Celal ELBİR

Celal ELBİR

E-posta: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

TEMAD

23 Şub 2018

Merhaba,

Önceleri umut olan, kısa sürede ise acilen kurtulunması gereken Sn. Ahmet Keser’den son genel kurulda kurtulmuş

bulunuyoruz.

Onu seven ve ona oy verenlere haksızlık etmek istemem, her tercihe saygı duymak zorundayız ama yaşananları

hatırladıkça “kurtulma” fiilini kullanmaya karar verdim.


Gerçekten badireydi, gerçekten kötü bir yönetimdi ve birçok üyeyi TEMAD’dan soğuttu.


Yola çıktığı arkadaşlarının tamamıyla arası bozuk bir şekilde ayrıldı, kendini büyük bir değer olarak gördü,

eleştiriye tahammül göstermedi ve “hiç kimse yeri doldurulamaz değildir” ilkesinin doğal sonucu olarak yerini

yeni başkana, yeni umuda devretti.

Kendisine yine de yaptığı olumlu işler için teşekkür ediyorum.


Yeni başkan Sn. Hamza Dürgen’e bu vesileyle tebrik ve başarı dileklerimi iletiyorum.

Şu ana kadarki gözlemlere göre, bu iş için oldukça yetkin bir izlenim vermektedir.

Temsil yetkisini genel anlamda olumlu kullanmakta, önceki dönemin bozulan hiyerarşik düzenini yeniden

yerine oturtmaya çalışmaktadır.

Umutluyuz, destekçiyiz.


TEMAD ile arası açılanlar adına, bu ilişkilerin düzeleceği beklentimi paylaşmak isterim.

Sadece yeni başkana değil, tüm yönetim kurulu üyelerine sabır, azim, kararlılık, iyi niyet ve  üstün başarılar ile

sağlık ve huzur dilerim.


Saygılarımla…


18 Temmuz 1932’de Rusya’nın Zima’sında başlayıp, 1 Nisan 2017’de ABD’nin Oklahoma’sında kalp yetmezliğinden sona eren 85 yıllık ömrün sahibi Yevgeni Yevtuşenko, Moskova’da defnedilerek dünyadan ayrıldı ama bıraktığı eserlerle sonsuza dek yaşayacak.

Stalin sonrası dönemin muhalif şairler kuşağının önde gelenlerinden Yevtuşenko, tam bir yetenek abidesiydi.

Film senaryosu yazımı, romancı, denemeci, dramacı, senarist, yayıncı, aktör, editör, yönetmen gibi sıfatların tamamına sahip olmak, onun entelektüel birikiminin derecesini anlatmaya yeter, sanırım.

KONUŞMA

Cesur bir adamsın diyorlar bana.
                                              Değilim.
Cesaret nedir bilmedim şimdiye kadar,
yakışıksız olacağını düşündüm yalnız
kendimi başkaları gibi alçaltmanın.
Hangi kurum yerinden oynadı, hani?
Şişirilmiş palavralara nasıl gülünür,
öyle gülüp geçtiler sözlerime.
Yalnız yazdım, kimseyi suçlamadan,
aklıma gelen ne varsa sıraladım,
övdüm övülmesi gerekenleri bir yandan,
bir yandan karaladım yeteneksiz yazarları
(nasıl olsa yapılacaktı bunlar bir gün).
Şimdi cesurum dememi istiyorlar.
Sonunda öcünü alırken bu kötülüklerin,
hatırlayıp utanacak çocuklarımız, bir zamanlar
cesaret sayıldığını doğruluk denen şeyin.

 

İki evliliğinden altı oğul sahibi olan şairimizin ilk kitabı, “Stantsiya Zima”dır. Otuz beş bin Ukraynalı Yahudi’nin Nazilerce katledilişine Rusların kayıtsız kalışına isyan ettiği “Babi Yar” şiiri, onun hem dürüstlüğünün göstergesi olmuş hem de dünya genelinde tanınmasına ve saygı duyulan bir şair olmasına vesile olmuştur.

Nazım Hikmet ile arkadaş olan ve ona ithafen “Nazım’ın Yüreği” adlı bir şiir de yazan Yevtuşenko’nun şu sözü kayıtlara geçmiştir; “Nazım iyi bir komünistti. Herkes onun gibi olsaydı, belki ben de komünist olurdum.

1985-1991 arasında Rusya’da uygulamaya sokulan glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılandırma) politikalarının ülkeyi getirdiği sonuç, 25 Aralık 1991’de Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifası ve SSCB’nin dağılması olmuştu. SSCB’yi oluşturan ülkeler bağımsızlıklarını ilan ederken, şairimiz bu kaotik ortamdan uzaklaşmayı arzulayarak, ABD’nin Oklahoma eyaletindeki Tulsa Üniversitesi’ne edebiyat dersleri vermeye gitmeyi tercih ediyordu.

Yazıya Yevtuşenko’nun güzel bir şiiriyle başlamıştım, yine güzel bir şiiriyle bitirmek istiyorum. Her iki şiir de, konunun duayeni Ülkü Tamer’in tertemiz çevirisiyle Türkçeleştirilmiştir.

 

GENÇLERE YALAN SÖYLEMEK YANLIŞTIR

Gençlere yalan söylemek yanlıştır.
Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.
Tanrı’nın gökyüzünde oturduğunu, ve yeryüzünde
işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.
Gençler anlar ne demek istediğinizi. Gençler halktır.
Güçlüklerin sayısız olduğunu söyleyin onlara,
yalnız gelecek günleri değil, bırakın da
yaşadıkları günleri de açıkça görsünler.
Engeller vardır deyin, kötülükler vardır.
Varsa var, ne yapalım? Mutlu olamazlar ki
değerini bilmeyenler mutluluğun.
Rastladığınız kusurları bağışlamayın,
tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar,
ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz
bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.

Memleketimiz öyle karışık ve kaotik günlerden geçiyor ki, bir şeyler karalamak insanın içinden pek gelmiyor.

Son zamanlarda sitemizde yayımlanan yazıların büyük çoğunluğu karamsarlık ve yitirilme aşamasına gelen umuda isyan içeriyor.

Kendimize yaptığımız kötülükleri düşündükçe, “başka düşmana ihtiyaç yok” kanısına varıyorsunuz.

 

Derleyici toparlayıcı olması gerekenler, bilakis, dağıtıcı olmaya soyunmuşlar.

Hani, bir ailede ebeveynden biri ölünce, hayatta kalan kişi evlatlarına, damatlarına, gelinlerine sarılmak yerine, hemen ve hiç düşünmeden yeniden evlilik planları yapar ya, biraz buna da benziyor.


Burada aslolan bencilliktir.

 

Elbette, yeniden evlenmek herkesin hakkıdır, buna itiraz etmeye bile hakkımız yok.

Vurgum, geride kalan aile bireylerini derleyip toparlamak, ailenin eksilen bireyinin yerini doldurmaya çalışmak, onun eksikliğini aratmamak gibi insani ve vicdani yönler hiç devreye girmeden, hemen yeni evliliğin planlarını yapmaya olan itirazdır sadece.

 

İster bir ülkenin yöneticisi olun, ister bir Sivil Toplum Kuruluşunun; ister küçük bir devlet dairesinin amiri olun, ister en küçük sosyolojik birim kabul edilen ailenin reisi; yönettiğiniz insanların gözünde kıymet erozyonu sürecine girdiyseniz ve bunu fark etmiyorsanız, acınacak durumdasınız demektir.

Hele hele farkında olduğunuz halde kılınız kıpırdamıyor ve işgal ettiğiniz makamı/konumu terk etmek konusunda zorluklar çıkarıyor, işi yüzsüzlük aşamasına taşıyorsanız, yavaş yavaş insanlıktan da çıkıyorsunuz demektir.

 

Teknolojideki ve tıptaki gelişmelerle insan ömrü uzamaktaysa da, asırı deviren insan sayısı halen oldukça sınırlı, hülasa, 70-80-90 yıldan ibaret bir ömrün sahibi faniler olarak bu hırstan vazgeçmezsek, bugün dünün bayramlarını, komşuluklarını arar durumdayken, yarın “merhaba” diyebileceğimiz bir insanın varlığını arar hale geleceğiz.

 

Mevcut TEMAD yönetimi ilk seçildiği yıl ile şimdiki halini değerlendirmeli, verdiği zararın telafisi için çekilmeyi bilmelidir.

 

Yola çıktığı insanları birer birer yolda bırakarak, tek başına “her şeyi ama her şeyi” idare etmeye çalışanlar duvara tosladıklarında, bu çok büyük bir yıkıma neden olacak, kendi kıymet erozyonlarının vebalini bütün topluma ödeterek altından kalkılmaz bir durum yaratacaklardır.

Saygılarımla…

Duvarlar esaretin mi sembolüdür, yoksa özgürlüğün mü?

Sanırım, ilk etapta herkesin “esaretin” diye yanıt vereceği bu sorunun yanıtı, bana göre “özgürlüğün” olmalı. İstem dışı kapalı bir yerdeyseniz, -özellikle cezaevi gibi zorla tutulduğunuz bir yer- “esaretin” demekte son derece haklı olursunuz. Bunun dışında hayatınızın birçok anını düşünün, kapalı bir yerde değil de, açık bir yerde -duvarsız bir ortamda- olması ve gerçekleşmesi halini tahayyül bile edemeyeceğiniz yığınla aktivite aklınıza gelecektir. İster tuğladan, ister briketten, ister gaz betondan; aslında “iyi ki duvar var” diye düşüneceğimiz o kadar çok örnek sayabiliriz ki…

 

Duvar ana fikrinden yola çıkarak, konuya ilişkin aklıma geliveren duvar hikayelerini yazmak isterim:

Duvar deyince Çin Seddi’ni anmamak olur mu? Bilir misiniz, dünyanın savunma amaçlı ilk eseri sayılabilecek bu duvarın yapımı MÖ 221’de başlamış, MS 608 yılında bitmiştir. Uzunluğu tam 8.851,80 km. olan devasa eserin, bugün ayakta kalan kısmı 2.500 km’dir ve 1986 yılından bu yana UNESCO tarafından “Dünya Mirası” listesindedir.

Ya Berlin Duvarı? Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçışları engellemek amacıyla, Doğu Almanya Parlamentosu’nun kararıyla 13 Ağustos 1961’de yapımına başlanan ve sonradan “Utanç Duvarı” adıyla da anılan 46 km’lik bu duvar, 9 Kasım 1989’da yıkılmış, özelde Almanya, genelde Avrupa bu utançtan kurtulmuştur.

Günümüzde ise yeni seçilen ABD Başkanı Donald Trump, yıldızının hiç barışmadığı Meksika sınırına duvar örmeyi seçim vaatleri arasında saymış ve seçilmeyi de başarmıştır! Bu vaadini tutup tutmayacağını zamanla anlayacağız. Bizde de, Suriye sınırına kısmi bir duvar örmekten bir dönem epey söz edildiyse de, şimdilerde pek adı geçmemektedir.

Ülkemizde “duvar” adı geçtiğinde, şu dörtlüğü mırıldanmayan çıkar mı?

“Dışarıda deli dalgalar

Gelir duvarları yalar

Seni bu sesler oyalar

Aldırma gönül, aldırma”

Bu şiir, 1933 yılında hükümlü bulunduğu Sinop Cezaevi’nde Sabahattin Ali tarafından yazılmıştır. “Aldırma Gönül” adı sonradan yakıştırılan eser, usta yazar ve şairin Sinop’ta numaralandırarak yazdığı “Hapishane Şarkısı” adlı şiirlerinin beşincisi ve sonuncusudur. 1976’da Kerem Güney tarafından bestelenip, ertesi yıl da Edip Akbayram’ın plağında yer bulmasıyla tam bir patlama yaşamış, adeta marş gibi herkes tarafından bilinir olmuştur ve günümüze değin elliye yakın sanatçı tarafından seslendirilegelmiştir. Daha çok sol fraksiyonlar tarafından sahiplenilen bu eserin öyküsü, aslında üstünde düşünmeye değer bilgiler içermektedir.

 

Sabahattin Ali, 1932 yılında bir dost meclisinde okuduğu “Memleketten Haber” adlı şiirinde kastı aşan mısralarla Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret eden ifadelerde bulunmuştur. Aynı dönemde Konya’da çıkmakta olan “Yeni Anadolu” gazetesinin başyazarlığını da yapmaktadır ve büyük eseri “Kuyucaklı Yusuf” aynı gazetede tefrika halinde yayımlanmaktadır. Gazetenin ortaklarından Cemal Kutay’ın yazara ödeme yapmadığı, adeta ücretsiz çalıştırdığı söylenegelmektedir. Sabır göstermekten bıkan Ali, “Kuyucaklı Yusuf” adlı eserinin yayımına olan müsaadesini kaldırır ve Kutay’la arasına küslük girer. İşte, bu nedenle Sabahattin Ali’nin tutuklanmasına neden olan jurnallemenin Cemal Kutay tarafından yapıldığı, hâttâ  öyle bir toplantının olmadığı dahi söylenir. Bu muammaları aşmak kolay değil elbette…

 

Sonuç itibarıyla tutukluluğu hükümlülüğe çevrilen Ali’nin, memuriyet hayatına da son verilmiştir. Cezasını çekmekteyken 29 Ekim 1933’te, Cumhuriyetin kuruluşunun 10. yıl dönümü şerefine çıkarılan genel afla salıverilen usta şair-yazar, Gazi’ye bağlılığını kanıtlaması talebiyle karşılaşır, karşılığında memuriyet hayatı da yeniden başlayacaktır. 15 Ocak 1934’te yayımlanan “Varlık” dergisinde çıkan “Benim Aşkım” adlı şiiri şöyle sona ermektedir:

“Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye

Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”

 

İşte, bir “duvar” olgusunun beni gezdirdiği yerler ve buralardan sizlerle bir paylaşım yazısı…

Saygılarımla!..


 

 

1932 yılında başlayan yaşam öyküsü, 26 Ekim’de sona eren ve bugün (28.10.2016) Levent Afet Yolal Camisi’nde benim de katıldığım cenaze töreniyle sonsuzluğa uğurladığımız Nail Güreli’yi anmak için birkaç satır yazmak gerekir.

 

Henüz 20’sinde gencecik bir delikanlıyken Hizmet gazetesinde muhabirlikle başlayan gazetecilik hayatı Son Posta, Son Telgraf, Tan, Vatan, Akşam, İkdam, Hürriyet Haber Ajansı, Hürriyet, Güneş ve Milliyet’te sürdü. En son Evrensel gazetesinde de çalışarak, neredeyse bir ömür gazetecilik yaptı. 20’sinde başlayan gazetecilik hayatı, 1959 yılında ve henüz yedi yıllık bir gazeteciyken “Yılın Gazetecisi” ödülüyle onurlandırıldı.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin çeşitli kademelerinde çalışmalar yaptı, ardından 18 Mart 1994’ten 3 Nisan 2001’e kadar cemiyetinin başkanlığı görevini başarıyla ifa etti.

Basın Şeref Kartı sahibi Nail Güreli’nin bizimle ilgili kısmına gelince; Milliyet’te çalıştığı yıllarda 25 Haziran 1991 - 1 Temmuz 1991 tarihleri arasında tefrika halinde bizi anlattı, ne derdimiz varsa dile getirdi, bizi ulusal basında ilk anlatan gazeteciydi.

Aynı yıl Ağustos ayı itibarıyla, Milliyet Yayınları’ndan çıkan “Astsubaylar” kitabı raflarda yerini almıştı. 28 Temmuz 2004 tarihinde Posta gazetesinde yayımlanmaya başlayan “Ordunun Orta Direği Astsubaylar” yazı dizisini de yine Nail Güreli hazırladı.

Gazetecilik birikimini ve o müşfik elini bizden hiç esirgemedi. Bugün ondan bu bayrağı devralan ve her derdimizde yanımızda olan Umur Talu’yu da bu vesileyle anmak isterim.

 

Bugün bu duygu yoğunluğuyla minnetimi ifade etmek ve sınıfımızın vefasını iletebilmek adına, cenaze törenindeydim. Kendisini, ona yakışan bir törenle uğurladık. Halisane duygularla teşekkürlerimi ilettim, sınıfımızı kendimce temsil ettim.

 

Mekanın cennet olsun, güle güle büyük gazeteci, iyi insan, değerli dost; güle güle…

 

 

nail güreli ile ilgili görsel sonucu

Merhaba,

www.kitapeki.com’da yayımlanan yazımı değerli büyüklerim ve arkadaşlarımla da paylaşmak istedim.

Saygılarımla…

 Okumayı yeni bitirdiğim Aras Aladağ’ın kaleme aldığı ve Patika Kitap etiketiyle yayımlanan “Hegemonya Yeniden Kurulurken Sol Liberalizm ve Taraf” hakkında birkaç kelam etmek isterim.

Tarih 15 Kasım 2007 Perşembe’dir, bir proje gazetesi olduğu kısa süre içinde anlaşılacak olan Taraf yayın hayatına başlar, sloganını “Düşünmek Taraf Olmaktır” şeklinde ilan eden gazete Alkım Gazetecilik sahipliğinde ve Ahmet Altan ile Alev Er’in genel yayın yönetmenliği, Yasemin Çongar’ın da genel yayın yönetmen yardımcılığında aramızdadır artık…

 

Ahmet Altan, Yasemin Çongar, Alper Görmüş, Halil Berktay, Etyen Mahçupyan ilk yazar kadrosunda yer alan isimler arasında sayılabilir. Sonradan Nabi Yağcı, Oya Baydar, Neşe Düzel, Ayşe Hür gibi isimler de kadroya katılırlar. Ergenekon ve Balyoz gibi davalarla aynı zaman diliminde yayın hayatına başlaması asla sürpriz değildir; gazetenin ana amacı anti-militarist çizgide yayın yapmak ve askeri vesayet altında olduğu düşünülen demokrasiyi AB standartlarına taşımak için, bu konuda ehil bir kadro olduklarına inandıkları AKP’yi desteklemektir. Bu gönüllü ortaklık 12 Eylül 2010’daki anayasa değişikliğinde zirveye çıktı, o dönemi en çok “yetmez ama evet” kavramıyla evet oyu isteyen liberallerle hatırlarsınız. Sol liberallerin de içinde olduğu bu grup, aradan geçen altı yılın ardından çoğunlukla nedamet getirmekte, o günlerdeki kararlarını açıklamakta güçlük çekmektedir. Elbette kararlarının arkasında duranlar da vardır, kimseye yanlış yolda olduğunu zorla anlatamayız!

Yıl 2011’i gösterdiğinde ise, Taraf ile AKP’nin arası açılmaya başlar. 12 Eylül 2010 referandumunda %42,88’lik “hayır” oyuna karşılık %57,88 “evet” çıktığı halde, demokratikleşme konusunda gerekli adımları bir türlü atmayan iktidar gerçek niyetinin AB’ye girmek olmadığını belli etmeye başlamıştır. Zaten AB’nin de Türkiye’yi içine almak gibi bir niyeti yoktur, bu iş bizi neşelendirmeye yönelik bir piyes gibi yıllardır süregelmektedir! Yine de onların “alacaklarmış gibi”, bizim de sanki “girecekmişiz gibi” yapmamız bile, bugün yönümüzü döndüğümüz Ortadoğu’dan katbekat iyidir ama bu başka bir yazının konusu olabilir…

Mevcut iktidar için yaratılan bu gazete, hazin bir son ile bu iktidar tarafından kapatıldı ve yayın hayatına 2016 yılı Temmuz ayı itibarıyla son verildi. Tam Türkiye’ye göre bir durum olan Taraf-AKP ilişkisi ibretlik bir öyküdür ve bunu ilk kitaplaştıranlardan biri de Aras Aladağ’dır, son derece başarılı tespitlerle 2013 yılından günümüze ışık tutan bu eseri, bugünün bilgileriyle harmanlayıp okuduğunuzda acı acı gülümseyeceksiniz. 1981 yılında İstanbul’da doğan ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu olan genç yazarımız, aynı üniversitede Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans yaptı. Halen akademik eğitiminin yanı sıra, Patika Kitap bünyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Bize düşen, edebiyat dünyamıza ufkumuzu açacak yeni eserler kazandırmasını beklemektir.

Patika Kitap bünyesinde çıkan kitapları okumanın tadına varmak isterseniz; “Bilim-Devrim-Din”, “Ölümden de Öte”, “Bediüzzaman Efsanesi ve Said Nursi Gerçeği”, “Devrim ve Materyalizm”, “Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında BilmesiGerekenler”, “Bizim Bir Haziranımız” ve “Mao Zedong” hemen aklıma geliveren eserler… Elbette, daha nice eserler var, bunlar akla ilk düşenler…

Okuyun, okutun lütfen!

§  Hegemonya Yeniden Kurulurken Sol Liberalizm ve Taraf

§  Yazar: Aras Aladağ

§  Türü: Politika

§  Baskı Yılı: 2013

§  Sayfa Sayısı: 296 Sayfa

§  Yayınevi: Patika Kitap

GARABET ...

19 Ağu 2016

15 Temmuz 2016 tarihi, ülkemizin bütün kazanımlarının bir gecede yok olabileceğini göstermesi açısından silkeleyici, sarsıcı ve sersemleticiydi. Bizim uçaklarımızın, bizim pilotlarımızın bize gözdağı vermek için yaptığı alçak uçuşlarda oluşan patlama sesleri, “bombalandığımızı” düşünmemizi amaçlıyordu. Eğer o gece sinilseydi, sabah başka bir Türkiye olacaktık ve kim bilir neler yaşayacak, nelerle karşılaşacaktık?

Ülkesinin düşmanı olmuş ve gerçek niyetini yakınındakilerden bile ustaca gizlemiş, devletten kah örtülü kah aleni destek görmüş bu şerefsiz mahluk, Atatürk’ün çağdaş çizgiye getirebilmek için ömrünü heba ettiği bu ülkenin tek hakimi olabileceğini düşünmüş ve adeta Humeyni’nin 1979’da İran’a döndüğü gibi bir dönüşü hayal etmiş. Okuduklarımızdan, dinlediklerimizden ve izlediklerimizden anlıyoruz ki; gerçek bir ruh hastasıyla karşı karşıyayız ve ülkemizin bakınca adam sanılan “asker, hakim, savcı, polis, akademisyen, bürokrat vs.” TC kimlikli kimi şerefsizleri akıllarını kiraya vermiş, ruhlarını satmışlardır. Filmde izlesek abartı sayacağımız birçok şey gözlerimizin önünde birebir cereyan etmiş, akıl tutulmasına sebep olmuşlardır.

Meclis’in bombalanması, tümüyle silahsız masum insanların üzerine ateş edilmesi nasıl bir iştir, bunu yapanların üniforma taşıyor olması nasıl bir iştir, biz ne yaşadık? Adeta üçüncü sınıf bir korku filmi gibi ama gerçeğin ta kendisi…

Şerefimle 27 yıl taşıdığım üniformanın bu derece kirletilebileceğini asla öngörmezdim, ilk günler başımı yerden kaldıramayacağımı bile düşündüm, sonra toparlandıkça “neden bu şerefsizlerin yaptığı ihanetle kendimi ilişkilendirdiğimi” sorgulayıp kendimi rahatlatmaya çalıştım.

Ülkemizin bir değişime ihtiyacının olduğu son derece aşikar bir şekilde anlaşılmıştır, bu değişim de zaten olması gereken liyakate sadık kalmaktır. Tepeden tırnağa bütün yöneticilerin kendini sorgulaması, hatalarından ders alması ve insanlarımızı hak ettiği demokrasi ölçütlerinde yönetmesidir. Kimse ayrıcalıklı olduğunu düşünmemeli, karşısındaki insana sadece “insan” olduğu gerekçesiyle değer vermelidir. “Bizden/Bizden değil” yaklaşımının, ülkemizi işgale açık bir hale getirdiğini görmez ve aynı hataları sürdürürsek, bugün kurtulduğumuzu düşündüğümüz dış destekli bu hain kalkışmanın yinelenebileceğini asla unutmamalıyız.

Bu kabustan kolay uyanamayacağız, tehlikenin halen sürdüğünü bilmek ve buna göre davranmak zorundayız. O meşum gecede kendini feda eden ve ülke tarihine adlarını yazdıran bütün şehitlerimize rahmet, yaralılarımıza acil şifa diliyorum. Üniformasının hakkını vererek, satılıklara karşı koyan tüm askerlerimizi saygıyla selamlıyorum, bundan sonra çok daha dikkatli olunması gerektiği ayan beyan ortadadır. Ruhunu satan Semih Terzi’yi, kendisinin de biraz sonra kurşunlara hedef olacağını bile bile öldürerek unutulmayacak kahramanlar listesine giren Ömer Halisdemir’i özellikle anmak, hatırası önünde saygıyla eğildiğimi de yazmak istiyorum. Bu cesaret timsali meslektaşımız kendini feda ederek, o gecenin gidişatına ters bir rüzgar vermeyi başarmış, ülkenin selamete kavuşmasında çok önemli bir rol oynamıştır.

Ergenekon, Balyoz gibi saçma sapan davalarla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dokusuyla oynayanlar ve buna göz yumanlar bu kabusun sorumlularıdır, tarih bu konuda dahli olanları asla affetmeyecektir.

Saygılarımla…

Merhaba,

kitapeki.com’da yayımlanan yazımı arkadaşlarımın da ilgisi ve dikkatine sunmak istedim.

Saygılarımla…

 

 Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler

 

Mart 2010’da, ABD’nin Monthly Review dergisinde “Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler” adıyla bir makale yayımlanır, yazı öyle büyük bir ilgi görür ki, sonunda aynı isimle bir kitabı bile çıkar. Yazının yayımlandığı söz konusu dergi, Türkiye’de de “Bağımsız Sosyalist Dergi” adıyla satılmaktadır. Bu değerli kitap, sözüm ona çocuklarımızdan ödünç aldığımız bu dünyayı aynı hoyratlıkta kullanmayı sürdürürsek, başımıza gelecekleri net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Sistemin dokuz kritik sınır/eşik sıralamasını okurken kaygılanacak, insan kaynaklı sera gazları salınımıyla bozulan dünya dengesini okurken ırkınızın boş vermiş haline şaşıp kalacaksınız. Bin yaşına kadar yaşayabilen beyaz kabuklu çam ağaçlarının ve o doğa alanının birçok memeliye ve kuşa yaşam alanı ve gıda sağladığını bile bile oraları tahrip etmek, ihanet değilse nedir? Alpin bölgelerde ve kutuplarda yaşayan canlı türlerinin yaşayabilecekleri başka bir alan olmadığını bildiğimiz halde, oraların gördüğü zarara umursamazlıkla yaklaşmak vicdanını askıya asmak değil midir? İklim değişikliği ne kadar kötüyse, onun ikizi kabul edilen okyanus asitlenmesi de o kadar kötü ve bunun yol açabileceği sonuçları görmezden gelen dünya, kendi sonunu hazırladığının farkına ne zaman varacak?

Habitat kavramına yeterli önemi vermez ve doğal olarak yurdunda olması gereken unsurları kendi yerinde yetişemez ve barınamaz hale getirirsek, 65 milyon yıl önce nesli tükenen dinozorların akıbetine uğramayacağımızı kim garanti edebilir ki? Üstelik tam bir “kendim ettim, kendim buldum” durumu…

Tatlı su kullanımındaki yöntemlerin değiştirilmemesi ve önlemlerin sıkılaştırılmaması halinde, çok yakın bir tarihte dünya nüfusunun üçte ikisinin susuzluk tehdidiyle karşı karşıya olduğu bilimsel raporlara konu olmuş durumda ve suyun hayat anlamına geldiğini bilen beşeriyet, 3. Dünya Savaşı’nı da su için yapacak gibi görünüyor. Antropojenik olarak adlandırılan insan kaynaklı değişimlere küçücük bir örnek olarak şu bile insanı irkiltmeli: Aerosol kullanımının aynen sürmesi halinde, dünya genelinde sekiz yüz bin erken ölüm hiç de şaşırtıcı değil!

Tarımda zararlılarla savaşta kullanılan pestisitler sadece o böcekleri öldürmüyor, ne yazık ki, bizim de hayatımızı karartıyor. ABD’de kullanılan yaklaşık seksen bin çeşit kimyasaldan sadece beşinde yasaklama vardır, düşünün!.. Kabul etmemiz gereken gerçeği Rachel Carson şöyle özetlemiş: “İçerisinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal düzen bu durumun sorumlusudur. Hız, nicelik ve hem çabuk hem kolay elde edilen kar kavramlarına karşı tutum adeta putperestlik düzeyindedir.”

Kapitalistler, yani sermaye sahipleri, üreticilerce, yani işçilerce yaratılan artı-ürünü mülk edinerek sermaye biriktirirler ve servetlerine servet katarlar. Muhtemeldir ki, onlar İncil’in birinci emrini bile şöyle okurlar: “Sermaye birikiminden başka bir tanrın olmayacak!” Çünkü sistem insanoğlunun kendisi aracılığıyla öylesine acımasız olarak yerleştirilmiştir ki; büyümeyen ve pazar payını artırmayan firmanın yaşam hakkı yoktur! Firmalar arası amansız savaşın fiyatlara olumsuz yansıması da, kaçınılmaz bir sonuçtur. Onlar doğayı ve yeşili de para kazanmanın aracı olarak kullanmaktan hiç çekinmezler, örneğin, 2007 yılında “Yeşil Evrenseldir” sloganıyla “Yeşil Hafta” ilanı yapan bir firmanın, sponsorlarından 20 milyon dolar topladığı tahmin edilmektedir.

Son derece yaygınlaşan cep telefonu kullanımı firmalara GPS izleme özelliğiyle, aslında gizli kalması gereken, herkesin paylaşmaya gönüllü olmadığı yaş-cinsiyet-satın alma tercihleri gibi konularda, kişiye özel reklam atakları yapılması olanağı tanımış ve bu özellik pervasızca kullanılır olmuştur. Bunun sonucu olarak da insanlar, “halk-kamu” gibi kavramlarla değil de, “tüketici” olarak adlandırılır hale gelmiştir.

Hayatın garip bir tezahürü olarak şunu da belirtmeliyim ki; iktisadi durgunluk dönemlerinde bacalardan salınım, sulara boşaltım ve hatta taşıtlarla yolculukların azalması gibi sebeplerle çevre en iyi (!) günlerini yaşar. Büyük durgunluk dönemleri, her ne kadar çok sayıda insana büyük zararlar verdiyse de, düşük üretim evrelerinden dolayı atmosferin, suyun ve toprağın daha az kirlenmesi anlamına geldiğinden, “ekolojik bakış” açısıyla yararlı olarak bile değerlendirilebilir. Garip ama gerçek!..

Petrol, bilinen rezervleri ve mevcut tüketim oranlarıyla 50 yıl içinde tükenecek ve maksimum üretim birkaç on yıl içinde gerçekleşecektir. Bu durum, petrol şirketlerinin ılımlı tahmin raporlarında geçmektedir. Bakalım, insanoğlu petrolün yerine koyabileceği bir unsur bulabilecek mi? Karl Marx, yaklaşık 150 yıl önce, nüfusun büyük şehirlerde toplanacağını, hakimiyetin şehirlerde olacağını ve bu durumun insanla doğa arasındaki metabolik ilişkiyi bozacağını; gıda ve kıyafet olarak tüketilen unsurların toprağa dönüşünü engelleyeceğini, nihai olarak yaşananların toprağın kalıcı üretkenliğine ket vuracağını “Kapital” adlı eserinde dillendirmişti. Bu eser, dünya var oldukça değerini artırarak varlığını sürdürecek gibi görünüyor.

Ortak çıkarlar yerine bireysel çıkarların ön planda olması ve birikim arzusu bizi felakete götürmektedir, felakete gidişin öncesinde ve esnasında, kaynak kullanımında beceriksizlik içinde olan devletler bu işin baş sorumlusudur. Bunu şöyle tanımlamışlar, ne kadar da doğru: “Müştereğin bireysel sömürüsünün trajedisi!”

ABD ve diğer bazı ülkelerde demokrasi kavramı, periyodik olarak ticari çıkar gruplarının pazarda dolar aramasına benzer biçimde, kendi oyları peşinde koşan siyasal girişimcilere indirgenmiş, “demos”, yani halkın katkısı bununla sınırlanarak kavramın içi boşaltılmıştır. Kültür teorisyeni Fredric Jameson bunu şu güzel cümleyle özetlemiştir:“Dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolaydır.

Bu yazıyı şu cümleyle bitirmek, sanırım, çok doğru olacak: “Sahip olduğu yegane gaye, giderek genişleyen ölçekte sermaye biriktirmek için sürekli bir kar maksimizasyonunu sağlamak olan ve böylelikle dünya üzerindeki her şeyi fiyatı olan birer metaya dönüştürmeyi amaçlayan bu sistem ruhtan yoksundur, bir ruha asla sahip olamayacağı gibi, asla yeşil de olamaz.”

 

Merhaba,

kitapeki.com’da yayımlanan yazımı arkadaşlarımın da ilgisi ve dikkatine sunmak istedim.

Saygılarımla…

 

8Haziran2016_cevre

Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler

 

Mart 2010’da, ABD’nin Monthly Review dergisinde “Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler” adıyla bir makale yayımlanır, yazı öyle büyük bir ilgi görür ki, sonunda aynı isimle bir kitabı bile çıkar. Yazının yayımlandığı söz konusu dergi, Türkiye’de de “Bağımsız Sosyalist Dergi” adıyla satılmaktadır. Bu değerli kitap, sözüm ona çocuklarımızdan ödünç aldığımız bu dünyayı aynı hoyratlıkta kullanmayı sürdürürsek, başımıza gelecekleri net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Her Çevrecinin

Sistemin dokuz kritik sınır/eşik sıralamasını okurken kaygılanacak, insan kaynaklı sera gazları salınımıyla bozulan dünya dengesini okurken ırkınızın boş vermiş haline şaşıp kalacaksınız. Bin yaşına kadar yaşayabilen beyaz kabuklu çam ağaçlarının ve o doğa alanının birçok memeliye ve kuşa yaşam alanı ve gıda sağladığını bile bile oraları tahrip etmek, ihanet değilse nedir? Alpin bölgelerde ve kutuplarda yaşayan canlı türlerinin yaşayabilecekleri başka bir alan olmadığını bildiğimiz halde, oraların gördüğü zarara umursamazlıkla yaklaşmak vicdanını askıya asmak değil midir? İklim değişikliği ne kadar kötüyse, onun ikizi kabul edilen okyanus asitlenmesi de o kadar kötü ve bunun yol açabileceği sonuçları görmezden gelen dünya, kendi sonunu hazırladığının farkına ne zaman varacak?

Habitat kavramına yeterli önemi vermez ve doğal olarak yurdunda olması gereken unsurları kendi yerinde yetişemez ve barınamaz hale getirirsek, 65 milyon yıl önce nesli tükenen dinozorların akıbetine uğramayacağımızı kim garanti edebilir ki? Üstelik tam bir “kendim ettim, kendim buldum” durumu…

Tatlı su kullanımındaki yöntemlerin değiştirilmemesi ve önlemlerin sıkılaştırılmaması halinde, çok yakın bir tarihte dünya nüfusunun üçte ikisinin susuzluk tehdidiyle karşı karşıya olduğu bilimsel raporlara konu olmuş durumda ve suyun hayat anlamına geldiğini bilen beşeriyet, 3. Dünya Savaşı’nı da su için yapacak gibi görünüyor. Antropojenik olarak adlandırılan insan kaynaklı değişimlere küçücük bir örnek olarak şu bile insanı irkiltmeli: Aerosol kullanımının aynen sürmesi halinde, dünya genelinde sekiz yüz bin erken ölüm hiç de şaşırtıcı değil!

Tarımda zararlılarla savaşta kullanılan pestisitler sadece o böcekleri öldürmüyor, ne yazık ki, bizim de hayatımızı karartıyor. ABD’de kullanılan yaklaşık seksen bin çeşit kimyasaldan sadece beşinde yasaklama vardır, düşünün!.. Kabul etmemiz gereken gerçeği Rachel Carson şöyle özetlemiş: “İçerisinde yaşadığımız ekonomik ve toplumsal düzen bu durumun sorumlusudur. Hız, nicelik ve hem çabuk hem kolay elde edilen kar kavramlarına karşı tutum adeta putperestlik düzeyindedir.”

Kapitalistler, yani sermaye sahipleri, üreticilerce, yani işçilerce yaratılan artı-ürünü mülk edinerek sermaye biriktirirler ve servetlerine servet katarlar. Muhtemeldir ki, onlar İncil’in birinci emrini bile şöyle okurlar: “Sermaye birikiminden başka bir tanrın olmayacak!” Çünkü sistem insanoğlunun kendisi aracılığıyla öylesine acımasız olarak yerleştirilmiştir ki; büyümeyen ve pazar payını artırmayan firmanın yaşam hakkı yoktur! Firmalar arası amansız savaşın fiyatlara olumsuz yansıması da, kaçınılmaz bir sonuçtur. Onlar doğayı ve yeşili de para kazanmanın aracı olarak kullanmaktan hiç çekinmezler, örneğin, 2007 yılında “Yeşil Evrenseldir” sloganıyla “Yeşil Hafta” ilanı yapan bir firmanın, sponsorlarından 20 milyon dolar topladığı tahmin edilmektedir.

Son derece yaygınlaşan cep telefonu kullanımı firmalara GPS izleme özelliğiyle, aslında gizli kalması gereken, herkesin paylaşmaya gönüllü olmadığı yaş-cinsiyet-satın alma tercihleri gibi konularda, kişiye özel reklam atakları yapılması olanağı tanımış ve bu özellik pervasızca kullanılır olmuştur. Bunun sonucu olarak da insanlar, “halk-kamu” gibi kavramlarla değil de, “tüketici” olarak adlandırılır hale gelmiştir.

Hayatın garip bir tezahürü olarak şunu da belirtmeliyim ki; iktisadi durgunluk dönemlerinde bacalardan salınım, sulara boşaltım ve hatta taşıtlarla yolculukların azalması gibi sebeplerle çevre en iyi (!) günlerini yaşar. Büyük durgunluk dönemleri, her ne kadar çok sayıda insana büyük zararlar verdiyse de, düşük üretim evrelerinden dolayı atmosferin, suyun ve toprağın daha az kirlenmesi anlamına geldiğinden, “ekolojik bakış” açısıyla yararlı olarak bile değerlendirilebilir. Garip ama gerçek!..

Petrol, bilinen rezervleri ve mevcut tüketim oranlarıyla 50 yıl içinde tükenecek ve maksimum üretim birkaç on yıl içinde gerçekleşecektir. Bu durum, petrol şirketlerinin ılımlı tahmin raporlarında geçmektedir. Bakalım, insanoğlu petrolün yerine koyabileceği bir unsur bulabilecek mi? Karl Marx, yaklaşık 150 yıl önce, nüfusun büyük şehirlerde toplanacağını, hakimiyetin şehirlerde olacağını ve bu durumun insanla doğa arasındaki metabolik ilişkiyi bozacağını; gıda ve kıyafet olarak tüketilen unsurların toprağa dönüşünü engelleyeceğini, nihai olarak yaşananların toprağın kalıcı üretkenliğine ket vuracağını “Kapital” adlı eserinde dillendirmişti. Bu eser, dünya var oldukça değerini artırarak varlığını sürdürecek gibi görünüyor.

Ortak çıkarlar yerine bireysel çıkarların ön planda olması ve birikim arzusu bizi felakete götürmektedir, felakete gidişin öncesinde ve esnasında, kaynak kullanımında beceriksizlik içinde olan devletler bu işin baş sorumlusudur. Bunu şöyle tanımlamışlar, ne kadar da doğru: “Müştereğin bireysel sömürüsünün trajedisi!”

ABD ve diğer bazı ülkelerde demokrasi kavramı, periyodik olarak ticari çıkar gruplarının pazarda dolar aramasına benzer biçimde, kendi oyları peşinde koşan siyasal girişimcilere indirgenmiş, “demos”, yani halkın katkısı bununla sınırlanarak kavramın içi boşaltılmıştır. Kültür teorisyeni Fredric Jameson bunu şu güzel cümleyle özetlemiştir:“Dünyanın sonunu tahayyül etmek, kapitalizmin sonunu tahayyül etmekten daha kolaydır.”

Bu yazıyı şu cümleyle bitirmek, sanırım, çok doğru olacak: “Sahip olduğu yegane gaye, giderek genişleyen ölçekte sermaye biriktirmek için sürekli bir kar maksimizasyonunu sağlamak olan ve böylelikle dünya üzerindeki her şeyi fiyatı olan birer metaya dönüştürmeyi amaçlayan bu sistem ruhtan yoksundur, bir ruha asla sahip olamayacağı gibi, asla yeşil de olamaz.”

    

Dünyanın saygısını kazanmış büyük ozan Nazım Hikmet’i 53. ölüm yıl dönümünde, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in bu güzel şiiriyle anıyorum. Ona zulmedenlerin adı bilinmez ve anılmazken, o daha asırlarca akıllarda ve gönüllerde yaşayacak…

Saygılarımla!

 


haziranda ölmek zor! 
 

bu acılar 
bu ağrılar 
              bu yürek 
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar 
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız 
bu geceler niçin böyle insansız 
bu insanlar niçin böyle yarınsız 
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

kim bu korku 
        kim bu umut 
ne adına 
              kim için? 
 

«uyarına gelirse 
       tepemde bir de çınar» 
             demişti on yıl önce 
demek ki on yıl sonra 
demek ki sabah sabah 
demek ki «manda gönü» 
demek ki «şile bezi» 
demek ki «yeşil biber» 
bir de memet'in yüzü 
bir de güzel istanbul 
bir de «saman sarısı» 
bir de özlem kırmızısı 
demek ki göçtü usta 
kaldı yürek sızısı 
              geride kalanlara 
 

nerdeyim ben 
        nerdeyim? 
kimsiniz siz 
        kimsiniz? 
 

yıllar var ki ter içinde 
       taşıdım ben bu yükü 
bıraktım acının alkışlarına 
                      3 haziran '63'ü

bir kırmızı gül dalı  
                    şimdi uzakta 
bir kırmızı gül dalı 
                    iğilmiş üzerine 
yatıyor oralarda 
bir eski gömütlükte 
       yatıyor usta 
bir kırmızı gül dalı 
              iğilmiş üzerine 
okşar yanan alnını 
bir kırmızı gül dalı  
                      nâzım ustanın 
 

gece leylâk 
       ve tomurcuk kokuyor 
bir basın işçisiyim 
elim yüzüm üstümbaşım gazete 
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların 
              şuramda bir çalıkuşu ötüyor 
uy anam anam 
haziranda ölmek zor!