Terör tanım olarak,"İnsanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma, tehdit ve öldürme eylemidir." Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu tarihten itibaren sürekli ülkemizin başını ağrıtan terör belası, Türkiye'nin kalkınmasını istemeyen güçler tarafından tezgâhlanan oyunların sahnelenmesinden ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti'ni siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel yönden baskı altına alarak zayıflatmanın, istikrarsızlaştırmanın ve sömürgeleştirmenin yollarını arayan güçler değişik söylem ve isteklerle terör hareketlerini sürekli faaliyete geçirmişlerdir.
Kurtuluş savaşımızın başlangıç yıllarında Kürt ayrılıkçılar tarafından başlatılan isyanların arkasında İngilizler, Fransızlar ve Ermeniler vardı. Doğu ve Güneydoğuda halkı Türk devletine karşı kışkırtmak, bölgede Türk düşmanlığı yaratmak amacıyla bölgeye gönderdikleri ajanlar vasıtasıyla düzenin kaymağını yiyen Kürt ağa, bey ve şeyhlerinin önderliğinde halkı isyana hazırlıyorlardı. Sevr anlaşmasını yürürlüğe sokarak Kürdistan Devletinin kurulmasını gerçekleştiremeyen bu güçlerin plan ve destekleri doğrultusunda hareket eden ayrılıkçı Kürt isyancılar bölgede çeşitli zaman aralıklarında çıkarttıkları isyanlarla Milli Mücadelemizin büyük ölçüde sekteye uğramasına sebep oldular.
İngilizlerin oyunlarıyla Milletler Cemiyeti’nde alınan yanlı kararla İngilizlerin mandasındaki Irak yönetimine bırakılan Musul ve Kerkük’ün kaybedilmesinde büyük rol oynadılar. Türk Devleti’nin tüm karşı çıkma ve itirazlarına rağmen barışçıl yollarla alınamayan Musul ve Kerkük’ ün savaşarak geri alınması için düzenlenmesi planlanan askeri harekât isyanlar yüzünden yapılamadı.
Türk Devleti bir taraftan isyanlarla isyanların bastırtmasıyla uğraşırken bir taraftan da emperyalist güçlerin vatan topraklarından atılması için mücadele verdi. Ne acıdır ki, bugünlerde geçmişte yaşananları çarpıtarak değişik söylemlerle Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi ırkçı işbirlikçi vatan hainlerine sahip çıkanlar isyanları isyancıları anmaya aklamaya çalışanlar var.
Terör faaliyetlerinin devam ettiği süreçte, binlerce insanımızın hayatını kaybettiği, yaralandığı ve sakatlandığı, Ülkemizin kalkınması ve güçlenmesi için harcanması gereken ekonomik kaynaklarının terörle mücadelede kullanılarak önemli ölçüde kayba uğradığı gerçeği ortadadır. Terör tehdidi ile bölgesel göçlerin yaşanması, kalkınmayı destekleyecek yatırmaların yapılamaması gerçeği ortadadır. Terör belası, başta devlet olmak üzere tüm vatandaşların güvenliğini hak ve özgürlüklerini tehdit eden en büyük sorundur.
Bugün Devletin varlığını tehdit eden PKK terör örgütünün kurulduğu günden beri amacı; etnik bölünme ve Bağımsız bir Kürdistan Devletini kurmak olmuştur. Bu amaçlar doğrultusunda dış güçlerin de destekleriyle sayısız silahlı eylemlerde bulunmuşlar, katliamlar yapmışlar cinayetler işlemişlerdir. Binlerce masum insanı asker, sivil, kadın çoluk çocuk demeden öldürmüşlerdir. Bölgedeki sosyal ve ekonomik sorunları istismar ederek bölge halkını yanına çekmeye çalışan terör örgütünün en büyük zararı yine bölge halkına olmuştur.
Terörle mücadelede terörü destekleyen ve besleyen kaynaklar, terörle yıllardır baş edilememenin başlıca nedenleri çok iyi analiz edilmeli, ekonomik, sosyal ve diğer etkenlerin terörün bitirilememesindeki olumsuz etkileri araştırılmalıdır. Terörle etkin olarak mücadelede; terörün beslendiği yolsuzluk, mafya, kara para, silah, kadın ve uyuşturucu ticareti gibi ekonomik kaynaklarını kurutmak için kesin ve sonuç alıcı çözümler geliştirilmelidir. Terörle her alanda mücadeleye uzman personelle etkin bir şekilde devam edilirken terör örgütlerine militan katılımını engellemek için bölge halkının eğitim düzeyini geliştirecek ekonomik yönden kalkınmayı sağlayacak ekonomik ve sosyal projeler süratle hayata geçirilmelidir.
Demokrasi ve İnsan haklarının temel hak ve özgürlüklerin korunduğu hukuk düzeninin hâkim olduğu bir anayasa hayata geçirilmelidir. Terörle mücadele yapılırken: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Üniter yapısı ve ulus devlet anlayışına zarar verecek hiçbir girişim kabul edilemez.
Artık cephe savaşı yok… Birlik ve beraberliği yok edilerek sömürülmek veya ortadan kaldırılmak istenen ülkelerde işbirlikçi yaratıldıktan sonra hareket başlıyor… Yeni savaş yöntemleri, terör ve dinin birliğini bozan dini teşkilatlanmalar! Ve Türk halkı bunlarla karşı karşıya…
Sözde etnikliğe dayanan terör örgütleri ve farklı din anlayışı adı altında toplanan gruplarla ülkelerin altı oyulmakta…
Türkiye’de, halkın serbest dolaşımını, yatırımını engelleyen baskı altına alan, sindiren terör örgütünün icraatları yıllardır kan dökerek devam etmekte.
Dini gruplara ilişkin olarak, savaş içinde savaşı, birbirini yok etmeyi Irak’ta meydana gelen mezhepler arası savaşta gördük… Ülkelerinin elden gitmesi, işgal edilmesi mezhep ayrılığının önüne bir türlü geçemedi ve iki milyon Iraklının hayatını kaybetmesinde önemli rol oynadı.
Türkiye’de ise terör örgütü yıllardır ön planda dururken; dini temellerde oluşan menfaat grupları şimdilik siyasette etkin görünmekte… İlerde yaşanılabilecek karışıklıkta onların da Irak benzeri bir tutum izlemeyeceklerinin bir garantisi yok. Şimdiye kadar tarikatların, cemaatlerin bu duruma yönelik bir açıklamalarına henüz denk gelmedik. Denk geldiğimiz ise, TSK’nın yıpratılmasına yönelik yalan yanlış söylemleridir.
Türk halkının büyük emeklerle, fedakârlıklarla yetiştirdiği, biricik evlatlarını vatan savunmasına davullarla, zurnalarla, halaylarla, ellerindeki kınayla gönderdiği evlatları yarım asırdan fazlaca bir süredir; yedi düvelin desteklediği ve bu yolla para da kazandığı, gözü-kulağı olduğu, istihbarat verdiği Türk Milleti’nin yok edilmesine yönelik çalışan PKK Terör Örgütü’nün alçakça saldırılarına karşı koyarken, bize göre şehit, kimilerine göre ise kelle (!) olarak can vermektedir!
Canını canımız için veren şehitlerimizin milleti tarafından bağrına basılarak -protokolle halkın arasına polis barikatı olduğu halde- ebediyet yolculuğuna uğurlanmasında düzenlenen büyük törenler ise ülkenin başbakanı tarafından “yaygara koparılıyor” olarak değerlendirilebilmekte!
Mücadelede başarılı olmanın yolu kararlılıktan, birlik ve beraberlikten geçer.
Bir tarafta, büyük emekler sonucu, 2000’li yılların başında bitme noktasına gelmiş haldeyken günümüzde giderek artan terörle ağır aksak mücadele edilirken; diğer tarafta gerektiğinde kullanılmaya yönelik farklı, geçmişte oluşmuş olan ülke bütünlüğüne zararlı cemaatler de hızla yollarına devam etmekte.
Bir bukalemun gibi Türkiye’de her yere sızma yeteneği olan, hâkim, savcı satın almaktan, kiralamaktan bahseden ve bu yönü ile rüşvetçi, vergi vermeme ustası, devlet kadrolarına yapılacak atamalarda söz sahibi olabilen, devletin yurt yapmasının önüne geçerek avladığı yurtlarındaki çocuklarımızı Atatürk sevgisinden uzak yetiştiren, yaz tatillerinde çocukları evlerinden ayrı kamplara alan ve çocuklarını annesinden babasından koparak “çocuğu, ailesini beğenmez hale getirebilen”, Irak’ta ölen iki milyon Müslüman için sesini çıkartmayan kimilerinin basın yayını ise; PKK baskınını “derin PKK-derin devlet” ilişkisi altında, Türk Milleti'nin bağrından çıkan evlatlarından müteşekkil ordusunu gözden düşürecek, kuşku yaratacak, duyulan güveni sarsacak şekilde yayınlar yapması düşmandan başka kime yarar sağlar!
Ve görülen o dur ki geçmişte milliyetçiliği ile de tanınan kimi zavallılar da menfaatleri gereği olarak ne yazık ki bu yayın politikasını görev edinerek fırsat bulunan her yerde TSK’nın gözden düşmesi, güvenilirliğinin zedelenmesi için ezberlediklerini ev ev anlatılmakta…
Bugün kapitalizme koşan Libyalıların Kaddafi’yi linç ederken kullandığı “Allahu Ekber” nidaları düşündürücüdür. Kaddafi’yi Allah için mi yoksa kapitalist sistem için mi linç ederek öldürdüler? Kaddafi’yi linç edenler, kapitalist sistemi enselerinde, sofralarında, cüzdanlarında, ekonomik krizlerinde hissettiklerinde ne yaptıklarını anlayacaklardır.
Kapitalistlerin, Türkiye’de de Libya benzeri bir iç karışıklık yaratmak hedefleri olup olmadığı ve bu türden linç yapabilecek insan yetiştirilip yetiştirilmediği araştırma konusudur.
O halde anlamayanlara durumu anlatmak her Türk evladının görevi olmalıdır.
Türkiye, bir yerli savaş uçağı bile olmayan, tükettiği etini bırakın ülkenin güvenliğiyle ilgili anlık istihbaratını verenin üstünlüğünü bozmayacak şekilde ithal eden, dışa bağımlı bir ülkedir. Ve bu haliyle de bağımsızlığı büyük tehlike altındadır! Bu durumda olan bir ülkenin bölgesinde lider ülke ilan edilmesi, halkı yanıltmaktan başka bir şey de değildir.
Fransa’nın Total Petrol Şirketi yoluyla Libya’da petrol üretimine başladığına dair haberler basında yer aldı. Hayırlı olsun (!) Peki, Libya’ya özgürlük iddiasıyla söylemlerde bulunan Türkiye bu duruma karşı ne yaptı? Veya yapabileceği ne var?
Ülkemizin durumu geçmişten bu yana Atatürk dönemi hariç hep karmaşık olagelmiş. Şimdi ise eskisine göre oldukça karmaşık bir süreçten geçilmekte…
Türkiye, yabancılarca Türk halkına bırakılmayacak kadar önemli bir ülke. Onu korumak, ona sahip çıkmak her zamanki gibi sorumlu davranmaktan geçiyor…
Seksenli yıllardan bu yana bir terör batağına saplandık gidiyoruz. Ne yapsak, hangi çözümü üretsek olmuyor. Öyle bir hale geldik ki, artık tam anlamıyla şehit cenazelerini kanıksadık. Ay yıldızlı bayrağa sarılı tabutlar, her gün görmeye alıştığımız sıradan bir manzara oldu çıktı. İki gün yas tutup sonra unutmayı öğrettiler bize. Gazete manşetlerinde şehit hikayelerini okuyup “ah vah” çektik, sonrasında gözlerimizi yumduk. Bekledik… Biliyorduk ki birkaç gün sonra, bilemediniz birkaç ay sonra aynı sahne yine yaşanacak. Yine hamasi nutuklar atılacak… Yine birkaç emekli albay gazetelerde bu askerlerin nasıl şehit olduklarını resmi prosedüre uyduracak şekilde engin deneyimleriyle izahatlar verecek. Biz de öğreneceğiz; çocuklarımızın komutanlarının hiçbir suçu ve ihmali yok, devletimiz elinden geleni yapmış ama ne yaparsınız ki teröristler kalleş! Bu adamlar her türlü inliği, cinliği yapıyor ve ne yapıp edip bir punduna getirip zalimce ve haince vuruyor vatan evlatlarını.
Daimi Muhalefet Partisi liderimiz de fırsat bu fırsat taşı gediğine koyuyor. “Mehmedin ne kadar komutanı varsa içeri attınız ondan oluyor bunlar. Komutanları hapis diye Mehmedin morali çok bozuk!”
Belli ki bayağı kollamış bu fırsatı. Belli ki Mehmedimi iyi tanıyor. Ruh hallerini çözümlemiş iyicene.
Peki, şehit ailelerini bilir mi?
Giresun'lu bir şehit babası yıllardır oğlunun naaşını arıyordu bir ara. Buldu mu bilinmez. Koskoca Genelkurmay, şehidini ailesine teslim edememişti. Bir oraya, bir buraya gidip geliyordu adamcağız. O şehit babası, şimdilerde oğluna kavuştu mu bilinmez.
Peki, siz o şehit cenazeleri ile toprağa verilenlerin hepsinin gerçekten de şehit olduğunu mu düşünüyorsunuz? Sakın ha, bir de bürokratik yollardan geçmeniz lazım ki şehidiniz şehit sayılsın. Bakmayın siz, cenazelerde komutan gelir, aileye size hep destek çıkacağız, sahip çıkacağız der ama o iş o kadar kolay değildir. O gördüğünüz komutan iki gün sonra terfi alır ve o günleri unutur. Ordunun astları için kılını kıpırdatmaz. Onların hakkını, hukukunu koruyacak yasalar hazırlamaktan imtina eder. Görevi, sadece o acı yüklü aileyi bir nebze teselli etmektir. Rutine binmiş bir görevdir yapılan vesselam. Anlık olarak gerçekten samimidir ama ya sonra?
Cenazelerden birkaç gün ya da hafta sonra bürokrasi ile cebelleşme başlar. Mehmedin nasıl öldüğü, nerde öldüğü, neden öldüğü bir bir incelenir. Bürokratik kıstaslara göre şehit midir değil midir karara varılır. Evet, şehit diye bayrağa sarılı gömülmüştür ama iş devletin yerine getirmesi gereken yükümlülüklere gelince, bir sürü ince detay çıkar ortaya. Bir de bakarsınız ki, şehit aylığı alamıyorsunuz… Meğerse şehit değilmiş oğlunuz.
Peki, ne diye rahmetli oldu bizim Mehmet?
Bugünün gençleri askere gitmemek için açık öğretim fakültesini iki kere okur hale gelmiştir nitekim. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komuta kademesinin üstün başarısı bu olsa gerektir.
Bir de bedelli sorunu vardır ki, sormayın gitsin. Eğer Edirne’nin ötesindeyseniz, bastırırsınız parayı ve dövizinizle bir güzel askerlik yaparsınız. Yok, Edirne’den içerdeyseniz vay halinize! Derler ki, bunca şehit varken ben size nasıl parayla askerlik yaptırayım! Ne yapsın vatandaş, futbolcu lisansı çıkartıp, Yunan takımlarında mı oynasın? Katakulli yapıp, dövizle askerlik etmenin yolunu mu açsın? Bir gün bunu da denerlerse şaşmam zaten!
Neyse biz büyük resme bakalım. 1980’li yıllardan bu yana dinmeyen bir yaramız var. Nice Mehmetleri bayrağa sarıyor ve gencecik yaşta gözyaşlarıyla uğurluyoruz. Kaç yıldır bu böyle. On değil, yirmi değil, yirmiyi aşkın yıldır böyle. Ölen genç sayısı da on binleri fersah fersah aştı.
Özellikle iki binli yıllardan beri farklı bir iktidar var. Kürtçe serbest oldu. Televizyon kanalı bile açıldı. Kürtçe şarkıları da doyasıya dinlemeye başladık. Kürtçe kitaplar da vitrinlerde yerini aldı. Üniversitelerde Kürt Dili ve Edebiyatı Fakülteleri bile kuruldu.
Demek ki bu adamların Kürtçeyle ve Kürt diliyle bir dertleri yokmuş. Olsaydı tatmin olurlardı.
Aflar çıktı. Pişmanlık yasaları yapıldı. Sınırlarda karşılama törenleri yapıldı. Bölgeye dünyanın yatırımı yapıldı. Hava alanları açıldı, duble yol yapıldı, iş geldi, aş geldi, hastane geldi… Halka hizmet geldi.
O halde bunların derdi Kürt halkı da değilmiş. Öyle olsaydı bunca bereketten sonra, silah bırakır ve terörün kanlı beslemesi olmaktan cayarlar, güzel ülkemin kalkınmasına alınteri ve emekle katkı sunmayı denerlerdi.
Terörle bağlantıları görmezden gelinen partilerine göz yumuldu. Bölünelim dediler kimse bir şey demedi. Yerel özerklik dediler tıs çıkmadı, tartışıldı. Kürdistan dediler göz yumuldu. Eski tarihi yer isimlerinin kullanılmasına hak verildi. Ölülerini terör örgütünün bayraklarıyla ve törenle gömmelerine izin verildi. Polise taş ve Molotof atmalarına göz yumuldu. Serapları cayır cayır yakmaları unutturuldu.
Yani demokrasi kulvarında da elden ne geliyorsa yapıldı. O kadar ki, yemin krizinde bile Meclis Başkanı onlarla özel görüştü. Onları demokratik ortama çekmeye çalıştı. Sonuç, koca bir sıfır.
Demek ki dertleri demokrasi de değilmiş. Öyle olsaydı, bölünelim, birleşelim, ayrışalım diyebildikleri bir mecliste yerlerini rahatça alırlardı.
Peki, büyük resim ne? Bunca yıldır bize yutturulan şey ne?
Devam eden vatan kurtarma davaları da bu şehitlerden beslenmek istiyor. Şehitlerin ardından yapılan protesto yürüyüşlerinin belirli yöne kaydırılması umuluyor ve böylece güç kazanılacağı düşünülüyor. En son İzmir’deki Şehit Aileleri Derneği böyle bir yürüyüşe katılamayacağını, çünkü amacın görünenden çok daha başka olduğunu açıkladı.
Bazen bazıları için “Kaos” en güzel sistemdir. Tipik bir derebeylik ya da krallık kursanız bile yapamayacağınız şeyleri, adı demokrasi olan sistemlerde kaos ortamı yaratarak ve bunu daim kılarak çok güzel yaparsınız. Amaç kaosu vazgeçilmez kılmak, tıpkı bir esrarkeşe hap verir gibi topluma bunu alıştırmak, müptela yapmaktır. O zaman devlet ve vatan vazgeçilmez olacak, tartışılmaz olacaktır. Burada çatışan her iki taraf da durumdan şikayetçidir ama aslında öyle değildir. Paylaşılan büyük nimetler vardır ama kimin bu paylaşımı yaptığına ulaşmak asla mümkün değildir. Sistemin kurbanları sadece gariban vatan çocuklarıdır ki, onları da anlı şanlı törenlerle ebediyete uğurladığınızda, bu muhteşem seremoni toplumun vicdanını rahatlatır. Halkın isyan duyguları bayrakla, kahramanlık hikayeleri ile ve vatansever basın yorumcularının katkıları ile gerçek bir yurtseverliğe dönüştürülür, biat etme kültürüne evrilmesi sağlanır. Ve siyasete, ekonomiye katkı sunacak, çizilen o kaos dairesini tamamlayacak şekle sokulur. Devir daim yoluyla bu iş böyle sürer gider…
Bizler de böylece kanıksayarak yaşar gideriz.
Peki, bir gün kaosun o fesat dairesi yıkılacak mı? Yıkılır mı?
Ben fikrimi kendime saklıyorum. Sizler de şöyle bir geçmişten geleceğe doğru yaşananları gözden geçirin ve bu soruyu kendinize tekrar sorun:
Acaba bir gün kaosun o fesat dairesi yıkılacak mı?
Yıkılır mı sizce?
Aydın Kulak
Son zamanlarda bir ciklet reklamında seksi bir bayan bir şarkı söylüyor. Bu mudur? Bu dur. Ben de başlığımı böyle seçtim. Bu mudur? Bu dur.
Bölücü terör belası 1984 yılından beri resmi tarihimize girdi. O zaman Başbakan Turgut Özal’dı. Şehit olanların doğum tarihlerinde o zamanlar 1960'lı yıllar vardı. Hakkari’de şehit olan Diyarbakır’lı Er Ahmet Tuncel’in tabutunda 1990 Doğumlu olduğu yazıyor. Yani ilk Diyarbakır’a göreve gittiğimde, Dağkapı’daki karşılıklı duran Subay ve Astsubay orduevlerinin arasından vatandaşların koşar adım geçirildiği ve kum torbalarıyla orduevi duvarlarına tahkimat yapıldığı yıllarda o çocuk üç yaşındaydı.
Şehitlerimizin çoğu aslında fakir ailelerin çocuklarıdır. Kahramanmaraş'lı Şehit Er İdris Çam’ın annesinin kaldığı evinin elektriği borcu nedeniyle kapalıydı. Şunu çok iyi tahmin ediyorum ki o şehit doğuya atandığı için sevinmiştir. Hiç olmazsa alacağı operasyon parasını annesine gönderebileceğini düşünmüştür. Hepimiz Emekli Assubayız. Bilmiyor muyuz bunları? Kaç tane askeri cebimizden para vererek teskereye gönderdik… Kaç tane askerimizin ailesine yardım ettik…
Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Milletvekili yakını, zengin aramaya gerek yok. Kaç tane üst rütbeli kendi yakınlarının daha güvenli yerleri bırakın orduevi, askeri kamp gibi yerlerde torpilli askerlik uygulamasına şahit olduk… Elinde sivilce çıktı diye, psikolojisinin askerlik yapmaya müsait olmaması sebebiyle çürük raporu almaya çalışanları, bunlara rapor düzenlemeye çalışana örgütlenmeleri görmedik mi? Ama fakir çocuk annesine, kardeşine harçlık gönderebilmek için astımını gizleyerek üç bin rakımlı tepelerde çalıştı.
Sokaklar insan seli… Bir çok insan aldığımız son yarayı yine evdeki televizyon başındaki koltukta izlemekten öte bir şeyler yapmanın gerekliliğini savunuyor ve kendini sokağa atıyor. Ama kafalarda sabitleşmiş, herkesin ortak bulduğu bir çözüm olmamacasına… Kimi asıp kesmekten, kimi yakıp yıkmaktan, kimi tuzağa düşmemekten bahsediyor. Milletin gazını almak için belirli bir kademede sokağa döken ve birazcık ileri gidince göz yaşartıcı spreyle millete ayar veren “Demokrasi ayarlayıcısı Polisler” rejim muhafızlarını andırmıyorlar mı?
Gündem… İnsanı altına alıp eziveren bir silindir gibi. Çukurca’daki 24 şehit haberi bir gün önce şehit düşen beşi polis dokuz terör kurbanını nasıl unutturdu. Sanki onlar artık şehit değil. Onlar bir günde unutuldu gittiler. Çukurca şehitlerimizin yasını tutarken Kaddafi’nin öldürüldüğü haberini aldık. Gündem ibresini Kaddafi'ye çeviriverdi.
Laf… Baki kalan kubbede birkaç lakırtı. Her gündemin arkasından para kazanmaya çalışan profesyonel lafçılar. Bir de benim gibi bedava site bulup içinden geçeni yazmaya çalışan ucuz lafçılar…
Mitinglerden enstantaneler….
Biri araba konvoyuna katılmış açmış Tarkan’ı terörü lanetliyor.
Biri kafayı çekmiş meyhaneden dışarı çıkmış, konuştuğu anlaşılmıyor ancak kendince terörü lanetliyor.
Biri eline telefonu almış arkadaşına kalabalığı anlatıyor. Yarım saat sonrasına randevulaşıyor.
Birinin hanımı arıyor telefonla. Cevap veriyor. “ Çayı koy sen. Birazdan geleceğim.”
Bayrakçılar iyi para kazanıyor. Ne yapsınlar ekmek parası.
Ortada birkaç kişi belirgin şekilde agresif hareket ve sözler sarf ediyor. Şöyle bir bakınca insan anlayabiliyor. Birilerinin tetikçiliğini üstlenerek karnını doyurmaya çalışan çaresizlerden başkası değil.
Kaldırım kenarlarında sessiz sessiz ağlayan kadınlar… İşte gözüm onlara takılıyor. Evet onlar anne… Onlar acıyı anlıyorlar. Onlar acıyı hissediyorlar. Mahşer yerinde sessiz çığlıklar…
Saygılarımla…

Saygıdeğer meslektaşlarım, dostlarım;
Bayram günlerinin çocuksu şenliği yok artık yüreğimde. Yeni yıl ve bayram yaklaşırken heyecanla atmıyor yaşlı kalbim. Dün bir mektup aldım, babacığı Güneydoğu' da görevli beni Milliyet Blog taki yazılarımdan tanıdığını bildiren başçavuş meslekdaşımın küçük kızı sevgili Nehir' den. Mektubu fırtınalar kopardı yüreğimde. Evlatlarımdan, eşimden ayrı olduğum günleri yaşadım tekrar. Mektubunda özetle;
“Sevgili Ersen amcacığım,
Ben bu bayram ve yılbaşında sevinemiyorum. Babamla birlikte olamıyacağız. Ah keşke babam bizimle olabilseydi! O çok sevdiğim lila renkli kazağı bana alabilmesi için öpseydim onlarca kez o tombiş yanaklarından. Beni üzmek için değil de tekrar öpmem için “bütçemiz müsait değil” demesine rağmen bayram günü kazağı arkasına saklayıp "sürpriz" deseydi. Boğarcasına sarılsaydım boynuna öpücük yağmuruna tutsaydım onu. Babam süprizleri çok severdi. Yine sürpriz yaptı, hem de acı bir sürpriz! Bayramda yok! Bizi boynu bükük bıraktı.
Ersen amcacığım, ağaçlar da neden çiçek yok? Güller neden açmadı? Sakalar neden gelmedi çınar ağacına? Annem "kızım bayramlar hep ayni mevsimde gelmezler. Onun için çiçek açmıyor, bülbüller ötmüyor" dese de Babam yok diye bütün bunlar. Hasretine dayanamıyor minik yüreğim! Ansızın gelse onu gören bülbüllerde gelecek çınar ağacına biliyorum……ellerinden öpüyorum.”
Minik Nehir aldı sularına, götürdü beni farklı duyguların diyarına!
Bayramda, kaybettiklerinin yüreklerindeki ateşini mezar taşlarında söndürmeye çalışan şehit aileleri geldi aklıma. Bosna’ya, Afganistan’a, Lübnan’a, Irak’a, Kıbrıs’a, Güneydoğu’ya ve yurdumun tüm kışlalarına gittim, o cefakar ve fedakar meslektaşlarımızı, askerlerimizi alınlarından öpmek için.
Sevgili Nehir, aç küçücük ellerini gökyüzüne dua et. Güneş ısıtmasa da duaların ısıtsın babacığının yüreğini. Bakarsın, gökte uçan bir kırlangıç alır götürür selamını.
Sağlıkla, mutlulukla kutluyalım bayramın çoşkusunu ama Nehir'leri, saçının okşanmasını bekleyen yetimleri, öksüzleri, huzurevindeki yaşlılarımızı, bir bayram şekeri bile alamayanları getirelim aklımıza. Ziyaret edemesek bile, bir suçlu, bir ezik gönülden bir selam gönderelim, hatırlıyalım onları. Bayramınızı en içten dileklerimle kutlar, sosyal adaletin, eşitliğin gerçekleşeceği nice sağlıklı mutlu bayramlar dilerim.
Yukarıda ki yazımı ikinci kez yazıyorum ve değişen bir şeyin olduğunu sanmıyorum. Güzeller güzeli şehidimin kızı Nehir şimdi ne yapıyor? Babacığını unutması mümkün değil de, acısı biraz olsun hafiflemiş midir?
O unutmadı ama bizler unuttuk! Cenaze töreninde O'nun bahar yeşili gözlerine bakmadan lepiska saçlarını okşayanlar da onları unuttular! Kendisine ulaşamadım. Belki de aldıkları üç kuruş şehit maaşı ile geçinemeyince büyükbabalarının yanına sığınma ihtiyacı hissetmişlerdir.
Kahrolası bilgisayarım çökünce adreslerde gitti. Kendilerine ulaşamıyorum. Adreslerine ulaşabilseydim İzmir’e davet edecek ya da eşimle bayramda ziyaretlerine gidecektik. Bizler ailelerimizle bayramı kutlamaya hazırlandığımız şu günlerde yüreklerinde hüzün olan nice Nehir’lerin olduğunu biliyoruz. Onları unutmadığımızı, minnettarlığımızı ve sevgimizi sunabilmek için bayramda bir fırsatımız var.
Hep birlikte acıları ve sevinçleri paylaşmak üzere; SAĞLIKLI-MUTLU VE HUZURLU NİCE BAYRAMLAR DİLİYORUM. BAYRAMINIZ KUTLU, HER ŞEY GÖNLÜNÜZCE OLSUN...
Bir zamanların hasta adamı olan, hasta olduğuna inanıldığı ve ilan edildiği için istekleri dikkate alınmayan, anlaşmalarla topraklarının paylaşıldığı, işgal edildiği bir devletin fertlerinin Atatürk’ün liderliğinde kazanmış olduğu “Yedi Düvel”i dize getiren zaferlerinden sonra yaşama dönen Türk milletinin meydana getirmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurtuluş, kuruluş felsefesinden uzak yetişen, icabında milletini hor görebilecek kadar Avrupalı (!) olabilen eğitimli insanın elinde kalan devletin; kuruluş felsefesinden uzaklaştırılarak, devamlılığı tam bağımsızlıktan yana olamayan, sürekli değişken siyasi, askeri tutumları nedeniyle birilerinin uydusu haline gelmiş olduğuna şahit olmaktayız…
Tam bağımsızlıkla birlikte “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesini benimsemiş olan Türkiye’nin, içinde bulunduğumuz yüzyılda, tam bağımsızlığın gereklerini, koşullarını sağlamadan dünya siyasetini değiştirmeye yeltenmesi, söylemlerle diğer milletler üzerinde etkili olmaya çalışması Türkiye’den çok bağımlı olduğu ülkelerin çıkarlarına fayda sağlayabilecek düzeyde.
Ülkenin kurtarıcısına “beton kafa” diyebilecek kadar nefretini dile getirebilen insanın etkili olabildiği bir ülkenin tam bağımsızlığı da dünyaya barış sağlaması da beton kafa inancına sahip olanın düşüncesi kadar olabilir.
Terör yoluyla her geçen gün yoksullaştırılan Türk halkı 2002 yılına gelindiğinde büyük fedakarlıklarla terörün belini kırmışken, bu tarihten sonra, adeta terör örgütünün yoluna devam etmesi gerektiğini ima edebilecek düzeydeki siyasi beyanlar, açık oturumlar, yayımlar, yabancı bir ülkeden yirmi dört saat bölücü yayın yapan terör örgütünün dillendirdikleriyle birleşince halk üzerinde etkisini artırmış görünmekte.
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın asla Türk Milleti'ne bırakılmayacağına dair Lozan’da Lord Curzon “Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde bir bir geri alacağız!” sözleri kulaklarda çınlarken, buna rağmen yapılan siyasi, askeri hataların faturasını ödeme zamanının gelmiş olduğu görünüyor. Bu anlamda, vaktin yedi düveli günümüzde değişik seçeneklerle tahsilatı yapmak üzere Türk Milleti'nin tepesinde bekliyor…
Başbakan Erdoğan, bir radyo programında “sayın” olarak hitap ettiği Abdullah ÖCALAN’ın örgütüne savaş ilan etmiş görünmekte! Bu savaş ilanı yolu ile F-16 savaş uçakları başta olmak üzere savaşa katılan uçak ve helikopterler Kandil’in dağına taşına yıllardır olduğu üzere AB-D yapımı bombaları atıp durmakta. Her bir bomba bir ailenin belki de iki yıllık geçimi… Hepsi yabancıdan ithal.
Eğer Başbakan ERDOĞAN güçlüyse ve gerçekten de kararlıysa Kandil’i işgal edip, tepesine Türk Bayrağı'nı çeker ve ülkeye tehdit kaynağı olan sorunun bir parçasını ortadan kaldırır. Gerisi laftan ibaret…
Lider kadrosu, ölü ele geçirilen teröristlerin bir kısmı ve desteklendiği ülkeler incelendiğinde bir zamanların aktif örgütü olan ASALA’nın devamı olduğundan şüphe duyulmayan PKK terör örgütü, AB-D’nin operasyon bölgesi, petrol, doğal gaz ve maden kaynakları yönünden zengin, buzulların erimesi gibi çevresel faktörlerden en az etkilenecek, kimilerine göre kutsal olan bölgenin Türkiye’ye ait kısmında 1984 yılından bu yana halkı sindirerek etkinliğini günümüze kadar sürdüre gelmiş durumda…
İlk başlarda korku salarak bebek, kadın, yaşlı genç demeden onlarca insanı geceli, gündüzlü katletmiş olan PKK terör örgütü ile mücadele uluslararası anlaşmalarla yükümlülük sahibi olan bir devletin yasal gücü ile 1984 yılından bu yana yerine getirilmeye çalışılmakta…
Terör örgütünün meydana getirmiş olduğu terörün yanında gerçekleştirmiş olduğu eroin, esrar, petrol başta olmak üzere Türk insanının en çok tüketmiş olduğu sigara gibi tüketim mallarının kaçakçılık faaliyetleri kimisine bol kazanç kapısı açabilmekte… Bunun dışında; her türlü araç, silah, mühimmat gibi büyük bir oranda dışa bağımlı olan devletin terörle dışa bağımlılığı sürdürülerek, ekonominin, kaynakların halkın yararına değerlendirilemez hale getirilmek istenmesi gerçekleştirilmiş olmakta… Bütün bunlar ise bir devlet için iyi sonuçlar doğurmayacak olaylar…
Terörle etkin mücadele ederken terörden çıkar, gelir elde edebilen insanların aşılarak mücadelenin etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi önem kazanmakta…
Terörle mücadele sınırların kontrol altına alınması ve sınır içindeki bağlantılarının etkisiz hale getirilmesi ile mümkün… Sınırı aşarak iç kısımlara sızan ve eylem gerçekleştiren teröristlerin daha sınır bölgesinden geçişlerinde tespiti ve anında etkisiz hale getirilmesinde yaşanılabilecek bürokratik aksaklıkların büyük eylemleri de beraberinde getirebileceği düşünülerek bürokrasinin en aza indirilmesi, terörle mücadelede ciddiyetin, kararlılığın en önemli unsuru…
Bir devletin terörle mücadelesi silahlı kuvvetinin yanı sıra ondan daha etkili ve silahlı yasal gücün idarecisi de olan siyasi kadroların, hükümetlerin etkinliğine bağlı olmakta… Silahlı gücü ile terörü bertaraf etmek isteyen siyasi güç, diğer taraftan ülke içinde birlik beraberliği, kardeşliği sağlayıcı eğitim, öğretim başta olmak üzere, teröre kaynaklık teşkil edebilecek işsizlikle mücadele; dışa bağımlı olunmadan, yerli teknoloji ile aktif mücadele verebileceği yatırımları gerçekleştirebilmeli…
Terörle mücadelede tecrübe edinmiş, siyasi gücün vereceği, çizgileri belli olan görevleri etkin bir şekilde uygulayabilecek düzeyde silahlı bir güç varken ve bu güç 2002 yılına gelindiğinde belli oranda başarı elde etmiş haldeyken, 13 Temmuz 2011 tarihinde terörle mücadelede verilen 13 şehitten sonra, meskûn mahallerde güvenliği sağlamakla görevli polisin mücadelede askerin yerine kullanılacağının gündeme getirilmesi, yan gelip yatmayan askerin adeta başarısız gösterilmesene olanak verebilecek bir yöntem…
Terör örgütüne katılımlarda İstanbul’un ilk sırada yer alıyor olması iyi etüt edilmeli, gerekli tedbirler alınmalı… Polis teşkilatının öncelikle İstanbul, İzmir, Mersin, Diyarbakır gibi zaman zaman kamuya, vatandaşa zarar veren terör olaylarını ve örgüte katılımları önleyerek, meskûn mahallerde huzuru ve güveni temin etmesi; askerin ise tecrübe kazandığı mücadelede “tam desteklenmesi”; diğer taraftan vatandaşa eğitim, öğrenim ve iş imkânı sağlayan, dışa bağımlılığı en aza indirecek, üretime yönelik, insanı yardıma muhtaç bırakmayan, özgür birey olmasına imkân verebilen yatırımların gerçekleştirilmesi bir bütün olarak ele alınması, terörle mücadelede başarıyı getirecektir…
PKK Terörü yine can aldı. 9 Temmuz cumartesi günü Lice-Bingöl karayolu üzerinde kaçırılan 2 'si asker 3 kişinin kurtarılması için başlatılan geniş çaplı operasyonların sonucunu beklerken terör yine canımızı yaktı.
14 Temmuz 2011 tarihinde Diyarbakır Silvan'da 13 Askerimizin şehit olduğu 7 Askerimizin de yaralandığı terör saldırısının ardından yine terör örgütü PKK'ya lanet yağıyor. Yöneticiler, siyasiler, iş adamları ve değişik çevreler tarafından baş sağlığı birlik ve beraberlik mesajları verilmeye devam ediliyor. Yine, bu hain saldırıların arkasındaki güçlerin ve amaçlarının apaçık ortada olduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin terör sorununun üstesinden gelecek güce ve kararlılığa sahip olduğu devletin en üst kademelerinde görev yapan yöneticilerce dile getiriliyor. Askeri operasyonların yoğunlaştırıldığı teröristlerden bir kısmının öldürüldüğü haberleri gelmeye devam ediyor.
Terör örgütü, terör örgütüne destek olanlar, işbirlikçiler, teröre göz yumanlar iyi bilmelidir ki terörle bir yere varılamayacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğünü hedef alan, ülkemizin huzur ve barışını bozmaya yönelik eylemlerini sürdüren teröristlerle, teröre ve teröristlere destek verenlerle siyasal pazarlıklar yapmak terörü cesaretlendirmekten başka bir işe yaramaz. Terörün arkasındaki nedenleri kavrayamadan, oy kaygısı ile terörü siyasi politikalarına alet edenler yıllardır süregelen teröre evlatlarını, yakınlarını şehit verenlerin acılarının vebaline ortak olacaklardır.
Kürt halkının temsilcisi olduklarını savunanlar, barış ve halkların kardeşliğinden bahsedenler, PKK terörünü destekleyen, tehdit ve gözdağı içeren toplumu geren ve kutuplaştıran ırkçı ve bölücü söylemlerle demokratik özerklikten bahsederek, yürütmeye çalıştıkları ikiyüzlü politikalarını sürdüremezler, sürdürmemelidirler. Terörden nemalananların, PKK lideri Abdullah Öcalan’ı kurtarma ve ihanet provaları, milletimizi etnik tahriklerle çatışma kıvamına getirecek milli hassasiyetlerimizi yok sayan çözüm önerileri, masumane hak ve demokratikleşme isteği olarak kabul edilemez. Artık yüzyıllarca Türklerle kardeş, akraba, komşu olarak bir arada yaşamış Kürt halkı, terör örgütü PKK’nın ya da PKK’nın destekçisi BDP’nin kendilerini temsil edip etmediğini sorgulamalıdır. Ya ülkeyi kardeş kavgasına ve bölünmeye kadar götürecek süreci seçmeli ya da Türklerle eşit koşullarda bir arada yaşama isteğini göstererek terörü ve şiddeti lanetleyerek sorunlara demokrasi ve hukuk çerçevesinde çözümler arayacak iradeyi sergilemelidir.

Orhan Veli Kanık’ın bir çoğumuzun duygularını dile getiren şiirinin dizelerinde belirttiği gibi;
“Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda,
Dokunabilir misiniz gözyaşlarıma ellerinizle “
Bu ülke ve bayrağımız için hiçbir değerin geri getiremeyeceği aziz canlarını feda eden şehitlerimizin haberini aldığımız zaman boğazımıza bir şey düğümlenir, burnumuzun direği sızlar, ağlamamak için kendimizi zorlasak da içimizdeki isyanın ateşini ancak gözyaşlarımızla soğutabiliriz.
Van’ın Saray kırsalında hain teröristlerin kahpe tuzağı sonunda şehit olan Başçavuş Erkan DURUKAN’ın acısını yaşayamadan bu kez Uz.Çvş. Metin KOZA ve ardından Başçavuş Kalender Özdemir’in şehit haberini aldık! Erkan Assubay'ımın öğretmen eşinin “seni bu vatana helal etmiyorum” haykırışını garipseyenler olabilir ama bu duyguyu bir çoğumuz içimizde saklıyoruz!