Erdal Günşer

Erdal Günşer

E-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Halk ölür...
Bazıları da bir taşla kaç kuş vurduğunu düşünür...
Sindirilmiş insanlar hala yazabildikleri facebook'larının başında, şimdilik sağ olduklarını tanıdıklarına bildirir.
Toplantı, yürüyüş, protesto, eylem hak getire...
Devir o devir değil...

Polisin, askerin eli bağlanır.
Şehirlere terörist doldurulur.
Açım açım açılınır...
Saltanatın Mayıs hesabı Haziran'a uymaz.
Bir film çevrilir... Kanlı...
Senaryo milliyetçilik, figüran halk,
Hesap bir kişinin, emir belli.

Korku o kadar büyümüştür ki,
Ya taraf ya da bertaraf olmak zorunda kalacağını düşüne düşüne,
Hesapsız kitapsız günler başlar,
Bir gece daha bu dünyada uyumak istercesine.

Susarsın, korkarsın, sıranı bekler durursun.
İşte böyle...

Olur mu olur...
Artık her şey olur.
Gazeteci, profesör, Asker, Akademisyen, Polis
Herkes terörist olur birden.
Yeter ki parmağına basma,
korku imparatorluğunun.

Trollük yapmakla kalmaz troller,
Bir şahin olur cihat.
Hedef belli,
Komünist, Kürt, Alevi, CEHAPEli, Ateist ve dahi Paralel
Bizden olmayan herkese müstehak dedikleri,
Oluk oluk benimki olacak kırmızı bayrağımdaki kan.

Olsun aksın,
Bu kadar yaşadığım yeter
Atatürk'ün gölgesinde, Cumhuriyet ülkesinde,
Yeter ki aydınlık olsun yarınlar...

 

 

KLESTAVİYA MERMİSİ

 

Yazmak istemediğim bir konuyu yazacağım. Peki yazmak istemiyorsam neden yazacağım? Bir fıkra hatırladım. Bu yazımın fıkranın altını doldurmaktan başkada bir amaca hizmet edeceğine inanmıyorum. Çünkü zaten bilinen bir olgunun altını çiziyorum.

Son zamanlarda ülke gündeminden uzak bir tartışmamız var. Bu tartışmanın konusu “İntibaklar ve tazminatlar hakkında kanun çıkmak üzereyken biz ne yapıyoruz?.”

Bildiğimiz gibi hükümet seçimden önce verdiği sözleri yerine getirmek için bir dizi çalışmalar içinde. Bu çalışmaların hükümet adına ana teması şudur; Bu işi en az hasarla kapatmak. Bunun için de çıkış yolları arıyor ve komisyonlarını bu yönde çalıştırıyor. Böyle olunca da Kıdemli Başçavuşlara verilecek tazminatları kırpmanın yolunu arıyorlar. Hesap ortada. Emeklisiyle, çalışanıyla neredeyse 150.000 kişilik bir büyüklük. Her birine ayda 200TL ödeme yapılsa ayda 30.000.000 TL, yılda 360.000.000 TL külfet eder.  Sadece Binbaşılarla sınırlı kalsa hükümetin çıtı çıkmaz. Çünkü topu başı 5000 Kişi. Zaten Emekli Binbaşı sayısı yok denecek kadar azdır. Sadece Muvazzaflar var. Binbaşılara verip geçecekler. Adalet kimsenin umurunda değil ama son zamanlarda şu Assubayların sesi çok çıkıyor. Bir de başımızda savaş belası var. Bu dönemde görmezden gelemezler. “emekliassubaylar.org” sitesi ikide bir mail kampanyası, faks kampanyası düzenliyor. Sesi ve tepkiyi arttırıyor. 

Hele son kampanyasına da cevap gelince bir baktım ki, göz boyayıcıların maskesi düşmüş. Basından duyduklarıyla şehir turuna çıkıp bilgilendirme turizmi yapanlar, Sosyal medya veya bildiri şeklinde açık açık bilgilendirmeyi uygun görmeyenler, çıkaramayacakları bir gol yemişler. Eee.. böyle sonlanır küfürbazın düğünü… Unutulmaz yapılanlar.

Sorum net. İntibaklar ve tazminatlar hakkında TEMAD Yönetiminden, son iki yıldır Genelkurmay Başkanlığı ile kim görüştü? Görüşmedi ise neden? Randevu istenmedi mi? İstendi de cevap mı verilmedi? Genelkurmay Başkanlığı Assubayların sorunları hakkında kimlerle görüşme yaptı? Bunların içinde hiç TEMAD temsilcisi oldu mu? Olmadıysa neden?

Can havliyle hemen resmi sitelerinden iki satır mail kampanyasına sığınmışlar alelacele. Ama nafile…

 Bugüne kadar çözümü hükümette arayan, Genelkurmay ile bağları koparan TEMAD yönetimi, aşağıdaki dilekçe örneğini hazırlamış ve Genelkurmay Başkanlığının linkini vererek acaip bir kampanya başlatmıştır. “Klestaviya Mermisi” gibi…

 Bu metni hemen aşağıya kopyalıyorum.

 Özlük haklarımızın düzenlenmesi hususunda uzunca süredir bir beklentimiz oldu. Son zamanlarda hükümetimiz ve Genelkurmay Başkanlığının bazı hususlarda uzlaştığını görmek memnuniyet verici bir durumdur.

Astsubaylara görev tazminatı verilmesi hususunda Genelkurmay Başkanlığımızın hükümete önerdiği teklifteki II Kademeli Kıdemli Başçavuş olma ve 24 yıl fiilen çalışmış olma şartı mevzuatın bu haliyle düzenlenmesi halinde bu kapsama girmeyen bizleri çok mağdur edecektir. 
Bu hususun tek kıstasta ve Kıdemli Başçavuş rütbesindeki personel ile onun emeklilerine verilmesi doğru ve adil bir çözüm olacaktır. Subaylarda bu kıstasın Albay ve Yarbay rütbelerine verilmiş olması yani rütbe kıstasının Astsubaylara da uygulanması beklentisindeyiz.

   Saygılarımla arz ederim.

 Hükümet, Genelkurmay ile uzlaşmaz. Hükümet Genelkurmay Başkanlığının üstüdür.

  • Bazı hususlar demek çok geniş ve küstahça bir sözdür. En azından “Assubayların özlük hakları hususunda” denseydi. Genelkurmay Başkanlığı teklif eder. Hükümet kabul eder veya etmez.
  • İkincisi de Genelkurmay Başkanlığı henüz bir şey göndermemiştir. Bunu da 8 Aralık 2015 günü emekliassubaylar.org Mail kampanyasına yaptığı cevabi açıklama ile belirtmektedir. Eğer göndermiş olsa bile bu durumun uygunsuzluğu “bizleri çok mağdur etmiştir.” İfadesi ile dile getirilmez. Keşke hukukçularınıza danışsaydınız.

 Rütbelerin; tazminatın miktarıyla ilişkili olduğunu, tazminatın verilip verilmemesinin derece ve kademeye bağlı kaldığını, böylece aynı rütbe ve selahiyetteki kişiler arasında hukuksuz bir ayrıcalık yaşandığının altı çizilmeli idi.

Bu gönderilebilecek bir dilekçe değildir. Dahası konuya ilginin seviyesini gösterir.

Yine de konu ile alakalı olarak Genelkurmay Başkanlığının TEMAD’ı muhatap almasını, kişilerin yaptıkları maksadını aşan açıklamalar nedeniyle kurumu cezalandırmamalarını, hatalı bir metin olsa da, bu mail kampanyasına da cevap vermelerini temenni ederim.

 Ancak sanırım bu kampanya yine Emekli Assubayların gözünü boyamak (algısını yönetmek) için hazırlanmış. Sanırım Genelkurmay Başkanlığı “emekliassubaylar.org” sitesine bilgilendirme yaparak bir nevi akrediteliğini onaylıyor. TEMAD’ın akreditasyonunu da göreceğiz. Cevap verilecek mi bakacağız.

 “Yüz yıl önce Gürcüler arasında iç savaş çıkmış. Birbirleriyle silahlı çatışmaya başlamışlar. Çetecilerin bir cephesinde mermi bitmiş. Karşı taraftan mermi yağıyor. Kendi siperleri suskun. Mermileri bitmiş. İçlerinden biri çaresizce karşı tarafın duyacağı kadar yüksek sesle bağırmış. “Getirin benim Klestaviya mermisini”

 

 

 

 

Trafik çok yavaş ilerliyordu. Sürücüler artık bu çileye alışmıştı. Günün yorgunluğunun ardından bir de şu yol işkencesi bitse ve bir an önce evime dönsem diye düşünüyordum. Bu esnada radyo kanallarını karıştırmaya başladım. Birkaç müzik kanalını biraz dinledikten sonra bir haber programına kulak verdim. Azerbaycan’da yaşanmış olan Hocalı katliamından ve Karabağ’dan bahsediyordu.

Aklıma birden Bakü şehri geldi. Işıltısız ve loş bir başkenttir Bakü. Petrol rafinerilerinin kirlettiği Hazar denizinin bu şehre yine de bir nefes verdiği yadsınamaz. Ama nerede Güzel İzmir, Nerede Bakü!.. “Targov Centr” denilen alışveriş merkezlerinin oluşturduğu küçük bir yoğunluk merkezi hariç sakin bir şehirdir Bakü. “Gız Galesi” “İç Şeher” “Halça sarayları” ziyaretçilere kentin tarihi dokusunu sunuyor. Zerdüştlerin, Acemlerin, Türklerin ve hatta Ermenilerin izini silemeyen Sovyet sistemi kente sadece gerektiği kadar modernlik katmış. Büyük sütunlu Tiyatro binaları, Geniş aleyalar(bir çeşit yol), Fontanlar(fıskıyeli havuzlar), Yirminci Yüzyılın ilk metrolarından biri olan Metro girişleri, Şehitler hiyebanı(Şehitler abidesi, 20 Yanvar (20 Ocak yada Kara Ocak) diye Bakü bilgilerimi beynimden geçirirken, orada takıldım.

Sahi ne olmuştu Kara Ocak’ta? Tabii ki Kızıl ordu Tankları Bakü’yü işgal etmişti. Ama ne işgal!.. Tanklar Bakü sokaklarında hareketsiz ve mahsur kalmışlardı resmen.

Hafızam o günlere gitti bir kere anlatmazsam olmaz. Targov Sentr’da bir Azeri şoför ile tanışmıştım. Adı Şahin idi. Şahin bir telefonla Salyanski Kazarma’ya geliyor, beni alıyor ve gezdiriyordu. Şahin’le şehrin güzelliklerini ve eğlence yerlerini dolaşırken bir bayanla tanıştım. Adı Aycan idi. Aycan Karabağ kaçkını imiş. İki çocuğu varmış. Çok güzel olan bu Azeri kadının çok ta trajik sayılacak hikayesinden birkaç satırı Şahin’den dinledikten sonra kadına ve kadınlara bakış açım tamamen değiştiğinden mi olacak, o gün bu gündür parayla satın alınan arkadaşlıklardan nefret ediyorum. Tıpkı o gün de kendimden nefret ettiğim gibi.

Aycan “Kaçkın” idi. Ne kaçkını mı? Tabii ki “Karabağ kaçkını”. Yani yeri, yurdu Ermeni İşgali altında olduğu için Bakü’de onlar için kurulan kampta kalıyormuş. Hocalı Katliamı, Karabağ’ın Ermeniler tarafından işgali gözümün önüne geldi. Bir hesap yaptım. Kadıncağız on dört yıldır bu hayatı yaşıyor. On dört yıldır da yardımla yaşıyor. Aylık geliri ortalama yüz, bilemedin iki yüz dolar olan, öylesi fakir bir halk kitlesinin yaşadığı ülkede, kendi tabirleri ile “KAÇKIN” olmak zor olsa gerek. Şahin’e sordum. “-Şahin sen zor geçiniyorsun. Bunlar ne yer, Ne içer?” diye. “Ara sıra paketle erzak getiriyorum. Bir de kendi çalışıyor ama parasını elinden alıyorlar.” dedi. Sonraları “Azadlıq” gazetesinde bir haber okudum. İran Karabağ Kaçkınlarına bir kamyon un ve bulgur getirmiş. Büyükelçi kendi elleriyle halka dağıtıp bir de konuşma yapıyor. “-Vah!… Vah!..” diyebildim.

Kendi vatandaşına yirmi yıl “kaçkın” diyen, kampta tutan, bir ülkeden bahsediyorum. Halkını sadece kaçtığı için belki de cezalandıran bir mantık bu. Alışılageldik bir mantık aslında. Kendi başarısızlığını, otoritesizliğini, tembelliğini, hırsızlığını, yolsuzluğunu gizleyip, üstte kalmanın binlerce ahlaksız yolundan bir tanesi. Bir ülke kendi vatanında, kendi vatandaşına mülteci kampı kurar mı? Kurar… Yeterki çoğunluğu, yalanlarıyla kendine bağlasın. Yeter ki o sahte çoğunluk ta inanırmış gibi bir menfaat oyunu oynasın. O ülkede iktidarı elinde tutanlar %90 oranlarında oy alıyorlar. O ülke bir Avrupa ülkesi. O ülkenin bir Eurovizyon şampiyonluğu bile var. O ülkedeki seçimleri, AGİT üyeleri gözlemleye gözlemleye bitiremediler.

Şimdi daha iyi anlıyorum Bakü’nün sessizliğini ve solgunluğunu. Tek renk, tek ses, bir buçuk adam… Böyle bir toplumsal yaraya onlar ilaç aramayadursunlar. Biz gelelim ülkemizdeki kaçkınlara.

İyi ki Azerbaycan gibi değiliz. İyi ki kendi halkını kaçkın kabul eden yöneticilerimiz ve halkımız yok. İyi ki bir bölgenin halkına az vatandaş, diğerine fazla vatandaş demiyoruz. İyi ki bölgesel ve dinsel ayrımcılık yapanlara aklın sesini gösteren halkımız var. İyi ki terör örgütünden kaçan halka “kaçkın” , toprağında kalana da terörist diyen bir zihniyete sahip değiliz. İyi ki bölgemizdeki bazı evleri sadece milliyeti veya inancı nedeniyle işaretleyen, taşlayan bir kültürü aştık. İyi ki tüm kürtleri Terörist gibi, hain gibi gören bir zihniyete sahip değiliz. İyi ki “BİZ” derken sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından sünni-alevi ayrımı yapmadan bahseden Cumhurbaşkanımız var. İyi ki biz de bağımsız ve işleyen mahkemeler var. İyi ki biz de Demokrasi var. Adalet var.

Demiştim on yıl önce Azerbaycan dönüşü.

Azerbaycan’da mültecilere söylenen “Kaçkınlar” ifadesinin Türk Dil Kurumundaki anlamı biraz farklı. Ancak bizdeki anlamı “kaçık” “kaçak” gibi bir şey.

Derken çalan korna sesleri ile tekrar tek derdim eve dönüş çilesi oldu. Tüm kaçaklar gibi…

Saygılarımla…

 

Sizlere son aylarda Milli Savunma Bakanlığı tarafından yapılmış açıklamaları sunuyorum.

Yılmaz, Bakanlar Kurulu'nda yapılan değerlendirmede, silahlı kuvvetlerinin öncelikle "Bedelli askerlik çıkmasa daha iyi olur" dediğini dile getirerek, şöyle devam etti:

"Çok net olarak, 'Çıkmasa daha iyi olur. Ama toplumsal bir gerçek de var. Eğer böyle bir talep olacaksa o halde sizden ricamız, isteğimiz şudur ki mümkün olduğu kadar yaş düşük olmasın, bedel de çok düşük olmasın. Yaş düşük olursa çok kimse katılır. Bedel de düşük olduğunda daha fazla kişinin başvurması mümkün olur. Mümkünse çıkarmayın, ama illa ki toplumsal ihtiyaçlarla Bakanlar Kurulu'nda değerlendirme yapacaksanız çok fazla bedel düşmesin, çok fazla da yaş düşmesin'. Bir de şunu dikkate alırsanız çok uygun olur; sözleşmeli erbaş... Sözleşmeli erbaşla ilgili 2011 yılında çıkarılan yasa kapsamında kadro miktarımız 72 bin 55 olmasına rağmen çağrıda bulunduk, gelen şu anda 4 bin 122 kişi. Yani çağırıyoruz gelmiyor. Mevcut sözleşmeli erbaşı alırken askerliğini yapmış olma şartı var. Askerliğini yapmamış olanları da kapsamda çağıralım, ola ki gelirse belli bir eğitimden sonra sözleşmeli erbaş olarak ilk dönem 3 yıl, sonra 7 yıla kadar çalıştıralım dedik. "

Yılmaz, Genelkurmay Başkanı'nın görevini hakkıyla yaptığını belirterek, "Bu geçiş sürecinde, zor davalarda kendi arkadaşlarının süreci en az hasarla atlatması için hukuk çerçevesinde elinde geleni her şeyi yaptığını Milli Savunma Bakanı olarak, her türlü talepleri cumhurbaşkanı, başbakan ve ilgililere aktardığını biliyorum" ifadesini kullandı.

Uzman jandarma okullarında geçen sürenin emeklilikten sayılmasına ilişkin çalışmaları olduğunu anlatan Yılmaz, okulda geçen sürelerin de emeklilikten sayılmasını sağlayacaklarını söyledi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 19 Kasım'da Cezayir'e giderken bedelli askerlikle ilgili sözleriyle ilgili sorulara Yılmaz, askerlerin 6 Kasım'da gittiğini ancak aralık ayında gideceklerin düzenlemeden yararlanacağını kaydetti.

http://www.haberturk.com/gundem/haber/1017945-milli-savunma-bakanindan-bedelli-askerlik-aciklamasi

Mili Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, Türkiye'de 200 bin 338 kişinin bedelli askerliğe başvurduğunu açıkladı. Yılmaz, "Biz 200 bini beklemiyorduk. Bu çok iyi bir rakam. Ve yine bir kez daha söylüyorum. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin güçlenmesi için, emniyet, güvenlik güçlerimizin, teknik imkanlarını, kabiliyetlerini artırmak için Savunma Sanayi Fonu'na gidiyor bu kaynak. Destek veren tüm kardeşlerime teşekkür ediyorum" dedi.

http://www.sabah.com.tr/gundem/2015/02/14/bedelli-askerlik-icin-200-bin-338-basvuru

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin güçlenmesi için, emniyet, güvenlik güçlerimizin, teknik imkanlarını, kabiliyetlerini artırmak için Savunma Sanayi Fonu’na gidiyor bu kaynak. Destek veren tüm kardeşlerime teşekkür ediyorum. Bu bir seçenekti. Bu seçeneği kullanmayıp da Türk Silahlı Kuvvetleri’ne bedenen katılmak istiyorum diyenlere de teşekkür ediyorum. TSK’nın hem bedenen, hem askere ihtiyacı var hemde mali olarak teknik kabiliyetlerini geliştirmeye ihtiyacı var.

http://www.milliyet.com.tr/bedelli-askerlige-200-bin-338--gundem-2013649/

***

En üstte Bizzat Milli Savunma Bakanının ağzından bu ülkenin ordusunun başındaki kişinin fikirlerini ve açıklamalarını okuduk. Görüyoruz ki, şahıs sadece bir memuriyet yapıyor. Ama kimin memuriyetini?

2015 yazında Türk Silahlı Kuvvetlerinde Yükümlü olarak görev yapan askerlerimize yönelik bir anket yapılmasını öncelikler Üniversitelerden, daha sonra Genelkurmay Başkanlığından istiyorum.

  • Baba mesleği,
  • Ailenin kişi başına düşen gelir miktarı,
  • İş ve sigorta durumu,
  • Medeni durumu
  • Evi kendine mi ait yoksa kira mı?
  • Neden bedelli askerliği tercih etmediniz?
  • Bedelli askerlik hakkındaki görüşünüz nedir?

Ayrıca Profesyonel olarak Askerlik mesleğini icra edenlere de konu hakkında bazı sorular bulunan bir anket yapılmalıdır.

  • Bedelli askerlik hakkında düşünceniz nedir?
  • Bedelli askerlikten gelen gelirden bir fon oluşturulup savunma sanayiine harcanmasını nasıl karşılıyorsunuz?
  • Askerlerinizin çeşitli gelir gruplarından gelerek toplumun homojenliğini temsil ettiğine inanıyor musunuz?
  • Bir şansınız daha olsa bu mesleği tercih eder miydiniz?
  • Bedelli Askerliğin TSK’nın ihtiyaçlarına olan etkisi nasıldır?

Benim bildiğim kadarıyla devletin gelirleri ve giderleri bir havuzda toplanır. Daha sonra bu havuzdan bakanlıklara ve kurumlara bütçe ayrılır. Bu bütçeler sayıştay tarafından denetlenir.

Hatipliğine bakılarak oy verilen bir demokrasi modelinde, Cumhuriyetin olmazsa olmazlarına saygı aynen şu an yaşadıklarımız kadar olur. Maalesef yasama ve yürütme tek elde toplanmış durumda. Yargı susturuldu. Halk ekmek derdinde. En ucuz, en yalan masalları dinleye dinleye uçurumun kenarına gidiyoruz. Oysa bu kirli sayfalara ortak olmasak. En azından üç beş satır okumuş insanlar olarak bir iki kelam mırıldanabilsek.

Desek ki; neden bedelli askerliği parayla yapılan bir hizmet olarak görüyorsunuz? Bu çağdaşlık mı, eşitlik mi? Zenginlik üstün vatandaşlık mı? Paralı askerliğe en başından karşıydınız. Ne oldu da savundunuz? Pahalı olsun, az insan yararlansın diyordunuz. Ne oldu da yaygınlaştırdınız ve 230.000 insan faydalandı? Bu kanun nasıl oldu da Anayasa Mahkemesine takılmadı? Bu kanun insanları askerlikten soğutmakla ilgili kanun kapsamında suç işlemek isteyenlere yardım ve yatakçılık yapmaktadır. Bu kanun bölücüdür ve işbirlikçidir. Bu ülke çığırından çıktı. Halk celladına aşık.

Tekrar soruyorum, kendi fikrine bile sahip çıkamayan bu Bakan kime ve neye sahip çıkabilir. Haydi dostum itiraf et!

Saygılarımla…

Bu günlerde bir infial halindeyiz. Hepimiz Tarsus’ta yaşayan üniversite öğrencisi Özgecan’ın işkence ile öldürülmesine şahit olduk. Her trajedinin arkasından çaresizce edilen laflar bize gösteriyor ki yine tedbir alınmayacak. Herkes bir taraftan bu duruma üzülürken acilen daha fazla suçlu aramaya koyuluyor. Öyle ki bu trajediyi bir malzeme yapmaktan çekinmeyen iğrençlikler bile izledik.

Peki daha fazla Özgecan’lar ölmemesi için ne yapmak lazım? Soma’da yaşadığımız acıların aynısını Ermenek’te yaşamadık mı? Hafızalarda bir yırtık lastik ayakkabıdan başka ne kaldı? Özgecan’ın katledilmesini neyle anacağız? Nihat Doğan adıyla mı? Yoksa bir üniversiteli kızın çaresizce dediği gibi dolmuşları ıslah etsek yetecek mi? Ya bir sonraki cinayetin mekanına göre orayı da ıslah mı edeceğiz? Elbette ki hayır.

Şunu itiraf etmeliyiz ki, bu tür cinayetler en modern ülkelerde de oluyor.  Bu cinayetlerin psikososyal olarak incelendiğine,  tüm dünyada olduğu gibi bizde de gözardı edildiğine inanıyorum. Bir siyasetçinin dediği gibi “Üç gün sonra unuturlar.” maalesef unutacağız. Tıpkı daha öncekileri unuttuğumuz gibi. Peki bu kez unutmadan önce şunları yapabilir miyiz?

  • Fen Bilgisi derslerinin müfredatından çıkardığımız üreme konusunu daha detaylı olarak geri getirebilecek miyiz?
  • Bayanlara özel plajlar açmaktan vazgeçecek miyiz?
  • Bayanlara rol biçmekten vazgeçecek miyiz? Oturuşuna kalkışına karışmaya son verecek miyiz?
  • Makyajlarına, giyimlerine karışmaktan vazgeçecek miyiz?
  • “Erkek ve kadın eşittir” demeye tekrar başlayacak mıyız?
  • Bayanların eğitim ve çalışma hayatına katılımına ve ekonomik özgürlüklerine engel olmayı bırakacak mıyız?

Yukarıdaki sorulara  evet dersek bir nebze son yıllarda yaptığımız hatalardan geri adım atarız. Bir de sözünü bile etmekten kaçtığımız fizyolojik gerçekler var. Bu fizyolojik gerçeklerden yola çıkarak daha mutlu ve kendine güvenen bir toplum yaratmak için yapmamız gerekenler var.

  • Kız çocuklarına ilkokulda makyaj ve saç bakımı dersi verilmeli.
  • Erkek çocuklarına ilkokulda bayanlara nezaket eğitimi verilmeli.
  • Çocuklara cinselliğin yemek ve su gibi bir ihtiyaç olduğu anlatılmalı.
  • Tiyatro sanatı ile kız erkek ilişkilerinde hayat yeniden anlatılmalı.
  • Hasta ruhlar tedavi edilmeli.

Şaka mı ediyorsun sen?” dediğinizi duyar gibiyim. Halbuki bir fatiha okusam yeterdi değil mi? Peki ben soruyorum. Bizi yaratan Yüce Allah'ın bizim Fatihamıza mı ihtiyacı var? Yoksa yaradılanı yaradandan ötürü sevmemiz yeterli değil mi? İlla cihat mı? İlla kabullendirme mi? İlla Müslümanlık mı?

Türkiye’de son yıllarda yaşanan kadına şiddet tamamen Türk erkeklerinin yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Türk erkekleri hasta yetiştirilmektedir. Sorumsuz ve savruk büyümektedirler. Ortamını buldukları zaman dişini geçirmek için saldırganlaşabilecek kadar zavallı bir durumdadır erkeklerimiz. Silah gibi kullandıkları dinleri vardır. Ne de olsa Allah ile kadın arasındadırlar.

Bizim iğrenç atasözlerimiz bile vardır. “Kızını dövmeyen dizini döver” miş. Peki oğlunu dövmeyen neresini döver? Erkek egemen anlayışına maalesef kadınlarımız boyun eğiyorlar. Çağdaş bir ülke olmaktan çıkarak yavaş yavaş bir Ortadoğu ülkesi oluyoruz. Korkarım bir süre sonra basına da bayanlara yapılan zulüm haberlerini yapmamaları için baskı yapılacak. Kısaca despotizm despotizmi doğuruyor.

Tabii ki madalyonun bir başka yüzü daha var. Bir haber yapılırken artık nasıl bir etki yaratması isteniyorsa öyle haber yapılıyor. Çok ilginç ama bir gerçeğin altını çizelim. Medya ve basında cinayetler konusunda halkı infiale sokacak olan cinayetin işleniş tarzına ait ifadelerden kaçınılırdı. Amaç toplumsal travmanın halkı çok farklı etkilememesi idi. Ama Özgecan’ın katledilmesinde bu kural işlemedi. Belki de bilerek gündemin ortasına yerleştirildi. Acaba birileri bu esnada yine bir mühendislik yaptı mı? Millet bu menfur cinayeti konuşurken gündemden ne kaçırıldı?

Sakın şu bedelli askerlikle ilgili bir takım düzenlemeler yapılmış olmasın? Ya da Suriye konusunda ABD veya İsrail ile yeni kirli bir ittifaka girmiş olabilir miyiz? Ya da Güneydoğu'da karakollarımız işgal edilmeye başlamış olamaz mı?

Özür dilerim Özgecan senden. Binlerce özür. Sakın senin katlini küçük gördüğümü düşünme. Sen çifte cinayet kurbanısın. Seni bir katilin, bir de toplumun öldürdü. Tıpkı Ali İsmail ve diğerleri gibi…

Kadınları korumak için konuşulan yöntemleri bir okuyalım. Önce o kadar ciddi ciddi fikir söylüyoruz, sonra da ne kadar trajikomik fikirler diye hayıflanıyoruz. “Taciz bütonu” da bunlardan biri. İnsanın sorası geliyor. “Gerçek misiniz?” Bırakın otobüsleri, kadınların her birine bir taciz bütonu takılsa bile nafile.

Son yıllarda sayıları artık binleri geçen kadın şiddete maruz kaldı ve bir kısmı maalesef öldürüldü. Hem de yabancı biri tarafından değil. En yakınları tarafından. Bu da şunu gösteriyor. Toplumsal bir çöküş patlaması yaşıyoruz. Eğer haberlere düşenler bunlar ise, inanıyorum ki en az yüz katı kadar gizli yaşanan acılar vardır.

Özgecan’ı öldüren katillerin üzerine giderek, onlara en ağır cezalar vererek yürürlükteki kanunlardan daha fazlasını bekliyoruz. Peki bu bir linç değil midir? Çıkmamış bir kanunu uygulamaya çalışmak ve bu konuda bizzat devletin üst düzey yetkililerinin araya girmesi linç değil midir? Peki Özgecan’ın babası da öyle mi düşündü? O, devlet büyüklerini bile utandıracak kadar insancıl bir açıklama yaptı.

Avukatlar sanığı savunmak istemediler. Kimi korktu, kimi infialin içindeydi. Sadece bir avukat “ben savunacağım.” Dedi. Bunu da şöyle açıkladı. “-Herkesin savunma hakkı vardır.

Şimdi ben o avukata sesleniyorum. Evet Sayın Avukat çık!… çık ve konuş! O zanlılardan başla tüm kadın cinayetlerinin sebebini ortaya ser!  Bu davayı yüzyılın davası yap!

Bu vesile ile tüm Emekli Assubaylara sesleniyorum. Gelin taraf olalım bu davaya. Uzak durmayalım. Canilerin hatası kesin. Suçu sabit. Biz diğer suçluları da bulalım. Azmettirenleri bulalım. Ortam sağlayanları, yardım ve yatakçılık yapanları bulalım. Beyin yıkayanlara ulaşalım.

Saygılarımla…

5253 sayılı dernekler kanununun 4. Maddesi “Türkiye Kızılay Derneği ve Türk Hava Kurumunun tüzüklerini onaylamaya Bakanlar Kurulu yetkilidir. Kamu yararına çalışan derneklerin mallarına karşı suç işleyenler Devlet malına karşı suç işlemiş gibi cezalandırılır.”der.İlgili kanunun 4. Maddesinin birinci bendinde “Yıl içinde elde edilen gelirlerin en az üçte ikisinin dernek amaçlarına harcanacağı hususuna tüzükte yer verilmesi,”der.

Şimdi aşağıda tablo ve grafikler eşliğinde bazı bilgiler vereceğim. Bu bilgiler tamamen EK’teki hesap verileri ve 2014 TEMAD Bilançosundan alınmıştır. Rakamlar teknik özellik değil bilgilendirme amacı taşıdığından kuruşlar yuvarlanmış, diğer gelir kaynakları, depozitler, gibi ayrıntı içermemektedir.

1

Herşeyden önce şunu söyleyeyim ki bence yukarıdaki yayınladığım tablo yanlıştır. Peki neden bu tablo ortaya çıktı? Neden böyle bir tablo yayınladım?

Bence Ek’teki tabloda TEMAD 2013 Gelirini ifade ederken o açıklamada yanlışlık yapmıştır. Eğer TEMAD o tablonun doğru olduğunu savunuyor ise korkarım yukarıdaki tablonun da doğru olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktır. Bunun üç sebebi olabilir.

Birincisi teknik hata.

İkincisi ise Kamu yararına yapılan harcamanın o yıl elde edilen geliri geçmesinden dolayı bir kamufle etmektir.

Üçüncü seçenek ise bizim bilmediğimiz bir kanuna istinaden yapılmıştır. (TEMAD bu konuda açıklama yapmalıdır.)

Aksi taktirde “biz kasayı dahil etmedik” denirse, yukarıdaki tabloyu kabul etmek gerekir. O zaman oturup tekrar konuşacağız.

Diğer bir ifade ile şöyle düşünün. Gelirinizin yarısı ile kamuya yardım ediyorsunuz. Kalan kısmı ile harcamalarınızı yapıp kalanını bankaya koyup seneye devrediyorsunuz. Seneye tekrar bu parayı o yıl elde edilen kâr ile toplayıp yine yarısını kamuya ayırıyorsunuz.

2

Not:2013 gelirleri aşağıdaki hesap çizelgesinde bildirilen gelirden (1.275.164 TL) Devralınan kasa (630.291TL) çıkarılarak bulunmuştur.) (2014 Gelirleri ise ilgili bilançonun ödenmiş özkaynakları toplamından (1.192.524TL) Devralınan kasa (418.950TL) düşülerek bulunmuştur. 2014 Harcamaları  özkaynaklar toplamından (1.192.524TL) 2015’e devreden dönen varlıklar (353.188TL) çıkarılarak elde edilmiştir. Hesabın kâr zarara yansımasındaki hatamın 20 TL civarında olduğu görülmektedir.

2013’te bir muhasebe değişikliği olduğunu kabul edelim. Muhasebe yönteminin değiştiğini varsayalım. Yukarıdaki tabloyu doğru kabul edelim.

3

Yukarıdaki tabloyu doğru kabul ederek bir grafik hazırladım. Bu duruma göre TEMAD son iki yıldır topladığı gelirden fazlasını harcamaktadır. Hem de 2013 yılında sadece kamu yararına yaptığı harcama, o yıl elde ettiği gelirden fazladır. 2014 yılında ayrıntı olmadığı için kamu yararına harcamayı burada göremiyoruz.

4

Grafiğe göre yazının en başında belirttiğim Kamu Yararına derneklerin harcamalarına ilişkin kanunun ilgili maddesinin ilgili bendi ile 2012 ve 2013 yılları göstergesi uyumluluk göstermemektedir.

5

Tabii ki TEMAD yönetiminin kamu yararına yaptığı bu büyük hizmeti alkışlamam gerek. Ve yine tabii ki bu harcamalar gerekli olan komisyonlarda ve kurullarda ibra edilmiştir. Sonuçta son iki yılda en az bir milyon TL’yi geçtiğini düşündüğüm bir kamu yararı gözetilmiş. (Not: 2014 yılı kamu yararına harcamaları bilmediğim için ekleyemedim.)

Dernek giderlerinin her yıl artış göstermesindeki sebebi anlayabiliyoruz. Sonuçta bir harcama yapma zorunluluğu hasıl olmuş. Kamu yararına bu kadar harcama yapmanın sebebi nedir? Acaba bizim bilmediğimiz ve sadece astsubay camiasına hizmet götüren bir çalışma kamu yararı hesabında işlem mi görüyor? Hukuksal desteklere yapılan ödemeler bu kapsamda değerlendiriliyor mu? Öyle ise büyüklüğü ne kadardır? Ya da hangi şubelere nasıl bir destek sağlandı? Acaba bir çok şube Genel Merkezden yardım istemeyi gururuna yediremezken, kendi yağı ile kavrulurken, Genel Merkez hangi kriterle hangi şubeye yardımda bulunmuştur? gibi…

6

7

Yukarıdaki tabloya ve grafiğe göre “Finansal Gelirler: 924.177 TL” acaba bu hesap hangi finansal geliri temsil ediyor? Bunun iki sebebi vardır.

Birincisi ve akla en yatkın olanı bu gelir kalemi teknik bir hata sonucu 2011 ve 2012 yılında bilançoda görülmüştür. Gelen bağış ve yardımların bir kısmı bu kalemde toplanmıştır.

İkincisi O yıllarda aidat, bağış, devlet desteği, işletme gelirleri dışında böyle bir gelir oluşmuştur. (Böyle ise detaylı anlatılması gerekir.) Bu ahvalde hepimizin şapkamızı önümüze alıp düşünmesi gerekir. TEMAD’a muvazzaf ve emeklilerden destek yağdığını söyleyemeyiz. İlgili yılda zaten yardım ve bağış olarak gösterilen rakam sadece 48.000 TL kadardır.

Finansman gelirleri benim muhasebede sık duyduğum bir terim değil. Finansman giderlerini duydum ama finansman gelirleri konusunu ve bu başlığın neden sadece 2011 ve 2012 yılında ve birbirinden çok farklı rakamlarda olduğunu açıklamak gerek.

Yukarıdaki grafikteki verilerin 2013 ve 2014 karşılıklarının yerlerine oturması gerek.

8

Yukarıdaki tabloda soru işareti olan yerlerin cevabını da vermek gerekir kanaatindeyim.

Sonuç:
  • TEMAD 2011 ve 2012'de bir maddi destek yakalamıştır. Bu destek her ne kadar azalsa da devam etmektedir.
  • Böylesi şaşırtıcı bir grafiğe sahip TEMAD’dan açıklama beklemek gayet normaldir. Üyeleri sormadan TEMAD’ın bilgilendirmesi normal olandır.
  • 2012 Yılı gelirlerindeki finansman gelirlerinin açıklanması gerekmektedir.
  • 2013 ve 2014 yıllarının hesapları konusunda da eskisi gibi daha anlaşılır ifadeler kullanılması zor olmasa gerekir.
  • 2013 ve 2014 Kamu yararı harcamaları konusunda TEMAD web sitesinin sosyal projeler sayfasında merakların giderilmesi gerek.
  • TEMAD artık sigorta şirketi olan bir dernektir. Atık yağ toplama şirketi vardır. Gezi ve toplantı gelirleri elde etmektedir. Bizler bu konularda ilgililerin gerekli denetleyici ve gözetleyici çalışmalar yaptığına inanmak istiyoruz. Bu inancımız TEMAD bilançolarının şeffaflığı ile destek bulacaktır.
  • TEMAD’a açıklamış olduğu bilanço nedeniyle teşekkür eder, başarılar dilerim.

Yukarıdaki basit tabloları tamamen kaynak gösterdiğim hesap cetvellerinden ve 2014 bilançosundan açıkladım. Bu bilgiler gerçeği yansıtmıyor ise açıklama yapılmasını önemle duyururum. 

Saygılarımla…

 

KAYNAKLARIM9
10
11

Demokrasi demokrasi deriz de barajlardan bir türlü vazgeçmeyiz. Türk Silahlı Kuvvetleri de Profesyonelleşme, profesyonelleşme der durur. Ancak radikal değişimleri bir türlü yapamaz. Acaba hep zülfiyare dokunmaktan mı  korkar?

Ya da daha detaylandırırsak, şu profesyonelleşme denilen şey hemen bir kurmayın önüne atılır da öyle mi hazırlanır bilinmez. Ama bildiğimiz şey profesyonelleşme konusunda tek yapılan bol bol uzman erbaş almak. Mesleki şartlar iyileşmedikçe, insanlar kendi mesleği ile barışık olmadıkça gerçek profesyonelleşme olmaz.

Profesyonel ordularda, insanların önüne aşılabilir hedefler koymak lazımdır. Ümitler vermek, bu ümitleri verirken artık insanların doğru bilgiye çabucak ulaştıkları gerçeğini de kabul ederek doğru yönlendirmek lazımdır. Profesyonelleşmek için daha önce çekilmiş olan setleri kaldırmak gerek. Sonuçta ekmek bile lokma lokma yeniyor.

Eğer TSK profesyonelleşecek ise mevcut profesyonel ordumuzun yaşadığı olumlu veya olumsuz tecrübelerden istifade edilmelidir. Ordumuzun en büyük profesyonel meslek grubu olan Assubayların en büyük şikayeti hiyerarşinin kendilerini izole etmesidir. O halde Assubaylardan başlayarak profesyonelleşmeliyiz.

Subay yetiştiren okulların ana kaynağı Harp Okullarıdır.  Bu durum tekilci ve hakim sınıf yaratmaktadır. Oysa iyi bir komuta kademesine sahip olmak için objektif bir değerlemeden geçmek gerekir.

Subaylarımızın ana kaynağını; Harp Okulları, Assubaylar ve diğer fakülteler oluşturmaktadır. Bu kaynaklardan Harp okullarının sayısı indirgenmeli, astsubay ve Fakülte kaynaklı subay sayısı arttırılmalıdır.

Assubayların yönetim kademesinde temsil edilmesine yönelik çalışmalar bulunmaktadır. Ancak bu çalışmalar tamamen sübjektif kriterlere bağlı ve yasalarla güvence altında değildir. Hatta dahası yetkisiz, ama komutan odasına yakın odaya bir astsubay yerleştirip “oldu da bitti maşallah” diyerek bir on yıl geçti. Bu bağlamda eleştirmek kolay. Peki ne yapmalıyız? Yüksek Mühendis/Yüksek İdare adı altında Astsubay kadrosu oluşturulmalı, Alay ve eşidi yapılanmalarda bir Yüksek Mühendis Astsubay, bir de Yüksek İdare Astsubay kadrosu oluşturulmalıdır. Bu kadro komuta yönetim kademesinde danışmanlık görevi yapmalıdır.

Subay yetiştiren Harp Okulları öğrenci kaynağı olarak;  Üniversite Giriş Sınavı ve Askeri Meslek Yüksek Okullarından kontenjan dahilinde almalıdır. Askeri meslek Yüksek okulu mezunlarının en başarılı ilk yüzde yirmisi Harp okullarının üçüncü sınıfından itibaren derse başlatılmalıdır. Diğerleri Astsubay olarak atanmalıdır. Personel temininde kalitenin devam etmesi açısından Askeri okullarda genel eleminasyon psikolog rehberlik eşliğinde daha detaylı yapılmalıdır. Örneğin genel yapısı askerliğe elverişli olmadığı tespit edilenler veya başarı kaydedemeyenler bu çağlarda meslekten uzaklaşmaları sağlanmalıdır.

Profesyonel Ordu Personel Kaynakları Şeması

image01

Assubaylık üç dikey hiyerarşik kategoriye ayrılmalıdır;
  1. Yüksek Mühendis Assubaylar / Yüksek İdare Assubaylar
  2. Mühendis Assubaylar / İdare Assubaylar
  3. Sınıf Assubayları
Yüksek Assubaylar aşağıdaki şartlara haiz olmalıdır.
  • Lisans mezunu
  • Kd.Bçvş. rütbesinde
  • Objektif seçim (Sınav+Sicil)
  • Kadroları Alay veya eşidi birlik sayısına göre mühendis ve idare olarak iki kadro belirlenmeli
  • Görevi: Komuta katına personelin sosyo ekonomik durumlarının ve çalışma şartlarının kanunlar nezdinde iyileştirilmesi için yapılması gerekenleri derleyip toparlamak ve danışmanlık yapmak. Bu konuda personelden gelen gayri resmi veya resmi başvuruları değerlendirerek komutana teklif sunmak.
  • Rütbesi “Kara Yüksek Mühendis Assubay Kıdemli Başçavuş” Veya “Hava Yüksek İdare Astsubay Kıdemli Başçavuş”  gibi…
Mühendis/İdare Assubaylar aşağıdaki şartlara haiz olmalıdır.
  • Lisans mezunu.Branşlara göre Mühendislik veya işletme bölümü bitirme şartı aranmalıdır. Bu personelin bu eğitimi görmesi için üniversiteler ile kontenjan ve müfredat anlaşması yapılmalıdır. Özellikle haberleşme, makine, elektronik, yapı, endüstri, gıda, ulaşım mühendislikleri ve işletme, iktisat, hukuk, eğitim, yabancı dil fakülteleri (lisans eğitimini tamamlayınca rütbe olarak derece ve kademe yükselme yılı kadar kıdem yükseltilmesi)
  • Görevleri: Atölye şefliği, Bölüm amirliği, Levazım amirliği, Vardiya amirliği, branş öğretmenliği, Yabancı dil Öğretmenliği, Sosyal tesis müdürlükleri, Karargah idari işler müdürlükleri, Personel İdari işler Müdürlükleri, Maliye, Levazım büro amirlikleri, Takım Komutanlıkları, Hukuk komisyonları
  • Rütbesi “Kara Mühendis Assubay Kıdemli Başçavuş”  Veya “Hava İdare Astsubay Kıdemli Başçavuş” gibi…
  • Sorumlulukları : İhtiva ettikleri görevler kapsamında asgari bölük komutanına karşı sorumludurlar. Bu göreve yükselen assubaylar ilk üç yıl asistanlık yapmalıdır.
  • Özlük hakları: Rütbesindeki bir assubayın özlük haklarına ilave olarak Komutanlık Tazminatı alırlar. Her yıl Mühendis ve İdare Astsubayların sınava girenlerinin yüzde beşi açılmış olan subaylığa geçme sınavından başarılı sayılarak Üsteğmen rütbesinden göreve başlarlar. Bu sınavlara 35 yaşına kadar girilebilebilir. Bu meslek grubunun Sendikaya üye olma hakları vardır.
  • Amaç: Assubayların kendi aralarında yürüttükleri usta çırak saygı sevgi ilişkisine dayalı hiyerarşinin daha maddi hale getirilmesi gerekir. Mesleki bilgi ve kapasitenin artması yönünde isteğin cazip kılınması yönünde maddi ve manevi kazanımları olan bir sistem gereklidir. Bu nedenle böyle bir yapılanmaya gerek vardır. Personelin akademik eğitim alma isteğini arttırır.
Sınıf Assubayları aşağıdaki şartlara haiz olmalıdır.
  • Askeri Meslek Yüksek Okulu’nu başarı ile bitirmiş olmaları gerekir.
  • Görevi: Şu an ki muharip ve yardımcı sınıf branşlardaki görevlerini icra ederler.
  • Rütbesi “Kara Muhabere Assubay Çavuş” Veya “Hava İkmal Kıdemli Çavuş”  gibi…
  • Sorumlulukları: Kendi brimlerinde ilgili komutanlık emrinde çalışırlar. Çalışma tertiplerini Mühendis Astsubay veya İdare Astsubay hiyerarşisinde düzenlerler. Sorumlu oldukları cihaz ve ekipman ve görevler vardır. Nöbet ve vardiya görevleri vardır. Çalıştıkları kadrolara vekaleten Uzman Erbaş veya Sivil Memur da atanabilir. İhtiva ettikleri görevler kapsamında asgari bölüm amirlerine karşı sorumludurlar.
  • Özlük hakları: Rütbeye dayalı olarak özlük haklarını alırlar. Assubay görevlerde çalıştırılan sivil memur ve Uzman erbaşlar kendi statülerinde özlük hakkı alırlar. Uzman Çavuşlar belirli bir süre sonunda istekleri halinde, Komutan, Yüksek İdare ve Mühendislerin sicili ile assubaylık yeterliliğini kazananlar Assubay olarak nasbedilirler. Akademik kariyerlerini tamamlayanlar da otomatik olarak hak ettikleri intibaklara atanırlar. Sivil Memurlar rütbeye haiz olmadıkları için kesinlikle bu hiyerarşinin dışında tutulur. Zaten Sivil memurların kendi sendikal organizasyonları vardır. Ayrıca 657 sayılı kanuna tabiidirler. Sınıf Assubaylarının Sendikaya üye olma, sendika temsilcisi olma hakları vardır.
  • Amaç: Assubayların kendi aralarında yürüttükleri usta çırak saygı sevgi ilişkisine dayalı hiyerarşinin daha maddi hale getirilmesi gerekir. Mesleki bilgi ve kapasitenin artması yönünde isteğin cazip kılınması yönünde maddi ve manevi kazanımları olan bir sistem gereklidir. Bu nedenle böyle bir yapılanmaya gerek vardır. Personelin akademik eğitim alma isteğini arttırır.
Uzman Çavuş Sistemi

Uzman çavuş sistemi, Türk silahlı kuvvetlerinin ihtiyaç duyduğu alanlarda en az lise mezunu kişilerden oluşturulmuş profesyonel asker kadrosudur. Lise mezunu olmayan fakat ustalık belgesi olanlar da bu branşlara direk atanabilirler.

Subay ve Assubaylar gibi emeklilik şartlarına haizdirler. Her yıl uzman çavuşların yüzde yirmisi Astsubay kadrolarında görev yapmak için yükseltilmelidir. 35 yaşına kadar Assubaylık sınavlarına girebilirler. Assubay olarak Kd.Çvş. Rütbesinden göreve başlarlar. Lisans eğitimlerini tamamlamaları halinde de Mühendis ve İdare kadrolarına direk geçebilir aynı zamanda tıpkı Assubaylar gibi Subay sınavlarına girmeye hak kazanırlar. Uzman Çavuşların Sendikaya üye olma, sendika temsilcisi olma hakları vardır.

Uzman Onbaşı Sistemi

Uzman Onbaşı Bulundukları branşlarda TSK lerinin standartlarında onbaşılık şartlarına haiz Uzman erlerin gireceği sınavlardan geçerek askerlik işini bir yaşam stili, bir meslek olarak görmek isteyenlerin bulunduğu rütbedir. Güvenlik sertifikasına sahip olanlar ve kalfalık belgesi olanlar ihtiyaca göre direk Uzman onbaşı olabilirler. Onbaşılık rütbesinde bekleme süresi 24 aydır. Uzman çavuşluk sınavına girmezlerse veya girip başarı gösteremezler ise terhis edilirler.

Uzman Er sistemi

Uzman Er askerlik sanatını öğrenip yaşam biçimi yapmak isteyen her Türk gencinin müracaat edeceği bir sistemdir. Süresi 12 ay yükümlü+12+12 aydır. Bu süre zarfında Onbaşı olamayan veya olmak istemeyenler terhis edileceklerdir. Bir kişi iki defadan fazla uzatma yapamayacaktır. İhtiyaç fazlası erler  yükümlülük sonunda terhis edilecektir. Uzman Er olarak kalmak isteyenlerin imzalayacakları sözleşme en fazla iki dönem uzatılabilecektir. Bu sisteme giriş için aranan şart teknik olmaktan ziyade, geceli gündüzlü kışla da geçen askerlik yaşam stiline uyum sağlamaktır.

Evlilik, kışla dışında yaşama isteği gibi nedenlerden oluşabilecek iş kayıpları idarenin tek taraflı sözleşmeyi feshetmesi için yeterli olacaktır. Çalıştıkları süre sosyal güvenlik şartlarını kapsamaktadır.

Yükümlü Er ve Erbaşlar

Yükümlülükteki temel amaç Askerlik mesleğinin temelini öğrenmektir. Daha sonra gerekli görülen profesyonel birliklere ihtiyaca göre dağıtım yapılarak, stajyer olarak yükümlülük görevlerini tamamlamaktır. Terhis esnasında kendilerine verilen yedek görev emirleri, yetenekleri kapsamında hazırlanıp yedeklik kontrolüne ve tatbikat görevine çağırılmalıdırlar.

image02 

Profesyonelleşmek sadece profesyonel kişilerle çalışmak değildir. Profesyonelleşmek demek maksimum fayda gözetmek demektir. Maksimum fayda çağımızda teknolojiyi en iyi kullanmak ile gerçekleşir. Yüksek fiziki yeterlilik askerlik mesleği için artık birinci sırada gelen bir özellik değildir. Bu kapsamda TSK içinde fiziksel engelliler de görev alabilmelidir. Özellikle santrallerde,  sosyal tesislerde toplumumuzun bu kesimi için de çok görev alanı vardır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Teknoloji ile işbirliğinde en önemli görev komuta heyetine düşmektedir. Özellikle personel eğitiminin akademik seviye ile sağlanması karşılıklı faydaya dayalı bir anlayış geliştirilmesi gerekir. Üniversiteler, araştırma kuruluşları, sivil toplum örgütleri ile işbirliği yapılmalıdır.

Yedeksubaylık çok daha dar kapsamda değerlendirilmelidir. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetlerinin zaten Lisans mezunu olan, yıllarını Türk Silahlı Kuvvetlerine vermiş bir çok Astsubayının Asteğmenin astı olması gerçeği acıtıcıdır. Bu rütbe temininde güçlük çekilen bazı branşlara indirgenmelidir. Doktor, Bilişim mühendisleri gibi…

Asıl görevi merkeze koyabilmek adına kafa karıştırıcı, halkın tepkisini çeken alanlardan uzaklaşılmalı, vesayete dayanan, kurumsal eşitlik ilkesine uymayan ticari ve siyasi yapılanmalardan uzak durulmalıdır. Geçmişte kurulmuş olan bu tür yapılanmalara son verilmeli, bunu bir kazanım olarak görmenin bir vesayet anlayışı ile çıkar ilişkisi içinde olanların dayanışması olduğu unutulmamalıdır. Bu kapsamda OYAK rehabilite edilmeli, tamamen yardımlaşma sandığı kadarı TSK komuta kademesi içinde kalmalıdır. Aidatlar adaletli toplanmalı ve hak sahiplerine adaletli ödenmelidir. OYAK tüm mesaisini buna harcamalıdır. Diğer iştiraklerin hepsinden vazgeçilerek, fon yönetimi ile üyelerin katılımı ve hakları daha hakkaniyetli ve reel yönetilmelidir. Geriye dönüp bakıldığında zaten iştirak gelirlerinin çok az ve suistimale açık olduğu görülecektir. Askeri birliklerdeki kolaylaştırıcı sosyal ve alışveriş merkezleri bu saydığımız konulara dahil edilmemelidir.

Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye Cumhuriyetinin ve onun ilkelerinin Silahlı Kuvvetleridir. Bu özelliklerini kaybedince tamamen belirli bir iktidarın muhafız ordusu haline gelir.

SENDİKAL ORGANİZASYON

Asker şahısların rütbe ve statüleri çeşitlilik gösterse de, toplumsal beklentileri aynıdır.

Bu maksatla askeri birliklerin içine rütbe ve statüye dayalı sendika sokmak bomba sokmak gibi bir şeydir. Nitekim uygulayıcı ülkeler de bu görüşle yola çıkmış ve “Profesyonel Asker Sendikası” adı altında toplanmışlardır. Bizlerin sendikalardan beklentilerimiz diğer kamu görevlilerinin sendikal beklentileri ile doğru orantılıdır.

Eğitim personeli, Sağlık personeli ve 657 sayılı Devlet Memurları Sendika şemsiyesi altındadır. Biz 926 sayılı kanuna bağlı personelin de bu şemsiyenin altına girmesini istiyoruz. Ancak nasıl 657 sayılı kanunda bazı personele sendikal kısıtlama getirilmiş ise yine, 926 sayılı kanun kapsamına da benzer kısıtlama getirilebilir. Bu kısıtlama İlgili Profesyonel Asker Görev dağılımının Yönetim kadrosuna getirilmelidir.

Günümüzde sendikacılık bir takım ithamlar altındadır. Bu ithamları inceleyip önemli bir konu olan Devletin Güvenliği görevini üstlenenlerin sendikasını bir takım marjinal veya siyasi grupların odak merkezi yapmamak adına tedbirler almak gereklidir. Bu kapsamda Askerin Sendikası da disiplinli olmak zorundadır. Bu kapsamda Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yaşatılacak olan sendikal faaliyet tek bir sendika ile sınırlandırılması gerekmektedir. Olağanüstü durumlar ve savaş hallerinde sendikanın işlevi kanun koyucu tarafından kısıtlanabilmelidir. Sendika çatısı altında yapılacak her türlü kanunlara aykırı girişim konusunda yönetici ve temsilcilerin azledilmesi ve yasal sonuçların şahıslara yansıtılması, sendikal organizasyonun bu olaylardan zarar görmemesi sağlanmalıdır. Asker sendikalarının grev hakkı barış zamanında olmak kaydıyla ve ekonomik gerekçelerden doğan anlaşmazlıklarla sınırlanmalıdır. Ancak sosyal ve iş güçlüğü konusunda kanunlar çerçevesinde bağımsız iş mahkemelerinde taraf olabilmelidir.

Yukarıdaki yazdığım yazı profesyonel ordu modelinin personel rejimine benim yaklaşımımdır. Kimseyi veya bir grubu temsil etmiyorum.

Saygılarımla…

TAS-SEN’imiz bir doğum sancısı ile vukuu buluyor. Çok yakın zamanda yasal girişimlerimizi yaparak Anayasanın bizlere verdiği sendika kurma hakkını elde edeceğiz. Bu esnada tabii ki her şey kendiliğinden olmuyor. Bir çeşme veya pınar bulmadık. Tüm çalışmalar el yordamıyla güçlükle de olsa yürütülüyor. Yaşanan güçlükleri bir Allah biliyor bir de yaşayanlar… Keşke TEMAD Genel Başkanı ve Yönetimi de bir omuz verseydi de her şey daha kolay olsaydı.

Bu bağlamda gönüllü öncüleri olmaktan gurur duyduğumuz Asker Sendikalarının, arkasına yaslanacak, oturup “hooohhh” diyecek bir zamanı olmayacaktır. Sendikal organizasyonun kurulması ile devletimizin gözbebeği Silahlı Kuvvetlerimiz de bir takım şaibelerle karşı karşıya kalmayacaktır.

Peki tüm bu meşakkatler neden? Sendika ağası olup baş köşeye geçip kasılmak için mi? Önemli adam olmak için mi? Sarı sendika olup tüyü bitmemiş yetimin hakkına göz koymak için mi? Baki olan kubbede hak yolunda bir adımdır Sendika sevdalılığı… Sendika çalışma hayatını düzenleyen etkenlerin en önemlisidir. Emeğin veya işgücünün temsilidir. “Emekliler bunun neresindedir?” Diye soranlara bir soru da biz  soralım. Patronların sendikası yok mu? Günümüzde emekli de artık bir zamanlar emeğini verdiği devlete veya sigorta olduğu kurumlara karşı sendikalaşmaktadır. Çünkü hayat devam ettikçe işgücü ve emek savunuculuğu devam eder. Cebinde sefer görev emri duran, kendisine savaş zamanında verilecek görev için hazır olması istenen her Türk vatandaşı, bu ülkeye kaynak sağlayan her tür örgüt (Ev hanımları dahil) sendikal hakka sahiptir. Sendikanın olmadığı yerde köleleşme ve sömürü olur.

Bu bağlamda sendikanın en büyük ve ana görevlerinden biri TMK’nın yeniden yapılanması olmalıdır. Assubaylar bir kurumun insan deposu olarak görülmemelidir. Assubaylar branşları olan ve o branşlarında uzmanlaşmış bireylerdir. Her subay gibi Assubayın da rütbesi vardır. Mevcut TMK ile Subayların aldıkları rütbeleri beraberinde yetki ve makam getirirken, Assubayların aldıkları rütbeler maalesef bir ağacın yaşını gösteren halkalardan başka bir şeye benzememektedir.

Sendikalaşmak demek ağacın gölgesinde toplanmak demek değildir. Sendikalaşmak demek, profesyonelleşmek, verimliliğin sorgulanması, ortak faydaların arttırılması için çaba göstermek demektir.

Kısacası Asker Sendikalarının yapacağı çok iş var. Sendika bir profesyonel askerin anasının ak sütü kadar helaldir. Sendikaya karşı çıkan meslektaşlarımız beyhude endişe taşımaktadırlar. Çünkü sendika ile TEMAD hiçbir zaman kıyaslanamaz. Hatta gün gelecek TEMAD, TESUD, EMUZDER, EMUJAD yönetimleri sendikaların işlevselliğini destekleyen, tecrübelerinden faydalanılan kurumlar olarak daha da etkin olacaklardır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin modernizasyonu, profesyonelleşme gibi konular TEMAD’ın,  TESUD’un, EMUZDER’in, EMUJAD’ın tecrübesinde ve Sendika’nın talebinde saklıdır.

Profesyonelleşme yolunda giden Türk Silahlı Kuvvetlerinin izleyeceği yolu, kendi profesyonelleri göstermelidir. Aksi taktirde maalesef bir Lejyoner Ordusu oluruz. Seksenli doksanlı yıllarda siyasilerin arka bahçesi haline gelen Kamu İktisadi Teşebbüslerine yapılan en büyük haksızlık, çalışanlara ve yöneticilere rağmen yapılan uygulamalardır.

Sendikal hareketin çığ gibi büyüyerek, tüm çalışan ve emekli Profesyonel Askerlerce kucaklanacağına olan inancım tamdır. Ankara’da 1 Kasım 2014 tarihinde gerçekleştirilen TAS-SEN çalıştayına destek veren Sivil Memur, Uzman Jandarma Erbaş ve Uzmanlar derneklerinin temsilcilerine bu tarihi güne katkı sağladıkları için derin bir şükran ve minnet borçluyuz. Bizler hep kendi içimizde yoğruluyormuş gibi görünsek de aslında Türk Silahlı Kuvvetlerinin tüm emekçilerinin sorunlarını bilen, onlarla iç içe mesai yapmış kişiler olarak, o meslek mensuplarının Emekli Assubaylara bıraktığı bir misyon vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri emekçilerinin sayı çokluğu itibarıyla ana unsuru olan Emekli Assubaylar bu misyonu üstlenip gereğini yapmak zorundadır.

Biz, TAS-SEN gönüllüleri olarak bu hareketin büyümesinden, bizden daha maharetli eller tarafından daha yükseklere taşınmasından zevk duyarız. “Ben” yok. Biz varız. 

Saygılarımla…

 

Hayat yapraklarımızın önemli bir muhasebe günü olan yeni yıl başlangıçlarından birindeyiz. Geri dönüp bakmak ve ilerisi için hesap yapmak.” Ne kadar inandırıcılıktan uzak bir cümle değil mi? Aslında hiç kimse öyle ciddi bir muhasebe ya da plan yapmıyor. Sadece böyle konuşuyor.

Tek yaptığım şey var. Ummak ve korkmak.

Bir alkış, bir aferin, birkaç kuruş…

İçten gelen sesi kandırmak. Onun gönlünü yapmak. Birşeyler düşünüyormuş gibi görünürken korkularını ve kaygılarını en üst seviyede kendine kalkan edinmek.

Tedbir, tedbir, tedbir…

O kadar çok tedbir alıyorum ki, neredeyse artık ağzımdan çıkan sözler dolambaçlı yola döndü.

Bir saklambaç oyununda ebe olmamaya çalışan çocukların tedirginliği kadar tedirginlikler bile ağır geliyor gitgide…

Ama gerçekler kaçtıkça insanın üzerine geliyor. Her köşe başından karşıma çıkıyor. Sanki bir aynalı labirentteyim. Her yere bakınca kendimi görüyorum.

Vazgeçmek ağırlaştıkça, akıl gözümü sıkı sıkıya kapatıyorum. Oysa mezarlıklar ve hastaneler de var.

Yazmak, yazmak… Alabildiğince yazmak. Kitaplar doldurmak. Kime? Niçin?

Yazabiliyormusun yüreğinden kopup gelivereni? Ya da korkusuzca, ya da beklentisizce?

Hayır ise cevap, ne yazıp duruyorsun? En baştaki sarmalı yaşamak için mi? Alkış, nam, para…

Yoook… “Evet” ise yaz! Ama nereden başlayacaksın ki?

Uzar gider bir derinlik yakalama isteği. Ama umutları yazmak daha kolaydır. Orası bir cennet bahçesi gibidir. İyilikler ve güzelliklerle dolu dilekler…

Oysa, cesur olsam alabildiğine… Kapımı çalınca polis, titremese dizimin bağları…  Gerçeği söylerken doktor, boncuk boncuk terlemesem. Sevmediğim birini severmiş gibi yapmasam. Ceketimi alıp çekip gitmeyi becerebilsem. “Sen haksızsın adamım” desem makamına aldırmadan. Onun bana baktığı gözle ona bakabilsem.  Övünebilmesem bana ait olmayan başarılarla. Trajikomediye gülmesem. Gerçek bir hayatı tiyatro sahnesine fazla benzetmesem. Seyircilerin zekasıyla alay etmesem. Azıcık kendime saygım olsa…

Yeni yılınız kutlu olsun.

Hey gidi yıllar!.. Ömür su gibi akıp gidiyor. İnsan maziye bakınca hemen geri gelesi geliyor. Ne kadar köhnemiş ve eskimiş olursa olsun hafızalarımızda dün gibi… Bizler çocukken, büyüklerimiz çektikleri sıkıntıları şöyle açıklarlardı; “Geleceğimiz için” “Çocuklarımız için” Değil mi?..

Artık o sıkıntılı günler geride kaldı. Bakkaldan bir koşu gidip mum alan çocuklarımız yok şimdi. Gaz yağı da satılmıyor. “İmece” sözcüğü bile ölü kelimeler listesine eklendi. Fakirliğin tanımı değişti. Hastalıklar bile eskiden fakirlikten yokluktan kaynaklanırdı. Şimdilerde varlıktan kaynaklanıyor. En yaygın hastalık  “obezite.

Şimdi bizim de çocuklarımız, hâttâ torunlarımız var. Hâttâ sadece bizim mi canım, tüm arkadaşlarımızın, akrabalarımızın çocukları ve torunları var. Hâttâ yurt dışında akraba ve dostlarımızın da… Değil mi?

Ama bizim akrabalarımız hep Avrupa’da. Bizim Libya’da, Afganistan’da, Irak’ta, Suriye’de akrabamız yok. Oradakilerin çocukları veya torunları tabii ki vardır. Ama bize uzaklar değil mi!.. Gerisini siz tamamlayın da ben de konuma döneyim.

Birinci Dünya Savaşının çıkışını bize tarih kitaplarında anlattıklarında garipsemiştik. Bir Avusturyalı ile bir Sırplının tetiklediği savaştı sözde. Günümüzde gelişen olaylara bakınca bahane aynı ise bir milyon kez dünya savaşı çıkmalı idi. Tıpkı Birinci Dünya Savaşının perde arkası şartları maalesef günümüzde doğmuştur.

Tabii ki tarih ileride yaşananları bahsedecek ama ben sizlere bugüne kadar yaşananlardan yola çıkarak bir tarih yazayım.

Soğuk Savaşın 1987’de sona ermesinden sonra Rusya maalesef tekrar eski gücüne ulaşamadı. Böylece ABD tek başına dünyanın jandarmalığını eline geçirdi. İstediği ülkede kendi menfaatleri doğrultusunda operasyonlar yaptı. Dün sevdiklerini bugün cezalandırdı. Kaddafi tam yolcu uçağı düşürme ambargosunu delmişti. Fransa, İtalya gibi ülkelerde büyük törenlerle karşılanıyordu ki birden yok edildi. ABD, İran politikası ile bölgedeki işbirlikçilerinin sadakatini sınadı. Gücünü test etti. Irak’ı işgal ederek kendi coğrafyasından binlerce kilometre uzakta bir nevi tatbikat yaptı. Tüm bunları dünyanın gözü önünde yapıyor ve karşı çıkanları tartıyordu. Her zaman olduğu gibi en çok muhalefeti Rusya yapıyordu. Amerika’nın alelacele yaptığı renkli devrimler Rusya’nın komşu ülkelerinde tutmamış görünüyordu. Sınırlarının yanı başındaki akraba Rusya’nın gölgesinde olan Gürcistan, Ukrayna, Türkmenistan, Kırgızistan, Özbekistan, Kazakistan gibi ülkelerde ABD yanlısı yönetimler tutunamıyordu. O nedenle Rusya kaçınılmaz bir şekilde ABD ile karşı karşıya kalıyordu. Hükümranlık savaşı öyle ya da böyle, diplomasi alanında çok kuvvetli devam ediyordu. Amerika için son noktayı koyma, prestij düzeltme, avantaj kazanma gibi değerlendirilen gelişmeler Rusya için ölüm kalım savaşı gibidir. Amerika’nın Doğu Avrupa ve Karadeniz bölgesinde itibar kaybına tahammülü yoktu.

Kırım her zaman Avrupa ve Rusya için önemli olmuştur. Bugünkü durumundaki Avrupa da ABD için bir hayat damarıdır. ABD kültürü sonuçta Avrupa kökenlidir. Rusya’nın eline geçen Kırım Avrupa için Kuzey Güney hattında önemli bir kalenin kaybedilmesi anlamına gelir. Nitekim bu yarımadada yedi büyük havaalanı, Avrupa’nın içlerine kadar inebilecek kocaman deniz filosu mevcuttur. Hava trafiği, Karadeniz’in kontrolü, boğazlar, hâttâ Tuna boyu Kırım’dan kontrol edilebilir. Kırım Rusya’nın eline geçtiğinde Rusya yaşanan diplomasi savaşında büyük bir güç kazanacaktır. Nitekim Rusya diplomasi ile yapamadığını, nüfusa dayalı bir oldu bitti ile kapatmak istedi. Kırım’ı bir gecede ilhak etti.

Savaş o zaman başlamıştı. Bu savaşın yayılıp bölgesel, hâttâ küresel bir hal alması maalesef an meselesidir.  Ukrayna üzerinde baskılarını arttıran ve Kırım’ı ilhak eden Rusya, enerji koridorlarına alternatif arayıp Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmak isteyen Avrupa ülkelerini oldukça tedirgin ediyor. Rusya’ya alternatif yollar geliştiren Avrupa; Irak, İran, Türkmenistan ve Azerbaycan’dan petrol ve gaz boru hatlarını elinde bulunduran Türkiye ile iş birliği yapmak yerine bölücü tehditleri destekliyor. Türkiye’nin bölgede ikinci bir Rusya olmasından endişe eden Amerika ve Avrupa Ortadoğu ve Anadolu coğrafyasında maalesef yeni harita çizdiler. Bu haritayı Türkiye’nin kabul etmesi mümkün görünmüyor. Mevcut iktidar veya gelecek iktidarları aşan global bir savaşın ortasında kalan Türkiye asimetrik saldırıları karşılayacak güçten hızla uzaklaşıyor. Kendi içinde kuvvetli görünse de, dış güçlerin oyunlarını boşa çıkarma adına yaptığı açılımlar süreç uzatmaktan başka işe yaramıyor.Türk hükümeti yaşanan gelişmelerde ABD’nin Ortadoğu’daki partneri olan İsrail ile birlikte düzenlemeye gitme konusundaki ısrarına din kartını masaya koyarak cevap veriyor. Radikal bile olsa tüm İslami örgüt ve yapılanmaların dikkatini coğrafyaya çekmeyi başardı. Böylece ABD Ortadoğu’da bir oldubittiye giderse bataklığa saplanacaktı. Türkiye bunu başarmış görünüyor. Bugünkü şartlarda İsrail’in ortadoğu’da aktif olması kendisi açısından hezimet olur.

Tabii ki dünya Coğrafyası sadece Türkiye,Rusya ve Ortadoğu ile sınırlı değil. Dünyanın çok değişik yerlerinde yine değişik adlar altında bir çok hegomonya savaşı sürüyor. Kuzey Kore kendini halen savaş durumunda tutan bir ülke. ABD Küba ile ilişkilerini düzelterek olası bir hataya meydan vermemek ve kendi evinde avlanmamak istiyor. Pasifik bölgesinde durum Amerika’yı gafil avlayacak gibi. Olası bir küresel savaşı sinsice bekleyen tek ülke var, Çin. Çin’in nüfusu bir milyar dört yüz milyona dayanmıştır. Sadece Rusya sınırında işsizlik sorunu yaşayan on milyon Çinli mevcuttur. Rusya’nın geniş coğrafyası ve yer altı kaynakları Amerika kadar Çin’in de ağzını sulandırmaktadır. Çünkü Rusya’nın toplam nüfusu Çin’in 1/10’u kadardır. Çin Rusya’dan enerji satın alan bir ülkedir.

Maalesef tarih bir aşamayı daha kaydetti. Rusya ve Türkiye Petrol boru hatları konusunda bir anlaşma yaparak Güney boru hattı projesini hayata geçirdiler. Hâttâ Putin ileri giderek, bu hattın adının Türk Hattı olmasını bile teklif etti. Çünkü tarihi ve çok kritik bir isteği gerçekleşiyordu. Enerji koridorlarını kontrol edecekti. Ama bunun karşılığında Türkiye’ye ne vermişti? Bölücü saldırılara karşı korunma sözü mü? Amerika’nın ve Avrupa’nın baskılarına rağmen Rusya ile yapılan bu anlaşma ne kadar gerçekçidir? Elinde tamamen Amerikan sisteme dayalı ordusu bulunan Türkiye ile Rusya nasıl bir askeri iş birliği yapabilirdi ki?

İkinci alternatif olan Türkiye’nin Batıya ve Amerika’ya Rus kartını oynayarak onları emellerinden vazgeçerek Türkiye ile iş birliği noktasına çekmek. İşte bu Türkiye için olabilirliği olan, ancak Rusya için asla kabul edilmeyecek bir davranıştır. Bu oyun Türkiye’ye birkaç beden büyük olmasına rağmen oynanmaktadır. Putin anlaşmayı şu sözlerle bağlamıştır. “Tayyip erkek adamdır.” Tabii ki demokrasilerde iktidarlar değişir. Biri gider diğeri gelir. Ancak uluslar arası sözleşmeler mecliste oylanınca maalesef bağlayıcı olduğu gibi cezai şartlar taşıyan gizli unsurlar saklıyor. Rusya ile Türkiye’nin böylesi bir durumda karşı karşıya kalmasında, şimdiye kadar hiç iyi bir müttefik olamamış ABD ve Avrupa’ya nasıl güvenilir?

Bilmem anlatabildim mi?

Saygılarımla…