

Bir diğer öykümüz ise E. Asb. Ö. Kadri Baçkır'ınki... Anımsayacaksınız, bu yazıda onun anı ve tespitlerine de zaman zaman yer vermiştik. Kadri Baçkır, eylemlere Eskişehir'de katılır. Fantom (F-4) M.T.D. Elektronik Silah Oryantasyon Kursuna ilk tefrik edilen on kişi arasındadır. Hepsinin rütbesi Asb.Çvş.'tur. Kurs üç ay sürecektir. Eylemler kursun son dönemlerinde yaşanır, öyle ki 15 Ocak 1975 aslında onların Kurs Mezuniyet Töreni tarihidir. Bu okulun ilk mezunları olacaklar ve ilk Fantomcular olarak, Türk Hava Kuvvetleri tarihinde onurla yerlerini alacaklardır.

Şimdi onun anlatımıyla 1975 eylemlerinde yaşadıklarına bir göz atalım ve satırbaşlarını inceleyelim:

“Müktesap haklarımız elimizden alınmıştı. Aramızda görüşmeler sonrası bir karar almıştık. İki gün göreve gitmeme kararıydı bu. Haklılığımızı ortaya koymak ve haksızlığa dur demek için bu kararı almak zorundaydık. Ömür boyu fişlenecek, haklıyken haksız durumlara düşürülecektik. Fakat sonu öyle bile olsa, meşru müdafamızı yapmak ve onurlu bir mücadele vermek zorundaydık. Mecburduk buna.Çünkü yapılanlara sessiz kalmak; bundan sonra yapılacaklara göz yummak, rıza göstermek demekti. Devamı gelecek, assubaylar hep ayrı tutulacak, hep üvey evlat olacak demekti.

Zor bir karardı ama kendimize güveniyorduk. Gençtik, zindeydik, zeki, cesur ve çalışkandık. Teknik personeldik sonra. Emeğimizle ve alınterimizle ekmeğimizi her durumda kazanabilirdik. Yeni baştan başlamamız gerekse bile hayata karşı kendimizi güçlü hissediyorduk.

İki gün işe (kursa) gitmedik.Hafta sonunu da bağlayınca bu süre dört güne tamamlanmış oldu. 13 Ocak 1975 tarihinde (Pazartesi günü), mesai otobüslerine binip kurs binasına geldiğimizde kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağımızı içten içe kuruyor, kendimizce muhakemeler yapıyorduk. Bu suskunluğumuz öğlen yemeğine kadar sürdü. Bir Assubay meslektaşımın (büyüğüm) bana düğün hediyesi olarak verdiği sefertasımdan yemeğimi atıştırıyordum.Diğer meslektaşlarım da yanımda tabldot masasında atıştırıyorlardı. O zamanki yaşam şartları öyleydi. Kıt kanaat geçiniyorduk ve bu nedenle evdeki yemeklerden sefertasına azık katıyor, evin bütçesini denk tutmaya çalışıyorduk.Yemeklerimizi atıştırırken, aklımızdan geçenleri de seslendirmeye, tartışmaya başlamıştık. Kimse işin nereye varacağına dair tam bir fikir sahibi değildi. Buna amirler de dahildi.Çünkü, ilk kez böyle bir şey yaşanıyordu. İlklerin, insan ya da toplumları nereye sürükleyeceğini kimse bilemezdi.(...) Hava Kuvvetlerinden toplam 2321 assubayın bu eylemlere katıldığını öğrendik.Çoğunluğu; genç olan ve meslek hayatlarının baharını yaşayan Uçak Teknisyen Assubayları oluşturuyor. Sonradan denizcilerin ve birkaç karacı assubayın da bu onurlu mücadeleye katıldığını öğrendik.

15 Ocak günü normalde tören olması lazım ama hiç bir hazırlık olmaması dikkatimi çekiyor. Ters giden bir şeyler var sanki.

Saat 16.00 sularında kurs gördüğümüz sınıfın kapısı çalınıyor.Kurs Komutanı, ders anlatan öğretmen assubaydan izin isteyerek; 'kursiyer on assubayın 1.Tak.Hv.Kuv.K.lığı Askeri Savcılığı tarafından çağrıldığını' söylüyor. Nasıl olsa geri döneriz düşüncesindeyiz. Bu yüzden şahsi eşyalarımızı ve kitaplarımızı olduğu gibi bırakıyoruz. Bizim için tahsis edilen otobüse biniyoruz.Araç, komutanın emrini dahi beklemeden hareket ediyor. Askeri mahkemeye vardığımızda, ilk kez birilerinin bizi kapıda karşıladığına tanık oluyoruz. Hemen savcının karşısına çıkarılıyoruz. Savcı, ifadelerimizi alıyor ve ardından bundan sonra olacakları da kestirerek tutuklanma istemi ile mahkemeye sevk ediyor bizi. Sonra hakim karşısına çıkartılıyoruz. Karşımızda üç hakim var. Birisi Binbaşı, diğeri yüzbaşı ve en nihayetindeki de bir asteğmen. Askeri savcı, eylemimizde yer alan suç unsurlarını tek tek sayıp sıraladıktan sonra, şu sözlerle tamamlıyor iddianamesini:'TSK'da birlik ve bütünlüğü bozmak ve sözleşerek firar fiilini oluşturmak nedeniyle beş yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılmalarına...'

Hakim Binbaşı sorgulamaya başlıyor.Fakat hiç acelesi yok gibi. Oysa saat, 16.50 olmuş. Mesai servislerinin hemen hemen on dakikası kalmış. Ha gitti ha gidecek.Bu durumu dile getirmek arzusuyla 'Sayın hakimim' diyorum.'Mesai otobüsleri gitmek üzere.Ya biraz acele ediniz ya da yarın devam edelim bu sorgulama işlemine'. Çok biliyorum ya her şeyi, oysa ilk defa hakim karşısındayım. Şöyle kaşını kaldırıp göz ucuyla bana bakıyor, masumiyet mi bu yoksa ukalalık mı diye bir karara varmaya çalışıyor. Sonra saflığımı anlamış olacak ki, içinde gizlediği tebessümüyle ve tatlı sert bir tonla cevaplıyor beni:'Daha çoook mesai otobüsleri gidecek!'

Bu sözlerin ne anlama geldiğini sorguluyor ve anlamaya çabalıyorum. Anladığım; hakkımızda çoktan karara varılmış bile. Zaten anlamasan ne yazar, hemen tutuklanıveriyoruz.

Askeri mahkemenin giriş kapısında bu kez farklı bir seremoni var. Gelirken bizi adeta merasimle karşılayan rütbeli personelin yerinde yeller esiyor. 10 tutuklu assubaya refakat etmek üzere tam yirmi teçhizatlı er var piyasada.Giyinmiş, kuşanmış ve silahı ellerinde hazır tam yirmi mehmetçik. Hak arayan assubaylara hapishaneye kadar nezaret etmekle görevli.On kişi geldiğimiz otobüste şimdi onlarla birlikte tam otuz kişiyiz. Gideceğimiz adres ise malum:1.Tak.Hv.Kuv.K.lığı Askeri Ceza ve Tutukevi! Şoför yine gideceği adresi biliyor. Kimseye hiç bir şey sormadan, konuşmadan doğruca bizi Tutukevi'nin kapısına bırakıveriyor. Önce silahlı muhafızlarımız iniyor otobüsten. Gerekli emniyet tedbirleri alındıktan sonra da biz. Daha dün bir gurur abidesi gibi ismimiz Kıbrıs Barış Harekatıyla birlikte kahraman olarak anılırken, bugün hakkını arayan ve bunun için suçlu ilan edilen bizler, muhafızlarımız eşliğinde iniyoruz otobüsten.Sanki sahiden suç işlemiş gibi başımızı öne mi eğmeliyiz? Yoksa hakkını arıyor olmanın vakur haliyle bizi bu hallere düşürenlere karşı dimdik mi durmalıyız?

Cezaevi Müdürü Muhittin Başçavuş'un odasına alınıyoruz.57'li bir Assubay Muhittin Efendi. Yanına teskereci erbaşlardan Sabri Çavuş'u da almış ve bize ilk emirlerini vermek üzere odasına buyur etmiş.Oysa biz onun hakları için de bu mücadeleyi vermiyor muyuz? Öyleyse bir yerlerde yanlışlık olmalı. Niye böyle kükresin ki? Biraz daha anlayışlı olması gerekmez mi? Evet, bir yerlerde bir yanlışlık olmalı... Muhittin Efendi'nin o garip otoriter sesi bize hep bir yerlerde yanlışlık olduğunu çağrıştırıyor.Acaba yanlış yerde duran biz miyiz yoksa Muhittin Efendi mi?

-'Ben olmadığım zaman buranın komutası Sabri Çavuş'tadır.Onun sözleri aynı zamanda benim emirlerimdir. Bunu bilesiniz!'

Sözünü bitirir bitirmez üst aramasına geçilir.En can alıcı emir verilmiştir böylece. Hapishane sürecinde Sabri Çavuş'un emin ellerinde olacağımız kesinleşmiştir.

Hemen geri döneriz umuduyla zaten herşeyimizi okulda bıraktığımızdan, üst aramamız çarçabuk tamamlanır. Benim aklım yemeğimi koyduğum sefer tasındadır. Öyle ya bir düğün hediyesiydi o. İçimden keşke sefertasıyla gelmeseydim de, helva katık ile idare etseydim diye geçiririm. Kimbilir bir daha görüşebilecek miyim sevgili sefertasımla!

czevi3Tutukevi 6 koğuştan oluşuyor.Her koğuşta çift katlı 5 ranza var. Yani on kişilik koğuşlarda kalacağız.Üstümüze kapanan son kapı koğuş kapısı oluyor.Artık dışarıya çıkmak için tam yedi demir kapının açılması lazım. Temiz havayı, güneşi, dağları, bulutları ve kuşları görmek için aşılması gereken yedi kilitli kapı.

İaşelerimiz henüz çıkmamış olduğundan o günü aç arık geçiriyoruz.Tutuklanmış olduğumuzu henüz kimse bilmiyor. Ne eş ne de dost, kimsenin hiçbir şeyden haberi yok. Yedi kilitli kapının ardında ve bilinmeyen bir yolda on faili meçhul adam.Assubay eylemlerinin ilk tutuklamaları bunlar. Ocak ayının ilk kelepçesi bizim bileğimize takılıyor. Daha eşimizin ve ailemizin bile haberi yok.Aç, susuz ve sigarasız bir gece yaşadığımız. Ya umut? Umut Kaf Dağının ardında şimdilik. Umutsuzluğun kartaneleri sepeliyor on kişilik hücremizdeki on koca yüreğe.

Başımıza başkaca ne hallerin gelebileceğini kendi kendimize kura kura sabaha karşı sızıp uyumuşuz.Yorgunluktan, bitkinlikten ve ümitsizlikten bitkin düşen göz kapaklarımız kapanıvermiş kendiliğinden.

Sabah saatin altı olduğunu kurcalanan koğuş kapısı kilidinden anlıyoruz. Sabri Çavuş geliyor. Koğuşumuzun koca demir kapısının metal sesiyle uyanıveriyoruz.Sabri Çavuş, komut vermeye başlıyor:'Kalk, hizaya geeeel!'

Sonra o ulvi sesiyle devam ediyor: 'Sağdan sayyyy!'

Sayma işlemi tamamlandığında gözleri gürleyerek devam ediyor Sabri Çavuşumuz:

-'Biraz sonra çorbalarınız gelecek. Herkes çorbasını içtikten sonra, taslarını koğuş içerisindeki bulaşıkhanede yıkayacak ve görevli ere öyle teslim edeceksiniz. Kirli tas tabak istemiyorum.'

Bir an gözgöze geliyorum Sabri Çavuş'la. Karşılıklı bakışıyoruz. Garip bir karşılaşma oluyor bu. Bakışlarında 'sen bir mahkumsun, bana nasılsa bir şey yapamazsın' demeye çalışan bir alaycılık var. Ben ise içimde direncimi biriktiriyorum. Onuru için eylemi göze alan cesur adamların, hapislere ve kötü muamelelere katlanan dirençli adamların daha pek çok özveriye göğüs gerebileceğini, kızılcık şerbeti bile içebileceğini bilmiyor ki zavallım.

O gün bir ara çorba dağıtan erlerden birisiyle, Muhittin Efendi'ye görüşme isteğim olduğu haberini gönderiyorum ama geriye dönüş olmuyor. Bu haber iletildi mi iletilmedi mi bilmiyorum ama ses seda çıkmıyor işte. Koğuşumuza gelen giden kimse yok. Ne Muhittin Efendi, ne de bir başkası.

İlk gün dışarda neler olduğunu da merak etmeye başlıyoruz. Bizden başka tutuklanan var mı? Nasıl bir şey yaşanacak? Falan filan...Cezamız sırf tutuklanmakla sınırlı değil yani. Dışardaki yaşamdan da tecrit ediliyoruz.Haber ve havadis alamıyoruz hiçbir yerden.

Sıkıcı bir ilkgün yaşanıyor koğuşumuzda. Sonra yine huzursuz bir gece, sonra kapının tıngırdayan kilit sesi, sabahın saat altısı belli ki. Sabri Çavuş bütün endamıyla karşımızda. Bu kez kötü bir şeyler yaşanacağının kokusunu almış gibi, yanında iki er daha getirmiştir. O tok sesiyle, muzaffer bir komutan edasında, başlar komutlarını sıralamaya:

-'Kalkkk...Hizaya geeel..Sağdan saaaa!'

Bu kez saydırtmam Sabri Çavuş'a! Sözünü tamamlatmam. Sabri Çavuş doğruca revirin yolunu tutar. Ben ise Muhittin Efendi'nin huzurlarındayımdır.

-'Sen bunu nasıl yaparsın, onun sözleri benim emirlerimdir. Söylemedim mi?'

-'Bizler zümremizin hak ve onur mücadelesi için buradayız. Gerekirse daha fazlası da olur. Her şeyi göze aldığımızı bil!...'

-'Yaaa, öyle mi? Görüşürüz bakalım!'

Evet, bir yerlerde bir yanlışlık olmalı. Muhittin Efendilerle de mücadele edeceğimizi hiç düşünmemiştim.Kendisini sisteme göre kurup tanımlayanlar da bizi düşman görüyor demek ki!

-'Görüşelim, elinden geleni ardına koyma.Sen bu felsefenle Kunta-Kinte dahi olamazsın zaten. Onlar bile bazen haksızlıklara başkaldırır ve daha cesur dururlar. Sende o bile yok'

Sözlerim bir tokat gibi patlar suratında.Kızgınlığı yüzünün aldığı renkten bellidir. Sistemin adamı ve dalkavuğu olan birisi bana ne yapabilir ki? Yetkisini aşmaya cesareti yoktur böylelerinin. En fazla hücre cezası uygular. Sistemin kendisine tanımladığı yetkinin virgülünü dahi sorgulayamaz Muhittin Efendilerin hiç birisi.

hapislikHücre cezası alıyorum anında.Koğuşların önündeki koridorda iki hücre var. İki metrekarelik hücreler.Hücrenin demir kapılarında küçücük bir mazgal var.Bu mazgallar, mahkuma yemek, su verilsin ve gerektiğinde konuşulsun diye konulmuş.Açıkçası, burası koğuştan daha rahat. En azından koridorda olan biteni görebiliyor, duyabiliyorum. Hayatla aramda irtibat kurabileceğim küçücük de olsa bir mazgal pencerem var.

O gün öğleyin yemeğimi getiren ere usulca soruyorum:

-'Bizden başka tutuklanıp getirilen oldu mu?'

-'Evet' diyor, 'Dün de (16 Ocak) on kişi daha geldi.Onları 2.koğuşa aldık.Bugün de 3.koğuşu hazırladık. On kişi daha gelecekmiş'

Yalnız olmadığımızı, davamızın başka meslektaşlarca da paylaşıldığını duymak sevindiriyor beni.Gördüğümüz muamele acı olsa bile birileriyle paylaşabilmek, birlikte direnebilmek güzel.Acıda da birlikte olabilmek. İşte onuru burada gizli bu mücadelenin.

Kimlerin getirildiğini ismen öğrenmeye çalışıyorum ama nafile. Çocuk isimleri bilmiyor ki...

Akşama doğru koridorda bir hareketlilik göze çarpıyor. Herhalde 3.koğuşun misafirleri geliyordur diyorum kendi kendime.Koridorun karanlık sessizliğini kalabalık ayak sesleri bozuyor.Kimlerin bu kafilede olduğunu görmek için merakla bakıyorum mazgalımdan.Üç Uçak Makinisti devre arkadaşımı seçebiliyorum ancak, payıma düşen ışıktan. Loş ışığın aralığından birisine sesleniyorum:'Şşşşşt, Z...!

Sesin geldiği yöne çeviriyor başını ama daha bu izbe yere alışamamış gözleri. Beni seçmeye çalışıyor. Selamlaşıyoruz sadece. Başka diyecek bir şey bulamıyoruz.

Tam o esnada mazgaldan bir kağıt uzatıyorlar bana. İkinci koğuştan gönderilmiş. İsim listesiymiş.

Akşam saat sekiz sularında kapım açılıyor ve tekrar koğuşuma döneceğim söyleniyor.Acaba cezam niye yarım bırakıldı diye meraktayım.Muhittin Efendi durduk yerde insafa gelmedi ya!

Koğuşuma döndüğümde küçük çaplı bir sevinç yaşıyoruz. Selamlaşıp kucaklaşıyoruz. Benden haber alamayınca meraklanmışlar tabii ki! İşte bu dönemde tam bir can arkadaşlığı başlıyor aramızda. Kolay bir şey değil, dava arkadaşlığı bu. Beraber dik durabilme savaşı.Bu koğuşta beraber zulüm gördüğümüz pek çok arkadaş aramızdan ayrıldı şimdilerde. Fakat o can dostluğu yok mu, isimler ölse de hatıralar unutulmuyor işte. Hep taptaze yaşıyor belleğimde.

Koğuş arkadaşlarımla edindiğim bilgileri hemen paylaşıyorum. İkinci koğuşun listede yer alan isimlerini ve üçüncü koğuştan seçebildiklerimi tek tek söylüyorum.

Ertesi sabah kapımız yine gıcırtıyla açılıyor ama bu kez kapıyı açan Sabri Çavuş değil. Başka bir Çavuş görevlendirilmiş. Yanına da ne olur ne olmaz diye iki er katmışlar.Nazik bir şekilde konuşuyor bizimle:

-'Çorbalarınızı getirdik' diyor, 'Çorba taslarınızı yıkamayabilirsiniz!'

Değişimin nedenini merak ediyoruz ama iyi haberler de gelmeye devam ediyor.Saat 10'da havalandırmaya çıkartılacakmışız. Yani yavaş yavaş normal bir cezaevinin koşullarına dönmeye başlıyoruz.

Saat on olduğunda gerçekten de dahili havalandırmadayız.Burasının giriş ve çıkışı tek bir kapıdan sağlanıyor. O kapı da malumunuz koğuş içine açılıyor.Yaklaşık 10x4 Mt. ebadında bir alan. Dışarıyla hiçbir irtibatı yok, etrafı altı metre yüksekliğinde duvarla çevrili.Yani sadece gökyüzünü görebileceğimiz bir yer. Belki bir de eskazara bir kuş gelip geçerse...

Başlıyoruz hapishane tabiriyle voltalamaya.Demek ki, filmlerde gördüğümüz o volta atma denen şey böyle bir şeymiş. Kaç gündür hareketsizlikten uyuşmuş ayaklarımız bir an önce canlanıp kendine gelsin diye sık tutuyoruz adımlarımızı.Her attığım adımda, o Kasımpaşalı kabadayıların, külhanbeylerinin Türk filmlerindeki volta atma sahneleri geliyor aklıma.

Beşinci gün, öğleden sonra on arkadaşımızın daha getirildiğini öğrendik. Böylece altmış kişilik hapishanede tutuklu sayısı elliye ulaşmış oluyordu. Diğer koğuş zaten dolu. Eski tutuklu ve hükümlülere ayrılmış durumda.12 Mart 1971 Muhtırasının tutukluları. İlerleyen zaman içinde onların hepsi için aflar çıktı ve sicilleri tertemiz oldu. Oysa biz assubaylar...Biz onlardan çok daha haindik demek ki. Daha bölücüydük. Daha düşmandık bu ülkeye. Başka ne söylenebilir ki?

Tutukevinde onuncu günümüz dolduğunda buranın kendisine özgü monoton yaşamına alışmıştık. Bazı erleri kendimize alıştırmıştık. Koğuşlar arasında iletişim sağlıyorlardı. Aramızda kağıt pusulalarla haberleşebiliyorduk.

Onuncu günün sürprizi yeni gelen bir emir oldu:'Herkes hazırlansın, gidiyorsunuz.'

'Nereye gidiyoruz?' sorumuz askıda kalıyordu. Alelacele toplanırken, neler olduğunu düşünmeden yapamıyorduk. Başımıza bir şeyler geliyordu ama ne?

Zaten toplayacak bir haltımız olmadığından çarçabuk halletmiştik toparlanma işini.Ziyaretçimizin bile kabul edilmediği bir yerde ne kadar eşyamız olabilirdi ki?

Muhafızlar eşliğinde bindiriliyoruz otobüsümüze. Araç Komutanı yolculuğun adresini söylüyor yolda: Eski Hava Savunma Komutanlığı'na. Orasının kullanım dışı olduğunu, halen boş ve metruk bir bina olduğunu bildiğimizden 'acaba bizi niye oraya götürüyorlar ki?' diyen garip bakışlarla birbirimizi süzüyoruz yolculuk boyunca. Sorularımıza cevap arıyoruz.Binanın tam önüne geldiğimizde bütün bilmeceler çözülüyor. 'Ohhhooo, on günde neler neler olmuş!'

O köhne bina modern bir cezaevine dönüştürülmüş ve ilk konuklarını ağırlamayı bekliyor. Yeni hapishanemize yerleşmeye başlıyoruz. Bu kez koğuşlar yirmi kişilik.Üstelik büyükçe bir yemekhanesi de var. Birlikte yemek yiyebilecek, sohbet edebileceğiz. Biraz daha insanca yaşayabileceğiz yani.Televizyonumuz bile var. İnanılması güç ama dış dünyadan da haber alabileceğiz.

Az sonra ikinci koğuşun tutukluları da katılıyor aramıza. Sarmaş dolaş oluyoruz hemen.Böylece yeni koğuşumuzun ekibi de tamamlanmış oluyor. Akşama kadar Muhittin Efendi'nin dükkanında bizden kimse kalmamış oluyor. Bizden olan herkesi buraya naklediyorlar.

Akşam bu yeni hapishanemizde ilk insanca yemeğimizi kaşıklıyoruz. Sohbet ediyoruz. Buraya son gelen kafileden öğreniyoruz ki; bizim boşalttığımız yere yirmi kadar tutuklu denizci arkadaşımız getirilecekmiş. Deniz Assubayı Mustafa Sevimli'de bu isimlerden birisi ve kolay unutulacak adamlardan değil.

Akşam haberlerinde Genelkurmay Başkanı'nın açıklamaları bizi tedirgin ediyor.Endişeler başlıyor. Gelecek kaygısı herkesin kafasını kurcalıyor.Belki de mahkeme kararı sonrası yıllarca hapis yatacak ve sokağa bir başımıza bırakılıvereceğiz.Ordudan atılmış, yaramaz insan olarak hatta sicilimize lekelidir ibaresi işlenmiş durumda, yeni baştan bir ekmek kavgasına başlayacağız.

Günler geçiyor ama belirsizlikler sürüyor. Hepimiz başımıza neler geleceğini merakla bekliyoruz. Yirmi altıncı güne değin böyle sürüyor yaşamımız. Acaba'lar, Yoksa'lar ve akla hayale gelmedik kuruntular, kurgular...

İşte 26.gün bir umut çıkageliyor. Hava Kuvvetleri Komutanı'nın açıklaması, bizim hikayemizin mahkeme tarafından yazılacağını söylüyor. Hakim neyde karar kılarsa o olacak yani.Kötünün iyisi diyelim.

Acabalarla dolu geçiyor yine saatler. Günler ve haftalar. Kimin doğruyu söylediğini kurcalıyoruz bu sefer. Ya Genelkurmay'ın dediği olursa? Bize acımasızca ve zalimane davranırlarsa?

Bir daha ne zaman hakimin karşısına çıkacağız? Acaba mahkemenin kararı ne olacak?

Hava Kuvvetleri Komutanı doğru mu söylüyor? Ya doğru değilse? Bir kandırmacaysa?

Kaçınılmaz olarak kaderimize katlanacağız. Yaptığımız bu onurlu eylemin tüm sorumluluğu bizlerin amma..Ah bir de şu körolasıca fakirlik olmasa!

Şu maaş işimizi halletseler de, evimiz bari ekmek görse. En azından maaşın tamamını kesmekten vazgeçseler de, elimiz azıcık para görse. Çoluğumuz çocuğumuz açlık ve yokluk çekmese. Evimizin kirasını, elektiriğini, suyunu falan ödeyebilsek. En azından bunların bir kısmını karşılayabilsek, ne var bunda yani? Yunan mıyız yoksa?

Bir çoğumuzun yeni evli olduğunu, minicik bebekleri kundakta bırakıp geldiklerini bilyordum. Onların şimdi sütsüz ve mamasız kalması ağrıma gidiyordu. Bir komuta kademesi kendi çocuklarına bu denli zalim davranır mıydı hiç?

Allah'tan zaman zaman bazı meslektaşlarımız aralarında para topluyor ve bize göndermeyi başarıyorlardı.Üstelik bu tip şeylerin takibatının yapıldığını bile bile, bize kol kanat germeye çalışıyorlardı. Gurur vericiydi bu! Gerçi bir ara çok yardım toplandığını duyduk. Söylenildiği kadar rakamların bize ulaşmadığını ben biliyorum. Ne oldu, nereye gitti bilemem. Günahı vebali toplayıp da hak ettiği yere ulaştırmayanların boynuna. TEMAY'ın bu paraların bir kısmını lokalleri için harcadığı söylentisi o dönem kulaktan kulağa yayılmıştı açıkçası.

Altmış dördüncü gün beklenen haber gelir.Yarın mahkemeye çıkılacaktır. Hazırlıklar buna göre yapılacaktır. Kılık kıyafet, sakal, bıyık vs.vs... Sabahleyin altıda herkes mahkeme için hazır olacaktır.Belirsizliklerle dolu tam 64 gün yaşanmış ve kararın verileceği an gelip çatmıştır işte. Dile kolay tam altmış dört koca gün!

O gece Hava Kuvvetleri Komutanı'nın haberi daha detaylı ulaşıyor bize. Tutukluluklar nedeniyle, Hava Kuvvetlerinde görev aksamaları olacağı, oysa Kıbrıs barış harekatı nedeniyle teyakkuz durumunun korunduğu...Bu nedenle söz konusu tutuklu assubayların kolayca ilişiğinin kesilmesinin söz konusu olamayacağı... Kulaktan kulağa yayılıyor bu söylenti.

İyiye delalet olarak yorumluyoruz bu haberi. Belki de zalimlikten vazgeçecekler. Yine de fiskosla gelen bilgiler yüreğe su serpmiyor işte. Tereddütler hep devam ediyor.

Sabah sekizde otobüslerle götürülüyoruz mahkemeye.Yüzlerce tutuklu Assubay ve mahkeme düzeni kurulmuş eski bir spor salonu.

Mahkeme heyeti ile tutuklular arasına geniş bir güvenlik hattı kurulmuş. Neden bu kadar abartıldığını anlamakta zorlandım. Terörist mi yargılayacaklar yoksa?

Mahkeme başlıyor, yoklamalar yapılıyor veee...

Davanın bombası: Basın yok, izleyici yok, müdahil avukat yok! Bu size bir şeyler anımsatıyor mu?

Salonun fuzuli kalabalıktan arınması için kısa bir mola verilir ve sonra iddianame okunmaya başlar.

Savcı iddianameyi okudukça bir tuhaf oluyorum. Meğer biz ne haltlar etmişiz de haberimiz yokmuş. Of of of! Yüzlerce sayfalık oku oku bitmeyen iddianameler, garip garip suçlamalar, sonu gelmiyor bir türlü. Bu işgüzarlıktan mahkeme heyeti de sıkılmış olacak ki, davanın ertesi gün devam edeceğini bildiriyor ve o gün için noktalıyor mahkeme sürecini.

Ne kadar büyük bir suç işlediğimizi mahkemede görünce şaşkınlığımızdan dilimizi yutmuştuk. Biz sadece hakkımızı istiyorduk oysa. Onlarsa bizi tam bir devlet düşmanı, ordu düşmanı yapmışlardı. Vay beee! Gel de şimdi uyu bakalım. Gözüne nasıl uyku girecek? Bu ülkede böyle büyük suç işleyeceksin, bir de rahatça uyuyacaksın ha, mümkün mü? Ulan bu adamlar, mahkemeden idam bile çıkarır yahu!

Ertesi gün saat altıda yine mahkeme yoluna düşüyoruz. Davanın devamı bugün. Bizim aklımız hala davanın niye kapalı olduğunda? Bir eylem yaptık, tamam. Bunun Askeri Ceza kanununa göre suç olduğu da aşikar, o da tamam. Eh yani cümle alem biliyor, nasılsa; yasaların öngördüğü cezalar tutuklu eylemcilere uygulanacaktır..da, niye basın dışarı?

Aslında basın konusunda bu kadar endişe duymanız yersiz. Bize yapılan eza, cefa ve haksızlıkları o korktuğunuz basın ne yazabilir ne de eleştirebilir. Hâttâ gerekirse, sizden daha işgüzar davranarak, bazı şeyleri emir telakki eder ve tam da arzuladığınız gibi yazar, çizer ve şekillendirir.

Ama belki bir gün bir yürekli gazeteci çıkar ve dosdoğru olanları yazar. Kaleme alır, patronuna da onaylatmayı başarır ve yayınlar. Bu yüzden haklısınız, o bir kişi dahi çıkmamalı, susturulmalı netekim!

Ve malum kararlar alınıyor. Kimimizin ilişiği kesiliyor, kimimiz şahsi dosyasında sakıncalıdır ibaresiyle dolaşmaya başlıyor.

Peki söylenecek son söz ne?

'Haklıydık ama maalesef hak aramada izlenilen yol ve yöntem bizleri kanunen haksız konuma düşürmüştü. Lakin, o günün koşulları içinde hakkımızı başka türlü nasıl arayabilirdik ki? Askeri savcı dahi işin özünde haklılığımızı tescil ediyor fakat süreçteki safhalarda izlenen yöntemin yanlışlığını özellikle vurguluyordu.

Peki ama hakkımızı nasıl arayacaktık bu kanun sıkboğazı altında?

Askeri Ceza Kanununda adalet vardı, demokrasi vardı da biz mi yedik?'

İSMİ UNUTULMUŞ CESUR ADAMLARIN HİKAYESİ

Bildiğiniz gibi Türk Milleti için ordu kutsal bir değerdir. Atılmış, dışlanmış ve hor görülmüş olsak dahi biz assubaylar için bile durum böyledir. Bu nedenle gözbebeğimiz Türk Silahlı Kuvvetlerini eleştirirken çok dikkatli davranırız. Bazen söyleyeceğimiz şeyleri söylememenin daha erdemli olduğunu düşünürüz. Bazense yüreğimize akan sitem yükleri dolar, kabına sığmaz olur ve taşar. Nice acılar depreşir ve bir an önce su yüzüne çıkmak ister.

İşte burada eğriyle doğruyu iyice ayırdetmemiz gereklidir. Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ve onun disiplinli hiyerarşik yapısını birileri şahsi egoları için ya da büyük adam olma hevesleri için kullanıyorsa, ordunun astlarını her türlü anayasal haktan ve insanlık onurundan yoksun bırakma çabası içine girmişlerse, hiyerarşiyi özel hayatı da kapsayacak şekilde tahakkümlere kadar vardırmışlarsa ve ordunun içindeki insanları birinci sınıf, ikinci sınıf ya da üçünsü sınıf insan şeklinde tasnif etmeye kalkışmışlarsa, maaştan lojmana, orduevinden OYAK'a değin kimilerinin ayrıcalıklı ve üstün; kimilerinin ise sadece yönetilebilecek kadar sıradan olduğu savını her yerde gururla söyleyebiliyor ve savunabiliyorlarsa, dışarıya çağdaş ve modern görünüp içerde sirke satmaya devam ediyorlarsa; assubaylardan önce kendilerinin hangi menzile yol aldıklarını çok iyi gözden geçirmeleri gerekir. Kaldı ki, televizyon kanallarını, internet sitelerini ve yazılı basını assubaylar yönetmiyor. Sadece “biz bunları zaten biliyorduk, nasıl oldu da sizler de anlamaya başladınız?” diyerek ibretle seyrediyoruz.

Bu yazı dizisinde adları geçen, anılarını kamuoyuyla paylaşma cesaretini gösteren, ordu içinde sonu gelmeyen tahakkümlerin zulmüne uğrayan bu cesur insanlar, daha önce vurguladığımız gibi, çok uzun yıllar susmayı tercih etmiş ve sessizliğin onuruyla yaşamını sürdürmüştür. Fakat, yirmi birinci asra girildiğinde dahi tahakkümlerin, tasniflerin, kastçılığın sonu gelmediği görüldüğünde artık suskun kalma sınırı da aşılmıştır. Kuzey Afrika'daki yapmacık devletlerin insancıkları dahi hak, hukuk ve insan onuruna yakışır bir düzen için ayağa kalkmışken, Atatürk'ün modern Türk Cumhuriyeti'ni göz bebeği gibi savunan, canını dişine takan ve ordumuzun mihenk taşı olan assubayların da bu cumhuriyete yakışır haklar istemesi, çektiği acıları dile getirmesi ve meşru müdafaa haklarını kullanması kaçınılmazdır.

Yetmişli yıllarda adalet için sokağa dökülen binlerce assubay ve eşi çok ama çok acılar yaşamış, yaşadıkları travmayı aradan yıllar geçmesine rağmen unutamamıştır. Onların yüreğini daha da burkan şey ise teröristlerin bile affa uğradığı bir ülkede, assubaylara sıra gelince, kadim yönetimlerin yüzlerinin ekşiyivermesidir. Meğerse Assubay olmakla; koşulsuz, şartsız bu ülkeye ast olarak hizmet etmeye kutsal bir yeminle and içmekle ne büyük suç işlemişiz. Kandil Dağı'nın eteklerinde yuvalanmış bir avuç çapulcu oluverseymişik, bizim için de aflar ve başkaca haklar söz konusu olabilirmiş meğer. Ahh, şu kutsal vatanı tahakkümlere katlanmak pahasına, ölesiye sevmek; ne büyük gaflet ve dalaletmiş meğer!

Ne mutlu bize ki, Nazım'ın sabrıyla seviyoruz bu memleketi. Ondan peynir ekmek yemişliğimiz var. Beraber yatmışlığımız, bu cumhuriyete adanmışlığımız, bu uğurda işkence görmüşlüğümüz var. Ey gidi Seyfi Baba eyyy!

“Ey Nazım

Ölümünün kaçıncı yılı

Bilmiyorum

Bir gece sabaha karşı

Erkin gemisinde

Verdiğin

Peynir ekmeği yedim.

...

İzmir'de Kokluca'da

Bir gecekonduda kalıyorum

Pırtı çuvalım

Gemide kaldı

Bir pardesüm

Bir de eski hasırım var

Merak etme üşümem

Havalar bahar”

(Seyfi Baba/Gemide Denize Hasret)

ibrahimamcaBu kez yıllarca susmuş, kaderine razı olmuş bir onurlu adamın hikayesini sunacağım sizlere. İbrahim Amca'nın hikayesi bu. Onu, 2002 yılında tanıdım. Gördüğüm bir tayin nedeniyle altı aylık bir süre için dışarda oturmam gerekiyordu. Açıkçası, lojman değişikliği için dilekçe vermiştim ve puanım da buna yetiyordu ama şimdiki güncel davaların sanığı ve basına, sevimli ikiz kardeşler diye takdim edilenlerden birisi olan, bir tuğamiralin egosuna söz geçirememiştim. Dilekçem geri dönmüş, görüşme talebim yarım saat kapısında bekletildikten sonra geri çevrilmişti. Oysa talebim gayet mantıklı, hukuki ve geçerliydi. Tam da dilekçemde belirttiğim gibi altı ay sonra lojmana girmiştim. Dışarda ev kiraladığım bu süre, sistemin bana yaşattığı bir zulüm dönemi olarak kazındı hafızama. Narlıdere'de, Limanreis semtinde bütçeme uygun bir ev bulabilmiştim her nasılsa.

Zalimlerin zulmü bazen iyi tanışmalara, iyi olaylara vesile olur ya. İşte bu karanlık dönemde tanıma şerefine nail oldum İbrahim Amcayı. Yetmişli yıllarda Assubay Eylemlerine katılmış ve ordudan ihraç edilmişti. Üstelik emekliliğine üç beş ay varken.

Görev yaptığı birlikteki komutanı olan albayın “Yapma İbrahim Assubayım, acımazlar size, bir çırpıda sokağa atarlar” deyip başına gelecekleri söylemesine rağmen, o kutsal suçu işlemiş ve komutanlarından adalet talebinde bulunmuştu. Yürüyüşlere katılmış, başını dik yüreğini pek tutmuştu.

Eylemler sonrasında yargılanmış, cezası biçilmiş ve bir çırpıda sokağa bırakılıvermişti. O dönemler Narlıdere Belediyesi kendisine sahip çıkmış ve emekliliği hak edinceye kadar çalıştırmıştı İbrahim Amcayı. Bu eylemlerden söz ederken hep unutulmuşluğuna vurgu yapardı. Kimsenin kendilerini hatırlamayışından gönül kırıklığıyla söz ederdi.

Oturduğum evin sahibi, İbrahim Amcanın kardeşiydi. Yurt dışında yaşıyordu. Türkiye'deki mülklerine İbrahim Amca vekalet ediyordu. Bunun karşılığında da kira vermeden oturuyordu. Fakat bu düzeni ilerleyen birkaç yıl içinde değişiverdi. Yurt dışındaki kardeş, çocuğunun evleneceğini söyleyip evi boşaltmasını istedi. Ev kiraya verilecek, geliri de yeni evlilere akacaktı. Dirlik düzenlerini buna göre kuruyorlardı. Hâttâ benim altı ay oturduğum evi de birkaç kat yükseltip kiraya verecekler ve daha çok gelir elde edeceklerdi. Tüm bu senaryolarda İbrahim Amcanın yeri yoktu.

Karşıyaka bölgesine taşınınca uzun süre koptum İbrahim Amcadan. En son Didem Işıklı İlköğretim Okulu civarında yarım yamalak bir apartman dairesinde ziyaret ettim kendisini. Eşinin ve onun mübarek ellerini öptüm. Hal hatır sordum. Olanları anlattı. Hastaydı. Üşüyordu. Sırf hastalık değildi ki vuran. Vefasızlıklardı, unutulmuşluklardı, terk edilmişliklerdi.

Sanırım bir iki yıl oldu. Ben de unuttum. Unutmaktan öte, onu öyle görüp bir şeyler yapamamak içimi acıttı. Görmeyince içimin acısı da geçer diye umdum hep.

Hangimiz öyle yapmıyoruz ki?

Eğer havacı meslektaşlarımın yolu Limanreis'e düşerse, mutlaka bir araştırsınlar, gönül alsınlar isterim. Orada yetmişli yılların çilesini çekmiş, cesur ve onurlu bir Hava Teknisyen Assubayı olduğunu en azında bilsinler dilerim. Sonra arzu ederlerse benim gibi yapıp görmezlikten gelebilirler. Fakat tavsiyemdir, görmezlikten gelmek unutturuyormuş gibi ama öyle değil. Hiç olmadık zamanda aklına düşüveriyor insanın. Sızım sızım sızlıyor yüreğin içi.

Bu eylem sürecinde canı yakılan binlerce assubay olduğunu düşünürseniz bir de. Kim bilir kaç İbrahim Amca sessiz sedasız, kaderine teslim olmuş bir durumda, öylesine yaşamını sürdürüyor.

Sadece hatırlayın isterim!

Aydın Kulak

  1. Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
  2. Devamı altıncı ve son bölüm olarak yayınlanacaktır.
  3. Kaynakça, yazı dizisinin sonunda belirtilecektir.
  4. Bu yazı dizisi siyasi bir yönlendirmeyi amaçlamamaktadır.
adalet_cizme

TÜRKİYE EYLEME DESTEK VERİYOR

Hürriyet Gazetesi ya sessiz kalır ya da taraflıdır; assubayların sorunlarına duyarsız kalmayı tercih eder. Öyle ki, o dönem Diyarbakır'da eylemlerin içinde yer alan bir meslektaşımız (E.Asb. A.Z.), Hürriyet Gazetesi'nin tutumunun tarafsızlığın ötesinde bir işgüzarlık boyutuna vardığını şu sözleriyle dile getiriyor:

“1975 yılında, assubayların eylem süreci devam ederken, meslek olarak yaşanılan sıkıntıları Hürriyet Gazetesi Diyarbakır bürosuna ulaştırıp meramımızı anlattığımızda, ilgili kişinin yaptığı ilk iş; 2. Tak. Hv. Kuv. Komutanı Korg. Faruk Koralp'i telefonla arayarak, icazet istemek oldu. Hem de yanımızda. Hiç utanmadan, sıkılmadan.”

Milliyet Gazetesi zaten okuyucu mektuplarını yayınlayarak daha ilk baştan desteğini sunmuş, gelişen olaylar sonrasında da tarafsız bir gözle olayları aktarmaya devam etmiştir. O dönem Milli Gazete, assubayların sorunlarına fazlaca eğilmiştir. Konu ile ilgili olarak kamuoyunu bilgilendirici yayınlar yapmış ve assubaylara yapılan haksızlığı anlamış, topluma da anlatma çabası içine girmiştir. Bu yönüyle assubayların onur ve hak eylemine destek verdiğini açıkça söylememiz gerekir.

Öte yandan sivil toplum kuruluşları, gençlik örgütleri ve siyasi partiler de desteklerini belli ederler. CHP, assubayların yanındadır. CHP Gençlik Kolları bildirilerle Assubay Eşlerinin eylemine destek vermiştir. MHP ise generallerden yana tavır koymuş ve hatta MHP Milletvekilleri, CHP'lilerle meclis sıralarında yaka paça tartışmıştır.

DİSK, assubayların arkasındadır. Eylemlerde dahi desteğini hissettirir. Bu eylemleri emeğin bir dayanışması olarak algılar. Dayanışma bağlamında eylemin her safhasında (yürüyüşler dahil) yardımını sunmaktan çekinmez.

O dönemlerin aşırı solcu örgütlerinden DEV-GENÇ ve yine bazı sol örgütler bu eyleme destek çıkarlar. Onlara göre bu sermaye ile emek arasında koca bir savaştır. Sermayenin emrindeki generaller, ülkenin dış güçlere peşkeş çekilmesine göz yummakta ve haksızlığa uğrayan işçi, memur, köylü gibi gerçek halk kesitlerine uygulanan sömürüye direniş göstermemektedirler. Artık Atatürkçülükleri sorgulanma aşamasındadır. Fakat Kıbrıs Barış Harekatı ile çizilen başarılı Türk Ordusu profili onların bu söylemini zora sokmaktadır. Yine de mücadelesini verdikleri davanın inanış ve ilkelerine göre assubaylar sermayenin sömürüsüne ve kullandığı zulüm tacirlerine baş kaldırmış ve onurlu bir direnişin kalesi olmuştur. Özellikle kadınların bu eylemlerde öncü görev üstlenmesi, bekledikleri sosyalist devrim için tam anlamıyla bir çığırdır. Türk kadını sokaklarda eylemlerin içindedir ve ufukta, devrim adına umut dolu bir ışık görülmektedir.

Bu eylemlerin daha da ilginç tarafı pek çok generalin ve sağduyulu subayın da assubaylara ve eylemlerine destek vermesidir. Her ne kadar bazı genç subaylar yapılan kıyaslamadan rahatsız olsalar da, kast sistem yapısını eleştirmeyi bilen ve akılcı davranmayı özümseyenler bu davayı haklı görmekte, bazı eylemlere gerektiğinde göz yummakta ya da ceza vermesi gereken personelini korumaya çalışmaktadır. Örneğin, yürüyüşler sürecinde çekilen resimler birliklere gönderilmiş ve birlik komutanlarına, tanıdıkları ya da kendi birliğinde olduklarını tespit ettikleri personeli bildirmeleri ve haklarında yasal işlem yapmaları emredilmiş, bu emir sonrasında bazı komutanlar hemen gereğini yerine getirmiş ve eylemci personelini bizzat tespit edip bildirmiştir. Assubayların eyleminde haklılık payı olduğuna inanan subaylar ise kendi birliklerinde böyle bir uygulamaya rıza göstermemiş, içlerinde kendi personeli olduğunu gördüğü halde tanımamazlıktan gelmiş ve cezalandırmaya karşı durmuş, direnç göstermiştir.

Hatta, bir kaç general, basında da yer bulan demeçleri ile açıkça assubaylara haksızlık yapıldığını dile getirmiş, onların “orduyu sırtında taşıyan bir sınıf olarak fazladan bir şey istemediğini sadece hakkı olanı alabilme mücadelesi” verdiğini özellikle vurgulamıştır.

Bazı genç subayların da sağduyulu düşündüğünü, assubayların haklılığını içten içe desteklediğini; o günleri yaşayanların anlatılarından biliyoruz. Bunlardan birisi de Hava Kuvvetleri'nin o dönem genç bir subayı olan A. Atilla Baçkır'dır. Abisi Ökkeş Kadri Baçkır, assubayların hak arayışları sürecinde eyleme katılmış ve tutuklanmıştır. Kardeş Atilla, subay olmanın “üstünkörlüğüne” kapılmamış, subay ve assubayın nasıl cefada birse, özlük hakkında da bir olması gerektiğine inanmış ve abi-kardeşliğin ötesinde bir silah arkadaşlığı dayanışması sergilemiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gerçek gelenekselliğini ve gerçek dayanışmasını aşağıda okuyacağınız satırlarda bulacaksınız.

“Kardeşim A. Atilla Baçkır, Hava Harp Okulu'nda okurken, maaşımdan bir kısmını ona harçlık olarak gönderiyordum. Daha sonra mezun oldu ve Teğmen olarak göreve başladı. Assubay Eylemleri nedeniyle tutuklandığım günlerde, kardeşim;Hava Pilot Teğmen Atilla, bir teğmen arkadaşı aracılığıyla bana büyükçe bir zarf gönderdi. Getiren teğmene şimdi bile teşekkür etmek istiyorum.

Merakla, sabırsızlıkla açıyorum zarfı. Zarfın içinden tam 1300 lira çıkıyor. Maaşımdan bile fazla bir meblağ. Kısacık bir mektubu da iliştirivermiş zarfın içine. Şöyle diyor: 'Ağabey, haklı davanda sonuna kadar yanındayım.Yattığın sürece maaşımı ikiye böler, seninle paylaşırım. Ellerinden öperim.'

Böyle duyarlı, onurlu bir kardeşe sahip olduğum için mi sevineyim, yoksa hangi tarafta bulunduğuna bakmaksızın haklıyla haksızı ayırdedebilen bir Türk subayına rastladığıma mı? Bu zarf ve bu mektup o an çok duygusal anlar yaşamama neden oldu. Kardeşimle hep gurur duydum.

Sağolsun. Hapiste yattığım sürece sürdü desteği. Şimdi Türk Hava Yolları'nda Airbus'larda uçuyor. Allah, o ve onun gibi fedakar, vefakar kardeşlerimin yolunu açık etsin!”

EYLEMLERİN MECLİS'E YANSIMALARI

Okuyucu mektupları köşesine yazılan yazılarla başlayan Assubay Hareketi, pasif eylemlerle kıvılcım almış, üst kademenin yıldırma politikası ters tepmiş ve hareket inadına meydanlara inmiş iyice alevlenmiştir. Ankara'da Kızılay'a kadar yürümeyi başaran Assubay eşleri, gündem yaratmayı başarmış ve olaylar hem basına hem de meclise yansımıştır.

Milliyetçi Hareket Partisi, ordunun komuta kademesinden yana tavrını koymuş ve olayı devrimci ve komünistlerin orduyu karıştırması olarak değerlendirmiştir. O dönemin ülkücü hareketi, o günkü koşullar gereği hak ve eşitlik taleplerini ve bu talepler doğrultusundaki eylemleri Türkiye'yi bölme amaçlı olarak yorumladığından, Assubay eylemlerine sahip çıkmadığı gibi eleştirme gafletine de düşmüştür. Çünkü, assubaylar DİSK ve Solcu Örgütler tarafından desteklenmektedir. Solcuların desteklediği her eylem ise onlara göre komünistliktir. Normal durumlarda her zaman askerine subay, assubay demeden sahip çıkan ülkücüler maalesef bu süreçte sessiz kalmayı bile başaramamış, Assubay Eşlerinin bu onurlu eylemine karşı, şer cephesinde yer almıştır.

Assubay eylemleri Millet Meclisi'nde ilk olarak 28 Ocak 1975 tarihinde, epey hareketli bir oturumda gündeme gelmiştir. Kavgalı, tartışmalı, yumruklu ve tokatlı olarak gerçekleşen o günkü oturumun assubay eşlerinin eylemi ile ilgili kısmı için basında şunlar yazılmıştır:

“MHP'li Ali Fuat Eyüboğlu, sataşma gerekçesiyle söz istemiş ve Başkan Ahmet Çakmak, Eyüboğlu'na söz vermiştir. Bunun üzerine CHP'liler ayağa kalkarak Başkanın tutumunu uzun süre protesto etmişlerdir. Eyüboğlu, konuşurken Assubay eylemleri ile ilgili olarak:

Assubay ailelerinin yürüyüşü sırasında CHP Gençlik Kollarının yayınladığı bildiriden söz açarak, 'Bu bildiride, Türk ordusunun tahkir edildiğini' iddia etmiştir. Bunun üzerine CHP'liler yeniden Eyüboğlu'na bağırıp çağırmışlardır.”

5 Şubat 1975 tarihinde TBMM'de “assubayların yan ödemeleri, gündem dışı bir konuşmayla kürsüye getirilmiş, bu konuda açıklama yapan Milli Savunma Bakanı İlhami Sançar, Hava Kuvvetlerinde 630 assubayın tutuklandığını, ayrıca 2236 assubayın hakkında soruşturma açılarak açığa alındığını, 74 assubayın da emekliye sevkedildiğini” içi rahat bir şekilde açıklayabilmiştir.

Gazete haberlerine göre Millet Meclisine yansıyan bu konuşmaların detayı şöyledir:

“Gündem dışı bir konuşma yapan CHP’li Vehbi Meşhur, assubaylara yan ödemelerde adaletsiz davranıldığını öne sürmüş, bu davranışın düzeltilmesini istemiştir. Milli Savunma Bakanı İlhami Sançar, bu konuşmaya verdiği cevapta, aslında bütün maaş düzeninde anarşik bir hal meydana geldiğini belirtmiş ve yan ödemeler hakkında kararname yürürlüğe girdikten sonra özellikle Hava Kuvvetlerinde bir kısım assubayların bir-iki gün göreve gelmemek suretiyle direnmeye geçtiklerini anlatmıştır. Her an havalanması ihtimali bulunan uçakları terkedip giden assubaylar için Askeri Ceza Kanunu gereğince işlem yapıldığını belirten bakan, bu konudaki rakamları açıklamış, direnmelere assubay eşlerinin de katıldığını ve bu gösterilerde garip pankartların yer aldığını söylemiştir.”

ilhami-sancarGördüğünüz gibi sevgili Bakan, hala üst kademenin ağzıyla konuşma çabasını sürdürmekte ve eylemi, eyleme katılanları ve eylemde açılan pankartları hakir görmeye devam etmektedir. Bir maharetmiş gibi, demokrasinin nabzının attığı Meclis'te; halkın öz çocuklarına, hak aradıkları için verilen cezayı ballandıra ballandıra anlatmaktadır. Evet, sokaklarda eylem yapmak zorunda bırakılan ve kendi komutanlarınca hakları gasp edilen assubaylar, bir gün karşılarına böyle bir sorun çıkacağını öngörememişlerdir. Daha günler önce silah arkadaşı ve kader ortağı olarak Kıbrıs'ta beraber tarih yazdıkları insanların bir çırpıda komutanlık vasfını kaybedip şahsi menfaat ve ikbal peşine düşebileceklerini akıllarından bile geçirmemişlerdir. Sanmışlardır ki, kader birliği varsa, emek birliği varsa hakta ve hukukta da eşitlik olur, adalet olur.

Bir gün eylem için sokaklarda yer alacakları, hele hele eşleri ve çocukları meydanlara indirme zorunluluğu hissedecekleri, bütün bunlara mecbur bırakılacakları; hiç de düşüncelerinde olan bir şey değildir ki! İşte o yüzdendir ki, o sokak eylemlerinde sıkça görülen “kışkırtıcı pankartlar” tecrübesine nail olamamışlar, “efendi tip” diye tabir edebileceğimiz üsturuplu söylemleri seçmişlerdir. Bir Bakan'ın bunu anlaması gerekirken küçük görmesini, içinde bulunduğu halet-i ruhiyesinden kaynaklanıyor diye yorumlamamız daha sağlıklı bence. Yoksa, bir bakanın geldiği yeri unutup kendisini halkın bir kesiminden üstün görmesi ve ukalaca bir tavır takınması aklın alabileceği bir şey değil.

HAK ARAMA KOMİTELERİ KURULUYOR

Assubaylar İç Hizmetler Kanunu'nda belirtilen hak arama sınırlarını aşmışlar ve yaptıkları her eylemle kanun önünde birer suçlu durumuna düşmüşlerdir. Kanunlar; müracaat ve şikayetleri düzenlemektedir. Bir Assubay ancak ilk amirinden başlayarak hak arayabilir. İlk amirine dilekçesini sunacak, o da uygun görürse silsile yoluyla daha üst makamlara bu dilekçeyi iletecektir. Zaten tüm Silahlı Kuvvetler Personeli bilir ki, bu sistem tıkır tıkır işlemektedir! Şimdiye kadar bu konuda herhangi bir serzeniş hasıl olmamıştır!

Neden ki, acaba?

Kağıt üstünde bazı hakları sunmak onun pratikte de var olduğunu göstermemektedir. Bir general işaret parmağı ile gösterdiği genç bir subay ve assubayı; sorgusuz, savunmasız ongünlerce hapse gönderebilmektedir.

Böyle bir sistemde siz kimi kime şikayet edebilirsiniz be cancağızım?

Yaşanan eylemler süreci sonrasında yine faturayı ödeme zamanı gelmiştir. Daha ilk başlarda, birliklerdeki pasif eylemlerden itibaren öncü görülen, eyleme katıldığı tespit edilip fişlenen assubaylar tutuklu olarak yargılanmaya başlanmıştır. Suçları: Birlikte Karar Alarak Görevi Aksatmak ve Karara Fiilen Uymak'tır.

Şehirlerde yapılan protesto yürüyüşleri sonrasında da tutuklamalar başlayınca, bu tutuklamalara karşı tutukluların haklarını savunabilmek için yeni bir yapılanma sürecine gidilir. Tutuklanan assubaylar zaten maaş açısından zor durumda kalacaktır. Bunların hem yasal haklarının korunması gereklidir hem de onur savaşı veren bu cesur insanların, ailelerine karşı yükümlülüklerine destek olunması elzemdir. Avukat bir masraf kapısıdır. Hapishanede yaşamak ayrı bir derttir. Çocukların okulu, giyimi, kuşamı zorunlu kalemlerdir. Assubay Davasının akıncı birliklerini çok çetin günler beklemektedir nihayetinde. Kolay olan eylem safhasıdır, zor olansa zalimlerin mahir ve üstün olduğu, eylem sonrası süreçtir. Kelleler koparılacak, sürgünler edilecek, isimler fişlenecek ve daha neler neler olacaktır... Kim ne zaman ve nasıl anlayacak ki bu kutsal savaşı? Herkes kendi penceresinden baktıkça hayata, kim kimin ne kadar farkında olabilir ki?

Bütün bu zorluklar düşünüldükten sonra, eyleme katılmayanların bile en azından elini suça bulaştırmadan bu cesuryürek insanlara destek olabileceği kanısıyla yeni bir süreç başlatılır: Hak Arama Komiteleri kurulmuştur.

Ankara, İstanbul, İzmir, Gölcük, Gelibolu, Konya, Eskişehir, Balıkesir, Bandırma, Kayseri, Merzifon, Malatya, Diyarbakır, Erzurum, Erzincan, Mersin, Adana, İskenderun, gibi bir çok il ve ilçede hızlı örgütlenmeye gidilmiş, bu örgütlenme sonrasında oluşturulan Hak Arama Komiteleri hızla harekete geçmiştir.

Kurulan bu komitelerde siyasi görüşler ve daha pek çok farklılık göz ardı edilmiştir. Öyle ki, işin içinde ülkücü de vardır, devrimci de. Komünist ve sosyalist görüşlüler de vardır, Selametçiler de. AP'lisi, CHP'lisi, MHP'lisi ve MSP'lisi herkes bir çatı altında toplanmış, mazlum meslektaşları için var gücüyle çalışmaya koyulmuştur. Kimisi tüm varlığı ve gücüyle, kimisi karınca kararınca ve yüreğiyle...

Hak Arama Komiteleri bir yandan davalara kilitlenirken, öte yandan da hem içerdekilere hem de içerdekilerin dışarda bıraktıklarına maddi yardımlar için Takip Komiteleri oluştururlar.

Takip Komiteleri zor durumdaki aileleri ve hapisteki assubayları maddi açıdan desteklemeye çabalarken, diğer ekipler; davalardaki hak ve hukukun müdahili, gözlemcisi ve destekçisi olurlar.

CUMHURİYETİN SAVAŞAN KADINLARI: ASSUBAY EŞLERİ

“Saat 15.30

Yanımda bir görevli

Giriyorum mahkeme salonuna

Üç yargıç karşımda, bir de yanlarında savcı

Dikiliyorum sanık kürsüsünde

- “Oturun” diyor ortadaki başyargıç

Oturuyorum sanık sandalyesine

Ve karşımda ürpererek okuduğum bir yazı

'Adalet mülkün temelidir' diyor

Bir an gülmek geliyor içimden.

Daktilo katibi de geçince yerine

Hazır oluyor devletin yargılama organı

İlk an, yalnızlığımı hissediyorum

Üzülüyorum dışarıda bıraktığıma seni

Seni görmek umuduyla gözlerim kayıyor pencereye

Çam ağaçları arasında gülümsüyor bakışların

Koşup geliyorsun yanıma, tutuyorsun ellerimi

Sıkıyorsun büyük bir sevgiyle

Anlıyorum ki artık yalnız değilim ben

Gözlerin var gözlerimde, sıcaklığın var ellerimde

Korku, endişe defolup gidiyor yanımızdan

Sen ve ben..

Öff.. be ne çok seviyormuşum seni ben..

Bir de kavgamı..”

(E.Asb. A.İnaler'den)

sehitasbesiKocaları ile birlikte meydanlara inen, elele-kolkola ve başı dik, onurla yürüyen o cesur kadınlar şimdi iyice tek başınadır. Mahkemenin ve askeriyenin bürokratik işlerini takip etmek için verilen uğraş, ekmek kavgasını sürdürmek için aileye kol kanat gerip inadına direniş, tüm güçlüklere karşın ayakta kalma savaşı... Hepsiyle tek başına savaşacaktır Amazon Ruhlu Kadın. Üstelik konu komşunun garip, tuhaf bakışlarına da katlanacaktır. Katlanmak zorundadır. O; subay ve general eşleri gibi “artık sıra bizde, vardiya bizde” dememiştir asla; çünkü her daim eşiyle bölüşmüştür yaşamını. Sebepsiz atanmalarda küsmemiştir, “bizi niye dağ başlarına götürüyorsun?” diye sormamıştır; kardelen yerine mayın çiçeklerinin açıp durduğu dağlarda eşine, çocuklarına kol kanat germiştir. Orduevinde eşiyle beraber ayrılıklara ve tahakkümlere maruz kalmıştır, kamplarda sınıflara bölünmüş; çocuklarıyla birlikte sızlamıştır yüreciği. Assubay olan eşi, ilkel egoların tatmini için hapislere gönderilirken, bir gurur abidesi gibi durmuş, dimdik ayakta kalmayı başarmıştır hep! Sıra bizde dememiştir hiçbir zaman cancağızım. Hep eşinin yaşamı içinde olmuştur; acıyı da sevinci de beraber teknefes yaşamıştır. Zor dememiş, kolay dememiş gönlünü yürekli bir aşka seferber eylemiştir. O yüzdendir ki, vardiya sırası beklememiş ve bir Cumhuriyet kadını olarak hep vardiyada olmuş, her daim sözünü özce ve şöylece söylemiştir:

“İyi günde, kötü günde; hep yanında, hep seninle ve inadına güçlüyüz birlikte!”

HAZRETİ İBRAHİM'İN ATEŞLE İMTİHANI VE NEMRUT KAFALILAR

hz-ibrahimKutsal Kitapların hepsinde ibret verici bir hikaye yer alır. Hazreti İbrahim'in Nemrut denen zorba bir hükümdar ile yaşadığı muazzam bir hikaye.

Bir zamanlar Urfa dolaylarında Nemrut isimli zalim bir hükümdar yaşarmış. Yaşamın her alanında halkına yaptığı zulüm ve zorbalıkla nam salmış ve gün gelmiş kendisini Tanrı zannedip, ilahlaştırmış. Büyük tapınaklar yapıp içine de putlar, heykelleri kondurmuş. Halkına da baskı uygulayıp bu put ve heykellere tapınmalarını istemiş. Öyle de olmuş zaten. Halk, sahte putlara tapmış ve hükümdarın verdiği ayara göre düzenini kurmuş.

Ve gün gelmiş Hazreti İbrahim zuhur etmiş. Hazreti İbrahim, haksızlıklara, zulme, adaletsizliğe karşı Tanrısal bir isyanın başlangıcı olmuş. Zalimlerin bütün putlarını kırmış, yıkmış ve paramparça etmiş. Yalan dolanla kurulu bütün düzenin sorgulanmasını sağlamış.

Nemrut denen zalim hükumdar en sonunda bu işi yapanın Hazreti İbrahim olduğuna kanaat getirmiş ve onu sorguya almış. Hazreti İbrahim, “Bunu yapsa yapsa sizin güçlü putlarınızdan birisi yapmıştır, baksanıza bir tek o sağlam, elinde de balta duruyor” diyerek savunmuş kendisini.

Hazreti İbrahim'in bu sistemin akılcılığına dayalı savunması çıldırtmış zalim hükümdarı; “O bir taş parçası, nasıl böyle bir şey yapar, saçmalama!” demiş kızgın bir şekilde.

Hazreti İbrahim, soğukkanlıca bir karşılık vermiş Nemrut denen hükümdara:

"İşte benim de anlatmak istediğim buydu. Siz kendi elinizle yaptığınız bu taş parçalarına nasıl olur da taparsınız ve onlardan adalet, huzur, bereket beklersiniz? Bu taşlar gerçekten Tanrı olsalardı önce kendilerini korurlardı."

Bu onurlu cevap sonrasında hak ve adalet arayan ve sadece Allah'a sığınan insanların ilk ateşli imtihanı başlar. Nemrut, Hazreti İbrahim'i cezalandırmak üzere koca bir ateş yaktırır. Hazreti İbrahim'i uzak mesafeden tam ateşin ortasına atacak şekilde de bir mancınık düzeneği yaptırır. Fakat Hazreti İbrahim'in içine düştüğü o koca ateş, birdenbire kutsal bir göle döner. Odunlar o gölün sevdalı balıkları olur. İbrahim'e sevdalı Nemrut kızı Zeliha'nın gözyaşları da ayrıca küçümen bir göl olur. Bugün o göle de “Zeliha'nın Gözyaşları” anlamında “Ayn-ı Zeliha Gölü” denir.

Assubay eylemleri de adaletsizliklere ve haksızlıklara karşı böylesine bir kutsal başkaldırının hikayesidir. Kast sistemi denen putlaştırılmış yapıya, kanunlarla bezenmiş sulta yapısına ve Ata'nın Cumhuriyet ilkelerini bağnazca yıkan yoz yapıya karşı Cumhuriyet ve demokrasiyi özümsemiş, ateşli ve yürekli bir kocaman isyandır. Cumhuriyetin nimetlerini kendi hanelerine yazıp, olabildiğince Nemrutlaşmak isteyenlerle, sadece külfeti sırtına yükledikleri assubaylar arasında bir mahkeme hesaplaşması yaşanacaktır artık.

Hakkı ve adaleti arayanlar her zaman olduğu gibi o gün de kaçınılmaz olarak cezalandırılacaktır. Zalimlerin bir elinde putları, ötekinde de işkence ve zulüm ateşleri vardır. Bu ateşler ki, Assubay ve eşlerinin imtihanı olacaktır. Hapisler, tutuklamalar, sürgünler, fişlemeler sürüp gidecektir. Nemrut zihniyetin ateşlerinde cayır cayır yanacaktır assubaylar ve aileleri. Hak istediği için, adalet ve eşitlik aradığı için. Caddelerde yürüdüğü için! Onurlu direnişler yapıp zorbaların boynuna takmaya çalıştığı o adi kul tasmasını çıkarıp attığı için.

1975 eylemleri dolayısıyla ceza alan Assubay sayısı beşbinin üzerindedir. Ankara'da, Balıkesir'de, Eskişehir'de mahkemeler kurulmuş ve adil (!) yargılama başlamıştır. Daha suç isnat olur olmaz tutuklamalar başlamış, hapishaneler eylemci assubaylarla dolup taşmıştır. Fakat bir Allah'ın kulu da dönüp kendisine şu soruyu sormamıştır: “Biz nerde hata yaptık, niye böyle oldu, bu kutsal ocağı ikiye bölmeyi nasıl başardık?

Birlik Komutanlarının bir kısmı onurlu ve duyarlı davranmış, kendi birliğinde çalışan ve eyleme katılmış olan bazı assubaylarını sisteme ispiyonlamamıştır. Bu kararda, yapılan görevlerin zorluğu ve yetişmiş personelin azlığı gibi sebepler etkin olduğu kadar; o komutanların vicdanındaki sese kulak verişinin de payı olduğu aşikardır.

Duruşmalar demokratik bir ülkede ve bağımsız mahkemelerde yapıldığı için adaletin kesinlikle tecelli edeceğine dair hiçbir tereddüt söz konusu değildir(!) O yüzdendir ki, duruşmalar basına kapalı yapılacaktır. İçeriye izleyici alınmayacaktır. Hatta müdahil avukatlara da yer yoktur bu duruşma salonlarında. Üstelik, mahkeme salonu da korku amaçlı olarak değiştirilmiş, Hava Kuvvetlerinin salonu yerine Sıkıyönetim Mahkemesine taşınmıştır. O gün, bu elit mahkemelerden son derece memnun olanların bugünkü haline bakıyorum da; böyle adil mahkemelerden niye şikayetçi olduklarını bir türlü anlayamıyorum. Yoksa kürsüden başka bir yere geçmek zorunda kaldıkları için mi?

En azından artık şunu söyleyebiliriz;

“Sevgili generalim, aşağıda havalar nasıl? Yukarsı nasıl görünüyor ordan? Hala yıllar öncesinde bıraktığımız gibi mi? Adaletin tıpkı onyıllar öncesinde olduğu gibi eşit şekilde tecelli edeceğinden bir şüpheniz mi var? Yoksa yerler değişince, düşünceler de değişti mi?

Biliyor musunuz, assubaylar da yıllar önce öyle bir mahkemenin huzurundaydı. Kimlik tespitleri günler sürmüştü o eski zamanlarda da. Lüzumsuzlardan temizlenmişti mahkeme. Tutuklu bulundukları o can sıkıcı kodese girdiklerinde kara kara düşünüyorlardı, “Bu zalimler ekmeğimizle oynarlar mı?” diye. Ah be generalim ah, boşuna dememişler “Alma mazlumun ahını!” ...

Oh olsun” demiyoruz ama bir gün başkalarına uyguladığınız şeylerin sizin de başınıza gelebileceğini hep hatırlayın istiyoruz. “Gerçek adaletin bir gün herkese lazım olacağını” unutmayasınız istiyoruz.

O eski günleri şöyle bir anımsayın, bakın ve ibret alın diye aktarıyoruz aşağıya. Basın neler yazmış o günlerde? Assubaylar sanık kürsüsünde neler yaşamış, nelerle karşılaşmış? En önemlisi de sahiden adalet tecelli etmiş mi? Bir görelim neler neler anlatıyorlar:
  • 2531975milliyetDireniş yapan 630 Assubay Tutuklandı.
  • Yan ödemeleri protesto eden 2236 assubay açığa alındı, 74 astsubay da emekliye sevkedildi.
  • Yürüyüş yapan 271 assubayın duruşması başladı. Anlaşarak ve sözleşerek toplu halde firar ettikleri iddiasıyla haklarında dava açılan 271 assubayın duruşmasına, dün Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesinde başlanılmıştır. Hava Albay Muammer Uzuner'in başkanlığında duruşma hakimi Binbaşı Ferşat Oltulu ve üye Hava Hakim Üsteğmen İsmail Hakkı Dirik'ten kurulu mahkeme heyeti, Hava Kuvvetleri Komutanlığının duruşma salonu küçük olduğu için duruşmayı Sıkıyönetim Mahkemesi salonunda yapmıştır. Toplu halde firar ederek yürüyüş yapmaktan sanık 271 Assubay hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis cezsı istenilmektedir. Dün sabah başlayan duruşmada sanıkların kimlikleri tesbit edilmiştir. (Milliyet)
  • 271 assubayın üçer yıl hapsi istendi. Anlaşarak ve sözleşerek toplu halde firar ettikleri iddiasıyla haklarında dava açılan 271 assubayın duruşmasına, dün de Hava Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesince devam edilmiştir. Duruşmada Askeri Savcı iddianamesini okumuş ve sanıkların izinsiz olarak işlerine gitmediklerini ileri sürerek bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmalarını istemiştir. Daha sonra, sanıkların sorgularına geçilmiştir. Sorgusu yapılan sanıklar, hasta olduklarından veya ailelerinin hasta olması nedeniyle işlerine gitmediklerini öne sürmüşler ve suçsuz olduklarını ifade etmişlerdir. (Milliyet)
  • “Birlikte karar alarak görevi kasten aksatmak ve bu karara fiilen uymak” suçu ile tutuklanıp 28.Tümen Mamak Askeri Cezaevinde yatışımı, Mürted Hava Üssünden “Göreve gitmemek” suçu ile yargılanan Havacı meslektaşlarımız ile birlikte kalışımızı, -1971 yılında tutuklanarak, 12 Mart Sıkıyönetim Mahkemelerinin verdiği cezalarını çekenler ile aynı cezaevinde geçirdiğimiz günleri- mahkemeler sonucunda ceza alışımızı ve bu yüzden geç terfi edip devre kayıplarımızı hep hatırlamaktayım. (E.Asb. N.Töre)
  • 1975 yılında çok sayıda assubay tasfiye edildi. Hükümetin aldığı ekonomik kararlar sonrası maaşlarından şikayetçi olan ve kendilerine ayrımcılık yapıldığını düşünen yüzlerce assubay, eşleri ile birlikte bazı protesto gösterileri düzenlediler. Assubayların büyük bir bölümü ordudan atılırken eşleri de ‘izinsiz gösteri yürüyüşü’ yaptıkları ya da ‘Başbakan'a telgraf çektikleri’ gerekçesiyle askeri mahkemeye sevk edilmişler ve yargılanmışlardı.(www.savaskarsitlari.org )
  • Ocak 1975 Assubay Eylemlerine katılan yüzü aşkın denizci içinde ben de vardım. Tutuklanma Piyangosu bana da denk gelmişti. Soğuk,bir kış günü ayrıldık eşimizden, çocuklarımızdan; nedenler, niçinler ve daha pek çok soru işaretinin çaresizliğiyle... Bandırma'dan C-160 uçağıyla götürülmüştük, hiç bilmediğimiz Eskişehir'e. Karlı ve soğuk bir günde, çabucak..Çantalarımızda unuttuğumuz çok eksiklerle, ardımızda unutamadıklarımız, bizi unutmayanlarla. İndiğimiz zaman yerde, araçlar hazır durumda bekletiliyordu, çok erkenden. Adeta VIP servisi gibi geldi bize. Halbuki görevde nice sıkıntılarımız oluyordu, benzer durumlarda. (E.Asb. M. Sevimli)
  • Yan ödemelerdeki eşitsizlik ve haksızlğı protesto eylemine ülke çapında, 1.Taktik Hava Üs Kuvvet K.lığından Eskişehir, Balıkesir, Bandırma, 2.Taktik Hava Üs K.lığındaki; Ankara, Merzifon, Malatya, Diyarbakır Üs ve Deniz Kuvvetleri'nde 301.Dz Hava Filosu K. lığındaki görevli assubaylar katıldı. İlk tutuklama sonucu ceza evine giren assubaylar, bulundukları kuvvet komutanlığı ceza evlerinde yattılar. Ankara-Mamak, Diyarbakır Kolordu Cezaevi..gibi. Bu cezaevlerinde çok kötü uygulamalar maruz kaldılar. (E. Asb. A.İnaler)
  • Balıkesir grubunun mahkemesi sonuçlanmış, 5 arkadaşın orduyla ilişkişi kesilmiş, kibarcası bu, yani ordudan atılmış, diğer arkadaşlara da 1 sene hapis cezası... Eskişehir grubunun avukatı ilk raund kaybetti, Ankaraya gidiyorum,yargıtaya başvuracağım diyor, Bandırmadaki arkadaşlara da mahkeme tarihini bildirmişler. Eskişehir Üssünün mahkemesi sonuçlanmış 13 kişi ordudan atılmış, diğerlerine de 5 ay ila 1 sene arasında hapis cezası verilmişti, önce balon haber dedik, kimsenin inanası gelmedi... Gece bizim koğuşta muhabbet hızlıydı olayların gelişmesi tartışıldı, lider durumundaki arkadaşlardan bazılarının atılması söz konusuymuş, Diyarbakır'da yatan arkadaşların durumu daha kötüymüş, çok zor şartlarda yaşıyorlarmış.  Bugün Balıkesir'de olaylara katılan arkadaşlardan ordudan atılanların tam listesi elimize ulaştı, içtimada isimler tek tek okundu, listede devre arkadaşım Kayserili A. S. de var. Eğer yanılmıyorsam sekiz arkadaş ihraç edilmişti. Daha fazla da olabilir. Bizler de 1 sene yattığımız hapsin karşılığında ve gerekli indirimler hesaplandığında 120 gün daha, net hapis yatacaktık.(E. Asb. A.İnaler)

Bundan sonrasını dilerseniz o günleri içerden yaşayan birisinin söz ve yorumlarıyla yaşayalım ve bu eylemin yukardakilerin de kafasını nasıl karıştırdığını bir görelim.

GENELKURMAY VE HAVA KUVVETLERİ ARASINDA BİR YAMAN ÇELİŞKİ

SS-EAAssubay Eylemlerine katılanların büyük bir çoğunluğunu Hava Kuvvetlerine mensup assubaylar oluşturduğu için Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Emin Alpkaya ile Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar arasında sık sık bu eylemlere karşı nasıl bir yol izleneceği görüşülmektedir. Özellikle tutuklamalardan sonra birliklerde işler aksamaya başlamıştır. Kıbrıs sorunu nedeniyle ortam hala durulmamıştır. Ambargo süreci başlamış ve Amerika ile karşılıklı notalar alınıp verilme sürecine girilmiştir. 10-12 Şubat 1975 tarihinde de “Milli Dayanışmanın her şeyden önemli olduğunu” vurgulayan bir Askeri Şura Toplantısı icra edilmiştir. Normalde 11 Şubat'ta bitmesi gereken şura, 12 Şubat'ta da devam etmiştir. Bu şurada gerçekten de çok önemli konular ele alınmıştır ama ele alınan konuların bir parçası da Assubay eylemleri olmuştur. Emekli Havacı Assubay Ökkeş Kadri Baçkır yaşadığı bu süreci anılarında şöyle anlatıyor:

“Çaylar demlendi, keyifle içiyoruz. Biliyorsunuz o dönemlerde sadece TRT Televizyonu var ve biz sabırsızlıkla haber saatini bekliyoruz. Biraz sonra başlayacak. Haber özetlerinde, Sayın Genelkurmay Başkanımızın bir açıklama yapacağı anons ediliyor. Neler söyleyeceğini merakla bekliyoruz. Acaba dönemin hükumetinin çıkarmış olduğu yan ödeme kararnamesindeki yanlışlıkların düzeltildiğini mi açıklayacak? Assubaylara haklarının geri verildiği ve yapılan haksızlıkların giderildiği mi söylenecek?

Saat 19.00 olduğunda TRT Spikeri Tuna Huş'un açılış konuşmasıyla haber saati başlıyor. Genelkurmay Başkanının konuşması beklentilerimizi ve umutlarımızı bir kez daha boşa çıkarıyor. '1975 Eylemlerine katılan bütün assubayların Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişiği kesilmiştir!' deyiveriyor sözcüklerin üstüne basarak. Daha sözün başlangıcında böyle katı bir tavır alması, güçlü bir tepkiye neden oluyor. Yemekhane salonu bir anda sitem dolu seslerle uğulduyor, gürültü katsayısı artıyor. (....)

Günlerin her biri bir koca yıl uzunluğunda yaşanıyor olsa da geçiyor işte. Genelkurmay Başkanının o konuşması üzerinden koskocaman on beş gün geçmiş. Benimse hapisteki yirmi altıncı günüm dolmakta. Günlerin nasıl geçtiğini bir de bize sorun. O sözlerin bizi nasıl bir gelecek kaygısına taşıdığını, nasıl umutsuzluğa sürüklediğini bir de bize sorun. Belirsizliklerle dolu geçen o günlerde bir haber ulaşıyor bizlere. Hava Kuvvetleri ile Genelkurmay Başkanı'nın bir görüşmesi olmuş ve “eylemci assubayların ordu ile ilişkilerinin kesilip kesilmeyeceğine” mahkeme sonuçları doğrultusunda karar verilecekmiş. Tarih sanırım 9 Şubat! Böylece kaderimizin yolunu askeri mahkemelerin çizeceğini dedikodular yoluyla da olsa, öğrenmiş bulunuyorduk.(...)

Bir de işin bir başka boyutu var ki, bizi oldukça tedirgin ediyor. Acaba askeri mahkemeler bizi hangi usule göre yargılayacak? Kıbrıs Barış Harekatı bitmiş olmasına rağmen, ordunun teyakkuz durumu yani seferberlik devam ediyor. Ya seferi duruma göre bir yargılama yapılırsa, işte o zaman çok acı bir son bekliyor demektir bizleri.

Hava Kuvvetleri Komutanı'nın sarfettiği bu sözler acaba hayrımıza mı yoksa daha bir tedirgin mi olmalıyız derken, ayrıntılı bilgiler akmaya başlıyor. Hava Kuvvetleri Komutanı yaptığı görüşmede; “Halen tutuklu bulunan assubayların neredeyse tamamının Uçak Teknisyenleri olduğunu, onların Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişiklerinin kesilmesinin, Hava Kuvvetlerinin asli görevi olan; uçuş, atış, av önleme ve bombardıman görevlerini aksatacağını hatta aksatmaktan da öte yapılamayacağını” belirterek; “Kıbrıs Barış Harekatı'nın fiilen bitmiş olmasına rağmen teyakkuz durumunun devam ediyor olması münasebetiyle, eylemci personelin ilişiklerinin kesilemeyeceği” fikrini Genelkurmay başkanına arzetmiş. Olaylara daha katı yaklaşan Genelkurmay Başkanı da durumun ciddiyetini anlayınca, devam eden şartlar nedeniyle bu düşünceye katılmak durumunda kalmış. Yarın hemen mahkemelere çıkıyormuşuz. (...)

İnsan nasıl da şaşırıyor Vallahi... Daha birkaç ay önce, 1974 Temmuzunda “Kıbrıs Türktür, Türk kalacak” diyen; Makariosçulara, Enosisçilere, Megalo İdeacılara karşı santim santim bombalar hazırlayan, 20 Temmuz tarihinde de üzerlerine bir kabus gibi çöken bizler...

Enosisçilerin katlettiği Kıbrıslı soydaşımızın, banyolarda hunharca şehit edilen Tabip Binbaşı'nın yavrucaklarının intikamlarını almak için kanını ve terini akıtan bizler...

Aradan birkaç ay geçince nasıl da hain olmuşuz! Eyvah, eyvah ki eyvah!

Anladım ki artık: Haklı olmak değil; haklı kalabilmek gerekirmiş!”

MAHKEMELERİ HAKLI OLAN DEĞİL, GÜÇLÜ OLAN KAZANIYOR!

Eylemlere katılmış olan Deniz Assubayı Mustafa Sevimli, 2008 yılına gelindiğinde, tutukluluk sürecini ve askeri savcıların bu eylemlere bakışını şu sözlerle aktarıyordu:

“Eskişehir'de Hava Hapishanesi dolmuştu. O yüzden depodan kalma, köhne binalar bizim için hapisane olarak düzenlenmişti. İlk gece sıkıntıdan uyuyamamıştık. Ses çıkarmadan düşüne düşüne sabahı etmiştik. Herkes, hiç kimseyi uyku tutmadığını biliyor, fakat konuşmuyordu.

Hapishaneye benzetilmeye çalışılan bu rutubetli izbe yerde; nezle, grip ve romatizma olmuştuk.Ben bu dönemde, ülsere yakalanıp sağlığımı yitirecek ve daha sonra da sağlık nedeniyle erken emekli olmak zorunda kalacaktım. Hapisanenin bu durumuna itiraz eden bazı arkadaşlarımız yasada tanımlanan uygun hapisaneye nakil olmayı başardılar.

Havalandırmaya çıktığımız ilk gün bahçenin çevresinde silahlı muhafız erleri gören herkes bu durumu garipsemiş ve tepki koymuştu. Dışarı çıkmaktan vazgeçip gerisin geriye içeri dönmüştük. Durumu anlayan yönetim, ertesi gün muhafız uygulamasından vazgeçmişti. Hapisane müdürü, üst mercilere 'Arkadaşlarımız herşeye rağmen Assubaydır. Buradan sonra hiyerarşik düzende görev yapacaklar. Bu konuda duyarlı olmak gerekir' diyerek bizden yana bir tutum izlemişti.

Acılar, sıkıntılar unutulmak zorundadır. Unutulmazsa, umutlar da yeşermez. Önemli olan alınması gereken derslerin alınması ve asla unutulmamasıdır. O dönemin ilgili savcısının dediği gibi,

'Haksız olduğumuz için değil; hakkımızı ararken, yasalara göre suç işlediğimiz için orada tutuluyorduk.'

'Hakkını aramak.!.'

'Çehreler maziden bihaberdir, ama hatıralar daima onu yadeder.'”

Mahkemelerin karar anı acı gerçekle yüzleşme zamanıdır. Aslında bu davadaki taraflı ve tarafsız herkes assubaylara hak vermektedir. Bir adaletsizlik olduğunu yapanlar da, yaptıranlar da, yargılayanlar da, izleyenler de bilmektedir. Davanızın haklı olması demek, mahkemede haklı çıkacağınız anlamına gelmiyor oysa... Kanunlar bazen hakkı korumak için değil, sistemi korumak ilkesiyle kullanılırlar. Bu davada da sisteme karşı çıkan, direniş gösteren ve öyle ya da böyle başına gelebilecekleri kestirebilen yüzlerce assubay; hakimin iki dudağının arasından dökülecek sözcüklere umutla bakmaktadır. Altı aylık ya da bir senelik cezalara sevinecek raddeye gelmişlerdir. Ortamın psikolojisi onları çok yıpratmıştır. Çoğu için en büyük korku; mahkemenin vereceği ordudan atılma kararıdır. Öyle bir durumda yeni baştan ekmek kavgasına başlamak vardı. Dönüp dolaşıp sıfırdan başlamak. Hatta sıfırdan bile öte. O dönemler ordudan atılanlara ne gözle bakıldığını bir düşünün! Yine de her türlü karara hazırlıklı olmaya çalışıyorlardı.Öyle ya, nihayetinde “adalet mülkün temelidir” deyip gerçekten adil bir karar çıkması da olasıydı. Üstelik Hava Kuvvetleri Komutanı da bir umut ışığı yakmıştı.

Bazen umutsuz anlar bir sonbahar sağanağı gibi tüm şiddetiyle bastırır, herkesin gökyüzünü bir anda kara kara bulutlar kaplardı. Sonra umut denen o inançlı duygu, içteki o karabasan yağmurları aralayan bir güneş gibi çıkagelirdi. Renk cümbüşüyle yüklü gökkuşağı olurdu herkesin. Ya sahiden adalet tecelli ederse? Ya bunca insanın boşuna sokaklara dökülmeyeceğini düşünüp affetmeyi denerlerse?

İşte bu beklentiler her gün yeni baştan yaşanırken gelir çatar o büyük an. Ciddi bir yüz ifadesiyle tüm sanıklara okunur alınan karar:

“Sanıklar ..... isimlilerin ... Türk Askeri Ceza Kanunun 70/1c madde, fıkra ve bendine göre sözleşerek firar suçunu işledikleri belge ve tanıklarıyla tespit edilmiş olup, 1 sene hapis cezası ile cezalandırılmalarına, tutuklu sanıkların tutukluluk sürelerin cezalarında indirilmelerine, şu anda tutuklu olanların tutuklulukların kaldırılmasına, verilen cezaların ve de kalan cezaların görev yaptığı birliklerde komutanların uygun gördüğü tarihlerde yatmasına,

... isimli şahısların ise olaylarda lider ve elebaşı oldukları tespit edilmiş olup 1 sene hapis, tutukluluk sürelerinin cezalarda düşülmesine ve ordudan ihraç edilmesine oy birliğiyla karar verilmiştir.”

Hak istemişler, hukuka güvenmişler, adaletsizlik için eşleriyle birlikte Türkiye'nin meydanlarında boy göstermişler ve güçlü olana baş kaldırmışlardır. Sisteme direnmişler, alınyazılarına karşı koymuşlardır. Emeğin ve ekmeğin hakkını savunmuşlar, daha eşit şartlarda bir paylaşım istemişlerdir. Mutlakiyeti esas alan sistemlerde böyle eylemlerin karşılığı bellidir. Emir-komutanın özü adalet değildir, emek değildir; mutlak itaattir. Karşı koymasız ve tartışmasız! Emredildiğinde ölünecek, emredildiğinde uygun görülenle yetinilecektir. Ölürken eşit ölünecek, yaşarken payına düşene itiraz edilmeyecektir. İşte bu pencereden bakıldığında, verilen cezaların beklenenden daha az olduğu sonucuna varılabilir.

Yargı süreci tamamlandığında, öncü ve lider gözüken yüzlerce assubayın ordudan ilişiği kesilir. Kimisi re'sen emekliye sevkedilir, kimisi doğrudan ihraç edilir. Pek çok hakları ellerinden alınır. Geriye kalanlar ise hem çalışacak hem de cezasını çekecektir. Yani vardiyalı bir infaz sistemi uygulanacak, assubaylar ceza çekerken bir yandan da mesaiye devam edecektir.

Nisan ayının ortalarında karar uygulama aşamasına gelir. Birlik Komutanları, mahkemenin uygun gördüğü şekilde tedbirler alarak, personel için özel yerler hazırlar.

Bandırma'da görev yapan Asb. A. İnaler; anılarında bu süreci şu şekilde anlatıyor:

“Tarih: 18 Nisan 1975

Bugün resmi elbiselerimiz giydik ve aylar sonra mesaiye başladık..

Komutanlıkça alınan karar doğrultusunda

a- Cezalar üs içersinde infaz edilecek...

b- Birlikler kendi iş yüküne göre planlama yapacak, parti parti hapse girilecek, işler aksamayacak.

Mevcut tabldot binası hapishaneye çevrildi, ranzalar yerleştirildi ve burası altmış, yetmiş kişilik yatakhanelere çevrildi. Komutanlık kademeleri hapiste yatan personeli sıkmadı, gerekli tolerans ve hoşgörü sağlandı, yatan çok olduğu için yatakhaneler çok kalabalıktı, ama zamanla alışıldı. Geceleri evlilere ev izni, gündüzleri de biz bekarlara şehir izni verildi . Olayım mağdurlarıysa görev başındaki arkadaşlardı. Biz hapisteyken izin ve istirahat kullanmaksızın, üstün bir özveriyle işleri aksatmamaya çalıştılar.

Ordudan atılan arkadaşlar temyize başvurdu. Sonuç bazıları için olumsuz oldu.”

1975 Assubay Onur Mücadelesine katılan ve görevde kalan assubayların bugün en büyük sorunu, emeklilik dereceleridir. Onlar gittikleri her birlikte özel takip edilen personel olmuşlar, hep gözetim ve takip altında kalmışlar ve bu nedenle daha 3. derecedeyken emekli olmayı seçmişlerdir. Az buçuk bir maaşla ayakta durmaya çalışmaktadırlar. Bu yüzden, bugün onların durumunun da gündeme taşınması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Aydın Kulak

  1. Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
  2. Devamı beşinci bölüm olarak yayınlanacaktır.
  3. Kaynakça, yazı dizisinin sonunda belirtilecektir.
  4. Bu yazı dizisi siyasi bir yönlendirmeyi amaçlamamaktadır.
yetmisli-yillar-kolaj-3

ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜK BİR BAKAN: İLHAMİ SANÇAR

Hürriyet Gazetesinin manşeti böyleyken, Milliyet Gazetesinde bambaşka bir haber yer alır o gün. Milli Savunma Bakanı İlhami Sançar, yan ödemeler kararnamesini savunmak üzere okkalı bir demeç patlatmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin 38. Hükumeti olarak tanımlanan Sadi Irmak Başbakanlığındaki ekibin Milli Savunma Bakanı İlhami Sançar'ın aslında bir hukukçu olması da bu demeci tam anlamıyla ironik kılmaktadır. Lütfen iyi okuyunuz ve demagojinin nasıl bir şey olduğunu görünüz:

11 Ocak 1975-Milliyet (Birinci sayfa)

11ocak75Milli savunma Bakanı İlhami Sançar, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına verilecek yan ödemeleri saptayan kararnameyle ilgili bazı tenkit ve iddialar hakkında bir demeç vermiş, “Basında genelkurmay başkanına ve yüksek komutanlara ödenecek miktarlar hem yanlış, hem de brüt olarak gösterilmiş, bu da yanlış kanaatlerin doğmasına sebep olmuştur. Yeni yan ödemelerle generallerin eline geçen fark net olarak 1248 lirayla 2407 lira arasında, subaylara 629 lirayla 1301 lira arasında, assubaylara ise 526 lirayla 569 lira arasındadır. Genelkurmay Başkanı'nın alacağı net yan ödeme 2990 liradır. Ve bu suretle maaşı 6185 liradan, 9176 liraya çıkmaktadır.” demiştir.

Yan ödemelerin 1 Haziran 1974 tarihi itibarıyla tahakkuk ettirilmesiyle, askeri personelin eline toplu bir ödeme yapılmasının da sağlandığına işaret eden Milli Savunma Bakanı demecinde şunları söylemiştir:

Bildiğiniz gibi son günlerin aktüel hale getirilen konusu askeri personele verilecek yan ödemelerle ilgili kararnamedir. Tıpkı Personel kanununda olduğu gibi bunda da haksızlık eşitsizlik olduğu iddialarıyla karşı karşıyayız. Oysa bunlar her mali yıl gözden geçirilip düzeltilmesi, kanun gereği olan hususlardır.

Örneğin basından Genelkurmay başkanına ve yüksek komuta kademesindeki generallere ödenmesi öngörülen miktarlar hem yanlış, hem de brüt olarak gösterilmiş bulunuyor ki, bu da yanlış kanaatlerin doğmasına yol açıyor. Generallerin ve diğer subayların, hatta assubayların alacakları miktar karargahta veya kıtada olduğuna göre değişmektedir. Bu da dikkate alınmamaktadır.

Generallerin eline geçen yan ödeme farkı en az 1248 liradan başlamakta, generalin yerine ve rütbesine göre değişerek yükselmektedir. Orgeneraller 1776 lira ile 2407 lira net yan ödeme almakta, genelkurmay Başkanı ise fark olarak 2990 lira almaktadır. Böylece Genelkurmay Başkanının maaşı yan ödemenin de eklenmesiyle 9176 liradır.

Subaylara gelince: bunlarda karargah ve kıta komutanlığına göre değişik yan ödeme verilmektedir. En küçük rütbede bu miktar 629 lira ile başlamakta, albaylarda 1021 lira ile 1301 lira arasında değişmektedir. Assubaylarda; yeni göreve başlamış bir Assubay Çavuşun yan ödemesi net olarak 526 liradan başlayıp Kıdemli Başçavuşlarda 569 liraya kadar yükselmektedir. Bugün bir Kıdemli Assubay Başçavuşun eline geçen net maaş 3526 liradır. Yeni göreve başlayan bir Assubay Çavuşun net maaşı da 1627 lira olmaktadır.

Aylarca süren bir çalışmanın ürünü olan bu ek ödemeler ne kadar hatalı olursa olsun zamanın içinde bütçe kanunlarının direktifi çerçevesinde her yıl düzeltilmesi mümkündür. Bazı askeri kişilerin iddia ettiği gibi bunları topyekün adaletsizlikle nitelemek insafsızlık olur. Anonim imzayla yayınlanan mektupları gördüm. Mektubun disiplini ve terbiyesi herkesin gıpta ettiği Türk asker kişilerin elinden çıktığına kani değilim. Esasen asker kişilerin şikayet ve müracaat haklarını önleyen bir kanun hükmü yoktur. İç Hizmet kanununun 25.madde 1.fıkrası bu yolu kendilerine açık tutmaktadır. Bu itibarla bulanık suda balık avlamak isteyenlerin ağına düşecek bir asker kişi çıkacağını sanmıyorum.

Öğrenildiğine göre askeri personelin yan ödemeleri bu yıl bütçeye toptan ödemelerle birlikte bir milyar 200 milyon lira bir ek külfet getirmektedir.

İSİMSİZ MEKTUPLAR FOYALARINI ORTAYA ÇIKARDI

Evet, bu demeci de ince eleyip sık dokumanın zamanı geldi ama yine pusulayı şaşırdık. Nereden başlayacağız, neresini düzelteceğiz, işin içinden nasıl aklıselimle çıkacağız doğrusu bilmek çok ama çok zor.

Görüldüğü gibi bu metindeki ağız, bir sivil bakanın ağzı değildir. Tam anlamıyla, bir kurmay subay tarafından kaleme alınmış ve bakanın eline tutuşturulmuş bir metindir. Daha ilk baştan, kokusundan dahi bu; net bir biçimde anlaşılmaktadır. Yoksa, aslı hukukçu olan bir adamın böylesi demagojiyi kurgulaması, hele hele hiç tanımadığı ya da az çok tanıdığı Silahlı Kuvvetler için böyle yorumlar getirebilmesi imkansızdır.

Gerçekten de böylesine haksız bir kararnameyi bir çırpıda hazırlamak mümkün değildir. Bunun için aylarca süren bir çaba ve efor gereklidir. Öyle ki, haksızlıklar mümkün olduğunca savunulabilecek aşamada olsun. Böyle bir çabayı da topyekün adaletsizlik olarak nitelemek gerçekten adaletsizlik kavramına karşı büyük, ama çok büyük bir haksızlıktır. Adaletsizlik, adaletsizlik olalı bu denli zulüm görmemiştir. Bu yüzden, bu kararnameyi adaletsizlik olarak nitelemek çok ayıptır. Çünkü söz konusu olan adaletsizlikten öte bir şeydir. Gasptır. Evet; gasptır, tahakkümdür.

Anonim imzayla gazetelere gönderilen mektupları da ele alan sevgili bakan, bu söylemlerin Türk askerine yakışmadığını da vurgulamış. Elbette ki öyle. Türk askeri hak aramamalıdır. Emredildiğinde ölmelidir sadece. Hak arayan komünisttir zaten. Normal insan hak aramaz ki, önüne ne konursa yer! Bizim geleneksel talim ve terbiyemiz budur. Gerisi milli birliği ve bütünlüğü bozmak, ülkeyi bölmek ve vatan hainliği yapmaktır. Öyle değil mi yoksa?

Birde şöyle buyurmuş sevgili bakanımız; İç Hizmetleri Kanununda şikayet ve müracaat hakkı varmış. Bu yol açıkmış her daim. Bu mektupları yollayanlar bulanık suda balık avlıyorlarmış! Ah canım benim, gülüm benim sorsana dilekçeyi kime yazıyorsun diye? Sorsana dilekçeyi yazdıktan sonra başına neler geliyor diye! O kadar kolay mı amir ümera kısmına dilekçe arzetmek. Bir fişliyorlar adamı var ya, cenge gidip ömrün boyunca harp etsen, bin kez vurulup ölsen daha kolay geliyor vallahi. Vaktı zamanında bendeniz böyle bir hataya düşmüştüm de başıma neler gelmişti ah! Durumu toparlayana kadar ne entrikalara kurban edilmiştim, TCG Barbaros gemisinin dili olsa da konuşsa! Hadi hiçbir şey bilmiyorsunuz, Nazım'ın Donanma Davasını da mı okumadın hukukçu bakanım? Assubayların karşısındaki güçlerin dilediklerinde neler yapabileceğini oradan da mı öğrenemedin? Yazık ki, çok yazık!

PASİF EYLEMLER BAŞLIYOR

Yan ödeme kararnamesi çıkar çıkmaz huzursuzluklar başlamış, tüm askeri birliklerde görev yapan assubaylar bu haksız uygulamaya nasıl tepki vereceklerini kararlaştırmak için beyin fırtınaları düzenlemişlerdir. Kanun onların doğrudan eylem ya da direniş yapmasına izin vermediği gibi, küçücük kıpırdanmaları bile bir başkaldırı olarak nitelemekte ve çok ağır cezalar öngörmektedir. Pek çok şehirde Assubay Gazinolarında veya birliklerin uygun yerlerinde toplantılar düzenlenmiş, adaletsizliğe karşı mutlaka bir tepki verilmesi konusunda kararlar alınmıştır. İlk akla gelen eylem biçimi; birliklerde işe gitmeme, işi yavaşlatma gibi pasif direniş örnekleri olmuştur.

Öte yandan emekli assubay örgütleri (TEMAY ve EMAS) de assubayların sayıca çok olduğu şehirler ile belli başlı büyük şehirlerde haksızlıkları en iyi şekilde dile getirecek yürüyüş ve miting eylemleri hazırlığına başlamıştır. Tıpkı 1970 baharında olduğu gibi asıl yük yine assubay eşlerinin omuzlarındadır.

Pasif direnişler 9-15 Ocak 1975 tarihleri arasında pek çok birlikte uygulamaya konulur. Diyarbakır'da ise pasif direnişin tarihi 3-4 Şubat olur. Özellikle Hava Kuvvetleri bağlısı birliklerde çok etkin olarak uygulanır. Bazı Deniz Kuvvetleri birlikleri ile Kara Kuvvetleri birlikleri de bu direniş safhasına iştirak ederler. Kimi küçük yerlerde ise küçük çaplı etkin olmayan ya da bireysel eylemler yapılır.

Pasif olarak yapılan birlik ve eylemleri şu şekilde sıralayabiliriz:
  • Eskişehir'de mevcut, tüm Hava Kuvvetleri Birlikleri 9-10 Ocak günü işe gitmeme ve pasif direniş eylemi
  • Eskişehir'de F-4 (Fantom) M.T.D. Elektronik Silah Oryantasyon Kursu, kursiyer assubayları (10 kişi); 9-10 Ocak günü işe gitmeme eylemi,
  • Genkur Ges K.lığı 1. Elk. Brl. K.lığı'nda görevli assubaylar ve onlarla dayanışma gösteren sivil memurlar 11-14 Ocak tarihlerinde iş yavaşlatma eylemi (vardiyalı çalıştığından haftasonu tatili söz konusu değil),
  • Bandırma, 6. Ana Jet Üs K.lığı bağlısı birlikler, 13 Ocak günü Assubay Gazinosunda toplantı ve arkasından, 14-15 Ocak tarihlerinde iki günlük işe gitmeme eylemi (525 Hava ve Deniz Assubayı),
  • Bandırma, 301. Deniz Hava Filosu'nda görevli Deniz Assubayları (525 sayısına dahil), 14-15 Ocak tarihlerinde işe gitmeme eylemi,
  • Kayseri'de Hava Kuvvetleri bağlısı birliklerde 3 gün işe gitmeme eylemi,
  • 1 ve 2. Hava Üs Taktik Komutanlığı bağlısı birliklerde görevli 2500 Hava Assubayı ile 30 Deniz Assubayı'nın katılım gösterdiği ve 9-12 Ocak tarihleri arasında geniş çaplı olarak uyguladıkları işe gitmeme ve iş yavaşlatma eylemleri,
  • Balıkesir, Diyarbakır, Mürted, Ankara, Merzifon ve Malatya'da 9-15 Ocak tarihleri arasında uygulanan geniş çaplı pasif direnişler,
  • Gölcük bölgesinde Deniz Assubayları tarafından uygulanan pasif direnişler ve bireysel tepkiler,
  • Çorlu bölgesinde muhtelif pasif direnişler ve assubayları bilinçlendirme faaliyetleri: Çorlu'da ortak tepki havası hissedilmiş ama tam anlamıyla koordineli bir eylem ortaya konulamamıştır. Küçük çaplı ve bireysel eylemler ve bilinçlendirme süreci yaşanmıştır. Kara Assubayı Y. S., assubaylar arasında eylem propagandası yaptığı gerekçesiyle bir hafta hapisle cezalandırılmış ve cezanın ardından sürgün ataması olarak, bir başka bölgeye; Dağ ve Komando Okulu'na gönderilmiştir.

YILDIRMA OPERASYONU

Sorgu ve tutuklamalar daha ilk aşamada başlamıştır. Pasif eylemlere katılanlar bir bir hesaba çekilmektedir. Bir an önce sert bir tavır koyup işin daha ileriye gitmesini önlemektir düşünülen. O yüzden bir yıldırma harekatıdır ilk yapılan.

Emekli Hava Assubayı Bandırmalı Abdullah İ., şöyle anlatıyor pasif direnişle ilgili sorgusunu:

“Ve devam ediyor künye sorgum..

- Bak!..diyor yargıç övgü dolu mana içeren bir ses tonuyla.. Buradaki ifadende dürüst konuşmussun, Buradaki tüm bildiklerini söylersin...

-Evet diyorum içimden dürüst konuşurum dürüstlere karşı.

- 14 ve 15 Ocak 1975 tarihinde 2 gün mesaiye gitmemişsin, Niçin gitmedin.?

- Bize verilen yan ödemeler ve iş riski tazminatlarında yaratılan haksızlıklar nedeniyle moralim çok bozuldu ... Onun için mesaiye gitmedim

- Bandırma Assubay Gazinosunda 13 Ocak 1975 tarihinde toplantı yapılmış, haberin varmı, orda mıydın.?

- Hayır haberim yoktu.

- Hiç duymadın mı?

- Hayır şimdi sizden duyuyorum..

- Yalan söylüyorsun.. Evde kaldığın arkadaşlarınla mesaiye gitmeme konusunda karar almışsınız. Arkadaşınızın ifadesi öyle..

- İçimden Ya K... ya da Kel T... dedim acaba hangisi sattı bizi? Evdeki arkadaşlarla o gün görüşmedim, onları hiç görmedim..

Savcı:

- Ama o konuşmuş o öyle diyor.

- Ben öyle bir konuşma hatırlamıyorum.

- Peki nasıl bir konuşma hatırlıyorsun

Ağzımda laf almağa çalışıyorlar, 'açık vermemem lazım' diyorum içimden..

- Birkaç gün önce görüşmemizde maç hakkında konuşmuştuk..

- Konu dışına çıkma diyor savcı.

- Ben öyle bir konuşma yapmadım.

- Arkadaşının ifadesi burada, o gece berabermişiniz.

- O gece kendisini hiç görmedim..

- Aynı evde kalıp da birbirinizi görmediniz, -sinirli bir şekilde- yalan söylüyorsun..

- Ben dışardaydım, eve geç geldim, herkesin odası ayrı,odama girip yattım..

- Gece geç vakitlere kadar toplantı yapmışsınız..

Tabii biz konuşurken zabıt katibide tüm konuştuklarımızı yazıyordu, savcı psikolojik baskı uyguluyor, bazen ses tonunu yükseltiyordu, beni kızdırıp çözülmemi bekliyordu. Ağızdan çıkacak yanlış bir kelime çözülmeye neden olabilirdi, ipin ucunu bir verdin mi gerisi çorap söküğü gibi gelirdi, sayılı dakikalar içinde sağlıklı karar vermem gerekiyordu.

Buradaki vereceğimiz ifadeler yapılan boykotun ceza kapsamı için çok önemli,

Bireysel suç işlediğimizi kanıtlarsak disiplin cezası alacağız, 2 günlük mesaiye gitmemem toplumsal bir eyleme girerse; sözleşerek firar, isyan, başkaldırı gibi suçlamaların cezası en az bir yıl hapis ve de ordudan ihraç.

- İş riski ve yan ödemelerdeki aşırı eşitsizlik nedeniyle moralim bozuktu ve kendimde işe gidecek gücü bulamadığım için mesaiye gelemedim. Bu kararı tek başıma aldım, hiç kimseyle konuşmadım, bahsettiğiniz o toplantıyı ne duydum ne de katıldım. Söyleyeceklerim bunlardır.

Kısacası söylediklerime inanmıyorlar, zaten bu yargılamaya inanan kim? Haklı olduğumuza biz ne kadar inansak da, verilen emir gereği, bir kaç suçlu bulunup, ipi çekilecek..

Toplumu bu duruma getiren, bu yasaları hep kendi lehine yapan, insanların emeğini sömürenlerin hiç mi suçu yok?

'Hak böyle aranmaz' diyor askeri savcı herşeyin bir yasal yönü var..”

GES BİRLİĞİNDE DAYANIŞMA: ASSUBAYLAR VE SİVİL MEMURLAR ELELE

Pasif eylemler sürecinde, Genkur Ges K.lığı 1. Elk. Brl. K.lığı'nda görevli assubaylar ve onlarla aynı ortamı soluyan sivil memurlar elele vermiş ve tepeden inme haksızlığa birlikte direnmişlerdir. Bu kader birlikteliği, yıldırma harekatında da sürmüş, hep birlikte mahkemeye çıkmış ve hesap vermişlerdir. Bazen kelimelerin anlatamadığını belgeler anlatır diye söyleriz hep. O yüzden burada o olayın belgesini sunalım arzu ederseniz. İşte o birlikteki eyleme katılan E. Deniz Assubayı N. Töre'nin arşivinden, mahkeme tutanakları:

“Gereği Düşünüldü:

....Birliğinde görevli Astsubay ve sivil memurun 11.1.1975 tarihinden 14.1.1975 tarihine kadar ... dinleme yapması gerekirken, sanki hiç yayın yokmuşçasına hareket ederek, haber kaydetmedikleri, bu pasif eylemin iş riski ve iş güçlüğü adı altında tesbit olunan yan ödemelerin Astsubaylara isabet eden göstergelerin miktar yönünden yetersizliği nedeni ile önceden aldıkları bir kararın uygulaması mahiyetinde olduğu, sanıkların 3 ayrı kategoride mütalaa edildikleri 68 kişinin mors operatörü olduğu ve bunların mani bir hal olmamasına rağmen kayıt yapmadıkları, telem operatörlerinin de kayıt yapmadıkları ancak gösterilen süre içinde karşı merkezlerin yayın yapıp yapmadıklarının tesbit edilemediği, 8-10 kişilik gruplara nezaretle yükümlü şef operatörlerin de mecbur oldukları murakebe görevini yapmadıkları, Astsb.Çvş. A.Ş.'nin dinleme işini bırakıp başka bir odada bir bildiri çoğaltmakla meşgulken yakalandığı, bildirinin subay ve astsubaylar arasındaki eşitsizliğin (eşitsizliği) izah eder mahiyette olduğu ve muhtevası itibarıyla arkadaşlarını hoşnutsuzluğa kışkırtmayı hedef aldığı, ancak fiilin nakıs teşebbüs derecesinde kaldığı, şu hale göre ....takdir mahkemeye ait olmak üzere maddeler gereğince cezalandırılmaları, A.Ş.'nin ayrıca....gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmıştır.

Dosyanın ...dizilerinde mevcut belgelerden de anlaşılacağı üzere, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarına verilen iş riski ve iş güçlüğü ödeneklerinin yeterli görülmeyişi nedeniyle, bir kısım Astsubay eşleri ile birlikte 1975 yılı Ocak ayı başlarında yurt çapında gösteriler yapmış ve bu yoldan isteklerine ulaşmak istemişlerdir.

Bu isteklerinde haklı olup olmadıkları dava konumuz dışında kalmaktadır. Ancak benimsenen hareket tarzının, kanun vesair mevzuat hükümleri karşısında suç teşkil ettiği izahtan varestedir. Nitekim fiili tesbit edilenler hakkında derhal kanuni kovuşturmaya geçilmiş, bu arada ...dizilerinde isimleri bulunan sanıkların da, bu harekete fiilen iştirak ettikleri ilgili makamlarca saptanmıştır.

Neticeten, oluş ve kabule göre sanıklar, yukarıda izah edilen nedenlerle ve davalarına müspet yönde tesir icra edeceği kanaatiyle görevlerini aksatmaya karar vermişler ve olaya tekaddüm eden tarihlerde bu kararlarını uygulamışlardır.

Yapılan birlik toplantılarında söz konusu zamların yeterli görülmeyişi yüzünden görevlerini aksattıkları görüşü ileri sürüldüğü halde, toplantıda bulunanlardan tek bir kişi dahi bu isnada itiraz etmemiştir. Nitekim aradan bir kaç gün geçtikten sonra, 18.1.1975 tarihinde Ankara'da yapılan gösterilere, bu sanıklardan bir kısmının fiilen iştirak etmeleri, isnada neden itirazda bulunulmadığını izah etmektedir.

Bu meyanda, görevin aksatılması yönünde verilen kararın, sohbet tarzında sürdürülen konuşmalar esnasında kendiliğinden oluştuğu, bir ya da bir kaç kişinin öncülüğü sayesinde alınmış bir karar olmadığı...Bir başka deyişle, olayda kimlerin öncülük yaptığı tesbit edilememiştir.

A.Ş. İsmindeki sanık görevi başından ayrılıp başka bir odada “Assubayların dert ve dilekleri” başlığını taşıyan bir bildiriyi çoğaltırken Yzb... tarafından yakalanmış ve bildiri elinden alınmıştır. Bildiri mahiyeti itibarıyla 1632 sayılı As.C. K.nunu, Emeklilik Kanunu, Lojman Talimatı, kadro ve yetki, OYAK Kanunu, Emireri parası, Orduevleri ile ilgili bazı konuların astsubaylar aleyhine bazı hükümler bulunduğunu belirtmektedir. Altı sahifeden ibaret yazının sonunda “Not: Bu yazı tüm bakanlar ve bir kısım milletvekillerine gönderilmiştir.” kaydı bulunmaktadır.

...Sivil memurların da bu vesil ile teşekkül eden zımni anlaşmaya fiilen katıldıkları..toplam 81 kişinin iddianame gereğince cezalandırılmalarına...”

Açılan bu dava sonrasında, sırf söz konusu birlikten 177 kişi yargılanmıştır. Kara Kuvvetlerinden 45, Deniz Kuvvetlerinden 31, Hava Kuvvetlerinden ise 24 Assubay. Tuhafınıza gidecek ama geri kalan tam 77 kişi sivil memur. Assubaylarla dayanışma yürekliliğini gösteren ve bu haksızlığı kendilerine yapılmış gibi hissedip tepki koyan tam 77 kişi. Mahkeme heyetini bile şaşırtan bu cesur adamlar, anca beraber kanca beraber diyerek assubaylara candaşlık yapmışlardır.

Suçlama açık ve nettir: “Birlikte karar alarak görevi kasten aksatmak ve bu karara fiilen uymak!

İçlerinden 45 Assubay ilk adımda hemen tutuklanır, yaklaşık 45 gün boyunca Mamak Askeri Ceza Evinde tutulur. Mahkeme sonrasında bu 45 assubaya 2 ay ağır hapis, 200 lira ağır para cezası verilir. Ceza aldıklarından dolayı elbette ki bir yıl geç terfi edeceklerdir bundan böyle! Sivil memurların 52'si suçlu bulunur ve aynı cezayı assubaylarla paylaşırlar.

GENÇ SUBAYLAR RAHATSIZ!

Assubayların yan ödemeleri haksız ve adaletsiz bularak eyleme geçmeleri en çok genç subayları rahatsız eder. Tabi, bu genç subaylar hakiki genç subaylar. Öyle gazetelere başka türlü ilanlar veren kodaman genç subaylar değil!

Çünkü assubaylar haksızlığı dile getirirken, bir Kıdemli Başçavuş'un nasıl olup da bir yüzbaşıdan, bir üsteğmenden, teğmen ve asteğmenden daha az yan ödeme aldığını sorgulamaktadır. Bu durumda kıyaslama genç subaylar üzerinden yapılmaktadır. Bu kıyaslama da onları rahatsız etmektedir.

Harp Okulları kurulduğundan bu yana onlar lider ve komutan olarak yetiştirilmekte, onlara “ordudaki astların farklı bir dünyanın insanı” oldukları öğretilmektedir. Astlara kumanda eden bir subayın rütbesi ve konumu ne olursa olsun; onlardan daha üstün olması ve bu ilkenin, her alanda olduğu gibi, özlük haklarında da sağlanması ana gayedir. Yıllardan beri bu gaye doğrultusunda çalışılmış ve epey mesafe alınmıştır. 1970 yılında denenmiş ama assubaylar eşleriyle bir olup sokaklara inince bu deneme tam olarak başarıya ulaşamamıştır. Şimdi oyunun ikinci perdesi yaşanmaktadır.

Genç subayların rahatsızlığı nedeniyle assubaylarla aralarında zaman zaman çekişmeler, atışmalar yaşanır. Özellikle eylemlere destek verenler taciz edilir. Fakat çok ileri de gidilmez.

ASSUBAYLAR BAŞKENT MEYDANLARINDA

Pasif eylemlerle başlayan sürecin hemen ardından bir kez daha sokaklara, caddelere ve meydanlara inme zamanı gelmiştir. Bir kez daha Assubay eşleri ve Assubay çocukları; ailelerinin ekmek davası için, onur davası için sahaya inmiştir artık.

Pasif direnişe katılanlar tutuklanmış ve ordunun üst kademesi; assubayların yan ödemeleri konusunda kolay kolay taviz vermeyeceğini, bu uğurda çok katı tedbirler alacağını ve askeri ceza kanununun tüm yaptırımlarını sonuna kadar uygulayacağını ayan beyan belli etmiştir. Yapılacak olan ya pes etmek ya da eylemleri daha ileriye taşımaktır. Seçim zor olanı yapmak ve meydanlara inmek, özellikle büyük şehirlerde ve bilhassa Ankara'da ses getirecek bir yürüyüş gerçekleştirmektir.

Ön toplantılar yapılır, planlamalar gözden geçirilir ve karar uygulamaya konulur. Bazı şehirlerde öncülük görevini TEMAY ve EMAS üstlenir. Bu dernekler zaten 12 Eylül 1980 darbesi ile Assubay Eylemlerini organize etmenin bedelini ağır ödeyecekler ve kapatılacaklardır. Onların yerine “Kanarya Sevenler Derneği” tarzında “TEMAD” adı verilen bir yapılanma gelecek ve bir tabela olmaktan ileriye gitmeyi, bütün çırpınışlarına rağmen, başaramayacaktır. Öyle ki, OYAK Yönetimi bu derneğe dönüp “Dava açmaya yetkiniz yok, göreviniz emekli askerlerin anılarını yaşatmak!” diyebilecektir.

Eylem günü 18 Ocak 1975, Cumartesi'dir. Soğuk bir kış günüdür. İnsanları tir tir titreten bir hava vardır. Bu soğuğa rağmen; eşler, çocuklar, komşular, akrabalar, anneler, babalar, sivil olup assubayların haksızlığa uğradığına inananlar ve üniversiteli öğrenciler hepsi o gün Ulus'ta Atatürk Anıtı önünde toplanmış ve Ankara'da inançlı bir yürüyüş başlamıştır. Görevdeki assubaylar yine sivil kıyafetli olarak kortejin kenarında yol almaktadır.

Güzergah Sıhhiye üzerinden Kızılay'dır. Oradan da Büyük Millet meclisi'nin önü. Amaç haksızlığı Yüce Türk Meclisine duyurmaktır. Oysa yollar kontrol altındadır. Çok sıkı önlemler alınmıştır. Polisler kesin talimat aldıklarını, Sıhhiye Köprüsü'nden ileriye geçit vermeyeceklerini ve gerekirse zor kullanacaklarını açıkça söylerler. Fakat ok yaydan çıkmıştır artık. Bu yürüyüş mutlaka yapılacak ve hedeflenen gayeye, ne pahasına olursa olsun, ulaşılacaktır. Assubaylara yapılan haksızlık mutlaka Türkiye'nin gündemine taşınacaktır.

polisle-catismaGerçekten de Sıhhiye'de geçilmesi zor bir polis barikatı vardır. Standart polis senfonisi başlamıştır. Önce kalabalığa su sıkılır, ardından panzerler yürür. En coşkulu an jop sesinin duyulduğu andır. Polisin sanatsal senfonisinin en can alıcı yeridir bu jop kısmı nedense. Artık eylemciyle polis yüzyüze, nefes nefese gelmiş ve duygusal bağ kurulmuştur. Ateşli bir aşk başlayacaktır şimdi. Öldüresiye sevecektir polis sevgili halkını. Bu sahnenin sonunda en tutkulu aşıklar kalabalıktan koparılacak ve karakollarda göze yakın tutulacaktır. Sonrası ise malum hikaye. Talihsiz aşık tutuklanacak ve hapishanede günlükler yazmaya başlayacaktır.

Ortalık karışmıştır. Polisler, Assubay eşleri ve sivil kıyafetli assubaylar ve tüm yürüyüş ekibi hallaç pamuğu gibi birbirine karışmış ve sarmaş dolaş olmuştur. Sivil kıyafetli assubaylar tıpkı 1970 Mayıs yürüyüşünde olduğu gibi olayların içine girmek zorunda kalmıştır. Polisin aşırı sert müdahalesi her şeyi değiştirmiş, huzur içinde yapılması planlanan hak arama eylemi bir arbedeye dönüştürülmüştür. Eşlerinin, çocuklarının ve yakınlarının polis jopu altında inlediğini gören assubaylar, ister istemez eylemin bir parçası haline gelmiştir. Sistemin istediği suç işlenmiştir hemen o anda. Artık o assubayların adı isyancıdır, ordunun içine nifak sokandır; iddianameler böyle yazacaktır askeri mahkemelerde!

Yürüyüş ekibi tüm baskılara rağmen inatla eylemini sürdürür ve Kızılay'a ulaşır. Burada artık olanlar olmuş, grup dağılmaya başlamıştır. Dağılan kalabalığın arasından çıkan bir grup son bir gayretle ilerlemeye devam eder. Fakat onlar da küçük bir grup olarak fazla direnemez. Yürüyen o koca grup artık tamamen dağılmıştır.

Atatürkçü Komutanlarımız ne olur ne olmaz diyerek bir emniyet tedbiri daha almışlardır; Adalet Bakanlığı civarında bir “Hazır Kıta Birliği” beklemektedir. Olur ya işgal güçleri Meclis önüne kadar dayanırsa, süngü savaşına da hazır olmak lazımdır. Daha önce hiçbir yürüyüşte görülmeyen bu tutum; Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları'nın assubaylara karşı hissettikleri derin aşktan kaynaklanmaktadır büyük ihtimal. Çünkü İç Hizmetler Kanunu böyle buyuruyor: astını seveceksin, koruyacaksın, gözeteceksin, hakkına ve hukukuna bir Komutan olarak mutlaka sahip çıkacaksın!

Kurmay subayların aklına gelen dahiyane bir fikirle kalabalığın sık sık fotoğrafı çekilmiş ve eyleme karışan assubaylar bir bir tespit edilmeye çalışılmıştır. Hatta gazetecilerin çektikleri resimler dahi incelenmiş ve hesap günü için isimler fişlenmiştir. Aslında sevgiliye yazılmış hüzün ve sitem kokulu bir aşk şiirine ne kadar da benzer o an yaşananlar:

“Saçların dağılırdı rüzgarda
Ve hüzün hiç yakışmazdı gözlerine
Aşkımızı vurdular bir çıkmaz sokakta
Gün ışığını görmeden,
Acımadan vurdular
Nasıl söylüyorlarsa, alnının tam ortasından…

Unutmadım
Seni sevdiğimi defalarca yazdığım mektupları
Bir parça kan ve bir parça aşk hepsi bu
Ertesi gün gazeteler yazdı aşkımızın vurulduğunu
..... (Aydın Kulak-Terör Şiirinden Alıntı)”

19 Ocak 1975 tarihinde gazetelere şöyle yansıyacaktır Assubay Eşlerinin bu onurlu eylemi:

“Kocalarına daha fazla hak sağlamak için assubay eşleri dün Ulus’tan Kızılay’a kadar yürümüşlerdir. Yürüyüşçü kadınlar daha ileri gitmek isteyince polis kendilerine engel olmuştur. Kadınların yürüyüşüne bazı erkekler de katılmıştır.

Polisin uyarmasını dinlemeyen ve dağılma ihtarına uymayan 17 siville sivil giyinmiş bir assubay Emniyet Müdürlüğüne götürülmüş, Merkez Komutanlığı mensuplarınca tanınan 10 sivil giyinmiş assubay da Merkez Komutanlığında göz altına alınmıştır. Kızılay’da polisin su sıkması üzerine dağılanlardan bir grup Milli Savunma Bakanlığına doğru yürümek istemişlerse de, toplum polisi burada panzer ve öbür zırhlı araçlarla sıkı güvenlik tedbirleri alarak yürüyüşü önlemiştir. Ayrıca, bir askeri birlik de Adalet Bakanlığı yakınında hazır durumda beklemiştir. Alınan bu tedbirlerden sonra kalabalık dağılmıştır.”

TÜRKİYE GENELİNDE YAPILAN EYLEMLER

1975 eylemlerinin en çok ses getireni Ankara'da yapılanı olmuştur. Fakat başka pek çok şehirde de 18 Ocak tarihinden itibaren peşpeşe eylemler, yürüyüşler yapılmış, hükumete ve başbakana protesto telgrafları çekilmiştir.

Ankara ile aynı tarihte İstanbul'da Taksim Atatürk Anıtı önünde toplanan Assubay eşleri ve sivil giyimli bazı assubaylar yan ödeme kanunnamesini protesto ederek yürüyüşlerine başlarlar. Burada da polisle sürtüşmeler yaşanır ve Ankara'da olanlar Taksim'de de sahnelenir.

Diyarbakır ve Kayseri'de de hak arama eylemleri yine protesto yürüyüşü olarak sergilenir. Assubayların ve özellikle Havacı assubayların bulunduğu Eskişehir, Malatya, Merzifon, Konya, Balıkesir, Bandırma ve denizcilerin kadim yuvası Gölcük'te de bir takım eylemler, gösteri ve protesto yürüyüşleri düzenlenir. Fakat Ankara'dan sonra en çok ses getiren ve necip Türk basınında da yer bulan eylem; Şanlıurfa'da gerçekleştirilir. Tabi, o zamanki adıyla sadece Urfa!

20 Ocak günü vilayet önüne kadar yürüyen Assubay eşleri yine polisle sürtüşmüş fakat amacına ulaşarak, dağılmıştır. Gazetelerde bu eylem aşağıdaki gibi yer almıştır:

“Kocalarına daha çok hak tanınması için dün sabah yürüyüş yapmak isteyen assubay eşleriyle polisler arasında olaylar çıkmış, bir polis memuru başından yaralanmıştır.

Assubay Gazinosunda toplanan assubay eşleri vilayete kadar bir yürüyüş yapmak istemişlerdir. Olayı önceden haber alan Güvenlik Kuvvetleri yürüyüşe engel olmak isteyince aralarında tartışma çıkmış, bu arada bir polis başından hafif yaralanmıştır. Daha sonra 40 kadar assubay eşi, Vilayete kadar yürümüş ve İstiklal Marşını söyledikten sonra dağılmıştır.” (Milliyet-21.01.1975)

Diyarbakır'da düzenlenen yürüyüşü Umur Talu'nun da köşesinde anlattığı gibi bir assubayın lise öğretmeni olan eşi organize etmektedir. Yürüyüş yapılacağı istihbaratı bir şekilde komuta katına ulaşır. Kimlerin işin içinde olduğunu öğrenen Garnizon Komutanı Korgeneral, öncü konumdaki hanımefendinin assubay olan eşini yüce makamına çağırtır. İlginç bir diyalog yaşanır aralarında.

Korgeneral assubaya “eşinin protesto eylemlerinde etkin rol aldığını öğrenmiş bulunduğunu” söyler ve bu sevdadan vazgeçmelerini ister. Hanımefendiye “gerekirse baskı uygulamasını” ve “bölücü yürüyüş emelinden” vazgeçirilmesini emreder. Türk Silahlı Kuvvetlerinin subayı, assubayı, erbaş ve eri ile bölünmez bir bütün olduğunu, araya nifak sokulmak istendiğini ve asıl hedefin ülkenin koruyucu, kollayıcısı olan ordu olduğunu güzelce açıklar. Assubayların dış mihrakların emellerine alet olduğunu ve kendilerini kullandırdıklarını vurgular.

Öğretmen Hanımın kocası olan Assubay, gayet soğukkanlı yaklaşır olaya: “Sayın komutanım, haklı olabilirsiniz ama eşim benden tahsillidir. Üniversite mezunudur. Benden daha duyarlı ve bilgilidir. Sözüm geçmez kendisine” der.

Korgeneral, elinden geldiğince kızmamaya, sinirlenmemeye çalışır ama gözlerindeki anlayışlı ve bilge komutan bakışı ister istemez kendiliğinden değişmiştir:

Sen erkek değil misin, nasıl karına söz geçiremezsin?” diyerek, yeni bir soru yöneltir. Bizim Assubay eş, hala soğukkanlılığını ve ilkeli duruşunu korumaktadır:

Komutanım, ben öyle çağ dışı kafalı bir erkek değilim. Atatürkçü ve çağdaşım. Siz de bilirsiniz ki, Atatürkçü düşüncede kadın ve erkek eşittir. Ben nasıl olur da hem Atatürkçüyüm deyip hem de sevgili eşime baskı uygularım?"

Assubay hala soğukkanlı ve hala dimdiktir. Hazrolda beklemekte ve en ufak bir saygısızlık belirtisi göstermemektedir. Üstelik verdiği cevap da yenilir yutulur cinsten değildir. Artık Korgeneralin fren balataları kopmuştur, alabildiğince hiddetli ve kızgın olarak dışardakilere seslenir:

Atın ulan şu kılıbığı içeriye, gözüm görmesin..gerici değilmiş! Hemen gönderin hemen hemen...

Olayın sonu bellidir. Astsubay apar topar, savunmasız, yargısız ve mahkemesiz hapishaneye gönderilir. Komutan böyle dilemiş, böyle emir telakki eylemiştir.

Yaşanan bu ilginç olay görgü tanıklarının anlatımıyla dilden dile yıldan yıla anlatıla anlatıla efsaneleşmiş ve günümüze değin varlığını korumuştur. Bizler biliyoruz ki, böyle komutanlar oldukça bu hikaye; daha çoook uzun yıllar anlatılacak, yaşayacak ve nesillere örnek olacaktır. Bize bu yaşanmış öyküyü ulaştıranlara selam olsun!

Aydın Kulak

  1. Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
  2. Devamı dördüncü bölüm olarak yayınlanacaktır.
  3. Kaynakça, yazı dizisinin sonunda belirtilecektir.
  4. Tüm okuyucularımızı sitemizin deklarasyonunu ilgili adreslere göndermeye davet ediyorum.

1970ASSUBAYLAR VE EŞLERİ SAHALARA İNİYOR

Yeni taslak yasada kendileri için planlanan tüm haksızlıkları basın yoluyla takip eden assubaylar, anayasanın kendilerine tanıdığı demokratik hakları sonuna kadar kullanmak üzere harekete geçerler. Birliklerde hep bu konular konuşulur. Artık assubayların onur mücadelesinin zamanı gelmiştir. TEMAY ve EMAS öncü görevi üstlenir. Sokaklara inilecek ve haksızlıklara dur denilecektir. Fakat yasaların boyunduruğu askeri personelin hak aramasını kısıtlamaktadır. En küçük bir hak arama eylemi dahi askeri kanunlara göre suç ve daha da ötesi isyan sayılmaktadır. Askeri personelin yargılanacağı yer ise yine askeri mahkemedir. Hani şu muvazzaf subayların olduğu, sivil mahkemeden farklı olan, emir-komutayı esas alan mahkemeler. Assubaylar yasalara karşı güç duruma düşmemek için eylemlerini eşleri aracılığıyla yapmaya karar verirler. Eşler sokaklara inecek, pankart ve dövizlerle haksız uygulamaları protesto edecektir. Görevdeki assubaylar ise birliklerinde pasif direnişler yapacaklardır.

İlk kıvılcım Malatya'da çıkar. Tarih 16 Mayıs 1970'tir. Saat öğleden sonra 4'tür. Assubay eşleri inzibat kordonu altında 2000 kişilik bir grup oluşturmuş ve yürüyüşe başlamıştır. “Sessiz Yürüyüş”tür eylemin adı. Hükümet Meydanı'nda toplanırlar, Kışla Caddesini takip ederek, Atatürk Anıtına varırlar ve anıta çelenk koyarlar.

Artık ok yaydan çıkmıştır. Yaşanan bu fırtınalı Mayıs ayı assubaylar için koca bir sınavdır. Tarihi bir imtihandır. Statükocu egemen zihniyetin ateşten barikatları yarılacak ve assubaylar, haklarını geri alacaklardır. Bu tarihten itibaren Mayıs ayı sonuna kadar assubay eşlerinin eylemleri konuşulur ülkede. Gazete manşetleri ilk defa assubaylara bu kadar geniş yer verir. Onları tanımaya çalışır.

Oysa sivil memurlar; yeni yasa ile memurlara iyileştirme diye sunulan şeylerden askeriyenin aslan payını kaptığını düşünmektedir. 2,5 milyar liralık ek kaynağın 1 milyar lirası subay ve assubaylara ayrılmıştır. Ivır zıvır kesintilerle geriye kalan memurlara kişi başına 60-70 Liralık bir pay düşmüştür. Güçlü olan asker ve sivil elit kesim, kendi hesabına gücü oranında pay çıkarmıştır aslında bu parsadan. Türk Silahlı Kuvvetleri'nde de güçlü ve egemen olan subay ve generaller, alabileceklerinin azamisini almıştır. Sayıca daha fazla olan assubaylar daha azla yetinirken, yan ödemeleri bir takım kıstaslarla tırpanlanırken; sayıca daha az ama bir o kadar da elit olan subaylar; kendi hegemonyalarına uygun şekilde düzenlemelerini cuk oturtmuşlardır. Orduya ayrılan pay, mevcutla ters orantılı olarak üleştirilmiş, miktar üçe bölündüğünde, üçün ikisini subaylar alırken; assubaylara kala kala üçün biri kalmıştır!

Assubaylar, o gün sokaklara inmeseydi, bu paydan onların da subaylar kadar ayrıcalıklı nasiplendiği düşünülecek ve ordunun içinde demokrasiden uzak bir kast sisteminin varlığı hiç bilinmeyecekti.

Birliklerde pasif direnişler de yavaştan uç vermeye başlamıştır artık. Öte yandan, Siirt'te ise assubay eşleri, yürüyüş izni almak isterler ama izin çıkmayacağını fark ederler. Bunun üzerine; 300 kadar assubay ve uzman çavuş eşi, Başbakan Demirel'e “İsparta Milletvekili” olarak telgraf çekerler ve “kocalarının kanundan gereği gibi faydalanamayacak olduğunu” bildirirler, yapılan haksız uygulamanın değiştirilmesini talep ederler. Tarih; 23 Mayıs 1970'tir.

Assubay eşleri, daha ilk günden itibaren, Ankara'yı gözüne kestirmiş ve başkent meydanlarında boy göstermek, haksızlığı orada da dile getirmek için planlamalara başlamışlardır. Assubay eşlerinin Ankara’da da bir yürüyüş için hazırlık yaptıklarını öğrenen Milli Savunma Bakanlığı ile Kuvvet Komutanları bunu önlemek için harekete geçmişlerdir. Kuvvet Komutanları sert birer emirname yayınlayarak bu yürüyüşün yapılmasını önlemeye çalışırlar. Bu arada Malatya’da protesto için 72 assubayın meslek değiştirdikleri de nasılsa, anlaşılmıştır.

Yürüyüş ve protestoların emirname ile durmayacağını anlayan Kuvvet Komutanları ve hükümetin Savunma Bakanı, ikinci bir önlem olarak, eylemleri düzenlediğini düşündükleri TEMAY Genel Başkanı'na baskılara da başlarlar.

Tüm engellemelere rağmen 23 Mayıs 1970 tarihinde Ankara Meydanları bir ilke tanık olacak ve Assubay Eşleri onur yürüyüşlerini gerçekleştirecektir. Hem de alabildiğince olaylı bir şekilde.

Sıra Konya'ya gelmiştir. Tarih; 25 Mayıs 1970'tir. “Ne olursan ol, yine de gel!” diyerek tüm dünyayı aşk ve hoşgörüyle kucaklayan sevgili Mevlana'mızın mübarek diyarında da assubay eşleri, yanlarına çocuklarını da katarak, yürüyüş yaparlar ve yasa taslağındaki haksızlıkları protesto ederler. Konyadaki eyleme katılanlar, o günü kolay kolay unutamayacaklarını söylerler:

“Yirmi yaşında gencecik bir assubaydım. Aklım bir karış havalardaydı daha. Konya'da da haksızlıklara dur demek için yürüyüş kararı alınmıştı. Çalışan ve emekli Assubay aileleri çok büyük bir çoğunlukla katılmıştı bu yürüyüşe. Eşler, komşular, yakınlar ve akrabalar, çocuklar ve hatta hiç tanımadığımız gençler, öğrenciler. Sırf emrivakiyle yapılan bir haksızlığa dur demek için bizimleydiler. Yürüyüş korteji kocamandı. Hiçbir siyasi slogan atılmadan yürüyorduk. Sanki bir şenlik, bir festival yaşanıyordu. Öylesine kutsal bir coşku vardı. Bayramdı sanki bayram!

Kenardan izleyen siviller de bu coşkulu protestoya alkışlarla eşlik ediyordu. Gülümseyen yüzlerle sessiz ama bir o kadar anlamlı 'dur' diyorduk zalimin adaletsiz hükmüne. Bizler halkın arasındaydık. Destekleyen, alkışlayan ve haklı olduğumuzu bilen halkımızın. Sivildik ve sanki kortejin koruma duvarı gibi hareket ediyorduk. Kimse yürüyen ailelere zarar vermesin diye tüm olayları, hareketlenmeleri gözetliyorduk. Bir olay çıkmadan, kendimize ve şanımıza yakışır şekilde eylemimizi tamamlamayı düşünüyorduk.

Alaaddin Meydanı'na yöneldiğimizde ortalık ısınmaya başladı. Orduevine yaklaşmıştık. Polis bizi meydana sokmak istemiyordu. Biz girmek istiyorduk, onlar engel olmak istiyordu. Ortalıkta yüksek bir gerilim vardı artık. İlk kim başlayacak diye herkes bir diğer tarafa bakıyordu. Polisler kararlıydı ama biz de. Yürüdüler. Yürüdüler çocukların üzerine. Kadınların üzerine. İtelediler halkı. İtelediler kakaladılar insanları. Sonra kaçınılmaz an geldi, çatışma başladı. Cop sesleri yankılandı meydanda. Kadın ve çocuklara rastgele savrulan coplar. Su sıkmalar, yumruk sallamalar, tekme savurmalar.

Kortejin kenarında koruma yapan sivil muvazzaflar olarak, eş ve çocuklarımızı ve bizi destekleyen dostlarımızı savunmak üzere harekete geçtik. Bizimle birlikte sivil insanlar da başladı polisin hal tarzını, zalimane tutumunu protestoya. Hele o hiç tanımadığımız öğrenci grupları yok mu, bizden daha ateşliydi onlar. Herkes korteje destek veriyor, alkışlıyor, ıslıklıyor, polisleri yuhalıyordu.

Olayların gitgide büyüdüğünü gören Yürüyüş Komitesi, eylemi sonlandırma kararı aldı. Polisin göstermekten imtina ettiği sağduyuyu biz gösteriyorduk. Daha vahim sonuçlar yaşanmaması için böyle olması gerekiyordu. Elbette, bu esnada gözaltılar yaşandı, tutuklamalar, yaralanmalar oldu.

Dedim ya aklımız bir karış havadaydı diye, benim çağımda olan pek çok genç arkadaşımın bütün bunlardan haberi dahi yoktu. Kimisi ise çok sonradan öyle bir duymuş, burun kıvırmıştı işte.”


ESKİŞEHİR, HADIMKÖY, DİYARBAKIR VE GÖLCÜK...

hadimkoyEskişehir.. Havacıların kalesi! Havacılar ise 1970 eylemlerinin öncüsü. Assubaylığın onurunu yüreğinde taşıyan şanlı bir nesil var o gün orada! Tasarıya tepki, 26 Mayıs günü Eskişehir sokaklarındadır artık. Eskişehir Birinci Hava Kuvvetlerine bağlı assubayların eşleri ve çocukları Şeker Fabrikasına kadar bir yürüyüş yapmışlar ve Atatürk Anıtına çelenk koymuşlardır. Ellerinde “Anayasa, anayasa, analara verme tasa”, “Her yerde var alınterimiz, Personel kanununda yok yerimiz” yazılı dövizler taşıyan iki bin kadar assubay eşi, Ankara'dan gelen TEMAY Başkanı Kemal Kerim Kalkan'ın önleyici teşebbüsüne rağmen dağılmamıştır.

O gün yine basın öğrenmiştir ki, donanma şehri Gölcük'te de bir şeyler olmaktadır. Gölcük'te görev yapan deniz assubaylarının eşleri de yaklaşık beş bin kişiyi toplayarak, yürüyüş yapacak ve bunu bir gövde gösterisine çevirecektir. İzinler alınmıştır. Yürüyüş, ertesi gün saat 10.00'da yeni vapur iskelesi önünden başlayacak ve assubaylara yapılan haksız uygulama protesto edilecektir.

Eskişehir'deki assubay eşleri, Hava Kuvvetleri Komutanı “Uçan General” Muhsin Batur'un kışkırtıcı “Mao'nun askerleri” benzetmesine karşılık olarak, bir bildiri yayınlar ve şöyle seslenirler kamuoyuna: “Yürüyüşümüz hiçbir aşırı ucun ve hiçbir ideolojinin tesiri olmaksızın anayasa teminatı altında yapılmaktadır.

Mao'nun Askerleri” benzetmesiyle ilgili yanıtımı “Assubayların Uzun Yürüyüşü ve Mao'nun Askerleri” yazımda detaylıca ele aldığımdan, burada bir kez daha yer vermeyeceğim.)

Artık assubayların kandırılamayacağını ve yürüyüşlerin boş sözlerle durdurulamayacağını anlayan Milli Savunma Bakanı ağız değiştirip içinde “tehditler gizli” söylemlere başlar:

Astsubay eşlerinin yürüyüşlerini TEMAY'ın düzenlediğini” öne süren Milli savunma Bakanı “Meselelerin sokağa dökülerek halledilemeyeceğini, bundan assubayların büyük ölçüde zarar göreceğini” bildirdikten sonra, Temay Genel Başkanından “assubayların, bu arada Ordunun moraline tesir edecek her türlü harekete mani olunmasını” istemiştir. Tarih: 26 Mayıs'tır.

TEMAY Genel Başkanı, eylemlerin çok daha büyümesinden ve kendi kontrolünden çıkmasından kaygı duymaktadır. Kuvvet Komutanları ile Milli Savunma Bakanı'nın telkin ve baskıları nedeniyle, eylemleri sonlandırma çabasına girmiştir:

Astsubay eşlerinin yürüyüşlerini durdurmak için Ankara'dan Eskişehir'e geldiğini” bildiren TEMAY Genel Başkanı Kalkan, “Hazırlanan tasarıdan tüm assubayların geniş çapta faydalanacaklarını” açıklayarak “yürüyüşlerin karşısındayım” demiştir. Oysa henüz yetkili ağızlardan haksızlığın giderileceğine dair tek bir ses çıkmamıştır.

Diyarbakır'lı Assubay eşleri Orduevinin Astsubay salonunda bir toplantı yaparlar. Bu toplantı zor kullanılarak dağıtıldığı için hemen ertesi gün yürüyüş yapmak üzere valiliğe başvururlar. Yürüyüş tarihi 28 Mayıs 1970'tir.

İstanbul'da ise aynı tarihte, Zırhlı Tümene bağlı askeri birliklerde görevli assubayların eşleri günün erken saatlerinde, çeşitli araçlarla Hadımköy’e gelerek toplanmışlar ve saat 11’de ellerinde “Alın teri, yoktur yeri” , “Assubayla evlenmek hata mıdır?”, “Taşıma su ile değirmen dönmez, assubaysız ordu yürümez”, “Çocuğumuza mama parası istiyoruz” yazılı pankartlar olduğu halde şehitliğe kadar yürümüşlerdir.

BİRLİKLERDE PASİF DİRENİŞLER
  • Hava Kuvvetleri'nin jet üslerinde uçak makinisti assubaylar pasif direnişlere geçerler. Teknik işleri yavaşlatırlar. Uçaklar havalanamaz olur. Olayların öncüsü olarak değerlendirilen 73 Uçak Makinisti Assubay hakkında yasal işlem başlatılır.
  • Birliklerdeki assubaylar, dilekçeler vererek, yeni rütbe yapılanmasındaki hak kayıplarına karşı çıkarlar. Ne yazık ki, bu dilekçelerin hepsine topluca “hayır” cevabı verilir ve geri iade edilir.
  • Firar suçu teşkil etmeyecek şekilde işe gitmeme eylemleri yapılır. Birliklere sadece nöbetçi ve görevliler gitmeye başlar.
  • Hava Kuvvetleri Komutanı'nın kışkırtıcı beyanatı nedeniyle bazı havacı assubaylar, kuvvet değiştirme talebinde bulunurlar.
  • Tüm bu pasif eylemler sonrasında bir neticeye ulaşılamayınca, Ankara'da, Türkiye'nin başkentinde eylem kararı alınır ve uygulamaya konulur.23mays1970

Milli Savunma Bakanı da artık assubaylara karşı söylemlerini değiştirmeye başlamıştır:

Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu, TEMAY Genel Başkanı Kemal Kerim Kalkan'a

Assubayların Personel Kanunundan yeteri kadar faydalanacaklarını” bildirmiş ve “Yürüyüşlerin durdurulmasını” istemiştir.


İZMİR VE ANKARA: TOPLUM POLİSİ İLE ÇATIŞMALAR

1970 olaylarının en keskin yaşandığı iller Ankara ve İzmir olmuştur. 23 Mayıs 1970, Cumartesi günü, umulmadık derecede yoğun bir katılımla, Ankara'da gövde gösterisi anlamında güçlü bir yürüyüş yapılmıştır. Bu yürüyüş esnasında ne yazık ki, kendileri de bu yasadan muzdarip durumda olan toplum polislerimizle çatışmalar yaşanmıştır. Polislerin, ailelerine saldırısını kenardan izlemek zorunda olan bazı meslektaşlarımız, bu zulme dayanamamış ve ortaya atılarak, tepkilerini göstermiştir. Kimileri ise kalabalığın coşkusuna kapılıp halen muvazzaf olduğunu unutmuş ve kendini kalabalığın arasına bırakmış, o heyecanı orada yaşamak istemiştir.

Basının objektifine takılanlar ile istihbaratçılara yakalananları kötü bir sürpriz bekliyordu. Eylemlerin hemen sonrasında, kimlikleri anında tespit edilmiş ve apar topar ordudan ilişikleri kesilmişti.

O gün orada olup olayları birebir yaşayanlar, Ankara Yürüyüşünü şöyle anlatıyorlardı:

“Bize çok büyük bir haksızlık yapılmıştı. Yasalar nedeniyle elimiz kolumuz bağlıydı. Hakkımızı arayan ne bir sendikamız vardı, ne de örgütümüz ve siyaset bağlantımız. Tüm bunlara rağmen yapılan haksızlığa dur demek ve assubayları öteleyen uygulamaları protesto etmek gerekiyordu. Bunu aklımıza koymuştuk. Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri bağlısı assubayların eş ve çocuklarının katıldığı büyük bir yürüyüş düzenledik. Hem de başkent Ankara'da. Biz muvazzaflar, ne olur ne olmaz diye, sivil kıyafetler giymiş ve yürüyüş kortejine kenardan eşlik etmeye başlamıştık. Öyle ya kortejde yer alamazdık doğrudan. Divan-ı Harbe bile verirlerdi adamı. Yasalar çok katıydı bu konuda. Kenardan eşlerimize refakat ederek ama olayların içine de doğrudan katılmaksızın yürüyüşümüzü sürdürüyorduk. Polis, yürüyüşü durdurmak ve dağıtmak için aniden saldırıya geçti. Eş ve çocuklarımız coplandı. Üzerlerine tazyikli sular sıkıldı. Bir anda ortalık karıştı. Polis, egemen güçlerin emrini yerine getirmek için gözünü karartmıştı, besbelliydi. Kadın, çocuk dinlemiyor ve hınçla saldırıyorlardı. Kime nasıl denk gelirse vuruyorlardı!

Kenardan birer refakatçi olan biz sivil kıyafetli muvazzaflar, şaşkınlığımızı atlatır atlatmaz hemen eş ve çocuklarımızı korumak üzere, harekete geçtik. Polisin bize karşı koyacağını bekliyorduk ama bu kadar acımasız olacaklarını hiç düşünmemiştik. Eş ve çocuklarımızı korurken pek çoğumuz kendimizi bir anda olayların içinde bulduk. Fotoğraflar peşpeşe çekiliyordu. Yaralanmalar, düşmeler, kalkmalar, cop sesleri, polisler polisler polisler.. O gün pek çok gözaltı oldu. Gidenler uzun bir süre görünmedi. Tutuklanmalar, mahkemeler, hapisler ve atılmalar birbirini takip etti. Atılmayanlar devre kaybetti, sürgün yedi.”

İzizmirmir'de de benzer sahneler yaşanır. Personel kanununu protesto amacıyla düzenlenen sessiz yürüyüş sırasında, assubay eşleri ile toplum polisi arasında olaylar çıkar. Beş yüz civarında assubay eşinin düzenleyip katıldığı yürüyüşte toplum polisi beş defa barikat kurarak yürüyüşe engel olmak ister. Ancak bütün çabalara rağmen assubay eşlerini yıldıramaz. Barikatları yararak yürüyüşlerine devam ederler. Toplum Polisinin Amerikan Bankası'nın önünde kurduğu üçüncü barikatta, karşılıklı itişip kakışmalar çatışmaya dönme istidadı gösterir. Emniyet Müdür Yardımcısı Vasıf Erüstün’ün barikatı açtırmasıyla olayların daha ileri aşamaya geçmesi önlenir.

Assubay eşleri, izinsiz olduğu gerekçesiyle önlenmek istenen yürüyüşlerinde, ellerinde dövizlerle Atatürk Anıtına kadar gitmişler, çelenk koymuşlar ve yasa taslağındaki haksızlıklara karşı seslerini duyurmuşlardır.

Yürüyüş sırasında M.Ali Gültekin adında emekli bir assubayla, Erkan Caner adlı bir öğrenci yakalanarak Adliyeye verilmiştir.

İzmir eylemi basında birinci sayfadan yer alırken, Ankara Yürüyüşü sansürlenmiş ve basın bu kez kutsal görevini başarıyla yerine getirmiştir.


BASINDAKİ YANSIMALAR

Assubayların eylemine karşı en tuhaf tepki, Paşa damadı Metin Toker'den gelmiştir. Haziran ayının üçünde gazetesinde yer alan yazısında “assubay eşleri hareketini” orduya karşı bir tertip olarak yorumlamakta ve “eylülde komünizm gelecek” teraneleriyle aklısıra ülkenin birlik ve bütünlüğünü savunmaktadır. Elbette, bizler de bu devletin külfetinden çok nimetini paylaşıyor olsaydık, milli damat Toker gibi açıkça tavır alırdık yaşananlara!

Bunun yanında bu eyleme cesurane bir şekilde hak verenler de vardır. O dönem Milliyet Gazetesinde yazan ama daha sonra Ortam ve Yeni Ortam'ı çıkaran Kemal Biselman, Assubay eşlerinin eylemlerinin haklılığını şu şekilde savunmaktadır:

“ Assubay eşleri polisi göğüsleyip yürüyor...Ne istiyor? Hakkını istiyor!

Nasıl oluyor da halk yararına işlemesi gereken bir sistemde, halkın yararına olan haklar verilmiyor?

Nasıl oluyor da, halkın yararına olan haklar istenince anarşi sayılıyor?

Demek ki, halkın yararına olan hakları vermeyip demokrasiyi demokrasilikten çıkaranlar olduğu gibi; bunlar istenince, hücuma geçen, isteyenleri tü kaka eden, “aman dümenim bozulacak” diye türlü saray oyunlarından medet uman bir zihniyet var ortada.

......

İstediği de statüko devam etsin, dümeni bozulmasın....(13.6.1970)”

Hürriyet Gazetesi bu eylemlere fazla bir duyarlılık göstermezken, Milliyet Gazetesi sütunlarını ve kapısını hep açık tutmuş, assubayların onur mücadelesinin sesini tüm yurda gerçekçi bir şekilde duyurmuştur.

O dönem Milliyet'in etkin kalemlerinden olan ama daha sonra sanat tarafı ağır basan, İzmirli gazeteci Ali Gevgilili, memur eylemlerini şu şekilde değerlendirmiştir:

“Ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunan Türkiye, bu sorunlara parelel olarak son yıllarda kendilerini gittikçe daha fazla göstermeğe başlayan çok yanlı bunalımlardan birisine daha sürüklenmeğe aday görünmektedir. Uzun öğrenci ve memur eylemlerinin ardından Demirel Hükumeti iki önemli adım atmıştır. Ekonomik amaçları olan her iki tasarı da kısa süre içinde derin siyasal ve toplumsal sonuçlar yaratmıştır.

Siyasal iktidarın ilk eylemi, son yıllarda milli gelirden aldıkları pay azalmakta olan memurlara, yeni personel kanunu tasarısıyla, 2,5 milyar liralık bir ek kaynak ayırma çabası olmuştur. Ne var ki, yeni kaynağın 1 milyar lirası askeri personele ayrılmış, geri kalan bölümden de devlet bürokrasisi içinde gücü ve sesi fazla olan bazı grupların daha büyük pay alacağı anlaşılmıştır. Devlet bürokrasisi içinde ücret dengesinin sarsılması ve memurların da güçlüler ile güçsüzler diye ikiye bölünmesi düşük ücretliler arasında gerginlik yaratmıştır. Assubay eşlerinin yürüyüşü, bu toplumsal eşitsizliğe gösterilen tepkinin son halkası olmuştur.(9.6.1970)”


BEDEL ÖDEME ZAMANI

Her eylemin bir bedel ödeyeni vardır. Tarihinde ilk kez sokaklara dökülen assubaylardan da bu eylemin bedelini çok ağır ödeyenler olur. Düşünün ki, sendikal hakları olan Yunanistan Silahlı Kuvvetlerinde dahi o dönemler, ordunun bir kesiminin sokaklara dökülmesi, haksızlığa isyan etmesi ve hakkını araması mümkün değildir. Onlar, sendikal haklarına çok daha sonradan kavuşmuştur.

Böyle bir dönemde adalet arayarak sokaklara dökülen assubaylar ve eşleri için hesap kesim zamanı elbette gelecekti. Darbe geleneği oluşturmuş bir ordunun aslında kendi içinde ne tarifsiz haksızlıklar barındırdığını cümle alem duymuş ve püsküllü takımının fiyakası bozulmuştur.

Yürüyüşlerde objektife takılanların hemen ordudan atıldığını zaten söylemiştik. Muhsin Batur'u protesto etmek isteyenleri de önce atmayı düşündüler. Kararını bile aldılar ama pasif direnişin etkisi artınca, bundan vazgeçerek, sadece fişlemekle ve cezalandırmakla yetindiler. Artık onlar birer “Sakıncalı Piyade” idi.

Kuvvet değiştirme isteklerini zoraki yerine getirdiler ve o personeli diğer kuvvetlere dağıttılar.

Hareketin öncüsü olarak belirlenen isimlerden kimisi ağır cezalar aldı, kimisi ise doğrudan atıldı. Özellikle olayların öncüsü görülen 73 Uçak Makinisti Astsubay, rütbe tenziline uğradı ve diğer kuvvetlere dağıtıldı.

KANUNUN SON ŞEKLİ VE DURUM DEĞERLENDİRMESİ

Tasarı üzerinde çalışmalar tamamlanıp basına yansıdığında görülen manzara şöyledir:

Askeri Personel Kanunu tasarısı üzerindeki çalışmalar tamamlanmıştır. Tasarı yakında Bakanlar Kuruluna sevk edilecektir. Tasarı kanunlaştığı zaman katsayı 7 olursa, bir Assubay 1400 Lira alacak ve 4830 Liraya kadar yükselebilecektir. Teğmen 1750 Lira, yeni albay olmuş bir subay da 6475 Lira alacaktır.(9.6.1970)

Gördüğünüz gibi onca eyleme ve onca bedele rağmen adalet ancak bu kadar tecelli edebilmiştir.

31 Temmuz 1970 tarihinde yürürlüğe giren bu kanunda, yeni rütbe yapılanmasından da vazgeçilmemiş ve hemen uygulamaya konmuştur. Üstelik, hak kaybı olmadığını garip bir şekilde açıklayarak:

Geçici Madde 16 (Değişik: 31/7/1970 - 1323/16 md.)

Halen Silahlı Kuvvetlerde görevli astsubayların rütbe intibakları, kanunun mali hükümlerinin yürürlüğe girdiği yılı takibeden yılın 31 Ağustos tarihinden itibaren aşağıdaki esaslara göre yapılır.

Ancak, astsubaylar haiz oldukları rütbe unvanlarına göre yapılacak intibakta, daha ast bir rütbenin unvanını alacak duruma düşerlerse, bunlar, haiz oldukları eski rütbe unvanlarını muhafaza ederler.

(Ek cümle: 7/7/1971 - 1424/45 md.) Bu gibi astsubayların aylık intibakları ile rütbe yükselmeleri ve kademe ilerlemeleri intibak ettirildikleri yeni rütbelerine göre yapılır.

Bu yasa ile ilk kez eski rütbe-yeni rütbe karmaşası ortaya çıkmıştır ordumuzda. Aynı anda hem eski hem yeni rütbe her nasılsa yürürlükte olacaktır. Yeni rütbelere intibak yapılacak ama mağdur olanlar yeni rütbeleriyle birlikte parantez içinde eski rütbelerini de kullanabileceklerdir.

Söyleyin Allahaşkına, şimdiye değin subaylar için yapılan hangi rütbe düzenlemesinde, kim ne zaman buna benzer şekilde alaşağı edilmiştir? Bu ayıp sadece böyle bir zihniyete yakışır zaten. Başkaca bir söz söylemeye hacet var mı!

ÜCRET POLİTİKASINDA YANLIŞLIK NEREDE?

Türk Silahlı Kuvvetlerinde ücretin, tazminatın ve yan ödemelerin hesaplanmasında yapılan temel yanlışlıkları şöyle anlatabiliriz:

  • Emek hiç hesaba katılmamaktadır: Yeni mezun bir teğmen, maaş sıralamasında, bir çırpıda 30 yıllık bir assubayın önüne geçebilmektedir. Daha doğrusu zaten uygulamalar hep bu şekilde olmaktadır.
  • Esas olan rütbe, kıdem ve makamdır: Askerlik hiyerarşik bir yapıdır; rütbe, makam ve kıdem elbette ki esastır. Fakat bu emir-komuta için geçerlidir, emek ve alınteri için değil. Kimse “Benim subayım benden daha az maaş alıyor” diye bir subaya karşı emre itaatsizlik yapamaz. Bu askerliğin özüne aykırıdır.

    Makam olayına gelince, elbette ki makamların tazminatı da olacaktır fakat bu astların toplam maaşlarını aşacak derecede aşırı olmayacak, kafi derecede olacaktır. Aksi takdirde, kitapların yazdığı “komutanın liderlik vasfı” hep sorgulanır olacaktır. Önce kendine cükkayı düşünen bir subay, asla iyi bir komutan olamayacaktır.
  • Rütbe, kıdem ve makam ana unsuru teşkil ettiği zaman ise ortaya generaller, üstsubaylar, subaylar, assubaylar, uzman çavuşlar, jandarma uzman çavuşlar...gibi bir sınıfsal sıralama çıkmaktadır. Bu sıralamaya göre yapılan adaletli ücret politikasında; en kıdemli Assubay; en kıdemsiz subayı (asteğmen) geçemez, geçmemelidir. Keza bu yapıya göre, örneğin, en kıdemli uzman çavuş, en kıdemsiz assubayı geçmemelidir.v.s..v.s.. Gördüğünüz gibi burada emek ve hizmet odaklı bir yapı değil, hala Ortaçağı yaşadığını sanan ve o dönemin Kral Ordularında ancak görülebilen kast tipi bir yapı söz konusu olmaktadır.

Üstelik bu yapı sırf ücretlerde değil, Ordu'nun her hizmetinde, her görevinde ve her alanında geçerlidir.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komuta kademesinde sadece iki renk hakimdir: ak ve kara! Ya aksınızdır ve sizi gül gibi yaşatırlar, ya da karasınızdır; sizi ölmeyecek kadar yaşatıp sömürür ve sürüm sürüm süründürürler.

Bir de dışardan bakıldığında adam gibi yaşıyormuşsunuz izlenimi vermenizi isterler. Hani Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gururunu ve onurunu zedelememek adına cancağızım! Kocasından dayak yiyen kadının ertesi gün komşularından morarmış yüzünü makyajla gizlemesi gibi bir şey yani bu iş canlarım.

Dileğimiz o ki, bir gün komuta kadememizde gerçekten çağdaş yapılı generaller yer alır ve dünyanın bütün renklerini görmeyi başarırlar. Renkleri olduğu gibi kabul etmeyi, emekleri apolet sırasına göre değil, alınteri sıvısına göre ücretlendirmeyi başarırlar. Yoksa hem Atatürkçüyüm deyip nutuk atacaksın hem de kendi bünyende ırkçılığın en alasını uygulayacaksın, hadi canım! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu derler adama!

İSMAİL ONARLI KİMDİR?

ismailonarliBu yazıda ve yetmişli yılları anlatırken kaleme aldığımız ve alacağımız yazılarda İsmail Onarlı ismi ve ondan alıntılar sıkça geçmektedir. Bu yüzden onu sizlere tanıtmak boynumuza borçtur.

Gelin şöyle bir göz atalım İsmail Onarlı'nın yaşam öyküsüne:

İsmail Onarlı, Malatya, Arapkir doğumlu. 1 Mart 1949 tarihinde Onar Köyünde dünyaya gelmiştir. İlkokulu köyünde, Orta öğrenimini ise İzmit Lisesi ve Sultanahmet Sanat Okulu'nda tamamlamıştır. Hv.Mot.Arç.Ok.K.lığı'na bağlı, Ulş. Asb. Snf. Okulu'nu Bursa'da tamamlayarak, 30 Ağustos 1969 tarihinde assubay olarak, ordu saflarına katılmıştır. Bir Hava Ulaştırma Assubayı olarak görevine devam ederken, aynı zamanda Vatan Mühendislik Elektrik Bölümüne de 3 yıl devam etmiştir. Mesleğinin çetin şartları nedeniyle bu eğitimini 1972 yılında sonlandırmak zorunda kalmıştır.

70'li yılların eylem sürecinde assubayları bilinçlendirmeye çabalamıştır. Haksızlıkları dile getirdiği için mimlenmiş, kulağı bükülmüştür. Eylemlere aktif olarak katıldığına dair bir bulgu yok. Fakat Astsubay eylemlerini kaleme aldığına göre, bir şekilde eylemlerin içinde yer almış olmalı diye değerlendirmekteyim.

1980'li yıllara gelindiğinde, ilginç tesadüfleri ardarda yaşamıştır. Önce erken terfi almış ve rütbece yükselmiştir. Tarih, 30 Ağustos 1980'dir. Sonra 12 Eylül 1980 Darbesi yaşanır. Bu darbe neticesinde yaptığı çalışmalar nedeniyle göze batar. Cunta'nın “Üçlü Kararname” siyle sicilen ordudan ayrılmak zorunda bırakılır. Re'sen emekli edildiği bu olayın resmi tarihi ise; 30 Kasım 1982'dir.

Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilişkisinin kesilmesine sebep olan şey, yetmişli yıllarda başladığı Tarih, Alevilik ve Halk Edebiyatı araştırmalarıdır. Cumhuriyete karşı iki kusuru vardır, birincisi; assubayları bilinçlendirmektedir ki, burada ordunun içine nifak sokmaktadır. İkinci olarak; Alevilikle ilgili araştırmalar yapmaktadır ki, burada da ülkenin içine, bölünmez bütünlüğüne nifak sokmaktadır. Eh, idam edilmediğine şükretmesi lazım herhalde !

Bir dönem kitaplaştırmak üzere hazırladığı çalışmaları yakılır (1982). İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından 4 yıl hapse mahkum edilir. Hapis cezası bittiğinde ise Kastamonu'ya sürgüne gönderilir.

Bu dönem araştırmalarına yenibaştan başlayan Onarlı; araştırma yaptığı konularda pek çok makaleye ve kitaba imza atar. Alevi vakıf ve derneklerinde, kurucu, yönetici olarak görev yapar. Şah İsmail isimli biyografik romanı en çok göze çarpan eserleri arasındadır.

11 Nisan 2007 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonrası kaybettiğimiz araştırmacı yazar İsmail Onarlı'nın alevilik kültürü ile ilgili çalışmaları hâlâ gündemdedir ve tartışılmaktadır.


1970'TEN 1975'E AKAN ZAMAN

Zaman su gibi geçer bilirsiniz. Bu dönemde de Türkiye bir yıkılıp bir kurulan kısa dönemli hükumetlerle, hayat pahalılığıyla, sokaklarda öğrenci, işçi ve memur eylemleriyle yaşayıp gitmektedir. Geleneksel Cumhuriyet yaşamının bir parçası olan darbeler, muhtıralar ve sıkıyönetim dahi kanıksanmıştır artık. Önce 9 Mart 1971 tarihinde bir darbe teşebbüsü önlenmiş, ardından Amerikan destekli 12 Mart 1971 Muhtırası gelmiştir. Sıkıyönetimler, mahkumiyetler, idamlar vs..v.s...

Sizlerin de bildiği gibi, Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu dönemde idam edilmişlerdir. Deniz Gezmiş, yaptığı savunmada; memur eylemlerinin haklılığını dile getirirken, assubayların ve eşlerinin eylemlerini de “Ezilen halkın sömürüye ve onun dayanağı Amerika'ya karşı yürütülen bir demokratik mücadele” olarak nitelemiştir.

Bundan sonraki süreçte yaşanan en önemli olay 1974 yılındaki Kıbrıs Barış Harekatı'dır. Kıbrıs Türklerinin uğradığı haksızlıklar, zulüm ve işkenceler nedeniyle, uluslararsı antlaşmaların Türkiye'ye tanıdığı haklar kullanılmış ve yapılan Barış Harekatı sonrasında bugünkü ikiye bölünmüş Kıbrıs hikayesi başlamıştır. Halen Kıbrıstaki Barış Kuvvetlerimizi oluşturan askerlerimiz; ülkemizin yanlış politikaları sonucu, uluslararası çevrelerce, işgal gücü olarak değerlendirilmektedir. Bu işgal tanımlaması bugün bile Avrupa Birliğine üyeliğimiz konusunda karşımıza çıkartılan en büyük engel olarak varlığını sürdürmektedir. Fakat, ne olursa olsun, Kıbrıstaki Türk Halkı; o harekattan bu yana zulüm görmeden, barış ve sükunet içinde yaşamakta ve bağımsız bir devlet olarak varlığını sürdürmektedir.

Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında ambargolu günler kapıdadır. Türkiye'ye yıllarca silah ambargosu ve yanında da açıkça itiraf edilmemiş siyasi ambargolar konulacaktır.

1974 yılı sonlarında devrin hükumeti, başarılı olarak gerçekleştirilen Kıbrıs Barış Harekatı'nın bir semeresi olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yan ödemelerine muazzam bir zam yapmayı kararlaştırır. Hoş, Ankaradakilerin koordinesizliğinden koskoca bir Kocatepe Muhribi faciası yaşanmıştır ama netice olarak, ödenen bedel değil, alınan başarılı sonuç geçerlidir.

Yan ödemeleri konu alan 31 Aralık 1974 tarih ve 15105 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Kararname (23.12.1974 gün ve 7/9207 Sayılı Kararname) ile assubaylar bir kez daha huzursuzluk yaşar. Yine haksızlığa uğramışlardır, yine emir-komutanın tahakkümü ücretlere yansımıştır. Yine amirle memurun arasına dev bir sınır çizilmeye çalışılmaktadır. En kıdemsiz subayın (asteğmen), en kıdemli assubaydan daha fazla yan ödeme alması adaletmiş gibi yutturulmaya çalışılmaktadır.

İşte bundan sonra okuyacağınız satırlar 1975 yılında sokaklara dökülen assubayların ve eşlerinin hazin ama bir o kadar onur dolu hikayesidir.


KALLEŞLİĞİN ADI: İŞ GÜÇLÜĞÜ VE İŞ RİSKİ ÖDEMELERİ!

1975 yılının ilk gününde gazetelerin baş sayfalarında yer alan konuyla ilgili haberle başlayalım önce. Bakın, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde iş güçlüğü ve iş riski nasıl bir adaletle dağıtılmış:

“SUBAY VE ASSUBAYLARIN YAN ÖDEMELERİ BELLİ OLDU/(Milliyet-1 Ocak 1975)

Genelkurmay Başkanı 8.000 Lira yan ödeme alacak.

Subay ve assubayların yan ödemelerini arttıran Bakanlar Kurulu kararı dün yayınlanmış ve 1 Haziran 1974'ten itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe girmiştir. Buna göre Genelkurmay Başkanı maaş dışında 8.000 lira yan ödeme alacaktır.

Subay, Assubay, uzman çavuş, uzman jandarma çavuşlarına verilen iş riski ve iş güçlüğü zamlarını artıran, ayrıca belirli rütbe ve görevlerdeki subaylara yeni imkanlar getiren kararname ile 1974 yılı için Orgeneral ve amirallerin yan ödemeleri 3.000, Korgeneral ve amirallerinki 2700, Tümgeneral ve amirallerinki 2500, Tuğgeneral ve amirallerinki 2300, albaylarınki 2100, yarbaylarınki 1900, binbaşılarınki 1700, yüzbaşılarınki 1500, üsteğmenlerinki 1300, teğmenlerinki 1200, asteğmenlerinki de 1100 liraya çıkarılmıştır. Kıdemli başçavuşlar 1200, başçavuşlar 1100, üsçavuşlar 1000, assubay çavuşlar 900, Uzman Çavuşlar da 700 lira yan ödeme alacaklardır.

Ayrıca Genelkurmay başkanı 5000, Kuvvet Komutanları 3400, Ordu komutanları 2200, Donanma Komutanı 1400, Kolordu Komutanları, Yurtiçi Bölge Komutanları, Deniz Saha Komutanları ile Taktik Hava Kuvvetleri Komutanları 1400 lira yan ödeme alacaklardır.

Diğer rütbe ve görevdeki komutanlara da 200 lira ile 1200 lira arasında değişen yeni yan ödeme hakkı tanınmıştır.”

Şimdi, uygulamaya geçen bu yan ödeme kararnamesini neresinden tutsanız adalet bulmanız mümkün değil. Her tarafı sınıfçı, etiketçi! Yine de çarpıcı olması açısından bir yerlerinden yakalamaya çalışalım. Bir Kıdemli Başçavuşla bir albayın (Kıdemli Albayın değil haa, destuuuur!) aynı hizmet yılına sahip olduğundan hareketle kıyaslama yapalım, bakalım ne alıyorlarmış:

Albay: 2100+1200 Kd. Bçvş: 1200+0

Sevgili albayımız 2100 lira alırken, aynı zamanda komutanlık da yaptığından 1200 lira daha hak ediyor. Her Albay komutan mı derseniz, evet yaklaşık olarak %75'ten fazlası komutanlık yapmaktadır.

Sevgili Kıdemli başçavuşumuz ise sadece 1200 lira alabilmektedir. O, çok nadir olarak komutanlık yapmaktadır. Komutanlık yapar ise 200-1200 lira aralığında her halükarda en fazla 300-400 lira komutanlık ödemesi söz konusu olabilecektir. Daha fazlası bu sınıfçı yapıda mümkün değildir. Fazla bir söze hacet yok herhalde, adaletsizlik gün gibi ortada!

Şimdi bir kıyaslama daha yapalım ve asteğmen, teğmen ve Kd. Bçvş'u yanyana koyalım:

Teğmen: 1200 Asteğmen: 1100 Kd.Bçvş: 1200

Gelin bunların yanlarına hizmet yıllarını da yazalım. Onurlu Türk Silahlı Kuvvetlerine ne kadar yıl hizmet edip ter akıtmışlar bir görelim. Fakat adil davranalım değil mi! Şöyle yapalım, Kıdemli Başçavuşların en kıdemsizini alalım, subayların ise en kıdemlisini! Bizlerden esirgenen adaleti biz yine de kamuoyunu bilgilendirirken vurgulamayı erdem bilelim:

Teğmen: 1200/3 yıl Asteğmen: 1100/1 yıl (?) Kd.Bçvş: 1200/16

Dilerseniz bir de sırf muziplik olsun diye Kd.Bçvş.u rahat bırakalım ve bu kıdemsiz subaylarımızın yanına en kıdemsiz assubayları yerleştirelim. (Uzman Çavuşları yerleştireceğim ama komedinin de bir sınırı var!)

Teğmen: 1200/3 yıl Asteğmen: 1100/1 yıl (?) Asb.Çvş: 900/3

Adaletin terazisini net olarak görebildiniz mi? Üstelik, teğmenlerin ve asteğmenlerin de pek çok birlikte komutan olarak görev yaptıklarını hiç hesaba katmadım. Katsaydım ayıp olurdu, değil mi yani?

İşte biz buna Generallerin Adaleti diyoruz!

Tıpkı darbelerle sağlanan adalet gibi bir adalettir bu. Emir-Komuta'nın emeğe sömürüsüdür.

Gördüğünüz gibi komutanların komutanlık yaparkenki iş güçlüğü ve iş riski, kazan dairesinin kaportası üzerine kapatılan ve ortada savaş falan yokken göz göre göre ölüme terkedilen bir assubayın (Çelenk Olayları, TCG M.F. ÇAKMAK, Bkz. Assubaylığın Kronolojisi, Bölüm:II) iş güçlüğü ve iş riskinden fersah fersah fazladır. Metreyle ölçmeyin sakın. Onlar komutan, lider, başkumandan..v.s..v.s... Bilimsel metodlarla ölçülemeyecek kadar derin farklar vardır komutanla astları arasında. Sizlerin bunu normal insan zekasıyla kavrayabilmeniz olası değildir, sakın denemeyin, asla!

Haa, bir de unutmadan söyleyeyim, bu zamlar, 1 Haziran 1974 tarihinden geçerlidir, yani 7-8 aylık bir toplu miktar sözkonusu. Bir benzetme yaparsak, bir albay bu birikmiş yan ödeme ile apartman alabilecekken, assubay ancak kulübe alabilecektir. Gecekondu bile değil.

Sanırım bu teşbihte, Genelkurmaybaşkanına da gökdelen düşüyor!

HÜRRİYET GAZETESİ ZALİMDEN YANA
11oca75-1Assubaylar ortaya çıkan adaletsiz dağıtımdan hoşnut değildir. Kıpırdanmalar başlar. Önce gazetelere mektuplar yazılır, adaletsizlikler anlatılır. O zamanki nezih basın, şimdiki gibi elit amaçlar peşinde olmadığından sağduyu gösterir. Assubaylara yapılan haksızlığı not alırlar. Milliyet yazarı Şeyh-ül Muharririn Burhan Felek, gelen mektuplara yeterince cevap veremediğinden dolayı üzgünlüğünü dahi ifade eder (17 Şubat 1975) sütununda.

Milliyet Gazetesi ne kadar duyarlıysa, bir başka büyük gazete de bir o kadar duyarsızdır: Hürriyet!

Üstelik, art niyetli bir şekilde gündeme taşır olayları, egemen zihniyetin körükçülüğünü yapar:

11 Ocak 1975 tarihli Hürriyet Gazetesinin manşeti şöyledir, “Assubaylar yan ödemeyi az buldu(!)

Haber, Türkiye'de onca insan işsizlik, yoksulluk ve açlık çekerken assubayların verilenleri nasıl olup da az bulduğunu vurgulamakta, assubayları bir şekilde, “kadir, kıymet bilmez” olarak kamuoyuna takdim etmektedir. Aynı duyarlılığı “astronomik subay yan ödemelerine” neden göstermedikleri ya da gösteremedikleri, ilkeli gazetecilik anlayışlarından mucib olsa gerektir.

Haberin detaylarında assubayların yan ödemeleri az bulmaları nedeniyle harekete geçtikleri ve “Assubaylar Birliği”ni kurdukları yazılıdır. Bu tahakkümcü ve asparagas haber hemen yalanlanır.

1975 olaylarının içinde yer alan Emekli Assubay Ökkeş Kadri Baçkır, Hürriyet'in bu manşetine sitemini, yıllar sonra şu şekilde dile getiriyor:

“İlkeli ve araştırmacı gazeteciliğin gereği olarak, bu manşetin “Assubaylara Yan Ödemede Haksızlık Yapıldı” olması gerekmez miydi? Pekala, assubaylar yan ödemeleri neden az bulmuştu? Kanını, canını, terini vatanı için tereddütsüz akıtan; kolunu, bacağını, gözünü Cudi'de, Gabar'da, Kuzey Irak'ta, Kıbrıs'ta ve görev verilen her yerde, her zaman bırakan bu necip milletin ordusunun iki muvazzaf sınıfından birisi olan assubaylar; acaba neden yan ödemeleri az bulmuştu? Yoksa o dönemlerin hayali ihracatçılarının, banka soyguncularının, 'devletin malı deniz, yemeyen domuz' diyenlerin talan ettiği devlet hazinesinde ödenek mi kalmamıştı? Daha önce Kıdemli Binbaşı seviyesinde maaş ve yan ödeme alan assubaylar, ne olmuştu da birdenbire asteğmen seviyesinden dahi aşağıya düşürülmüştü? Sermaye yağdanlığı basın, çıkar çevrelerinin karanlık oyunlarını kamufle edebilmek için bir suçlu bulmuştu...'Vurun abalıya!'...”

Aydın Kulak

Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.

Devamı Üçüncü Bölüm olarak yayınlanacaktır.

Kaynakça, yazı Dizisinin Sonunda belirtilecektir.

assubay-donemi

Hava inadına puslu. Bir türlü güneşi göremiyorum. Sıcaklığını hissedemiyorum. Sanki şöyle aradan görebilsem bir...Bir görebilsem ah, ısınacak içim.

Fakat kararlıyım. Bu sisli, puslu havalar mahvedemeyecek beni. Yetmişli yılları yazacağım. Sokağa dökülen assubayları, eşlerini ve çocuklarını anlatacağım.

Önce iyi bir başlık bulmalıyım. Bulmalıyım ki, yazının da bir albenisi olsun. Vursun okuyanı daha ilk baştan. Mesela, o yıllara özgü nostaljik bir şarkı olabilir. Güzel ve anlamlı bir şarkı. Yoksa, Nazım'dan birkaç dizeyle mi başlasam?

Fakat Nazım da klasik oldu artık bee! Hele o amiral kendince iade-i itibar falan deyince!

O zaman Seyfi Baba'dan mı birkaç dize alsam?

Ama Seyfi Babayı kimse tanımaz bilmez ki! En iyisi yazı ilerleyince bir şeyler koyarım Seyfi Baba'dan. Evet, şarkı daha güzel bir fikir. Bir arayalım bakalım.


Buldum.Yaşasın buldum! Nil Burak söylüyor, ama ne güzel söylüyor. İşte bu şarkı, o günler için yazılmış sanki, cuk oturdu Vallahi:

O yılları yaşadık biz sonsuz heyecanla
Her aşktan bir şarkı kaldı dudağımda
Deli gönül öğrendi yalnızlığında
Dostla dönmeyi en güçlü sevdalarda

Geçti zaman çılgınca fırtınalarla
Yaşadık hiçbir şey beklemeden o yıllarda
Her aşktan bir şarkı kaldı dudağımızda

O yılları yaşayanlar, kendisini Assubay hakları için cesurca en öne atanlar, sözüm size. Bu şarkıyı o günlerin hatırına dinleyin olur mu? Yad edin o güneşe sevdalandığınız, umuda kürek mahkumu olduğunuz günleri.. Ben sevdim bu şarkıyı ve o günlerin anısına sizler için seçtim.

Şimdi sıra hikayeye başlamakta. İlk cümleyi yazdım mıydı, arkası gelir nasılsa.

Ne diyordu, Bandırma'lı Abdullah? Nasıl anlatıyordu hikayesini? Onunla başlayalım, hatırla bir:

“Esk..hava üssü kapısındayız, yani nizamiye

Korkunç bir gürültüyle uçaklar inip kalkıyor

Sağımız solumuz silahlı asker

Sen ve ben yalnız ve silahsız..

- "Bandırma'dan geldim" diyorum nöbetçiye

- "O gelmeyen sen misin?" diyor

- "Bilmem o gelmeyen herhalde benim" diyorum

Ve bakıyorum gözlerine...

Çeviriyor telefonu, bir sürü karşılıklı konuşmalar

Havada Fantomlar uçuyor, duyulmuyor bazen konuştukları

Bekliyoruz, sıkıyorsun ellerimi sevgiyle

Askerler dolaşıyor elleri tetikte..

- "Bekleyin" diyor nöbetçi, "araba bulursak göndereceğiz"

Belki bir saat sürüyor bu bekleyiş, sıkıntı basıyor,

Bir an önce içeri girmek istiyoruz,

Dostlarımıza ,arkadaşlarımıza kavuşmak istiyoruz

Öff be ne zormuş tutuklanmayı beklemek..

1975-hapishane.....

Rastlantı mı ne, bir avukat geliyor nizamiyeye

Altında pırıl pırıl bir otomobil.

Askeri savcılığa gidiyor..

- "Alır mısın savcılığa" diyor gidiyor , beni gösterip

Alıyor yanına beni, kurtarıyor daha fazla beklemekten

- "Ne için gidiyorsun?" diyor orta yaşlı, kıvırcık saçlı avukat

- "Astsubayım , tutuklanmağa gidiyorum.."

- "Emin misin tutuklanacağına?.."

- "Elbette, giden dönmedi, hepsi içerde.."

Susuyor bakışlar, bir an sessizlik


Şimdi hikayeyi ta en başından anlatmaya başlayabiliriz işte.

Assubaylar kendilerini nasıl farketmişler, nasıl hak arama sevdasına düşmüşler bir bir yazabiliriz. “Görmüşüm kurs, almışım amirlerimden takdir” faslından vazgeçip, nasıl onurluca sokaklara dökülmüşler anlatabiliriz. Gaspedilen hak ve onurları için nasıl yiğitçe savaşmışlar, yazabiliriz:

UYANIŞ: ALTMIŞLI YILLARIN SONUYDU

69 Subay Bildirisini hazırlayan Deniz Teğmenleri, assubayları da davalarına ortak etmeye çalışmışlar. Hani şu Sarp Kuray, Ali Kırca falan! Fakat, o dönem, Deniz Assubaylarında fazla bir ışık görememişler. Açıkçası, bizimkiler vatanı kurtarmaya pek meraklı değillermiş. Çünkü, kendi dertlerinden, sorunlarından bir türlü vatan kurtarmaya vakitleri kalmıyormuş. Yine de kurtarılacak bir şey var mı diye düşünürken, kendi mazlumluklarını farketmişler. Kafalarında bir soru işareti, o günlerden bu yana öylece kalmış durmuş!

Öte yandan Deniz Kuvvetlerinde tutmayan devrim aşısı, Hava Kuvvetlerinde ilgi görmüş; İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Afyon, Kütahya, Kayseri, Merzifon ve Diyarbakır da görev yapan havacı subay ve assubaylar ile Hava Harp Okulunda bulunan devrimci öğrenciler 69 sonu ve 70 yılı başlarından itibaren örgütlenmeye başlamışlar.

Bu dönemlerde yapılan devrimci örgüt faaliyetlerinde assubaylar fazla etkili değildir. Fakat onlar için öğrenme süreci bir daha geri dönmemek üzere başlamıştır. Ülkeyi sosyalist bir devrimle değiştirme çabası içinde olanlardan çok şey öğrenirler. Niçin mazlum olduklarını, nasıl emir-komuta yapısı altında zulüm gördüklerini düşünmeye, sorgulamaya başlarlar. Askerlik mesleğinin, insan onuruna uygun bir yaşam için engel olamayacağını keşfederler. Rütbe olarak eşit olmasalar da emek olarak eşitten bile öte olduklarını öğrenirler. Nasıl hak aranacağını, organize olunacağını, bir eylemin nasıl kusursuz ve demokratik şekilde planlanacağını, kamuoyu ile nasıl iletişim sağlanacağını yaşayarak görür ve not alırlar. Uyanış başlamıştır. Bir yandan bu örgütlerle temaslarını sürdürürken, öte yandan kendileri için de bir şeyler yapabileceklerinin hayalini kurma aşamasına gelirler.

Dönemin devrimci gençlerinden öğrendikleriyle sistemi sorgulamaya başlamışlardır artık.

OKUYUCU KÖŞELERİNE GİDEN MEKTUPLAR
Gazetelerin okuyucu köşelerine yazılar yazmaya, haksızlıkları dile getirmeye, kendi konumlarında iyileştirmeler talep etmeye koyulmuşlardır çoktan. İşte o günlerde Milliyet gazetesinde yer alan bir okuyucu mektuplarından örnekler: Tarih: 16 Şubat 1970

“Türk ordusunda 6 yıldan beri görevli bir astsubayım. Sayın ilgililerin ve Yüksek Askeri Şura üyelerinin dikkatini bir noktaya çekmek istiyorum.

1-Astsubayların yükselme imkanları çok azdır. Hatta hiç yoktur denebilir.Bir subay orgeneralliğe kadar yükselebilme imkanına sahiptir. Bir astsubay ise Kıdemli Başçavuşluğa ve ancak bin bir engeli aştıktan sonra da yüzbaşılığa kadar yükselebilir.

Bu yüzden pek çok kabiliyetli astsubay manevi bir çöküntü altında, daima ast olarak kalmağa mahkum edilmiş, verimsiz bir hale gelmiştir. Ordumuzda lise, enstitü mezunu, yüksek okul mezunu astsubay sayısı hayli fazladır. Bu durum dikkate alınmalıdır.

2-Ordu kadro ve kuruluşlarında astsubayların yeri tam olarak belli değildir. Buna bir formül bulunmalıdır.

3-Subay gazino ve orduevleri ile astsubay gazino ve orduevi birleştirilmeli, böylece ayrımın meydana getirdiği bir çok mahzurlar ortadan kaldırılmalıdır. Veya subay gazino ve orduevlerinden astsubayların da istifade etmesi temin edilmelidir.

4-5802 sayılı Astsubay Kanunu yetersizdir. Askeri Ceza Kanununun tatbiki bakımından astsubayların erat statüsüne mi, subay statüsüne mi tabi oldukları kesin bir şekilde belli olmalıdır.

5-Harp Okulu Talebelerine ve askerlik yapan işçilere olduğu gibi, astsubay okullarında geçen iki yıllık sürenin emeklilikten sayılması için gereken yapılmalıdır.

6-Astsubayların astlarına sicil verme yetkileri iade edilmelidir. (Demek ki daha önce varmış!)

7-Dokuz yıllık mecburi hizmet çok fazladır. Bu azaltılmalıdır.

8-Yüksek tahsil yapmak isteyen astsubaylara bazı kolaylıklar tanınmalıdır. Mesela ben lise mezunuyum. Yüksek tahsil yapmak istiyorum ama buna imkan bulamıyorum. Bulunduğum yer tahsil yapmamı engelliyor.

9-Dokuz sene beklemeden daha kısa bir zaman içinde kabiliyetli, çalışkan, becerikli astsubayların subay olabilmesi temin edilmelidir.

Bir Astsubay

23/02/1970 tarihinde bu haberi ilgi yaparak başka bir assubay (ya da aynı kişi) iki ilave sorun daha beyan eder:

“16.2.1970 tarihli Milliyet’in bu köşesinde bir meslektaşımın sayın ilgililerin ve Yüksek Askeri Şura Üyelerinin dikkatlerine sunduğu bazı isteklerimize, ben de birkaçını ilave etmek istiyorum:

1-Astsubaylar halen 80 TL. asli maaşla emekliye ayrılmaktadırlar. Her astsubay bu maaş derecesine ve emekli olmak hakkına en geç 38-40 yaşlarında erişir. Yaşının en olgun ve mesleğinin en verimli devresinde yükselme imkanı bulamayan Astsubay, ya ordudan ayrılmak mecburiyetinde kalır ya da 15-17 yıl (yaş haddine kadar)aynı maaşı alarak emekliye sevk edilmesini bekler.

Astsubaylarla eşit tahsil seviyesindeki birçok meslek mensupları, baremin son derecesine kadar yükselirlerken astsubaya bu imkan verilmemiştir. İstikbal ve moral bakımından çok önemli olan bu durum için tatmin edici bir hal çaresi aranmalı ve bulunmalıdır.

2-Milli Savunma Bakanlığının bir emri ve onayı ile maddi manevi huzursuzluklar meydana getirmiş bulunan nasıplar düzeltilmelidir. (Demek ki, yetmiş öncesinde de bir nasıp sorunu mevcut!)

Bir Astsubay

DARBELER ASSUBAYLARI İKİ KERE VURMUŞTUR

Şimdi tarihe not düşmek adına, yukarda sıralanmış maddeleri bir gözden geçirelim. Şöyle bir durup düşünelim. 1970 yılının başında sorunlarımız bunlarken, şimdi neredeyiz? Bu sorunlardan hangisi çözüldü, hangisi hala yüreğimizi sızlatıyor?

Madde-1 ve Madde-9: Assubayların subaylığa geçiş süreci hala sancılıdır. Assubaylıktan subaylığa geçiş kontenjanlarla kısıtlanmakta ve bu düşük kontenjan sayıları, üst kademenin bu işe pek hoş bakmadığını göstermektedir. Ordunun komuta kademesi, subay yapısının Harp Okulu kaynaklı olmasına azami özen göstermektedir. Fakat şunu da belirtmeliyiz ki, artık assubaylıktan subaylığa geçen meslektaşlarımız, dört yıllık lisans eğitimini tamamlayarak, albaylığa kadar yükselebilmektedir. Ayrıca subaylık sınavı için şart koşulan süre dokuz seneden daha aşağıya çekilmiştir.

Assubaylıktan subaylığa geçiş konusunda asıl ibret verici vesika 19.08.1954 tarihinde basında yer alan şu haberdir:

“Bilindiği gibi terfi kanununda assubayların subaylığa yükselmeleri derpiş edilmiş, ancak yetişme tarzları ve bilgileri bakımından açılan imtihanlarda muvaffak olan ve terfi eden pek azdır. Assubayların durumu ve bu mesele ile meşgul bulunan Erkanı Harbiyei Umumiye Reisliği, bunların bilgilerini kuvvetlendirmek ve subaylığa hazırlamak üzere kurslar açılmasını uygun görmüş ve bu husustaki gerekli hazırlıklara başlanmıştır.”

Görüldüğü gibi, 1950'li yıllarda assubaylıktan subaylığa geçiş özendirilirken, 1960 İhtilali sonrasında, her şey tersine dönmeye başlamıştır. Bu konuda ister istemez akla şu soru geliyor: ülke için hayırlı şeyler düşünüp vatanı kurtarmaya kalkanlar acaba bu vatanın öz evladı olan assubaylar hakkında neden hep geriye doğru adımlar atmaktadır? Hürriyet ve Anayasa Bayramı diye yıllarca kutlanan bu darbe, assubaylara da taşıdığı anlam itibarıyla bir şeyler vermiş midir, yoksa var olan iyimser havayı da alıp götürmüş müdür?

Geriye doğru kuşbakışı bakıp yapılan her darbeyi göz önüne aldığımızda, Türk Silahlı Kuvvetleri açısından bu darbelerin kendi içinde “elit bir subay sınıfı yaratma” ve “astları ast olarak tutma” amaçlı olduğunu görmekteyiz. Her darbe önce sivilleri ardından da bu vatanın öz çocukları olan assubayları vurmuştur. Assubayları önce kullanmış sonra vurmuştur. Bu anlamda assubaylar iki kere vurulmuştur. Tutuklanan sivil ve aydınların yanıbaşında assubaylar vardır. Onları emir-komuta gereğince, cemseye koyup hapislere taşıyan assubaylardır. İşkence odalarında er ve erbaşlarla birlikte yine assubaylar kullanılmıştır. Böylece sivil kesimde assubaylara karşı kin ve nefret uyanmasına ortam hazırlanmıştır. Bu emirleri generallerin verdiğini unutan gazeteci ve aydınlar; daha kolay lokma olduğu için assubayları hedef seçmişlerdir. Antimilitarist fıkra deyince akla -tıpkı Çetin Altan'ın yaptığı gibi- assubaylarla ilgili fıkralar gelmiş ve öyle yazılmıştır!

Assubayların maaşları hesap kitap edilmiş, kıyas tutulmuştur. “Bir Astsubay bile benden fazla maaş alıyor” teranelerine çanak tutulmuş, assubayların o maaşları hak etmek için nelere katlandığı görmezden gelinmiştir.

Assubaylar iki kere vurulmuştur. Her darbeden sonra, onlarla ilgili olarak çıkartılan yeni kanunlar, daha önceki kazanımları ham yapmış, hak ve adalet talepleri sil baştan olmuştur. Ordunun üst kademeleri her darbe sonrası, kendileri ile ilgili özel ve güzel kanun maddeleri çıkarırken, assubayları biraz daha ötelemeye, öteki yapmaya itina göstermiştir.

Bugünkü manzaraya bakınca söylenecek tek söz şudur: Gurur duyun ey generaller, çünkü ortadaki vahim tablo, her yönüyle tam olarak sizin eserinizdir!

Madde 2 ve Madde 4: Assubayların statü sorunu kağıt üzerinde halledilmiştir. Konumu ve yeri bellidir. Ayrıca Askeri Ceza Kanunundaki durumları da çağa yakışır şekilde düzenlenmiş, erbaş statüsü kaldırılmıştır.

Madde-3: Orduevlerinin birleştirilmesi için daha çok zaman geçmesi gerektiği belli. Çünkü, ordumuzda assubay sayısı, subay sayısından epey fazladır. Bu oranlar birliklerde nasılsa, şehirlerde de o şekildedir. Orduevleri birleştirildiği takdirde, subayların ve özellikle üst subayların konforunda eksilme olacaktır. Subaylara ait salonlar, kalabalık ve kendini geliştirememiş Anadolu çocuklarıyla dolacak (!), statü kavgaları çıkacak, tartışmalar birliklere kadar yansıyacaktır. Kimi yerde bu birleşik uygulama var olsa da, sorunsuz idame ediliyor olsa da, işin asıl sebebi; subayların kendilerini farklı hissetmeleri ve başka bir boyutta yaşıyor olmalarıdır. Bu yüzden dolayı, astları ile aynı ortamda olmaları çok zordur. Eğer bir gün Türkiye Cumhuriyeti'nde insanlar, statülerine değil de, insan olma onuruna değer vermeye başlarlarsa, o gün orduevlerinin, gazinoların ve kampların birleştirilmesi de mutlak yaşanacaktır kuşkusuz!

Madde-5: Sınıf Okulu ve Meslek Yüksek Okulu eğitim süresinin emeklilikten sayılması sorunu halledilmiştir. Tabi ki, 18 yaşınızı doldurmuş olmanız şartıyla.

Madde-6: Assubayların sicil verme yetkileri konusunda kısmi iyileştirmeler yapılmıştır. Fakat bu konu tam anlamıyla çözülememiştir. Örneğin, Amerikan Ordusunda, bir üst rütbeye yükselecek assubaylar, o rütbeyi taşıyan assubaylar tarafından oluşturulan bir heyetçe uygun görülmediği takdirde terfi edememektedir.

Madde-7: Sanırım en trajik madde de bu zorunlu hizmet süresi. Muhteşem bir iyileştirme yapıldı bu konuda. O dokuz yıllık süre tamı tamına onbeş yıla çıkarıldı. Ne tuhaf değil mi?

Madde-8: Assubayları okutmamak için çok direndiler. Açık Öğretim sınav tarihlerine tatbikatlar planladılar. İzinleri kaldırdılar. Hiçbir şey yapamıyorlarsa, ikilik yaratmak için “şunlar gitsin, bunlar kalsın” diyebildiler. Astsubay Okullarının Meslek Yüksek Okulu yapılması kararı 19 Aralık 1994 tarihinde alındı, 1999 yılında kesin hüküm verildi ama uygulamaya ancak 2002 yılında girebildi. Komuta kademesinin önyargılardan kurtulması yıllarca beklendi. Artık bu adım çağın gereği bir zorunluluk olduğunda, mecburiyetten atıldı.

Madde-10: Assubayların kariyer ve emeklilik sorunu hala devam etmektedir. Kıdemli Başçavuşluğa terfi eden bir Assubay, yaş haddine kadar bu rütbeyi taşımaktadır. Çocuklarını okutan, geçim derdine düşmek istemeyen meslektaşlarımız emekliliklerini hep geciktirmektedir. Çünkü emekli olduklarında maaşları yarı yarıya azalmaktadır. Emekli olan bir Kıdemli Albay 5.000 Lira civarında maaş alırken, assubaylar; 1000-1500 Lira aralığında ve “açlık sınırında uygun adım marş” konumunda yaşamını sürdürmeye çabalamaktadır. (Bkz: Ergenokon soruşturmasında sorulan "maaşınız nedir?"'e verilen cevaplar!)

Assubayların mevki ve görev gibi tuhaf şeylerle ilgileri olmadığından, bu tanımda tazminatları da yoktur. Danıştay dahi bu adaletsizliğe sessiz kalarak, görmezden gelmeyi seçerek cevaz vermiştir.

Ayrıca mevki ve görev tazminatını vermeyenler, son derece-kademeyi de vermemekte ısrarlılar. Hala birinci derecenin dördüncü kademesi Kaf Dağı kadar uzak! Diyorlar ki, öyle herkese verirsek, ne anlamı kalır ki, siz siz olacaksınız, biz de biz. Herkes haddini bilecek yani!

Madde-11: Sizden sonra da çoook nasıp bozdular. Bazı eylemlere katılmış bir avuç subay için bile özel kanunlar çıkarmaya çabaladılar ama söz konusu olan assubaylarsa, dönüp bakmadılar bile.

ASSUBAYLARA KİMLİK KAZANDIRMAK

1961 Anayasası ile sağlanan demokratik kazanımlar ve dışardaki sivil, devrimci örgütlerle temaslar neticesinde başlayan uyanış, gazetelere hak isteyen mektuplar olarak yansırken, birliklerde de bir bilinçlenme dönemi yaşanır. Kimliklerine, kişiliklerine, statülerine, sorumlulukları ölçüsünde yetkilerine ve çeşitli özlük haklarına sahip olamadıklarını farkeden assubaylar; kendi yüreklerinde sancılı bir devrimin sıcaklığını yaşarlar. O dönemi olayların içinde yaşayan İsmail Onarlı, Toplumsal Barış Dergisi'nde bu sıcak uyanış duygusunu şu şekilde dile getiriyor:

“Genç bir Astsubay olarak l970'li yıllarda Astsubayların ancak demokratik bir sistemle sorunlarının çözümleneceğine inanarak, söyleyerek, onların sosyalist olmalarını, getirecekleri düzeninde sosyalist bir sistem olmasını öneriyordum. Bu çalışmalarımdan dolayı beni bazı Astsubaylar; Kurmay Başkanına ispiyonlamışlardı. Kurmay Başkanı beni ikaz ederek, Astsubayları sosyalist yapmadan önce, onlara kişilik ve kimlik kazandırmamı ya da kazanmaları gerektiği yolunda telkin ve öneride bulunmuştu. 1968 yılından bugüne dek hayatımı Astsubay Davasına adadım ve mücadele ettim. Fakat mücadele yöntemimde, çeşitli dönemlerde taktiksel yanılsamalar oldu. Kurmay Başkanının beni uyarması önemli bir anekdottur, yıllar sonra algılayarak yaşam serüvenimde uygulayacaktım...”

Assubaylara kişilik ve kimlik kazandırmak hepimize biraz soğuk geliyor nedense. “Yahu biz zaten bunlara sahip değil miyiz?” diye geçiriyorsunuz aklınızdan. Elbette doğrudur ve öyledir. Fakat burada vurgu yapılan kişilik ve kimlik; assubay olma, assubaylıkla gurur duyma ve bir assubay kültürüne sahip olup onu gururla taşıyabilmedir. Toplumun herhangi bir bilinçli vatandaşı olmaktan öte bir şeydir bu. Aidiyet ve benlikle Assubay etiketini yürekte hissedebilmektir. Düşünün ki, çok uzun yıllardır subaylar tarafından da yapılan budur. Araştırmalar yapanlar, yazılar yazanlar hep devrimci, kurtarıcı, elit, seçkin ve her şeyin en iyisini bilen ve vatanını herkesten çok seven (kıyaslama götürmez biçimde) subay kimliğini topluma yazdıklarıyla empoze etme mücadelesindedirler. Harp Okullarını birer devrim ocağı olarak yutturma sevdasındadırlar. Bu ülkenin en bilge kişilerinin generaller olduğuna toplumu inandırma takıntısındadırlar. Bugünkü aydınlar, gazeteciler ve generaller işbirliğine baktığınızda, darbeye niyetlenmek suçlamasıyla tutuklananların can-ı gönülden destekçisi olanlar, onların bir an önce milletvekili olup tutukluluktan kurtulmasını savunanlar işte bu empoze sürecine tam anlamıyla kapılmış olanlardır. Elbette ki, şimdiki siyasal iktidar nedeniyle bazı tereddütler yaşayan ve bu konuda gerçekten samimi olan, her dönem ve safhada adaletin mekanizmalarının birer zulüm makinesi gibi kullanılmasına karşı çıkanları tenzih ediyorum.

Görüldüğü gibi generallerimiz ve subaylarımız bu kimlik kazandırma konusunda son derece başarılılar.

Tarih sayfalarında ya da tarihsel olaylar içerisinde assubaylarla ilgili bilgilere hiç rastlayamazsınız. Ya gizlenir ya da üstü örtülür. İçlerinde subay rütbesi taşıyanlar varsa ve subay kimliğine yakışmayacak konumdaysa, hemen markalanır. Deşifre edilir. Bir Çerkez Ethem'in Küçük Zabit olduğunu daha ilk satırdan öğrenirsiniz ama iş Vecihi Hürkuş'a geldiğinde, hangi okulda okuduğunu, orduda rütbesinin ne olduğunu arasanız bile bulamazsınız. Ünlü bir şahsiyetin okul karnesi dahi kamuoyuna açıklanır, başarılıysa onlardandır, kirliyse dışarda kalır ve üstüörtülür. Hasbelkader bir gün toplum o adama sahip çıkarsa, o adamı destanlaştırırsa; hemen geçmişteki günahlarını affedip ismini onurlu sayfalarına eklemekte salise dahi tereddüt göstermezler.

Assubaylara kişilik ve kimlik kazandırmak, assubayların kendilerini farketme sürecidir. Geçmişinde kimler vardır, neyin parçasıdır, nasıl olmalıdır, neyi savunmalıdır, hangi duruşu sergilemelidir gibi pek çok soruya cevap bulma sürecidir. Ben assubayım diyerek gururla ve onurla, başı dik bir şekilde yürüyebilme sürecidir. Maaşı sorgulanıp kıyaslanmayan, darbelerle adı anılmayan, kendi kültürünü, kendi tarihini oluşturabilen insanlar olabilme sürecidir. Yüz liralık tazminatlara muhtaç bırakıldığında dahi, onurla dik durabilme ve “ne bu hemşerim, dilenciye sadaka mı veriyorsun?” diyebilme, “ben sadece para değil, onurumu da istiyorum, Hak ettiğimi ve onuruma layık olanı bana vermelisin!” şeklinde haykırabilme sürecidir.

YENİ PERSONEL KANUNU TASARISI FİTİLİ ATEŞLİYOR

1970 yılının başlarında öyle bir Personel Kanunu piyasaya sürülür ki, tüm memurlar neye uğradığını şaşırır. Sanki birileri durduk yere “ülkeyi karıştıralım, ortalığı ateş sarsın” diye düşünerek, bilinçli bir şekilde ülkeyi sabote etmiş gibidir. Kimler yoktur ki ayağa kalkıp da hak isteyenler arasında? Öğretmenler, doktorlar, mühendisler, assubaylar, hakim ve savcılar ve hatta daha da ötesi toplum polisleri! Hani şu hak arayanlarla çatışan, güç kullanan sevgili polislerimiz. Bir de onların içindeki tezatı düşünün; çünkü meydanda çatıştıkları memurlar, onların hakkı için de oradadırlar aslında. Muhtemelen içleri yansa bile amirlerinden gelen emirler gereği o zor görevi yapmak zorunda kaldılar.

Peki ne getiriyor ve ne götürüyordu bu taslak yasa? Taslak diyoruz, çünkü, büyük olaylara sebep olan bu yasa meclise gelmiş ama henüz kabul edilmemişti. Hala tartışılıyordu. Toplumun bütün kesimlerini rahatsız ettiğinden, ortalık ayağa kalkmıştı.

Alıp götürdüğü en önemli şey, memurların yan ödemeleriydi. Tıpkı Bülent Ecevit döneminde yapıldığı gibi amirle memur arasına kalın çizgiler çekiyor, orta sınıf memurun yan ödemesini kaldırıyordu. Memurlar arasına kalın bir sınıf ve imtiyaz hattı çiziliyordu. Assubayları daha bir ayrıştırıyordu.

Yeni bir rütbe yapısı düzenliyor ve assubayların kazanılmış haklarını elinden alarak, bu yeni rütbe oluşumuna uyduruyordu. Daha iyi anlatabilmek için aşağıdaki tabloyu inceleyelim:
Yıl Eski Rütbeler Yeni Rütbeler
3 Assubay Çavuş Assubay Çavuş
3 Assubay Üstçavuş Assubay Kıdemli Çavuş
3 Astsubay Başçavuş Assubay Üstçavuş
3 Assubay Kıdemli Başçavuş Assubay Kıdemli Üstçavuş
6 Assubay 1 ve 2 Kad. Kıdemli Başçavuş Assubay Başçavuş
6 Assubay 3 ve 4 Kad. Kıdemli Başçavuş Assubay Kıdemli Başçavuş

Gördüğünüz gibi, getirilen bu yeni yasa, eski sistemde rütbesi Üstçavuş olan bir assubayın, yeni sisteme göre Kd.Çvş. olmasını emrediyordu. Yeni ara rütbeler ihdas ederek, benzer şekilde Başçavuş'un, Kıdemli Başçavuş'un ve Kademeli Kıdemli Başçavuşların bir nevi tenzil-i rütbeye uğramasına neden oluyor, kazanılmış hakkını geriye doğru yürütüyordu.

Yan ödemelerde adaletsizlikler dizboyuydu. En kıdemli assubayın yan ödemesi en kıdemsiz subaylara göre ayarlanıyor ve böylece subay ve assubay arasında maaş uçurumu yaratılıyordu. Yapılan şey tam anlamıyla bir sınıflaştırma, orduyu aşağıdakiler ve yukardakiler şeklinde ayrıştırmaydı. Tıpkı Ecevit ve Tansu Çiller dönemlerinde sessizce yapıldığı gibi, amirle memurun arasına tel örgüler çekiliyordu. O zamanlar buna yan ödeme deniyordu. Şimdilerde ise Makam ve Görev Tazminatı.

Bu dönemin bir özelliği daha vardı. Cumhuriyetin erken yıllarında görev yapan, o dönemin eski nesil assubayları; kazanılmış hakları gereği, şimdilerde mücadelesini verdiğimiz birinci derecenin dördüncü kademesini son kez alıyorlardı (O yıllarda emekliliğe hak kazanmış olanlar). Bu yeni taslakla birlikte, assubaylar birinci derecenin dördüncü kademesine de güle güle diyeceklerdi.

Oysa aynı yasada bu vatanın hakiki öz evlatları olan ve anadan doğdukları andan itibaren sırf lider ve komutan olmak üzere ayrıcalıklı yaratılan kesimlerin ayrıcalığı korunmuş, bir fiskelik dahi zarara uğratılmamışlardır.

24 Mayıs 1970 tarihinde gazeteler Maliye Bakanı Mesut Erez'in basın toplantısını yazıyordu. Maliye Bakanı Mesut Erez, 2.5 saat süren basın toplantısında Yeni Personel Kanunu’nun esaslarını açıklıyordu. 1 Temmuz 1970′te yürürlüğe girecek yasaya göre alt kademedeki memurların aylıkları önemli ölçüde artırılıyordu(!) Memura yeni haklar geliyordu:

  • Memurun tahsili arttıkça alacağı zam da yükseliyor,
  • Haftalık çalışma süresi 36.5 saatten 40 saate çıkarılıyor,
  • Cumartesi günleri de tatil oluyor,
  • Tasarı memurları sekiz sınıfa ayırıyor. Sınıflar 16 derece. Her memur her yıl yatay, üç yılda bir de dikey olarak terfi edecek,
  • Tasarı ayrıca Memur Yardımlaşma Kurulu kurulmasını da sağlıyor.
  • Maaş artışlarından emekliler de yararlanacak.

Alt kademedeki memurun hakkının korunduğu vurgulanıyordu ama bu tasarıya en çok alt ve orta kademedeki memurlar karşı çıkıyor, sokaklarda direniyordu. Polis eşleri dahi sokaktaydı.

Bakan Efendi, her ne kadar uzun bir basın toplantısı yapmış olsa da, tasarı çoktan basına sızmış, haksızlıklar görülmüş ve adaletsizliğe başkaldıranlar sokak yürüyüşleri için valiliklerden randevu kuyruğuna girmişti. Güçlü olanı, makamı ve mevkisi olanı koruyup kayırmanın çeşitli yolları vardır, araya gayet makul bir madde sokuşturursunuz ve kimse de bir şeycikler diyemez. İşte bu tasarıdaki militan madde de şuydu: “Memurun tahsili arttıkça, alacağı zam da yükseliyor.” Elbette ki, amirlerimiz (tüm memurlar için geçerli), okumuşlar, tahsiller yapmışlar ve yüce devletimizin bir numaralı koruyucuları olarak, bürokrasi ve elit düzen çarkında yerlerini almışlardı. Onların yüce hakları korunmayacaktı da, 10-12 sene eğitim görmüş, orta ve alt kademedeki memurların mı hakkı korunacaktı yani? Dışarda o kadar işsiz, aç arık varken neyine güvenip sokaklara taşıyorlardı ki, bu vatan ve millet düşmanları? Hak denilen şey düzenin belirlediği kadar olmalıydı. Gerisi anarşistlikti, komünistlikti. Hepsi el birliği etmiş, vatanı bölmeye uğraşıyorlardı netekim!

  • Devamı İkinci Bölüm olarak yayınlanacak
  • Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
  • Kaynakça, yazı dizisinin sonunda belirtilecektir.

osmanischemarineMadde-1: Makine Küçük Zabitanı ile Gedikli Zabitanı yetiştirilmek üzere Bahriye Nezaretinde “Bahriye Çırakları Mektebi” namıyla bir mektep teşkil edilmiştir.

Madde-2: Makine Çıraklığına kabul olunmak için on üç yaşını ikmal etmiş ve on altısına dahil olmamış bulunmak ve boyu bir metre kırk beş santimetreden dun olmamak ve mekteb-i iptidainin devre-i mütevassıta tahsilini görmüş olmak şarttır. Mekteb-i iptidai devre-i ailye tahsilini görmüş olanlar tercihan kabul olunur.

Madde-3: Her sene makine çıraklığına kabul edilecek çocukların adedi temmuzun bidayetinde gazetelerle ilan edilecektir. Talipler Ağustos bidayetine kadar Bahriye Nezaretine ba-istida müracaat ve Ağustos zarfında tayin edilen gün ve saatte efrad-ı cedide mektebinde teşkil edilecek muayene-i iptidaiye heyeti huzurunda isbat-ı vücut ederek zirdeki evrakı hey’et-i mezkureye tevdi edeceklerdir:

  1. Nüfus Tezkeresi,
  2. Aşı Şahadetnamesi,
  3. Vücudu tamamen sıhhatte olduğuna ve ebeveyninin irsi emrazdan salim bulunduğuna dair tabip raporu,
  4. Hüsnü ahlak sahibi olduğuna dair mahallesi hey’et-i ihtiyariyesinden muatat bir ilmühaber,
  5. Mektep tasdiknamesi,
  6. Tahsil müddeti ile hizmet-i fiiliye-i askeriye müddetinden fazla olarak laakal on sene daha bahriye-i şahanede hizmet edeceğini mübeyyin velisinin izn-i tahririsi ile talip atrafından mümza bir taahhüt senedi.

Madde-4: Muayene-i iptidaiye hey’eti Çırak Mektebi Müdürü yani kışla gemisi süvarisi ile tedrisat-ı bahriye şubesinden bir aza ve mektebin tabibinden teşekkül eder. Bu hey’et madde-i sabıka mucibince talipler tarafından tevdi olunan evrakı tetkik ederek şayan-ı kabul olanları teftik ve kararını alakadarana tefhim ve netice-i tetkikatını mübeyyin raporunu da tedrisat şubesi müdüriyetine tevdi eyler.

Madde-5: Madde-i sabıka mucibince şayan-ı kabul olarak tefrik edilenler tayin edilen gün ve saatte muayene-i sıhhiyeleri icra edilmek üzere Bahriye Merkez Hastahanesine sevk olunurlar. Hey’et-i sıhhiye tarafından muayene-i tıbbiyeleri icra olunur. Bu muayenede taliplerden vücutları kavi ve gürbüz ve kalpleri ve ciğerleri gayet sağlam ve gözleri pek kuvvetli olduğu anlaşılanlar tefrik edilir. Ve diğerlerine cevab-ı red verilir. Renk körlüğü mani-i kabul değildir.

Madde-6: Muayene-i tıbbiyede elverişli görülenler tedrisat şubesinden bir aza ile kışla gemisi süvarisi ve ikincisi ile lüzumu kadar zabitandan mürekkep bir hey’et-i imtihaniye huzurunda programına tevfikan imtihana tabi tutulur, imtihanları kabul edilenlerin içinde en yüksek numara kazanandan bed ile lüzumu kadarı tefrik ve Eylülün birinci günü kabul-i kat’i ve kayıt muameleleri icra olunur. Ve kendilerine elbise ve nizamnameye merbut cetvelde muayyen eşya ita edilir.

Madde-7: Makine çıraklarının müddet-i tahsileyesi beş senedir. Bu müddetin ilk üç senesini kışla gemisinde geçirirler. Kışla gemisi mektep olmak için kaffe-i şeraiti haiz olacaktır. Bu itibarla her hususta ikinci daireye tabi olup diğer makamat ile muhaberatı daire-i mezkure vasıtasıyla cereyan eder. Kışla gemisi sefain-i saire ile birlikte bulunduğu zaman gemi nöbetine tabidir.

Madde-8: Bu üç senelik müddet-i tahsiliye zarfında tahsil zirdeki esaslar üzerine icra olunacaktır:

  1. Çıraklara terbiy-i askeriye vermek ve intizam ve temizlik ve itaate ve hissi vazife perveriye ve kaffe-i muamelatta vicdani hareke alıştırmak,
  2. Mesleklari dahilinde olmak şartıyla çırakların cümlesine mümkün mertebe aynı derecede tahsili verebilmek,
  3. Silk-i bahrinin fenni aksamında tatbikat-ı ameliyeye ziyade itina etmek,
  4. Gemi ve deniz hayatına ülfet ettirmek

Tahsil programı Nezaret-i Bahriye tarafından tanzim ve icap ettikçe tebdil olunur.

Madde-9: Her sen-i tedrisiye nihayetinde imtihanlar nazari ve ameli olmak üzere icra ve çırakların imtihanda kazandıkları derecat cüzdanlarına kayıt ve imla edilecektir. Hey’et-i imtihaniye kışla gemisi süvarisinin taht-ı riyasetinde olmak üzere sefine-i mezkure zabitanından teşekkül eder. Bahriye Nezareti namına mümeyyiz bulunabilir. İmtihanda muvaffak olamayanlar tahsillerinden fayda melhuz ve ahlak ve etvar cihetiyle müstakbelen efradın amiri olmağa layık oldukları ve vücutlarına ihtiyaç görüldüğü takdirde bir sene daha sınıflarında ipka ve aksi halde mektepten ihraç olunurlar. Üçüncü sene imtihanda muvaffak olanlar seyyar mektep gemisine nakledilirler.

Madde-10: Seyyar Mektep Gemisindeki tahsil Eylül iptidasından başlayarak yirmi bir ay devam eder. Bu müddet zarfında gemi açık denizlerle sevahil-i Osmaniye ve Ecnebiyede icray-ı seyi ve sefer eder.

Madde-11: Kışla gemisinde makine inşaatı ve bakırcılık ve demircilik tahsil etmiş olanlar seyyar mektep gemisinde on iki ay kazan önünde altı ay makinelerde ve üç ay da yardımcı makineleri işletmekte istihdam olunacaklardır.

Torpidoculuk tahsil edenler altı ay kazan önünde on beş ay denizlerde torpido ve limanda motorbot işlerinde istihdam olunurlar. Elektrik ve telsiz telgraf tahsil etmiş olanlar üç ay kazan önünde üç ay yardımcı makinelerinin idaresinde ve on beş ay da telsiz telgraf hidematında istihdam olunurlar.

Madde-12: Madde-i sabıkadaki ameli dersler ile beraber çıraklara malumat-ı fenniyelerinin tevsii için haftada beşten altı saate kadar nazari dersler tedris olunur. Müddet-i tedrisiyenin iki saati çırak kışla gemisindeki müktesebat-ı fenniyenin ve mütebakisi mesleğe ait malumatın tevsiine hasredilir.

Madde-13: Seyyar mektep gemisinde bir sene fevkalade ifay-ı hizmet ve ibraz-ı ehliyet edenler makineci çırağı çavuşluğuna terfi olunurlar ve alamet-i mahsusasını takarlar.

Madde-14: Seyyar mektep sefinesi seyyahattan İstanbula avdetinde imtihanlar icra olunur. Bu imtihanlarda muvaffak olamayan talebe dige nokat nazarından mesleğe elverişli görüldükleri ve kendileri dahi arzu ettikleri halde sefineye yeni dahil olan çıraklarla birlikte tekrar tahsil ettirilir ve sınıfta takaddüm ederler. İmtihanların hitamında muvaffak olanlara Temmuz ve Ağustos aylarında mezuniyet verilir. İmtihanda muvaffak olamayan ve vücutlarından bahriyece istifade me’mul olmayan çıraklar ihraç olunur. İmtihanda muvaffak olamayanlar meynında sinn-i mükellefiyete vasıl olanlar kur’a efradı gibi bahriyede istihdam olunacak ve isimleri Harbiye Nezaretine bildirilecektir. Sinn-i mükellefiyete vasıl olmayanları hüsn-i ahlak sahibi bulundukları ve vücutlarından istifade memul olduğu takdirde Bahriye Nezareti tersane çırakları sınıfında alıkoymak salahiyetini haizdir.

Madde-15: Seyyar mektep gemisinde ikmal-i tahsil edenler Eylül ayında makine ihtisas kursuna sevkedilirler. Bunların kurstaki tahsili Mart nihayetinde hitam bulmak üzere yedi ay devam eder. Elektrikçi ve telsiz telgrafçı ile torpidocu olarak yetişmiş olanlara elektrikçilik ve torpidoculuk ve hidemat-ı sairede yetişenlere gemi makineleri dersleri tedris olunur. İhtisas kursu imtihanını veremeyenlerin Makine Gedikli Sınıfında vücutlarından istifade me’mul olmayanları kur’a efradı gibi bahriyede istihdam olunacak ve isimleri Harbiye Nezaretine bildirilecektir. Makine Gedikli Sınıfında vücutlarından istifade me’mul olanları ilk imkan husulünde ikmal-i tahsil ettirilmek üzere diğer bir kursa daha sevkolunurlar. Bunda da muvaffak olamazlar ise hizmet-i askeriyelerini ba’de-l-ikmal ihraç edilirler. Esbab-ı mücribe dolayısıyle devam edemeyenler ilk imkan husulünde ikmal-i tahsil ettirilmek üzere arkadaşlarıyla birlikte sefaine tevzi kılınırlar.

muze2Madde-16: Makine ihtisas kurs imtihanını verenler faal filonun bir sefinesine tayin olunurlar. Burada ibraz-ı ehliyet edenler nefer sıfatıyle beş ay hizmetten sonra onbaşılığa terfi olunurlar. Onbaşılıktan birinci sınıf gedikliliğe kadar olan terfileri efrad-ı bahriye ve gedikliler hakkında kanunname ahkamına göre icra olunur.

Madde-17: Çıraklara bulundukları sınıfa göre merbut cetvelde gösterildiği veçhiyle elbise ve eşyay-ı saire ita kılınır.

Madde-18: Çıraklara müddet-i tahsiliye olan beş sene zarfında ekmek müstesna olmak üzere diğer erzak Mekteb-i Fünun-i Bahriye talebesine verildiği gibi ita olunur.

Madde-19: Bahriye makine çırakları ile makine işçileri hakkındaki 25 Ağustos 1330 tarihli nizamname ahkamı mefsuhtur.

Madde-20: İşbu nizamname tarih-i neşrinden muteberdir.

Madde-21: İşbu nizamnamenin icrasına Bahriye Nazırı memurdur.

İşbu nizamnamenin mevki-i meriyete vaz’ını ve nizamat-ı devlete ilavesini irade eyledim.

12 Safer 1334

7 Kanunuevvel 1331 (20 Aralık 1915)

Mehmet Reşat (Padişah)

Diğer İmzalar

AÇIKLAMALI SÖZLÜK:

Dun: aşağı

mekteb-i iptidai: ilk mektep, ilkokul

devre-i mütevassıta: 6 Ekim 1913 tarihinde çıkarılan “Tedrisat-ı İptidaiye Kanun-ı Muvakkati” (İlköğretim Geçici Kanunu) uyarınca ilk öğretim 6 yıl olarak belirlenmiş ve sıbyan mektepleri de iptidai mekteplerine dahil edilmiştir. Eğitim süresi her biri iki yıl olmak üzere üç devreye ayrılmıştır. Bu devreler; “devre-i evvel”, “devre-i mütevassıta” ve “devre-i ailye”dir.

devre-i ailye/aliyye: İlköğretimin iki yıllık devrelerinden sonuncusu. Genelde askeri okullara girebilmek için bu bölümün bitirilmesi gerekir.

Bidayet: başlangıç

ba-istida: dilekçeyle başvuru

efrad-ı cedide mektebi: Yeni asker mektebi ( acemi er eğitim okulu). Erler bu okullarda üç aylık eğitim gördükten sonra kıtalara gönderiliyordu. Bu okullarda erlere askeri ve mülki vazifeleri öğretiliyordu.

zir: aşağı, alt

hey’et-i mezkureye tevdi: bahse konu heyete teslim

Şahadetname: Bir işin yapılmasına müsaade veren resmi izin kağıdı.

Emraz: hastalıklar, marazlar

İlmühaber: resmi vesika

Muatat: vermek

Laakal: en az

Mübeyyin: beyan eden

izn-i tahririsi: Yazılı izin belgesi

talip atrafından mümza: istekli tarafından imzalanmış

tedrisat-ı bahriye şubesi: Birinci Daire (Erkân-ı Harbiye-i Bahriye Dairesi)'nin şubelerinden birisi. Eğitim dairesi.

madde-i sabıka mucibince: Bir önceki madde gereğince

şayan-ı kabul: kabul edilmeye layık, münasip

teftik: ayırmak

kararını alakadarana tefhim: Sonucu muhatabına anlatmak, açıklamak

netice-i tetkikatını mübeyyin raporu: İnceleme sonucunu açıklayan raporu

cevab-ı red: Hayır cevabı

mani-i kabul: Kabul edilmesine engel

hey’et-i imtihaniye: Sınav Kurulu, heyeti

programına tevfikan: programına uygun olarak

bed ile: Başlayarak

kabul-i kat’i: Kesin kabul

merbut cetvel: Ekli, bitişik liste

kaffe-i şeraiti: Bütün şart ve koşullar

ikinci daire: Personel İşlerine bakan bahriye dairesi.

daire-i mezkure: Bahsi geçen daire

sefain-i saire: Diğer gemilerle

zirdeki: aşağıdaki

kaffe-i muamelat: Bütün işlemlerde, işlerde

vicdani hareke: vicdani hareket

Silk-i bahrinin fenni aksamı: Deniz yolunun ve Denizciliğin türlü kısımları, gemiciliğin her yönü.

ülfet: Alışma, ünsiyet

tanzim-tebdil:Düzenlemek-değiştirmek

sen-i tedrisiye nihayetinde: Eğitim dönemi/yılı sonunda

taht-ı riyaset:Başkanlığında

sefine-i mezkure zabitanı: Bahse konu geminin subayı

mümeyyiz: İmtihandaki talebenin bilgisini imtihan ederek yoklayan kimse

fayda melhuz: Fayda sağlaması düşünülen, akla gelen, fayda sağlayabileceği değerlendirilen

etvar cihetiyle: Hal, tavır ve davranış yönüyle

müstakbelen efradın amiri olmağa layık: İlerde, gelecekte askerin amiri olmaya layık

ipka: Azletmeyip yerinde bırakmak, sınıfta bırakmak

sevahil-i Osmaniye ve Ecnebiyede icray-ı seyi ve sefer: Osmanlı ve yabancı kıyılarda gidiş-geliş yapar.

Hidemat: Hizmet, vazife

malumat-ı fenniyelerinin tevsii için: İlim, bilim ve sanat bilgilerini artırmak için

tedris: Okutmak, öğretmek, ders vermek

müktesebat-ı fenniyenin: Kazanılmış, öğrenilmiş olan ilim, bilim ve sanat bilgilerinin

mütebakisi: arta kalanı, geri kalanı

fevkalade ifay-ı hizmet:Hizmeti normalin üstünde yerine getirenler, üstün hizmet edenler

ibraz-ı ehliyet: Yeterlilik ve liyakat gösterenler

alamet-i mahsusa: Özel işaret, rütbe işareti

Seyyar mektep sefinesi: Seyyar okul gemisi

dige nokat nazarından: Diğer noktalar, hususlar itibarıyla

takaddüm: Önde olma, kıdemli olma

istifade me’mul olmayan: Fayda beklenmeyen, umulmayan

meynında: Arasında

sinn-i mükellefiyete vasıl olanlar: Yükümlü çağa, yaşa ulaşmış olanlar

kur’a efradı: Kuraya tabi erat, asker

hüsn-i ahlak sahibi: İyi ahlak sahibi

salahiyetini haiz: Yetki ve sorumluluğa sahip olma

ikmal-i tahsil: Eğitimini bitiren, tamamlayan

hidemat-ı sairede yetişenlere: Diğer hizmet ve vazifede (branşta) yetişenlere

husulünde: Hasıl olmasında, olanak olmasında, fırsatta

hizmet-i askeriyelerini ba’de-l-ikmal ihraç: Askeri hizmetlerini tamamladıktan sonra

Esbab-ı mücribe: Lazım gelmiş, icab etmiş zorunlu haller sebebiyle

sefaine tevzi: gemiye dağıtım

sefine: Gemi

efrad-ı bahriye ve gedikliler hakkında kanunname ahkamına göre: Bahriye askeri ve gedikliler hakkındaki kanunname hükümlerine göre

veçhiyle: şekilde

Mekteb-i Fünun-i Bahriye: Deniz Mühendis Okulu

ahkamı mefsuh: Hükümleri yürürlükten kaldırılmış

tarih-i neşrinden muteber: Yayım tarihinden itibaren hükümleri geçerli olan

mevki-i meriyete vaz’ını: Hükümlerinin yürürlüğe konulmasını

nizamat-ı devlete ilavesini irade eylemek: Devlet Kanunlarına ilavesini emir eyledim

şakiran/şakird/şakirdan: Talebe, öğrenci.

AÇIKLAMALAR VE YORUM

denizasb1- 1890-1924 yılları arasında açılan Astsubay okulları değişik isimler altında eğitimlerini sürdürmüşlerdir. Assubay okullarının bu dönem içinde almış oldukları isimleri şöyle bir sayarsak, aşağıdaki şekilde belirtmemiz gerekir:

  • Gedikli Küçük Zabit Mektebi
  • Küçük Zabit Mektebi
  • Gedikli Mektebi
  • Şakiran/Şakirdan Mektebi
  • Çırak Mektebi
  • Gençler Mektebi

2- Bu mektep ve yetiştirdikleri öğrenciler arasında bazı ince farklılıklar olduğu da düşünülebilir. Örneğin, meslek ve sanat üzerine eğitim yapan okullara “Çırak Mektebi ya da Gedikli Mektebi”, doğrudan askerlik konusu üzerine eğitim yapanlara ise “Küçük Zabit Mektebi” denilmiş olabilir. Bu değerlendirmeyi, aynı anda farklı isimler altında da eğitim veriyor olmalarına dayandırmaktayım. İlerde yapılacak araştırmalar bu konuyu aydınlatacaktır.

3- Bu açıdan bakıldığında, yukardaki Nizamname metninden anlaşılacağı üzere, Makine Çırak Mektebi mezunlarının gemilere katılışında neferlikten başladığını görmemiz de şaşırtıcı değildir. O mesleğin ehli olmak için tıpkı ahilik geleneğinde olduğu gibi en alttan başlanmaktadır.

Selçuklular ve Beylikler döneminde etkili olan Ahi-esnaf örgütü toplumdaki etkisini zamanla yitirdikten sonra, ülkede meslekî yönden bir karışıklık olmasını önlemek için, 1727’den itibaren 'Gedik' usulü uygulanmaya başlanmıştır. Buna göre bir kişi çıraklık- kalfalık kademelerini geçip usta olmadıkça dükkan açamazdı.

Buradan anlaşılacağı üzere, bu yapıyla Küçük Zabit ya da Gedikli Zabit yetiştirilmesi arasında bir bağ vardır. Bir mesleğe ya da sanata, branşa dayalı Assubay yetiştirilmesinde bu “Gedik” usulü esas alınmış, askerlikte ise mutlak itaatin aşılanması yeterli görülmüştür. Yani esnaf tipi bir yapılanma ile askeri yapı harmanlanmış, ortaya böyle bir teşkilatlanma çıkmıştır.

4- Gedikli Zabit rütbe yapılanmasının Küçük Zabitlerin başarılı olanlarını zabit yapmak üzere, İngiliz sisteminden alınıp tasarlandığını da hatırlatmamız gerekir. Böylece, Harp Okulu mezunu zabitler ile assubaylıktan terfi eden zabitler arasına da kalın bir çizgi çekilmiş oluyordu. Assubaylıktan Zabitliğe terfi edenler Gedikli Zabit olabiliyor ve ancak, Birinci Sınıf Gedikliliğe kadar yükselebiliyordu.

5- Mektebe alınan öğrencilerin, devre-i mütevassıta eğitimini tamamlamış olması şartı, o dönem için oldukça iyi bir eğitimin assubaylık için ön koşul olduğunu gösteriyor. Hele ki, devre-i ailye tahsilini görmüş olanların tercih edileceğinin açıkça belirtilmesi, apayrı bir önem taşıyor. Bu devreyi bitirenler aynı zamanda zabit yetiştiren okullara da gidebiliyordu. Buradan assubaylık mesleğinin daha başlangıcında dahi, iyi eğitim görmüş, zeki ve başarılı öğrencilerin kazanılmasıyla oluştuğu çıkarımını yapabiliriz.

6- Renk körlüğünün kabule engel olmayışı da ilginç bir değerlendirme olsa gerek. Belki de o dönemlerde bu sorun o kadar da önemsenmiyordu.

7- Eğitimin üç yılı Kışla gemisinde, geri kalanı ise 21 ay olarak seyyar gemide verilmektedir. Kışla gemisinde öncelik askeri terbiye ve itaat iken; seyyar gemide öncelik, mesleki eğitime verilmektedir. Bu dönemde torpidoculuğun da güverte branşı olarak değil de, Makine branşı olarak değerlendirilmesi ilginçtir.

8- Mecburi hizmet konusunda, bugünkünden daha iyi şartların olduğunu da belirtmemiz gerekir.

  • Tarih: 1915, öğrenim görülen süre beş yıl, mecburi kılınan hizmet ise 10 yıldır.
  • Tarih: 2011, öğrenim görülen süre 2 yıl, mecburi kılınan süre 15 yıldır. Sevr Antlaşmasında dahi İşgal güçlerince belirlenen ve Küçük Zabitler için zorunlu kılınan hizmet süresi 12 yıldı. Demek ki bazen, tarih ilerlese de, kafa yapısı gerileyebiliyor. Değerlendirmeyi, hala bu süreyi zorunlu kılan komuta kademesine bırakıyoruz.

9- Bu kanunun üzerinde yer alan tarih 20 Aralık 1915'tir. Bu kanunla birlikte Makine Gedikli Mektebi 30 Aralık 1915'te kurulur ve Tir-i Müjgan gemisinde eğitime başlar. Ardından 03 Şubat 1916 tarihinde Gemici Çırakları Nizamnamesi'nin yayınlanması ile birlikte, Güverte Gedikli Mektebi kurulur ve İclaliye gemisi ile Muin-i Zafer Korveti’nde eğitime başlar.

10- Muin-i Zafer: 1868 yılında Londra/İngiltere'de inşa edilmiş, 1870 yılında hizmete girmiştir. 1946 yılına kadar hizmette kalmıştır. 71,9 Mt. Boyunda ve 10,9 Mt. eninde olup, 15,5 Kts. Sürat yapabilmekteydi. 150 mm, 75 mm ve 57 mm'lik topları mevcuttu. 1903-1906 yılları arasında Ansaldo firması tarafından, İstanbul'da tadil edilmiştir. 1913 senesine kadar Torpido Gemisi olarak görev yapmış ve 1910-1913 yılları arasında İzmir'de bulunmuştur. Birinci Dünya Harbinde İclaliye gemisiyle birlikte Heybeliada önlerinde atıl kalmış olmasına rağmen, gemi üzerinden sökülen toplarının Dardanos Bataryası'nda ve Mesudiye Bataryasında kullanılması vesilesiyle Çanakkale Savaşı'nda da yer almıştır. Daha sonra Güverte Gedikli Mektebi için eğitim gemisi olarak tefrik edilmiştir. 1920 yılında İzmit'te Kışla gemisi olarak kullanılmaya başlanmış, 1928 senesinden itibaren ise denizaltı yatak gemisi ve okul gemisi olarak hizmetini sürdürmüştür. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanlarından E.Ora. M.Ali Ülgen'in 1910'lu yıllarda Topçu Subayı olarak görev yaptığı gemidir.

İclaliye: 1868 yılında, S. Tecnico Triestino Tersanesi tarafından, San Rocco, İtalya'da yapımına başlanmış ve 1871 yılında hizmete girmiştir. Boyu 63 Mt., eni 12,8 Mt. olan gemi 1928 yılına kadar hizmetini sürdürmüştür. 57 mm.lik toplara sahip olan geminin sürati ise 12 Kts.'dir. 1910'lu yıllarda tadilat gören gemi, 1914 senesinde İhtiyat Filo'ya alınmıştır. 1915-1918 yılları arasında Güverte Gedikli Mektebi Okul gemisi olarak eğitim hizmeti vermiş, 1924 senesinde Gölcük'e getirilmiştir. Bu tarihten itibaren yatak gemisi olarak hizmet vermiştir.

Tir-i Müjgan: 1883, İngiliz yapımı olup, 4050 Tonluk Osmanlı Donanması Nakliye gemisidir. Taşıt ve depit gemisi olarak kullanılmıştır. Sürati saatte 14 Kts'dir. 1906 yılında Londra/İngiltere'den satın alınmıştır. 1921 yılına kadar hizmette bulunmuş ve o yıl hurdaya ayrılmıştır. Bir dönem, Makine Gedikli Mektebi için eğitim ve okul gemisi olarak da kullanılmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın en çetin dönemlerinde, Karadeniz'de Kızılırmak ağzında (Bafra) karaya oturduğu (1920 sonları) kayıtlara geçmiştir . İstiklal Mücadelesi'nin ilk ve tek deniz savaşını yapan Alemdar Gemisi, karaya oturmuş olanTir-i Müjgan'ı kurtarmak bahanesiyle, işgal güçlerinden kaçırılmış ve Karadeniz sularında, Milli Mücadele adına koca bir destan yazmıştır.

11- Sultan Mehmed Reşad: 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul'da doğdu. İttihat ve Terakki Partisi'nin desteğiyle 27 Nisan 1909 tarihinde ve 65 yaşındayken tahta çıktı. Padişahlığı sırasında yönetimin daha çok İttihat ve Terakki Partisi'nin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa'nın kontrolünde olduğu vurgulanır. 3 Temmuz 1918 tarihinde kalp yetmezliğinden vefatına kadar tahtta kalmış ve döneminde Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ile Birinci Cihan Harbi yaşanmıştır.

dzasb12-Bu tarihi nizamnamenin; assubayların hangi aşamalardan geçerek, şimdiki kazanımlarını elde ettiklerinin iyi anlaşılması açısından önemli olduğunu düşünmekteyim. Batıdan taklit bir sistemi, usta-çırak merkezli bir yapıyla harmanlayarak ordumuzda denemek istemişler ama pek fazla başarı sağlayamamışlardır. Çünkü, assubaylık tarihsel geleneği itibarıyla pek çok özellik ve kendine has değerler taşıyan kutsal bir meslektir. Assubaylığın süregelen tarihsel yapısı bu dar bakış açısına karşı koymuş, assubaylar; bilgi, tecrübe, liderlik ve çağdaşlığı hem teknolojide hem de kafa yapısında özümseyerek onların zihnindeki sınırları zorlamıştır. Teknolojiye anında uyum sağlamış, çağın gerektirdiği yabancı diller konusunda kendi kendisini geliştirmiş, hem ordulardaki hem de toplumlardaki değişimlerin analizini doğru yapma becerisini göstermiş ve karşısına çıkan bütün engelleri aşmayı başarmıştır. Tüm bu başardıklarıyla; karanlık zihniyetlerin zulüm engebeli dağlarında fırtınalar estirmiş, kendini farklı ve üstün görenlerin kastçı beyin hücrelerine, bir yanardağ misali aydınlık lavlarını püskürtmüştür.

Hazırlayan: Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

KAYNAKÇA
  1. Çıraklık Eğitiminin “Osmanlı Dönemi”Durumu/Yrd. Doç. Dr. Ali Şahinkesen
  2. Osmanlı Bahriye Teşkilatında Reform Çabaları (1876-1922)/Levent Düzcü/Doktora Öğrencisi/Gazi Üni.
  3. İptidai'den Darülfünun'a Mektep Hayatı/Necdet Sakaoğlu/Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi/9 Ocak 2008
  4. Tanzimat Döneminde İlköğretim/Bekir Buluç/ Öğretim Elemanı
  5. İkinci Meşrutiyet Devrinde Eğitim hareketleri (1908-1914)/Tablo-15/Prof. Dr. Mustafa Ergün/Ankara-1996/
  6. Medreseden Mektebe Osmanlı Eğitim Sistemindeki Değişme/Prof. Dr. Mustafa Ergün/Afyon Kocatepe Üni.
  7. Devletlerarası Hukuku ve Siyasi Tarih Metinleri (Cilt-1)/ Prof. Nihat Erim/Türk Tarih Kurumu-1953
  8. http://www.osmanlicaturkce.com/
  9. http://www.osmanlimedeniyeti.com/makaleler/sozluk/osmanlica-sozluk-sh.html
  10. Cumhuriyet Donanması 1923-2005/ İstanbul-2005
  11. Nedenleri ve Sonuçları ile Çanakkale Savaşları/Ar. Gör. Burhan Sayılır/Çanakkale 18 Mart Üni.
  12. Yemen İsyanı ve Tokat Redif Taburu (1905-1906)/Yrd. Doç. Dr. Cengiz Çakaloğlu/ C.B. Ü. Fen Edb. Fak.
  13. http://www.turkeyswar.com/navy/fleet.htm
  14. Alemdar Destanı/Atılay Durmaz Demiroğlu
  15. Karadeniz'de Bir Destan: Gazi Alemdar Gemisi/ Tarihçi Yazar Gürdal Özçakır-Dz. Bnb. Mehmet Dönmez/Deniz Basımevi
  16. http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=266
  17. Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi/İhlas Matbaacılık A.Ş.
maonun-askerleri-2

Assubayları Mao’nun askerlerine benzeten bu sözler çok uzun yıllar karşılıksız bırakılmıştır. Sadece “Yürüyüşün hiçbir aşırı ucun ve hiçbir ideolojinin tesiri olmaksızın anayasa teminatı altında yapıldığı” şeklinde bir bildiri yayınlanmasıyla yetinilmiştir. Aradan geçen zaman içinde ülkemizde demokratik hak ve özgürlükler gelişmiş ve assubaylar artık bu söyleme cevap verme özgürlüğüne -tam anlamıyla olmasa da- kavuşmuştur. Şimdi o dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur’un yapmış olduğu benzetmeyi yakından inceleme zamanıdır. Çünkü Muhsin Batur’un ve Kenan Evren’in izinden giderek, Türk Silahlı Kuvvetlerini sınıflara ayırmaya çalışan ve kendilerinin üstün sınıf olduğuna inanan bir yapı hala sürdürülmektedir. Ordunun ast kesimlerine hala “düşman ordusunun askerleriymiş gibi” davranılmakta, hakta ve hukukta üvey evlat muamelesi reva görülmektedir. Üniforma şeklinden özlük haklarına kadar süren bir ayrımcılıkla “biz ve ötekiler” diye ikilemeler yaratılmaktadır. Deniz Assubay Meslek Yüksek Okulu öğrencilerinin yazlık üniforma ayakkabısının rengine kadar varan bir ırkçılık söz konusudur. Yarım kanatlar, çeyrek kanatlar söz konusudur. Çıkmış yasayı bile emir-komuta ile ilga ederek, koskoca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni karikatürize durumlara düşüren demokrasi evrimine tabi olamamış bir üst yapı söz konusudur. O yüzden bu Mao’nun askerleri benzetmesini inceleyelim ki, bakalım Uçan Şair Batur ne demek istemiş ama nereye varabilmiş?

Edebiyat Sanatlarında yer alan benzetmenin tanımı şudur: Aralarında bazı özellikleri açısından ilgi kurulabilen iki unsurdan benzerlik bakımından güçsüz olanı güçlü niteliklere ve özelliklere sahip olan diğer unsura benzetmektir. Benzetme (teşbih) sanatı dört benzetme unsurundan oluşur;

Benzetilen: Aralarında benzerlik kurulan unsurlardan özelliği ve niteliği bakımından zayıf olun unsurdur. Burada benzetilen Assubaylardır.

Kendisine benzetilen: Benzerlik kurulan unsurlardan nitelik ve özelliği bakımından üstün ve güçlü olduğu için kendisine benzetme yapılan unsurdur. Burada kendisine benzetilen Mao’nun askerleridir.

Benzetme edatı: Unsurlar arasında benzerlik ilgisi kuran edat ya da edat görevini yüklenmiş sözcükler, ekler. Bunların başlıcaları şunlardır: gibi, tek, andırır, benzer, nitekim, sanki, gûyâ, , misâl, kadar, âdetâ, nisbet, meğer ki, tıpkı…

Benzetme yönü: Benzerlik kurulan unsurlar arasındaki benzeşme ilgisi ve yönüdür. Burada hak arama eylemlerinde assubayların değil de eşlerinin olması, “Mao’nun askerleri gibi karılarının arkasına saklanılması” olarak yorumlanmakta ve assubaylar; cesur olmadıkları gibi daha ileri gidilerek korkak olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu kadarla yetinilse iyi ama bir de benzetmenin içinde olağanüstü bir tehdit gizlidir. Aslında bu sözü söyleyen generalin aklından neler geçirdiğini ortaya koyan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin o siyasi çalkantılara bulandığı günlerde bile bir demokrasi ve hukuk devleti olmayı başarması nedeniyle uygulayamadığı kendi silah arkadaşlarına kurşun sıkma niyetini ortaya çıkarıyoruz. Hak arayan assubay eşlerini sokaklarda kurşuna dizdirme niyetini. Pandora’nın kutusunu açıyoruz ve bir generalin aslında ne demek istediğini, ne yapmak istediğini gözler önüne seriyoruz. Bu satırları dehşet içinde okuyacak ve 1970 yılında hak ve hukuk için sokaklara dökülen, onurlu bir mücadele veren meslektaşlarımızı Allah’ın koruduğunu görecek ve şu soruyu soracaksınız:

Ya bu eylemler bir sonraki bahar yapılsaydı? Ya 12 Mart 1971 Muhtıra günlerinde assubaylar sokağa dökülseydi? Acaba nasıl bir son yaşanırdı?

Sizleri bu sorularla başbaşa bırakarak, incelememize devam edelim.

Benzetilen assubayları yukardaki satırlarda sözcüklerimizle anlatmaya çalıştık. Bir kuvvet komutanı generalin böyle benzetme yapması (benzetme yönü esas alındığında) çok şaşırtıcı. Sanki eşit şartlarda dövüşecek iki gladyatör varmış gibi konuşmuş. Oysa assubaylar elleri ve ayakları zincirle bağlanmış esir gladyatörler gibidirler. Sayın general ise onlarla bu şekilde erkekçe bir dövüşe atıf yapmaktadır. Askeri Ceza Kanunu’ndan, Askeri mahkemelerden, mahkemelerdeki subay üyeden, pratikte uygulanan haksızlıklardan, ordudaki asta yönelik yapılan haksızlıklardan, mutlak itaat kavramından, katıksız hapis cezalarından, oda ve göz hapislerinden, astının giyimine, kuşamına ve hatta özel yaşamına karışan amirlerden hiç söz etmemektedir. Bu şartlarda nasıl olup da er meydanında adil bir güreş ya da dövüş beklentisine girmiştir, anlamak mümkün değildir!

Kaldı ki, assubayların cesaretini merak ediyor idiyse, şanlı tarih sayfalarını açıp okuması yeterliydi. Hatta öyle çok uzaklara gitmesine de gerek yoktu, babasının silah arkadaşlarını öğrense, onların kahramanlık hikayelerini dinlese kafi gelirdi.

Neyse, konuyu bir an önce şu “karılarının arkasına saklanan Mao’nun askerleri”ne getirmekte fayda var.

Mao ve Lenin bildiğiniz gibi Kominizm ideolojisinin önderlerinden ikisidir. Lenin, komünist devrime giden yolda işçilerle birlikte şehir eylemlerini savunurken, Mao; köylü sınıfını devrimin öncüsü kabul etmiş ve kır gerillaları ile kazanılacak gerilla savaşının savunuculuğunu yapmış, bizzat uygulamıştır.

Japonya’nın 1931 yılında Çin’i işgal etmesi sonrasında başlayan Mao önderliğindeki direniş hareketleri gerilla savaşının doktrinin gelişmesine katkıda bulunan olaylar zinciridir. Küçük fakat güçlü bir devlet olan Japonya’yı Çin topraklarından atmak için, o zaman büyük fakat zayıf bir ülke olan Çin, gerilla savaşı taktiklerini etkili bir şekilde kullanarak 1945 yılına kadar savaşmıştır.

Mao tarafından Japonlara karşı geliştirilen direniş stratejisi, “uzatılmış savaş stratejisi” olarak isimlendirmiş olup, üç aşamadan oluşuyordu.

  • Hükümet kontrolünün dışındaki kırsal kesimlerde gerillaların eğitildikleri, dinlendikleri ve hazırlık yaptıkları kurtarılmış bölgeler oluşturmak (STRATEJİK SAVUNMA)
  • Kurtarılmış bölgeleri genişleterek, hükümet güçlerini yıpratma savaşıyla zayıflatmak ve gelecekteki ordu için gerekli silah ve malzemeyi toplamak, (STRATEJİK DENGE)
  • Açık savaş taktiklerini kullanarak kesin sonuçlu bir taarruzla şehirleri ele geçirmek. (STRATEJİK TAARRUZ)

Uzatılmış savaş stratejisinden umulan şey şuydu: İşgal ordusunun savaşın başlangıcında ümit ettiği zaferi hemen elde edememesi ve yıllarca sürecek bir savaşın ekonomik ve politik yükü altında ezilmesi. Buna karşılık her geçen gün halk arasında işgalciye karşı duyulan nefret artacak ve çoğalan nefretin sonrasında direniş kuvvetleri her daim güçlenecek ve böylece işgal kuvvetleriyle savaşacak bir düzenli ordu oluşacaktı.

Mao’ya göre; gerilla birliklerinin bir bölgeyi düşmandan kurtarmak gibi bir hedefi yoktur ve bulundukları bölgeleri gerektiğinde, geçici olarak, düşmana terk edebilir. İşgal altındaki toprakların geri alınması, ulus çapında girişilecek stratejik karşı-saldırıyla yapılacaktır. Bu nedenle Mao’nun askerleri hedefledikleri başarıyı elde etmek için düşmanla muharebeye tutuşmalıydı ama durumları uygun değilse, şartları zorlamamalı, derhal düşmandan uzaklaşmalıydılar.

Çin kadar insan kaynağına sahip olamayan Japon ordusu, Çin topraklarını işgal ederken birçok bölgede kontrolü sağlayamamış ve bu bölgelerde üslenen Çinli gerilla kuvvetleri, çoğu zaman düzenli askeri birliklerden bağımsız olarak Japon birlikleriyle savaşmışlardır. Japon ordusu, askeri birliklerinin sayıca az olması ve yabancı topraklarda savaşmasının yanı sıra, Çin’in gücünü küçümsemesi ve Japon komutanlar arasındaki çekişmeler, stratejik koordinasyon eksikliği nedeniyle savaşın inisiyatifini bir süre sonra kaybetti. Diğer taraftan Çin, savaşın başlangıcında savunma durumunda olmasına rağmen savaş tecrübesi arttıkça, taarruz doktrinini uygulamaya ve harekatını gerilla birlikleriyle destekleyerek inisiyatifi ele geçirmeye başladı.

Kaldı ki, Mao’nun Çin’deki devrimi de uzun soluklu bir mücadelenin sonucudur. Mao, zor şartlar altında çok önemli kararlar alarak mücadelesini sürdürmüştür. Özellikle 12.000 kilometrelik “Uzun Yürüyüş” Mao’nun askerlerinin sabır, azim ve inancının bir zaferi olarak hala örnek gösterilen bir olaydır. Kuşatılmışlıktan aydınlığa çıkan yoldur Uzun Yürüyüş. Zulümden özgürlüğe tam 12.000 kilometre. 1921 yılında başlayan Maocu devrim mücadelesi 1949 yılında zaferle noktalanmış ve Mao’nun askerleri tüm sömürülen halklar için örnek gösterilmiştir.

İşte sevgili generalimizin assubaylara benzettiği Mao’nun askerleri böylesine kahraman askerlerdi. Yukardaki metinlerden bize hala öcü gelen “komünizm” ibarelerini silip yerine kutsal mücadele yazarsanız pek çok şeyin değiştiğini göreceksiniz. Hatta İstiklal Savaşımızın başlangıcında yer alan Kuvayı Milliye Hareketi ile Mao’nun askerlerinin yaklaşık olarak aynı taktikle savaştıklarını saptayacaksınız. Dolayısıyla cahil bir general, bilmeden, Türk assubaylarını aşağılayacağını sanarak, onurlandırmıştır. Gerilla tipi savaşta büyük hedef için küçük başarılardan vazgeçebilmek bir Türk generali tarafından korkaklık olarak değerlendirilmiştir. Oysa bugün bile pek çok mazlum ülke mücadelesini Mao’nun uzatılmış savaş stratejisini temel alarak bu “vur-kaç” taktikleriyle yapmaktadır. Aksi takdirde, kendinden güçlü olanı yenebilmek zaten mümkün değildir.

İlginç olan, askeri bir şahıs olarak bir generalin defalarca denenmiş ve başarılı olmuş bir taktiği ve böylesine ihtişamlı bir orduyu, askerlerini küçümsemesidir. Demek ki, Allah her kuluna ileri görüşlü olmayı ya da askeri strateji okumayı tam anlamıyla bahşetmiyor. O yüzden de kimi generallerin adı tarihe altın harflerle yazılırken kimisinin esemesi bile okunmuyor.

Derviş’in fikri neyse, zikri de odur” demiş atalarımız. Aşağıda okuyacağınız satırlar bu muhteşem generalimizin aklından geçirdiği şeyler için size kılavuzluk edecek yaşanmış bir hikayedir. Mao’nun mücadelesinde karılarının arkasına saklanarak eylem yaptığı söylenen belki de yegane andır. Başka bir kesitte kadınlar bu kadar ön planda değildir. Assubaylar için kullanılan “karılarının arkasına saklanan Mao’nun askerleri” benzetmesi gerçek anlamda bu hikayede yer alan bölüm için kullanılmıştır. Lütfen ibretle okuyunuz:

“AT GÜNÜ OLAYI VE KANLI GELİŞMELER

12 Nisan 1927 günü sabahı saat 4’ü biraz geçerken bir ırmak vapurunun hüzünlü sis düdüğü Şanghay’ın batı semtlerinde yankılandı. Bu ses bin “silahlı emekçi”nin desteklediği milliyetçi birliklere verilen bir işaretti. Emekçiler birörnek mavi üniformalar giymişlerdi ve üzerinde göng (emek) karakteri işlenmiş kolluklar takıyorlardı. İşaret verilince kentin Nandao ve Çabey işçi sınıfı semtlerindeki komünist tahkimatının çevresinde mevziye girmek üzere sessizce harekete geçtiler. Belediye Konseyi görevi kolaylaştırmak için milliyetçi komutan Bay Çongsi’ye, adamlarını yabancılara ait bölgeden serbestçe geçirme izni vermişti.

Saldırı şafak sökerken başladı. “Emekçiler” aslında Şanghay’ın yer altı dünyasına hakim Yeşil Çete Örgütünün üyeleriydi. Hazırlıksız yakalanan komünistler, zamanında silah başı yapıp savaşamadılar. Sadece silah depolarının bulunduğu Genel İşçi Sendikası merkez binalarında ve ticari basın bürolarında komünistlerin önderliğindeki işçiler barikatlara geçerek ciddi bir direniş gösterebildiler. Sabahın ilerleyen saatlerinde ordu makinalı tüfekler ve sahra topları getirince, bu direniş de ezildi. “Komünistlerin gücünün kırıldığını söylemek belki aşırı olur” diyordu The Times muhabiri, “ancak büyük bir yenilgi aldıkları kesindir.” İngiliz yönetimindeki belediye polisinin yaptığı tahminlere göre 400 kişi öldürülmüş, daha fazlası yaralanmış ve tutuklanmıştı.

Ertesi gün, o sırada Şanghay’da bulunan üst düzey komünistlerden Çu Enlay genel grev talimatı verdi ve kentin büyük bir bölümünde hayat durdu. Tekstil imalathanelerinde çalışan, aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu bin kadar işçi bir dilekçe vermek üzere Askeri Karargah’a doğru yürüyüşe geçti. Bundan sonra olanlar North China Herald’ın manşetinde özlü biçimde aktarılıyordu: “Çabey’de Dehşet: Komünistlerin Karıları ve Çocukları Ön saflarda… Buna Rağmen Asker Ateş Açıyor.” Gazete haberine göre göstericiler silahsızdı; askerler birkaç metre mesafeden yaylım ateşi açmışlardı. Yaklaşık yirmi kişi anında öldü. İki yüzden fazla kişi kaçarken vuruldu. Görgü tanıkları cesetlerin yük kamyonlarıyla taşınarak toplu mezarlara gömüldüklerini bildirdiler.”

Burada gördüğünüz emekçiler denen kesim Çin’in milliyetçi kuvvetleri tarafından kullanılan işçi kesimidir. Çin Devriminin esası köylü ve işçi temellidir. Fakat öncelik köylüdedir. Milliyetçiler tarafından işçilere komünistlerin mücadelesinin onları işsiz bırakacağı, komünistlerin yalnız zenginlerin değil, işçilerin de düşmanı olduğu aşılanmış ve bu anlayış zamanla değişmiştir. Bu yüzden başlangıçta sadece bilinçli işçiler komünist devrim mücadelesinde yer almıştır. Milliyetçiler tarafından kurgulanan işçi birlikleri komünistlerin üzerine salınmış, kitleler birbirine kırdırılmış ve gereken yerde devreye ordu girmiştir.

Burada gördüğünüz gibi dilekçe vermek için belli bir makama giden kadın ve çocukların da olduğu bir yürüyüş grubuna sözcüklerle tarif edilemeyecek derecede vahşice saldırılmış, yaylım ateşi açılmıştır. İşte uçan generalimizin assubaylara karşı uygulamak istediği şey budur. Böyle bir katliamı içinden geçirmiş, kanunlar gereği yapamayacağını anlayınca da söylemekle yetinmiştir. Hasbelkader bu eylemler 1971’in baharında olsaydı, işte bu ibretle okuduğunuz satırların bir benzeri belki de bizim sevgili yurdumuzda yaşanacaktı.

Meğer adam içinden geçenleri şifreleyerek söylemiş. O dönemde bu işi derinlemesine inceleyen birileri olmadığı için adamın tam olarak ne demek istediği gözden kaçmış. Niyeti assubay ailelerini kurşuna dizdirmekmiş meğer! Vallahi bravo. Türkiye Cumhuriyeti böyle bir general yetiştirdiği için gurur duymalı ve hatta bu generalle paralel düşüncede davranışlar sergileyenleri de elleri acıyana dek alkışlamalı. Tarihimizin başlangıcından bu yana hep omuz omuza savaştığımız, emirler aldığımız, fikirler verdiğimiz, komutaları altında nice başarılar, büyük zaferler kazandığımız ve silah arkadaşımız olarak nitelendirdiğimiz, komutan olarak benimseyip kan kardeşi bellediğimiz üstsubaylar, her geçen gün bizlerden uzaklaşıyor, bizleri düşman görüyor, hatta kimilerinin aklından hak arayan ailelerimizi kurşuna dizmek geçiyor. Okullarda yetişen gencecik Harp Okulu Öğrencilerine kendi astları düşmanmış gibi anlatılıyor ve bir aklıselim tüm bunlara dur diyemiyor! Vallahi pes diyoruz. Pes doğrusu!

Bütün bunları görünce “Orgeneral Muhsin Batur’un komutan olduğu bir kuvvette çalışamayacaklarını bildirerek, bağlı oldukları kuvveti değiştirmek isteyen havacı assubay meslektaşlarımızın” aslında ne denli yerinde bir karar verdikleri, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin birlik ve beraberliği adına ne kadar anlamlı bir duruş sergiledikleri ortaya çıkıyor. O gün bu onurlu direnişi gösteren Atatürk Çocukları, sırf assubayların hakları için değil, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin onuru için de dimdik durabilmeyi başarmış gerçek birer yiğit ve kahramandırlar. Assubaylar için yazılan tarih, bunu hep böyle hatırlayacak, hep böyle anlatacak ve hep böyle efsaneleştirecektir.

Sırf edebiyat dünyasına biraz katkımız olsun diye, benzetme sanatına beşinci elemanı da ekleyeceğiz ve şöyle soracağız: Benzetmeyi yapan kim ki?

Benzetmeyi yapan General Muhsin Batur çok ilginç bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Pek çok darbenin içinde yer alan bir Türk Subayı. 27 Mayıs’ta Adnan Menderes’i tutuklayan adam. Ordunun devrimci subaylarıyla 9 Mart 1971 ihtilalini yapacakken, Aaa! Bir de bakmışsınız 12 Mart Cuntasının içinde. Ne kadar da kararlı ve inançlıymış. Hatta dava arkadaşlarını ispiyonladığı dahi söyleniyor. Bu yapıda birisinin kahraman Türk assubaylarına laf söyleyebilecek son adam olması gerekir oysa!

İncelemeye devam ettiğimizde görüyoruz ki, beyefendi genelkurmay başkanı olmayı da çok arzulamış. Yazanlar öyle anlatıyor. Başaramayınca da Cumhurbaşkanlığına aday olmuş. Hani yüzlerce tur yapılıp da bir sonuç alınamayan seçimler. Ne kadar gururlu ve azimli ve de onurluymuş ki, ancak 6 Haziran 1980 tarihinde, 97. Turda adaylıktan çekilmek aklına gelmiş. Şahsi ikbalinin peşinde koşmamış hiç. Hep vatanını ve milletini düşünmüş.

12 Mart 1971 döneminde hava kuvvetleri jetlerini meclisin hemen üstünden ve alçak irtifada uçurarak TBMM’nin camlarını indirmesiyle meşhur olan ve Hava Kuvvetleri Komutanıyken dahi uçmasıyla tanınan generalimize Türk Ordusuna sunduğu bu değerli katkılarından dolayı medyamız tarafından “Uçan General” sanı verilmiş. Meclisin üzerinden uçma emrini verişiyle sizler anlıyorsunuz ki, tam olarak Atatürk’ü ve Cumhuriyeti özümsemiş bir generalle karşı karşıyayız!

Aradım taradım ve bu generalin koca hayatında ancak bir kaç hayırlı işe rastlayabildim:
  • 27 Mayıs 1960 İhtilalinde yapılan tutuklama sonrasında, Adnan Menderes’e uçağa kadar refakat ettiği sırada, emrindeki teğmenlerden birisi Adnan Menderes ve ekibine güvenlik açısından silah doğrultmuş, bu duruma kızan Albay Muhsin; "Her ne suç işlediyse işlesin, sonuçta halkın seçtiği 10 yıllık bir başbakana silah doğrultma" deyip silahların yerine konulmasının emrini vermiş bir adam olarak, takdir kazanmıştır.
  • Hava Kuvvetleri Komutanıyken “kendi uçağını kendin yap” sloganı ile yerli uçak sanayisinin kurulmasını özendirmiştir. O süreçte bu başarılabilmiş midir, o ayrı bir konu!
  • Hayatı boyunca yapmış olduğu bir başka hayırlı iş ise, Enis Batur isimli bir yayıncı ve şaire babalık etmiş olmasıdır.

Keşke babasına layık bir evlat olabilseymiş diyoruz. Çünkü babası Salim Bey, I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de Atatürk’ün birliğinde savaşırken İngilizlerin kullandığı dum dum kurşunu ile ağır yaralanmış, tedavi için Almanya’ya gönderilmişse de kol sinirlerinin kesilmiş olması yüzünden eski haline dönememiş bir Gazi’mizdir.

Bizce Yüzbaşı Salim Bey’in yüreğine saplanan ikinci dum dum kurşunu oğlu General Muhsin Batur olmuştur. Çünkü o, bu vatanın savunmasında babasının omuz omuza savaştığı silah arkadaşlarına karşı ihanet içinde bulunmuştur.

Bugün bile assubayların hak arayışları çeşitli şekillerde engellenmeye çalışılmaktadır. “Şimdi hak arama zamanı değildir, orduya saldırı vardır, birleşelim, bütünleşelim” nidaları çeşitli bildiriler şeklinde ortalarda dolaşmaktadır. Assubaylar zulme uğrarken akla gelmeyen birlik, bütünlük ve silah arkadaşlığı, ne hikmetse, birkaç general adaletin önünde hesap verecek diye gündeme taşınmaktadır. Hakta, hukukta assubayları yok gören zihniyet köşeye sıkıştığı ilk anda “bizler silah arkadaşıyız” söylemiyle karşımıza çıkmaktadır. Peki, yetmişli yıllarda silah arkadaşı değil miydik, mecliste assubaylarla ilgili yasalar oldu-bitti ile geri çevrilirken silah arkadaşı değil miydik?

Hadi hepsini geçtik, 9 Ekim 2010 günü yaş ortalaması elli beşi bulan onca emekli assubay Ankara’nın meydanlarında haykırırken bunlar kim, niye sokaklara döküldüler demek aklınızdan geçmedi mi?

Söyleyin sahiden, o gün bile silah arkadaşı olduğumuzu hatırlayamadınız mı?

Bugün assubaylar sizlere karşı kurulan cephelerde açıkça yer almıyorsa, bu düşkün durumunuzu lehine çevirmek için sizler gibi pusular kurmuyorsa, bilin ki bu; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin geleneksel yapısına ve değerlerine olan inanç ve bağlılığından kaynaklanmaktadır. Vatanına, milletine, bayrağına, cumhuriyetine ve Ata’sına olan derin ve kutsal bağlılığı böyle gerektirdiği içindir. Yoksa sizin can çekişirken bile, bize kazık atmaktan geri kalmayacağınız aşikardır.

Komutan astlarının da hakkını ve hukukunu gözetmek ve kollamak zorundadır” diye haykırmaktan yorulmuştuk. Sizler şimdi aynı sözleri Cumhurbaşkanlığı makamına söylerken, bizim bu serzenişlerimizi hiç hatırladınız mı? “Assubaylar da yıllardır bize böyle sesleniyordu yahu!” diye hiç aklınızdan geçirmediniz mi? Vicdanınızda yapraklar kımıldamadı mı hiç? Yoksa yine o iş başka, sizinki başka diye mi düşünmektesiniz? Hak ve adaletin sadece apoletlilere mahsus olduğu konusunda hala ısrarcı mısınız yoksa?

Haksızlığa uğradığımız her konuda dilekçemizi ve müracaatlarımızı Mao'nun Genelkurmay başkanına mı yapmalıyız acaba? Makam ve Görev tazminatını Çin Halk Ordusundan mı talep etmeliyiz? Çin Ordusunun üst makamlarına “bize niçin birinci derecenin dördüncü kademesini vermiyorsunuz?” diye mi yazmalıyız. Onlar Kominist ya, belki de “bizde sınıfçılık, ırkçılık yoktur” deyip verirler haklarımızı, ne dersiniz?

Mademki bizleri Mao’nun askerlerine benzetip, kutsadınız; öyleyse son sözümüzü de Mao Zedong söylesin. Belki silah arkadaşlarınızı hatırlamanıza sahiden katkısı olur:

"İnsanlar, dağların ardındaki ya da denizlerin ötesindeki güzellikler yerine, yalnız ayaklarının altındaki toprağı görmeye alışınca, kuyunun dibindeki kurbağa kadar dar görüşlü olurlar.

Oysa kafalarını kaldırıp evrenin sonsuzluğunu, yaşamın zenginliğini, insanlığın yüce davasının güzelliğini ve erdemini, insan yeteneklerinin çeşitliliğini ve bilginin verimliliğini gördüklerinde daha alçakgönüllü davranmaya başlarlar."

Aydın Kulak

Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
KAYNAKÇA
  1. Milliyet Gazetesi Arşivleri
  2. Assubaylığın Kronolojisi/ Aydın Kulak
  3. Fotoğraflarla Türk Demokrasi Tarihi/ Foto Muhabirleri Derneği/
  4. http://www.edebiyol.com/tesbih_sanati.html
  5. http://www.asimetriksavas.com/tr/maonun-uzatilmis-savas-stratejisi-ve-gerilla-savasi-doktrini
  6. http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/ayintarihi/1980/haziran1980.htm
  7. http://www.ozgundurus.com/Yazar/Altan-Algan/Uc-darbede-bir-orgeneral-Muhsin-Batur.php
  8. http://chairmanmaozedong.org/catalog/Mao's-Biography.html
  9. Mao-Bir Yaşam/Philip Short/Çeviri: Yavuz Alogan/İthaki yayınları-2007
  10. http://anafor.org/haber_detay.asp?id=5976&uyeid=0 (Atatürk ve Mao)
  11. ekşi sözlük
  12. http://www.as-add.de/Dosya/tarih/cumhuriyet/1631-68gencligi8boeluem.html
  13. http://www.turksolu.org/ileri/36-37/gezmis36.htm (Deniz Gezmiş’in savunması)
  14. Araştırmacı Yazar İsmail Onarlı’nın Toplumsal Barış Dergisi’ndeki yazısı (www.emekliassubaylar.org)
  15. Emekli Asb. Mustafa Savaş Evran’ın Anıları (www.emekliassubaylar.org)
  16. http://www.sevgiyoluyuz.com/forum/uzun-yuruyus-k249.html
  17. http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=69
  18. www.emekliassubaylar.org/ACILAN-DAVALAR.html
buyuk-yuruyusMao bitkin görünmektedir. Uzun süre hiç bir şey söylemez. Sonra birden kalkar, gülümseyerek yere bir harita serer. Dingin bir sesle "Düşman güçleri kırmaya karar verdim" der.  Chu Teh, şaşkınlıkla “Nereye gideceğiz?” diye sorar. Mao çok soğukkanlı bir şekilde; “Batıya, arkadaşlarımızın yanına, gerekirse kuzey Chensi’ye kadar çıkacağız" der. Chu Teh ve arkadaşları daha da büyük bir şaşkınlığa kapılırlar. Chu Teh haritayı uzun uzun inceler ve der ki "Kuzey Chensi’ye 12 bin kilometre var, bu yolu nasıl aşacağız?" Mao ayağa kalkar ve tozlu ayağını yere sürerek, “Yürüyeceğiz!” der. Mağaraya bir ölüm sessizliği çöker.12 bin km. yürümek, kurak dağları tırmanmak, kayalı buzlu nehirleri geçmek, milliyetçilerin ve aşiretlerin saldırısına uğramak, hepsinden daha önemlisi; bütün bunları nerdeyse hiç erzaksız ve cephanesiz başarmak! İşte Çin Devriminin yolunu açacak olan en zorlu karar süreci o anda ve o mağarada yaşanmıştır.

1934 Ekiminin sonunda herkes milliyetçiliğin büyük tanrısı Chang Kai-Chek’in bu büyük ülkenin başına gelmek isteyen komünist güçleri bütünüyle bastıracağını sanır. Gerçekten de 30 bin komünistle, ünlü şefleri kızıl ejder denilen Mao Tse Toung, Çin’in güney doğusundaki Kiang-si dağında kuşatılarak kıstırılmıştır. Kurtulmaları olanaksızdır bu kez. Chang Kai-Chek bu dağın çevresinde askeri tarihin en kusursuz tahkim tünellerini kazdırmıştır. Başlarında o dönemin en ünlü iki alman generali bulunmaktadır. Beton sığınaklarında milliyetçiler son saldırıya geçmeye hazırlanırlar.

Kuşatılan cephede ise tam bir bozgun havası vardır. Yıllardır verilen mücadelenin sonu gelmiş gibi görünmektedir. Chu Teh durum hakkında pek karanlık bir görüntü verir. "Kışı bitirecek kadar erzak yok, cephane tükeniyor, gelecek saldırıda düşmanı ancak geriletebilir ama kuşatmayı delemeyiz" der. Bu sözler parti merkezi görevi gören bir mağarada yapılan tarihi bir toplantıda söylenir. Herkes ağır ve hüzünlü bir sessizlik içinde başkanın yanıtını bekler. Ve başkan kuşatılmışlıktan aydınlığa çıkan yol olarak “Uzun Yürüyüş” kararını bildirir.

Mao’nun Kızıl Ordu birlikleri, düşman kuşatmasından kurtulmak için kendilerinden daha kalabalık ve daha iyi silahlanmış hükümet kuvvetleriyle çarpışa çarpışa kuzeybatıya doğru zorlu ve sarp bir dağlık arazide umutlarının ve direnişlerinin kılavuzluğunda çıkmışlardır yola. İşte bu Uzun Yürüyüş'ün mimarları ve sağ kalan 20.000 kişi, Çin devriminin de seçkinlerini oluşturmuştur.

O gece kaçan adamlar Mao’nun en iyi askerleri, ablukaya en iyi dayanmış olanlar ve savaşı olduğu kadar öğretiyi de en iyi bilen adamlardı. Bu adamlar Çin Halk Cumhuriyetinin ilk yürüyüş ordusunu meydana getirenlerdi.

Peki, nereye gitmiştir bu 30 bin adam? Nasıl böyle akıl almaz bir işe girişmişlerdir? Hemen hemen hepsi ölecektir sonunda, ama Çin’i yeni bir devlet haline getirecek destanları da başlatmış olacaklardır. Eşi olmayan bu askeri serüven “Uzun Yürüyüş” adıyla efsaneleşir tüm dünyada. Mazlum ve kuşatılmış kitleler için umut aşısı olur.

En iyi askerleri ve en sağlam militanları ile böylesine şaşırtıcı bir eylemi başarması, Mao’nun saygınlığını salt askerleri ve dostları arasında değil, milliyetçilerin, hatta geçilen yerlerdeki halkın gözünde de arttıracaktır. Yine de bu serüvene atılmak için sonsuz bir güven, kusursuz bir sezgi gerekmektedir. Kimileri Mao’nun bu yolu çaresizlikten seçtiğini söylerler. Kendisi ise "yaptığımızı bir daha yapamazdık, neden mi? yalnızca olanaksız olduğundan" demiştir. Kiang-si dağında 30 bin adam abluka edilmişti. Oysa sadece 20 bini kurtulabilmiş ve Chen-Si’ye varabilmişti.

Çin halkının bu çetin mücadelesi “Komünizm” adına yapılmıştı. Türk halkına hala tukaka gelen “komünizm” sözcüğü yerine “Çin Halkının Mücadelesi” tabirini kullanır ve önyargılardan uzak bir şekilde bu olayları incelersek, gerçekten de karşımıza büyük dersler alabileceğimiz muazzam bir destan çıkar. Özellikle Japon işgaline karşı Çinlilerin vermiş olduğu “Kurtuluş Mücadelesi” pek çok yönden bizim İstiklal Savaşımızı da çağrıştırır. Vatan bildikleri yurtları işgale uğradığında onlar da tıpkı bizim gibi “Esaret altında yaşamaktansa, ölmeyi yeğlerim!” diyen ve bunu eylemleştiren, destanlaştıran bir millettir.

Kaldı ki, Mao’nun “Ben Çin’in Atatürk’üyüm!” dediği de rivayet edilmekte ve Türk İstiklal Savaşını da tüm detaylarıyla gözlemlediği ve örnek aldığı belirtilmektedir.

Biz assubayların mücadelesi de böylesine uzun bir yürüyüşe benzemektedir. Bizler de kuşatılmışlıklar altındayız. Haksızlıklara uğramakta, adaletimizi temin etmesi gerekenlerin adaletsizliği altında ezilmekteyiz. Belki de bizim durumumuz Mao’nun askerlerinden bile vahim. Çünkü biz, onurumuz için mücadele verirken, giydiğimiz ay yıldızlı üniformanın gereği çok ince bir çizgide mücadele etmek zorunluluğundayız. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tarihsel kimliğine ve geleneklerine özen göstermek, vatan, millet, bayrak ve Cumhuriyet gibi kutsal değerlerimizi incitmeksizin eylemler yapmak zorundayız. Bu konularda yapacağımız en ufak bir özensiz davranış, bizi kuşatma altında tutan egemenler tarafından müthiş derecede abartılarak aleyhimize kullanılacaktır. Öyle ki, sanki kanunlarla, yasalarla onurlu Türk Silahlı Kuvvetlerini sınıflara bölen, ayrımcılık yapan, kast sistemi uygulayan ve adaletsizliği kaderimiz haline getiren onlar değil de bizmişiz gibi davranacaklar ve bütünü bozmakla hatta hainlikle suçlayıcı söylemlerde, beyanlarda bulunmak için fırsatlar kollayıp, uygulayacaklardır.

Nerden mi biliyoruz? Çünkü tarihi var, yeri var, zamanı var. Çünkü 1970’li yıllarda haksızlıklara karşı çetin bir mücadele vermiş olan assubayların ve eşlerinin kamuoyuna nasıl sunulduğunu, nelerle itham edildiğini biliyoruz. Yaşadığımız sürece de bilmeye ve anlatmaya devam edeceğiz.

Takvim yaprakları 1970 yılının başlarını göstermektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yapısı bir taraftan bir sonraki yıl yapacakları “12 Mart Darbesi” hazırlıklarını sürdürürken, diğer taraftan da Türk Ordusu’nun belkemiği assubayları etkisizleştirme peşindedir. Nihayetinde ordudan tek ses çıkması için ast olanların hiçbir şekilde sesinin çıkmaması kararlaştırılmıştır. Bu kapsamda onlara ast olduklarını hatırlatmak, haklarının ancak kendilerinin uygun görüp verecekleri kadar olabileceğini bildirmek için gereği düşünülmüştür. Yeni çıkan Personel Kanunu nedeniyle bir assubayın maaşı asteğmen maaşının bile altına düşürülmüş, ekonomik olarak sus pus edilmeleri sağlanmıştır. Çıkan yeni kanunda daha pek çok ayrıntı hep ast olanların aleyhinedir. Yeni ihdas edilen rütbeler personeli isyana sürükleyecek şekilde hak kayıpları ihtiva etmektedir.

Daha önce Asb. Çvş-Üçvş.-Bçvş.-Kd. Bçvş.-Temditli Kd. Bçvş. olan rütbeler hizmet yılları esas alınarak yeniden düzenlenmiştir. Yeni rütbe yapılanması ise Asb. Çvş.-Kd. Çvş.-Üçvş.-Kd. Üçvş.-Bçvş.-Kad. Bçvş.-Kd. Bçvş.-Kad. Kd. Bçvş. Şeklindedir. Elbette ordunun böyle yeni bir rütbe yapılanmasına gitmesi normaldir fakat uygulamanın personelin rütbeleri tenzil edilerek yapılması sıra dışıdır. İşte bu yeni rütbe oluşumunda şöyle bir karar uygulanmaktadır:

Daha önceki sistem gereği Asb. Üçvş., Bçvş. ve Kd. Bçvş. Rütbesini almış ya da almak üzere olanlar yeni çıkan rütbelere intibak ettirilmiş ve taşıdıkları ya da çok yakında taşıyacakları rütbenin altındaki rütbeyi almak zorunda bırakılmıştır. Yeni rütbe yapılanmasında düzenlemeler hizmet yılı itibarıyla yapılmış ve o dönem maaşların bir kıstası olan barem sistemine göre de ince bir ayar çekilmiştir. Subaylar için yapılan işlemlerde hak kayıpları önlenirken, assubaylara karşı aynı duyarlılık gösterilmemiş, maaşları subay maaşlarından düşük tutulmaya çalışılmıştır. Tıpkı bugüne benzer şekilde “benim teğmenim daha fazla almalı, asalet farkımız belli olmalı” düsturu yürürlüğe konmuştur.

Bu yapılan, hem bir rütbe tenzili operasyonuydu hem de maaşları ve maaş derecesini düşürme harekatı. Eski sisteme göre bir yarbayla eşit maaş alan Kıdemli Başçavuşların özlük hakları çok daha aşağılara çekiliyor, assubayların maaşlarına ve konumlarına statükocu bir darbe indiriliyordu.

Onlara adeta kölelik boyunduruğu takılmak istenmekteydi. Dövüş deyince dövüşecek, otur deyince oturacak uysal Spartaküs’ler yaratılacaktı. Oysa Spartaküs’ler için hak ve onur her şeydi, unutmuş olmalıydılar!

Gelen baharla birlikte assubayların haksızlıklara karşı direnişi de başlar. Bu eylem sürecinde onların doğrudan meydanlara inmeleri yasaktır. Askeri Ceza Kanunu denen kara kitap, bu şekilde eylemli bir hak arayışını cezalandırmaktadır. Nazım Hikmet’in Donanma Davası’nda da görüldüğü gibi en ufak bir eylem ya da söylem dahi “orduyu isyana teşvik” şeklinde değerlendirilmektedir. İki assubayın bile bir araya gelip bir şeyler konuşması, istendiğinde, Askeri Mahkemelerde çok ağır bir suç teşkil edecek şekilde yorumlanabilmektedir. Muvazzaf subay üyeler bunun için vardır. Mutlak itaat esastır, hem de yaşamınızın her alanına varıncaya kadar!

Katı bir yapıdaki askeri ceza kanunlarına rağmen bu onur ve hak mücadelesinin sürdürülmesi de kaçınılmazdır. O dönemlerde ordudaki assubayları da emekçi gören ve siyasi ortam içinde kendi fraksiyonlarına göre ülkeyi daha demokratik şartlara taşımak isteyen sivil gençlik örgütleri vardır. Assubayların hak aramak için kurdukları bazı dayanışma örgütleri vardır. TEMAY vardır, EMAS vardır. İlk defa assubaylar emeklerinin karşılığı için, haklarının hukuken korunması için organize olmaktadırlar. Bu haklı eylemlerinde devrimci sivil örgütlerin desteğini de yanlarında bulurlar. Deniz Gezmiş’in savunmasında dahi bu hareketten saygıyla söz edilir. Fakat assubayların bu eylemleri Türkiye’nin siyasal düzenini değiştirmek için değil, sadece hak ve hukuklarını aramak içindir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasına göre, “kazanılmış bir hakkın geri alınması” söz konusu olamazdı, olmamalıydı.

Sokaklarda assubay eşlerini gören Türkiye şaşkındır. Kocalarının Askeri Ceza Kanunu nedeniyle açık bir eylem yapamayacağını bilen assubay eşleri, onların yerine hak aramak için sokaklara inmişlerdir. Ellerinde pankartlarla yapılan haksız uygulamaları kamuoyu vicdanına duyurmaya çalışmaktadırlar. Oysa devir Morrison Süleyman devridir. “Yollar yürümekle aşınmaz!”dır ama yürüyene de küskü ayarı verildiği zamanlardır.

Assubay eşleri baharın insan yüreğine tütsülediği aşk ve direniş duygularıyla tüm şehirlerde yürüyüşlere başlamışlardır artık. Malatya’da, Siirt’te, Ankara’da, Konya’da, Eskişehir’de, İstanbul’da, Hadımköy’de, İzmir’de, Diyarbakır’da ve assubayların çoğunlukta olduğu pek çok ilde belki de Cumhuriyet tarihinde ilk defa kadınlar, bu denli kararlı, azimli ve inançlı bir şekilde önlerine yığılan zulüm barikatlarını aşmak için cesurca savaşmaktadırlar. Ankara’ya ve Başbakan Süleyman Demirel’e her şehirden protesto telgrafları yağmaktadır.

Assubaylar ise bu hak hukuk eylemine pasif olarak katılmaktadırlar. Bazı birliklerde pasif direnişler artarak devam etmektedir. Firar suçuna girmeyecek şekilde birkaç günlük işe gitmeme eylemleri yapılır. Sadece nöbetçi ve görevliler kışlalara gider. Bu eylemler bütün kuvvetlerde az çok yankı bulsa da en etkili direniş Hava Kuvvetleri personelinden gelir. Hava Kuvvetleri’nde Uçak Makinistlerinin direnişi nedeniyle uçaklar havalanamaz olur.

Assubay eşlerinin yürüyüşlerinde bazı şehirlerde olaylar çıkar. Assubaylar ve eşleri hiç kimsenin kendilerine sahip çıkmadığı bu Cumhuriyette kime sığınabilir, kime derdini anlatabilirdi ki? Elbette ki, her şehirde bulunan Atatürk Anıtlarına! İstiklal Savaşı’nın lideri ve Cumhuriyetin kurucusu olan Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya! Şehrin bir yerinde başlayan kadın yürüyüşleri Atatürk Anıtları’na çelenk koyarak sonlandırılacaktır. İşte tüm program budur ama nafile. Verilen katı emirler gereğince polis barikatları kurulur. İzmir’de ve Ankara’da toplum polisleri ile çatışmalar çıkar. Kadınlara zalimce davranılır. Oysa belki de tarihte ilk defa sahaya inen Cumhuriyet Kadını, Atasından aldığı güç ve ilhamla ezilen eşlerinin hak ve onuru adına tüm engellemelere rağmen dimdik yürümektedir. Önüne kurulan egemen barikatlara direnmektedir.

Bazı şehirlerdeki eylemlere yapılan sert müdahaleler nedeniyle, yürüyüşü kenardan seyreden assubaylar da olaylara karışır ve polislerle yapılan çatışmalarda eşlerine destek verir. Medyada yer alan resimlerden, olay anında çekilen fotoğraf karelerinden “Sakıncalı Personel” avına başlanır. İsimler bir bir fişlenir, hesap sorulmaya başlanır. İşte filmin koptuğu sahneler burasıdır. Zalimlerin kırbacı en kısa sürede şaklayacak ve bu assubaylar soluğu askeri mahkemelerde alacak, en ağır şekilde cezalandırılacaktır.

Eylemler artarak sürerken, Milli Savunma Bakanlığı ile Kuvvet Komutanları direnişi önlemek için harekete geçmişlerdir. Sert bir Emirname yayınlayarak, yürüyüşlerin durdurulmasını istemişler ve adeta assubaylara tehditler savurmuşlardır. Çünkü onlara göre, güçlü olan haklıdır.

Dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur, daha da ileri giderek, yayınladığı bir emirde, Assubayları “karıların arkasına saklanan Mao’nun askerleri gibi” davranmakla itham eder. Hak arayan assubayların yerinin Türk Silahlı Kuvvetleri değil, ancak Mao’nun ordusu olduğu vurgulanır. “Hak arayan Mao’nun ordusuna gitsin!” denir. Bu orduda hakkın dahi statüye, emir-komutaya bağlı olduğu, emeğin ve alın terinin kışlalarda yerinin olmadığı açıklanır.

Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu, TEMAY Genel Başkanı Kemal Kerim Kalkan’a “Assubayların Personel Kanunu’ndan yeteri kadar faydalanacaklarını” bildirir ve “Yürüyüşlerin durdurulmasını” ister. Buna karşılık bazı Havacı Assubaylar, Orgeneral Muhsin Batur’un komutan olduğu bir kuvvette çalışamayacaklarını bildirerek, bağlı oldukları kuvveti değiştirmek isterler. Bu istek nedeniyle cesur havacı assubayların ordudan atılması gündeme gelir. Fakat yapılan direnişler sonucunda kuvvetlerinin ve sınıflarının değiştirilmesine onay verilir.

Komuta kademesi tarafından özlük haklarında bazı iyileştirmeler yapılarak, bir nebze geri adım atılır. Böylece assubaylara “eyleminiz boşa gitmedi, bakın iyileştirme yaptık, daha fazlasını istemeyin, bu size yeter” denir. Rütbe uygulamasından ise taviz verilmez. Bu uygulama 31 Temmuz 1970 tarihinde yürürlüğe girer. Böylece assubayların tarihte ilk kez sokağa döküldüğü eylemler küçük kandırmacalarla sonlanmış olur.

Eylemler sonrasında pek çok assubay ağır bedeller öder. Olaylarda öncü gözüken 73 Uçak Makinist Assubayı rütbe tenzili ile Kara ve Deniz Kuvvetlerine gönderilir. Mahkemeler, hapisler, atılmalar ve rütbe düşürülmeleri (geç terfi) birbirini takip eder. O günden itibaren birilerinin alnında “sakıncalıdır” damgası olacaktır hep. Her gittiği yere önce namı ulaşacaktır. Hep gözetim altında olacak, hep takip edilecektir.

Assubay eylemlerini 2004 yılında Toplumsal Barış Dergisi’nde yazdığı bir makale ile değerlendiren İsmail Onarlı, bu eylemlerin assubaylar için efsaneleşmiş bir hak arayış olduğunu şu sözleriyle vurguluyor:

“1970 ve 1975 Assubay Hareketi; omurgaydı-ilkti doğal olarak ondan çok söz edilecekti. O bir düştü-rüya idi; gerçekleşmeyen, ya da gerçekleştirilemeyen her özlem gibi gelecek hayali-ütopyayı-rüyayı zenginleştirdi; rüya ile birlikte anımsanan bir kuşağı besleyip büyüttü ve bu günlere gelindi.

Ölçüt gerekircilik ve gerçeklik olacaksa bu kuşak, çok daha öznel ve nesnel bir gerçekti; tıpkı sen-ben-o gibi bir insandı; zorlu mücadeleler içinde pişti direndi, baskı ve işkencelere bağrını-göğsünü gerdi. Ve açık söylemek gerekirse çoğundan da yüz-akıyla çıktı. Destan ve mitoloji oldu. Efsane oldu, göğe ağdı-uçtu hep başımızın üstünde dolaştı. Yaşamımızın içinde kaldı ve tarihe bir iz düştü. Efsaneyle rüyayla izi buluşturmak ve gelecek kuşaklara taşımak üzere bir işaret fişeğine bağlayıp ateşlemek günümüz Astsubaylarına düşüyor...”

Sonucu ağza bir parmak bal çalmakla biten bir eylem gibi görünse de Ordunun üst kademesi artık şunu bilecektir:
Türkiye Cumhuriyeti’nin cesur ve kahraman assubayları haksızlıkları bilmektedir. Vatan, millet, bayrak ve cumhuriyet sevdası nedeniyle bıçak kemiğe dayanmadıkça hep sabredecektir. Fakat ırkçılığın, zulmün ve sınıflaşmanın adeta bir yobazlaşmaya döndüğü gün, yani bıçağın kemiğe dayandığı gün gelip çattığında… Tıpkı Kavel işçileri gibi, tıpkı Tekel işçileri gibi güneşe doğru yürüyecektir. Tarih bunu böyle yazmıştır!

güneşse güneş benim beyoğlubeyler
topraksa toprak benim beyoğlubeyler
bir şey var anlamadığım bu sabahlarda
eski saraylarda bu yeni saltanatlar
saksılarda çiçek diye kızgın namlular
demirin kömürün petrolün kalleşliği
bir şey var anlamadığım bu sabahlarda
kayguysa kaygu benim beyoğlubeyler
bayramsa bayram benim beyoğlubeyler
ya siz kimsiniz?

kimsiniz ey şimdi müzelerde yerleri belli
eski beyler yeni beyler bey eskileri

(Kokmuşlar Mezarlığı/Hasan Hüseyin/Kavel)


Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)
KAYNAKÇA
  1. Milliyet Gazetesi Arşivleri
  2. Assubaylığın Kronolojisi/ Aydın Kulak/ www.emekliassubaylar.org  
  3. Fotoğraflarla Türk Demokrasi Tarihi/ Foto Muhabirleri Derneği/ http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/kitaplar/fmd/tr/12256.htm
  4. http://www.edebiyol.com/tesbih_sanati.html
  5. http://www.asimetriksavas.com/tr/maonun-uzatilmis-savas-stratejisi-ve-gerilla-savasi-doktrini
  6. http://www.byegm.gov.tr/yayinlarimiz/ayintarihi/1980/haziran1980.htm
  7. http://www.ozgundurus.com/Yazar/Altan-Algan/Uc-darbede-bir-orgeneral-Muhsin-Batur.php
  8. http://chairmanmaozedong.org/catalog/Mao's-Biography.html
  9. Mao-Bir Yaşam/Philip Short/Çeviri: Yavuz Alogan/İthaki Yayınları-2007
  10. http://anafor.org/haber_detay.asp?id=5976&uyeid=0  (Atatürk ve Mao)
  11. ekşi sözlük/www.eksisozluk.com  
  12. http:// www.as-add.de/Dosya/tarih/cumhuriyet/1631-68gencligi8boeluem.html 
  13. http:// www.turksolu.org/ileri/36-37/gezmis36.htm  (Deniz Gezmiş’in savunması)
  14. Araştırmacı Yazar İsmail Onarlı’nın Toplumsal Barış Dergisi’ndeki yazısı (www.emekliassubaylar.org )
  15. Emekli Asb. Mustafa Savaş Evran’ın Anıları (www.emekliassubaylar.org)
  16. http://www.sevgiyoluyuz.com/forum/uzun-yuruyus-k249.html   
  17. http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=69 
  18. www.emekliassubaylar.org/ACILAN-DAVALAR.html
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
Baş öğretmenimiz ulu önder Atatürk'ün manevi şahsında tüm öğretmenlerimizin ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLSUN... Demokrasinin,adaletin,huzurun ve refahın hakim olduğu nice öğretmenler günü kutlamak dileklerimizle sevgi ve saygılarımızı sunuyoruz.
Çarşamba, 24 Kasım 2021
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
BAĞIMSIZLIK SAVAŞIMIZIN KAHRAMANI VE LAİK, DEMOKRATİK CUMHURİYETİMİZİN KURUCUSU, BÜYÜK DEVRİMCİ GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'Ü ARAMIZDAN AYRILIȘININ 83. YILINDA SAYGI, ÖZLEM VE ŞÜKRANLA ANIYORUZ... RUHU ŞAD, MEKANI CENNET OLSUN. 10 KASIM 1938 ! Bir devre damgasını vurmuş, dünyanın gidişatını değiştirmiş, yalnızca yaşadığı ülkede değil, mazlum ülkelerde d...
Çarşamba, 10 Kasım 2021
SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
CUMHURİYET BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. Cumhuriyetimizin 98. Kuruluș Yıldönümü kutlu olsun. Laik Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu Yüce Atatürk, silah arkadașları ve devletimizin bekası uğrunda canlarını veren aziz șehitlerimize minnettarız, Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun. Gazilerimize de șükranlarımızı sunuyoruz...
Cuma, 29 Ekim 2021
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ