Hüseyin ERBAY

Şubat 10, 2011

Hüseyin ERBAY 15 Temmuz 1948'de Sivrihisar'ın Sadıkbağı köyünde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde okudu. Daha sonra Astsubay okulu sınavını kazanarak , Emirdağ'da bulunan Astsubay Hazırlama Okulu'na girdi. Burda 2 ay kadar okuduktan sonra okulun Mersin'e intikali Mersin'e gitti. Burda 3 yıl okuduktan sonra başarı ile okulunu bitirdi. Burdaki eğitim neticesinde Personel sınıfına ayrıldığından, bu sınıfın eğitim ve öğretimini görmek üzere Bursa Askeri Işıklar Lisesi'ne girdi. Bu okulda da 2 yıl eğitim gördükten sonra 1965 yılında Personel Astsubay Çavuş olarak mezun oldu.

Tayini Ankara Genelkurmay Başkanlığı Harekat Daire Başkanlığı'na çıktı.Bu başkanlıkta 2 yıl kadar görev yaptı. Daha sonra aynı binada bulunan Genelkurmay Başkanlığı Protokol ve Halkla İlişkiler Daire Başkanlığına atandı. Bu görevde de 4 yıl çalıştı.1971 yılında şark hizmetini yapmak üzere Erzurum Merkez Komutanlığı'na tayin edildi. Burada 4 yıl görev yapan Erbay'ın 1975 yılında Eskişehir Porsuk Askerlik Şubesi 1 ve 4. Kısım Amirliği'ne atandı. 3 yıl kadar bu görevde kalan Erbay 1978 yılında aynı binanın 2. katında bulunan 4. kısım Amirliğine çıktı. Bu arada kısa devrelerle Mihallıççık ve Çifteler Askerlik Şube Başkan vekilliklerinde bulundu. 1983 yılında Kilis Askerlik Şubesi 1 ve 4. Kısım Amirliklerine tayin oldu.

Memuriyet hayatının son görevi olan bu görevden Mart 1985 yılında emekliye ayrılarak astsubaylık dolayısıyla memuriyet hayatını noktaladı. Halen kendisini tamamen musikimize adamış olarak, musiki ile ilgilenmekte olan Hüseyin ERBAY, hayatını 1972 yılında Nurten hanım'la birleştirdi. Bu evliliklerinden musikiyi simgeleyen Nihavent (1973), tabiatı simgeleyen Açelya (1977) adlarında iki kızı bulunmaktadır.

HÜSEYİN ERBAY’IN MUSİKİ HAYATI

Erbay'ın sesi çok güzeldi. Ayrıca musikiye karşı büyük bir yeteneği ve merakı vardı. Köyde kabaktan kemane yapar bildiği şarkı ve türküleri çalmaya çalışırdı. İlkokul çağlarında komşu köyde keman çalan Kemani Mustafa Karabayır'a dinlettiler O'nu. Erbay'ın sesini çok beğenen Mustafa Hoca, geleceğin değerli hoca, şef ve bestekarını sanki ta o zamanlar keşfetmişti. Mustafa Hoca ile sık sık bir araya gelen Erbay, gerek ablası gerek amcası Kadir Erbay ve gerekese kaçamak olarak dedesinin radyosundan dinleyip öğrendiği şarkıları ezberler, fırsat buldukça Mustafa Hoca'ya koşar ve onun kemanı eşliğinde söylemeye çalışırdı.

Daha sonra Astsubay okuluna girdi Erbay.Bu okuldan Astsubay olarak mezun olduğu Ağustos 1965 tarihine kadar Erbay'ın müzik hayatı; Astsubay okullarında şarkı sözleri biriktirmek, bol bol radyo, pikap dinlemek, sınıflarının müzik şölenlerinde şarkılar söylemekle geçti. Nihayet 30 Ağustos 1965 tarihinde Astsubay olarak ordu saflarına katıldı ve Ankara'ya atanarak Genelkurmay Başkanlığı'nda göreve başladı.

Ankara'ya gelir gelmez hemen girişimlerde bulundu. Artık mesleğinde öğrencilik bitmiş bir astsubay olarak memuriyet hayatına atılmıştı. Oysa O sadece memuriyet yaşamı ile yetinmek istemiyordu. Onun en büyük amaçlarından biri; bir yandan memuriyet hayatını sürdürürken diğer yandan da müzik dersleri alarak sesini ve kabiliyetini en iyi bir müzik eğitimi ile değerlendirip yetişmek amatör ruhlu iyi bir müzisyen olmaktı. O zamanlar Birleşmiş Türk Müziği Sanatçıları dersanesinde ders veren Nevzat Sümer hocanın derslerine katılarak böylelikle ilk ciddi, bilinçli ve sistemli çalışmalarına başlamış oldu.

Daha sonra sırası ile Ali Rıza Köprülüleroğlu, Mustafa Besen, Nevzat Güyer, Necati Çağman, Fikri Varlı ve Cinuçen Tanrıkorur gibi hocalardan ders aldı. Bu arada Ankara Musiki Derneği'nin çalışmalarına devam etti. Ayrıca toplanıp çalışmalar yapan Yılmaz Yüksel; Metin Everes, Kenan Yomralı ve Yılmaz Pakalınlar grubunun çalışmalarına katıldı.

1968 yılında "Hafta Sonu" gazetesinin Türkiye çapında tertiplediği "Türkiye Amatörler arası Ses Yarışması" nda 800 kişi içinden ilk 50 aday arasına girerek finallere kadar yükseldi.

Gerek musiki derneği çalışmalarından ve gerekse hocalarından edindiği faydalı bilgiler yanında gece gündüz demeden, yılmadan bir çok maddi ve manevi fedakarlıklara katlanarak hep çalıştı.

KORO ŞEFİ HÜSEYİN ERBAY

Koro şefi müzik topluluğunun doğru ve güzel icraya ulaşabilmesi için, beraberlik ve uyumu sağlayarak o topluluğa sanat kimliğini verebilen yorumcu kişiye denir

Koro şefinde bulunması gereken özellikler ise; geniş bir repertuara sahip olmak,bestekarların eserlerini iyi tahlil etmiş olmak, hassas bir kulağa sahip olmak, yeni bir eseri gerektiği gibi yorumlayabilmek,koristleri kişilik ve müzikal yönden iyi tanımak, saz ve ses sanatçılarının özelliklerini iyi bilmek, disiplinli ve müzik sanatının gerektirdiği hassasiyet ve otoriteye sahip olmak şeklinde sıralayabiliriz.

Netice olarak;

Müzikal teknik ve otoritesini musiki zevk ve estetiği ile birleştirebilen bir şefin orta halli bir eseri bile zevkle icra edilen ve dinlenebilen bir hale getirmesi iyi bir şefin özelliklerindendir.

Koro şefliği bugün musikimizde önemli bir konu haline gelmiştir.Koro şefi topluluğun önünde durup elini kolunu rast gele sallayan biri değildir. Koro şefi korosuna tamamen hâkim olmalı ve her şey onun parmağının ucunda toplanmalı, bitmelidir. Şefin hareketleri icrası yapılan eserin ruh yapısına ve ritmine uygun olmalı, ahenk sağlamalıdır. Saz sanatçıları ve koristler eserleri tek bir ses ve ruhmuş gibi yorumlayıp icra etmelidirler. Şef, koronun kıyafet birliğine, saz adedine çeşidine dikkat göstermeli, bestecinin duyduğunu duyabilmelidir.

"Besteci olarak hiçbir zaman iddialı değilim ama koro şefi olarak, hoca olarak oldukça iddialıyım" diyen Erbay, gerçekten de bu iddiasında haklıdır. Zira O yukarda saydığımız vasıfların hepsine fazlası ile sahiptir.

Erbay'ın koro şefliğindeki özelliğini anlayabilmek ve bunun zevkine varabilmek için, onu en az bir kaç kez korosunu yönetirken izlemek gerekir.

BESTECİ HÜSEYİN ERBAY

Son derece ince hassas bir ruha sahip olan Erbay hoca musiki dünyasından fışkıran nağmeleri musiki bilgi ve bestekarlık tekniği ile ustaca birleştirip sevilen birçok esere imzasını atmıştır. Ünlü bestekârımız Avni Anıl hocamızın sık sık söylediği bir söz vardır. "Besteci yola duyguyla çıkmalıdır" der. İşte Erbay hocamız yola daima duyguyla çıkmıştır. Eserlerinde akıcılık romantizm derin bir duygu zenginliği bilgi vardır. Tüm besteleri günümüzün zevk ve anlayışına hitap etmekte ve kendisine has seviyeli bir uslup taşımaktadır. Bir bestecinin ruh yapısı ile eserlerinin bütünleşmesi gerekir. işte Hüseyin Erbay buna verilebilecek en iyi örneklerden biridir. Besteleri günümüze seslendiği gibi geleceğe de seslenecektir.

Besteleri melodik, duygulu olup tamamen doğal ilham mahsulüdür. teorik ve yapay geçkilere itibar etmemiştir. Usul ve makam geçişlerini yerinde kullanmıştır. Besteleri yüksek bir zevk ve engin duygu zenginliğinin bir eseridir.

Renkli kişiliği eserlerine yansımıştır. Eserlerinde seçtiği sözlerin etkisi daima ön plandadır. Romantik ve duygusal bir besteci kişiliğine sahiptir. Genellikle aşk ve romantizm içeren sözleri seçmiştir.

İlk beste çalışmalarına kendi deyimiyle denemelerine 1966–1967 yıllarında başlayan Erbay'ın 50'ye yakın bestesi vardır. Bunlardan 2 si ilahi, 5 i çocuk şarkısı, 1 i oyun havası, 2 si saz semaisi olup geri kalanı şarkı formundadır. Eserlerin 41 i TRT Repertuar Kurulundan geçmiş olup, halen radyo ve televizyonlarda sık okunmaktadır.

Bestekâr olarak TRT'nin Eskişehir Valiliği'nin, Devlet Bakanlığı'nın, Üsküdar Musiki Cemiyeti'nin ve Milliyet Gazetesinin düzenlediği yarışmalarda dereceye girerek 6'ya yakın ödül almıştır.

Özgün UYSAL

Şubat 09, 2011

Özgün Uysal, (1963- ) Balıkesir/Gönen doğumlu, asker kökenli gazeteci yazar, çizgi roman ve karikatür sanatçısı. 70'li yılların sonunda Çivi Mizah Gazetesi'nde, çizgilerini geliştirdi, 80'li yılların ortasında çizgi roman çizmeye başladı. Karikatürleri ve çizgi romanları yurt dışındaki gazete ve dergilerde, Türkiye'de ise askeri yayınlarda, ulusal ve yerel basında, mizah dergilerinde yayınlandı. 1979 ve 2000 yıllarında iki kez kişisel karikatür sergisi açtı. 1982-2004 yılları arasında Deniz Astsubayı olarak görev yaptı, 2004 yılında Silahlı Kuvvetlerden emekli oldu.

  • Geçmişte Deniz Astsubay Hazırlama ve Sınıf Okulu (DASTOK) öğrencilerinin, günümüzde ise Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulu (DAMYO) öğrencilerinin şapkalarında kullanmakta oldukları ay-yıldızlı kokartların kreatörüdür.

Çizgi romanlardan sinemaya uyarlanan Fantastik Türk Filmlerinin araştırmacısıdır. Fantastik Türk Filmlerinin efsane aktörü İrfan Atasoy için hazırladığı biyografi, Türk Sineması veri tabanı tarafından tek kaynak olarak kullanıldı.

1981 yılında Kamera Dergisi'nin afişlerini, 1987 yılında Çanakkale Belediyesi tanıtım kitapçığını, 1996 yılında Gölcük Tersanesi Komutanlığı NATO Kalite Faaliyetleri kapsamında ISO afişlerini ve lösemili çocuklar için, Biz Bunları Neden Konuşmadık isimli kitabı resimledi.

Karikatürleri ve çizgi romanları Almanya, A.B.D. ve Avustralya'da da yayınlandı. Bazı karikatürleri Almanya'da Abs. Jurgen Jung'un doktora tezine kabul edildi. 1981 yılında Bitirim, 1984 yılında Kaptan Mirza, 1987 yılında özel kıyafetinin göğsünde Türk bayrağının sembolü ay-yıldız, maskesinin alın kısmında Türkiye'yi simgeleyen "T" harfi bulunan, Türkiye'nin ilk süper kahramanı "Kaptan Ay-Yıldız", 2004 yılında Donanma Kaplanı ve 2008 yılında "Kilink-2, Efsane Geri Döndü", 2010 yılında ise "Keloğlan" ve "Uzay Yolu-2010"  isimli çizgi roman serilerini çizdi. 80'li yıllarda Bursa Kamera dergisinde, Yüzbaşı Volkan dergisinin çizeri Ali Recan'ın yönettiği Alfa Yayınları'na ait çizgi roman dergilerinde ve Planet Evrende Zeki Hayat Dergisi'nde ; 2002-2004 yılları arasında ise Genelkurmay Başkanlığı'nca yayımlanan "Mehmetçiğin Sesi Ay-Yıldız" bülteninde kısa çizgi romanlar ve karikatürler çizdi. Anadolu Karikatürcüler Derneği üyesidir. 2004 yılında emekli olduktan sonra değişik yerel gazetelerde köşe yazarlığı, muhabirlik, editörlük, haber müdürlüğü, yazı işleri müdürlüğü ve temsilcilik görevlerinde bulundu. Günümüzde gazetecilik ve çizerliği birlikte yürütmektedir. 2009 yılında, A.B.D.'den yayın yapan www.questionjar.com isimli sitenin lisanslı çizerliğini yaptı.Halen Avustralya'da yayımlanan Yeni Vatan Gazetesi'ne çizgi romanlar çizmektedir. Ceyhun Atuf Kansu ve Yunuz Nadi gibi büyük şiir ödülleri bulunan şair va yazar Ahmet Uysal'ın oğludur.

İlgili haber başlıkları;

http://karikaturhaber.blogspot.com/2008/12/karikatrist-zgn-uysal-uluslararas-bir.html

http://kisafilm16.com/cizman-cizgiroman-ve-sinema-soylesisi/

http://burasibalikesir.forumup.com/about481-burasibalikesir.html

http://www.golcukrehberi.com/haberler/golcuk-haberleri/2442-turk-cizgi-romaninda-golcuk-damgasi.html

http://www.bandirmahaber.net/2010/05/28/bandirmali-sanatci-ozgun-uysal%E2%80%99in-cizgi-romanlari-avustralya%E2%80%99da/

http://www.geltag.com/turkish/show_media.asp?p_mid=3

http://www.bandirmahaber.net/2010/02/03/tunel-ozgun-uysal/

http://cizgiromanokurlariplatformu.blogspot.com/2010/08/ozgun-uysal-irfan-atasoy-roportaj.html

http://www.kocaelide.com/news.php?id=2313&t=Karikat%C3%BCrist_%C3%96zg%C3%BCn_Uysal,_Uluslar_Aras%C4%B1_Bir_Ba%C5%9Far%C4%B1ya_%C4%B0mza_Att%C4%B1

http://www.bandirmahaber.net/2010/02/02/bandirma%E2%80%99nin-basri%E2%80%99si-ozgun-uysal/

http://www.anadolukarikaturculerdernegi.org/haberin_devami/42/Kilink+ve+Ucan+Adam+karakterleri,+uyemiz+Ozgun+Uysalin+cizgileriyle+yeniden+hayat+buldu

http://thecagatay.spaces.live.com/blog/cns!7E335898DB165025!608.entry

http://www.google.com.tr/#q=%22%C3%B6zg%C3%BCn+uysal%22&hl=tr&biw=1280&bih=608&prmd=ivnso&ei=9exYTZj7HIzwsgaetbylCw&start=130&sa=N&fp=d81f25fc89a70218

http://www.anadolukarikaturculerdernegi.org/uyemiz/35/Ozgun+Uysal

Zati SUNGUR

Şubat 02, 2011

10 Mart 1898 tarihinde Bursa'da doğan Zati Sungur'un sihirbazlık sanatına merakı ilkokul yıllarında başlar; küçük sihirbazlık oyunları öğrenip okulda arkadaşlarına sunar, ancak sonraki yıllarda, giriş sınavını birincilikle kazandığı deniz astsubay okuluna başlayana kadar geçen sürede sihirbazlıkla pek ilgilenmez, orada ise tekrar küçük manipülasyon oyunları yapmaya başlar. İstanbul'daki Deniz Gedikli Okulu'nun Makine Bölümü'nde okurken, I. Dünya Savaşı sırasında 1916 yılında, denizaltı stajı için Almanya'ya gönderilir.

Savaştan sonra Almanya'nın Türkiye ile bağlantısı kesilince orada kalır, önce ortopedi atölyelerinde sonra da Köln'deki Humboldt makina fabrikasında çalışır, bu arada sihirbazlığa olan ilgisi artmıştır, sürekli bu konuda kitaplar okumaya, başka sanatçıları izlemeye ve gösteriler yapmaya başlar. Bir süre sonra profesyonel bir illüzyonist olarak çalışmaya başlar, 1920'de Berlin WinterGarten'deki gösterisi ile büyük üne kavuşur. Bir grup sanatçıyla birlikte turneye çıkar; Fransa, İtalya, İspanya, Kuzey Amerika ve oradan da 1922 yılında Güney Amerika'ya gider. Orada kendi kadrosunu oluşturup, iki saat süren gösterisi, yaklaşık 10-12 yardımcısı, iki kamyonu dolduran 10 ton malzemesi ile Güney Amerika'nın değişik ülkelerinde, Şili, Paraguay, Brezilya ve Arjantin'de sahneye çıkar. Önce Kont Sati Von Richmond sonra da Zati Bey adı ile büyük ün kazanır. 1924 yılından itibaren geliştirmeye başladığı "İnce Model Kız Kesme" oyununa son şeklini 1930'da verir; bu, sihirbazlık sanatına dünya çapındaki bir katkısı olacaktır.

7 Mayıs 1936 tarihinde Türkiye'ye döner, ülkesindeki ilk gösterilerini Fransız Tiyatrosunda (Ses Tiyatrosu) gerçekleştirir, ünü hemen yayılır, bir gece Atatürk ve maiyeti için de gösteri yapar; çok övgü alır, ayrıca ömür boyu belediye rüsumu muafiyeti hakkıyla da ödüllendirilir. Zati Sungur hem Anadolu'da, hem Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinde, hem de Kıbrıs ve Ortadoğu'da turnelere çıkar. 1938 yılında, sahnede asistanlığını yapan Necla Hanım'la evlenir, bu evlilikten iki kız çocuk sahibi olur.

1966 yılında, Dormen Tiyatrosundaki gösterilerinin ardından aktif sahne yaşamına son verir. Kurduğu Universal Sihirbazlık ve İllüzyon Hünerleri Stüdyosu'nda ürettiği sihirbazlık araçlarını halkının kullanımına arz eder ve bu stüdyoyu da Doğu Avrupa ve Ortadoğu'nun en büyük illüzyon imalat ve dağıtım merkezi haline getirir. Stüdyosunun sihirbazlık araçlarını tanıtan zengin içerikli Sihirbazlık ve İllüzyon Hünerleri Kataloğu'ndan başka Salon Oyun ve Eğlenceleri adında bir "yakın sihirbazlık" kitabını da yayımlar.

1975 yılında, Avrupa'nın en saygın illüzyon kongrelerinden biri olan Karlovy Vary İllüzyonistler Kongresi'nde (Çekoslovakya), geliştirmiş olduğu "Sihirli Zarlar" oyununu sunar ve büyük ödüle hak kazanır. 1981 yılında da yine Karlovy Vary İllüzyonistler Kongresi'nde "Sihirbazlar Kralı" ünvanına layık görülür. Sanatı ve kişiliği ile Türk halkının çok sevip saydığı ve 6 Temmuz 1984 gecesinde aramızdan ebediyen ayrılan Zati Sungur'un özel olarak yetiştirdiği bir talebesi olmamıştır. Ya da bir başka deyişle tüm Türk illüzyonistleri onun talebesidirler..

Söz Üstadımızda: .."Bir çok dostlarım ve vatandaşlarım bana müteaddit defalar sanatımı devretmek için neden bir genci yetiştirmediğimi sordular. Ben onlara ancak şimdi, düşüncemi fiiliyata çevirdikten sonra cevap verebiliyorum. Bir tek genci yetiştirmek, eski Mısır'daki büyücülerin sırlarını tek bir insana devretmelerinden başka bir değer taşıyamazdı. Geceli gündüzlü çalışarak 50 senede tekamül ettirdiğim sanatımı halkıma devretmek istedim. İstedim ki her yaştan, her meslekten herkes faydalanabilsin, hiç kimse bu zevkten mahrum kalmasın; sonra onlar ellerindeki oyunları geliştirsinler, kendileri yenilerini bulsunlar ve bu böyle sürüp gitsin. Bunun gerçekleştiğini gördüğüm anda kendimi yurduma karşı borcumu ödemiş hissedeceğim.. Bu mesleğin tekamülü için bütün hayatım boyunca çalışacağımı vatandaşlarımın bilmelerini isterim.." (1 Ekim 1965, Sihirbazlık ve İllüzyon Hünerleri Kataloğu'nun önsözünden..)

Vecihi HÜRKUŞ

Şubat 02, 2011
Vecihi Hürkuş, İstanbul, Arnavutköy Akıntıburnu'ndaki yalıda 6 Ocak 1896 (1311) tarihinde doğdu. Babası İstanbul'lu bir aileden Gümrük Müfettişi Faham Bey, annesi Vidin'de doğmuş, üç yaşında İstanbul'a gelmiş Zeliha Niyir Hanım'dır. Üç yaşında iken babası ölmüş. Çok genç yaşta dul kalan annesi ile geniş bir ailenin içinde amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve ablalar ile birlikte büyümüş. Bir süre sonra Harbiye'de eskrim ve resim hocası olan amcası Şekür Bey'in yanına sığınmışlar, sonra da annesi ve kardeşleriyle Üsküdar'a yerleşmişler.
Üç kardeşin ortancası olan Vecihi çok canlı ve hareketli bir çocuktu. İlkokulu Bebek'te okudu, Üsküdar'da Füyuzati Osmaniye Rüştiye'sinde ve Üsküdar Paşakapısı İdadi'sinde okudu, sanata olan ilgisinden Tophane Sanat Okulu'na geçti ve bu mektebi bitirdi.
1912'de Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katıldı. Edirne'ye giren kuvvetler içinde yer aldı. Balkan Harbi sonunda İstanbul Ordu Kumandanlığı tarafından Beykoz Serviburun'daki esir kampına kumandan oldu. Tayyareci olmak istiyordu. Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine aldılar. Makinist olarak Birinci Dünya Savaşı'na girerek Bağdat cephesine uçak makinisti olarak gönderildi. Orada bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a döndü. Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci oldu. 
1917 sonbaharında Kafkas cephesine, 7. Tayyare Bölüğü'ne atandı. Orada bir uçak düşürerek Kafkas Cephesinde uçak düşüren ilk Türk tayyarecisi oldu. Bir hava savaşında yaralanarak düşünce uçağını yakarak Rus'lara esir oldu. Esir olarak Hazar Denizi'ndeki Nargin adasına gönderildi. Azeri Türklerinin yardımı ile adadan yüzerek kaçtı. Birlikte kaçtığı bir arkadaşıyla Erzurum'a kadar yaya olarak geldiler. 
İstanbul'a geldiğinde savaşın sonları idi. Başkent İstanbul Hava Müdafaa Bölüğü'ne tayin oldu. İstanbul işgal edilince esaretten dönen askerlerin arasında gizlice Harem'den kalkan bir gemiyle Mudanya'ya, Bursa'ya ve Eskişehir'e giderek Kurtuluş Savaşı'na katılmıştır. Kurtuluş Savaşı'nın ilk ve son uçuşunu yapan, İzmir hava alanını işgal eden tayyareci olmuş, üç defa takdirname alarak kırmızı şeritli İstiklal Madalyası kazanmıştır. Kurtuluş Savaşı içinde Akşehir'de Jandarma Komutanı Ratip Bey'in kızı Hadiye Hanım'la evlendi. İzmir'de Gönül, İstanbul'a döndüklerinde de Sevim isimli iki kızı olmuştur. Savaş sonrası İzmir'de Seydiköy'de açılan tayyare okulunda yeni tayyarecileri eğitime başlamış, tam o sırada 1923 yılı başlarında İzmit mıntıkası Tayyare bölüğüne atanmış. Üç ay sonra İzmir'de Binbaşı Fazıl'ın eğitim uçuşu sırasında düşüp ölmesiyle yeniden İzmir'e çağrılmış, kara ve deniz okulunda öğretmenliğinden başka fen işleri ile de uğraşmış. Savaşta çekilen yoklukların giderilmesi amacıyla havacılığı millileştirme düşünceleri başlamıştı. Edirne'ye yanlışlıkla inen bir yolcu tayyaresini almaya memur edilmiş. 
Hizmet karşılığı bu uçağa adının verilmesi, 1919'dan beri uçak projeleri yapan Hürkuş'ta uçak inşa etmek düşüncesini yeniden canlandırmış. Ganimet olarak Yunan'lılardan ellerine geçen pek çok motordan yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI' yı imal etmiştir. Uçağı için uçuş müsaadesi istemiş, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet oluşturulmuş, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol edecek personel bulunmadığından gecikmiştir. Sonunda teknik heyetten birinin 'Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, "uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar' sözü üzerine Hürkuş, 28 Ocak 1925'de yaptığı uçağı Vecihi K IV ile ilk uçuşunu yapar. İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek Hava Kuvvetlerinden ayrılıp Ankara'ya gider ve kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti'ne (T.T.C.) katılır. T.T.C. Fen şubesini organize etmekle görevlendirilir. 
Atatürk'ün 'İstikbal göklerdedir' yönermesiyle havacı bir kuşak yetiştirmek için kurulan Türk Tayyare Cemiyeti, halkın bağışları ile yaşayan bir kuruluş olacaktı. Bunun için bir okul açmak, milli bir hava sanayi kurmak amacındaydı. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.'nin bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak istiyordu ama, uçağını geri almayı başaramadı. Bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlandı. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, 10.000 TL. bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak verilecekti. T.T.C'ne ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000 TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı verilmiştir. Hürkuş'un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlamış. bakınız: Bağış Uçaklar 
Bu arada Avrupa havacılığının tetkiki için bir heyetle Hürkuş, ikinci kez Avrupa'ya gider. Almanya'da Junkers ve Rohrbach fabrikalarını ziyaret ederler. Bu fabrikalar Türkiye'de anonim şirket halinde tayyare fabrikası kurmak fikrindeydiler. Fransa'da da Breguet, Potez, Henriot gibi birçok fabrikaları ziyaret etmişler, Hürkuş da bu fabrikaların uçaklarıyla tecrübe uçuşları yapmış. Potez 25 tipindeki rekor tayyaresiyle akrobasi uçuşundan sonra fabrika tarafından Atlantik uçuşu yapması için teklif yapılmış, fakat Fransız Aero kulübünün baskısı ile teklif suya düşmüş.
Türkiye'ye dönüşte 19 Ekim 1925'de Tayyare Cemiyeti idare kurulu istifa etmiş, cemiyetin tasarı ve projeleri suya düşmüş, elindeki tayyare, vasıta ve elemanları hava kuvvetlerine verilerek havacılıkla ilgisi kesilmiş oluyordu. Hürkuş'un da tekrar hava kuvvetlerinde görev alması istenince istifa etmiştir. Milli Savunma Bakanlığı Kayseri'de Tayyare ve Motor Anonim Şirketi (Tomtaş) adında bir fabrika kurmak için anlaşır. Hürkuş Tomtaş'ın teklifini kabul ederek Almanya'ya gider. Hürkuş Almanya'da Ju A-20 tayyarelerinde bazı noksanlıklar bulur, onların düzeltilmesi ile Ju A-35 'lerin yapımını da üstlenir. 18 Temmuz 1926'da telgrafla memlekete çağrılır, Ju A-35'in satın alınması için tecrübe uçuşu istenir. Junkers bu uçuşun özellikle Hürkuş tarafından yapılmasını, uçağının zamanın en modern ve yüksek ateş kudretinde iki kişilik av tayyaresi, savaşta her tarafa ateş saçabilme gücü olduğunun kanıtlanması için Fransızların gözde uçağı Newport De Large'la savaşını ister. 1 Ağustos 1926 da temsili savaş yapılarak Ju A-35 ile Hürkuş kazanır. 
Hürkuş yurda döndükten sonra, Tomtaş emrinde biri 14 kişilik 3 motorlu Ju-23, diğeri altı kişilik tek motorlu Ju F-13 yolcu tayyareleriyle Ankara - Kayseri arasında ulaşım uçuşları yapar. Tarih 1927'dir. Hürkuş'un bu uçuşlarının, yurdumuzda ilk hava yolları uçuşları olduğu düşünülebilir 
Hürkuş, Tomtaş'a, Ju A-35'in kanatlarına benzin depoları ilavesi ile havada kalma süresini uzatarak Ankara ' Tahran uçuşunu direkt yaparak, İran devletine uçağı göstermek ve hükümetimizin rızasıyla devletimizin ihtiyacından fazlasının yabancı devletlere de satılabilmesi fikrini açmış. Bu yapılırsa hem devletimiz şereflenecek, hem de Tomtaş'a büyük faydası sağlayacaktı. O sırada henüz Tomtaş fabrikası teşekkül etmemiş ve Ju A-35 tayyaresi de Tomtaş'a devredilmemiş olduğundan bu uçuşu reddedilmişti.
Milli havacılığımız için güzel bir başlangıç olan Tomtaş ne yazık ki 1928 yılına kadar çalışmalarına devam edebildi. Kötü yönetimi yüzünden 1928'de iflas etmiş, daha doğrusu iflas ettirilmiştir. 
Hürkuş 1925'de Kurtuluş Savaşı öncesi İstanbul'da iken sevdiği fakat Anadolu'ya geçtiği için ailesi tarafından kendisine verilmeyen İhsan Hanım'la anlaşmış, eşinden ayrılarak onunla evlenmiş ve 1927'de Perran isimli bir kızı daha doğmuştur.
Bir yıllık aradan sonra Hürkuş Türk Hava Kurumundaki eski görev yeri olan Teknik şubeye döner. 1930 yılı sanayi kongresi Ankara'da toplanmış, Halkevi'nde de yerli mallar sergisi açılmıştır. Hürkuş burada yerli malı uçaklarının resim ve maketleri ile Vecihi K-XI uçak modelinin minyatürünü sergiler ve büyük ilgi görür. Kurumda boş durmaz, yeni model ve tiplerini tasarlamaya devam eder. 
1930 yılı yıllık iznini 2 ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy'de bir keresteci dükkanını kiralayarak, 3 ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi K-XIV uçağını inşa etmiştir. İlk uçuşunu 16 Eylül 1930'da Kadıköy Fikirtepe'de büyük bir kalabalık ve basın topluluğu karşısında yapmış. Uçak iki kişilik, tek motorlu spor ve eğitim uçağıdır. Uçağı ile birlikte uçarak Ankara'ya dönmüş, Ankara üzerinde bir gösteri yapmış, Başbakan İsmet İnönü ve bazı komutanlar tarafından uçağı incelenerek tebrik edilmiş. Uçabilirlik sertifikası verilmesi için İktisat Bakanlığına müracaat ederek müsaade istemiş. 14 Ekim 1930'da, 'Tayyarenin teknik vasıflarını tespit edecek kimse bulunmadığından gereken vesika verilmemiştir' cevabını almış. 
Bakanlık nezdinde yapılan girişimler sonucu uçağa istenen belgenin alınması amacıyla Çekoslovakya'ya gönderilmesi kararı alınmış. Hürkuş, 6 Aralık 1930'da Prag'a geldiğinde henüz tayyare gelmemişti. Tayyareye ait bütün resmi evrak önce Çek diline çevrilmiş, uçak gelince de tekrar monte edilerek uçağın malzemeleri ve her türlü teknik kontrolu yapıldıktan sonra uçuşu istenmiş. Her türlü uçuş şekilleri ile uçuşun kontrolu tamamlanmış. Hürkuş 23 Nisan 1931'de Çekoslovakya'lı yetkililer tarafından civardaki bir gazinoda düzenlenen bir törenle, baş köşesinde 'Yaşasın Türk Tayyareciliği' yazılı bir pankartla onurlandırılarak uçuş müsaadesini almıştır. 25 Nisan 1931'de Çekoslovakya'dan uçarak Türkiye'ye gelmek için yola çıkıp 5 Mayıs 1931'de Türkiye'ye gelmiştir. 
Hürkuş uçağının atıl kalmaması için Posta idaresi ile çeşitli görüşmelerde bulunur. İlk kurulmak istenen posta hattı Ankara-Erzurum ile Ankara-İstanbul arasında düşünülür. Bu arada Türk Hava Kurumu yeni bir turne planlar. Ankara'dan başlayan uçuş Aksaray, Konya, Manavgat, Antalya, Fethiye, Muğla, Aydın, Denizli, Uşak, Eskişehir, Adapazarı, İzmit ve Yeşilköy'de tamamlanır. Uçuş büyük bir başarıyla tamamlanmıştır. Kurum şubeleri bağışlarla zenginleşmiştir, ama 3 Kasım 1931 tarihli telgrafta büyük yardımcısı makinisti Hamit'in işine son verilir Hürkuş'a ödenen uçuş tazminatı kesilerek Vecihi XIV uçağı uçuştan men edilir. Bundan sonraki uçuşların Milli Müdafaa Vekaleti tarafından verilecek uçakla gerçekleştirileceği bildirilir. Bu durum Hürkuş'un Kurum'dan tekrar ayrılmasına neden olur. Gezileri sırasında gençlikte oluşturduğu uçma sevgisi ile bir havacılık okulu açmayı düşünür.
21 Nisan 1932'de İlk Türk Sivil Tayyare Mektebi'ni kurar. İkisi kız olmak üzere 12 öğrenci kaydolur. 27 Eylül 1932'de eğitim ve öğretime başlanır. Okulun gayesi Türk gençliğini havacılığa alıştırmak, tayyareci kuşaklar yetiştirerek Türkiye Cumhuriyeti hava ordusunun yedek gücü olmaktı. Okulun motorlu ve motorsuz iki şubesi olacaktı. Eğitim teorik ve uygulamalı olarak yapılıyordu. Büyük bir atölyesi vardı. Kalamış'ta bir hangar ve uçuş alanı olarak kullandıkları küçük bir sahası, bir de Fikirtepesi'nde uçuş alanları vardı. İlk 12 öğrenci Sait, Tevfik, Muammer, Abdurrahman, Salih, Osman, Rıza, Hikmet, Hüseyin, Kenan, Bedriye ve Eribe idi. Öğrencilerin eğitim sırasında hiçbir kazası olmamıştır. Zor koşullarda eğitim yaparken bazı kurumların, örneğin Tekel İdaresi'nin ve İş Bankası'nın reklamlarını yapmış, bazı vatansever yetkili kuruluşların da yardımları olmuştur. 
Nuri Demirağ Bey, bir tayyare yapımı için 5000 TL vermiş, böylece 1933'de adı Nuri Bey olan Vecihi K-XVI kabin uçağı yapılmıştır. Aynı yıl tek satıhlı Vecihi KXV uçağını da inşa etmişler ve 30 Ağustos 1933'de iki Vecihi XIV, iki tane Vecihi XV ve Nuri Bey Vecihi-XVI uçakları ile öğrencileri İstanbul göklerinde gösteri uçuşu yapmışlar. Okulda, bir de Vecihi SK adlı uçak motoru ile çalışan deniz botu yapılmıştır. 
Öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan, Muammer Öniz, Osman Kandemir, ilk kadın tayyarecimiz Bedriye Gökmen ve kızı (yeğeni) Eribe yalnız uçmayı başarmışlar. Vecihi Sivil Tayyare okulu parasal sorunlardan ve yetiştirdiği öğrencilerin diplomalarına denklik verdirememiş olmasından kapanmıştır. 
1935 yılı başlarında Türk Hava Kurumu Başkanı Fuat Bulca, çağrılı olarak Rusya'ya gider. Orada sivil havacılığın durumunu görür ve dönüşünde Atatürk'e anlatır. Atatürk, gezdiği her yerde kendisini havadan saygıyla izleyen, gazetelerdeki yazılardan izlediği Hürkuş hakkında da Fuat Bey'den bilgi ister. Aldığı cevaplar karşısında Büyük Atamız :
'Ya, öyle mi? O halde Türk Kuşu namı ile yeni bir çalışma yolu açın ve Vecihi'den faydalanın!' emrini verir. Hürkuş Ankara'ya çağrılır. O da uçağına atlayarak Ankara'ya gelir. Hürkuş bu durumdan çok sevinçlidir. Türk Kuşu'nda yapılması düşünülenler, onun gerçekleştirmek istediği şeylerdir. Baş öğretmen olarak amatör gençleri çalıştırmak, Etimesgut hangarlarını yapmak, yaz kampı için uçuş sahası İnönü'nün bulunması ve okulunda yetiştirdiği öğrencilerinden Sait Bayav, Tevfik Artan ve Muammer Öniz'in Rusya'ya eğitime gönderilmesi onun mutluluğu olur. 
Ne yazık ki 29 Ekim 1936'da yeğeni Eribe'nin şehit olması onu çok üzmüştür. Türk Hava Kurumu, 1937 sonbaharında mühendislik eğitimi için Hürkuş'u Almanya'ya gönderir. Vecihi Hürkuş, Weimar Mühendislik Mektebine ihtisas sınıfından başlatılmış, iki yıl sonra da mezun olmuştur. 27 Şubat 1939'da Tayyare Makine Mühendisliği diplomasını almıştır. Türkiye'ye döndüğünde Bayındırlık Bakanlığına başvurarak, 'Tayyare Mühendisliği Ruhsatnamesini' almak istedi. Ancak yetkililer, 'iki yılda mühendis olunmaz' diye bir gerekçe ile kabul etmemişlerdir. Mühendisliğini Danıştay kararı ile kabul ettirir. Türk Hava Kurumu'nda da yönetim değişmiş, vazifeleri başkalarına verilmiştir. O günkü koşullarda teknik imkanın olmadığı Van'a tayin edilir. Bunun üzerine istifa ederek kurumdan ayrılır. Havacılıktan uzun bir ayrılıktan sonra 1947'de Kanatlılar Birliği'ni kurdu. Gençlerin büyük ilgi gösterdiği bir kuruluş oldu. 1948'de Türk Hava Kurumu'ndan Magister tipi bir öğrenim uçağı temin ettiler. Kanatlılar adlı bir dergi çıkarttılar. Büyük çoğunluğu üniversite öğrencileri olan Kanatlılar Birliği fazla yaşayamadı. 
1951'de beş arkadaşıyla birlikte havadan zırai ilaçlama yapmak üzere Türk Kanadı adı ile bir şirket kurmuş, Sait Bayav ve Muammer Öniz'le İngiltere'ye giderek Auster tipi üç uçak almışlar. Türkiye'ye döndükten sonra ortaklar arasında çıkan anlaşmazlık üzerine Hürkuş, haklarından vazgeçerek şirketten ayrılır.
1952'de Paro mamasının reklamını yapmak için tekrar İngiltere'ye giderek Proctor V tipi dört kişilik hafif turist tipi tayyare alır. Bu tayyare ile değişik müesseselerin reklamını yaptı. Paro bebek maması, Puro sabunu gibi gıda ve malzemeleri ufak kağıt paraşütlerle uçaktan dağıtarak, kanatlarına taktığı patiskalar üzerine bankaların isimlerini yazarak reklamcılık yaptı. 
6 Ağustos 1954'de kırkıncı hizmet yılını kutlamak için Yeşilköy Hava Limanı salonlarında Türk Havacılar Bayramı adıyla bir jübile yapıldı. 29 Kasım 1954'de Hürkuş Hava Yollarını kurdu. Türk Hava Yolları'nın seferden kaldırdığı uçaklardan 8 tayyareyi Ziraat Bankasından kredi ile almıştı. Bir takım güçlüklerle uğraşarak hava yollarının sefer yapmadığı yerlere seferler koyarak , izin vermediklerinde gazete taşıyarak çalışmak istedi, ama sabotajlar, uçaklarının parçalanması ve sonunda uçuştan men edilerek uçamadı. Buna rağmen uslanmadı. Elinde kalan son uçağını da Maden Tetkik Arama Enstitüsü'nün emrinde kullanarak Güney Doğu Anadolu'da torium, uranium ve fosfat arayarak zor doğa koşullarında çalıştı. 
Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, uçamayacak duruma düşürülen uçaklarının sigorta giderleri ve bunların faizleri borcuna eklenmiş, vatana hizmetten kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konmuştur. 
Ankara'da anılarını yazarken, bir kaza sonucu beyin kanamasından komaya girdi. Gözleri ve kalbi göklerde olan Vecihi Hürkuş, insanların aya ayak basmak üzere uçtuğu gün olan 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastahanesi'nde hayata gözlerini yumdu.
genclige-hitabe

Son Yorumlar

Son Eklenen Mesajlar

SITE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
GAZİLER GÜNÜ KUTLU OLSUN TBMM'nin, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'e ''Mareşal'' rütbesi ile ''Gazi'' unvanı verişinin 101. yıl dönümü ve Gaziler Günü törenlerle kutlanacaktır. Kahraman gazilerimizin, oluşan bedensel engellerinin yanında başta devletimizin mevzuatlarından kaynaklanan birçok sıkıntısı olduğunu biliyoruz. Gazilerimize devletimizin yetkililerin...
Pazartesi, 19 Eylül 2022
fatih bektaş
UNUTMAYIN UNUTTURMAYIN 9/2 Sİ LİSE MEZUNU ASTSUBAY SINIF OKULU MEZUNU ASTSUBAYLARA DA VERİLMELİ BU HAK BÜTÜN ASTSUBAYLARIN OLMALI AYNI 2016 BÜTÜN ASTSUBAYLARI EŞİT SAYDINIZ OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ ŞİMDİ DE 9/2 Sİ EŞİT OLARAK VERİLMELİ
Cuma, 09 Eylül 2022
SİTE-ASB.GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU YÖNETİMİ
EMPERYALİSTLERİ DİZE GETİRDİĞİMİZ 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI'MIZIN 100. YILI YÜCE TÜRK MİLLETİNE KUTLU OLSUN. ORDU YOK DEDİLER KURULUR DEDİ PARA YOK DEDİLER BULUNUR DEDİ DÜŞMAN ÇOK DEDİLER YENİLİR DEDİ M.K.ATATÜRK Saygıdeğer Üyelerimiz İtilaf Devletleri tarafından son dönemlerinde bütün orduları dağıtılan, işgal edilen ve tersanelerine girilen &qu...
Salı, 30 Ağustos 2022
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ