Sevgili Okurlarım
Sayın Başbakanımız, Sayın Baş Komutanımız (Cumhurbaşkanımız) gösterdikleri destek yapıcı yaklaşımları, hak yolunda olarak desteklerini mağdurdan, mazlumdan esirgemedikleri için şahsım ve ordumuzu evi bilen canını seve seve verecek ordunun yarısından çoğunu teşkil eden assubaylarımız çok ama çok teşekkür ederiz. Allah yar ve yardımcıları olsun. Dualarımız onlarla. Ama sorunlar dağ gibi olmuş sorunları çözümü konusunda yanımızda olmaya devam edeceklerine inancımız tamdır.
Sonrasında; TEMAD Başkanımıza bu çalışmalarda, bu sıkıntılarla delilleriyle ortada olan sorunların çözümü için gösterdiği çabadan dolayı teşekkür ediyoruz.
Ayrıca hak aradığımız ve sorunlarımızın çözümü için hassasiyet gösteren bunu dile getiren; çok kıymetli hukukçularımız, yazarlarımıza şükranlarımızı sunuyoruz.
Ayrıca şahsım olarak bu konudaki yazımda yaşadıklarını saklamadan açık ve cesur yüreklilikle dile getiren bu konuda çözüm isteyen dillere gönüllere de teşekkür ediyorum. Sesiniz sesimiz, çözüm bekleyen sorunlar çözüm bekleyen sorunlarımızdır.
Bir yerde insan halkları, huzur yoksa bunların ortaya çıkarılması ve sonuca en iyi şekilde ulaşılması elzemdir.
1/4 ‘ÜNE (BİRİN DÖRDÜ DERECE KADEME İLERLEMESİ) PROBLEMİ
Artık astsubaylarında onların bu problemlerinin olduğunu da bilmeyen kalmadığı gibi gerek yazılı medyada, gerek görsel medyada, gerekse mecliste defalarca dile getirilmiş olmasına rağmen henüz yaraya çare bulunamamıştır. Astsubayların astları olan memurlar, üstleri olan subaylar ve diğer tüm kamu kurum ve kuruluşlarında görev alan memurlar 1/4 ‘üne çıkmalarına rağmen bu hakkı elde edemeyen tek memur sınıfı Astsubaylardır. Buda emekli olduklarında büyük kayıpla emekli olmalarına neden olmaktadır.
RÜTBELERİNDEN ÇAVUŞ İBARESİNİN KALDIRILMASI VE OMUZA ALINMASI
Bilindiği gibi Astsubayların rütbeleri Astsubay çavuş, Kıdemli çavuş, Üst çavuş, Kıdemli Üstçavuş, Başçavuş, Kıdemli Başçavuş olarak sıralanmakta ve mesleğe başladığı andan itibaren çavuş kelimesinden kurtulunamamamaktadır. Yazılı ve görsel basında 2010 yılında çıkan bir haberde, rütbelerin omuza yaprak tanesi şeklinde alınıp isimlerin Orbey, Sanbey, şeklindeki isim sıralaması haberi büyük bir heyecan yaratmış fakat haberin çok geçmeden yalanlanması büyük ve derin üzüntüler yaratmıştır. Bunun yanı sıra Türkçede 3 sessiz harfin yan yana kullanımı anlatım bozukluğuna yol açmaktadır. Örneğin Üstteğmen değil üsteğmen, Astteğmen değil Asteğmen iken bu düzeltmeler Astsubaylarda maalesef anlatım bozukluğuna yol açmaktadır. Oysaki doğrusu dilimizin doğru kullanımı açısından Assubaylar olmalıdır. Türk dil kurumuna yapılan müracaatlar her ne kadarda doğru yazıldığı yönünde olsa da aynı işlem diğer rütbelerde uygulanmamaktadır.
KD.BÇVŞ RÜTBESİNE MAKAM TAZMİNATI VERİLMEMESİ
Subaylar 21 yılda yarbay rütbesine erişir erişmez makam tazminatı adı altında 500 TL ye yakın bir ek ücreti alıp emekli olduktan sonrada bu makamı koruyarak bu tazminatı almalarına karşın, 24 yılda Kd. Bçvş rütbesine erişecek bir Astsubayın bu tazminattan yoksun hatta emekli olurken birin dördü derecesini de alamadığından maaşı nerdeyse yarı yarıya kesintiye uğrayarak emekli olmaktadırlar. Birçok personel kendi teşkil ettikleri görevin makam odası varken tazminatının olmamasını üzülerek karşılamaktadır.
GÖREVDE YÜKSELME VE TERFİ PROBLEMLERİ
Artık kurum içerside üniversite mezunu olmayan Astsubay yok denecek kadar az hatta hiç yoktur. Kendi nam ve hesabına yüksek lisans yapan doktora yapan Astsubayların sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Fakat kendi nam ve hesabına mesai saatleri dışında emek harcayarak tahsilini tamamlayan, meslekte onlarca yıl tecrübe kazanan, sporu, atışı, eğitimi, lisanı olan Askerlik mesleğini özümsemiş ve yaşam tarzı haline getirmiş olan Astsubayların başına Açık öğretim fakültesini bitirmiş tecrübesiz sözleşmeli subaylar getirilerek onların onurları kırılmalımı yoksa önleri açılarak küresel dünyanın bir gereği olan rekabete ve bilgiye dayalı bir terfi sistemimi oluşturulmalı. Örneğin bilgi ve beceresi tecrübe ve tahsili ile herkesin hatta Dünya ülkelerinin taktirini kazanmış olan büyük çalışmalara imza attıktan sonra TSK dan Astsubay Başçavuş olarak ayrılan Hakan Fidan bey, Mit müsteşarı olup korgeneral Muadili bir makamı teşkil ederken neden ona TSK da Teğmenlik bile verilememiştir.Halen Astsubaylar mesleğin dördüncü yılında verilen 3 hakla sınava tabi tutulmakta ve her sınıftan numunelik bir iki Astsubay Teğmen olarak atanmaktadır. Üstelik meslek içersinde sağlıklı değilmiş gibi tam teşekküllü hastaneden sağlık raporu istenmesi manidardır. Oysaki beklenti, emsalleri arasında temayüz etmiş sicil olarak da kendini emsallerinden ayıran özellikteki Astsubaylardan, yüksek lisans mezunları büyük oranda Teğmen naspedilmeleridir. Aynı beklenti 4 yıllık fakülte mezunu olup temayüz eden uzman çavuşların Astsubay olmaları içinde geçerlidir.
LOJMAN DAĞILIM PROBLEMİ
Halen dağıtım esası bir birlikte bulunan lojmanların %50’si subaylara %40’ı Astsubaylara %10’u ise sivil memur ve uzman çavuşlara tahsis edilmektedir. Bu dağıtım şekli Teğmen rütbesindeki bir personelin puanı ne olursa olsun her gittiği yerde lojmanı hazır iken Astsubay, sivil memur, uzman çavuşlar TSK’nın % 80’ini oluşturmalarına karşın büyük bir kısmının dışarıda kalmasına neden olmaktadır. Buda özellikte doğu bölgesinde görev yapan ve ailesi ile dışarıda kalan personelin hayatını tehlikeye atmaktadır. Özellikle %40 tahsis Astsubayları biraz olsun rahatlatırken Uzman erbaş ve sivil memurlar açısından lojman yok denecek kadar azdır. Oysaki beklenti herkesin lojman puanı dikkate alınarak baştan aşağı hakkaniyetle puan usulü yerleştirilmeleridir. Lojmanda oturması şart olan personele ise rütbesine bakılmaksızın tahsis yapılmasıdır.
ORDUEVLERİNDEN YARARLANMA PROBLEMİ
Günümüzde modern çağın gerekleri arasında ayrımcılık noktasında büyük adımlar atılırken Subay orduevleri, Astsubay orduevleri, birçok yerde olmayan sivil memur orduevi, Mehmetçik gazinosu ve buralardan yararlanamayan uzman çavuşlar ve sivil memurlar ayrımcılığın kalan unsurları olarak göze çarpmaktadır. Çözüm noktası bütün orduevlerinin TSK ORDUEVİ olması ve girişin tüm personele hizmet edecek noktada açık olmasından geçmektedir. Etilerde aracı bozulan bir albayın Astsubay orduevine soluklanmak için girememesi ne kadar üzüntü verici ise Merkez orduevine giremeyen Astsubayın, Hakkari de orduevine alınmayan uzman çavuşun problemi aynı derecede üzüntü vericidir.
OYAK YÖNETİM KURULUNDA YER ALAMAMA PROBLEMİ
Bir şirketin yönetim kurulu o şirketin iştirakçilerinin payı oranında pay sahiplerinin koltuk sayısı ile yönetilir ve idare edilir tüm dünyada sivil, askeri, kamu şirketleri bu şekilde temsil edilir ve yönetilir. Oyak iştirakçilerinin %75 ten fazlası Astsubay, sivil memur ve uzman çavuş oluşturmasına rağmen yönetim kuruluna bir Astsubay numunelik olarak ancak mahkeme kararı ile girebilmiştir. Oysaki mantıksal çözüm herkesin iştirakçiliği oranda temsil hakkı elde etmesidir.
TEK TİP ASKERLİK PROBLEMİ
Şu anda çalışmasının yapıldığını bildiğimiz tek tip askerlik problemi personel arasında önem sırası sonlarda olan bir problemdir henüz mesleki açıdan hiçbir tecrübesi olmadığı gibi kendisi ile aynı fakülteyi bitirmiş hatta fakülte bitirmeyen kalmamış Astsubay zümresinin başına askerliğini yapmak üzere gelen Asteğmen rütbesinin bulunması Subay ile Astsubay arasında kalan bir zümre yaratmış ve sıkıntısını hem Asteğmenler hem alt rütbeliler çekmişlerdir. Çözüm noktası bu şekilde fakülte mezunu olan askerlerin astsubay yardımcısı veya Astsubay onbaşı rütbesi ile kıtaya sevk edilmeleri ile çözülebilir.
HAKİM GİBİ DİSİPLİN CEZASI VEREBİLME PROBLEMİ
Askerliğin temeli disiplin olduğuna göre ebetteki disiplini bozucu davranışlar cezalandırılmalıdır. Ceza verme yetkisi amirlere (subay olması koşuluyla) verilmiştir. Günümüz koşullarında hürriyeti bağlayıcı cezaların hakim kararı olmadan verilmesi kanun dışıdır. Bu kanun dışılık ortadayken amirlerin halen disiplin cezası vermesi ve bu yetkiye sahip olması vahimdir.
Bunlarında dışında astsubaylara (rütbesi ne olursa olsun) teğmen rütbesindeki bir subay işgal ettiği kadronun verebileceği oda ve göz hapsi cezalarını verebilmektedir.
Albay ve yarbay rütbesindeki subaylara sadece uyarı cezası verilebilirken hatta TSK’ da görevli devlet memurlarına göz ve oda hapsi cezası verilirken sürenin tayininde, öğrenim ve sosyal durumları dikkate alınırken 30 yıl hizmet etmiş bir astsubaya bölük komutanlığına vekâlet eden teğmen hiçbir şeyi dikkate almadan 5 gün oda ya da göz hapsi verebilir.
14 Ekim 1994'te emre itaatsizlikle suçlanması ile gelişen bir olayda. Yarbay, astsubayı Askeri Ceza Kanunu'nun (ACK) 171. maddesi gereğince emre itaatsizlikten 21 gün oda hapsi ile cezalandırdı AİHM, "Mahrumiyet kararı, davaya bakmak için gerekli yetkiye sahip, yürütmeden bağımsız ve uygun yargı teminatlarını sunan yetkili mahkeme tarafından verilmelidir’’ bu gerekçeyle Türkiye'yi davacı astsubaya manevi tazminat için 2 bin avro, masraf ve harcamalar için ise 1500 avro ödemeye oybirliğiyle mahkûm etmiş.
Aysbergin görünmeyen yüzü yok artık. Sorunlara çözümlere ulaşmanın zamanıdır.
Subay aileleri tarafından astsubay ailelerine uygulanan herhangi bir yasa ve yönetmelik veya bunların dışında resmi bir belgede bulunmayan (İnsan Hakları Kapsamında) bulunması asla uygun olmayan muameleler. Bu yanlışlığa uymayanların dışlanması.
Astsubay benim kölem, hizmetkarım anlayışı (Oysa ki ordumuzun büyük oranını assubaylar oluşturmaktadır)
Subayların Harp okullarında savaş vs eğitimleri aldıkları halde her türlü sorunlu göreve Assubayları göndermeleri kendileri İdare Amiri pozisyonunda kendilerini her türlü sorundan soyutlayarak dokunulmazlık zırhlarıyla görevi yaparak Assubayın başarısını kendi başarısı olarak gösterebilme cesareti ve bundan maddi manevi nemalanmaları
Astsubay, uzman çavuş ailelerinin ailelerine karşı ikinci sınıf müdahale. Hastaneler, orduevleri, ordu pazarları ve lojmanlarda ezilen sınıf yaratılması
Lojmanlarda konumu ve yaşam standardı daha iyi olan blok, dairelerin subaylara tahsisi, zemin katları veya yapı itibariyle güneş almayan yerlere assubayların yerleştirilmesi
Hastanelerde subay astsubay ayrımının had safhada olması astsubaylardan birinin kendisi hasta olduğu halde subaya ayrılmış bir oda boş olduğu halde assubayın o boş odaya sırf astsubay olması nedeniyle alınmaması
Assubayın re’sen görevinden ayrılması durumunda ailesinin geçimini sağlamak amacıyla ev ev gidip temizlik yapması, merdiven silmeye mecbur bırakan zihniyet. Elbette ki namusuyla para kazanmak utanılacak bir durum değildir ama orduya hizmet eden birinin düştüğü durum çok acı gerekli düzeltmelerin yapılması konusunda hassasiyet (subayda bu uygulama yoktur)
Doğuda görev yapan astsubay ve ailesi hiçbir koruması yokken Batı da cennet denebilecek şehirlerde görev yapan en alt rütbedeki subaya bile emir eri emir assubayı tahsisi (astsubay ve subay kanunda en üst rütbeli ordu mensubu ibaresi varken nasıl oluyor da subayın koruması oluyor)
8 yıllık assubay 7 yaşında oglu var 6 yılı ailesinden ayrı geçti. Şimdi yine günydogudayım.tb komutanının emri devlet oteritesinin üstünde tutulmaktadır. Tüm resmi tatillerde mesai yaptılar. Bu assubayım evlenmesin mi, aile kurmasın mı? Kast sisteminde uygulanan bu durumda alt sınıftan olduğu için evlenmesi aile kurması kendini üst ilan eden subaya mı aile kurması imkanı verilecektir. Assubayın eşi dul, çocuklarını öksüz koyan bu zihniyet İnsan Haklarına da ihlaldir.
Assubayımın talebi : “Biz, sadece adalet, eşitlik ve insanlık onurumuza saygı gereği gasp edilen haklarımızın iadesini istiyoruz.” dur.
Assubayımın gurur duyduğu mesleğinden sonra sivil yaşamında vatan aşkı ile yine : “Dünün Astsb'ı bugünün sanayicisi, ihracatcısı olarak bu ülke için hep bişeyler üretebilmenin gururunu yaşıyorum.” diyerek vatan sevgisini devam ettirerek üretkenliğinin devam etmesi
Oysaki : Holding sahibi olma derecesinde tek maaşla bunu alması zor olacak bir durumda hala özel yaşam süren diğer kesim. İnsanca yaşamak her insan içindir zümreler olarak ayrılamaz.
Assubayım çok haklı : “bakın size ayrımcılığı tanımlıyayım yaşanan örnek yolum bir askeri kampın önünden geçti hasbelkader yer varmı diye sormak gafletinde bulundum cevap kusura bakma astsubayım yer yok oldu, buraya kadar zaten beklediğim bir cevaptı benden sonra içeri giren başka bir astsubay şu tekmili verdi komutanım ben şanlı yuva kuleli askeri lisesinde görevli astsubayım kampta yer varmı, cevap oooo astsubayım sende bizim ordansın demek yer olmazmı ve arkadaş 15 gün tatilini yapar şimdi kime kızalım böyle konuşup günü kurtaran astsubayamı ayrımcılığın had safhasındali yetkilerle donatılmış astığı astık kestiği kestik o makamdaki subayamı” Bu da ayrı bir durum
Yıllar önce Amerika’da uygulanan ve tarihin karanlığında kalması gereken zihniyet yok olmalı “Artık Köle Kanunun kalkmasını istiyoruz.Gn.Kr.Bşk.bunlar bir kaç çapulcu demişler Astsb.ların hakkını araması ile ilğili En yüksekteki komutan olmuş Türk oRDUSUNDA Kİ BEYAZ VE ZENCİ AYRIMINI GÖREMEYECEK KADAR KÖR. ARTIK BİZ ZENCİLER ÖZGÜR OLMAK İSTİYORUZ. Tek isteğimiz onurlu ve insanca yaşam, biz para değil adalet ve işimizde ve ailemizle huzur istiyoruz. Ailemizi öldürmesinler, oğlum kızım subay oluyorsa beni onun kölesi konumunda yapmasınlar. Kardeşlerden bir subay diğer assubaysa ailemizin bağlılığını zedelemesinler Türk ailesi yara almaktadır dikkatleri bu yönde çekelim”
“Assubayların meslek yaşamı boyunca karşılaştığı adaletsizlik, haksızlık, çifte standard, maruz kaldığı mesleki etnik ayrımcılık. Sorunumuz sadece para değil asıl sorun aysbergin altında sürekli bu konuda ezilmenin, ayrımcılığa birlerinin cevap vermesi gerek” çözüm bekleyen konuların özeti
Assubayım haklı olarak cevap istiyor; “bir kesim bizleri hor gören hakir gören cuntacı, statükocu anlayışlı kişilerin artık bu düzenin bu şekilde devam edemeyeceğini anlamasını sağlar.artık zaman değişti Türkiye de değişti ve değişmeye de devam ediyor.Zaten değişim hayatın en önemli parçası, değişmez çağın gereksinimlerine ayak uyduramazsanız bu hantal yapının altında ezilir kalırsınız.bence anayasa ile birlikte iç hizmet kanunu da ivedi değişmeli hatta mümkünse tamamen ortadan kaldırılıp yenisi yazılmalı.yazının içeriğinde as(t)subay maaşları ile kendi maaşlarını kıyaslayan vicdan dan mahrum insanlıktan nasibini almamış masa başında bünyesini büyüten şahsiyetlere de şunu sormak isterim- acaba kendisine ne kadar maaş ödense bir mevzi içinde sabaha kadar ateş altında kalmaya razı olur?”
“Bize bunlar bir kaç çapulcu demişler Astsb.ların hakkını araması ile ilgili ürk ORDUSUNDA Kİ BEYAZ VE ZENCİ AYRIMINI GÖREMEYECEK KADAR KÖR. ARTIK BİZ ZENCİLER ÖZGÜR OLMAK İSTİYORUZ.”
“YAZIK BE SİZE.BU TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNDE HAKKI YENİLMİŞ OLAN HİÇ UZMAN ÇAVUŞ YOKMU YAZILAN MAKALENİN TAMAMINDA UZMAN ÇAVUŞ VE AİLELERİ HİÇ GEÇMİYOR BUNU YAZMAK ZOR MU GELDİ BEN BİR UZMAN ÇAVUŞUM VE BÜTÜN UZMAN ÇAVUŞLAR VE KIZ KARDEŞİM GİBİ SAYDIĞIM AİLELERİNİN HAKLARINI BENDE SAVUNUYORUM.LÜTFEN SİZDE HAKKINIZI ARAYIN SAYIN UZMAN ÇAVUŞ ARKADAŞLARIM” Uzman çavuşum bu uygulamaların dile getirilmesi yıllardır kamuoyundan saklanarak kol kırılır yen içinde kalır zihniyetinin artık sınır noktasıdır. Bizler astsubay dedik evet ama asla peygamber ocağımız içinde nifak sokmak veya bu durumda başka sorunlara neden olmak değildir. Benim ve artık pes deme durumuna getirilen her köle durumuna düşürülenlerin arkasında yanında olduğumuzu belirtmektir. Ayrıca TEMAD Başkanımız zaten bunları yetkili ağız olarak dile getirmektedirler. Ordumuzun her ferdi özeldir canımızdır. Asla üzülmeyiniz adımız geçmedi diye inşallah meramımı anlattım ve o güzel gönlünüzü alabildim.
“Tarihde önemli ilklere imza atan Kurtuluş savaşının tek ayakta kalan pilotu İlk Yerli uçağımızı imal eden ASSUBAY VECİHİ HÜRKUŞ” dualarımız tüm ölenlerimiz, şehitlerimizle onlar bizimledir
Çift kanat tek kanat neden ? Neden kolum kırık ? ABD ordusundan alınan assubaylık neden köle zihniyetiyle baskıya maruz kalmaktadır.
Orduevlerinde kimlik gösterme zorunluluğuna sadece astsubay ve ailelerinin maruz kalması dışarıdan misafir yasağının assubaya uygulanması. Subay ve ailesi nasıl ve nerden tanınıyorsa kimlik gösterme talebinin olmaması ayıp ve sorulduğunda şikayet unsuru olarak alınması dışarıdan misafirin sorgusuz sualsiz içeriye alınması
Hukuksuzluk ailelere de sirayet ederek eşlerin de astsubay eşlerine hükümdarlıkları sona ersin. Bu ayrımcılıklar kimseye önemlilik, özerklik sağlamaz barış zamanında bu tutumlar olduğu sürece barış veya savaş zamanında ayrılan orduyu nasıl toparlanacak. Hiyerarşi bu değildir. Tahakkümün, insanlıktan çıkmışlığın, insan haklarına saldırının delilli uygulamalarıdır. Ordu idare kadrolarından oluşan köleci zihniyetten oluşan bir kurum olmaktan çıkarılmalıdır.
Esen Kalın…
10 Mayıs 2012 Perşembe
İnci Kayar
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
http://www.habername.com/yazi-inci-kayar-astsubaylarin-acil-cozulmesi-gereken-sorunlari

Bir emekli generalin gözüyle!
Aylar önce “Bir devlet ve silahlı kuvvetler içeriden nasıl parçalanır” konulu bir makale kaleme almıştım. Bu makale, yurtiçi ve yurtdışındaki pek çok gazete ve dergilerde yayınlandı.
Söz konusu makalede; “Bir devleti, tereyağdan kıl çeker gibi zahmetsizce bölüp parçalamak istiyorsanız, öncelikle o devletin silahlı kuvvetlerini içeriden bölüp parçalayacaksınız” diyerek, Devlet ve Ordu düşmanlarının, Türk Ordusu içine nifak sokmak maksadıyla, başvurdukları şeytanca 13 oyuna dikkat çekmeye ve önlem alınmasını sağlamaya çalışmıştım.
Bu 13 şeytanca oyunun en önemlilerinden birisinin de “Ordunun belkemiğini oluşturan subay ve astsubaylar arasına nifak sokulması” olduğunu vurgulamıştım.
Eğer, yandaş medya ile bazı tarikat ve cemaatlerin köşe yazarlarının arşivlerine girersek, bıkmadan usanmadan subay ve astsubaylar arasına nifak sokmaya çalıştıklarını görürüz. Bunlar, kayıtlara geçmiş olup, arşivlerde durmaktadır.
Dünyada olduğu gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de belkemiğini Astsubaylar oluşturmaktadır.
Ancak, bu kardeşlerimizin özlük hakları, son derece yetersiz olup acilen iyileştirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Gerçi, Astsubaylarımız bu konuyu problem haline getirip Türk Ordusu’nun içine nifak sokulmasına izin ve fırsat vermemişlerdir ve vermeyeceklerdir. Onların vatanseverlikleri ve silah arkadaşlığı ruhu, nifak sokmaya çalışanların heveslerini kursaklarında bırakacak yüceliktedir. Ama anadan doğma Cumhuriyet ve Ordu düşmanlarının istismarına da açık kapı bırakılmamalıdır diye düşünüyorum.
Örneğin:
E.General Hikmet YAVAŞ (İZMİR)
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
http://hikmetyavas.wordpress.com/
Yaşadığımız dünyada su gibi elzem, herkesin ve her kesimin ihtiyacı olan en önemli evet en önemli ihtiyaç HUKUK' tur. Yasa yapıcılar bu çok önemli konuyu hazırlarken bir masa başında kendi çıkarları açısından bakarak işlerler! O zaman karşımıza çıkan yasa, ÜSTÜNLERİN HUKUKU olacaktır. Bir işveren ile bir işçi kesimin temsilcisi masa başında, örneğin asgari ücret artırım konusunu tartışırken çıkacak sonucun ÜSTÜNLERİN hukuku şekline sonuçlanacağı kesindir!
KONU TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİNİN bir yasası hazırlanır iken de, bu yasa çok kapsamlı bir yasa ise ve tüm personeli kapsıyor ise adalet terazisinin endazesine çok dikkak etmek gerekir! ALLAH'INI SEVEN, BİRAZ VİCDAN DUYGUSUNU İÇİNDE BARINDIRAN BİRİ BU YASAYI NASIL HAZIRLAR VE DE YASAMA NASIL ONAYLAR?
ANAYASANIN BİLMEM KAÇINCI MADDESİNİN BİLMEM KAÇINCI FIKRASININ VS. HERKES EŞİTTİR! ASSUBAYLAR HARİÇ! Şayet yasalar hazırlanırken, daha önceden HASDAL-SİLİVRİ konuları düşünülse idi ÜSTÜNLERİN hukuku bu konuyu hallederdi!
Hak arama mücadelesinde biz assubaylar yıllardır hukukun tüm enstrümanlarını kullanarak TEMAD çatısı altında ve güncel sistemlerle SABIRLA yasa yapıcılara ADALETİN BOZUK DÜZENİNİN bir an önce düzeltilmesi yönünde mücadele veriyoruz. Görülüyor ki; bu sistemde BİRİNİN İKİ DUDAĞI ARASINDA sıkışmış hukuk devleti mi yoksa polis devleti yapısı mı bu yapı diye tereddüd ediyor olmamız üzücüdür.
Polis devleti demek, polis teşkilatı bulunan devlet demek değildir. İlla belirli bir kanuna dayanmak zorunluluğu hissetmeden, doğru bildiğini aklınca kullanan devlet ve yönetim biçimi demektir. Krallık, padişahlık, tek partili diktatörlük gibi. Ya da çete örgütleri gibi; belirli bir töresi, kuralı olsa da karar liderin iki dudağı arasındadır. Lider değişirse kararın niteliği de değişebilir. Mesela bir lider, "sana ateş edeni alnından vuracaksın" diye karar verirken, bir başkası; "buna gerek yoktur" diyebilir. Çete üyeleri açısından her iki karar da doğrudur.
Hukuk devleti, kimin neyi ne zaman ve hangi yasaya göre yapacağını karara bağlayan, sadece bununla da kalmayan aynı zamanda denetleyen, sorumlulukları ön plana çıkaran, gerektiğinde devletin kendisi de suç işlese bunu ört bas etmeyip yargı yolunu açık tutan devlettir. Bu devlette her birey ve her kurumun ödevleri, yetkileri kanunla belirlenmiş olup, bunu nasıl kullanacağı yine yasa ile belirtilmiştir. Velev ki kişi cumhurbaşkanı ve/veya başbakan, ordu kumandanı vs. kim olursa olsun herkesin ortak paydası kanundur.
Devletin bireye, bireyin de devlete karşı sorumlulukları vardır. Toplum içinde aynı şey geçerlidir. Buradan da anlaşılacağı gibi kişilerin, kurumların söyledikleri değil, hukukun söylediği geçerli olan devlete hukuk devleti diyoruz.
DAHA DÜN GİBİ....
HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ ARARKEN, ÜSTÜNLERİN HUKUKU ARASINDA SIKIŞTIK KALDIK...
BU GİRDAPTAN BİR GÜN ÇIKILACAKTIR ELBET! ANCAK BU YENİ BİR YÖNETİM VE BÜTÜNLEŞME İLE OLACAKTIR?
Ancak assubay sınıfı küstürülmüştür, kırgındır ve de sahipsiz kalmıştır... Bir kaç itici insanın gayretleri ile bir kaç önderlik yapan siteler ile çaresizlik gömleklerini atan arkadaşlarımızın birbirlerine verdikleri moral ile yola devam ediyoruz.
BİLİYORUZ VE İNANIYORUZ Kİ BU YOLUN SONU AYDINLIKTIR, ADALETİN GERÇEKLEŞMESİ YAKINDIR!
VİCDANLAR HUKUK DENİZİNDE BOĞULMUŞTUR.
ASSUBAY HAKLARI ABLUKA ALTINDADIR .
İNSANLIK SUÇU İŞLENMEKTEDİR .
ASSUBAYLAR HAKLARINI AİHM GİBİ YURT DIŞINDA ARARKEN DAVALARI KAZANMAKTADIR .
BU GERÇEK KARŞISINDA YÜZLER ACABA KIZARIYOR MU DERSİNİZ?
Ne zamana kadar dersiniz? Bu düzenin bu utanç sisteminin sürdürülmesi ne zamana kadar dersiniz? Ayırımcılık, kayırmacılık alt gördüklerine yapılan bu 21. yüzyılın utanç armasını daha ne kadar taşıyacaksınız beyler?
NE ZAMANA KADAR?
ATİLLA ABAYLI - İZMİR
Bunlardan festival adına yapılan, kavun-karpuz-üzüm gibi etkinliklerin yanı sıra, güzellik ve yeteneklerin ön plana çıktığı yarışmalarda düzenlenmektedir.
Biliniyorki bu ve bu gibi planlanan etkinlikler toplum kuruluşları, belediyeler organizasyonları ile yapılmaktadır. Birde bunun tersi bir BECERİKSİZLİK yarışması düzenlense bilmem bir adayınız olabilirmi etrafınızdan?
Beceriksizlik deyip geçmeyin, özel yetenek gerektirir. Hele hele işi ustalık boyutlarına ulaştırmak isterseniz, hem çok sabırlı hem de arkanızın çok güçlü olması elzemdir. Yoksa tam da ödülü almayı hak etmişken elinizden kaçırıverirsiniz.
"Reklamın iyisi kötüsü olmaz" örneğinde olduğu gibi, ödülün de öylesi böylesi olmaz. Ödül ödüldür. Geriye dönüp baktığınızda, bu ödüle kimleri aday gösterirsiniz bilmiyorum!...
YILLARDIR TERÖR İLE YATIP TERÖR İLE KALKIYORUZ! Bu acılı dönemi sadece yaşayanlar çok daha iyi hissedebilir! Şu an o bölgede bir evladınız, bir yakınınız var ise bu yaşananları, O YÜREK ÇARPINTISINI, O BEKLEYİŞİ bir düşünün!
TEMAD... GENEL MERKEZ
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin emekli assubaylarından oluşmuş bir sivil toplum örgütü. Yüze yakın şubesi ile tüm yurdumuza yayılmış noktalarda bulunmaktadır.
TÜM DOSTLARIMIN VE MESLEKDAŞLARIMIN EN İÇTEN DİLEKLERİMLE ZAFER VE RAMAZAN BAYRAMINI KUTLUYORUM
SAYGILARIMLA...
ATİLLA ABAYLI

Hepimiz belirli bir yaşın üzerindeyiz. Bu nedenle attığım başlığın sizde neler çağrıştırdığını çok iyi biliyorum. Rahmetli Kemal Sunal’ın filmlerindeki bir çok söz gibi bu söz de klişeleşmiştir. Faşo Ağa…
…. Ağanın pohunun üstüne poh olmaz… Ağaya beleş… faşo ağa… Onlar sendikalıysa ben de Harran'lıyam…
Gelin Kemal Sunal’ın hicvettiği, eleştirdiği toplum yapısını otuz yıl sonra yeniden inceleyelim.
Önce şu “sendika” kelimesinden başlayalım. Maalesef çalışma hayatının en önemli parçası olması gereken sendika faaliyeti yapılamamaktadır. Sendikalaşma devlet tarafından engellenmektedir. İşverenler sendika faaliyetlerine iştirak eden işçilerinin işlerine son vermektedirler. İşveren dernekleri birlikte hareket ederek işgücü fiyatlarını ve çalışma saatlerini ayarlamaktadır. Haber bültenlerinde işsizlik oranları açıklanmaktadır. İşsizlik rakamları en son olarak 9,9 olarak sevinçle bildirildi. Acaba bu işçilerin yüzde kaçı sendikalı? İşe girenlerin yüzde kaçı taraf olduğumuz ILO şartlarına uygun çalıştırılıyor? Ülkemizde işgücünü ezen hükümet destekli bir kartelleşme mevcuttur. Bu bir tespittir. Ülkemizde sadece turizm ve hizmet sektöründe en az iki milyon insan çalışmaktadır. Bu kişilerin kaç tanesi sendikalıdır? Turizm okullarında meslek öğrenmiş çocuklarımızın yetenekleri göz ardı edilerek köyünden yeni çıkmış, bikinili insanı bile ömründe yeni görmüş bir kişinin tercih edildiğini görüyorum. Otel meslek odalarının ara eleman yetiştirme bahanesiyle binlerce kişiyi stajyer yapıp ucuz mevsimlik işgücü sağladığını iğrenerek ve tiksinerek bildiriyorum. İçkinin fiyatları ortadayken otellerin her şey dahil modelinde bedava içki dağıtması manidardır. Yolculuk dahil haftalık 600TL’ye otellerimizde tatil yapanların yediği içtiği şeylerin sağlığa uygun olduğunu söylemek sanırım aşırı saflıktır. Ama biz yaparız. Biz sihirbazız. İşçiden çalarız, hammaddeden çalarız yaparız. Kimse de sormaz. Ancak kızdırırsan “sorarım haaaa…” der.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı diye bir bakanlık varmış. Bu bakanlığın iş teftiş grup başkanlıkları varmış. Teftiş demek denetleme demektir. Yani denetleyicilermiş. Peki bu kurul denetleme yapıyor mu? Yoksa görevi, davet edildiği konferanslarda pembe konuşmalar yapmak mı? Aslındaları ve olması gerekenleri seslendiren bir günah çıkarma makinesi mi bu kuruluş?
Köleleştirilmiş bir emek gücünün olduğu bu ülke daha ne kadar vatansever çıkarabilecek?
Türkiye Cumhuriyeti hepimizin. Bu nedenle üstümüzde duran güvenlik, sağlık ve eğitim şemsiyeleri batılı demokratik ülkelerde olduğu gibi, bu kelimeyi ısrarla söylüyorum BATILI DEMOKRATİK ÜLKELERDE OLDUĞU GİBİ tüm yurttaşları eşit kapsamalı, kapsattırılmalı, talep edilmeli. Oysa geldiğimiz duruma bak heyhat…
En sondan başlayalım. Eğitim… Geldiğimiz noktaya bakın ki yeteri kadar parası olan çocuğunu hemen özel okula veriyor. Yıllık ücretleri on bin TL den başlayan bu okullardan her yıl o kadar çok açılıyor ki… Dershaneler zaten eğitimin olmazsa olmazı olmuş. Milli eğitim okullarını küçük görmek istemiyorum ama 24 Kasım’larda anlatılan öğretmenlik ruhunun ve anlayışının örneklerini bulmak iyice zorlaştı. Peki biz ne talep ediyoruz yeni bir özel okul yaptırmaktan başka? Eğitimde kalite talep ediyor muyuz? Eğitimde fırsat eşitliği talep ediyor muyuz?
Sağlık Bakanlığının adını tedavi bakanlığı olarak söyleyen bir çok aydın vardır. Ne kadar yerinde bir tespit.Toplumu koruyucu sağlık tedbirlerini saymak ve söylemek sanırım kimseyi inandırmaz. Sularımız bile temiz değil. Düşünün bir kez. Hayatımızın her alanına girmiş olan kimyasal ve hormonlu ürünler acaba hangi amaçla girdi? Kimler tarafından korunuyor? Tabii ki tek kelimeyle… Devlet… Bir sporcu mantığıyla düşünürsek, doping kullanarak başarılı olma mantığı… Ya sonrası?...
Tuzumuzun kuru olduğu yerlerde tam bir kapitalistiz. Tuzumuz yaş ise isyankar, sosyal demokrat, muhalefet. Aynı bünyede iki ruh barındırır hale geldik. Ağayı görünce el etek öpüp ağanın şerrinden sakınırken, ağayı yağmalamayı da hiç düşünmüyor değiliz.
Paramız varsa hukuki süreci lehimize çevirmek için her şeyi yaparız. Paramız varsa aç komşumuza nispet yapar gibi son model arabaya bineriz. Paramız varsa işsizlerin acıları aklımıza gelmediği gibi birkaç tane daha ucuz çalışacak adam bulup fırsattan faydalanmak isteriz. Paramız varsa tüketici mahkemelerine tenezzül etmeyiz. Paramız varsa ahkam keseriz ve bizden parasızlar susar bizi dinler. Paramız varsa cemiyette aranan oluruz. Paramız varsa Nasrettin Hoca gibi “ye kürküm ye” deriz. Paramız varsa bankalar zaten bizden ücret falan almazlar. Paramız varsa ağaya beleş…
İmar planlarımızda park yeri konmamış. Sonra da belediyeler sokağa konan arabalar için bizden park parası istiyorlar. Dede Korkut masalındaki Deli Dumrul’un köprüleri gibi olmuş bu ülke. Bir tarafta GSM şirketlerinin üçkağıtları, diğer taraftan bankaların soygunları…
Biz ABD’nin on yıl güvercin, on yıl şahin politikalarının yörüngesinde dönen basit bir devlet isek kurumlarımız işte yukarıdaki gibi işler. Bizler Pavlov’un Köpekleri olmamalıyız. Toplum bilimcilerin laboratuarı olabiliriz ancak gönüllülük esastır.
En son olarak da; ağayla güreş tutarsan yenileceksin. Yoksa marabalar seni taşa tutar.
Bu durumu düzeltmek için muhtaç olduğumuz kudret, insan haklarına değer veren, insani değerlerle paradigma üreten, empati yapabilen asil kanlı insanlarda mevcuttur. Aksi taktirde; ne camiler kışladır, ne süngüler minare…
Saygılarımla…
Yunanca bir terim olan HİYERARŞİ sözlük anlamına göre; bir toplulukta, bir kuruluşta yer alan kişileri alt-üst ilişkileri, görev ve yetkilerine göre sınıflandıran sistemdir. Bu sistemde ölçü bilgi ve tahsildir.
Üniversite mezunu bir uzman çavuşla yine üniversite mezunu bir Kıdemli Başçavuş, lise mezunu albaydan da, Tuğgeneralden de, Tümgeneralden de hem daha kıdemli ve tecrübelidir ve hem de daha bilgilidir.
Bunun sebebi kanunlarımızın hukuka aykırı ve çağımıza uygun olmamasından olabilir mi acaba?
Sayın arkadaşlarım,
Hepimizin bildiği muvazzaf ve emekli astsubayların ortak birçok sorunundan bazısı olan aylık gösterge tablosuyla ilgili intibaklarımız, fiili hizmet zamlarının derece ve kademelerde sayılması ve OYAK konusunu mahkemeye taşımıştım. İntibaklarla ilgili dava Ankara 4. idare mahkemesinde, fiili hizmet zamlarının derece ve kademe yükselmelerinde de sayılması davası Ankara 13. İş Mahkemesinde devam etmektedir.
OYAK davası Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde sonuçlanmış ve beklediğimiz gibi hem asıl dava hem de karar düzeltme talebim ret edilmiştir. Bugün AİHM dava dilekçesini Denizli PTT'sinden STRASBOURG'a gönderdim.
Ben de bir vatandaş olarak kanundan doğan hakkımı alabilmek için tazminat talebiyle davayı açtım. Davanın hepimize hayırlı olmasını diliyorum.DAVANIN GEREKÇESİ
- Üyelerin genel kurulda üye olamadıkları
- Yıllık faizlerin %100, %150 ve % 200 olduğu zamanlarda bile yatırılan aidatların kanun gereği % 5 teknik faizle değerlendirilmesinin hukuka aykırı olduğu.
- Özellikle emeklilikte ve emekli maaşı sisteminden ayrılanların paylarının yazılı değere göre değil gerçek değere göre hesaplanması.
- Üye varlıklarının gittikçe reel değerini kaybetmesine rağmen kurumun büyüyerek zenginleşmesi.
- 250.000 Euro tazminat talebi.
Modern ve gelişmiş çağa ayak uyduracaklar ile bit pazarı eskimişlerin mücadelesi bu…
Belki de kandırılmış, bindirilmiş, geçmişin farkında olmayanlar ile gerçeği görebilenlerin mücadelesi bu...
ASLINDA YÜZ BİNLERİN GELECEĞİNİN ŞEKİLLENECEĞİ BİR MÜCADELE...
ASLINDA ER OLANLARLA, ER OL-MA-YANLARIN MEYDANA ÇIKTIĞI GÜNLER SEÇİM ÖNCESİNDE...
Bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum. Her biri pırıl pırıl giyinmiş masalarda yerini almış insanlar. Kaç dönemdir hiç bir kazanımla sınıfını perişan etmiş, küçük düşürmüş, açlığa mahkum etmiş, saygıyı ve sevgiyi tüketmiş biri ve birilerinin hâlâ peşinden giden insanlar...
BİR UTANÇ; KİM UYANDIRACAK BU İNSANLARI, KİM ANLATACAK ACI GERÇEKLERİ, YAŞANANLARI?
İşte bu ana sorun insan... Koyun sürüsü gibi takılırlar giderler. Nereye, niçin, neden verilen oyun yüz binlerce insana zararını bilmezler - bilemezler!
Bir de tarihte, siyasette sadece gelişmiş ülkelerde görülen O ONURLU DURUŞ VARDIR! TEMSİL ETTİĞİ HER NE İSE BAŞARISIZLIK % BİR-İKİ PUAN DA OLSA DERHAL O KOLTUĞU BIRAKIR VE GİDER!..
PES VALLAHİ, 8-9 YILDIR TEK KAZANIM YOK! OYNANAN BİZANS OYUNLARI İLE YAPILANLARI İZLİYORUZ. UTANCI İZLİYORUZ, İZLİYORUZ "PES VALLAHİ" DİYORUZ …
Öyle hatalar vardır ki arkadaşlar küçüktür, lokaldir. Evde bir eşyayı kırarsın o sadece o evin bir küçük olayıdır. ANCAK yüz binleri temsil eden bir konumda iseniz verilen bir hatalı karar ile tüm SINIFINIZA, YÜZ BİNLERE ZARAR verirsiniz !
Mevcut yeni emekli yasasının ortaya koyduğu resimde şu an muvazzaf arkadaşlarımızın emeklilik konularındaki şartlar gösteriyor ki dört-beş yıl gibi bu genç kadrolardan, beyinlerden yararlanamayacağımız görülüyor.
LÜTFEN KENDİNİZE GELİN... 117 ADAM... YENİLİKÇİ, ÇAĞDAŞ, EĞİTİMLİ VE GENÇ KADROLARA TEMAD’IMIZI TESLİM ETME ZAMANIDIR...
Karşınızdaki adayları ve projelerini sabırla dinleyiniz, anlamaya çalışınız, sağdan -soldan duyduğunuz laflar yerine yüz yüze konuşarak ön yargısız, sıcak ilişkiler ile yaklaşınız …
GEÇMİŞTE YAŞANMIŞ OLUMSUZ HER KONUYU BİR YANA BIRAKMA ZAMANIDIR, ŞAYET VAR İSE!...
İnanıyor ve güveniyorum ki ;
TÜM DELEGE ARKADAŞLARIM BU KEZ YAŞANANLARDAN DERS ALARAK DOĞRUYU BULACAKLARDIR.
TÜM ASSUBAY SINIFIMIZA SAYGILAR SUNUYORUM.
ATİLLA ABAYLI
*İZMİR
Saygıdeğer Arkadaşlarım,
TEMAD dediğimiz zaman aklımıza 87 şubesi ile bir genel merkez geliyor. Atalarımızın "at sahibine göre kişner" sözünü anımsatan bir beceriksizlik abidesi olan genel merkez, iftiharla 87şubeye ve 'gerçek dışı' 52.000 üyeye ulaştığını söylerken, ne yazık ki bu 87 şubenin mevcut tüzükle ellerinin kollarının bağlı olduğunu, son zamanlarda üye olanların azaldığını, yapılan bazı başarıların tamamen şube başkanlarının insiyatifi ve gayreti ile gerçekleştiğini dikkate almıyor!
Ben yıllardır bu yönetimi olumlu yönde eleştirdim. Tüm çalışmalarımız daha mükemmele ulaşmayı amaçlıyordu ama gemisi karaya oturan kaptan hâlâ rotasının doğruluğunda ısrar ediyor!... Hiç bir başarısı olmadığı halde, eleştiriye tahammülü olmayan bir yönetimin başarısızlıklarını gizlemek için özveri ile mücadeleye destek veren arkadaşlarımızı "MUHALİF" olarak gösterme gayretlerine şaşırmamak gerekiyor.
8 MAYIS Balçova seçimlerinde bu zihniyet açıkça ortaya çıkmıştır. Başkanın tek amacı kendisine muhalif olanları ekarte etmek. Statükoyu sağlamak için bir dönem daha yapıştığı koltuktan kalkmamak adına 'haklarımız konusunda göstermediği gayreti' kendisi için gösterdiğini görmek bizi sadece üzüyor! Toplumda umutsuzluk her geçen gün 'özverili arkadaşlarımızın gayretine rağmen' artıyor... Eleştiriyi, iyi niyetli olanlar, kendine güvenenler ve başarısını artırmak isteyenler dikkate alır. Bunun dışında siz "anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az" deseniz de bırakın davulu KÖS çalsanız onlar KÖS KÖS dinler...
Bazıları tarafından önemsenmemeye çalışılsa da yıllardır 'bu zihniyete rağmen' verdiğimiz mücadele ile bir çok taşın yerinden oynamasını sağlamanın huzuru içindeyiz. "Haklarımızı hukukta arayalım, bu konuda TEMAD yönetimi gerekirse profesyonel yardım alsın" diye açtığımız kampanya TEMAD yönetimi tarafından engellendi! Sn.İsmail Turan'ın haklarımız konusundaki dava gerekçeleri kendisi "kırıkçı çıkıkçı" olarak suçlandı ama bu suçlamayı yapanlar 'nedense!' haklarımız söz konusu olunca yargının yolunu bulamadılar. Tüm ısrarlarımıza rağmen OYAK konusunda AİHM'ne açılan dava dilekçesini açıklayamıyorlar!...
Bu davalar için büyük fedakarlık gösteren Sn.İsmail Turan ağabeyimizin bizden hiçbir talebi olmamıştır. Ancak, bu davalar kişisel değildir. Bu nedenle, yargı giderleri için kendisine destek olmak amacıyla aramızda bir yardımlaşma sağladık. Aşağıdaki arkadaşlarımız destek verdiler, kendilerine minnettarız! Bize hiç bir hakkımız altın tepside sunulmayacağına göre Temad Yönetimi'nin de zihniyeti değişinceye kadar bu mücadeleleri bizler yapmak zorundayız. Kendilerine saygıları gereği bu mücadeleye destek veren arkadaşlarımıza bir kez daha minnettarlığımı ve teşekkürlerimi sunuyorum. Her gecenin bir sabahı vardır. Biz, tüm engellere rağmen haklı davamızın mücadelesinde başarıya ulaşacağız. Yeter ki umutsuzluk ve boşvermişlik gömleğini çıkaralım.
Saygı ve sevgilerimle....
Sizlere sunacağımız bir de başarı hikayemiz var. 1975 yılındaki Assubay eylemlerine katılan, bu nedenle ordudan ihraç edilen ama inatla kendisine yeni bir kader ve yeni bir yol çizen azimli bir adamın hikayesi bu.
Atılay Ayçin, 1954 yılında Tunceli, Pülümür'de doğdu. İzmir'de Hava Assubay Teknik Okulu'nu bitirdi. Uçak Teknisyen Assubayı olarak, Hava Kuvvetlerinde göreve başladı.1975 yılının Ocak ayında Kayseri'de gerçekleştirilen Assubay Eylemlerinde öncü rolde yer aldı. Assubay eşlerinin Kayseri yürüyüşünde ve o bölgedeki birliklerde yapılan pasif eylemlerde Assubay hakları için onurlu bir direnişin temsilcisi, gönüllü ve cesur katılımcısı oldu. Özellikle, Pasif Direniş eylemi kapsamında yapılan üç gün işe gitmeme protestosu nedeniyle tutuklandı, yargılandı. Suçlu bulundu ve ordu ile ilişiği kesildi.
Yeni baştan mücadeleye başladı. Mesleğinin kendisine tanıdığı olanakları kullanarak, Türk Hava Yolları'nda işe başladı. Tam 15 yıl çeşitli konumlarda bir emekçi olarak, Türk Hava Yolları'nda çalışmasını sürdürdü. 1976 yılında başladığı bu yeni serüveni 1989 yılında doruğa çıktı. 5 Kasım 1989 tarihinde Hava-İş Sendikası Genel Başkanlığı'na seçildi. O tarihten bu yana görevinin başında. Tam yirmi iki yıldır yine hak ve onur mücadelesinin peşinde.Yine bir eylem adamı. Yine yaşamında hapisler, gözaltılar ve tutuklanmalar var. Fakat o hâlâ 1975 yılındaki gibi dirençli.
1991 yılında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından hakkında dava açıldı. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne muhalefet ediyor ve Terörle Mücadele Yasasının sekizinci maddesini ihlal ediyordu. Bu nedenle Saray Cezaevinde 5,5 ay yattı. İHD (İnsan Hakları Derneği) bu hapis sürecinde kendisine destek verdi.
Yaşamı boyunca pek çok kez tutuklanıp hapis yattı. Gerçek bir sendika lideri olmaya çalıştı. Emekçi insanların davası uğruna savaştı ve adından çok ama çok söz ettirdi.
1995 yılında yapılan Havaş Grevi nedeniyle iki defa tutuklandı ve hapis yattı. Sistemin ürettiği sebep yine aynıydı. Tıpkı 1975 eylemlerine isnat edilen suç tanımlanıyordu: Kanunsuz eylem! Üç ay yattı, çıktı. Sonra bir üç ay daha. Her seferinde yeniden Sendika Başkanı seçildi. Daha da güçlenerek çıktı her zorlu mücadeleden.
Evli ve yetişkin bir oğul babası olan Ayçin'in yaşam öyküsünde 1975 olayları bir ana kavşak gibidir. Hayatının en can alıcı değişikliğini bu dönemde ve bir Hava Assubayı iken yaşamış, kendisine yeni bir gelecek kurmuş, eski deneyimleri yeni rotasında ona hep kılavuzluk etmiştir.
Bugün ülkemizde abartısız on binlerce şair var. Oysa ismini duyduğumuz, şiirlerini şevkle okuduğumuz şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Peki, bu birkaç isim nasıl oluyor da binlerce şairin arasından sıyrılmayı başarıyor?
Eğer bir şair sadece yazmakla yetinmiyorsa, ayrıca kendisini bir davaya da adamışsa, yaşam öyküsü şiiriyle içli dışlı olmuşsa; eninde sonunda şiirinin o görkemli sesi insanla buluşmayı başarıyor. Bireysel bir ses olmaktan çıkıp kitlesel bir ezgiye dönüşebiliyor.
Günümüz şairleri içinde de Murat Kapkıner'i böyle bir yere oturtabiliriz. Yaşamı boyunca çektiği sıkıntılar ve yöneldiği dava; onun toplum tarafından farkedilmesini sağlamış ve hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine ulaşmayı başarmıştır.
Kapkıner için “Çile'li yoldan gelen şair” söylemini iki farklı anlamda kullandım. Hayatını şöyle bir incelediğimizde, gerçek anlamda nasıl bir çileli yoldan geçtiğini hemen farkedebilmekteyiz. Zaten kendisi de gizlemiyor bunları. Kendisine güç ve ilham veren şeyin yazgısı olduğunu biliyor. İşte Çile'li yolun ilk anlamı bu.
Çile'li yolun ikinci anlamı ise bir başka. Çile isimli bir şiir kitabı size neyi, kimi anımsatıyorsa; Kapkıner'in de o “Çile” yolunda ilerleyen bir yolcu olduğunu anlayıp bellemenizde fayda var. Üstad Sezai Karakoç'u ayrı tuttuğumuzda, bu yolda bilinen isimlerden birisi olarak rahatlıkla sayabiliriz Kapkıner'i:
Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
Sen, bütün dalların birleştiği kök;
Biricik meselem, sonsuza varmak...
(Necip Fazıl/Çile)
1950, Malatya doğumlu Murat Kapkıner. Malatya Erkek Sanat Enstitüsünü 1967 yılında bitirdikten sonra, Hava Assubay Okulu'na girdi. 1969 yılında bu okuldan Hava Teknisyeni bir Assubay olarak mezun oldu. 1975 yılına kadar Hava Kuvvetlerinin çeşitli birliklerinde görev yaptı. 1975 yılında ordudan tard edildi. Kavgacıydı, dinine düşkündü ve ayrıca assubay eylemlerinde lider olarak gösteriliyordu. Asıl gerekçeler bunlar olduğu halde, hanesine bir de görevinde başarısız oluşu eklenmişti.
İskender Pala için yazmış olduğu bir yazıda kendi askerlik yaşamından kesitleri de sunmuş ve bir özeleştiri yapmıştı. Dilerseniz kendisini anlattığı bu satırlardan birkaç alıntı yaparak devam edelim:
“
Hiç kimseye hiçbir zaman örnek teşkil etmemesi gereken askerlik hayatımda doğrusu tam da bir hayta, belki bir teröristtim.
Elbet benim haytalığımın, estirdiğim terörün bir altyapısı vardı. Yani başından terörist değildim.
Assubay okulunda bize öğretildiği şekliyle bütün üstlerime altı adım kala selam veriyordum. Benimle dalga geçtiler. Biraz zaman aldıysa da bunun böyle olmadığını kıtada öğrendim. Bu kez altı adımdan değildi ama üste selam vermenin zorunluluğundan bütün üstlerime selam veriyordum. Kimse selamımı almıyordu.
İşte benim, ilerde çok farklı dozlara çıkacak terörizmim böyle başladı desem kendimi çok yanlış analiz etmiş olmam. (Ben vermek zorundaysam üst de almak zorundaydı ama iç hizmet kanununun değil hava kuvvetlerinde keyfiliğin hüküm sürdüğünü yakında anlayacaktım).
Yaka paça tuttum: 'Niye selamımı almıyorsun ulan!'
Aynen böyle. Karşımdakinin rütbesini istediğiniz şekilde düşleyebilirsiniz. Fark etmiyordu. Bu bir uzun süreç. Sonunda ayaklarımı kendisine doğru uzattığım garnizon komutanı paşa, önümden geçerken yüzünü öte yana çevirmek zorunda kaldı.
(Bir bakıma övünüyorum da) esasen yukarda söylediklerimle övünmüyorum. Peygamber Ocağı diye gittiğimiz o yerde (ben gerçekten anamın kucağından, koynundan gitmiştim) sabah tekmilinde kumar istirahatını (subay, assubay sabaha kadar tabur komutanıyla kumar oynamıştır), doksan derecelik doktor alkolü içmeyi, eşcinselliği gördüm. Bu yol, yol değildi ve kendimi (yanlış bir kapıdan giriş de olsa) İslamcılığın kucağında buldum.
Bir şiirimde, 'Beni kâfir edenler kendileri Müslüman' demişim. Ordudayken yaptığım yaramazlıkların hiç birini savunmuyorum ama hırsızın hiç mi suçu yok. Komutanlarımı komutan yerine koydum (söyledim, altı adımdan selama durdum, dalga geçtiler) olmadı. Baba, abi yerine koydum, olmadı. Ne yapacakmışım?
Ben hemen hemen ordudan tard edilenlerin ilkiyim. Benden önce iki başçavuş anımsıyorum bir de 70 muhtırasında atılan birkaç subay assubay; kömünist yaftasıyla.
Şu: Benden sonra orduda namaz kılan kim varsa atıldı. Bunlarla aramda bir husumet vardı, şöyle: Bunlar namazlarını gizli gizli kılarlardı. Namazla uğraşan subaylara ne kadar kızıyorsam onlara da o kadar kızardım.
İnancını gizleyen birinin başına gelen bu olay bence müstahak ve Tanrısal bir uyarı. Her neyse…
Benimki öyle değildi. Seccade diye kullandığım tahta parçasını ere emrederek kaldırtan bölük komutanı elimden yakasını zor kurtarmıştı.
Şuraya gelmek istiyorum: Benden sonra atılan, çoğuna Fethullahçı dedikleri, namazlarını ayıp bir şey yapıyormuş gibi gizli gizli kılanların hepsi ağladı.
İşte bunu ben o gün bugün anlamış değilim.
Nesine Müslümansa hiç anlamıyorum: Yahu sen inanmış bir adamsın. Bu hukukla, sağduyu ile, senin dininin sana öğrettikleriyle alakası olmayan bu zalim insanlardan Allah seni kurtardı. Şükretsene.
Bense askeri mahkemede, çok ciddi, elebaşı sanıldığım, sonu idamla bitebilecek bir davada yargılanıyordum ve o esnada tard emrim geldi.
'Beni karımla beraber ordu evinden kovdular' diyor. Bunu anlamıyorum. Niye orada eşinin yanında onurunla oynayanlarla (onlar kimseler) bir vukuat çıkarmadın? O, sana karının yanında ‘çık’ diyeni niye hastanelik etmedin? (Askeri mahkeme de olsa ‘ağır tahrik’ten yırtardın.)
1600 küsur kişi var diyor. Onların itibarlarının iade edilmesini istiyor. Ne itibarı yahu? Kimin itibarı?
İskender komutanım! Sen kendi itibarını koruyamıyorsan, başkalarının senin itibarına sahip çıkmalarını bekleme. Gerçekten haksız bir istektir bu. O gün o orduevinde kendi itibarını korumamışsın. Yukarıda ağır tahrikten yırtabileceğini söyledim. Tutalım ki böyle bir maddeyi işletmediler. Delikanlı gibi, benim gibi gider dört ay yatardın. Bu işin idamı bu. Ama sen bunu değil, oradan itibarı zedeli olarak çıkmayı tercih ettin. Her mazlum bu kadarcık ezayı göze alsa bu ülke böyle olmazdı. Amma biz rahatımızı onurumuza tercih ediyoruz. Sızlanma, müstahaksın.
Bu ordu şahsen beni bünyesinden atmakla bana itibar kazandırmıştır. Bu yanlış yapı, bünyesi kaldırmayıp beni kustuğunda, delikanlı birini hazmedemediği için kendi itibarı düşmüştür. Eğer gerekiyorsa bu ordu beni ihraç ettiğinden ötürü düşen kendi itibarını iade etmenin yollarını aramalıdır.
Ben gençken de böyleydim işte. Kimseyi anlamazdım.”
Yukardaki satırlar onu anlamanıza yetmiştir sanırım. Ordudan atılma ve iade-i itibar konusunda benimle aynı fikirde olması sevindirici. Bugünlerde “deniz harp okulu” güya Nazım Hikmet'e ve Necip Fazıl'a iade-i itibar ediyormuş. Kim kime iade-i itibar etmeli acaba? Kimin buna ihtiyacı var?
1975 eylemleri onu ordudan bir şekilde atmak isteyenlerin biricik umudu olur. Pek çok suç isnat edilir ve cezasını da çekerek ayrılır ordu saflarından. Daha sonrasında ise zorluklarla dolu bir dönem karşılar onu.
Çeşitli işlerde çalışır, bazı kuruluşlarda elektrikçi, bazılarında yönetici olarak görev alır. Buhranlı ve gerçek anlamda çileli günlerdir. Psikolojik tedaviye ihtiyaç duyduğu dönemlerdir. Belki de bir şairin geçmesi gereken Sırat Köprüsü'nden geçmekte ve adeta Mecnun'a döndüğü bir aşamayı tamamlamaktadır. Kavga ve dövüş sonrası bir şekilde genç yaşta ırgat emeklisi olmayı başarır. Bundan sonrasında; tımarhane, hapishane ve hastane üçgeninden uzaklaşmaya çabalar. Kendisini şiir ve edebiyata verir. Musikî ve resimde yetenekli olduğu söylense de, bu uğraşlardan ekmek parası çıkarmayı bir türlü başaramaz.
Sanatsal yaşamına baktığımızda şunları anlatabiliriz; Kelime ve Varide dergilerini kurup, yönetmenliğini yapmıştır. Şiir dışında; roman ve deneme türlerinde eserler vermiş, şiir ve yazıları; Aylık Dergi (81-83), Çağımıza Selâm (86-87), Kelime (87-88), Varide (86-87) benzeri dergilerde yayımlanmıştır. Taraf Gazetesinde günlük yazılar yazdığını da belirtmemizde fayda var.
Şiir: Not Düştüm Besmeleye/Anne Ben Artık İyiyim/ Elifbamdan Arta Kalan/ Ademin Müstesna Ölümü/ Kimsenin Aklına Gelmeyen/ Bütün Cemreler Düştü mü Çocuklar?/ Şiir Üzerine Bir Şeyler Söylemek (Poetika)
Sesli Yayınlar (Şiir): Bu Rüzgar/ Acımız Geceyi Büyütür
Roman: Güz İnsanları/ Karanlıktakiler/ İblisin Son Savunması/ Wesirfinger Pastanesi
Deneme İnceleme: Yaşamayı Göze Almak/ Merhamet Muştusu/ Nefs Risalesi
“HİÇ KİMSE BENİ BEKLEMİYOR
beni gören
alelacele dolaşan ayaklarımla sokaklarda
bir yerlerde birileri bekliyor
bir yerlere gidiyorum sanır
halbuki hiçbir yerde
hiçkimse beni beklemiyor
...
halbuki hiçbir yerde
hiçkimse beni beklemiyor
bilmek istiyorum
kimin için ölemiyorum”
İsterseniz onu, daha kısa ve öz olarak, kendi söyleyişi ile tanıyalım ve son noktayı da öylece koyalım:
“1950 Malatya doğumlu. Ses ve saz sanatçısı, ressam, denemeci, romancı ve şair. Hiçbir yarışmaya katılmamış, hiçbir ödül kazanmamış, yazarlarla ilgili olanlar dahil hiçbir derneğe, kuruluşa, birliğe üye olmamıştır. Dini İslam, anası Kürt, babası Türk'tür. Henüz hayatta!”
http://www.emekliassubaylar.org/gurur-duyduklarimiz/bizde-variz/murat-kapkiner
İşte can alıcı soru! Emir-komuta altında sesini dahi çıkaramayan, kendisine karşı yapılan haksızlıklara yürürlükteki kanunlar gereğince “haksızlık” diyemeyen assubaylar, en sonunda her şeyi göze almış, pasif eylemlerle ve Türkiye çapında sokak eylemleriyle kamuoyuna sesini duyurmayı başarmıştır. Peki bu eylemler tüm assubaylar tarafından gerçek anlamda sahiplenilmiş midir?
Ne yazık ki, bu soruya evet dememiz mümkün değil. 1970 eylemi ilktir. Daha çok Hava Kuvvetleri çapında yapılmış, diğer kuvvetlerden katılım çok az olmuştur.
1975 eylemleri ise diğer kuvvetlerden de ses bulmuştur. Yine bu eylemlerde Havacı Assubayların öncü rolde olduğunu söylememiz gerekir. En başta Hava Kuvvetleri ile ortak birliklerde çalışan Deniz Assubayları olmak üzere, Kara Kuvvetlerinden de assubaylar bu eylem sürecine katkı vermiştir. Hava Kuvvetleri birlikleri haricinde, daha çok kuvvetlerin ortak görev yaptığı birliklerde olaylar cereyan etmiştir.
Bu mesleği icra eden herkes biliyor ki, and içip Silahlı Kuvvetler saflarına katıldığınız andan itibaren kanunlar pek çok hakkınızı kısıtlar. Normal karşılanan sivil dünyadaki sıradan bazı eylemler, kara kaplı kitaba göre cezalandırılması gereken çok önemli birer suç olarak çıkar karşınıza.
“Hele İç hizmet kanunu, askeri ceza kanunu bize hiç nefes aldırmıyordu, yan baktık: 7 gün, kaşının üzerinde gözün var: 14 gün, saçın uzun: 21 gün.. komutanın rütbesine göre 28 güne kadar rahatlıkla oda hapis cezası verilebiliyordu. Çalışma koşullarımız çok kötüydü, bakım personeline verilen iş tulumları çok sağlıksız ve kalitesizdi, çoğu günler buz gibi yağ ve yakıt kokulu hangarlarda sabahlara kadar çalıştığımız olurdu. Tabii ki bu gibi ağır koşullarda çalışan bizlerin aşırı ezilme, iş riski ve ağır sorumluluk nedeniyle daha çok itirazı oluyordu. Bu da daha çok suça teşvik demekti. İşte bu nedenle düşük sicil ve hapise girme şansımız diğer personelden daha çok oluyordu.
Bir de göz hapsi vardı: gündüz çalış, gece çalış, bir de; 2 saate bir imzaya git..Sırf ben burdayım, kaçmadım, gözünüzün önündeyim demek için! Sonra sabah tekrar çalış..Sicilin ise bağlı olduğun amirlere bağlıydı, Hava Kuvvetlerinde işini iyi yapan, mesleğini bilen bir kişi olmak, iyi sicil için yeterli değildi, masa başında oturup çalışanla bakım hangarlarında, uçak hatlarında çalışanın iyi sicile sahip olma şansı burada ayrılıyordu... Onlar 90- 100 sicil alırken bizler 60-70 barajını zor aşıyorduk, tabii ki insan ilişkilerinde özel yeteneği ve yağcılığı olanlar hariç!”
Emekli Assubay A. İnaler'in kaleminden o günlere dair tespitler bunlar. Eskiler daha iyi bilir; katıksız hapisler, göz hapisleri, oda hapisleri, sivil giyinmenin yasak olduğu günler, içtimalarda assubayların selam vermesinin yasak olduğu günler, Muayene ve Müracat içtimalarında ve denetlemelerde assubaylara sıra açtırma baskısı... Her hafta yapılan yasak yayın aramaları, zırt pırt imzalanan yasak yayın listesi tebellüğ tutanakları...Birlik komutanlarının gerek gördükleri takdirde, şahsi dolaplarınıza kadar aramalar yapması...Şu an aklımıza bile gelmeyen daha neler neler!
Tüm bunları yaşayan ve yine bunlara rağmen yüreğindeki vatan sevgisiyle hareket eden, Silahlı Kuvvetlerin onuruna layık bir şevkle görevini yapmayı düstur edinen assubaylar; her ne hikmetse sisteme bir türlü yaranamamıştır.
Sistemin ve sistem kanunlarının baskısı altındaki insanların, yaşadığı haksızlığı bilmesine, bizzat yaşamasına ve sık sık dile getirip serzenişte bulunmasına rağmen hep birlikte eylem sürecine katılması beklenemez. Kaldı ki, assubayların gerçek bir halk kesiti olduğunu vurgulamıştık. Halk kesiti olmanın bir yanı da farklı düşünce ve yapıda olması ya da olmayı başarabilmesidir. Farklı düşünce ve yapıdaki insanların aynı anda aynı şeyleri düşünüp aynı tepkiyi vermesi mümkün değil. Sistemden korkular, kanundan korkular, amirden korkular, ekmek davası ve kaygısı, eş ve çocukların aç sefil kalacağı düşüncesi, sistemin küçük kariyer kırıntılarından beslenebilme umudu, atılma korkusu, hapis korkusu, zulüm ve işkence korkusu, yapılacak bir eylemin Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal kimliğine yakışmayacağı kaygısı gibi etmenler; bu eylem sürecinde assubayların tam anlamıyla birlik ve bütünlük içinde hareket etmesini önlemiştir. Ayrıca assubayların yurdun dört bir yanında görev yaptığı ve o dönem iletişimin, haberleşmenin bugünkünden çok ilkel olduğunu da hesaba katmamız gerekir.
Assubayların nasıl bir yapıda olduğunu ve nereden geldiğini anlatmaya çalışırsak, durum daha iyi anlaşılır kanaatindeyim. Emekli Assubay Ökkeş Kadri Baçkır, şöyle özetliyor bu durumu:
“Genelde dar gelirli ailelerin çocuklarıyız. Üniversite imtihanlarında başarısız olduğumuzdan değil bu mesleği seçişimiz. Kısa yoldan hayata atılma düşüncemizden. Bir an önce maaşlı bir işimiz olsun, ailemize maddi destek verelim ya da en azından onlara yük olmayalım tasamızdan. Bizler kısa yoldan hayata atılacak, üniversite okumak için çırpınan küçük kardeşlerimize harçlık, hasta anamıza ilaç, kışları ceketsiz ve paltosuz geçiren babamıza ceket ve palto, bayramlarda konu komşuya iyi görünmesi için bir çift ayakkabı alacağız. Yıllardır delik tabanından su alan romatizmalı ayakları ısınsın isteyeceğiz.”
Daha güzel cümleler kurmayı denesem bile durumu bundan iyi özetleyemem. Yetmişli yıllarda insanların yamalı pantolonlarla gezdiğini, okullara kilometrelerce yürüyerek gittiğini, kaldırımlarda yürümeye kundura dayanmadığını da belirtelim ki, ülkenin bugünkü kadar zengin olmadığı net anlaşılsın. Hoş, o dönemin siyasetçilerinin Demirel ve Ecevit gibi müstesna insanlar olduğunu belirtsem yeterli; siz o zaman bu ülkenin ne halde olduğunu zaten, hemencecik anlayıverirsiniz. Kaldı ki, görev yaptığım dönemlerde, Sarıyer ve Fenerbahçe'de futbol oynamış Sercan ve Durmuş'un abileri ile de tanışma fırsatım oldu. İkisi de güzide birer Deniz Assubayı idiler. Hayat hikayelerinin özeti de aslında yukarıda yazılı satırlarda gizliydi. Onlar da kardeşleri kadar güzel futbol oynuyorlardı. Belki onlar da büyük takımlarda yer alabilirlerdi. Onlarla beraber çalıştığım ve futbol oynadığım için biliyorum ki, bu özelliklere fazlasıyla sahiptiler. Fakat, kendilerinden sonra gelen kardeşlerinin daha iyi bir geleceğe sahip olmaları için kısa yoldan hayata atılmayı seçtiler. Ailelerine ve kardeşlerine destek oldular. Cefakar ve fedakar davrandılar.
Assubayların halkın içinden geldiğini ve yine halk tipi kaygılar taşıdığını söyledikten sonra, eylem sürecinin Assubaylar arasında nasıl bir tepki gördüğünü anlatma faslına geçebiliriz.
1- Eylemi başlatanlar ve katılanlar: Bir eylem süreci öncelikle, cesur insanların attığı adımlarla başlar. Her şeyi göze alabilen, kendine güvenen ve akılcı taktikler geliştirebilen insanlar. Pek çok özveride bulunarak ve hatta kendisine yapılacak zulümlere katlanmayı da başarabilecek bilinçli ve yiğit adamlar. İşte assubayların eylem sürecini başlatanlar, katılanlar ve sürdürenler bu onurlu adamlar olmuştur.
2- Pasif destek verenler: Daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı bizzat eyleme katılmayı göze alamayanlar ama uygun zaman, zemin ve koşulda küçücük de olsa destek verenlerdir bu kesim. En azından eyleme katılanlara gönül birlikteliğini sunmuşlardır. Onların geride kalan ailelerine kol kanat germeye çalışmışlardır. Hapisteki arkadaşlarını ziyarete gitmeyi denemişler, maddi ve manevi katkı sunmuşlardır. Böylesi şeylerin bile gözetlendiği, jurnallendiği bir dönemde bunu yapabilmek dahi cesaret isteyen bir iştir. İşte bu meslektaşlarımız bu yürekliliği göstermişlerdir. Daha da ötesi, kimileri; sırf arkadaşlarına daha az zarar gelsin diye birliklerinde onların yerine de fedakarane çalışmış, mesleği ve meslektaş onuru adına görev açığı vermemeye özen göstermiştir. İsterseniz, o dönemi yaşayan meslektaşların kaleminden yazalım yine onları:
“ Kalbi yumruk kadar, yüreği mangal tutuksuz birkaç arkadaşımız; üç beş paket sigara, bisküvi ve biraz da meyve ile gelmişler Askeri Cezaevi Nizamiyesine. Fakat görüştürülmemişiz. Gelenler kimlerdi, ne dediler, nasıl döndüler o cezaevi kapısından hiç öğrenemedik. Ama getirdiklerinin bir kısmı belki de tamamı görevli erler tarafından bizlere ulaştırıldı. Tarih adına not düşmek ve belirtmek isterim.” (E.Asb.Ö.K.Baçkır)
“ Biz burada yatarken üslerdeki görevli arkadaşların zaten anası ağlıyor, personel eksikliğinden tam mesai yapıyorlar, izin falan pek yok veya çok kısıtlı. (...) Ziyaretci sayısı ise gün geçtikçe düştü... Bana gelen yok. (...) Dışarıda maaş alan personel;Üs içinde yardımlaşma fonları kurarak, içerde yatanlara destek oldu, ev kiraları ve temel ihtiyaçları karşılandı.” (E.Asb. A. İnaler)
“Olaylara karışmamış ya da karışamamış bazı duyarlı arkadaşlar, aralarında bir miktar para toplamışlar, sırf bizlere ulaştırılsın, katkıları olsun diye. Fakat o günler zor günler. Bizlere ulaşmak, aramak, hal hatır sormak, yardım toplamak niyetiyle dahi girişimde bulunmak çok zor ve de takipte. Ama yine de bazıları toplamış işte böyle bir yardım parasını. Bir kaç yüz, belki de birkaç bin lira... Doğrusu ne elimize geçti, ne de yakınlarımıza iletildiğine şahit oldum, duydum. O sebepledir ki bilmem ne kadar olduğunu! Bize ulaştırılsın diye TEMAY'a gönderildiğini duydum. Sonrası bilinmez bir hikaye ve dedikodular işte!” (E.Asb.Ö.K.Baçkır)
3- Sessizce boyun eğip baş çevirenler: Ekmeğimden aşımdan olurum diye düşünenlerin pek çoğu eylemden ve eylemci ailelerden uzak durmuş, daha da ötesi onlarla karşılaştığında görmezden gelip yol değiştirmiştir. En üsturuplusu bile başını eğmiş, görmezlikten gelmiş ve yoluna öylece devam etmiştir. Bunların bir çoğu, gerçekten iş ve aş kaygısı taşırken; bir kısmı da “nasılsa birileri çıkar kahraman olur ve biz de onların sayesinde iyi kötü bir şeyler alırız” düşüncesindedir.
“Maşalar varken ateşi elle tutmaya çalışmak onlar için gereksiz bir şeydir. Madem ki, birileri cesur bir şekilde ortaya atılmış ve sokaklara dökülmüştür, mesaj ilgili yerlere zaten gidecektir. Önemli olan mesajın gitmesi değil mi? Daha çok kişinin canı yanınca eylem çok mu daha iyi olacaktır? Daha fazla mı ses getirecektir? Nasıl olsa sistem yeteri kadar maaş vermektedir, aç yoktur, açlık yoktur, kıtlık yoktur. Karınlar doymaktadır Elhamdülillah! Fazlası için sokaklara dökülüp ortalığı karıştırmak kime ne sağlayacaktır ki? Sevgili amirlerimiz assubaylarını yeteri kadar düşünmektedir işte. Daha fazlası ayıptır, açgözlülüktür, günahtır. Yüce devletimiz ve büyük komutanlarımız bizim için iyi olanı her zaman düşünmektedir işte. Bu kadarını uygun gördülerse, baş kaldırmanın ve bölücülük yapmanın alemi yoktur. Zamanı geldiğinde daha fazlasını da verir onlar. Biz kendimizi onların emin ve kudretli ellerine teslim edelim yeter ki... Baş kaldırdıkça, sizin yüzünüzden bizler de kötü duruma düşüyoruz. Herkes tüm assubaylar sizin gibi asi ve bölücü zannediyor. Lekeliyorsunuz bizi...”
İşte yaklaşık olarak, bu kesimin taşıdığı düşünce böyledir. Belki daha fazlası da vardır ama bizce bu kadarına değinmek yeterlidir. Onları şöyle anlatıyor Ö. Kadri Baçkır:
“Haksızlığa boyun eğmiş, kaderine razı bazı arkadaşlar yanımıza dahi gelemiyor, gözlerini bizlerden kaçırıyorlardı. Daha neler neler...”
4-
Muhittin Efendi Tiplemeleri: Dönemin tanıklarından Emekli Assubay Ö. Kadri Baçkır'ın anılarında hemen bir tip gözümüze çarpıyor: Muhittin Efendi. Görev yaptığımız süre içersinde hepimiz çoook miktarda Muhittin Efendi tanımışızdır sanmaktayım. Kimi zaman adları Muhittin olur, kimi zaman Mesut, Fuat, Ahmet, Engin, Ali, Veli... isimleri değişse de işlevleri değişmez. Küçük hesapları olan küçük adamlardır bunlar. Sistem dahilindeki küçücük ve anlık mevziler için, kişisel hesapları için yapamayacakları şey yoktur. Sistemin sözcüsü olurlar, gözcüsü olurlar. Jurnalcisi olurlar. Maşası ve hatta gerekiyorsa; sopası olurlar. Hani çok kullanılan bir tanımlama vardır: “Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilebilmekten” bahseder. Belki de onları en iyi tanımlayan sözcük öbeği budur diyebilirim. Bunlar hakkında fazla kafa yormaya gerek yok, çünkü; her devirde ve her sistemde her daim böyle adamlar olmuştur. Hatta her meslek grubunda olmuştur.
Ne bileyim, siz adamı Türkiye'nin önde gelen gazetecilerinden falan bilirsiniz. Mektuplar, e-mailler ve fakslar gönderirsiniz. Adam da sizin derdinizi ülkenin başbakanına arz edecektir. Umut bağlamışsınızdır adamcağıza. O gün gelir çatar, bir de bakarsınız ki, sahibini görmüş köle gibi elleri ayakları birbirine dolaşmaktadır. Bir türlü sizin mesleğinizin adını söylemeyi becerememektedir adamcağız.
Yani darbeci generallere Boğaziçi yalılarında parti veren adamlar, ordunun astlarını ne kadar tanıyabilir ki? O adamın Assubay demeye dili döner mi sandınız? Türk Silahlı Kuvvetleri deyince adamcağızın aklına sadece şey geliyor yahu... Neydi, neydi hah buldum: “Paşaaaaam!”
Yetmişli yıllar Türkiye için eylemlerle dolu bir dönem olarak yaşanmış ve artık çok gerilerde kalmıştır. Fakat eski gazete arşivlerine baktığınızda, acılı bir kuşağın bugünün Türkiyesi için ağır bir bedel ödediğini hemen görürsünüz. Bu dönemde haklarını arayan pek çok meslek grubu gibi assubaylar da acılardan ve zulümlerden payına düşeni almıştır.
Assubaylar 1970 ve 1975 eylemleri sonrasında da hakları için mücadelesine devam etmiştir. Bu mücadelelerden en çok göze çarpan ise Donanma'da yaşanan Çelenk Olayı'dır. İlerleyen günlerde bu olayı da dilimiz döndüğünce anlatma çabasına gireceğiz.
Şimdi yetmişli yılların Assubay Eylemlerini kabataslak bir değerlendirmeye tabi tutacağız ve son sözlerimizi söyleyeceğiz.
1- Belki de dünyanın hiç bir ordusunda böyle eylemler yaşanmamıştır. Bu yönüyle, Assubay Eylemleri; dünya çapında Silahlı Kuvvetler tarihine not düşülmesi gereken eylemlerdir. Onca sıkı kanuna, disipline ve tahakküme rağmen askerlik mesleği icra eden bir grup; haksızlıklar karşısında onuru için şaha kalkmış, direnmiş, savaşmış ve ağır bir bedel ödemiştir. Demokratik ülkelerin orduları dahi çok sonradan hak arama bilincine ulaşmış, sendikalaşmış ve kanunlarını ordunun astlarını da koruyabileceği seviyeye yükseltebilmiştir. Dünyada Komünist dönemleri başlatan isyanları saymazsak, başlıbaşına incelenmesi gereken bir konu olarak 1970 ve 75 eylemleri, halen öylece karşımızda durmaktadır.
2- Bu eylemler süreci sonrasında ordunun üst kademeleri gerçek bir şaşkınlık yaşamıştır. Bu her hallerinden, her söylemlerinden, her tepkilerinden ve uyguladıkları karşı tedbirlerden açıkça anlaşılmaktadır. Onlar kendi kafalarına göre bir sistem kurmuşlar ve buna göre de assubayları konumlandırmışlardır. Bunca şey yazdıktan sonra, onların kafasındaki düşünceyi sizlere şu şekilde anlatmam olasıdır:
“Bizler, ordunun komuta kademesiyiz. Üstün olan, lider olan, orduyu yöneten ve her şeye karar veren biziz. Siz ise sadece verilen emirleri yerine getiren birer ast. Eğer hasbelkader assubay olmasaydınız; işçi, düz memur, çiftçi ya da esnaf olacak ve sıradan bir hayat yaşayacaktınız. Biz sizi orduya alarak, size daha kaliteli bir yaşam sunduk. Üniforma verdik, iş verdik, aş verdik, lojman verdik, orduevi hatta OYAK üyeliği verdik. Şimdi bunları beğenmiyor ve fazlasını istiyorsunuz. Oysa biz sizin hakkınızı da her zaman ve yeteri kadar düşünüyoruz. Sivil dünyadaki muadilleriniz ile kıyaslıyor ve belli bir seviyenin altına düşmemenizi sağlıyoruz. Üstelik OYAK ayrıcalıkları da cabası. Biz size standart seviyede bir yaşam vaad ediyoruz, siz ise çok abartıyor ve fazlasını istiyorsunuz. Kendinizi Binbaşıyla, Yarbayla ve hatta Albayla kıyaslıyorsunuz. Hiç olur mu öyle şey? Siz bu ülkenin bir Albay'a ne kadar emek verdiğini biliyor musunuz? Nasıl kendinizi onunla bir tutmaya kalkıyorsunuz? Hiç komutanla tebaası bir olur mu?
(Hiç ağanın pokunun üstüne pok olur mu yaaaniiii!)
Sizin seviyeniz, standartınız, yaşam kaliteniz bellidir. Biz bunları hep göz önünde bulundururuz. Sosyal hakları da özlük haklarını da buna göre planlar, uygularız. Bir komutan olarak, sizi düşünmek bizim işimiz ama sizin düşündüğünüz kadar uzun boylu da değil. Yüz versek, bizden general maaşı da istersiniz siz, olmaz öyle şey. Oturun oturduğunuz yerde ve ne veriyorsak, Yarabbi Şükür deyin!”
3- Yukardaki düşünceler doğrultusunda uygulamalar yapan üst kademe, bu eylemler sonucu geri adım atmış görünmektedir. Oysa sadece bir makyajlamadır yapılan. Yoksa gerçek anlamda bir adalet sağlanmamıştır. Sadece biraz daha durum iyileştirmesiyle yetinilmiştir. Fakat bundan sonraki dönemler için akıllara şu düşünceler silinemez şekilde kazınmıştır:
Assubaylara gereğinden fazla sorumluluk verilmemeli, sadece uygun zamanda ve görev gereği kullanılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, birinci öncelik yurdu savunmak değil, sistemi savunmaktır.
4-
12 Eylül İhtilali ile birlikte orduda da yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Eylemlerin faturası olarak en belirgin anlamıyla “hiyerarşik te” kavramı kanun ve yönetmeliklere, onun da ötesinde Türk Dil Kurumu kayıtlarına işlenmiştir. Eskiden “Assubay” olarak geçen tüm yazışmalar, birden “asTsubay” olarak değiştirilmiştir. Böylece tıpkı mazide “Bebek Belediye Gazinosunun” program kadrosu açıklanıyormuşçasına, ordunun “assolisti” ile “asTsolisti” apaçık ortaya konmuş ve yanlış anlaşılmaların(!) önü kesilmiştir.
Yine 12 Eylül uygulamalarıyla birlikte asker kişilerin eşinin işlediği askeri suç ve kabahatlerden asker kişi sorumlu tutulacak şekilde kanunlar çıkartılmış ve suçun bireyselliğine halel getirilmiştir. Yürüyüş yapmaya kalkan Assubay Eşi, bundan böyle, kocasının ahval ve şeraitini de düşünmek zorunda bırakılmıştır.
Assubaylar için modern ordularda olduğu gibi küçük kariyer basamakları oluşturulmuştur. Örneğin, assubaydan subay olmaya biraz daha fazla olanak sağlanmış, erken terfi ve başarı belgesi (takdir) alma usulleri değiştirilip geliştirilmiştir. Yurt dışı görev olanakları sağlanmıştır. Bunun gibi birkaç olumlu adımla göz boyanmış ama bir hususa hep dikkat edilmiştir:
O da, mutlaka ama mutlaka, subay ile assubayın arasında görünür farklar olmasına gösterilen özendir. Assubayların hep ast, kendilerinin ise hep üst, lider ve komutan olduğu cümle alem tarafından kolayca farkedilsin çabası senelerce sürüp gitmiştir.
Bu zihniyet hala devam etmektedir. Oysa çağ çoktaaan değişmiştir. Bugün modern dünya orduları assubaylarına gözü gibi bakmaktadır. Uluslararası harekatlardan tutun da, deniz güvenliği, uyuşturucu operasyonları, insan kaçakçılığını önleme, deprem ve doğal afet yardım görevleri gibi daha pek çok yeni sorumlulukları yüklenen modern ordular; tüm bu görevler için işini layıkıyla yapan, liderlik vasıflarına sahip, sorumluluğunun bilincinde assubayları ordusunun belkemiği olarak nitelendirmektedir. Bu anlamda, personelinin her türlü sosyal ve özlük hakkını hiyerarşik yapıya bağlı kalarak dağıtma düzenini çok çok önceden terketmiştir. Mümkün olan her şeyin en iyisini ordunun temel direği assubaylarına sunma çabasına girmiştir. Çünkü onlar, hem en iyisini başarmakta hem de bunu ast olarak yapmaktadırlar.
Azgelişmişlikle modernlik arasında çok ince bir fark vardır. Azgelişmiş ülkelerin komutanları parayı bastırıp silahın en iyisini alabilmektedir. Uçağın en savaşçısını kullanabilmektedir. Fırkateynin en kralında forsunu dalgalandırabilmektedir. Bombanın, mayının, tankın, topun ve tüfeğin en iyisi anında hizmetindedir.
Fakaaaat, insan onuruna yakışır bir personel yönetimi?
İnsani değerlere verilen önem?
Hakça ve adilce bölüşüm?
Hukukta eşitlik?
Astına sahip çıkabilme ve onun hakkını koruyabilme bilinci?
Kaderde ve kederde birlik ve bütünlük?
Gerçek komutanlık vasıflarına ulaşabilme?
Bu soruları istemediğiniz kadar çoğaltabiliriz. Demek ki, parayı bastırınca her şey modernleşyormuş amma velakin kafa yapısı hariç!
O işler parayla olmuyormuş azizim!