Çarşamba, 04 Mayıs 2011 17:18

YETMİŞLİ YILLAR: GEÇTİ ZAMAN ÇILGINCA FIRTINALARLA! (6)

Oy ver
(17 oy)
70li-yillar-6

ASSUBAY EYLEMLERİNDEN SENDİKA LİDERLİĞİNE: ATILAY AYÇİN

Sizlere sunacağımız bir de başarı hikayemiz var. 1975 yılındaki Assubay eylemlerine katılan, bu nedenle ordudan ihraç edilen ama inatla kendisine yeni bir kader ve yeni bir yol çizen azimli bir adamın hikayesi bu.

atilay_aycin

Atılay Ayçin, 1954 yılında Tunceli, Pülümür'de doğdu. İzmir'de Hava Assubay Teknik Okulu'nu bitirdi. Uçak Teknisyen Assubayı olarak, Hava Kuvvetlerinde göreve başladı.1975 yılının Ocak ayında Kayseri'de gerçekleştirilen Assubay Eylemlerinde öncü rolde yer aldı. Assubay eşlerinin Kayseri yürüyüşünde ve o bölgedeki birliklerde yapılan pasif eylemlerde Assubay hakları için onurlu bir direnişin temsilcisi, gönüllü ve cesur katılımcısı oldu. Özellikle, Pasif Direniş eylemi kapsamında yapılan üç gün işe gitmeme protestosu nedeniyle tutuklandı, yargılandı. Suçlu bulundu ve ordu ile ilişiği kesildi.

Yeni baştan mücadeleye başladı. Mesleğinin kendisine tanıdığı olanakları kullanarak, Türk Hava Yolları'nda işe başladı. Tam 15 yıl çeşitli konumlarda bir emekçi olarak, Türk Hava Yolları'nda çalışmasını sürdürdü. 1976 yılında başladığı bu yeni serüveni 1989 yılında doruğa çıktı. 5 Kasım 1989 tarihinde Hava-İş Sendikası Genel Başkanlığı'na seçildi. O tarihten bu yana görevinin başında. Tam yirmi iki yıldır yine hak ve onur mücadelesinin peşinde.Yine bir eylem adamı. Yine yaşamında hapisler, gözaltılar ve tutuklanmalar var. Fakat o hâlâ 1975 yılındaki gibi dirençli.

1991 yılında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından hakkında dava açıldı. Ülkenin bölünmez bütünlüğüne muhalefet ediyor ve Terörle Mücadele Yasasının sekizinci maddesini ihlal ediyordu. Bu nedenle Saray Cezaevinde 5,5 ay yattı. İHD (İnsan Hakları Derneği) bu hapis sürecinde kendisine destek verdi.

Yaşamı boyunca pek çok kez tutuklanıp hapis yattı. Gerçek bir sendika lideri olmaya çalıştı. Emekçi insanların davası uğruna savaştı ve adından çok ama çok söz ettirdi.

1995 yılında yapılan Havaş Grevi nedeniyle iki defa tutuklandı ve hapis yattı. Sistemin ürettiği sebep yine aynıydı. Tıpkı 1975 eylemlerine isnat edilen suç tanımlanıyordu: Kanunsuz eylem! Üç ay yattı, çıktı. Sonra bir üç ay daha. Her seferinde yeniden Sendika Başkanı seçildi. Daha da güçlenerek çıktı her zorlu mücadeleden.

Evli ve yetişkin bir oğul babası olan Ayçin'in yaşam öyküsünde 1975 olayları bir ana kavşak gibidir. Hayatının en can alıcı değişikliğini bu dönemde ve bir Hava Assubayı iken yaşamış, kendisine yeni bir gelecek kurmuş, eski deneyimleri yeni rotasında ona hep kılavuzluk etmiştir.


ÇİLE'Lİ YOLDAN GELEN ŞAİR: MURAT KAPKINER

muratkapkiner2Bugün ülkemizde abartısız on binlerce şair var. Oysa ismini duyduğumuz, şiirlerini şevkle okuduğumuz şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Peki, bu birkaç isim nasıl oluyor da binlerce şairin arasından sıyrılmayı başarıyor?

Eğer bir şair sadece yazmakla yetinmiyorsa, ayrıca kendisini bir davaya da adamışsa, yaşam öyküsü şiiriyle içli dışlı olmuşsa; eninde sonunda şiirinin o görkemli sesi insanla buluşmayı başarıyor. Bireysel bir ses olmaktan çıkıp kitlesel bir ezgiye dönüşebiliyor.

Günümüz şairleri içinde de Murat Kapkıner'i böyle bir yere oturtabiliriz. Yaşamı boyunca çektiği sıkıntılar ve yöneldiği dava; onun toplum tarafından farkedilmesini sağlamış ve hatırı sayılır bir okuyucu kitlesine ulaşmayı başarmıştır.

Kapkıner için “Çile'li yoldan gelen şair” söylemini iki farklı anlamda kullandım. Hayatını şöyle bir incelediğimizde, gerçek anlamda nasıl bir çileli yoldan geçtiğini hemen farkedebilmekteyiz. Zaten kendisi de gizlemiyor bunları. Kendisine güç ve ilham veren şeyin yazgısı olduğunu biliyor. İşte Çile'li yolun ilk anlamı bu.

Çile'li yolun ikinci anlamı ise bir başka. Çile isimli bir şiir kitabı size neyi, kimi anımsatıyorsa; Kapkıner'in de o “Çile” yolunda ilerleyen bir yolcu olduğunu anlayıp bellemenizde fayda var. Üstad Sezai Karakoç'u ayrı tuttuğumuzda, bu yolda bilinen isimlerden birisi olarak rahatlıkla sayabiliriz Kapkıner'i:

Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, sonsuza varmak...

(Necip Fazıl/Çile)

1950, Malatya doğumlu Murat Kapkıner. Malatya Erkek Sanat Enstitüsünü 1967 yılında bitirdikten sonra, Hava Assubay Okulu'na girdi. 1969 yılında bu okuldan Hava Teknisyeni bir Assubay olarak mezun oldu. 1975 yılına kadar Hava Kuvvetlerinin çeşitli birliklerinde görev yaptı. 1975 yılında ordudan tard edildi. Kavgacıydı, dinine düşkündü ve ayrıca assubay eylemlerinde lider olarak gösteriliyordu. Asıl gerekçeler bunlar olduğu halde, hanesine bir de görevinde başarısız oluşu eklenmişti.

İskender Pala için yazmış olduğu bir yazıda kendi askerlik yaşamından kesitleri de sunmuş ve bir özeleştiri yapmıştı. Dilerseniz kendisini anlattığı bu satırlardan birkaç alıntı yaparak devam edelim:

kapkinermurat1Hiç kimseye hiçbir zaman örnek teşkil etmemesi gereken askerlik hayatımda doğrusu tam da bir hayta, belki bir teröristtim.

Elbet benim haytalığımın, estirdiğim terörün bir altyapısı vardı. Yani başından terörist değildim.

Assubay okulunda bize öğretildiği şekliyle bütün üstlerime altı adım kala selam veriyordum. Benimle dalga geçtiler. Biraz zaman aldıysa da bunun böyle olmadığını kıtada öğrendim. Bu kez altı adımdan değildi ama üste selam vermenin zorunluluğundan bütün üstlerime selam veriyordum. Kimse selamımı almıyordu.

İşte benim, ilerde çok farklı dozlara çıkacak terörizmim böyle başladı desem kendimi çok yanlış analiz etmiş olmam. (Ben vermek zorundaysam üst de almak zorundaydı ama iç hizmet kanununun değil hava kuvvetlerinde keyfiliğin hüküm sürdüğünü yakında anlayacaktım).

Yaka paça tuttum: 'Niye selamımı almıyorsun ulan!'

Aynen böyle. Karşımdakinin rütbesini istediğiniz şekilde düşleyebilirsiniz. Fark etmiyordu. Bu bir uzun süreç. Sonunda ayaklarımı kendisine doğru uzattığım garnizon komutanı paşa, önümden geçerken yüzünü öte yana çevirmek zorunda kaldı.

(Bir bakıma övünüyorum da) esasen yukarda söylediklerimle övünmüyorum. Peygamber Ocağı diye gittiğimiz o yerde (ben gerçekten anamın kucağından, koynundan gitmiştim) sabah tekmilinde kumar istirahatını (subay, assubay sabaha kadar tabur komutanıyla kumar oynamıştır), doksan derecelik doktor alkolü içmeyi, eşcinselliği gördüm. Bu yol, yol değildi ve kendimi (yanlış bir kapıdan giriş de olsa) İslamcılığın kucağında buldum.

Bir şiirimde, 'Beni kâfir edenler kendileri Müslüman' demişim. Ordudayken yaptığım yaramazlıkların hiç birini savunmuyorum ama hırsızın hiç mi suçu yok. Komutanlarımı komutan yerine koydum (söyledim, altı adımdan selama durdum, dalga geçtiler) olmadı. Baba, abi yerine koydum, olmadı. Ne yapacakmışım?

Ben hemen hemen ordudan tard edilenlerin ilkiyim. Benden önce iki başçavuş anımsıyorum bir de 70 muhtırasında atılan birkaç subay assubay; kömünist yaftasıyla.

Şu: Benden sonra orduda namaz kılan kim varsa atıldı. Bunlarla aramda bir husumet vardı, şöyle: Bunlar namazlarını gizli gizli kılarlardı. Namazla uğraşan subaylara ne kadar kızıyorsam onlara da o kadar kızardım.

İnancını gizleyen birinin başına gelen bu olay bence müstahak ve Tanrısal bir uyarı. Her neyse…

Benimki öyle değildi. Seccade diye kullandığım tahta parçasını ere emrederek kaldırtan bölük komutanı elimden yakasını zor kurtarmıştı.

Şuraya gelmek istiyorum: Benden sonra atılan, çoğuna Fethullahçı dedikleri, namazlarını ayıp bir şey yapıyormuş gibi gizli gizli kılanların hepsi ağladı.

İşte bunu ben o gün bugün anlamış değilim.

Nesine Müslümansa hiç anlamıyorum: Yahu sen inanmış bir adamsın. Bu hukukla, sağduyu ile, senin dininin sana öğrettikleriyle alakası olmayan bu zalim insanlardan Allah seni kurtardı. Şükretsene.

Bense askeri mahkemede, çok ciddi, elebaşı sanıldığım, sonu idamla bitebilecek bir davada yargılanıyordum ve o esnada tard emrim geldi.

'Beni karımla beraber ordu evinden kovdular' diyor. Bunu anlamıyorum. Niye orada eşinin yanında onurunla oynayanlarla (onlar kimseler) bir vukuat çıkarmadın? O, sana karının yanında ‘çık’ diyeni niye hastanelik etmedin? (Askeri mahkeme de olsa ‘ağır tahrik’ten yırtardın.)

1600 küsur kişi var diyor. Onların itibarlarının iade edilmesini istiyor. Ne itibarı yahu? Kimin itibarı?

İskender komutanım! Sen kendi itibarını koruyamıyorsan, başkalarının senin itibarına sahip çıkmalarını bekleme. Gerçekten haksız bir istektir bu. O gün o orduevinde kendi itibarını korumamışsın. Yukarıda ağır tahrikten yırtabileceğini söyledim. Tutalım ki böyle bir maddeyi işletmediler. Delikanlı gibi, benim gibi gider dört ay yatardın. Bu işin idamı bu. Ama sen bunu değil, oradan itibarı zedeli olarak çıkmayı tercih ettin. Her mazlum bu kadarcık ezayı göze alsa bu ülke böyle olmazdı. Amma biz rahatımızı onurumuza tercih ediyoruz. Sızlanma, müstahaksın.

Bu ordu şahsen beni bünyesinden atmakla bana itibar kazandırmıştır. Bu yanlış yapı, bünyesi kaldırmayıp beni kustuğunda, delikanlı birini hazmedemediği için kendi itibarı düşmüştür. Eğer gerekiyorsa bu ordu beni ihraç ettiğinden ötürü düşen kendi itibarını iade etmenin yollarını aramalıdır.

Ben gençken de böyleydim işte. Kimseyi anlamazdım.”

Yukardaki satırlar onu anlamanıza yetmiştir sanırım. Ordudan atılma ve iade-i itibar konusunda benimle aynı fikirde olması sevindirici. Bugünlerde “deniz harp okulu” güya Nazım Hikmet'e ve Necip Fazıl'a iade-i itibar ediyormuş. Kim kime iade-i itibar etmeli acaba? Kimin buna ihtiyacı var?

1975 eylemleri onu ordudan bir şekilde atmak isteyenlerin biricik umudu olur. Pek çok suç isnat edilir ve cezasını da çekerek ayrılır ordu saflarından. Daha sonrasında ise zorluklarla dolu bir dönem karşılar onu.

Çeşitli işlerde çalışır, bazı kuruluşlarda elektrikçi, bazılarında yönetici olarak görev alır. Buhranlı ve gerçek anlamda çileli günlerdir. Psikolojik tedaviye ihtiyaç duyduğu dönemlerdir. Belki de bir şairin geçmesi gereken Sırat Köprüsü'nden geçmekte ve adeta Mecnun'a döndüğü bir aşamayı tamamlamaktadır. Kavga ve dövüş sonrası bir şekilde genç yaşta ırgat emeklisi olmayı başarır. Bundan sonrasında; tımarhane, hapishane ve hastane üçgeninden uzaklaşmaya çabalar. Kendisini şiir ve edebiyata verir. Musikî ve resimde yetenekli olduğu söylense de, bu uğraşlardan ekmek parası çıkarmayı bir türlü başaramaz.

Sanatsal yaşamına baktığımızda şunları anlatabiliriz; Kelime ve Varide dergilerini kurup, yönetmenliğini yapmıştır. Şiir dışında; roman ve deneme türlerinde eserler vermiş, şiir ve yazıları; Aylık Dergi (81-83), Çağımıza Selâm (86-87), Kelime (87-88), Varide (86-87) benzeri dergilerde yayımlanmıştır. Taraf Gazetesinde günlük yazılar yazdığını da belirtmemizde fayda var.

Eserleri:

Şiir: Not Düştüm Besmeleye/Anne Ben Artık İyiyim/ Elifbamdan Arta Kalan/ Ademin Müstesna Ölümü/ Kimsenin Aklına Gelmeyen/ Bütün Cemreler Düştü mü Çocuklar?/ Şiir Üzerine Bir Şeyler Söylemek (Poetika)

Sesli Yayınlar (Şiir): Bu Rüzgar/ Acımız Geceyi Büyütür

Roman: Güz İnsanları/ Karanlıktakiler/ İblisin Son Savunması/ Wesirfinger Pastanesi

Deneme İnceleme: Yaşamayı Göze Almak/ Merhamet Muştusu/ Nefs Risalesi

“HİÇ KİMSE BENİ BEKLEMİYOR

beni gören

alelacele dolaşan ayaklarımla sokaklarda

bir yerlerde birileri bekliyor

bir yerlere gidiyorum sanır

halbuki hiçbir yerde

hiçkimse beni beklemiyor

...

halbuki hiçbir yerde

hiçkimse beni beklemiyor

bilmek istiyorum

kimin için ölemiyorum”

İsterseniz onu, daha kısa ve öz olarak, kendi söyleyişi ile tanıyalım ve son noktayı da öylece koyalım:

1950 Malatya doğumlu. Ses ve saz sanatçısı, ressam, denemeci, romancı ve şair. Hiçbir yarışmaya katılmamış, hiçbir ödül kazanmamış, yazarlarla ilgili olanlar dahil hiçbir derneğe, kuruluşa, birliğe üye olmamıştır. Dini İslam, anası Kürt, babası Türk'tür. Henüz hayatta!

http://www.emekliassubaylar.org/gurur-duyduklarimiz/bizde-variz/murat-kapkiner


BÜTÜN ASSUBAYLAR EYLEM SÜRECİNİ DESTEKLEDİ Mİ?

İşte can alıcı soru! Emir-komuta altında sesini dahi çıkaramayan, kendisine karşı yapılan haksızlıklara yürürlükteki kanunlar gereğince “haksızlık” diyemeyen assubaylar, en sonunda her şeyi göze almış, pasif eylemlerle ve Türkiye çapında sokak eylemleriyle kamuoyuna sesini duyurmayı başarmıştır. Peki bu eylemler tüm assubaylar tarafından gerçek anlamda sahiplenilmiş midir?

hyrarsiNe yazık ki, bu soruya evet dememiz mümkün değil. 1970 eylemi ilktir. Daha çok Hava Kuvvetleri çapında yapılmış, diğer kuvvetlerden katılım çok az olmuştur.

1975 eylemleri ise diğer kuvvetlerden de ses bulmuştur. Yine bu eylemlerde Havacı Assubayların öncü rolde olduğunu söylememiz gerekir. En başta Hava Kuvvetleri ile ortak birliklerde çalışan Deniz Assubayları olmak üzere, Kara Kuvvetlerinden de assubaylar bu eylem sürecine katkı vermiştir. Hava Kuvvetleri birlikleri haricinde, daha çok kuvvetlerin ortak görev yaptığı birliklerde olaylar cereyan etmiştir.

Bu mesleği icra eden herkes biliyor ki, and içip Silahlı Kuvvetler saflarına katıldığınız andan itibaren kanunlar pek çok hakkınızı kısıtlar. Normal karşılanan sivil dünyadaki sıradan bazı eylemler, kara kaplı kitaba göre cezalandırılması gereken çok önemli birer suç olarak çıkar karşınıza.

“Hele İç hizmet kanunu, askeri ceza kanunu bize hiç nefes aldırmıyordu, yan baktık: 7 gün, kaşının üzerinde gözün var: 14 gün, saçın uzun: 21 gün.. komutanın rütbesine göre 28 güne kadar rahatlıkla oda hapis cezası verilebiliyordu. Çalışma koşullarımız çok kötüydü, bakım personeline verilen iş tulumları çok sağlıksız ve kalitesizdi, çoğu günler buz gibi yağ ve yakıt kokulu hangarlarda sabahlara kadar çalıştığımız olurdu. Tabii ki bu gibi ağır koşullarda çalışan bizlerin aşırı ezilme, iş riski ve ağır sorumluluk nedeniyle daha çok itirazı oluyordu. Bu da daha çok suça teşvik demekti. İşte bu nedenle düşük sicil ve hapise girme şansımız diğer personelden daha çok oluyordu.

Bir de göz hapsi vardı: gündüz çalış, gece çalış, bir de; 2 saate bir imzaya git..Sırf ben burdayım, kaçmadım, gözünüzün önündeyim demek için! Sonra sabah tekrar çalış..Sicilin ise bağlı olduğun amirlere bağlıydı, Hava Kuvvetlerinde işini iyi yapan, mesleğini bilen bir kişi olmak, iyi sicil için yeterli değildi, masa başında oturup çalışanla bakım hangarlarında, uçak hatlarında çalışanın iyi sicile sahip olma şansı burada ayrılıyordu... Onlar 90- 100 sicil alırken bizler 60-70 barajını zor aşıyorduk, tabii ki insan ilişkilerinde özel yeteneği ve yağcılığı olanlar hariç!”

Emekli Assubay A. İnaler'in kaleminden o günlere dair tespitler bunlar. Eskiler daha iyi bilir; katıksız hapisler, göz hapisleri, oda hapisleri, sivil giyinmenin yasak olduğu günler, içtimalarda assubayların selam vermesinin yasak olduğu günler, Muayene ve Müracat içtimalarında ve denetlemelerde assubaylara sıra açtırma baskısı... Her hafta yapılan yasak yayın aramaları, zırt pırt imzalanan yasak yayın listesi tebellüğ tutanakları...Birlik komutanlarının gerek gördükleri takdirde, şahsi dolaplarınıza kadar aramalar yapması...Şu an aklımıza bile gelmeyen daha neler neler!

Tüm bunları yaşayan ve yine bunlara rağmen yüreğindeki vatan sevgisiyle hareket eden, Silahlı Kuvvetlerin onuruna layık bir şevkle görevini yapmayı düstur edinen assubaylar; her ne hikmetse sisteme bir türlü yaranamamıştır.

Böylesine ağır koşullarda yaşayan bir meslek grubunun zorluklar, hapisler ve baskılar karşısında tepki vermemesi zaten ilginç olurdu. Yine de assubaylar son ana kadar sağduyulu davranmış, kanunlarda belirtilen “ideal komutanın” astlarına sahip çıkmasını, astını koruyup kollamasını umutla beklemiştir. Gelin görün ki, ortaya çıka çıka ucube bir kanunname çıkmıştır. Hem ast olan, hem daha çok iş zorluğu ve güçlüğü çeken ve kanunlar önünde hep ezilen kesimin gönlü alınıp onore edileceği beklentisi boş bir hayal çıkmıştır. Bu durum karşısında komutanlar, komutanlık ve liderlik görevini layıkıyla beceremediği için, assubaylar pasif eylemler yapmak ve eşleriyle meydanlara inmek zorunda kalmıştır. Eğer assubaylar bugün acılı bir kuşağa ağıt yakıyorsa, bu sorumluluğunu yerine getiremeyen ve acz içine düşen komutanlar nedeniyledir. Assubaylar, bu eylemler sürecinde, sadece meşru müdafaa hakkını kullanmıştır.

Sistemin ve sistem kanunlarının baskısı altındaki insanların, yaşadığı haksızlığı bilmesine, bizzat yaşamasına ve sık sık dile getirip serzenişte bulunmasına rağmen hep birlikte eylem sürecine katılması beklenemez. Kaldı ki, assubayların gerçek bir halk kesiti olduğunu vurgulamıştık. Halk kesiti olmanın bir yanı da farklı düşünce ve yapıda olması ya da olmayı başarabilmesidir. Farklı düşünce ve yapıdaki insanların aynı anda aynı şeyleri düşünüp aynı tepkiyi vermesi mümkün değil. Sistemden korkular, kanundan korkular, amirden korkular, ekmek davası ve kaygısı, eş ve çocukların aç sefil kalacağı düşüncesi, sistemin küçük kariyer kırıntılarından beslenebilme umudu, atılma korkusu, hapis korkusu, zulüm ve işkence korkusu, yapılacak bir eylemin Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal kimliğine yakışmayacağı kaygısı gibi etmenler; bu eylem sürecinde assubayların tam anlamıyla birlik ve bütünlük içinde hareket etmesini önlemiştir. Ayrıca assubayların yurdun dört bir yanında görev yaptığı ve o dönem iletişimin, haberleşmenin bugünkünden çok ilkel olduğunu da hesaba katmamız gerekir.

Assubayların nasıl bir yapıda olduğunu ve nereden geldiğini anlatmaya çalışırsak, durum daha iyi anlaşılır kanaatindeyim. Emekli Assubay Ökkeş Kadri Baçkır, şöyle özetliyor bu durumu:

“Genelde dar gelirli ailelerin çocuklarıyız. Üniversite imtihanlarında başarısız olduğumuzdan değil bu mesleği seçişimiz. Kısa yoldan hayata atılma düşüncemizden. Bir an önce maaşlı bir işimiz olsun, ailemize maddi destek verelim ya da en azından onlara yük olmayalım tasamızdan. Bizler kısa yoldan hayata atılacak, üniversite okumak için çırpınan küçük kardeşlerimize harçlık, hasta anamıza ilaç, kışları ceketsiz ve paltosuz geçiren babamıza ceket ve palto, bayramlarda konu komşuya iyi görünmesi için bir çift ayakkabı alacağız. Yıllardır delik tabanından su alan romatizmalı ayakları ısınsın isteyeceğiz.”

Daha güzel cümleler kurmayı denesem bile durumu bundan iyi özetleyemem. Yetmişli yıllarda insanların yamalı pantolonlarla gezdiğini, okullara kilometrelerce yürüyerek gittiğini, kaldırımlarda yürümeye kundura dayanmadığını da belirtelim ki, ülkenin bugünkü kadar zengin olmadığı net anlaşılsın. Hoş, o dönemin siyasetçilerinin Demirel ve Ecevit gibi müstesna insanlar olduğunu belirtsem yeterli; siz o zaman bu ülkenin ne halde olduğunu zaten, hemencecik anlayıverirsiniz. Kaldı ki, görev yaptığım dönemlerde, Sarıyer ve Fenerbahçe'de futbol oynamış Sercan ve Durmuş'un abileri ile de tanışma fırsatım oldu. İkisi de güzide birer Deniz Assubayı idiler. Hayat hikayelerinin özeti de aslında yukarıda yazılı satırlarda gizliydi. Onlar da kardeşleri kadar güzel futbol oynuyorlardı. Belki onlar da büyük takımlarda yer alabilirlerdi. Onlarla beraber çalıştığım ve futbol oynadığım için biliyorum ki, bu özelliklere fazlasıyla sahiptiler. Fakat, kendilerinden sonra gelen kardeşlerinin daha iyi bir geleceğe sahip olmaları için kısa yoldan hayata atılmayı seçtiler. Ailelerine ve kardeşlerine destek oldular. Cefakar ve fedakar davrandılar.

Assubayların halkın içinden geldiğini ve yine halk tipi kaygılar taşıdığını söyledikten sonra, eylem sürecinin Assubaylar arasında nasıl bir tepki gördüğünü anlatma faslına geçebiliriz.

1- Eylemi başlatanlar ve katılanlar: Bir eylem süreci öncelikle, cesur insanların attığı adımlarla başlar. Her şeyi göze alabilen, kendine güvenen ve akılcı taktikler geliştirebilen insanlar. Pek çok özveride bulunarak ve hatta kendisine yapılacak zulümlere katlanmayı da başarabilecek bilinçli ve yiğit adamlar. İşte assubayların eylem sürecini başlatanlar, katılanlar ve sürdürenler bu onurlu adamlar olmuştur.

2- Pasif destek verenler: Daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı bizzat eyleme katılmayı göze alamayanlar ama uygun zaman, zemin ve koşulda küçücük de olsa destek verenlerdir bu kesim. En azından eyleme katılanlara gönül birlikteliğini sunmuşlardır. Onların geride kalan ailelerine kol kanat germeye çalışmışlardır. Hapisteki arkadaşlarını ziyarete gitmeyi denemişler, maddi ve manevi katkı sunmuşlardır. Böylesi şeylerin bile gözetlendiği, jurnallendiği bir dönemde bunu yapabilmek dahi cesaret isteyen bir iştir. İşte bu meslektaşlarımız bu yürekliliği göstermişlerdir. Daha da ötesi, kimileri; sırf arkadaşlarına daha az zarar gelsin diye birliklerinde onların yerine de fedakarane çalışmış, mesleği ve meslektaş onuru adına görev açığı vermemeye özen göstermiştir. İsterseniz, o dönemi yaşayan meslektaşların kaleminden yazalım yine onları:

“ Kalbi yumruk kadar, yüreği mangal tutuksuz birkaç arkadaşımız; üç beş paket sigara, bisküvi ve biraz da meyve ile gelmişler Askeri Cezaevi Nizamiyesine. Fakat görüştürülmemişiz. Gelenler kimlerdi, ne dediler, nasıl döndüler o cezaevi kapısından hiç öğrenemedik. Ama getirdiklerinin bir kısmı belki de tamamı görevli erler tarafından bizlere ulaştırıldı. Tarih adına not düşmek ve belirtmek isterim.” (E.Asb.Ö.K.Baçkır)

“ Biz burada yatarken üslerdeki görevli arkadaşların zaten anası ağlıyor, personel eksikliğinden tam mesai yapıyorlar, izin falan pek yok veya çok kısıtlı. (...) Ziyaretci sayısı ise gün geçtikçe düştü... Bana gelen yok. (...) Dışarıda maaş alan personel;Üs içinde yardımlaşma fonları kurarak, içerde yatanlara destek oldu, ev kiraları ve temel ihtiyaçları karşılandı.” (E.Asb. A. İnaler)

“Olaylara karışmamış ya da karışamamış bazı duyarlı arkadaşlar, aralarında bir miktar para toplamışlar, sırf bizlere ulaştırılsın, katkıları olsun diye. Fakat o günler zor günler. Bizlere ulaşmak, aramak, hal hatır sormak, yardım toplamak niyetiyle dahi girişimde bulunmak çok zor ve de takipte. Ama yine de bazıları toplamış işte böyle bir yardım parasını. Bir kaç yüz, belki de birkaç bin lira... Doğrusu ne elimize geçti, ne de yakınlarımıza iletildiğine şahit oldum, duydum. O sebepledir ki bilmem ne kadar olduğunu! Bize ulaştırılsın diye TEMAY'a gönderildiğini duydum. Sonrası bilinmez bir hikaye ve dedikodular işte!” (E.Asb.Ö.K.Baçkır)

3- Sessizce boyun eğip baş çevirenler: Ekmeğimden aşımdan olurum diye düşünenlerin pek çoğu eylemden ve eylemci ailelerden uzak durmuş, daha da ötesi onlarla karşılaştığında görmezden gelip yol değiştirmiştir. En üsturuplusu bile başını eğmiş, görmezlikten gelmiş ve yoluna öylece devam etmiştir. Bunların bir çoğu, gerçekten iş ve aş kaygısı taşırken; bir kısmı da “nasılsa birileri çıkar kahraman olur ve biz de onların sayesinde iyi kötü bir şeyler alırız” düşüncesindedir.

“Maşalar varken ateşi elle tutmaya çalışmak onlar için gereksiz bir şeydir. Madem ki, birileri cesur bir şekilde ortaya atılmış ve sokaklara dökülmüştür, mesaj ilgili yerlere zaten gidecektir. Önemli olan mesajın gitmesi değil mi? Daha çok kişinin canı yanınca eylem çok mu daha iyi olacaktır? Daha fazla mı ses getirecektir? Nasıl olsa sistem yeteri kadar maaş vermektedir, aç yoktur, açlık yoktur, kıtlık yoktur. Karınlar doymaktadır Elhamdülillah! Fazlası için sokaklara dökülüp ortalığı karıştırmak kime ne sağlayacaktır ki? Sevgili amirlerimiz assubaylarını yeteri kadar düşünmektedir işte. Daha fazlası ayıptır, açgözlülüktür, günahtır. Yüce devletimiz ve büyük komutanlarımız bizim için iyi olanı her zaman düşünmektedir işte. Bu kadarını uygun gördülerse, baş kaldırmanın ve bölücülük yapmanın alemi yoktur. Zamanı geldiğinde daha fazlasını da verir onlar. Biz kendimizi onların emin ve kudretli ellerine teslim edelim yeter ki... Baş kaldırdıkça, sizin yüzünüzden bizler de kötü duruma düşüyoruz. Herkes tüm assubaylar sizin gibi asi ve bölücü zannediyor. Lekeliyorsunuz bizi...”

İşte yaklaşık olarak, bu kesimin taşıdığı düşünce böyledir. Belki daha fazlası da vardır ama bizce bu kadarına değinmek yeterlidir. Onları şöyle anlatıyor Ö. Kadri Baçkır:

“Haksızlığa boyun eğmiş, kaderine razı bazı arkadaşlar yanımıza dahi gelemiyor, gözlerini bizlerden kaçırıyorlardı. Daha neler neler...”

4- MUHTTNEFENDMuhittin Efendi Tiplemeleri: Dönemin tanıklarından Emekli Assubay Ö. Kadri Baçkır'ın anılarında hemen bir tip gözümüze çarpıyor: Muhittin Efendi. Görev yaptığımız süre içersinde hepimiz çoook miktarda Muhittin Efendi tanımışızdır sanmaktayım. Kimi zaman adları Muhittin olur, kimi zaman Mesut, Fuat, Ahmet, Engin, Ali, Veli... isimleri değişse de işlevleri değişmez. Küçük hesapları olan küçük adamlardır bunlar. Sistem dahilindeki küçücük ve anlık mevziler için, kişisel hesapları için yapamayacakları şey yoktur. Sistemin sözcüsü olurlar, gözcüsü olurlar. Jurnalcisi olurlar. Maşası ve hatta gerekiyorsa; sopası olurlar. Hani çok kullanılan bir tanımlama vardır: “Nokta kadar menfaat için virgül gibi eğilebilmekten” bahseder. Belki de onları en iyi tanımlayan sözcük öbeği budur diyebilirim. Bunlar hakkında fazla kafa yormaya gerek yok, çünkü; her devirde ve her sistemde her daim böyle adamlar olmuştur. Hatta her meslek grubunda olmuştur.

Ne bileyim, siz adamı Türkiye'nin önde gelen gazetecilerinden falan bilirsiniz. Mektuplar, e-mailler ve fakslar gönderirsiniz. Adam da sizin derdinizi ülkenin başbakanına arz edecektir. Umut bağlamışsınızdır adamcağıza. O gün gelir çatar, bir de bakarsınız ki, sahibini görmüş köle gibi elleri ayakları birbirine dolaşmaktadır. Bir türlü sizin mesleğinizin adını söylemeyi becerememektedir adamcağız.

Yani darbeci generallere Boğaziçi yalılarında parti veren adamlar, ordunun astlarını ne kadar tanıyabilir ki? O adamın Assubay demeye dili döner mi sandınız? Türk Silahlı Kuvvetleri deyince adamcağızın aklına sadece şey geliyor yahu... Neydi, neydi hah buldum: “Paşaaaaam!


SON SÖZ: KİMİ ASSOLİST KİMİ ASTSOLİST

12eyll1980Yetmişli yıllar Türkiye için eylemlerle dolu bir dönem olarak yaşanmış ve artık çok gerilerde kalmıştır. Fakat eski gazete arşivlerine baktığınızda, acılı bir kuşağın bugünün Türkiyesi için ağır bir bedel ödediğini hemen görürsünüz. Bu dönemde haklarını arayan pek çok meslek grubu gibi assubaylar da acılardan ve zulümlerden payına düşeni almıştır.

Assubaylar 1970 ve 1975 eylemleri sonrasında da hakları için mücadelesine devam etmiştir. Bu mücadelelerden en çok göze çarpan ise Donanma'da yaşanan Çelenk Olayı'dır. İlerleyen günlerde bu olayı da dilimiz döndüğünce anlatma çabasına gireceğiz.

Şimdi yetmişli yılların Assubay Eylemlerini kabataslak bir değerlendirmeye tabi tutacağız ve son sözlerimizi söyleyeceğiz.

1- Belki de dünyanın hiç bir ordusunda böyle eylemler yaşanmamıştır. Bu yönüyle, Assubay Eylemleri; dünya çapında Silahlı Kuvvetler tarihine not düşülmesi gereken eylemlerdir. Onca sıkı kanuna, disipline ve tahakküme rağmen askerlik mesleği icra eden bir grup; haksızlıklar karşısında onuru için şaha kalkmış, direnmiş, savaşmış ve ağır bir bedel ödemiştir. Demokratik ülkelerin orduları dahi çok sonradan hak arama bilincine ulaşmış, sendikalaşmış ve kanunlarını ordunun astlarını da koruyabileceği seviyeye yükseltebilmiştir. Dünyada Komünist dönemleri başlatan isyanları saymazsak, başlıbaşına incelenmesi gereken bir konu olarak 1970 ve 75 eylemleri, halen öylece karşımızda durmaktadır.

2- Bu eylemler süreci sonrasında ordunun üst kademeleri gerçek bir şaşkınlık yaşamıştır. Bu her hallerinden, her söylemlerinden, her tepkilerinden ve uyguladıkları karşı tedbirlerden açıkça anlaşılmaktadır. Onlar kendi kafalarına göre bir sistem kurmuşlar ve buna göre de assubayları konumlandırmışlardır. Bunca şey yazdıktan sonra, onların kafasındaki düşünceyi sizlere şu şekilde anlatmam olasıdır:

“Bizler, ordunun komuta kademesiyiz. Üstün olan, lider olan, orduyu yöneten ve her şeye karar veren biziz. Siz ise sadece verilen emirleri yerine getiren birer ast. Eğer hasbelkader assubay olmasaydınız; işçi, düz memur, çiftçi ya da esnaf olacak ve sıradan bir hayat yaşayacaktınız. Biz sizi orduya alarak, size daha kaliteli bir yaşam sunduk. Üniforma verdik, iş verdik, aş verdik, lojman verdik, orduevi hatta OYAK üyeliği verdik. Şimdi bunları beğenmiyor ve fazlasını istiyorsunuz. Oysa biz sizin hakkınızı da her zaman ve yeteri kadar düşünüyoruz. Sivil dünyadaki muadilleriniz ile kıyaslıyor ve belli bir seviyenin altına düşmemenizi sağlıyoruz. Üstelik OYAK ayrıcalıkları da cabası. Biz size standart seviyede bir yaşam vaad ediyoruz, siz ise çok abartıyor ve fazlasını istiyorsunuz. Kendinizi Binbaşıyla, Yarbayla ve hatta Albayla kıyaslıyorsunuz. Hiç olur mu öyle şey? Siz bu ülkenin bir Albay'a ne kadar emek verdiğini biliyor musunuz? Nasıl kendinizi onunla bir tutmaya kalkıyorsunuz? Hiç komutanla tebaası bir olur mu?

(Hiç ağanın pokunun üstüne pok olur mu yaaaniiii!)

Sizin seviyeniz, standartınız, yaşam kaliteniz bellidir. Biz bunları hep göz önünde bulundururuz. Sosyal hakları da özlük haklarını da buna göre planlar, uygularız. Bir komutan olarak, sizi düşünmek bizim işimiz ama sizin düşündüğünüz kadar uzun boylu da değil. Yüz versek, bizden general maaşı da istersiniz siz, olmaz öyle şey. Oturun oturduğunuz yerde ve ne veriyorsak, Yarabbi Şükür deyin!”

3- Yukardaki düşünceler doğrultusunda uygulamalar yapan üst kademe, bu eylemler sonucu geri adım atmış görünmektedir. Oysa sadece bir makyajlamadır yapılan. Yoksa gerçek anlamda bir adalet sağlanmamıştır. Sadece biraz daha durum iyileştirmesiyle yetinilmiştir. Fakat bundan sonraki dönemler için akıllara şu düşünceler silinemez şekilde kazınmıştır:

  • Assubaylar haklarını aramak için gerektiğinde bir araya gelip eylem yapabiliyormuş. Bu, Silahlı Kuvvetlerimizin bizim arzuladığımız şekilde bir bütünlük taşımasına engeldir. Bazı tedbirler alınmalıdır. Hem de hemen.
  • Assubaylar, bu eylemleriyle, şimdiki sistem içinde güven erozyonu yaratmıştır. Ordunun birlik ve bütünlüğü için her zaman tehlike oluşturabilecek potansiyelleri söz konusudur. Beklenmedik anlarda, beklenmedik şeyler yapabilirler. Dolayısıyla, güven sorunu önemlidir. Bundan sonra assubayların her şeyi bilip öğrenmesi sakıncalıdır. Ordunun en güvenilir kesimi subaylar olmalı ve assubaylar arka planda tutulmalıdır. Şimdiye dek sırf hiyerarşik basamaklar adına yapılan ayrım, bundan böyle bilinçli olarak gerçek bir sınıf ayrımına dönüştürülmelidir. Subay ve Assubay keskin bir şekilde ayrıştırılmalı ve Cumhuriyetin bekçiliği Türk Subaylarının sorumluluğu altında bulundurulmalıdır.

Assubaylara gereğinden fazla sorumluluk verilmemeli, sadece uygun zamanda ve görev gereği kullanılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, birinci öncelik yurdu savunmak değil, sistemi savunmaktır.

4- assolist12 Eylül İhtilali ile birlikte orduda da yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Eylemlerin faturası olarak en belirgin anlamıyla “hiyerarşik te” kavramı kanun ve yönetmeliklere, onun da ötesinde Türk Dil Kurumu kayıtlarına işlenmiştir. Eskiden “Assubay” olarak geçen tüm yazışmalar, birden “asTsubay” olarak değiştirilmiştir. Böylece tıpkı mazide “Bebek Belediye Gazinosunun” program kadrosu açıklanıyormuşçasına, ordunun “assolisti” ile “asTsolisti” apaçık ortaya konmuş ve yanlış anlaşılmaların(!) önü kesilmiştir.

Yine 12 Eylül uygulamalarıyla birlikte asker kişilerin eşinin işlediği askeri suç ve kabahatlerden asker kişi sorumlu tutulacak şekilde kanunlar çıkartılmış ve suçun bireyselliğine halel getirilmiştir. Yürüyüş yapmaya kalkan Assubay Eşi, bundan böyle, kocasının ahval ve şeraitini de düşünmek zorunda bırakılmıştır.

Assubaylar için modern ordularda olduğu gibi küçük kariyer basamakları oluşturulmuştur. Örneğin, assubaydan subay olmaya biraz daha fazla olanak sağlanmış, erken terfi ve başarı belgesi (takdir) alma usulleri değiştirilip geliştirilmiştir. Yurt dışı görev olanakları sağlanmıştır. Bunun gibi birkaç olumlu adımla göz boyanmış ama bir hususa hep dikkat edilmiştir:

O da, mutlaka ama mutlaka, subay ile assubayın arasında görünür farklar olmasına gösterilen özendir. Assubayların hep ast, kendilerinin ise hep üst, lider ve komutan olduğu cümle alem tarafından kolayca farkedilsin çabası senelerce sürüp gitmiştir.

9_ekim_2010Bu zihniyet hala devam etmektedir. Oysa çağ çoktaaan değişmiştir. Bugün modern dünya orduları assubaylarına gözü gibi bakmaktadır. Uluslararası harekatlardan tutun da, deniz güvenliği, uyuşturucu operasyonları, insan kaçakçılığını önleme, deprem ve doğal afet yardım görevleri gibi daha pek çok yeni sorumlulukları yüklenen modern ordular; tüm bu görevler için işini layıkıyla yapan, liderlik vasıflarına sahip, sorumluluğunun bilincinde assubayları ordusunun belkemiği olarak nitelendirmektedir. Bu anlamda, personelinin her türlü sosyal ve özlük hakkını hiyerarşik yapıya bağlı kalarak dağıtma düzenini çok çok önceden terketmiştir. Mümkün olan her şeyin en iyisini ordunun temel direği assubaylarına sunma çabasına girmiştir. Çünkü onlar, hem en iyisini başarmakta hem de bunu ast olarak yapmaktadırlar.

Azgelişmişlikle modernlik arasında çok ince bir fark vardır. Azgelişmiş ülkelerin komutanları parayı bastırıp silahın en iyisini alabilmektedir. Uçağın en savaşçısını kullanabilmektedir. Fırkateynin en kralında forsunu dalgalandırabilmektedir. Bombanın, mayının, tankın, topun ve tüfeğin en iyisi anında hizmetindedir.

Fakaaaat, insan onuruna yakışır bir personel yönetimi?

İnsani değerlere verilen önem?

Hakça ve adilce bölüşüm?

Hukukta eşitlik?

Astına sahip çıkabilme ve onun hakkını koruyabilme bilinci?

Kaderde ve kederde birlik ve bütünlük?

Gerçek komutanlık vasıflarına ulaşabilme?

Bu soruları istemediğiniz kadar çoğaltabiliriz. Demek ki, parayı bastırınca her şey modernleşyormuş amma velakin kafa yapısı hariç!

O işler parayla olmuyormuş azizim!

ÇILGINCA FIRTINALARLA GEÇEN ZAMAN

Hava inadına puslu. Açıyorum penceremi. Güneşi arıyorum. Güneşi solumaya çalışıyorum. Hayalimde bir gramafon çalıyor. Mazide kalmış içli bir kadın sesi. Ahenkli notalar eşliğinde bir şarkıyı seslendiriyor. Çılgınca fırtınalardan ve akıp giden zamandan bahsediyor. Pencereyi kapatıyorum. Anlıyorum ki, bugün de güneşi görmek kısmet olmayacak. Camların hafiften buğulandığını farkediyorum. Hohluyorum var gücümle. İyice buğulanıyor...

Parmağımla bir şeyler yazmaya başlıyorum. Yazıyorum, yazıyorum ve yazıyorum. Farkında değilim ne yazdığımın. Sonra dönüp dönüp bakıyorum. Okuyorum yazdığım şeyi:

“Yürümek;

yürümeyenleri

arkanda boş sokaklar gibi bırakarak,

havaları boydan boya yarıp ikiye

bir mavzer gözü gibi

karanlığın gözüne bakarak

yürümek!..”

Evet genç assubaylar! Güneşi solumak için başladığımız bu uzun yürüyüş, bıkmaksızın devam edecek. Ön yargıların, adaletsizliğin, haksızlığın ve zulmün zincirlerini üstüne üstüne giderek kıracağız.

İnanın puslar ve sisler dağılacak. İnanın güneşi hep birlikte göreceğiz. Çok yakında pencerem aydınlığa açılacak. Ve o mazideki şarkıyı bir başka türlü dinliyor olacağız:

O yılları yaşadık biz sonsuz heyecanla

Her aşktan bir şarkı kaldı dudağımızda

Deli gönül öğrendi yalnızlığında

Dostla dönmeyi en güçlü sevdalarda

Geçti zaman çılgınca fırtınalarla

Yaşadık hiçbir şey beklemeden o yıllarda

Her aşktan bir şarkı kaldı dudağımızda

Aydın Kulak

  1. Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
  2. Bu yazı dizisi siyasi bir yönlendirmeyi amaçlamamaktadır.
  3. Bu yazı dizisinde yaşadıklarını kamuoyu ile paylaşan Emekli Assubayların anılarından yararlanılmıştır. Yazı dizisinde ismi geçen kişiler herhangi bir konuda çekince koymak isterlerse, yazara Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir adresinden ulaşabilirler.
KAYNAKÇA
  1. Kamuoyuna Açık Mektup/ Sarp Kuray/http://www.suvaridergi.org/content/view/300/53/
  2. Hesaplaşma 68 Gençliği ve Katledilişi/Tuncay Çelen-Ömür Gürcan/2006-Ankara
  3. Milliyet Gazete Arşivi
  4. Araştırmacı Yazar İsmail Onarlı’nın Toplumsal Barış Dergisi’ndeki yazısı (www.emekliassubaylar.org)
  5. http:// www.ozgurluk.org/kitaplik/webarsiv/kurtulus/eskisayilar/byolunda05/baslarken.htm
  6. http://www.emekliassubaylar.org/ACILAN-DAVALAR.html
  7. Hürriyet Gazetesi Arşivi
  8. http://ezilenlerinkurtulusu.org/php/news.php?readmore=140
  9. http://ayvalik.temad.org.tr/?islem=paket/haberP/haber_detay.php&haber_id=37
  10. http://www.tarihtebugun.gen.tr/?a=5
  11. E. Hv. Asb. Ökkeş Kadri Baçkır'ın Anıları/ www.emekliassubaylar.org
  12. http://www.turksolu.org/ileri/36-37/gezmis36.htm
  13. E. Asb. Mustafa Savaş Evran'ın Anıları/ www.emekliassubaylar.org
  14. http://www.tarihportali.net/tarih/cumhuriyet_tarihi_ekonomi_kronolojisi_29_mayis_1969_15_haziran_1970-t7629991.0.html;wap2=
  15. http://www.as-add.de/Dosya/tarih/cumhuriyet/1631-68gencligi8boeluem.html
  16. http://www.alevibektasi.org/ismail_onarli.htm
  17. E.Hv. Asb. Abdullah İnaler'in Anıları/http://ainaler.blogcu.com/
  18. E. Dz. Asb. Necdet Töre'nin Mahkeme Kayıtları ve Anıları
  19. Darbe Günlükleri/Aydın Kulak/Sokak Kitapları Yayınları
  20. Çıpa Dergisi/DAMYO/Aralık-2003 Özel Sayısı
  21. http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=16&ArsivAnaID=4077&SayfaNo=7
  22. Gemide Denize Hasret/ Seyfi Baba/May Yayınları-Mart 1977/
  23. Darbe Günlükleri/Aydın Kulak/Sokak Kitapları Yayınları-2010
  24. E. Asb. A.Z.'nin O Döneme İlişkin Anı ve Değerlendirmeleri/ www.emekliassubaylar.org
  25. www.kibo.com.tr (Murat Kapkıner Hk.)
  26. Yürümek Şiiri/ Nazım Hikmet
  27. E. Dz. Asb. Mustafa Sevimli'nin Anıları

Yorumlar

0taşkın08-03-2012 01:11#2
Eline ve kalemine sağlık. Yolun ve bahtın açık olsun. Bize yakın tarihimizi öğrettiğin için.
+1mehmet emin atılgan05-05-2011 21:40#1
Sayın Kulak
Assubay eylemleriyle ilgili çağımıza bilgi ışığı saçacak yazı dizinizi; bazen talepleri haklı olan eylemdeki meslektaşlarımı zın haklı iken, adalet dağıtmakla yükümlü olanlarca emir komuta zinciri gereğince kasıtlı adaletsizlikler e uğratılması nedeniyle yüreğim burkularak, bazen binlerce meslektaşımız varken yalnız denebilecek sayılarına öfkelenerek, bazen meslektaşlarımı zca maddi desteklenmeleri nde gururlanarak,ge nelde ise gözlerim yaşararak okudum. Yüreğinize sağlık.

Onurlu direnişi gerçekleştiren yürekli arkadaşlarımıza selam olsun. Asla unutulmayacakla rdır. Onlar önümüzü aydınlatan ışıklardır…Sayg ılarımla.

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yapabilir. Yorum yapmak için lütfen KAYIT olun veya GİRİŞ yapın...