Terör tanım olarak,"İnsanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma, tehdit ve öldürme eylemidir." Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu tarihten itibaren sürekli ülkemizin başını ağrıtan terör belası, Türkiye'nin kalkınmasını istemeyen güçler tarafından tezgâhlanan oyunların sahnelenmesinden ibarettir. Türkiye Cumhuriyeti'ni siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel yönden baskı altına alarak zayıflatmanın, istikrarsızlaştırmanın ve sömürgeleştirmenin yollarını arayan güçler değişik söylem ve isteklerle terör hareketlerini sürekli faaliyete geçirmişlerdir.
Kurtuluş savaşımızın başlangıç yıllarında Kürt ayrılıkçılar tarafından başlatılan isyanların arkasında İngilizler, Fransızlar ve Ermeniler vardı. Doğu ve Güneydoğuda halkı Türk devletine karşı kışkırtmak, bölgede Türk düşmanlığı yaratmak amacıyla bölgeye gönderdikleri ajanlar vasıtasıyla düzenin kaymağını yiyen Kürt ağa, bey ve şeyhlerinin önderliğinde halkı isyana hazırlıyorlardı. Sevr anlaşmasını yürürlüğe sokarak Kürdistan Devletinin kurulmasını gerçekleştiremeyen bu güçlerin plan ve destekleri doğrultusunda hareket eden ayrılıkçı Kürt isyancılar bölgede çeşitli zaman aralıklarında çıkarttıkları isyanlarla Milli Mücadelemizin büyük ölçüde sekteye uğramasına sebep oldular.
İngilizlerin oyunlarıyla Milletler Cemiyeti’nde alınan yanlı kararla İngilizlerin mandasındaki Irak yönetimine bırakılan Musul ve Kerkük’ün kaybedilmesinde büyük rol oynadılar. Türk Devleti’nin tüm karşı çıkma ve itirazlarına rağmen barışçıl yollarla alınamayan Musul ve Kerkük’ ün savaşarak geri alınması için düzenlenmesi planlanan askeri harekât isyanlar yüzünden yapılamadı.
Türk Devleti bir taraftan isyanlarla isyanların bastırtmasıyla uğraşırken bir taraftan da emperyalist güçlerin vatan topraklarından atılması için mücadele verdi. Ne acıdır ki, bugünlerde geçmişte yaşananları çarpıtarak değişik söylemlerle Şeyh Sait, Seyit Rıza gibi ırkçı işbirlikçi vatan hainlerine sahip çıkanlar isyanları isyancıları anmaya aklamaya çalışanlar var.
Terör faaliyetlerinin devam ettiği süreçte, binlerce insanımızın hayatını kaybettiği, yaralandığı ve sakatlandığı, Ülkemizin kalkınması ve güçlenmesi için harcanması gereken ekonomik kaynaklarının terörle mücadelede kullanılarak önemli ölçüde kayba uğradığı gerçeği ortadadır. Terör tehdidi ile bölgesel göçlerin yaşanması, kalkınmayı destekleyecek yatırmaların yapılamaması gerçeği ortadadır. Terör belası, başta devlet olmak üzere tüm vatandaşların güvenliğini hak ve özgürlüklerini tehdit eden en büyük sorundur.
Bugün Devletin varlığını tehdit eden PKK terör örgütünün kurulduğu günden beri amacı; etnik bölünme ve Bağımsız bir Kürdistan Devletini kurmak olmuştur. Bu amaçlar doğrultusunda dış güçlerin de destekleriyle sayısız silahlı eylemlerde bulunmuşlar, katliamlar yapmışlar cinayetler işlemişlerdir. Binlerce masum insanı asker, sivil, kadın çoluk çocuk demeden öldürmüşlerdir. Bölgedeki sosyal ve ekonomik sorunları istismar ederek bölge halkını yanına çekmeye çalışan terör örgütünün en büyük zararı yine bölge halkına olmuştur.
Terörle mücadelede terörü destekleyen ve besleyen kaynaklar, terörle yıllardır baş edilememenin başlıca nedenleri çok iyi analiz edilmeli, ekonomik, sosyal ve diğer etkenlerin terörün bitirilememesindeki olumsuz etkileri araştırılmalıdır. Terörle etkin olarak mücadelede; terörün beslendiği yolsuzluk, mafya, kara para, silah, kadın ve uyuşturucu ticareti gibi ekonomik kaynaklarını kurutmak için kesin ve sonuç alıcı çözümler geliştirilmelidir. Terörle her alanda mücadeleye uzman personelle etkin bir şekilde devam edilirken terör örgütlerine militan katılımını engellemek için bölge halkının eğitim düzeyini geliştirecek ekonomik yönden kalkınmayı sağlayacak ekonomik ve sosyal projeler süratle hayata geçirilmelidir.
Demokrasi ve İnsan haklarının temel hak ve özgürlüklerin korunduğu hukuk düzeninin hâkim olduğu bir anayasa hayata geçirilmelidir. Terörle mücadele yapılırken: Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Üniter yapısı ve ulus devlet anlayışına zarar verecek hiçbir girişim kabul edilemez.
Bir zamanların hasta adamı olan, hasta olduğuna inanıldığı ve ilan edildiği için istekleri dikkate alınmayan, anlaşmalarla topraklarının paylaşıldığı, işgal edildiği bir devletin fertlerinin Atatürk’ün liderliğinde kazanmış olduğu “Yedi Düvel”i dize getiren zaferlerinden sonra yaşama dönen Türk milletinin meydana getirmiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurtuluş, kuruluş felsefesinden uzak yetişen, icabında milletini hor görebilecek kadar Avrupalı (!) olabilen eğitimli insanın elinde kalan devletin; kuruluş felsefesinden uzaklaştırılarak, devamlılığı tam bağımsızlıktan yana olamayan, sürekli değişken siyasi, askeri tutumları nedeniyle birilerinin uydusu haline gelmiş olduğuna şahit olmaktayız…
Tam bağımsızlıkla birlikte “Yurtta Barış Dünyada Barış” ilkesini benimsemiş olan Türkiye’nin, içinde bulunduğumuz yüzyılda, tam bağımsızlığın gereklerini, koşullarını sağlamadan dünya siyasetini değiştirmeye yeltenmesi, söylemlerle diğer milletler üzerinde etkili olmaya çalışması Türkiye’den çok bağımlı olduğu ülkelerin çıkarlarına fayda sağlayabilecek düzeyde.
Ülkenin kurtarıcısına “beton kafa” diyebilecek kadar nefretini dile getirebilen insanın etkili olabildiği bir ülkenin tam bağımsızlığı da dünyaya barış sağlaması da beton kafa inancına sahip olanın düşüncesi kadar olabilir.
Terör yoluyla her geçen gün yoksullaştırılan Türk halkı 2002 yılına gelindiğinde büyük fedakarlıklarla terörün belini kırmışken, bu tarihten sonra, adeta terör örgütünün yoluna devam etmesi gerektiğini ima edebilecek düzeydeki siyasi beyanlar, açık oturumlar, yayımlar, yabancı bir ülkeden yirmi dört saat bölücü yayın yapan terör örgütünün dillendirdikleriyle birleşince halk üzerinde etkisini artırmış görünmekte.
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın asla Türk Milleti'ne bırakılmayacağına dair Lozan’da Lord Curzon “Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içine düştüğünüzde bir bir geri alacağız!” sözleri kulaklarda çınlarken, buna rağmen yapılan siyasi, askeri hataların faturasını ödeme zamanının gelmiş olduğu görünüyor. Bu anlamda, vaktin yedi düveli günümüzde değişik seçeneklerle tahsilatı yapmak üzere Türk Milleti'nin tepesinde bekliyor…
Başbakan Erdoğan, bir radyo programında “sayın” olarak hitap ettiği Abdullah ÖCALAN’ın örgütüne savaş ilan etmiş görünmekte! Bu savaş ilanı yolu ile F-16 savaş uçakları başta olmak üzere savaşa katılan uçak ve helikopterler Kandil’in dağına taşına yıllardır olduğu üzere AB-D yapımı bombaları atıp durmakta. Her bir bomba bir ailenin belki de iki yıllık geçimi… Hepsi yabancıdan ithal.
Eğer Başbakan ERDOĞAN güçlüyse ve gerçekten de kararlıysa Kandil’i işgal edip, tepesine Türk Bayrağı'nı çeker ve ülkeye tehdit kaynağı olan sorunun bir parçasını ortadan kaldırır. Gerisi laftan ibaret…
Uğrunda canların verildiği, üstünde yaşayanlara yorgan olan döşek olan, rızık veren, kederlerin, sevinçlerin, kaderlerin, yazların, kışların, aşkların yaşandığı, uğruna şiirlerin yazıldığı, ağıtların yakıldığı, vatan…
Vatan duygusu aynı vatanı paylaşmaktan kaynaklı olarak vatandaşlık, yurttaşlık, kardeşlik duygusu ile yan yana anılmış Türk insanca… Vatan ve dolayısıyla vatandaşlık duygusu nesilden nesile aktarılmış büyüklerden küçüklere…
Dünya hayatı içinde devam edegelen egemen olma içgüdüsü içinde yurdunda özgür ve bağımsız yaşamayı benimsemiş, en zor zamanlarında bile özgürlüğünü muhafaza edebilmiş ender milletlerden, Türk milleti…
Dünya, milletlerin, kimi zaman kanlı savaşlarıyla egemenlik yarışlarıyla dönmekte… Dünya düzeni, milletlerin asla rehavete kapılmayacağı bir düzeni gerektiriyor… En güzel yerleri yurt edinmiş olan Türk milletinin güzelleştirdiği yerlerde yaşaması daima uyanık kalmasıyla mümkün olagelmiş… Ne zaman rehavete kapılmışsa hep başı derde girmiş…
Değerli madenler, enerji kaynakları, iklimlerden kaynaklı dünyada meydana gelebilecek olan doğal değişikliklerden kaynaklı olarak gelişmiş ülkelerin aldığı kararlar doğrultusunda elde kalmış olan vatan parçası üzerinde Orta Doğu’da yapılmakta olan değişimle eş zamanlı, belki de biraz gerisinden ve farklı yöntemlerle bir oyun sergilenmekte olduğu artık üstü örtülemeyecek şekilde aşikâr…
Devlet kadroları, siyaset, yaşam şekli sanki hep buna göre düzenlenmek istenmekte…
Başrollerde bir nevi milletinden duygusal bağ olarak gevşemiş, gevşemeden sonra karşısındakinin gücüne inanmış, dün dediği ile bugünkü birbirini tutmayan, sanki devşirilerek taraf değiştirip sözde üyesi olduğu milletinden belki de nefret eden, parçası olduğu gücün bir uygulayıcısı olmuş olan insan sahnede…
Böyle bir insanın bir milleti uyutmaktan, olmayanı olur gibi göstermekten başkaca yapabileceği ne olabilir ki?
Onun umurunda mı Türk insanının kültürel değerleri, şehitlik kavramı, birlik-dirlik duygusu, yerli sermayesi…
Osmanlı toprağı olan Ortadoğu ve Kudüs’te bulunan Ortodoks Hıristiyanların koruyuculuğunun 1774 yılında imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla Rus Çarına verilmesi sonucunda bu durumdan rahatsız olan İngiliz ve Fransızlar da aynı bölgede yaşayan Katolik Hıristiyanları etki altına almak istemektedirler…
1838 yılında imzalanan ve İngilizlere üstünlük sağlayan Osmanlı-İngiliz Ticaret Antlaşması ve 1839 Gülhane Hattı Hümayunu (Tazminat Fermanı) da Ruslarda büyük bir rahatsızlık meydana getirir.
İngilizler, bir yanda Ortadoğu ve Kudüs’te etkili olmak isterken diğer tarafta Hindistan’daki Babür Devleti’ni ortadan kaldırma faaliyetini Osmanlı ve Ruslardan gizlemek istemektedirler… Bu amaçla İngiltere çareyi Osmanlı Devleti ile Rusya’yı karşı karşıya getirmekte bulur…
Savaş sonunda Ruslara yenilen Osmanlı Devleti, Rusya ile yapılan Antlaşma gereğince tazminat ödemeye mahkûm olur… Fakat savaş sırasında İngiliz ve Fransızların mühimmatlarını da karşılamış olan Osmanlı Devleti’nin kasasında tazminatı ödeyecek parası yoktur… Böylece Osmanlının “borç al ve emir al” dönemi ilk olarak 1854 yılında İngiltere ile başlar… İlk borçtan sonra borcu borç ile kapatma dönemi 20 Aralık 1881’de yürürlüğe giren ve İngiliz, Fransız, Alman, İtalyan ve Hollandalı heyetlerden oluşan “Duyun-u Umumiye İdaresi” vergileri ile Türk insanının sofrasına kadar uzanır…
Dokumada el işçiliğinden makineye geçmiş, uçan mekik üretmiş, buharı, elektriği sanayiye uyarlamış, 1886 yılında ürettiği içten patlamalı motorla Endüstri Devrimi’ni tamamlamış olan Batılı Devletler ürettiklerine hammadde bulmak, yeni sömürgeler elde etmek amaçlı olarak kendisini eskisinden daha iyi durumda görmektedir… Ve hammaddelerin, petrolün çoğu Osmanlı Devleti sınırları içindedir… Onu onlardan almanın yolunu arayan ilimde, fende ilerlemiş olan emperyal güçler ilim ve fenden yoksun kalmış durumda olan Osmanlı Devleti’ni ele geçirmek için ittifaklar kurmaya başlar… Bu amaçla başlatmış oldukları I.Dünya Savaşı sırasında alel acele Almanya’nın yanında savaşa girmiş olan Osmanlı askerinin gerek denizde, gerekse karada yapılan savaşlarda üstün gelmesi İngiliz ve Fransa’nın müttefiki Rusya’da Çarlık rejimin yıkılmasının yanı sıra İngiltere’de hükümetin istifa etmesine de sebep olur…
Çanakkale’de kazanılan zafer diğer mazlum milletlere de örnek teşkil ederek emperyalistlerin kaygılanmasına sebep olur… Türk askerinin tüm çabalarına rağmen Almanların başarısızlıkları sonucu hükmen yenik düşmüş olan Osmanlı Devleti, ülkenin anahtarını İngilize, Fransıza, İtalyana veren, asker terhis ettiren, silahları teslim ettiren, lüzum görülen yerlerin işgaline olanak sağlayan Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imza etmek durumunda kalır…
Vatan savunması için canını hiçe sayan vatanseverler, paşalar, subaylar, yazarlar, bilim insanlarını zor günler beklemektedir… Her biri gece, gündüz denilmeden kimisi görev dönüşü tren garında kimisi evinde, baskınlarla tutuklanıp Bekir Ağa Bölüğünde kendilerini bekleyen hücrelere konur… Halkın can, ırz, mal güvenliği kalmaz… Emperyalistlerden yana yayın yapan gazeteler kendilerince tutuklanması gerekenlerin listelerini yayımlarlar… Eğer listelerden tutuklanmayan olursa hükümeti eleştiriler, yaygarayı kopartırlar…
Padişah ve onun atadığı üst düzey ve üst düzeylerin atadığı diğer idareciler, kurtuluşun İngilizin her dediğini yapmaktan geçtiğini düşünen, onu asla kızdırmak istemeyenlerden oluşturulmaya çalışılır... Tutuklanması isteneler tutuklanır, asılması gerekenler asılır, işgali istenen yerin işgali uygun bulunur olur…
Hal böyleyken içinde bulunulan durumdan kurtuluşun nasıl olacağına dair, tutuklananların dışında kalan vatanseverlerin gizli gizli, farklı farklı yerlerde, uzunlu kısalı bir araya gelişleri başlar… Bir araya gelişlerin temel gayesi içinde bulunulan durumdan nasıl kurtulabiliriz?
Geçmişteki söylemleri, savaşlardaki başarıları, hükümetlere yaptığı fakat uygulamaya konmadığı için sonradan haklılığı anlaşılan önerileri, kararlılığı, vatanseverliği, bilgisi nedeniyle vatanseverlerde oluşan olumlu kanaatler “bizi bu durumdan ancak Mustafa Kemal kurtarabilir…” söylemleri Mustafa Kemal’in liderliğini perçinler…
Mustafa Kemal yabancı basını da yakından takip eder… Emperyalist hükümetler uzun süren savaş nedeniyle kendi ülkelerinde halklarına karşı zor durumdadır, oradaki anneler de oğullarını savaşlarda kaybetmekten bıkmıştır… Bunun yanı sıra sömürgelerinde başlayan başkaldırılarla da baş etmekte güçlük çekmektedirler emperyalistler… Bütün bunlara, Anadolu’da başlayacak olan kurtuluş hareketi eklenirse emperyalistlerin bunu göğüslemesi kolay olmayacaktır, der Mustafa Kemal…
Emperyalist işgal bölgesi olan Karadeniz’de Rum ve Ermenilere karşı Topal Osman’ca başlatılan mücadele İngilizleri rahatsız eder ve hükümetten tedbir alınmasını ister… Buraya atanacak bir komutan lazım… Daha önce teklif edilen komutanlık görevlerini usulünce geri çeviren, İstanbul’da bulunduğu süre içinde gece hayatı kamuflesiyle İngilizlerin tehlikeli adam listesinden düşmüş görünen Mustafa Kemal, yine kendisini gizlemeyi başararak etkili yerlerde kalabilen tek tük idarecinin katkısıyla IX. Ordu Müfettişliği’ne atanmak üzere 30 Nisan 1919 günü Padişahın iradesi alınır… Verilen yetkiler 5 Mayısta hükümetçe onaylanır ve esas olarak “emperyaliste ve onun maşalarına karşı Türklerin kalkışmasını önlemek amaçlı” olarak Mustafa Kemal IX. Ordu Müfettişliği’ne resen atanır…
15 Mayıs günü sabah 07:00’da İzmir işgal edilmiş… 16 Mayıs günü Samsun’a hareket edilecek… Başkenti işgal edilmiş bir devletin Padişahı olan Vahdettin ile Mustafa Kemal sarayda baş başa görüşür… Görüşmenin ardından 14:40’da 18 askeri personeli olmak üzere toplam 35 Türk evladı Bandırma Vapuru ile Galata Rıhtımından demir alır… Hemen yakındaki Kız Kulesinde içinde silah mühimmat ve kaçak var mı diye sıkı bir aramadan geçer… Temiz çıkınca, bir milletin kaderini değiştirecek olan Samsun’a doğru kutsal yolculuk başlar…
Kırım Savaşı ile başlayan kötü talih, Mondros ile tam teslimiyete dönüşmüşken Türk insanının Mustafa Kemal’in önderliğinde emperyaliste ve onların yerli işbirlikçilerine, yandaşlarına karşı göstermiş oldukları üstün çabaları 19 Mayıs’a giden süreci adeta ilmek ilmek işlemiş ve sonrasında milletçe yapılan her faaliyet başarıya ulaşarak; ilimle, fenle, kültürle Türk milletince ilelebet korunması gereken tam bağımsızlık, gelecek nesillere armağan edilmiştir…
Türk milletini yok edilmekten kurtaran, özgür ve bağımsız bir devlet kuran, kazandığı zaferleri ilimle, fenle, sanatla, kültürle buluşturan, sağlam bir altyapı meydana getiren Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü, silah arkadaşlarını ve kurtuluş mücadelesine katkı veren ecdadımızı saygı ve rahmetle anıyoruz…
Koskoca dört yılın ardından 1918’de biten I.Dünya Savaşı sonrasında harap ve bitap düşen Osmanlı Devleti’nin o zamanki idarecilerinden kimisi can telaşıyla yurdu terk etmiş… Halk, kalanlar kaderleriyle baş başa…
Eşit olmayan koşullarda 30 Ekim 1918’de imzalanmış olan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ağır maddeleri Osmanlı Devleti için bağlayıcı…
İngiliz, Fransız kızgın…
Neden bize karşı savaş ilan ettin? Niçin Ermenileri sürgüne gönderdin? Neden Rum ve Ermenilere kötü davrandın?
Kendi derdine düşmüş Rusya hariç, İngiliz, Fransız, İtalyan, ABD ve Yunan ile mücadele etmeye çalışan Osmanlı idarecileri zorluklar karşısında işgalcinin insafına sığınmayı tercih ederek o ne derse harfiyen yapmayı tercih ederler… Bütün kadrolar buna göre yeni baştan donatılır…
Kasım 1918’den sonra uygulanmaya başlayan Mondros Ateşkes Antlaşması gereğince sudan bahanelerle yurt çapında bir bir işgaller başlamış… 17 Aralıkta Mersin, 24 Aralıkta Batum, 24 Mart 1919’da Urfa, 13 Nisanda Kars İngilizlerce işgal edilmiş… Musul, Çanakkale, İskenderun, Antep, Konya, Maraş, Samsun..işgal altında…Hiç hesapta yokken İtalya 28 Martta Antalya’yı işgal etmiş, İngiliz ve Fransız bu duruma çok kızgın…
I.Dünya Savaşı başladığında 2.850.000 olan Osmanlı Devleti’nin asker sayısı savaşta kaybedilenlerden sonra 560.000’e inmiş… Ülke, halk zor günler geçirmekte… İşgallerle birlikte işgal kuvvetlerinin ekonomik, hukuki, idari yaptırımları ardı ardına uygulamaya konuluyor… Atamaları işgalciler yapıyor…
Kimi devlet idarecileri, aydınlar, yazarlar, bilim insanları gece gündüz denmeden tutuklanmaya başlanıyor…
Emperyalistlerin tetikçiliğini yapan Ermeni ve Rumların meydana getirdikleri huzursuzluklardan korunmak için tedbir almış olan Osmanlı idarecileri kara listelere alınıp bir bir Bekir Ağa zindanında toplanmaya başlanmış 5 Ocak 1919’dan itibaren…
Zindana atılanlardan Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey Hükümet emriyle Ermenileri Tehcir etti diye ibret olsun diye binlerce insanın önünde 10 Nisanda Beyazıt Meydanı’nda idam edilecektir...
İşgalciler işgal edecekleri yerin paylaşımı derdine düşmüş!
Birbirlerini gizliden atlatmaya başlamışlar bile… İtalya’nın olursa onu oradan çıkartmak zor olabilirmiş, onun için kolayca idare edebileceklerini düşündükleri Yunanın olması gerekliymiş güzel İzmir…
İngiltere, Fransa ve Amerika’nın Paris görüşmelerinde aldıkları son kararlarıyla Yunanlılara bırakılması planlanan İzmir’e Yunan dünden razı büyük Yunanistan ideali için…
İlk işgal denemesini 16 Nisan 1919’da yapan Yunan askerlerini gemilerine süren Albay Süleyman Fethi’ye “Bir daha devriye gezmeye çıkarlarsa ateş açılacak” emrini verir Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi ÇAKMAK Paşa… Fakat işgal kuvvetleri bu emirden hiç hoşnut olmazlar…
Adım adım işgale…
İzmir işgal kuvvetlerinin silah ve malzeme desteği ile Yunan askerlerince işgal edilecektir… İşgali yönetecek olan İngiliz amiral Colthorpe bu maksatla 12 Mayısta İstanbul’dan İzmir’e doğru yola çıkar… İngiliz amiral 14 Mayısta bir nota ile “İzmir tabyalarının işgal edileceği”ni İzmir valisine bildirir… Vali durumu hükümete bildirir… Sonuç, Mondros’a göre işgali uygundur…
İşgali haber alan halk İzmir valisinin kapısına dayanır. Vali tarafından işgal söz konusu değildir cevabı verilir… Cevaptan ikna olunmaz… Bunun üzerine kolordu komutanına giderler fakat ondan ise hiçbir cevap alamazlar…
Derken İngiliz general 14 Mayıs 1919 gecesi saat 23.30’da bir nota daha verir İzmir valisine… Amiral Calthorp notasında”İzmir’in Yunan askeri birlikleri tarafından 15 Mayıs saat 07.00’dan itibaren işgal eyleneceği” der. Vali, kolordu komutanı ve hükümet beklemedikleri karşısında şaşkındır…
15 Mayıs 1919 günü yerli Rumlarca evleri aranan Türklerin elinde kalmış son silahlar toplanır…
Aynı gün sabaha karşı “Maşatlık” meydanında toplanan İzmirli Türkler işgale karşı eylem yapması dahi gözü kararmış emperyalistleri durdurmaya yetmeyecektir…
İngiliz, İtalyan, Fransız ve Amerikan gemileriyle limana gelen Yunanlılar saat 07.00’dan itibaren akın akın karaya akarlar… Artık işgal başlamıştır… İzmir Metropolidi Başpapaz Hristostomos liman çıkışında karşılar Yunan askerlerini… Onlara güç ve kuvvet verici, vahşetlerini kamçılayıcı konuşmasını yapar…
Türk mahallelerine doğru yönelen Yunan askerine ilk karşı duran Gazeteci Hasan Tahsin (Osman Nevres) olur… Yunan askerin başında Yunan bayrağını taşıyanı tabancasıyla vurur… İlk olarak panikleyen, bozguna uğrayan ve dağılan Yunan askerleri daha sonra toparlanıp ateş açanın bir kişi olduğunu görünce, binlerce mermiyi Hasan Tahsin’in üzerine boşaltırlar… İzmir’in ilk şehidi olur Gazeteci Hasan TAHSİN… Hasan Tahsin’den sonra bir isimsiz kahraman da aynısını yapar, o da Yunan bayrağını taşıyanı tabancasıyla vurur… Mermisi bitince de yakalanmadan doğruca dağa çıkar…
Kana susamış Yunan askeri papaz eşliğinde Türk avına çıkar İzmir sokaklarında… Kadın, kız, yaşlı genç demeden önüne gelene ölüm kusarlar… Beyaz bayrak sallanmasına rağmen Türk askerinin bulunduğu birliğe ateş ederler… Ateş öylesine yoğundur ki içerde bulunan kolordu komutanı Ali Nadir Paşa beyaz bayrağı eline alarak yanındaki tümen komutanı Yarbay Hürrem Bey, Kurmay Başkanı Abdülhamit Bey ve askerlik dairesi başkanı Albay Süleyman Fethi Beyle birlikte kışlanın Konak meydanına bakan kapısından dışarı çıkarlar… Arkalarında diğer subay ve erler… Dışarı çıkanları karşılayan Yunan çavuşu ilk tokatı kalpağını yere fırlattığı kolordu komutanının suratına indirir… Ardından tümen komutanı ve kurmay başkanı Yunan askerinden tokatı yer… Tokatlardan sonra ölüm yürüyüşü başlar İzmir sokaklarında… Komutanları önde, erleri onların arkasında… Yere atılan kalpaklar, askerler Yunan çizmeleri altında… Kimisi sırtına, kimisi göğsüne Yunan süngüsünü yemiş yerde can veriyor… Sağ kalan, çoğu yaralı askerler işgal kuvvetlerinin hayvan taşımada kullandıkları, tabanı hayvan dışkıları ve idrarlarıyla kaplı gemisine hapsedilirler… Yaralara pansuman yapılmasını beklemek nafile…
Ortadoğu halklarının sırasıyla birdenbire ÖZGÜRLÜKLERİNE kavuşmak istemesi için gerçekleştirdikleri başkaldırılara, NATO'nun ve İNSAN HAKLARI konusunda çok DUYARLI olan BATILILARIN birleşerek, ÜLKELERİN HÜKÜMRANLIK ve BAĞIMSIZLIK haklarını düşünmeden KARAR almaya da gerek duymadan bu ÜLKELERİ BOMBALAMAYA başlaması, halklara ÖZGÜRLÜK için mücadele vermesi gözlerimizi yaşarttı.
Bu bölgede çok HASSAS ve İNSAN HAKLARINA duyarlı olan BATILI ülkeler burunlarının dibinde, gözlerinin önündeki YUGOSLAVYA'da on binlerce SUÇSUZ MÜSLÜMANIN öldürülüşüne SEYİRCİ kalmış ORTADOĞU ülkeleri halklarına karşı gösterdiği HASSASİYETİ ve DUYARLILIĞI burada göstermemişler, adeta görmemiş, duymamış gibi hareket etmişlerdir.
Yugoslayva için ne BM ne de NATO kılını kıpırdatmazken ORTADOĞU için bu HASSASİYET ve DUYARLILIK nereden çıktı? Bunların İNSANİ DUYGULARI MI kabardı?
Ortadoğu ülkeleri ve en son olarak LİBYA'ya yapılan saldırılarda bugünlerde öğreniyoruz ki BATILI ülkeler planlarını çok önceden yapmışlar. Kısacası MİNARENİN KILIFINI hazırlamışlar. Sayısızca AJANLARINI bu ülkelere önceden göndererek GEREKLİ kişi ve gruplarla görüşerek olayların TETİKLEYİCİSİ ve TAKİPÇİSİ konumuna gelmişler.
Tüm bu gelişmelerin tek sebebi PETROL'dür. YER ALTI ZENGİNLİKLERİDİR. Kendi denetimlerinde kuracakları veya destekleyecekleri kişileri İKTİDARA getirerek bu ÜLKELERİN YER ALTI ZENGİNLİKLERİNİ kendi çıkarlarına kullanacaklardır.
Tarih TEKERRÜR etmekte, eski SÖMÜRGE ve KOLONİCİLİK şekil değiştirerek sürdürülmektedir. GÜNEŞ BATMAYAN ÜLKE artık GÜNEŞ BATMAYAN ÜLKELER durumuna gelmekte, BATILILAR birleşmeye yönelirken MÜSLÜMAN ÜLKELER bölünmeye, parçalanmaya yönlendirilmektedirler.
Acaba aynı SENARYONUN ülkemiz için uygulanmasına NE ZAMAN BAŞLANACAK? Şu anda bu HAZIRLIKLARI TAMAMLAMAK için ülkemize ne KADAR AJAN girmiş, kimlerle irtibat kurmuştur? Yerli işbirlikçiler de istedikleri sayı ve niteliğe ulaşabilmişler midir? Yoksa hâlâ OLGUNLAŞTIRMA ve araştırma süresi devam etmekte midir?
Saygılarımla.
Mağrip kelime anlamı ile “Batı” demektir. Müslüman dünyasının batısında oldukları için Kuzey Afrika ülkelerine de Mağrip Ülkeleri diyoruz. Mağrip Ülkeleri biraz otantik biraz da ilkellik arasında bir yer tutar çoğu beyinlerde… Bazen çok görmek istediğimiz ancak bir o kadar da gitmekte çekindiğimiz ülkelerdir. Herşeyden önce bu ülkelerin çoğunda bedevi ve berberi kabileleri söz sahibidir. Kabilelerin egemen olduğu bu kültürde tabii ki demokrasiden söz etmek imkansızdır.
Mağrip Ülkeleri çağlar boyunca istilalara ve sömürgelere sahne olmuştur. Güçlü temeller üstüne kurulu devlet gelenekleri olmadığı aşikardır. Şu an kurulu devletlerinde bile eski sömürgelerin ve hegomonların gücü olduğunu söylemek çok abartılı olmasa gerek.
Fas, bir zamanlar İslam medeniyetinin en üstün örneklerini vermiş Endülüs’ün ana vatanıdır. Hatta bazen Türkiye Cumhuriyeti ile kıyaslanır. Endülüslüler Fas üzerinden İspanya’ya yerleşmiş Arap topluluklardır. İspanya’da yerleştikleri topraklarda çağımızda bile gıpta ile söz edilen hümanist bir devlet kurmuşlardır. Bu devlet Müslüman olmasına rağmen hiçbir hıristiyanı evinden köyünden sürmemiştir. Birbirleri ile kaynaşıp mutlu bir şekilde yaşamışlardır. Ancak Avrupa’dan gelen Haçlı ordularının baskılarına dayanamayarak, Kuzey Afrika’daki topraklarına geri çekilmiş olan bu devletin halkının torunları maalesef din paradigmasını aşamamışlardır.
Libya, Mısır ve Cezayir Arap kabilelerinin geleneksel hayat sürdükleri topluluklardır. Tarihte Akdeniz’den gelen korsanlar tarafından limanları ve toprakları talan edilen bu halk, Osmanlı hegemonyasına girdikten sonra Valiler aracılığıyla düzenli toplum olma yönünde adım atmışlardır. Sömürge devletlerinin Afrika hayallerinin doruğa tırmandığı 19.yüzyıl sonunda artık Mağrip Ülkeleri Almanya, Fransa ve İtalya tarafından paylaşılmıştı. O zamanda Osmanlı İmparatorluğu’ndan kurtulup özgürleşmek isteyen bu devletler ikinci dünya savaşının sonuna kadar sömürge olarak kalmışlardır.
Tarihte Magrip topraklarında egemen olmuş ülkemizin Başbakanları bu toprakları ziyaret ettiklerinde, bu ülkelerin devlet adamları tarafından hoş olmayan bir tarzda karşılandıkları olmuştur. Mısır’ın Ortadoğu da kendini lider görme çabaları ve doğal lider Türkiye’yi ekarte etme çabaları bazen komik olsa bile kendini hissettirmiştir. Libya liderinin Türk başbakanlarını azarladığı bile olmuştur. Ancak Türkiye’nin devlet kurup birlik olma yeteneği ve tarihte yaşattıkları kenetlenme ruhu nedeniyle her zaman bu halkların gönlünde bir yeri vardır. Bu nedenle bu ülkelerdeki yönetimler de Türkiye ile ilişkilerini kendi iç politik çıkarları açısından yüksek tutmaktadırlar.
Buraya kadar anlattıklarım masal ya da bilgilendirme tarzı hepimizin fazla veya eksik bildiğimiz konulardır. Ben şunu sormadan edemiyorum. Ne oldu da bu ülkelerin halkları liderlerinden bıktılar? Meydanlara toplanan milyonlar liderlerinin sadece liderlerinin gitmesini mi istiyorlar, yoksa demokrasiye geçmek mi? Bu ülkelerin birbiri ardına bir özgürlük rüzgarını andıran görüntüleri filmini biz daha önce başka bir coğrafyada izlemedik mi?
Bu ülkelerin insanlarını kendi hallerine bıraksan bin yıl daha kabile hayatı yaşar. Bin yıl daha kendilerine sunulana şükür ederler. Özgür bir devlet kurma fikrini bir tarafa bırakalım, özgürlüğün tanımı onlar için farklıdır. Bu devletler tıpkı bir zamanlar ABD güdümünde renkli devrimlerin yaşandığı eski Sovyet ülkeleri görünümünde bir gerçekle karşı karşıyalar. Türkmenistan, Kırgızistan, Ukrayna, Gürcistan, Özbekistan gibi ülkelerde de halk sokaklara çıkmıştı. Sonra bunun uluslar arası bir güç savaşı olduğu anlaşılmıştı. Bu ülkeler daha sonra doğasına dönmüşlerdi. Ancak emperyalist güçler alacaklarını almışlardı. Askeri üslerin yanı sıra dev petrol şirketleriyle çok uzun yıllara varan petrol anlaşmaları yapılmış, yeni boru hatları onaylanmıştı. Bu devletler Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra özgürlüğüne kavuşan ama daha sonra hayat şartları nedeniyle tekrar tabiri caiz ise Rusya’nın kucağına düşen devletlerdi. Batılı güçler Rusya’nın doğal kaynaklar üzerinde önlenemez bir hegemonya kurmasına engel olmak istiyorlardı. Bu maksatla Türk Cumhuriyetlerinde Türkiye’ye verilmiş olan ağabeylik görevinin başarısızlıkla sonuçlandığını görerek böyle bir devrim geliştirmişlerdi. Şu an itibarıyla kopardıkları yanlarına kar kalmıştır. Bugün Avrupa’nın hâlâ büyük bölümü Rusya üzerinden gelen doğal Gaz ve Petrole bağımlıdır. Bu durumun zamanla siyasi bir yaptırım olarak kullanılmasından korkan Avrupa ve Avrupa Medeniyetini küçük parçalar halinde Rusya’ya yedirmek istemeyen ABD için tehlike çanları olduğunu stratejistler biliyordu.
Geçenlerde ATV’de yayınlanan gerçek gündem programını hepimiz, basın özgürlüğü adına, kalemşörlük ve iğrençlik olarak izlemedik mi? Halkından ve gündeminden uzak bir basın ve hükümet görüntüsü çizmediler mi? Gazeteci soruyor. Dikkatinizi çekerim. Astsubay Uzman çavuşlar üniversiteyi bitirseler de birin dördüne düşemiyorlar cümlesi bir soru bukletinin ilk paragrafını süslüyordu. Gelen binlerce telefondan Sayın gazeteci yeni bir meslek icat etmişti. Gazeteci zavallı idi o pozisyonda. Çünkü amacı kimin ne derdi olduğunu yansıtmak değildi? Araştırıp öğrenmesine bile gerek olmayan bir konuda cümlesini bu denli bozuk kuran gazetecinin amacı konu geçiştirmekti. Başbakan’a ne dersiniz. Başbakan da, haklılar dedi ve geçti. Siz Başbakanım; 8 yıldır iktidardasınız. Bize bekarın karı boşama muhabbeti yapmaya hakkınız yok. Makamınız uygun değil. Sorumlusunuz. Lütfen ülkenin gerçeklerine biraz sorumlu yaklaşın. Şovlarınızı izlemekten usanmamış olanlar olabilir ancak ben usandım artık. Fakir fukara garip guraba kelimelerinin sihiri, sizin için benim köylüm, benim dulum, benim yetimim diyen adamla aynı. Gecekondu ziyaretleriyle aslında umutları kırılmış kesimleri şovunuza malzeme yapıyorsunuz. Taksi duraklarını ziyaret ile halk adamı olunmaz. Öncelikle size her türlü soruyu sorabilecek Gazetecilerin karşısına geçmeniz gerekirdi. O programdaki Gazeteci ……..ları pişmiş kelle gibi sırıtıcağına azıcık konularına çalışmaları gerekirdi. “-Başbakanım, adamların birinci derecenin dördüncü kademesine yükselmesine hükümetiniz hayır dedi. Hem de demokrasi tarihinde görülmemiş antidemokratik bir yöntemle. Milletvekillerinin oylarıyla alınan bir hak, ancak aynı oylarla geri alınırdı. Ama kalemle düzeltildi.” Demeleri lazımdı. Bu televizyon rezaletini görünce insanın aklına çok daha değişik rezaletler geliyor. Polislerin televizyonda bir kadına acımasızca yumruk sallaması acaba bir askerlikten muaf tutulma diyeti olmasın. Milli Eğitimde, belediyelerde, yargıda yaşanan kadrolaşmalar profesyonel ordu adı altında TSK’lerinde yaşanmayacak mı? Ergenekon, Balyoz davaları ile boşalan onlarca Amiral ve General kadroları var. Bu kadroların kadrolaşmadan etkilenemeyeceğini söyleyebilir misiniz? Kamu kurum ve kuruluşlarının üst kadrolarına değişik birimlerden atama yapılmasını öngören yasa din görevlilerinin bu kurumların başına getirilebilmesi için bir kapı olamaz mı? Torba yasaya yüz bin kişiyi ilgilendiren haklılar dediğiniz bir konuyu yetiştiremezken, Sayın Erbakan’ın kayıp trilyon davasında affedilmesini sağlarken demokrasi neredeydi? Biz şimdi model ülke miyiz? Biz şimdi İslam ile demokrasiyi bir arada yaşatan tek ülke miyiz? Hadi oradan. İslam adı altında Teokratik destekli kolay idarenin yolu bulunmuş, şimdilik Cumhuriyetle de kamufle edilmiş, zavallı insanlar ülkesiyiz. Yakın gelecekte yüzde 70 ve 80 gibi oylarla tek partinin iktidarda uzun süre kalacağı post modern Mağrip ülkesi, Azerbaycan’ın ikizi bir ülke olacağız.
Biz komşularımızla sıfır sorun saçmalığını uygulamaya çalışıyoruz. Oysa Churchill’in meşhur bir lafı vardır. “İngiltere’nin dostu yoktur. İngiltere’nin çıkarları vardır.” Bu sözün doğruluğunu herkes kabul ediyor. Şu ahvalde ülkemizin günü birlik dış politika popülasyonlarına ihtiyacı yoktur. Yok efendim en çabuk tahliyeyi biz yapmışız. Yok efendim İngiliz gazeteleri bile bizim başarımızı konuşuyormuş. Efendiler kendinize gelin. İngiltere, Fransa, ABD gibi ülkelerin büyük şirketleri hangi ihaleleri alacaklarını konuşuyorlar. Belki ülkeleri bile kağıt üzerinde paylaşıyorlar. Biz aynaya bakıp “nasılım” diyeceğimize Konvansiyonel güç dengelerinde yediğimiz, ya da yemek üzere olduğumuz kazığa bakalım. Rusya şu an hiç kuşkusuz bunun hesabını yapıyor. Rusya şu an kuşkusuz bizden daha çok atakta. Mısır’da radikallerin işbaşına gelmesi an meselesi. Bundan kim nemalanacak? Elbette ABD ve Batılı ülkeler. Olası bir İsrail arap gerginliğinde araya girecek İran ve Türkiye gibi ülkelerin boğazı nasıl sıkılacak? Tabii ki Mağrip bir Müslüman Makberi ve Batı medeniyetinin yeni toprakları olarak.
Mesleğimizi fazla ilgilendirmeyen böyle bir konuda fikir beyan ederek bazı arkadaşlarımın beklentisine uzak yazdığım için şimdiden özür dilerim. Umarım her şey benim düşündüğümden daha doğru analiz ediliyordur. Umarım ben yanılmışımdır. Saygılarımla…
T
oplumdan bahsedilince, toplumla ilgili olarak: “Toplumun hareket tarzı, yaşam şekli, davranış şekli, adetleri, inançları, adalet anlayışı, bilinç durumu, kurumları, örgütlenme durumu, iktisadi ve siyasi sistemlerinin yapısı ve bu sistemler içerisinde yaşayan bireyler…” akla geliyor…
Toplumun geneliyle ilgili, toplu yaşamı düzenleyen, düzeni sağlayan kurallar, kültür, toplumla birlikte, toplum hangi yöne gidiyorsa-götürülüyorsa, onlar da o yöne doğru değişerek yoluna devam etmekte… Topluma yerleşen ileri veya geri yöndeki her yeni değişim, meydana getirilmek istenen değişimi hızlandıran bir etki yapmakta…
Değişimin, toplumun bir önceki durumuna göre daha çağdaş yaşamı destekleyen bir “gelişme” olabileceği gibi; “geriye gidiş” şeklinde de olabileceği toplum bilimcilerce kabul edilmekte… Toplumdaki değişime dair söz konusu durumun gözle görünür bir gerçek olduğu, kimi ülkelerin bugünkü durumları ile geçmişi karşılaştırıldığında fark edilebilmekte… Yani, “hızla ilerleyen zaman ile birlikte, toplum da gelişme yolunda ilerliyor” diye bir şey söz konusu olamamakta… Keşke, zamanın ilerlemesine bağlı olarak “değişim” sürekli olarak “gelişim” yönünde ilerleyerek yoluna devam edebilseydi! İşte o zaman, kimse, Atatürk sayesinde kazanmış olduğu namusu olan oyunu inanç sömürüsüne, pakete, paraya değişmez; bugün oyunu satın alanın ilerde ona neler yapabileceğini tahmin edebilirdi…
"Toplumlar kendi yönlerini, kaderlerini kendileri çizer" denilse de, günümüzde bu durum göründüğü kadar kolay mı?Özellikle de gelişmemiş, açlık seviyesinde bir gelir ile yaşatılan, üretimi düşük, sanayide, sağlıkta, güvenlikte dışa bağımlı tutulan, işsizlik oranının yüksek olduğu örgütsüz toplumlar üzerindeki yabancı etkiler, hissettirmeden toplumu yabancının çıkarları doğrultusunda değiştirmekte ve meydana getirilen değişimler basın ve yayın yolu ile topluma “ilerleme” olarak sunulabilmekte…
Bir toplumu kendi menfaatlerine uygun olarak değiştirmeye çalışan dış etki sahibi ülke, değişimi sağlamak için; kendilerini geliştirmek üzere ülkelerine gelen gelişmemiş ülkenin devlet görevlilerini etkilemenin, yanlarına çekmeye çalışmanın yanı sıra; değişimi gerçekleştirecekleri toplumun hassasiyetliklerine göre meydana getirip tanınmasını sağlamış oldukları liderlerini en verimli olacakları konumda, şekilde bulundurarak onları değişim yönünde kullanabilmekteler…
Bugün, çalkantı halinde olan ülkelere baktığımızda ülke içinde etkili olanların dışında; sürgünde, acılar çektiği belirtilen ve duyguları istismar edebilen, toplumu uzaktan yönetebilen liderlere rast gelinmesi bir tesadüf müdür? Veya çok büyük maddi ve manevi zararlara sebep olmuş, insana acılar yaşatmış kişilerin hapisten örgüt yönetmeleri, pazarlık etmeleri normal bir şey midir?
Dış etkiler, gücünü, güçsüz, örgütsüz, bilinçsiz toplumlar üzerinde daha çok hissettirmekte!…Toplumun özüne sadık kalarak, değişimini gelişim yönünde devam ettirebilmesi için, toplum olarak kalabilmesi için, gerekli olan bilincin, birlikteliğin sağlanmış olması gerekli! Bunların sağlanamamış olması, aynı zamanda bilimde, eğitimde, sanayide, politikada, güvenlikte dış etkiye açık olmak, demek.
Hal böyleyken, eğer bir yerde, her şeye rağmen, yani bütün arzulara rağmen birlik ve beraberlik sağlanamıyorsa, temellerine bakılması gerekiyor! Beraber hareket etmeye engel olan “her türlü husus” belirlenerek açık yüreklilikle üstesinden gelinmesi, birlik ve beraberliği de beraberinde getirecektir…
Toplum olarak, meslek grupları olarak, bireyler olarak başta ulusal değerlere sahip çıkmak, kaderini elinde bulundurmak, hakkını, hukukunu korumak, onurlu, saygılı, saygın bir şekilde yaşamak için kararlılıkla örgütlenmek şart, derken 21.yy.dayız ve halen faydası belli olan bir konuda “örgütlenmeliyiz” diyoruz! Avrupa’daki örgütlenmelere dair yazılara, hikâyelere, olaylara bakınca, bu halimizle en az bir asır geriden gidiyoruz!…
Biz geriden giderken, toplumu ve dolayısıyla bulunulan coğrafyayı değiştirmek, şekillendirmek uğruna; elde edilen gücü korumak adına, Atatürk’ün en önemli prensipleri bile, el birliği ile alel acele, gece-gündüz demeden mesai harcanarak ayaklar altına alınabilmekte…
Bu durumda, toplumu birleştirecek, dış etkilere karşı bir yumruk gibi güçlü kılacak, bağımsız kılacak, ulusal kurtuluş savaşı ile elde edilen kazanımları sağlamlaştıracak, Türk toplumunu çağdaş hedeflere ulaştıracak, toplumun faydasına ilişkin Atatürk’ün gösterdiği hedeflere ulaşmak ana hedef olmalı.
Ve sonuçta,Kurumsallaşmış, üye sayısı yüksek, güçlü örgütlerin olduğu bir ülkede; icabında dünya siyasetiyle bağlantılı olarak, etki eden ülke menfaatine olabilen yönetimsel dış etkiler azalacak, eskisi gibi yönetimsel sürprizlerle karşılaşılamayacak; kurumların başındakiler görevlerinin dışına çıkamayacak, kurumlarının çağa uygun hale gelmesiyle ilgilenecek, sipariş, danışıklı dövüş işlere girişilemeyecek ve böylece hak, hukuk öne çıkacak; siyaset kavga-gerginlik yeril olmaktan çıkıp topluma rehber, fikir, proje üretim ve uygulama yeri olabilecek…