Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar-3-

 

Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -3-

 

Deniz Lisesinin kuruluş târihi konusunda basına yalan yanlış bilgiler üfüren bahriyeli dört subayımızı,

1Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar isimli makâlemizde teşhir eylemiş idik. 

Sayın Ersen GÜRPINAR da makâlemizi sağolsun,

Bu subaylarımızın fesbuk, çıt çıt tivit, mivit hesâplarına göndermiş idi.

Hepsinin de bu makâlemizi okuduğunu söylemiş idi.

Fakat

Târih uğrusu bahriyeli bu subaylarımızdan birisi dahi bugüne kadar bir tek cümle ile ses verip de

Yalan söylediklerini ikrâr etmek erdemini gösderemedi...

Ne diyelim; canları sağ olsun!

Doktorlukları, kurmaylıkları, subaylıkları, amirallikleri, târih bilgileri, celâdetleri

Ve hele de yürekleri,

İşde, ancak davşan yüreği kadar imiş!..

Deniz Lisesinin kuruluş târihi konusunda bu dört subayımız;

Heybeli’de mehtâba çıkdıkları serin gecenin seher vakdinde,

Rüyâlarında şımşırık olduğu günlerden kalma bu ezber ile üfürgenlik, sömürgenlik ve böbürgenlik eylerken,

Bu konuda, işin asıl sâhibi Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın fikr-i aslîsinin ne olduğunu bilmek icâp edivermiş idi.

7 Ekim 2016 Cuma günü gönderdiğim aşağıda gördüğünüz şu dilekcem ile de ben Eski Tüfek

Bu yalancı bahriyeli subayların peşine düşmüş idim.

 

KONU: Deniz Lisesi Târihcesi Hakkında.

İLGİ: (a) (https://www.youtube.com/watch?v=-RGSYkAWJiU) bağlantısında münteşir Deniz Lisesi Tanıtım Filmi.

(b) (http://www.denizlisesi.k12.tr/orta/liseTarihce.html) bağlantısında münteşir Deniz Lisesi Târihcesi.

(c) Hürriyet Gazetesinin 24 Şubat 2014 târihli nüshası (http://webtv.hurriyet.com.tr/haber/deniz-lisesi-ilk-kez-basina-tanitildi_88076)’ında neşredilen Deniz Lisesi hakkındaki haber.

(ç) Deniz Lisesi Târihcesi, Dr.Öğr.Kd.Yzb. Raim ÜNLÜ, (Dz.K.K. Matbaası-2000)

(d) 1171928 sayı ve 03.12.2015 târihli BİMER dilekcem.

(e) 620916 sayı ve 31.05.2016 târihli BİMER dilekcem. (Birinci bölüm)

(f)625856 sayı ve 31.05.2016 târihli BİMER dilekcem. (İkinci ve son bölüm)

(g) 4982 sayı ve 09 Ekim 2003 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânunu.

(ğ) 2004/7189 sayı ve 19 Nisan 2004 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânunun Uygulanmasına İlişkin Esâs ve Usûller Hakkında Yönetmelik.

1. Deniz Lisesi târihcesi hakkında yapdığım tetkiklerde, işbu okulun kuruluş târihine dâir olmak üzere 4 ayrı kaynakda birbirinden farklı kuruluş târihlerinin mevcut olduğunu gördüm. Tesbit etdiğim bu farklı kuruluş târihleri şunlardır;

  1. TRT ve Genelkurmay Başkanlığının işbirliği ile 2015 senesinde hazırlandığı içeriğinde bildirilen ve TRT-1’de neşredilen İlgi (a)’da münteşir tanıtım videosunda; Okul Komutanı Dz.Kur. Alb. Mehmet Serter TUÇALTAN; Deniz Lisesinin 1773 senesinde kurulduğunu söylemiş.
  2. Deniz Lisesinin İlgi (b)’de münteşir târihcesinde, işbu okulun kuruluş târihine ilişkin olarak birbirinden farklı iki ayrı kuruluş târihinden bahsediliyor. Bugün hâlâ mevcut işbu târihcede;

b.1. Deniz Lisesinin 1773 senesinde kurulduğu,

b.2. 4 sınıflı“İDADİ” (Lise) kısmının ise 1853 senesinde açıldığı”

bilgisi kamuoyuna hâlen duyuruluyor.

  1. Hürriyet gazetesinin İlgi (c)’de münteşir “Deniz Lisesi İlk Kez Basına Tanıtıldı” başlıklı haberde, okul hakkında bilgi veren Okul Komutanı Dz.Kur.Alb. Murat ŞİRZAİ; “Deniz Lisesinin 1834 yılından itibaren eğitim öğretim verdiğini” kamuoyuna duyurmuş.

ç. Dr.Öğr.Kd.Yzb. Rasim ÜNLÜ’nün hazırladığı, kaynak olarak Safvet’in “Bahriye Târihimizden Filasalar” isimli eserini kaynak olarak gösderdiği ve Deniz Kuvvetleri Komutanlığı matbaasında 2000 senesinde tab edilen İlgi (ç)’de mezkûr “Deniz Lisesi Târihcesi” isimli kitabın 12-14’üncü sayfalarında Deniz Lisesinin, “Bahriye İdâdisi” ismi ile 29 Ekim 1852 târihinde hizmete açıldığı yazmış.

2. Türkiye çapında yayınlanan gazetelerde, devletimizi temsil eden askerî kurumların neşretdiği târihce kitaplarında ve resmî örütbağ sayfalarında yapılan yayınlarda Deniz Lisesinin kuruluş târihi hakkında birbirini tekzip eden dört farklı târih verilmesi, Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız için ciddî bir zaafiyetdir.

ØBir okulun kuruluş târihini nasıl olur da devletimizi temsil eden askerî kurumlar bile kendi kaynaklarında doğru olarak yazamaz?

ØBu yalan yanlış bilgiler ile kamuoyunu kandıran ve devletimiz ve ordumuzun itibarını bu şekilde zedeleyen kimlerdir?

ØDevletimizi temsil eden subayların basına verdiği ve gerçekler ile alâkası olmayan bu yalan yanlış bilgileri denetleyen askerî bir mercii yok mudur?

ØKamuoyunu aldatan bu yanlış bilgiler, kasıtlı olarak mı piyasaya sürülmektedir?

ØBu yanlışlardan, Sayın Millî Savunma Bakanımız ve Sayın Deniz Kuvvetleri Komutanımızın şahsen bilgileri var mıdır?

3. İşbu dilekcemin yukarıda mezkûr maddelerinde arz etdiğim malûmât muvâcehesinde benim suâllerim şöyledir;

a. Devletimizin çeşitli resmî kaynaklarında münteşir mevcut bilgi kirliliğini önlemek, devletimizi temsil eden kurum ve subayların bu vahim hatâsını bir an evvel izale etmek ve dahi kamunun doğru bilgi edinmesini temin etmek üzere, işbu dilekceme konu etdiğim Deniz Lisesinin;

Øa.1. Gerçek ve resmî kuruluş târihi nedir?

Øa.2. Kuruluş târihininin belgesi (Kânun, lâyiha, kuruluş senedi vb.) var mıdır? Var ise şâyet, nedir?

Øa.3. Deniz Lisesinin kuruluş târihi olduğu bildirilen belgenin bir sûretinin, ücreti mukabilinde tarafıma gönderilmesini,

Øb. İlgi (e-g)’de mezkûr iki adet BİMER dilekcemde tevcih etdiğim ve Deniz Lisesinin kuruluş târihine dair ileri sürdüğüm resmî belgelere rağmen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, sorduğum suâllerimi niçin savsaklamakta ve cevâp vermemektedir?

Øc. Ordumuzun eğitim-öğretim târihinde teşkil edilen ilk askerî idâdî, Fünûn-ı İdâdî ismiyle teşkil edilen Kuleli Askerî Lisesi’dir. Ve kuruluş târihi de 21 Eylül 1845’dir. Bu hakikât gün gibi ortada dururken, Deniz Lisesine menşe teşkil eden Bahriye İdâdîsi nasıl oluyor da bu târihden tam 72 sene evvel, bir başka ifâde ile 1773 senesinde kurulabiliyor Allah aşkına?

Øç. Bir tek okulun “ilk kuruluş târihi” söz konusu olduğuna göre işbu okulun, birbirinden farklı 4 ayrı târihde kurulduğunu söylemek akıl, bilim, ve askerlik târihi ile bağdaşamaz! Deniz Lisesinin 1773 senesinde kurulduğunu söylemek, “canlı televizyon yayını 1773 senesinde başlamışdır” demek kadar mesnetsiz ve bilimden uzak bir iddiadır. Bunu söyleyenlerin de târih bilgisi bir yana akıl sağlığını cidden sorgulamaya hakkım vardır. Osmanlı Devletimizin eğitim-öğretim târihinde “idâdî” ismiyle bir okul ve tedrisatın asla olmadığı 1773 senesinde, Deniz Lisesinin kurulduğunu söylemek sûretiyle devletimizi, ordumuzu ve milletimizi kandıranlar ve devletimizin ve ordumuzun resmî târihini tahrif ve ifsad edenler kimlerdir?

d. Millî Savunma Bakanlığımızın bu bilgi kirliliğine ve târih sahteciliğine el koymasını ve

Devletimizin resmî kayıtları ve târihî hâfızasını tahrif edip bugünkü kayıtlarımızda “Deniz Lisesi” ismiyle maruf işbu okulun târihcesi hakkında yalan söyleyen ve bu okulun târihini çarpıtanları tesbit etmesini ve haklarında işlem yapmasını isdiyorum.

4. İşbu dilekcemin yukarıda mezkûr iki ve üçüncü maddelerinde tevcih etdiğim suâllerimi İlgi (ğ ve h) mevzuât kapsamında cevâplamasını Millî Savunma Bakanlığımızdan saygılarımla arz eylerim.07.10.2016.

1600259113

 

 

*  *  *  *  *

 

Yukarıda gördüğünüz bu dilekcemiz ile

Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar  isimli makâlemizde folim karesini dondurmuş idik!

15 günde ilgili makâma ulaşdırılması gereken yukarıda gördüğünüz şu dilekcem,

Tam 33 gün sonra yerine ulaşdı.

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_3_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

15 Temmuz mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışan Millî Savunma Bakanlığımız,

Bu dilekceme cevâp vermeye tenezzül etmedi.

Biz de, devletin direği dediğimiz kânûnundan neşet eden bilgi edinme hakkımızı kullanarak

Devletimizin Bâb-ı Ȃli’si olan Başbakanlığa müracaat ile yolumuza devâm etmiş idik.

Ve dahi

Deniz Lisesinin kuruluş târihindeki orostopolluğa bir zevâl vermek için

Aşağıda gördüğünüz şu dilekce ile

Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulunun yolunu tutmuş idik.

 

T.C. BAŞBAKANLIK BİLGİ EDİNME DEĞERLENDİRME KURULU’NA

Bakanlıklar/Ankara

                            02 Ocak 2017

KONU: BİMER Dilekceme Miâdında Cevâp Verilmemesi Hakkında.

 

İLGİ: (a) 1600259113 sayı, 07 Ekim 2016 târih ve “Deniz Lisesi Târihcesi Hakkında” konulu BİMER dilekcem.

(b) 4982 sayı ve 09 Ekim 2003 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânunu.

1. İlgi (a)’da mezkûr dilekcemi, BİMER vasıtasıyla 07 Ekim 2016 târihinde Başbakanlığımıza gönderdim. BİMER, bu dilekcemi 10 Kasım 2016 târihinde MillȊ Savunma Bakanlığına sevk etdi. İşbu dilekcem, 10 Kasım 2016 târihinden buyana MilȊ Savunma Bakanlığında bekletilmektedir. İşbu dilekcem hakkında işlemin devâm etdiğine dair, 02 Ocak 2017 Pazartesi gününe kadar da hiçbir mâkamdan herhangi bir bilgi, cevâp almadım.

2. İlgi (a) dilekceme miâdında cevâp vermeyen MillȊ Savunma Bakanlığı, İlgi (b) kânunun 5 ve 11’ inci maddelerini ihlâl etmişdir.

3. Neticeten; Bilgi Edinme ve Değerlendirme Kurulumuzun konuyu İlgi (b) mevzuât kapsamında tetkik ederek neticeyi tarafıma bildirmesini,

Saygılarımla arz eylerim.

Şükrü IRBIK          

E K L E R :

EK-A: 1600259113 sayı ve 07 Ekim 2016 târihli BİMER dilekcem.

*  *  *  *  *

 

Yukarıda gördüğünüz itirâz dilekcemi tetkik eden Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu,

Aşağıda gördüğünüz gerekcelere müsteniden itirâzımı haklı buldu.

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_3_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

4

5

6

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

Ve dahi

Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızdan Eski Tüfek’in güzellik ile talep etdiği bilgileri,

Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu vasıtasıyla,

Tâbiri câizse hülle ile değil fakat sille ile aldık!

Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulunun dürtmesi ile ayıkan Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız,

Şöyle inciler döküverdi ağzından, vehleten...

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_3_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_3_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cebren de olsa bu cevâbı bana gönderen Deniz Kuvvetleri Komutanımıza hassaten teşekkür ediyorum;

Hak zuhûr eyledi,

Yalan, kendini teşhir etdi,

Ve dahi

Bâtıl, zâil oldu!

İnsan olduğunu iddia ediyor isen şâyet târihini bilmeye mecbûrsun.

Târihini bilmiyor isen şâyet dün doğmuşsun demekdir.

Dün doğmuş isen şâyet herkes sana kendi istediği hikâyeyi anlatır.

Gerçekden de öyle imiş.

27 Mayıs subay darbesinin gazıyla cezbeye tutulup coşan târih uğrusu bahriyeli subaylarımız,

Deniz Lisesinin kuruluş târihi konusunda 1962 senesinden beri meğerse milletimize kendi uydurdukları hikâyeyi anlatıyorlar imiş.

İnsan olduğumuz iddiası ile çıkdığımız yolda; dikenler, daşlar da dökseler önümüze

Târihimizin bir ezberini daha bozduk!

Ve Deniz Lisesinin kuruluşunu, Cumhuriyetimizi ilan etdiğimiz gün ile gündeş eyledik!..

 

*  *  *  *  *

Târih uğrusu bahriyeli subaylarımıza,

Târih dersi verdiğimiz bu makâlemizin buraya kadar okuduğunuz bölümünün özeti şöyle oluyor;

Üfürgen, sömürgen ve böbürgen bahriye subaylarımızın

27 Mayıs subay darbesinden bugüne kadar

Tam 55 seneden beridir üfürdükleri “Deniz Lisesi 1773 senesinde kuruldu” yalanı

Burada, bugün mutlak bir zevâl buldu!

Demiyor muyduk hep! Er ya da geç; Her yalanın kendini teşhir etmek gibi bir tıyneti vardır diye.

İşde, Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın bugüne kadar söyleyegeldiği

“Deniz Lisesi 1773 senesinde kuruldu” üfürüzması da

2017 senesi 07 Mart Salı günü kendini, Eski Tüfek’in kalemi vasıtası ile teşhir eyledi!

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ,

Emekli Tümamiral Soner POLAT,

Emekli Tuğamiral Türker ERTÜRK,

Emekli Dr.Dz.Öğ. Binbaşı Erol MÜTERCİMLER...

“Deniz Lisesi, 29 Ekim 1852 Cumâ günü kuruldu”, bunu böyle bilesiniz!

Bu makâlemizi neşretdiğimiz günden itibâren,

“Deniz Lisesi 1773 senesinde kuruldu” diyenlerin hepsi yalancıdır, müfteridir, sahtekârdır!

Şöhret vurgunu yiyen siz subaylarımız;

Deniz Kuvvetleri Komutanlığının yukarıda gördüğünüz şu evrağının bir sûretini

Alın, çalışma odanızın duvarına asın!

Birgün, bir yerde, şöhret hırsızlığı niyeti ile böbürlenme nöbetine girer de

Bir vesile gene “Deniz Lisesi 1773 senesinde kuruldu” derseniz şâyet

Odanızın duvarındaki bu evrak, sizlerin ağzını burnunu çarpacak, haberiniz olsun!

 

*  *  *  *  *

 

Bahriyemizin bu dört muhteşem târih uğrusu subayımızın bir yalanları daha var;

Diyorlar ki “Deniz Harp Okulu 18 Kasım 1773 târihinde kuruldu”

Şöhret delisi olmuş ve târih uğrusu bahriyeli bu subaylarımız,

Târihin dübüründen şimdilik “birkaç kıl” daha yolsunlar bakalım...

Yolun sonu göründü, nasıl olsa!

Bu yalanınızı da yalayacağınız günler yakındır, evvel Allah!

 

Deniz Harp Okulu’nun 18 Kasım 1773 târihinde kurulduğunu söyleyen;

  • Kurmayından,
  • Doktor unvânlı öğretmenlerinden,
  • Devletin parası ile İsviçre’de tahsil görmüş Yüksek Mühendisinden,
  • Devletin parası ile sivil üniversitede hukuk tahsil etmiş Askerî Hâkimine...

          Ve hattâ

  • Cumhurbaşkanına kadar şöhret avcısı ve “târih uğrusu” bahriyeli zâbitânın,

Bu konuda bugüne kadar üfüregeldikleri;

  • Yalanları,
  • Yapdıkları hileleri,
  • Atdıkları iftirâları,
  • Uğrulukları

Ve dahi

  • Sahtekârlıkları da

Allah’ın izniyle bilâhire fâş eyleceyeğiz!

 

brove

 

 

 

 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

Okumak için resimleri tıklayınız!

 

Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -1-

Tarih-Ugrusu-Bahriyeli-Subaylar 1_KAPAK

   

                       

 

Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2-

Tarih Ugrusu Bahriyeli Subaylar 2_kapak

 

 

 

 

 

İşde, gene çaldım kapını!..

Sırtını güneşe dönünce dünyâ, dünün bu deminde

Sarığına yüz sürmeden sıvışmak isdedim semtinden!

Cehd etdim, fakat ne çâre! Bir şey gelmedi elimden...

Tepdiğim her yol, senin rubâilerine getirdi beni...

İzin verirsen şâyet

Bir iki kelâm aşıracağım senden, ey Çadırcı; önce rûhun şâd olsun, sonra da haberin...

 

Ömer Hayyam _ Çadırcı _ Asubay Tefrikası_1_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İki gün var ki şu dünyâda, bence ha var, ha yok!

Daha gelmemiş gün, bir; geçmiş gün, iki...

Öyleyse elimizde var bir gün... O da bugün!..

 

Üç nefeslik de ömrümüz var, şu âlemde;

Birincisini dün yudumladık!..

Yârınkini alacak mıyım, bilmiyorum!..

Elde kaldı biricik nefes; o da bugünkü!..

Gün bugündür deyip bize bahşetdiğin hakikâtleri

Ömrümüzün son nefesine kadar yazmak boynumuza borç oldu!..

Ne varsa kısmetde, o çıkacak kaşıkda, nasıl olsa!

Doğduğum gün alnıma yazdığını benim için bugün bozacak değilsin ya, Ey Çalap!..

 

  *  *  *  *  *  

 

Sevişiyorlar!

 

Hem de 

Senenin her mevsiminde,

Mevsimin her ayında,

Ayın her gününde,

Günün her saatinde, her sâniyesinde; sevişebilen ve doğurabilen tek canlı türüyüz, vesselâm!..

Aha! İşde, mücâmaa ediyorlar!

Bıyıklarını süpürge edip de

Şarap ile abdest aldığın şu meyhânede daha dün

Diyen sen değil miydin, Hayyâm?

Sabaha karşı âşıkların iniltisi

Murâî softanın ezânından güzel!

Tırnaklarını köküne kadar geçirip yek diğerinin etine, azgın yılkı gibi inliyorlar şehvetin şâhikalarında...

Değil mi ki, hilkatın esbâb-ı mucibesi!

Gök kubbenin her köşe bucağında

Bulduğu hali yerde milyonlarca erkek-dişi

Tabiatın mutlak dâvetine icâbetle sarmaşık olmuşlar da şimdi

Alenen sevişiyorlar...

Sevişme, diyebilir misin?

 

  *  *  *  *  *  

 

Doğuruyorlar, doğuyorlar!..

 

Dünyâ denen şu dipsiz çark-ı feleğin her yerinde;

Çölde, kutupda, doğumevinde, kendi hânesinde, obada, yaylada, dağın eteğinde, bağın dibinde...

Ya da koca bir çınarın kavruk kovuğunda...

Dokuz otuz gün evvel sabahın seher deminde şehvetle inleyen binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce kadın,

Şu anda ecel teri dökerken doğum sancısıyla kıvranıyor!Deniz ve Kadın_ Asubay Tefrikası _1_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Yerin gök, göğün yer olduğu fırtınalı ve azgın denizlerde çekdiği çileleri unutdu ise denizciler!

Niye unutmasın ki, yarı ölüm demek olan doğum sancısını kadınlar?

Aha!.. İşde, bak!

Derin bir nefes aldıkdan sonra dişlerini can havli ile sıkıp da

Şedit bir ıkınış ile son bir kez daha rahimini öyle açdı ki! Görsen, dev bir gergedan ağzını açmış sanırsın! Bu kadar yüzbin gebe kadın, karnındaki yükden kurtulmak sevinciyle bebesine nefes verdi!..

Dokuz kere otuz günden beri etene içinde beslenip büyüdükden sonra sırasını bekleyen yeni canlar,

Yeni kader defterlerine aha şimdi, kayıt yapdırdılar...

Doğurma, doğma diyebilir misin?..

 

  *  *  *  *  *   

 

Ölüyorlar!

Kendini yele vermiş gazel misâli, düşüp karışarak kapkara toprağın soğuk bağrına üçer beşer...

 

Her sabah yeni bir gün doğarken,

Bir gün de eksilir ömürden;

Her şafak, bir hırsız gibidir

Elinde bir fenerle gelen.

 

İşde!..

Bir can daha avladı ecel avcısı, can pazarından az önce...

Bizim mahallenin softa müezzini bunu görünce;

Telâş ile tırmanıp hemen minârenin şerefesine

Yeni bir salâ daha vermeye başladı, o çatlak sesi ile...

Şu tepenin öte yüzündeki kabrisdanın kambur mezârcısı

Tütününü tütdürürken, işe yaradığının verdiği keyif ile

Yeni bir kabir daha kazmak için kolları çokdan sıvadı bile...

Ömrümüzün mutlak ve son evresi...

Ölüyorlar! Kimisi şehit, kimisi gâzi! Ekserisi de usûleten!..

O ecel çavuşu dikildi mi tepene

Bir yudum su iç bakalım, içebilirsen!

Sevinsek de sinsice, o canın öldüğüne,

Var mı düşmeyen, ecelin bu şaşmaz tuzağına?..

Seni de bekliyorlar ey fâni, bu sessizler diyârına!..

Ölme, diyebilir misin?

 

  *  *  *  *  *  

 

Hz. Ömer (r.a) Asubay Tefrikası _1_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Doğum ile ölüm arasındaki bu eskimez fasılın ikinci evresindeyim kendimce! Dönüşü olmayan bir yolda mütemadiyen ilerliyorum. Şu an nefes aldığım muhakkak! Fakat bir sonrakini alacağım tam bir muammâ! Dilimdekileri son harfine kadar dökdükden sonra bineyim diyorum, imamın kayığına kendimce. Doğum dönemecini geride bırakalı epeyi olduğuna göre

Bildiklerimi, bulduklarımı, anladıklarımı söylemek için bugünden tezi yok!

Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır diyen senin peygamberin (s.a.s) değil mi?

Üsdelik,

Herkesi bildiğinden hesâba çekecek de sen değil misin?

Söylemez isem şâyet

Bildiklerimin hesâbını nasıl veririm sana, ya El Kerîm?

  *  *  *  *  *  

 

Dünden Bugüne Asubaylar

 

Bugünkü askerî mevzuâtımızda “Astsubay” olarak bize yutdurulan uyduruk asker sınıfı hakkında

Bugüne kadar yazılan kitap künyelerini şöyle tasnif edebiliriz;

 

 

   1. Deniz Lisesi ve Harp Okulu Târih Öğretmeni (E) Dz. Bnb. Fevzi KURTOĞLU; Deniz Mektepleri Târihçesi, (Birinci kitâp: 1929) (Büyük Erkânıharbiye IX. Deniz Şubesi), Deniz Matbaası, İstanbul-1931.

   2. Deniz Lisesi ve Harp Okulu Târih Öğretmeni (E) Dz. Bnb. Fevzi KURTOĞLU; Deniz Mektepleri Târihçesi, (İkinci kitâp 1941): (Genelkurmay Başkanlığı IX. Deniz Şubesi), Deniz Matbaası, İstanbul-1941.

   3. Kara Öğ.Yzb. Sadık TEKELİ; Küçük Zâbit Mektepleri (1909’dan Günümüze) Ankara Üniversitesi TİTE, Yüksek Lisans Tezi, Ankara-1987.

  4. Deniz Astsubay Hazırlama Okulu Komutanlığı; 1890’dan 2003’e 113 Yıllık Şanlı Geçmişin Târihçesi, Deniz Astsubay Hazırlama Okulu Komutanlığı/Beylerbeyi, Deniz Basımevi, İstanbul-Nisan 2003.

   5. EDOK Okullar Komutanlığı; Astsubay Okulları Târihi (Kara Kuvvetleri Astsubay Okulları 100 Yaşında), EDOK Okullar Komutanlığı Matbaası, Balıkesir-2009.

   6. Deniz Radar Asubay Kıdemli Başçavuş Aydın KULAK; Vatanını Ast Seven Subaylar; “Assubaylar”, www.emekliassubaylar.org yayınları-1, e-baskı İzmir, Aralık 2012.

   7. Dr. Hava Asubay Kıdemli Başçavuş Osman Toprak; Bir Astsubayın Kalemininde Astsubaylığın Târihi, Birleşik Matbaacılık, birinci basım, İzmir-2013.

   8. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı; 125’inci Yılında Deniz Astsubaylığı (1890’dan 2015’e) Deniz Basımevi Müdürlüğü, Pendik/İstanbul-Ekim 2015

   9. Kara Gâzi Asubay Başçavuş Oktay YILDIRIM; Astsubay Hakkında Herşey, Kaynak Yayınları, İstanbul-2016.

 

 

 

Mensûbu olduğumuz gayri meşrû asubaylık mesleğinin târihini bilmek ve tanıtmak bakımından bu kitaplar elbetde çok kıymetli ve önemlidir.

Bu yazarlarımız, kendi bildikleri kadarıyla

Ya da

Hep kendine yontan resmî subay fikriyâtının dayatdığı sınırlar içinde kalarak asubaylığın “resmî” târihini anlamaya, anlatmaya çalışdılar.

Gerek kuvvet komutanlıklarımızın sonsuz maddî imkânları ile âdet yerini bulsun diye yazdırılan subaylarımıza

Ve gerekse yazmak mârifetini, daha da mühimi cesâretini gösderen asubaylarımıza minnet borçluyuz.

 

  • Asubay Tefrikası-1_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Fakat bu kitapları tetkik etdiğimizde; yazarlarımızın ne yazık ki Genelkurmay Başkanlığı ve kuvvet komutanlıklarımızın çizdiği sınırlar içine sıkışıp kaldıklarını görüyoruz. Yalanlarla süslenmiş resmî târih kalıpları içinde bize birşeyler vermeye, hattâ daha açık bir deyiş ile dayatmaya çalışmışlar. 

Vermek isdedikleri bilgi de aslında gerçekleri değil fakat taassuba gark olmuş ve infisâh etmiş subay zihniyetinin, bizim bilmemizi isdediği kadarıyla sınırlı... Bu tutumları ile yazarlarımız, havan dövücünün hınk deyicisi olmuşlar âdetâ! Bu sözümüzden dolayı sevip saydığımız bu meslekdaşlarımız bize gönül koymasınlar. Bu makâle tefrikamızda ortaya çıkartacağımız hakikâtlerden sonra bize hak verecekler.

Kaç kısım tutacağını şu anda bilemediğim bu “Asubay Tefrikasında”,

Veya reddiye,

Veya teşhir, tenkid...

Nasıl tesmiye ederseniz, edin!..

Kitapsız yazar ben Şükrü IRBIK,

Asubay denilen asker sınıfının “yalanlar târihini” yazacağım, inşallah. Biz bugün burada, Genelkurmay Başkanlığı, M.S.B ve hele de kuvvet komutanlıklarımızın bugüne kadar tertipleyip bizlere pazarladığı yalan-dolan asubaylık târihindeki mevcut bilgilerin çok çok ötesine geçeceğiz.

 

      Sâdece kendi menfaatine kilitlenmiş köhne ve kokuşmuş subay zihniyetinin;

  • Aslında bildiği fakat bizlere yutdurmaya ya da unutdurmaya çalışdığı yalanları

      Ya da

  • Bugüne kadar kimselerin bilip bulup yazmadığı

      Ya da

  • Yazmaya cesâret edemediği çok çarpıcı hakikâtleri

      belgeleriyle birlikde ilk defâ olmak üzere gün ışığına çıkartacağız, evvel Allah.


Bugün Asubay dediğimiz asker kişileri;

Karanlık suratlı insanlar bugüne kadar peydahladığı karanlık mevzûât ile karanlıklarda boğdular!

Fakat biz bu tefrikamızda evvel Allah,

O karanlık suratlı insanları ve karanlık mevzûâtını

Ortaya dökeceğimiz hakikâtlerin aydınlığı ile boğacağız!

Öyle ise, haydi arabacı;

Atları hızlı sür ki

Köye pek geç varmasın!.. 

 

      Asubaylar Tefrikasında fâş edeceğim belgeler ile;

  • Bugüne kadar biz asubayları uyuşduran ve uyutan büyüyü bozacak

      Ve dahi

  • Milletimizin gözüne çekilen yalan perdesini kaldıracağım, inşallah.

 

  *  *  *  *  *   

 

Asubay Tefrikası isimli bu makâleler silsilesinin her bir bölümünde

Aşağıda gördüğünüz şu hakikâtlerden birisi ile yüzleşeceğiz;

 

 

 

   1. Kahraman Asubaylarımızın “İhtiyâçlar Silsilesi”ndeki perişân hâli nedir?

   2. Asubayların “kandırılmaya doymayan asker kişiler” olduğunu göreceğiz.

   3. Kara Harp Okulunun ilk komutanı kim idi?

   4. Coni'de var imiş, öğrendik! Peki bizim ordumuzun ilk Genelkurmay Başkanları (Serasker) kimler idi?

   5. Türkiye Cumhuriyet Ordusunun “ucuza mâl olan askerleri” kimlerdir?

   6. Ordumuzun yekpâre asker yapısını Genelkurmay Başkanlığının oluruyla kim tahrif ve tebdil etdi?

   7. Zottirik Kenân şöyle demiş idi; “Başçavuş, benim teğmenimden fazla maaş alamaz!” Peki, bu tâlimatı Zottirik Kenân kimden duydu?

   8. 1927 senesinde değnek ile darp edilip prangabent vurularak cezâlandırılan askerler kimler idi?

   9. Tam 50 sene boyunca rütbesi “kânûnsuz olarak” geri alınan askerler kimlerdir?

 10. Biz Asubaylar, OYAK’ın dâimî üyesiyiz ve aidat ödüyoruz, çünkü kânunu var. Yönetim ve denetleme kurullarında da vazife  alıyoruz. Peki, bunun kânunu var mı?

   11.  “Nev’i şahsına münhasır askerler” kimdir? Kimlere tampon diyorlar?, Bölüğün anası kimdir?

   12. Muvakkat ve mükellef (Nizâmiye) asker sınıfı olarak teşkil edilen ordumuzdaki “Küçük Zâbit” ve “Gedikli küçük Zâbitlik" zamân içinde “muvazzaf” sınıfa nasıl da sinsice tahvil edildi?

   13. Türk Ordusunda;

        a. 1909’da  zamânın Harbiye Nâzırı Şevket Paşa, mezûn etdiği ilk Küçük Zâbitlere şu sözü verdi;  "Evlatlarım! Sizleri zâbitliğe terfi ettireceğiz!” Etdirdi mi?

        b. 1951 senesinde Başbakan Adnan MENDERES de Asubaylara şu sözü verdi; “Astsubayları, Subaylığa terfi ettireceğiz!” Etdirdi mi?

   14. 1826, 1839 ve 1870 senelerinde tek sınıf (muvazzaf zâbit) olarak teşkil edilen Türk ordusu;

          a. 1890: Bahriye ordumuzda “Gedikli” sınıfı teşkil edilerek,

        b. 1909: İngiltere’nin tertiplediği 31 Mart Vak’ası bahâne edilerek kara ordumuzda “Küçük Zâbitân”  sınıfının teşkil edilmesi ile,

        c. 1915: Bahriye ordumuzda “Bahriye Gedikli Zâbitân” sınıfının ikinci defâ teşkil edilmesi ile,

        ç. 1925: “Küçük Zâbitân” sınıfının kara ordumuzda ikinci defâ teşkil edilmesi ile,

        d. 1927: “Gedikli Küçük Zâbitânlığın” bütün kuvvetlere teşmil edilmesi ile,

        e. 1952: Devletimizin NATO’ya üye olması ile birlikde ordumuzun yekvücud askerleri Conisever şerefsiz subaylarımız mârifetiyle nasıl da parçalara bölündü?

   15. Donanma-yı Hümâyûn’da “gedikli” sınıfını; Orduyu Osmanî’de “küçük zâbit” ve “pilot” sınıflarını kimler, ne zamân, hangi sinsi ve nâmerd maksat ile tertip ve teşkil etdi?

   16. Bugünkü mevzuâtımıza göre “Astsubay” olarak bildiğimiz askerleri kim, ne zamân ve nasıl “Devlet memuru” kabul ve ilân etdi?

   17. Dininin ilk emri “Oku!” olan peygamber ocağı ordumuzda “okumayı cezâlandıran" kânun olabilir mi? Evet, olabildi!.. Peki, “okumayı cezâlandıran" kânunu ordumuzda ne zamân ve kimler tezgâhladı?..

   18. İt ite buyursun, it de kuyruğuna; Coni ordusu ve bizim ordumuzdaki “emir-gomuta zencirinin” bugünkü rezil durumu nedir?

   19. Astsubay dediğimiz biz uyduruk askerleri esir kampında nasıl bir muamele bekliyor?

 20. Devletimizin imzâ atıp taraf olduğu milletlerarası andlaşma ve sözleşmeye göre ordumuz Asubaylarının bugünkü hukûkî durumu nedir?

   21. Anayasamıza göre ordumuz Asubaylarının hukûkî durumu nedir?

   22. Resimin tamâmını ortaya çıkartdıkdan sonra bir tek suâl soracağız; Öyle ise ne yapmalı?

 

 


  *  *  *  *  *  

 

1951 senesinde tezgâhlanan

Ve cârî mevzuâtımıza göre “Astsubay” dediğimiz asker kişilerin ordumuzdaki yeri ve önemi

Şu yarım cümle ile özetlenebilir; oturanlar ve ayakda selâm duranlar!

Ya da

 

  • Devletin makâmını ve rütbesini babasının çiftliği zanneden “oturanlar”

      Ve dahi

  • Kendisini o çiftliğin sâhibi zanneden gürûha “ayakda selâm duranlar!”

 

  • Gıçını yerden galdıramayan gomutan Nusret_  Asubay Tefrikası _1_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

  *  *  *  *  *  

 

Aşağıda gördüğünüz resimi

Bando Astsubay Meslek Yüksek Okulu örütbağ sayfasından bir iki gün evvel aldım.

O zamânki ismi Askerî Mızıka Astsubay Hazırlama Okulu olan mektebde

1952 senesinde icrâ edilen mezûniyet merâsiminden...

Manzara gene aynı;

 

 

  • Devletin makâmını ve rütbesini babasının çiftliği zanneden “oturanlar”

       Ve dahi

  • Kendisini o çiftliğin sâhibi zanneden gürûha “ayakda selâm duranlar!”

 

 

 

 

  • Gıçını yerden galdıramayan gomutan_  Asubay Tefrikası _1_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Birinci Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK_ Asubay Tefrikası _1_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

1935 senesinde Birinci Cumhurbaşkanı Mustafa Kemâl ATATÜRK,

Türk gencine şu emri verdi;

Yüksel, Türk! Senin için yüksekliğin hududu yoktur!

Fakat

1951 senesinde gayri meşrû olarak teşkil edilen Astsubay sınıfı,

Kaybetdiği hakları bir yana

Hukûkda, tekâmülde, terfi ve tefeyyüzde

Bugüne kadar geçip giden 66 senede bir arpa boyu dahi yol alamadı...

Çünkü hakkımızı istediğimiz gomutanlar,

Oturdukları yerden gıçlarını galdıramadı...

 

 

Asubay Tefrikası _1_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

  

 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

Deniz Lisesinin kuruluş târihi konusunda basına yalan yanlış bilgiler üfüren bahriyeli dört subayımızı,

Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar isimli makâlemizde geçen senenin son ayının 13’ünde teşhir eylemiş idik.

01Sayın Ersen GÜRPINAR da makâlemizi sağolsun,

Bu subaylarımızın fesbuk, çıt çıt tivit, mivit hesâplarına gönderdi.

Hepsinin de bu makâlemizi okuduğunu söyledi.

Fakat

Târih uğrusu bahriyeli bu subaylarımızdan birisi dahi bugüne kadar bir tek cümle ile ses verip

Yalan söylediklerini ikrâr etmek erdemini gösderemedi...

Ne diyelim; canları sağ olsun!

Doktorlukları, kurmaylıkları, subaylıkları, amirallikleri, târih bilgileri, celâdetleri

Ve hele de

Yürekleri, işde, ancak bu kadarmış!..

Deniz Lisesinin kuruluş târihi konusunda hepsinin de yalancı olduğunu târih noterine tasdik etdirdik! Bu yalanları, ölesiye kadar da bu subaylarımızın kuyruğunda dolanacak, haberleri olsun!..

Hakikât zuhûr eyledi, yalan zâil oldu! Bu mesele burada külliyen ve ebediyen kapandı derken,

Bu dört subayımızdan merdâne birisinin

Bu kez de Deniz Harp Okulunun kuruluş senesi konusunda

Tam 5 sene evvel yalan makâmından ucuz üfürüzmalara tam yol ileri dediğini işitdik!

 

*  *  *  *  *

 

2013 senesinde kış, kışlığını yaparken

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ de yapmış yapacağını... Kurmay makâmından yalanlarını üfürmüş!..

Üsdelik bu yalanları da sözüm ona “pilav” gününden bir gün evvel dehdehlemiş...

Hiç bıkıp usanmadan kış, kışlığını yapıyor ise

Ve hiç utanıp sıkılmadan Cem GÜRDENİZ de yalanlarını üfürüyor ise şâyet

İşde o zamân Eski Tüfek’e de bu yalanlara sâdece bir ayna tutmak kalıyor...

 

*  *  *  *  *

 

Emekli Tümamiralimiz Cem GÜRDENİZ,

Aydınlık gazetesindeki köşesinde 17 Kasım 2013 Pazar günü bir makâle neşreylemiş;

Adı da şöyle; “Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesinde, 18 Kasımlar

Bu makâlesinin daha ilk cümlelerinden birisinde Cem bey şöyle demiş;

Deniz Harp Okulu “1773” senesinde kuruldu!

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_ Cem GÜRDENİZ_Eski Tüfek Şükrü IRBIK 

 

Peki, öyle olsun Sayın Amiralim!

Başka ne demişsin; işde, buyur, bakalım;

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

  • Küçük Hüseyin Paşa, Padişah I.Abdülhamid’in Kaptan-ı Deryâ’sıdır dediniz,
  • Bahriye mektebinin 1773 senesinde kurdurulduğu Fransız mühendis Baron de TOTT’un “hâtırâtından” ortaya çıkarıldı dediniz,
  • Baron de TOTT hâtırâtında okulun “hangi gün” kurulduğu açıklanmamıştı dediniz,
  • Çaşıtlık yapmak için memleketimize gelen İtalyan vatandaşının isminin “L’Abbê TODERİNİ” olduğunu söylediniz,
  • Padişah III. Selim’in tuğrası ile mühürlediği Küçük Hüseyin Paşa Lâyihasına “evrak” dediniz,
  • Kaptan-ı Deryâ Küçük Hüseyin Paşa'nın 26 Ocak 1797 târihli bir evrakında(!), okulun 18 Kasım 1776 târihinde kurulduğuna dair bir başka “bilgi” de söz konusudur dediniz,
  • Deniz Lisesi “1773” senesinde kuruldu dediniz,
  • Deniz Harp Okulu “1773” senesinde kuruldu dediniz,
  • Deniz Harp Okuluna nüve teşkil eden ilk mektep “Kasım’ın 18’inde” kuruldu dediniz,
  • 18 Kasım 1773 târihini kasdederek, ünlü deniz târihçimiz emekli zâbit Ali Haydar ALPAGUT da “bu târihe vurgu yaptı”dediniz,
  • Meşhûr deniz târihcisi merhûm Ali Haydar ALPAGUT’un kitabının isminin “Denizde Türkler” olduğunu söylediniz,
  • Okul komutanı iken Ertuğrul ERTUĞRUL’un rütbesinin “Tuğamiral” olduğunu yazdınız.

 

Bir yalan, iki yalan... Saydım, tam 12 yalan!

Ve tam iki iftirâ...

İşde, Cem GÜRDENİZ’in yukarıda gördüğünüz bir sayfalık şu makâlesinde;

 

  • Filfilli 12 yalan
  • ve
  • Sunturlu 2 iftirâ!..

 

Bir sayfalık bir makâleye bu kadar yalan ve iftirâyı sığdırabildiği için Cem GÜRDENİZ’i evvelâ tebrik,

Vatandaşımızın dağârını yalan yanlış bilgiler ile kirletdiği için de kendisini takbih ediyorum.

Cem GÜRDENİZ’in bu yalanları ve iftirâları,

Kendisi iyi ve dürüst bir târihci olan merhûm Ali Haydar ALPAGUT’un kemiklerini

Öldükden tam 69 sene sonra hiç kuşku yok ki sızlatmışdır!..

 

*  *  *  *  *

 

 

Çok söz hayvan yüküdür, diyorsun da! Çok mu söylüyorum, Miskin?

Senin gibi bana da “söyleme” diyor, Aydın’lı 85’lik Efe Ahmet KISA;

Ya ben öleyim mi, söylemeyince, Miskin?..

Gendilerini orta tarlanın gunduru buudası zanneden kimi beyaz subaylarımız

Meydânı boş zannedip öyle yalan sözler üfürüyorlar ki dübürlerinden...

Sırf doğrunun gül hatırına şedit bir salvo atmasam,

Ölürüm be, Miskin!

 

 

Kâğıt, kalem, kelâm, çay, çengi, çörek, çekirdek, zamân bir yana,

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ’in bir makâlesine tıkışdırdığı bunca yalanı teşhir, tashih ve tasrih etmek için

Eski Tüfek bakalım kaç sayfa heder eyleyecek!..

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Dönemin Padişahı I. Abdülhamid şöyle ses verdi 228 sene evvelinden, kulu Cem GÜRDENİZ’e;



 Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  *

 

Dönemin Kaptan-ı Derya’sı (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Küçük Hüseyin Paşa,

Şöyle ses verdi 214 sene evvelinden, mâdûnu Cem GÜRDENİZ’e;

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  * 

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

"Hâtırâtım" isimli kitabın müellifi Fransız süvâri binbaşısı çaşıt Baron De TOTT,

Bu kitabını Fransızca olarak neşretdiği 1785 senesinden şöyle ses verdi, Cem GÜRDENİZ'e;

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_ Fransız Baron de TOTT_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_ Fransız Baron de TOTT_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Ben Fransız süvâri subayı Baron De TOTT

Hâtırâtım isimli kitabımın 1786 senesinde Londra’da neşredilen İngilizce baskısında ise şöyle dedim;

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Fransız Baron de TOTT_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Senin de gördüğün gibi Mösyö dö la Cem GÜRDENİZ;

Bu kitabımda, matematik mektebinin açılış târihine dair hiçbir rakam yazmadım ben.

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Cem GÜRDENİZ_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Ve çaşıt Baron De TOTT,

Şöyle devâm etdi, Amiral Cem GÜRDENİZ’in kulaklarını çekmeye;

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_ Fransız Baron de TOTT_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

NATO dâimi görevinde 2 sene süreyle ülkemi ve ordumu temsil etdim. Napoli’deyken oldukca iyi İtalyanca konuşabiliyor idim. Epeyi zamân geçse de aradan, az buçuk İtalyanca kalmışdır dağarımın köşe bucağında...

İngilizcesi “abbot”olan “başrâhip” kelimesinin İtalyancasının “L’Abbê” olduğunu öğrenmiş idim, İtalyan amici’den. Cem GÜRDENİZ, çaşıtlık yapmak için “başrâhip” kılığında memleketimize gelen İtalyan vatandaşının isminin “L’Abbê TODERİNİ” olduğunu yazmış. Sorsak şimdi, üç beş lisan biliyorum der. İtalyanca “L’Abbê” kelimesinin Türkcesi “başrâhip” olduğuna göre bu İtalyana “râhip başrâhip TODERİNİ” demenin bir anlamı var mı?

Bu gafında, ezbere iş yapmanın ceremesini çekmiş Cem bey. Bu hatâyı ilk yapanlardan birisi de yalancı Tümamiral Fahri ÇOKER’dir. Cem bey, araşdırıp soruşdurmadan üstâdı Fahri ÇOKER’in yalanlarından kesyapışdır yapmış burada.

Demek ki Amiral Cem GÜRDENİZ;

  • L’Abbê” kelimesinin İtalyanca bir kelime olduğunu

Ve dahi

  • Bu kelimenin Türkcemizde “başrâhip” anlamına geldiğini de bilmiyor.

Bilmeyerek yapdığını farzederek buradaki yalanına, haydi, yanlış diyelim.

 

*  *  *  *  *

 

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Dönemin Kaptan-ı Deryâ’sı (Deniz Kuvvetleri Komutanı)

Ve senin “evrak” dediğin o muhteşem Lâyiha’nın müellifi Küçük Hüseyin Paşa,

Şöyle ses verdi, 214 sene evvelinden sana, Cem GÜRDENİZ;

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_ Küçük Hüseyin Paşa_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Kendi padişahı ve Kaptan-ı Deryâ’sının irâde buyurduğu kânunun tam ve kesin sûreti elimizde dururken

Üsdelik “Hendesehâne” ismi verilen mektebin küşâd târihi “gün, ay ve sene” olarak bu Lâyihada mevcud iken

Gevur Fransız çaşıtın hâtırâtından ve İtalyan başpapazın seyâhatnâmesinden medet uman Cem GÜRDENİZ,

Aslında ne kadar batısevici olduğunu böylece isbât etmiş.

Ve daha da hazini

Kendi devletinin, kendi padişahının ve kendi komutanı olan Küçük Hüseyin Paşa’nın kânununu inkâr etmiş!..

Yüzün ak olsun, Cem GÜRDENİZ!..

 

*  *  *  *  *

 

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Dönemin Kaptan-ı Deryâ’sı (Deniz Kuvvetleri Komutanı) ve

O meşhur Lâyiha’nın müellifi Küçük Hüseyin Paşa,

Şöyle seslendi, 214 sene evvelinden sana, Cem;

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_Küçük Hüseyin Paşa_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  *

 

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ;

Deniz Lisesinin kuruluş târihini belgeleriyle birlikde Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar isimli makâlemizde fâş eyledik! Burada kelime isrâfına yer yok!

Ersen bey bu makâlemizi size gönderdi. Siz de okudunuz!

Netice; sükût-u ikrâr.

Doğrular karşısında eğilmesini bilmeyen, yanlışlar karşısında dik durabilir mi, Cem bey?..

 

*  *  *  *  *

 

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Deniz Harp Okulunun 1773 senesinde kurulduğunu söyleyenler bu yalanlarının keyfini biraz daha çıkartsınlar!

Hepsinin tekerine ters budaklı koca çomak,

Çanlarına da dulavrat otu sokacağım zamân yakındır, evvel Allah!..

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Cem GÜRDENİZ_ Eski Tüfek Şükrü IRBIK



Deniz Harp Okuluna nüve teşkil eden ilk mektep “Kasım’ın 18’inde” kuruldu diyenler de koca bir yalan söylüyor.

Fakat bu işin doğrusuna hiçbir zamân bu kadar yakın olmadık!

Doğruyu bilen bir yer var; Deniz Kuvvetleri Komutanlığı...

Ben de erinmeyip sordum oraya!..

İşde dilekcem...

 

KONU: Emekli Tümamiral Ertuğrul ERTUĞRUL Hakkında.

İLGİ: (a) https://www.dho.edu.tr/sayfalar/00_Anasayfa/01_Sabitler/komutan/Komutanlar%C4%B1m%C4%B1z.html bağlantısında münteşir Deniz Harp Okulu Komutanlar Listesi. (EK-A)

(b) Deniz Harp Okulumuz 1773, (E) Tümamiral Fahri ÇOKER, Deniz Basımevi, İstanbul-1977 (EK-B)

(c) 4982 sayı ve 09 Ekim 2003 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânunu.

(ç) 2004/7189 sayı ve 19 Nisan 2004 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânununun Uygulanmasına İlişkin Esâs ve Usûller Hakkında Yönetmelik.

1. İlgi (a)’da mezkûr bağlantıda Deniz Harp Okulu Komutanlığı yapmış deniz subaylarının isim listesi kamuoyuna ilan edilmektedir. İşbu komutanlar listesinin 39’uncu sırasında yer alan Deniz Albay Ertuğrul ERTUĞRUL’un; 12.10.1935-01.08.1938 târihleri arasında okul komutanlığını deruhde etdiği bildirilmektedir. İşbu örütbağ sayfasını, EK-A olarak dilekceme ekledim.

2. İlgi (b)’de mezkûr kitap, Deniz Harp Okulu’nun târihce kitabıdır. İşbu kitabın 88 ve 89’uncu sayfalarında yer alan bilgilerde Deniz Albay Ertuğrul ERTUĞRUL’a ait şu künye bilgisi yer almaktadır;

Adı          :              Baba Adı :             Memleketi:           Son rütbesine nasbı            :              Bahriyeden ayrılışı              :

M. ERTUĞRUL,     E. Neş’et               Üsküdar                Tümamiral-30/08/1944                    Emekli,   14/07/1947 (8)

3. İlgi (b) târihce kitabının 89’uncu sayfasında yer alan dipnotda ise Dz.Alb. ERTUĞRUL hakkında şu ilâve bilgi mevcutdur;

(8) 12/10/1935-01/08/1938 arası Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi Komutanlığı yapmış ve okulun yıldönümlerini kutlama geleneğini koymuşdur. Binbaşı Neş’et, İbrahim Ethem (Çıkış:14/01/1868)’in oğludur. Mâhûd sayfaları EK-B olarak dilekceme ekledim.

4. Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın bunca künye bilgisini verdiği merhûm Deniz Albay ERTUĞRUL’un sâdece doğum târihini bilmemde zannederim bir mahzûr yokdur. Bu cümlenin devâmı olmak üzere, işbu dilekcemin yukarıda mezkûr maddelerinde verdiğim malûmât muvâcehesinde benim biricik suâlim şudur;

30/08/1944 târihinde Bahriye’den Tümamiral rütbesiyle emekliye ayrılan M. ERTUĞRUL’un gün, ay ve sene olarak doğum târihi nedir?

5. Yukarıda mezkûr dördüncü maddede tevcih etdiğim suâlimi İlgi (c ve ç) mevzuât muvâcehesinde Millî Savunma Bakanlığımızın cevâplamasını saygılarımla arz eylerim.08.01.2017.

1700036952

 

Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızdaki subay gardeşlerimiz

Tenezzül edip mertce cevâp verirler ise şâyet

  • Kasım mı imiş,
  • 18 mi imiş

Hep berâber öğreneceğiz, inşallah.

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Cem GÜRDENİZ_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Deniz Harp Mektebi ve Lisesi târih öğretmeni olan merhûm Ali Haydar ALPAGUT

Yazdığı iki kitabında Bahriye Mekteplerinden bahsetdi;

Birincisi;

Kendisi gibi emekli bahriye subayı olan ve dürüstlüğü ile mâruf merhûm Fevzi KURTOĞLU ile birlikte 1939 senesinde yazdığı “Türklerin Deniz Harp San’atine Hizmeti” isimli kitabın üçüncü kısmı.

Deniz Mektebinin kuruluşuna dair olarak bu kitabın 52’nci sayfasında

Bakınız merhûm ALPAGUT ve merhûm KURTOĞLU, neler yazmış;

Türk bahriyesinde ilk deniz mektebi 1776’da kuruldu.

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Ali Haydar ALPAGUT’un Bahriye mekteplerinden bahsetdiği ikinci kitabının adı ise “Marmara’da Türkler

Bakınız rahmetli ALPAGUT, bu kitabının 15’inci sayfasında ne demiş;

Birinci (Aptülhamit) devrinde ilk bahriye mektebi küşat ve tesis olunmuştur. Tarihi tesisi 18.11.1776’dır. Binanın mevkiini ve küşadın gününü tayin ve tespit eylemek gerçi irfanı bahrimiz noktai nazarından pek ziyade haizi ehemmiyet ise de maateessüf bizce mümkün olamamıştır.

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Evet, Cem GÜRDENİZ’in dediği üzere

Târihci Ali Haydar ALPAGUT, 18 Kasım 1776 târihine vurgu yapmışdır.

Fakat Cem GÜRDENİZ’in gözlerden kaçırdığı bir söz daha var. ALPAGUT diyor ki;

Binanın mevkiini ve küşadın gününü tayin ve tespit eylemek bizce mümkün olamamıştır.

İşde, Cem GÜRDENİZ; Ali Haydar ALPAGUT’un bu mütemmim cüz’ünü gözlerden kaçırmaya yeltenmiş!

Kedi kedidir, yalan da yalan. Her yalanın da kendini mutlak teşhir etmek gibi bir tıyneti vardır.

Cem GÜRDENİZ’in yalanı da kendisini tam 5 sene sonra burada böyle teşhir eyledi.

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Cem GÜRDENİZ_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Cem GÜRDENİZ'in Aydınlık gazetesinde neşretdiği 17 Kasım 2013 târihli makâlesinde isminin “Denizde Türkler” olduğunu söylediği kitabı da gidip bulduk. Bakdık ki meğer bu kitabın ismi “Denizde Türkiye” imiş!..

 

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

İkinci bir husus da şu;

Ali Haydar ALPAGUT’un “Deniz Türkiye” isimli bu kitabında,

Bahriye mektebinin adından tek kelime dahi bahis yok!

Demek ki emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ;

Hem rahmetli Ali Haydar ALPAGUT’a iftirâ atmış,

Hem daha görmeden bu kitap hakkında menkıbe üfürmüş!..

 

*  *  *  *  *

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -2- Cem GÜRDENİZ_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ kaç yaşındadır, bilmem!..

Fakat bildiğim bir şey var ki Cem bey

Merhûm Ertuğrul ERTUĞRUL’un rütbesi konusunda da yalan söylüyor!

İşde yalanının belgesi;

Cem GÜRDENİZ âdem âleminde henüz adem iken

Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi Komutanı Ertuğrul ERTUĞRUL’un rütbesi “Albay” idi.

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_ Deniz Albay Ertuğrul ERTUĞRUL_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  *

 

Yukarıda adı geçen makâlesinde Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ,

Bahriyeli subaylarımızın her 18 Kasım’da Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesinde tabura geçip

Etli pilava alberâber kaşık salladığını arz eylemiş...

Aynı makâlesinde Cem bey, kışın pilav günü tertipleyen tek okulun Deniz Harp Okulu olduğunu fıslamış!

Lâkin

Pilav yediği günün anlamını ve önemini bilmeyen tek okul da şu hâlde

Gene Deniz Harp Okulu oluyor!..

 

*  *  *  *  *

 

Meraklısı isen şâyet sana başka rakamlar da üfürüreyim, Cem GÜRDENİZ.

Bugün Deniz Harp Okulu ismiyle bildiğimiz mektebin küşâd târihi hakkında kendileyin inciler döken;

 

  • İtalyan çaşıt başrâhip TODERİNİ,
  • Ermeni dönek ressam D’OHSSON,
  • Ve hele de bizim çılgın Prof. Mustafa KAÇAR’ın yumurtaladığı târihi buraya dökersem Cem bey,

Moturu su gaynatmış, pistonları vuruntu yapan toros taksi gibi dört çeyrek beyin haşlaması olursun, vehleten...

 

*  *  *  *  *

 

Eğitim, cehâleti alır derler!

Fakat Deniz Harp Okulunun kuruluş senesi söz konusu olunca

Aklını komutanlarına rehin veren bizim kaşalot zâbitlerimiz

Bilimi, delili, kânunu, kitabı, ahlâkı, vicdânı bir kenâra bırakarak

Üç maymunu oynayıp hemencecik câhil oluveriyorlar!..

Filfilli yalanlar, yaş yanlışlar, iğrenç iftirâlar...

Mütâmadiyen tekrâr etdikleri için de bu zâbitân heyeti meseleyi aslını, özünü inkâr etmeye kadar götürmüş.

Deniz Harp Okuluna menşe teşkil eden

Ve dahi

Adı “Hendesehâne” olan mektebin 18 Kasım 1773 târihinde açıldığını söyleyen dangalaklar,

Kendilerini, bu mektebi açan atalarımızdan daha akıllı zannediyorlar zâhir!

Bizim her boku bilen ekâbir gürûhu subaylarımız;

Elin gevur Fransız kara süvâri binbaşısı bir subayın İstanbul’a geldiğini ve

Dönemin en büyük ve en kudretli devleti olan Osmanlı Bahriyesinde

Denizciliği bilen adamlar yetiştirmek için mekteb açdığı yalanını söylemekden utanmıyorlar...

Üsdelik,

Hem bu Fransız subayına iftirâ atıyorlar

Hem de bu sahtekâr Fransız subayı kadar bile dürüst olamıyorlar!.. Hakikâten çok acıklı bir vaziyet...

Fakat

Cırcır böceği gibi zırt pırt ortaya çıkan bizim bahriyeli kaşalot zâbitlerimiz de

Bu Fransız çaşıt zâbitinin ağzından laf çalacak kadar târih kurnazlığı yapabiliyorlar...

Ey gendini “orta tarlanın gunduru buudası” zanneden tekmil zâbit gardeşlerim benim;

Gurnazlık başka yerde, akıl başka yerdedir!..

Gurnazlık, tilki denen hayvanda; akıl ise âdemde olur, idrâk etmediniz mi hâlâ?..

Elin götü boklu gevuru kadar bile aklınız yok! Bu, aşikâre belli...

Fakat hiç olmazsa bu sahtekâr Fransız zâbit kadar dürüst olun bâri...

 

*  *  *  *  *

 

Düşmâna galebe çalacak yeni harp usûlleri keşfetmeye,

Dünyâyı teslim alacak yeni silâhlar icâd etmeye,

Yeni topraklar ele geçirmeye akılları ve cesâretleri yetmeyen kimi subaylarımız;

İş pâye devşirmeye,

Sel önünden kütük kapar gibi şöhret kapışmaya,

Kahramanlıkların üzerine çöreklenmeye gelince,

Târihin dübüründen tek tek kıl yolmak bahâsına da olsa

Yalan söylemekde sınır tanımıyorlar, vallahi?..

 

*  *  *  *  *

 

 

Tarih Uğrusu Bahriyeli Subayları_2_  Şeyinin şeyini şey etdiğim Bülent ARINÇ_Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Hem iktidâr hem de muktedir olduğu demlerde

Şeyinin şeyini şey eden vekil Bülent ARINÇ,

Basına bir demeç vermiş ve şöyle demiş idi;

Cenderme Gedikli Erbaş mahdumu olan sâbık vekil Bülent bey burada doğru söylüyor mu, bilmiyorum!.. Fakat Bülent ARINÇ’ın emekli subaylar hakkında bir tesbiti var ki yalan diyemiyorum!

 

 

Devletin parasıyla okumuş, kurmay olmuş, harb gemisinde komutanlık yapmış, Tümamiralliğe terfi etmiş bir bayriye subayımız emekli olunca öyle yalanlar üfürüyor ki!...

Yaş yalanlar ile savaş gemisi yürür mü, Allah aşkına?..

Yalanlar söyleyen böyle bir subay ile maâzallah savaşa “falan” girşeymişiz,

Akibetmiz hiç de hayır olmazmış!..

 

 

*  *  *  *  *

 

 

Herkesin bir tâlihsizliği vardır ki ömr-ü hayâtının bir yerinde çıkar gelir karşısına...

Bahriyede muvazzaf subay iken başka tâlihsizliği oldu mu, bilmiyorum.

Fakat,

Emekli Tümamiral Cem GÜRDENİZ olarak ömrünüzün şu son deminde

Sizi yalanlar üzerinde cürm-ü meşhût etmekle herhâlde

Ben, Eski Tüfek de sizin tâlihsizliğiniz oluyorum!..

Mefhûm-u muhâlifinden bakabilirseniz şâyet

Bunca zamândan sonra bu konuda size doğruyu vura vura da olsa öğreten

Kim bilir? Belki de bayrı tâlihiniz...

 

brove

 

 

 

 

 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

 

Okumak için resimi tıklayınız!

 

Târih Uğrusu Bahriyeli Subaylar -1-

Tarih-Ugrusu-Bahriyeli-Subaylar 1_KAPAK

 

 

 

 

ALİ ÇAVUŞ DESTANI

Kasım 08, 2015

Ali- Çatıkkaşlı, yetim Ali

Ensesi kuyruklu,

kısa dik düz saçlı kafası

kömür karası gözler, kaşlar

çatılmaktan iz olmuş arası.

Köydeki bütün çocukların dedeleri gibi

onun da Çanakkale'de kalmış büyükbabası.

Askerde tifustan ölmüş babası,

18 gribinde köye kıran gelince de anası.

Hayatta bir ablası var, birde

komşu kadın Fatma Ana'sı.

 

Yiğidin harman olduğu yer,

gül bahçesi Afyon'un güney doğusunda.

Sıcak Ağustos ayının yirmi dokuzunda

çatıkkaşlı yetim Ali daha dokuzunda.

Ballık denen, bir yörük köyünün batısında,

toplandı yiğitler, harman yerinin ortasında.

 

Genceciktiler, kimi on beşinde, kimi otuzunda

ama yüzlerinden belli, Mehmetçik bin yaşında.

Bir milletin kaderi onların omzunda.

 

Gelecekten kahin gibi emin olmanın sevinci,

aydınlık yarınları göremeyecek olmanın

hüznüne karışmış hepsinin bakışlarında.


"İstiklal için istiklali dünya gözü ile görmekten vazgeçmek"

Ağustos ayının yirmi dokuzuda

saat akşamının dokuzunda,

bir milletin yükü omzunda,

kimi on beşinde, kimi otuzunda

o gün yaz güneşi çökerken

düşman, topçusunun ayağına, kaçmasın diye

zincir çekerken

helallik zincirini kırmakla meşguldü Mehmetçik.

 

Harman yerinin ortasında acep ne olmakta?

Dokuz büyük BAYRAM kazanı kaynamakta,

altında yarın kopacak olan kıyametin ateşi,

dün taşıdığı meşenin alevinden el sallamakta.

 

İçinde yağsız tuzsuz, yavan bulgur aşı,

şafaktaki hücumda çıkacak toz toprak tadında.

İnadına bereketli, hala tükenmemiş,

hala bir millet doymakta.

 

Şafakta, son nefesini verecek Mehmetçik.

Kalanı, artanı  tüketme işi Ali'ye düşmüş.

NEFES NEFESE...

Testi omuzunda gözü beyaz ekmekte

dik saçlı, Çatıkkaşlı yetim Ali koşmakta

içmelik abdestlik aşlık su taşımakta.

çeşme, harman yeri nerdeyse uçmakta

topaç gibi başı döner ama duramamakta

hızlıyken iyide, yavaşken sallanmakta.

 

Kendi ekmekleri mübarek ama

kaderi kadar kara, ekşi, bayat

sert kabuklu büyük davul kadar

adamı evermezler eliyle bölebilene kadar

Asker ekmeği!

Taşırken elledi. İçi pamuk gibi dışı gevrek

şafakta aydınlanacak kaderi gibi beyaz.

Acaba tadı nasıldır diye içi içini yer Ali'nin

ne olur tadabilse biraz.

O gün tadamaz ama

o ekmeğin tadını, sonradan anladım! der

ömrü boyunca beyaz ekmeği sofrada bölerken

"alın" der torunlarına "bu beyaz ekmek adam ekmeği"

 

Kürtçeyi, Lazcayı ilk orda duyar.

kendi dilinden konuşanlar bile

başka başka konuşur.

O gün ne olduğunu anlamadığı gibi

konuşulanlarıda tam anlamaz.

Zaten pek konuşanda yoktur,

o gelince hep susar Mehmetçik.

Saklar şafakta verecekleri müjdeyi

bir asker görür Ali sırtı ona dönük

ensesi kuyruklu, dik, düz saçlı kafası

boynunda keçi kılından iple asılı muskası

yörük gibi konuşunca asker, aşka gelir Ali.

 

Beyaz ekmek ister. 'ben yetimim' der.

O anda ensesinde bir şamar patlar.

Kulağından tuttuğu gibi kenara çeker ablası,

eğilir usulca kulağına titreyen sesiyle

"onların hepsi en az beş yetim bıraktı ardında

akıllarına düşürme hadi yürü eve" der.

Ağlayarak toprak dama çıkar Ali

"ölmemiş adam, nasıl arkasında yetim bırakır?

yalan söylüyor, yalancı" der

diğer köylerdeki ateşleri fark eder.

Şaşarak dünyada bu kadar insan olduğuna,

herkes ayakta iken o uykuya dalar.

Yarın şafak sökünce,

herkes ebedi uykuya dalınca,

o yeni bir geleceğe uyanacaktır .

 

Sabah uyandığında herkes gitmiştir.

harman yeri boş, sokaklar boş,

kazanlar boş, testi boş...

Dün hayat dolu, kan akan damarlar boş.

O sabah kaderi akan kanla mayalanmıştır.

O aklı erene kadar bunu bilmez anlamaz.

Yaş kemale erene kadar beklemek zorundadır.

 

Çatıkkaşlı Ali daha dokuzunda,

sıcak ağustos ayının otuzunda,

yaz güneşi aydınlanan kaderi gibi,

yanar küçük yamalı omzunda.

Çıkınında kara ekmek,

asılmış değneğinin topuzunda,

asılmış sallanır küçük yamalı omzunda,

oduna gider Ali sabahın dokuzunda.

 

Köye gazete geldiğinde,

önce kahvehaneye düşer.

Hoca ahaliye okumakta,

sonra fırına  düşer.

Ekmek sarmak için kullanılmakta

köyde artık beyaz ekmekte çıkmakta.

Çatıkkaşlı yetim Ali, artık on bir yaşında.

Köyde okul yok. Hocadan öğrenmiş

eski yazı, okuyup yazmakta.

Ekmeğin sarılı olduğu gazete kağıdında,

küçük zabit mektebine, talebe aranmakta.

Aklı biraz erdi ama hala anlamamakta.

Hemen hoca ya koşar sorar,

acep küçük zabit olan ne olmakta?

 

Başka çocuklar da heveslenir küçük zabit olmaya.

Köyde son gün akşamı ziyafet verilir;

bulgur aşı, bu sefer yağıda var tuzu da.

Sabah olduğunda, anlaştıkları yerde bekler.

Ancak hiç gelen olmaz sokak bomboş

ablası "hadi" der ona "öğlene anca varırsın".

 

Yağmurlu bir eylül ayının son gününde

Çatıkkaşlı yetim Ali, daha on birinde

elinde tahta bavul içinde dört elma,

düşer yola arkasına bakmadan

üç etekli ablasının yaşlı gözleri önünde..

 

Eski bir tahta bavul babasından tek hatıra,

Fatma Ana'sı yolluk koymuş, dört tane elma

sallaya sallaya gider, Ballık-Sandıklı arasını.

Elmaların çıkardığı ses ona oyun gelir,

bavuldan su çıkana kadar sallar.

Ezilmiş elmaları yemek zorunda kalır.

Boş bavul taşımanın anlamı kalmaz.

Sanki taşıdığı bavul boşken daha ağır gelir.

En sonunda taşımaktan iyice usanıp

boş bavulu savurup yol kenarına fırlatır.

Bavul yol kenarında bulunacak

ablası "Ali'me bir şey oldu" diye

köye dönene kadar senelerce ağlayacaktır.

Çocuk ya işte yolda nereye gittiğini unutur,

hoplayıp zıplayarak, taştan taşa sekerek,

tren yolunun raylarında yürüyerek,

istasyonuna gelir, asker ocağına girer.

Kayıt için kefil isterler "yoksa olmaz" derler.

ağlamaya başlar Çatıkkaş'lı yetim Ali

köyünden bir adam gelir

"hem öksüz, hem yetimdir, bir ablası var" der.

Çavuş Ali'ye göz kırparak

"senin kefilin benim" der.

Ali sevinçten deliye döner,

hoplar, zıplar, tren gelene kadar.

Tam trene binerken "evlat sen oraya değil" der,

hayvanların taşındığı yere atarlar Ali'yi.

Ağırına gider, ağlayacak gibi olur,

ama heyecanı her şeyi unutturur.

 

Pencere yoktur, kapalı ahır vagonunda.

Tahta kapıdaki aralıktan dışarıyı seyreder,

samanların içinde uyuya kalır.

Uyandığında karnı acıkmıştır

ve o zaman anlar ne yapıldığını.

Köy çocuğudur,

karşısındaki ineğin sütünü ağzına, ustaca sağarak

dört günde Haydarpaşa'ya varır, hiç aç kalmadan.

asker ocağına gider "Ben Mehmet oğlu Ali, Sandıklı" der.

 

Bir Ekim ayının ilk günlerinde,

yetim Ali daha on birinde.

Üstünde, küçük zabit üniforması,

çakı gibi olur, ilk içtima gününde.

En arkaya sıraya düşer, Ali boydan kısa

bir tüfek verirler eline boyundan uzun

yürürken yere değer dipçik yerde iz yapar.

 

Eğitim çavuşu gelir saçları beyaz,

belki Çanakkale gördü, belki hicaz.

Tüfeğin kayışını, sonuna kadar sıkar,

sanki tüfek, tüfek değil de yay,

demirden olmasa, olacak hilal.

Ali, omzunu zor sokar kayıştan içeri

tüfek havada kalır, değmez yere dipçik.

 

Bir Ekim ayının ilk içtima gününde,

Çatıkkaşlı yetim Ali daha on birinde.

Çakı gibi asker oldu tüfek elinde,

her şeyi kavradı, tek bir nasihatle.

Eğitim çavuşunun önünde.

Kemale erdi, içtima yerinde,

"Bu  mübarek Tüfek belki Galiçya' yı bile gördü evlat!,

Onu hiç kimse ölmeden yere değirmedi.

SEN DE BİR DAHA ASLA YERE DEĞİRME!"

İKİNCİ KISIM 

Beyoğlu derler İstanbul'un göbeğinde,

oraya gider her cumartesi çarşı izninde.

Tramvaydan tramvaya atlar oyun peşinde.

Yolda çocuk,

Beyoğlu'nda delikanlı,

Çatıkkaşlı yetim Ali artık on beşinde.

 

Küçük Zabit Mektebi bu sene bitecek.

Ali ilk görevinde, mecbur şarka gidecek.

Köye de uğrayabilir mi meçhul!

Ablasının önünde hazır ola geçerek

üniformasıyla esaslı bir selam çakacak.

Çocukluk işte hayal kura dursun,

önce, şarka tatbikata çıkacak

sonra mektebe dönmeden görevden göreve...

 

Okul sonu, tatbikat günü gelip çatar.

Herkes de bir telaş bir koşuşturmaca.

Ali artık jandarma topçu çavuş,

Ona sorsan hiç bir şeyden yoktu korkusu.

 

At arabasıyla çekilen top bataryalarını,

tepe üzerindeki mevziye yerleştirirken

beyaz saçlı eğitim çavuşu döner Ali'ye

"Gazi ile Fevzi Paşa teftişe gelecek bugün"

"şanslıysan ikisini de yakından göreceksin" der

Hem korkar, hem sevinir Ali.

Nasıl korkmasın Çatıkkaşlı yetim Ali?

Üstünde küçük zabit üniforması

giyince asker, çıkarınca çocuk.

İçine bir kurt düşer, kemirir Ali'yi.

Ya hata yaparsam önlerinde,

Ya mahcup edersem kıdemliyi?

"korkma" der kıdemli eğitim çavuşu

"bizim buraya uğrayacakları ne malum?

Korkmak hata yaptırır adama.

Sen geri durursun" der Ali'ye

Çatıkkaşlı Ali bu geri durur mu?

Hem korkar hem öne çıkar.

Yıllar sonra

"yetim büyüdüm o kadar sene

hata yaparsam diye korkudan

ilk defa, akşam babası eve gelince azar işitecek çocuk gibi hissettim" der.

İçinden "madem buraya uğrayacakları meçhul niye söyledin be çavuş" der.

Ama kıdemli çavuşun bildiği vardır.

Bilir Ali, çocuk heyecanlanacaktır.

 

Tatbikat alanını en iyi gören yer,

topçu bataryasın olduğu tepedir.

Paşalar da mutlaka oraya çıkacaktır.

Ali'yi hazırlamak ister.

 

Atatürk, Fevzi paşa ve yanındakiler,

gelip bakarlar aşağıdaki vadiye.

Gazi ile Fevzi Paşa tepede ayaktalar,

sırtları dönük dürbünle vadiye bakmaktalar.

dedik ya Çatıkkaşlı yetim Ali bu!

hem korkar, hem öne çıkar.

Kıdemli çavuşun gözlerine bakar.

Çavuş "En genç sensin sana düşer" der.

Ali hemen seğirtir.

Üç boş barut fıçısını dizer yan yana.

Atların semer altı kilimlerini,

kaptığı gibi serer fıçıların üstüne.

Kır çiçeklerinden demet yapar,

asker matarasın içine yerleştirir.

Gazi  ve Fevzi Paşa döner bakarlar.

İki bardak su, çiçek , oturacak yer.

Çatıkkaşlı yetim Ali hemen selam çakar.

Gazi bakar karşısındaki çocuğun gözlerine.

Döner Fevzi Paşa ve yanındakilere,

''İşte TÜRK MİLLETİ böyle yaratıcıdır'' der.

Yıllar sonra ağlayarak anlatır torunlarına,

Emekli Kıdemli Astsubay Ali Çatıkkaş

"O kadar işin arasında bir çocuğu sevindirmeyi bildi. Beni onurlandırmayı ihmal etmedi. Ben yıllarca o fişekle çalıştım durdum. Her ayrıntıyı düşünmese bu günlerimizi hiç göremezdik" der.

 

BEYAZ SAÇLI EĞİTİM ÇAVUŞU

Beyaz saçlı eğitim Çavuşu,

epeyce yaşlı altmışlarında.

Kır saçlı ama hala görevde,

Kim bilir kaç cephe gördü?

O gün, Fevzi Paşa hatır sorar.

Belli ki cepheden tanır Çavuş'u.

 

Ali, severek dinler hikayelerini.

Bir gün, cesaret ederek sorar.

"Neden terhis olmadın Çavuş?"

"Nereye gideyim evlat, kimsem yok.

Kardeşlerim hep cephelerde kaldı"

 

Düşman basmış köyünü, o cephedeyken.

Karnını deşmişler, gebe karısının.

"Gavur, canımın içinden can çıkarttı evlat!"

"Memlekette ne torun var, ne torba.

Benim evim burası, evlatlarım da var.

En şanslı baba, benim.

Her senenin ilk içtima günü yenileriniz doğuyor elime" der.

 

Şarkta iken mektupla, haberini alır,

zatürreden kaybetmişler Çavuşu.

''Babamı kaybettim'' der Ali Çavuş

''Onca cephenin deviremediği çınarı,

Üsküdar'ın rüzgarı devirdi'' diyerek

ağlayacaktır.

 ÜÇÜNCÜ KISIM

FATMA

Mehmet -  Asiye kızı,

Maraş  Kılavuzlu Köyü Oğul'lardan.

O da öksüz, yetim olanlardan.

Dede Yemen'de kalır, baba subay ama,

dönmemiş bilmediği  bir cepheden,

Tek bildiği, cennette babası.

Anası, O doğarken vefat etmiş.

Bir tek anneannesi var, İzmir'den gelin.

Varlıklılar, derenin sağı solu onların.

Nerden nereye kadar hiç bilmemiş.

Ama aç gözlü Agop, bilir her karışını,

yaşlı bir karısı var, birde kendi, iki nüfus.

Fatma bildi bileli, komşudurlar Agop'la

Hem de ne komşudur Agop!

Akrep komşu! derler ya işte ondan.

 

Tarih

Bin dokuz yüz on dokuza yaklaştıkça,

Bet suratlı Agob'u özler akrabaları.

Amca oğlu, dayı oğlu, hısım akraba,

Birden YİRMİ BEŞ oluverir, hane halkı ,

Agob'un haşerat yuvası evinde.

Tehcir mi, aç gözlülük mü hala konuşulur....

İstanbul'dan cümle haşeratı cemaat,

üşüşürler akraba hasreti ile Maraş'a.

Bir sonbahar sabahında, nene torun,

Agob'un cırtlak sesiyle uyanırlar.

Bakarlar cumbadan aşağı, avluya,

Agop teknede, üzüm ezer ayaklarıyla.

 

Birileri müjde vermiş uğursuzlara,

Karıları, kızları hazır da,

şarap da gerek, Fransız'a..

Bir yandan söyler, bir yandan oynar Agop.

Fatma'nın anneannesi sorar cumbadan.

''Hayrola Agop ne diye oynuyorsun?''

"Fransız gelor Fransız gelor" der Agop.

Fatma'nın anneannesi, gürler birden.

"Seni gavurun dölü indirme beni aşağı,

Fransız gelirse ilk seni vururum." der

Eskiden önünde, el pençe divan duran Agop,

oralı bile olmaz, devam eder oynamaya.

 

On dokuz yılının bağ bozumunda.

Bir Osmanlı kadını ellisinde anca,

Sedef kakmalı tabancası kuşağında.

Biricik torunu atar atının terkisinde,

evi barkı bırakır, kafileyle yola düşer.

Yoksa ırz düşmanı, yakında kapısında.

Namus her şeyden önemli kafasında,

küçük Fatma'nın yükü omuzun da.

 

Kafile çıkmadan daha Kılavuzlu'dan,

atar torununu başka atın terkisine.

Dörtnala geri döner arkasına bakmadan.

Sonra bir el silah sesi gelir uzaktan.

Kafiledekiler döner bakar, köye geri,

dörtnala atlı bir kadın gelir ilk tümsekten.

Yine, sözünü tutmuştur büyük anne,

bet suratlı Agop'a kan işettirir göbekten.

Anneannesi dönünce, alır torununu.

Tekrar atar kendi atının terkisine.

Önce bir kahkaha atar, sonra sorar.

"YİRMİ BEŞ den, bir çıkınca kaç kalır?"

"Yirmi dört" der küçük Fatma

"Aferin benim güzel kızıma!.."

DÖRDÜNCÜ KISIM

JANDARMA ASTSUBAYININ AİLESİ

Bir Osmanlı kadını ellisinde anca.

Beysiz ne yapacak kadın başına,

küçük Fatma'nın yükü omzunda.

Her şeyi  bırakır ne varsa Maraş'ta.

 

İzmir'den gelindir, akrabaları var orda.

İzmir kurtulunca, döner onların yanına.

Fatma evlenir, bir oğlu olur. Adı Orhan.

Salgın gibidir, o devirde yetim kalmak.

Eşi maden mühendisidir, kalır göçük altında .

 

Komşudurlar Ali'nin komutanına.

Ali köy çocuğudur, yaşça da küçük.

Fatma ilk cumhuriyet kadınlarından.

Hayran olur Ali, onun şehirli hallerine,

Oğlu Orhan da yetimdir kendi gibi.

Duyurur içindeki alevin çıtırtısını.

Fatma kararsız kalır uzun bir zaman,

kolay mı İzmir'i bırakıp Şarka gitmek.

Durmaz, yerleşmez, Jandarma eşi olmak,

oradan oraya peşinde göçebe olmak.

Jandarma Astsubay Ali Çatıkkaş,

yalvar yakar alır Fatma'yı eş olarak.

 

Fatma hanım;

kendi ece, kaderi gece hanım.

Orhan yetim diye kabul edecektir,

ama onu daha kötüsü bekleyecektir.

 

Önde Ali'si arkada bir manga asker,

en sonda Orhan'ı, kendi ve üç kızı.

Katır üstünde kar kış ayazda,

gidecektir eşkıya takiplerine.

Ali'nin açmazı, kurt, kuzu, dere hikayesi.

Ailesini bıraksa eşkıya döner onları basar.

Mecbur önce onlar başka karakola,

yoksa yanlarında, devir öyle devir.

Büyük kızı katır üstünde donar,

durur ateş yakar, zorla kurtarırlar.

Budur CUMHURİYET in ilk yıllarında,

jandarma karısı olmanın kaderi.

BEŞİNCİ KISIM 

Ali Çavuşun,

hikayesi bitmez, bilinmez ne kadar.

Ünlü eşkıya 'Şaki Hamido' derler,

işte onu, ininde bulup yakalar.

 

Başka bir gün üç sınırın kesiştiği yerde,

Iğdır'da, Çoruh Nehri'nin karşısından.

Yüz elli atlı gelir, Rusya tarafından.

İran, Rusya arası sarp kayalık.

Mecburlar önce Çoruh'tan Türkiye,

sonra tekrar Çoruh'tan İran'a geçecek atlılar.

 

Eşkıyanın biri bağırır karşıdan,

"Çavuş elleşme İran'a geçecez."

Yüz elli atlı karşılarında, Rusya'da

Ali ve gencecik on bir askeri,

küçük bir kayalıkta, siper almışlar.

Eşkıyanın hepsi, atlı silahlı tastamam,

tüfek, menzil ötesinden etraflarını sarar.

Bir anda çembere alırlar, üç taraf açık,

çatışsa kesin askerden şehit düşen olacak.

Ali Çavuş acıyarak bakar erlerine,

biri memleketinden, Ballık'lı emanet.

"Geçin ama geri dönmeyin. Burdayım" der.

Göz yumar atlıların, İran'a geçmelerine.

Atlılar tekrar, İran'dan dönerlerse diye,

taştan, dört bir yana siper yapıp,

tam üç gün mevzide kalır beklerler.

"Hayatımda bir tek orda geri durdum evlat!" der.

Belli ki geri durmayı guruna yedirememiştir.

Yaşlılığın ona verdiği duygusallıkla,

gözleri yaş dolarak anlatacaktır, torununa.

Arazide kardan ev nasıl yapılır,

tipiden, ormandan nasıl çıkarsın,

atlar nasıl koşumlanır, nasıl bakarsın.

Su bulmak için nereyi kazacaksın,

hangi taştan siper yapacaksın,

nasıl dizeceksin......................

Neler anlatmaz ki sarı torununa.

 

İlk hatırladıklarından birinde

Haruniye'deler, yerfıstığı cenneti.

Cardın denen mahlukatı meşhurdur .

Faredir, nerdeyse kedi kadar olurlar.

Bağdaş kurmuş kucağında, sarı torunu,

ellerinde ilk okul atlasına bakar dururlar.

Haritanın dört ucunu, cardın yemiş.

Gittiği yerleri anlatır, Ali Çatıkkaş keyifle.

Torunu sorar "Dede Jandarma ne yapar?" diye.

Ali Çavuş, kızar sesi değişir ve derki

"Jandarma olmasa Vatan, bu atlas gibi cardın yemişe döner. Anladın mı akıllım" der  ve sarı saçlarından öper torununu..

                                                          

 ALTINCI KISIM

 

Torunu bir gün sorar

"Dede eşkıya nerde saklanır."

"Yolda gözcüsü vardır .

Senin geleceğini haber alır.

Dağda bayırda ine çekilir.

Eski devir haremlik selamlık var.

Bazen köyde haremlikte saklanır."

"Köyden çıkınca sen ne tarafa

eşkıya ters tarafa ...

geniş bir yay çizeceksin

iyice emin olacaksın "der.

Eşkıyaya haber veren varsa,

eşkıyayı haber veren de vardır.

Haber alınca ali çavuş

yollarda gözcü vardır diye.

Dağın öbür yakasından gelir

Sırtı zirveyi aşar da

Öyle  inermiş tepelerine

Torunu sorar

"Dede sen mi buldun bu taktiği "

"Mehmet bin yıldır terhis olmadı

bize de eskiler öğretti akıllım

şeytan bile unutmuştur oyunu

ne zaman bozuldu."

Emekli Astsubay Ali Çatıkkaş

Yıllar sonra torunuyla

TRT'de dağcıları görünce kızarak

"Ulan sizden önce kaç kez  aştılar

o zirveleri ne bilen var ne duyan

bide öğünüyorlar".

 "İş mi yaptığınızı sanıyorsunuz.

keratalar" diyecektir.

 

YEDİNCİ KISIM 

 

KAÇAK

Kaçakçının dili gibi

çataldır kaçak yolları 

hem de çatal üstüne çatal

kaç kaçakçı varsa o kadar.

"Seninde kulağın çatal olacak evlat"

der Ali çavuş torununa

Bir gün kaymakamlıktan yazı gelir.

Bir gazeteci kitap  ne yazacakmış.

İster gireyim askerin içine

takarlar ali çavuşun peşine

Kaçak olursa ona da haber verilecek

Ali çavuş ikidir kaçak bulamayınca;

hemen anlar .

"Kalemi kırılasıca kaçakçının da içinde."

Ertesi gün kaçak beklerler,

gazeteci ayakta beklemekte

"Hadi "der Ali çavuş askerlerine

"Başka yerde bekleyeceğiz"

"Ne oldu gazeteci

başka yerde ayakta duruyordun ,

şimdi siper ediyon taşları kendine,

o taşlar çakmaktaşı kursun deydi mi

parçalanır, birken iki olur, korumaz seni

boşuna dizme "der.

"yaşamaz olasıca "der Ali çavuş

anlatırken torununa.

O güne ali çavuş şahittir.

Bu dünyada yetimin bedduası tutmaz,

Buna da torunu şahit olur.

Uğraşır gazeteci ali çavuşla,

akıl verir kaçakçıya,

şikayet dilekçeleri yazar,

göndermek ister Ali çavuşu.

Dünürü hep arka çıkar Ali çavuşa

Emin Kılıç KALE

Bir nesil eski, Ali Çavuşun dünürü

önce yemende ,hicazda savaşmış ,

sonra Antep savaşı Kahramanı

 

Savaş sonrası kırkından sonra

Amerika'da Yale'de tıp okur .

Hicaz da içmeye su yok

susuzluktan zayiatlar olmuş,

siperde kirden dökülmüş ,

bir daha çıkmamış saçları.

Sert bakışlı ,gür sesli

sarı torun korkar hep ondan

yıllar sonra savaş müzesinde

resmine bakınca bile.

 

Doktor,filozof,müzisyen ,

insan-ı kamil.

Bahanesiz kazanılmış

ne büyük bir hayat.!

Bestelerini dinleyince,

yazılarını okuyunca anlarsınız.

Esas hikayeler ondadır ama

hikayesini anlatmak torunlarına düşer.

 

KAYIP KASATURA

Emin Kılıç KALE 'nin himayesini aşamazlar.

En Adi yola Başvururlar.

Yıllarca dağ taş dere milletin malını,

canını ,ırzını bekleyen Ali Çavuşun

zimmetindeki depodan tek bir

kasatura kayıptır. Siciline işlenecektir.

Ali çavuş kızar ve Emekli olur.

Sarı torun doğduğunda 1968 yılında

Sarı torun bazen sorar ama

"Mühimmat eksikti evlat" der

geçiştirir Ali Çavuş.

Sarı torun askerde öğrenir

KAYIP ŞEYİN TEK BİR KASATURA OLDUĞUNU.

Yüreği soğuyana kadar,

epeyce bir süre bağış yapacaktır.

Mehmetçik Vakfı

"KAYIP KASATURANIN PARASI ALİ ÇATIKKAŞ" DİYE

Hikaye ne bu kadar ne de benim bildiğim kadar,

Bu son kısımda isim yazmayıp açık bırakacağım.

Bu destan bitmez .

Binlerce Ali Çavuş Teslim etti Bu Vatanı,

binlercesi Dağda şehirde Görevde.

Başka torunlar devam etsin,

torunların işi kolay.!

 

DEDEM ALİ ÇATIKKAŞ ANISINA HİTAF EDİLMİŞTİR.


Dr. Özgür EKER

BİR DÖNEMİN SONU!

Haziran 17, 2015

Türkiye’nin 9'uncu Cumhurbaşkanı Sayın Süleyman Demirel 17 Haziran 2015 günü 02:05’te aramızdan ayrıldı. Allah amelince rahmet etsin, Türk siyasetine 40 yıla yakın damgasını vuran, tarihi bir şahsiyetti.

Her siyasetçi gibi sevenleri de sevmeyenleri de vardı. Başbakanlık yaptığı dönemlerde sert siyasi kavgaları oldu, ama uzlaşmasını da bildi, çünkü hiçbir siyasi rakibine “şerefsiz, cibilliyetsiz, alçak, namert, haddini bil, sen kimsin yaa!” demedi. Kısacası önce kendi haddini bildi.

Ülke ekonomisini bilimsel yöntemlerden uzak, bakkal mantığı ile yönetti, 70 sente, 1 litre mazota ihtiyacımız olduğu dönemler yaşadık.

Kendisi değil ama, başta YEĞEN YAHYA olmak üzere çevresinin yolsuzlukları gündeme geldi. Ailem dediği iş adamlarının çoğunun yolsuzlukları ortaya döküldü. Bunlara karşı hukuk isteğe göre dizayn edilmedi. Polis teşkilatı hallaç pamuğuna çevrilmedi, “yakınıma dokunan yanar” baskısı oluşturulmadı.

12 Eylül 1980 öncesi Türkiye ilan edilmemiş bir iç savaş yaşarken, “bana sağcılar adam öldürdü” dedirtemezsin dedi, ama meydanlarda ölmüş bir çocuğun anasını yuhalatmadı.

Allah biliyor ya, Demirel’i sevmezdim ama televizyona çıktığında dinleyebilirdim, dinlerdim. Çünkü kaşları çatık, hiddet, kin, nefret, öfke dolu değildi. Höykürmez konuşurdu.

Cumhurbaşkanı olduğunda bambaşka bir Demirel vardı. Cumhurbaşkanı Demirel’i sevmiştim, zor dönemlerden geçiyordu Türkiye. Asker kıpırdandığında Demirel devreye giriyor, herkese aynı mesafede duruyor, DEVLET ADAMLIĞI sergiliyordu.

Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı farklı ama devlet adamlığı farklı bir şeydir. Devlet adamı olmak için insanın ufku olması, vizyonu olması 3 adım ötesini görmesi, kinden, nefretten arınması gerekir.

Bu gün seveni-sevmeyeni Demirel için bir Fatiha okuyacaktır.

Yöneticiler iyi şeyler de yaparlar, hataları da olur. Herkesi memnun etmek, herkese yaranmak mümkün değildir. Yöneticiye yakışmayan şey kibir, nefret, ötekileştirmek, tepeden bakmak, hoşgörüsüzlüktür.

Koltuğun, makamın cazibesine kapılıp kendi kişiliğini o cazibeye kaptırıp, başkalaşan yönetici süresi bittiğinde, sıradanlaşacağını, diğerleri gibi “herhangi biri” olacağını unutmazsa, görev süresi sonunda da saygı görür. Boşluğa düşmez!

BEN” demek yönetici için hatadır.

Yöneticiye biz demek düşer!

Yöneticiye kibir değil, tevazu yakışır. Yöneticiye kendi sesini değil, kendi sesinin yankısı şakşakçılarının sesini değil, toplumun sesini dinlemek düşer.

Devletin her kuruşu nasıl hükümetlerin namusuna, şerefine emanetse, hangi kurum olursa olsun, o kurumun her kuruşu yöneticisinin namusuna, şerefine emanettir. Kendi paranızı harcarken bir kere düşünüyorsanız, kurumunuzun kuruşunu harcarken birkaç kere düşünmeniz gerekir.

Her inanca, hâttâ hiçbir inancı olmayana da saygım var. Ancak; benim inandığım bir şey var; bakın çevrenizdeki olaylara, dikkat ederseniz görürsünüz İLAHİ ADALET ASLA ŞAŞMAZ! Öbür tarafta neler olabileceği ayrı ama burada, yaşarken bu adaletin tecelli ettiğini görürsünüz.

Hırsınız, koltuğun cazibesi gözünüze perde çekmişse…

Allah yardımcınız olsun!

Bu vesile ile Ramazanın tüm insanlık için hayırlara vesile olmasını dilerim. Samimi inanç sahiplerinin ramazanı kutlu olsun.

Bu gidişle, yakında, “Mondros, Sevr ve İşgal, Resmi Tarihin Uydurmasıdır” derlerse şaşmayalım.

Bu Atatürk düşmanları, Atatürk’e sosyal medyada öyle acımasızca ve de cahilce saldırıyorlar ki, insanı hayretler içinde bırakıyorlar.

Neymiş, Atatürk olmasaymış, Osmanlı İmparatorluğu sınırları Rusya dâhil, Orta Doğu ve Afrika’yı da içine alacakmış.

Bunu yayanlar elbette yaydıklarına kendileri de inanmıyor. Ama gelin görün ki, maksatlı yaymaca inanıp da paylaşan, onların peşine takılan, zaman içinde inandırılmış insanlar da az değil.

Bir ülke üzerinde ancak bu denli oyunlar oynanır, gerçekler karartılabilir.

Bunlar bu gidişle, yakın zamanda tıpkı, Haçlı Seferlerinin, İslam inancına sahip insanların çoğunlukta olduğu coğrafyaya “kültür yaydığını” iddia ettiklerine benzer şekilde; "Mondros yoktu, Sevr yaşanmadı, işgal olmadı, hepsi resmi tarihin uydurmasıdır", derlerse hiç şaşmayalım.

***

Türkiye’de hiçbir şey anlamlı, yapıcı, doğru şekilde sunulmuyor kamuoyuna, onu ele geçirenlerce.

Türk, uçak yapar, ihraç bile eder ama biri düşmeye görsün. Basında, karalama kampanyaları başlar, üretimi kestirirler.

Türk, otomobil yapsın, benzini bittiği için yolda kalsın Devrim gibi, yine karalama kampanyaları başlar, seri üretime geçirtmezler.

Türk, dünya ülkelerine örnek ilan edilecek düzeyde bir eğitim kurumu meydana getirsin, Köy Enstitüsü gibi; hemen, birileri çıkar oradan yetişecek öğrencileri kastederek “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” şeklinde söylemler ortaya atar, okuldan rahatsız olan şeyh, yabancı yandaşı, ağanın her biri bir olumsuz şey ekler söylenenin üstüne ve iktidarca okullar kapatırlar.

Dersim’de feodalite, şeyhler egemenliğini kaptırmamak için başkaldırır, birey özgürlüğünden yana olan devlete. Karakolu basar, keser askerleri, savaş açar devlete, devlet tedbir alınca, olur devlet suçlu. Nedense isyanın altındaki, toprakları vatandaşa gidecek ağalıktan, birey üzerindeki etkisi zayıflayacak şeyh baskısından, birey özgürlüğünden hiç dem vurulmaz.

Ve her ne hikmetse, söyleyenler başarılı da olurlar, söylemlerinde.

Tekrar tekrar seçilip meclislerden ülke yönetirler, bürokrat atarlar, seçenler sayesinde.

Milletin gaye birliği darmadağın edilmiş, sorgulayanların gücü yetersiz kılınmış, yabancılarla paralel hareket edenler ezelden köşeleri tutmuş, eğitimde, sanayide, çağdaşlaşmada ulusal hedefler rayından çıkarılmış, halde.

***

On yılı aşan iktidarı süresince bir yerli otomobili dahi hayata geçiremeyen, iş kazalarıyla, gelir adaletsizliğiyle, işsizleriyle dünya gündeminde olan iktidar, bir de, bölgesinde lider ülke olmaktan bahsetmez mi?

Kim istemez ülkesinin teknolojide, bilimde, sanatta, ihracatta bölgesinde lider olmasını. Ama burada durum farklı.

Bir iktidarın milliliği, ülke menfaatlerine yönelik olarak diğer ülkelerden bağımsız, devlete muktedirliği; kamuoyunda yayılan yalan yaymaçları önleyici çabalarıyla, gelir adaletini sağlamasıyla, insan haklarında dünya ülkelerine örnek oluşuyla, yüzde yüz yerli üretebildiğiyle, refah artışını vatandaşının hissetmesiyle doğru orantılı.

Dışa bağımlı ürünlerin her kurumda bolca kullanıldığı bir ülkenin diğer ülkeler nazarındaki liderliği, bağımlı olduğu ülkelerin istedikleri kadar değil de nedir?

Köy Enstitülerinden yetişmiş insan sayımız çok olsaydı, bugün olanlar olur muydu?

Araplar ve Türkler

Eylül 30, 2013

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) yoluyla pek çok Arap Ülkesi iç kargaşa içine sürüklenmiş, ülke kaynakları el değiştirmiş, değişik adlar altında örgütlenen ve İslami ad alan örgütler insanlıkla ve İslami değerlerle örtüşmeyen saldırı ve tecavüzlerine hâlihazırda devam etmekte. İnsanlığa indirmiş oldukları her darbede “Allah-ü Ekber” diyerek, iğrenç eylemlerini Allah için yaptıklarını göstermeye çalışmaktalar.

İslam adını kullanarak insanlığa yakışmayan her türlü hareketi özgürce sergileyen bu terör örgütlerini 29 Eylül 2013 tarihli köşe yazısında “Hayvanlar...” başlığı altında ele alan Cumhuriyet Gazetesi yazarı Bekir Coşkun yazısını “Sana ‘hayvan’ diyemem... Olamazsın da...” diyerek bitirmiş.

Bu “hayvan” dahi denilemeyecek yaratıkların kimin projesine hizmet ettikleri aşikâr.

Bu türden yaratıkların vaktiyle Türklere yaptıklarını “Araplar ve Türkler” başlığı altında ele almıştık.


Araplar ve Türkler - 1

Tarihe baktığımızda, başka milletleri sömürge altına almada dinin bir araç olarak kullanıldığını görüyoruz.

Osmanlı İmparatorluğu tarafından Hindistan’a geçiş yolu kapanan altın düşkünü Avrupalı İspanyolların, üzerinde pek çok kültürden insan yaşayan koskoca Amerika Kıtası’nı sözde din yayma amacıyla Portekizlerle birlikte işgal ederek, işgali yeni bir keşif gibi duyurmaları tam bir sahtekârlık örneğidir.

Sömürmek amacıyla işgal ettikleri kıtaya ‘’Yeni Dünya’’ adını veren İspanyolların, işgal altına aldıkları İknalara, Ayteklere, Kızılderililere ‘’size İncil’i tebliğ etmeye geldik’’, demelerinin yanı sıra,  Hıristiyanlığı kabul edenlerin “ateş yerine, asılarak” ölmelerine karar vermeleri insanlık adına utanç vericidir. İnsani değerlerin bir bütünü olan ahlâki değerlerden yoksun Batılıların, kendinden olmayan insanlara yaptıklarının insanlıkla alakası olabilir mi?

İspanyollar ve Portekizlilerin işgalleri nedeniyle çok ileri bir medeniyet olan İnka ve Maya’ların yok edilmesi, Kızılderili’lerin katli, Aztek’lerin yok edilmesi, Hispaniola adasında yaşayan 300 bin insanın kökten yok edilmesi, insanların maden ocaklarında köle olarak çalıştırılması, bugün bize medeniyet dersi vermeye kalkışan Avrupalıların marifetlerinden sadece birkaçı...

Batılıların her hareketinde: ‘’Uygar ve Hıristiyan olan insanlar, dinsiz ve barbar olan insanlara karşı her zaman haklıdırlar’’ dogmasını görmekteyiz.(1)

Yeni yerler işgal etmek için dini yayma amacı güdülse de, işgal edilecek yerlerde yerli işbirlikçi gerekli!

Amerika Kıtası’nı işgallerinin üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen, Avrupalıların ülke işgal etme ezberlerinde hiçbir değişiklik yok! O zaman da şimdi de aynı yolu izleyerek, işgal etmek istedikleri yerlerde ''yerli işbirlikçiler'' kullandıklarını görüyoruz.

Türkiye’de PKK’yı destekleyenler, AB-D'nin ''yerli işbirlikçileri''nin ilk sıralarında yer almaktayken, Irak’ta Barzani ve Talabani başta olmak üzere, Irak’ta yaşayan pek çok Hıristiyan ve Yahudi azınlık, işgalci ülkelerin ''yerli işbirlikçi''si konumunda olarak işgalcilere büyük destekler vermiş ve halen de desteklerini esirgememektedirler.

AB-D’nın sömürge anlayışı böyle. Din adıyla hareket ederler, işgal etmek istedikleri yerlerde yandaş bulurlar ve sömürmeye başlarlar...

Ya Araplar?

Acaba Araplar başka milletlere nasıl davranmışlar!

Adeta gizemli bir konu, pek üzerinde durulmuyor. Nedense derslerde anlatılmıyor, okutulmuyor. Belki de karşı devrimcilerce, konunun bilinmesi istenmemekte.

Milletlerin din değiştirmesi kolay bir iş mi? 

Türkler nasıl Müslüman oldu? Sorusu ile Araplar arasındaki bağlantıyı ortaya koyan pek çok kitap yazılmış. Kimi bilim insanı Türklerin İranlılarla olan kültürel etkileşimini öne çıkarırken; kimisi tek tanrılı bir dini inanç olan Şamanizm inancının, Müslüman olmamızda etkili olduğunu dile getirmiş, kimisi de savaşlar, silah zoruyla din değiştirildiğini ortaya koymuş. Değişikliğin nasıl olduğuna karar verecek olan insanın özgür iradesi.

Tarihe baktığımızda milletlerin, devletlerin davranışlarında bazı benzerliklerin olduğunu görmekteyiz. Temel benzerlikler olarak; boşalan hazinenin doldurulması, yeni toprak elde etme, dünyaya hükmetme, duygu ve düşüncesinin belirgin benzerlik olduğunu görmekteyiz. İslâm dini, kız çocuklarının öldürüldüğü, kadının hukukunun olmadığı, putlara tapıldığı, büyücülere inanıldığı Arap âleminde ortaya çıktığına göre Arapların siyaseti, kültürü, dünyaya bakışı incelenmeli…

Devam edecek…

 

04.05.2007
Orhan Kaya 

Kaynaklar:

(1): Prof.Dr. Cihan Dura, Sömürgeleşen Türkiye (2.Basım, İleri Yayınları, İstanbul, Ekim 2004,) Sa.46

(2): Prof. Dr. Sina Akşin, Yakın Tarihimizi Sorgulamak (Arkadaş Yayınevi, Ankara,2006) Sa.135


Araplar ve Türkler - 2

İnsanların kendi yaptığı eşyalara taptığı, kız çocuklarının öldürüldüğü, her türlü sapkın düşüncelerin yaşandığı bir dönemde Yüce Allah, aynı zamanda son peygamber olduğu bildirilen Hz. Muhammed (s.a.v.)e 610 yılının Ramazan ayından başlayarak 23 yıl boyunca vahiy yolu ile Kur’an-ı Kerim’i tebliğ eder. 

Sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, güzel ahlâkı esas edinmiş olan İslâm dini incelendiğinde bugünkü demokratik yaşamın izlerini görmekteyiz. Yaygın olarak bilinen: ‘’ Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.’’ şeklinde Kur-an-ı Kerim’in Bakara Sûresi’nin 256. Ayeti’nde geçen “Dinde zorlama yoktur” ibaresi günümüz demokrasinin de olmazsa olmazlarındandır.

İslâm dini Hz. Muhammed (s.a.v.)in zamanında gönüllere girilerek yayılmıştır, denilebilir. Hz. Hz. Muhammed (s.a.v.)in katıldığı savaşların hiçbirinin din yaymak amaçlı olmadığını savaş sebeplerinden anlamaktayız.

Kısaca savaşların sebeplerine bakalım:

Bedir Savaşı: Müşriklerin Müslümanlara ait develeri otlaklardan alması ve düşmanca tavırları nedeniyle 624 yılında savaş çıkmıştır. Müslümanlar 300, Müşrikler 1000 kişi. Savaş sonunda Müslümanlar galip gelir.

Uhud Savaşı: Bedir Savaşı’nda yenilgiye uğrayan müşrikler 625 yılında, 3000 kişilik kuvvetle Mekke’den yola çıkarak Uhud  dağında karargâhını kurar. Buna karşılık Hz. Muhammet (s.a.v.)’in 1000 kişi ile yola çıktığı ordusunun sayısı yolda ayrılan 300 münafıktan sonra 700 kişiye düşmüş olarak Uhut Dağı’nda savaş düzenine girer.  İlk başta kazanılmış olan savaş, okçuların yerlerinden erken ayrılması, düşmanın bıraktığı ganimetlerin toplanmasına girişilmesi ve kaçmakta olan düşmanın bunu fark ederek geri dönmesi sonucunda galip gelen düşman, Müslümanların tekrar toparlanması ile istediği sonucu alamadan Uhud’dan çekilir.

Hendek Savaşı: Yahudilerin Hz. Muhammet (s.a.v.) ile yapmış oldukları anlaşmayı bozarak Müslümanları rahatsız etmeleri, Mekke’ye giderek Müşriklerle anlaşıp 10 bin kişilik ordu ile Müslümanlara saldırmak amacıyla 626 yılında Medine üzerine harekete geçerler. Bunu haber alan Hz. Muhammed (s.a.v.) Medine’nin etrafına 6 gün içerisinde hendek kazdırır. Düşman 27 gün boyunca hendeği aşıp Müslümanlara ulaşamaz. Kuşatmanın son gününde düşman tarafında meydana gelen fırtınanın askerler üzerinde etkili olması neticesinde düşman kuvvetleri geri çekilir.

Hayber’in Fethi: Suriye yolu üzerinde bulunan Hayber’de yedi kalede yaşayan Yahudiler Medine’den sürülen Yahudilerle bir olarak 628 yılında Medine’ye saldırmaya karar verirler. Bunun üzerine çıkan savaşta Yahudiler yenilgiye uğrarlar.

Mekke’nin Fethi: Huteybiye antlaşmasını tek taraflı olarak bozan Mekkelilere, 10 bin kişilik kuvveti ile saldırıya geçen Peygamberimiz (s.a.v.) kan dökmeden, silahlı çatışmaya girmeden Mekke’yi teslim alarak Kâbe’yi putlardan temizler  ve Hucurat suresinin 13. ayetini okur: ‘’Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Sizin Allah katında en şerefliniz, O’ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilir ve işitir.’’

Huneyn Savaşı: Mekke yakınlarında bulunan Havazin Kabilesi Mekke’den sonra kendi putlarının da kaldırılacağını düşünerek 630 yılında 20 bin kişilik ordu ile Müslümanlarla savaşmaya karar veriyorlar. 12 bin kişilik ordu ile düşmana karşı giden Hz. Muhammed Huseyn savaşından galip olarak çıkmıştır.

Tebuk Seferi: İslam dinin yayılmasına engel olmak isteyen Hıristiyan Araplarla, Bizans imparatorluğu Mekke’ye savaş hazırlığı başlattılar. Bunun üzerine 30 bin kişilik ordusu ile Medine’den yola çıkan Hz. Muhammed (s.a.v.) Tebuk’e gelir. Düşmanın savaşmaktan kaçınarak kendilerini kalelerine kapatmaları üzerine, savaş yapmaya gerek kalmadan Medine’ye geri dönülür.

Hz. Muhammed’in hiçbir devlete, ırka durduk yere savaş ilan ettiği söylenemez.

Ancak Hz. Muhammet (s.a.v.)’in vefatından sonra Müslümanları yöneten halifelerin aynı yolu izlemediklerini görmekteyiz. 

Hz.Muhammed’in vefatından sonra İslâmiyet ile bağları zayıf olan aşiretler, kendi inançlarını yaşamaya başlar. Aşiretlerin zekâtlarını vermemeleri üzerine, Halife Ebubekir, Halid bin Velid aracılığı ile 632 yılından itibaren Medine’ye baskıya başlar. 

Ebubekir döneminde Irak ve Suriye’ye fethe çıkan  Halid bin Velid,  Halife Ömer döneminde de İran’a saldırılar düzenler (Dura, s.81). 

İslâm dinini öne sürerek yayılmacı bir politika izleyen Araplar, nihayet Türklerin yaşadığı Ceyhun nehrine gelmiştir. Burada bulunan Aşağı Türkistan ekonomik yönden zengin ve kalkınmış bir ülke olarak Arapların iştahını kabartmakta.

Horasan işgal edilerek 50 bin Arap buraya yerleştirilir.

Bu sırada, birbirleriyle savaş halinde olan Türklerin durumundan istifade eden Muvayene’nin Horasan valisi Ubeydullah bin Ziyad, 673 yılında 24 bin kişilik ordusuyla Ceyhun’u geçer ve Buhara’yı kuşatır. 

Buhara’yı yöneten Kıbaç Hatun (dünya tarihinde bilinen ilk kadın yönetici) Türk beyliklerinden yardım almadan Arapların ilk saldırısını geri püskürtse de ikinci saldırılarında anlaşma yapmak zorunda kalır. Anlaşma gereğince Arapların, Türk boylarına yapacağı saldırılarda Kıbaç Hatun karşılarına çıkmamak üzere Türk gençlerini Araplara rehine olarak verecektir (Dura, s. 83).

Buhara’dan sonra Halife Osman’ın oğlu Said, Semerkant’ı ele geçirir, yağmalar ve oradan 30 bin Türk gencini tutsak ederek, köle pazarlarında satılmak üzere Horasan’a götürür. Kıpçak Hatun’dan esir alınan Türk gençleri Said’i öldürürler. Ancak gençleri, etrafı Araplarca çevrilmiş olan dağda açlıktan ölüm beklemektedir.

Halife Abdulmelik (685-705) döneminde ise ‘’Araplaştırma / Müslümanlaştırma’’ politikası başlatılır (Dura, s. 84)

Türk insanı en ağır zulmü, eziyeti 705 yılında Horasan valisi olan Arap Kuteybe’den görür: 

Baykent’in sömürgeleştirilmesi, zorla İslamlaştırılması, idari kadroların Araplara verilmesi, ticaret için Çin’e gitmiş olan baba veya kocalar evlerine döndüklerinde, kız çocuğunun veya eşinin para karşılığı baba veya kocaya satılması, kesik Türk kafasını getirene yüz dirhem altın verilmesi, on binlerce Türk’ün köleleştirilmesi, her Türk’ün evini Araplarla paylaşması… Kuteybe’nin olaylarından bir kaçı. (Dura s. 86:89)

Bir zamanlar Arapların Türklere yaptıkları ile İspanyolların, Portekizlilerin, sömürge haline getirdikleri yerlerin insanlarına uyguladıkları zulümler, katliamlar, köle ticaretleri arasındaki temel hareket noktası ‘’din yayma’’ konusunda birleşiyor.

Amerika’yı işgal eden İspanyolların rahibi Valverde de, elinde İncil, İnkaların imparatoru Atahualp’a ‘’ İspanyolların gelişlerinin tek nedeninin İnka halkını dine döndürmek olduğu’’nu söyler (Dura, s.65).

Kurtuluş savaşında Osmanlı Halifesinin buyruğunu dikkate almayan Arapların günümüzde Türk insanına ne derece yakınlık duyduğu ve samimi olduğunu tarihe bakarak değerlendirmek gereklidir. 

Dünya çapında belli insanların kontrolünde sosyal yönü zayıf, ulus-devlet karşıtı küreselleşme (globalleşme) politikalarını uygulayarak, Türk insanının elinde avucunda ne varsa Araplara veya başka ulus ötesi şirketlere satılması bizlere hiçbir şey kazandırmayacaktır… 

Küreselleşme nedeniyle insanların her geçen gün daha da yoksullaştığı görmezden gelinmemelidir. 

 

30.05.2007
Orhan Kaya

Kaynak:

Prof.Dr. Cihan Dura, Sömürgeleşen Türkiye, 2.Basım, İleri Yayınları, İstanbul, Ekim 2004

Astsubay Bizimdir! -2-

Eylül 23, 2013

Astsubay Bizimdir -2-

astsubay-bizimdir-2

 

Subay gomutanlarımız bütün bu gel-git, yap-boz, fırfırlar ve yılankavi kıvırmalarda bir o yana bir bu yana savrulurken bize;

Gedikli zabit,

Gedikli küçük zabit,image003

Gedikli Subay,

Küçük zabit,

Gedikli erbaş,

Çavuş dediler!

Hangi ismi verdilerse dar geldi bize...

Sığdıramadılar...

Daha doğrusu biz sığmadık!

Tam 62 bahar, güze döndü bugüne kadar...

image005Rahmetli Huysuz İhtiyar’ın Avanak Avni’si bile “Gıı!..” deyip olmazı başardı ve kararını verdi!

Fakat subay takımı, bugün astsubay diye isimlendirdiği asker kişilerin ne olduğuna hâlâ karar veremedi!..

  • Üç kıtada 620 sene hüküm sürdü ceddimiz... Büyük Osmanlı Devletinde ülkeye girilmesine izin verilen yabancı elçiler, iki kapıcıbaşının kolları arasında padişahın huzuruna kabul edilirdi. Yanlarında hiçbir silah taşımasına izin verilmezdi.
    Kosova’yı fethetdi. İlk ve tek şehit Osmanlı Padişahı pâyesiyle müjdelendi. I. Murad’ı harp meydanında Miloş OBİLİC isimli bir sırp asker, hançerleyip öldürdü. Bundan sonra bu husus katı bir devlet kuralı haline getirildi. Ders almasını bilen, akıllıdır.
    Padişah huzuruna kabul edilen müslüman ülkelerin elçileri padişahın eteğini öperdi. Gayri müslim ülkelerin elçilerine padişahın eteğini bile öpmesine izin verilmezdi. Sadece yeri öpebilirlerdi.
    Bir de bugün sanat icrâ eyleyen sivil-asker devlet ricâlin durumuna bakınız...
    Büyük Osmanlı Devleti ordu teşkilâtında bugünkü Astsubay Başçavuş muadili olan Çavuşbaşı’nın bakınız görevi ne imiş;
    Çavuşbaşı: Haberleşme ve elçilik görevini yapar. Divân-ı Hümayûn çavuşlarının âmiridir. Divân'dan çıkan hükümlerin icrâsı ve sefirlerin kabûlünde onlara refâkat etmekle vazifeliydi; yani adlî icrâ kuvvetinin başı ve teşrifât işlerinin en büyük âmiri idi.
    Bundan başka merkezden çıkan emirleri vilâyet ve sancaklara tebliğ işlerini idâre ve Divân’da halkın istid'alarını sunmalarına da delâlet ederdi.
    Aynı zamanda Divân'ın intizamını muhafazayla görevliydi. Hariçten İstanbul'a gelenlerin hüviyetini tetkik etmek, Defterhâne'yi mühürlemek, azlolunan şeyhülislâmlara bunu tebliğ ile tayin olunan yeni şeyhülislâmı konağından alıp, alayla saraya götürmek de onun vazifelerinden idi. Bu makâm 1870'de Adliye Nezâreti’ne dönüştürüldü.(⁸)
  • 1915 tarihinde küçük zabit ve gedikli zabit dediler...(⁹)
  • 1950 senesinin 23 Mart’ında vitesi “geriye aldılar.” Gedikli zabit gitdi. Gedikli erbaş dediler bir zamanlığına...(¹⁰)
  • Aradan henüz bir güz geçmişdi ki 1951 senesinde bir Kanun daha buyurdular. (¹¹)
    Adımızı bir kere daha değişdirdiler. Bu kez de “Astsubay” dediler bize. Amerikancasının kötü bir tercümesiydi yapdıkları. Akılları ve hele yürekleri bu kadarına yetebildi demek ki.
    Son 62 seneden beri de “Astsubay” diyorlar bize.
  • Bir Kanun daha yumurtaladılar 1967 senesinde. “Astsubay Çavuş” ismini takdıkları rütbeyi aynı Kanun’un öteki maddelerinde “Çavuş” şeklinde yazdılar utanmadan.(¹²)

Şimdi bu Kanun’u değişdirmeye yelteniyorlar. Daha iyisi olmayacağını şimdiden buraya yazıyorum. Çünkü yapmaya niyetleri yok! Biliyoruz... Yeni Kanun’da bakalım daha neler yumurtalayacaklar!.

Gedikli zabit de

Gedikli küçük zabit de

Küçük zabit de

Gedikli erbaş da

Çavuş da bizimdir!

* * *

Gedikli erbaşlar, askerî ortaokul öğrencileri gibi giydirilir, beslenir, aylık alırlar!” dediler önce.(¹⁰)

Sanat okulunu başarı bitiren gedikli erbaşları mühendis (astteğmen) olmak üzere teknik okullara gönderdiler.(¹⁰)

Sonra, NATO örümceği ağlarını ördü Türk Ordusunun başına. Amerikanperest üç beş subayımız gıçı çakıldaklı coni’nin ordu teşkilâtını örnek aldı. İyi taraflarını enedi, kırpdı, yoldu, budadı. Leyleğin gagasını kırpdı, ganedini yoldu. Ayağını kesip biçdi. Sonra da gendi gendini gandırıp garga guşu oldu dedi!..

Zaman, bugün olduğu gibi o dönemde de astsubayların aleyhine işledi...

Bu kez de “Astsubaylar, erat gibi beslenir ve giydirilirler!” dediler bir vakit sonra.(¹¹)

Gedikli erbaş iken mühendis olmak üzere teknik okullara gönderdikleri astsubaylara bu kez de NATO’ya intisâb etdikden hemen sonra tahsil müesseselerine gitmeyi yasakladılar.(¹¹)

Ve kendi parasıyla okumasını engellediler.(¹¹)

Mühendis bizimdir!

* * *

Teknisyen olduk!

Bozuk tayyareyi tamir ettik,

Uçurduk!

1936 senesinde, Atatürk Cumhurbaşkanı iken pilot yapdılar bizi.

Astsubay, tayyareye bindi...

Tamir edip uçurduğu uçak ile bu kez de uçdu!

Pilot oldu!

Ahmet TOZLUKLU, Numan SEMERCİ oldu!(¹³)

image007Vecihi HÜRKUŞ oldu,

Türkiye’nin ilk kahraman havacısı oldu...

Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltıf edildi.

Meslek hayatı muhteşem birincilikler ve ilk’ler ile dolu...

1949 senesinde, İsmet İNÖNÜ Cumhurbaşkanı idi.

Vazgeçdiler astsubaylara pilot eğitimi vermekden...(¹⁴)

Teknisyen de

Pilot da bizimdir!

* * *

ATATÜRK,

T.C.’nin ilk Cumhurbaşkanı sıfatıyla bir Kanun buyurdu.

Numarası 1492.

Sene 1929...

Bu Kanun dedi ki; “Deniz ve hava küçük zabiti olarak yirmi sene hizmet edenler arzu etdikleri takdirde askerî tekaüt Kanun’una tevfikan son aldıkları maaş üzerinde tekaüt edilirler...

Maddenin son cümlesine dikkat buyurunuz! Emekli edilen astsubayları M.S.B.’de, şayet orada münhâl kadro yok ise devletin sair kurumlarında işe yerleşdiriyor. Subay ağzıyla “yerleştirilebilir” demiyor! Bu ifade ile memura takdir hakkı vermiyor! Yerleşdiriyor...

Vatana ömrünü hasreden astsubayına Atatürk Türkiye’sinin gösderdiği vefâya bakar mısınız? (Bkz.↓)

image012 

Bugün biz astsubaylar

Emekli olurken “son maaşın yarısını” bile alamıyoruz!

1929 senesinde nasıl olur da “son maaaşın tamamı üzerinden” emekli olabilirler?

Herhalde bir yanlışlık olmuşdur

Diyorsanız,

Söyleyelim!

Yanlışlık olmamış...

T.B.M.M. ve Sayın Refik SAYDAM Başkanlığındaki zamanın hükümeti

Ve Genelkurmay Başkanı, Mareşal Sayın Fevzi ÇAKMAK

Aynı irâdeyi ve kararlılığı 1940 senesinde bir kere daha gösterdi.(¹⁵) (Bkz.↓)

image021

image016

Zamanın Cumhurbaşkanı, Sayın İsmet İNÖNÜ.

Subay idi.

Başbakanı, Sayın Refik SAYDAM.

Tabip subay idi.

Millî Savunma Bakanı, Sayın Ahmet Naci TINAZ.

Subay idi.

Bu Kanun’a olur veren zamanın Genelkurmay Başkanı ise

Mareşal Sayın Fevzi ÇAKMAK.

Tam 23 sene hizmeti ile

T.C. Ordusu’nun en uzun süre Genelkurmay Başkanlığını yapan asker.

Atatürk’ün en yakın, en sâdık, en çok güvendiği silâh arkadaşı,

Askerlik dehası bir subay idi.

image022

Millî Mücâdele başlamadan önce kendisi Orgeneral (1’inci Ferik) rütbesinde idi.

Atatürk, Tümgereral (Mirlivâ) rütbesindeyken ordudan istifa etmişdi.

Fakat hiç tereddüt etmeden Atatürk’ün emrine girdi.

Ve Millî Mücâdele muharebelerinde desdânlar yazdı.

Mareşalliğe terfi ettirildi.

Atatürk, İsmet İNÖNÜ’den önce Başbakanlığı O’na teklif etdi.

Paşam, ben askerlikden başka bir şey bilmem!” deyip

Atatürk’ün teklifini nazikce geri çevirdi.

Ve tam 23 sene boyunca Genelkurmay Başkanı olarak “en iyi bildiği işi” yapdı.

* * *

Eyyâm-ı bahurun hüküm sürdüğü günlerde İstanbul’daydım.

Eyüp Mezarlığına bahusus gidip

Bu mübârek insanın,

Bu muazzez subayın kabrine kadar çıkdım.

Mütevâzı mezârının kenarına çöküp

Aziz ruhuna

Gönülden bir Fatiha okudum.

Mekânı cennet olsun!

* * *

Ekseriyeti emekli subay olan Cumhuriyetin kurucu gücü ve irâdesi,

Orduda çok sağlam bir nimet-külfet dengesi tesis etdi.

Emeklilik konusunda subay-astsubay ayrımı yapmadı.

İkisine de “son maaş üzerinden” tekaüt olursun dedi.

Subay takımı, taa 1929 senesinden buyana, “son maaşları üzerinden” tekaüt ediliyorlar.

Fakat astsubaylar ise 60 seneden beri  “son maaşlarının yarısını” bile alamıyorlar.

Verilen hak, geri alınır mı?

Astsubay denen asker kişinin

“Son maaş ile tekaüt olma hakkını”;

Kim,

Ne zaman,

Hangi sebeple gaspetdi?

Sene, 2013... Dünya, güneşin etrafında tam 84 kere devir etdi...

Bugün emekli edilen astsubaylar, son aldığı maaşın yarısını bile alamıyorlar...

İktisadî ve mâlî bakımdan devletimiz 1929 senesinden daha da mı kötü durumda?

Bu acı gerçek de

Maaşının yarısını alan da bizimdir!

* * *

  • Paşalarımız, bizleri önce “Erbaş” unvanıyla kayıtladılar Kanunlara.(¹⁶)
  • Sonra “Astsubay, askerdir!” dediler.(¹¹,¹²) Maya tutmadı! Yüksek öğrenimde intibak deyince bu tarif dar geldi astsubaya... Daha doğrusu bu tarif, subay gurûhun işine gelmedi. Astsubayı nereye koyacaklarını bilemediler. Çakıldaklı o goca gıçlarını bir o yana bir bu yana gıvırdılar, duvar saatindeki kollu sarkaç gibi...
  • 1934 senesinde astsubay kişinin “Askerî memur” olmadığını keşfetmişler idi..
  • Bu kez de yüksek öğrenim hususunda, “Astsubayın devlet memuru!” olduğunu keşfetdiler... 12 Eylül subay darbesini ganimet belleyip bu hükmü aynı Kanun’un içine yazdılar. (Madde 137/c)(¹²)
  • Memurları alıyorlardı. Astsubaylar da olağanüsdü hâl tazminatı istemek için AYİM’in kapısını çaldı 80’lerde. Çalacak başka kapıları da yokdu aslında! Salkım söğüdün gölü nazlı nazlı öpen yaprakları gibi omuzlarındaki püskülleri yere dökülen hâkim kılıklı emireri subaylar, bu kez de “Astsubay, askerdir!” dedi. Bu konuda verdiği kararı AYİM, bizlerden hâlâ saklıyor...

Öyle ya da böyle!

O isim ya da bu ad!

Bu tarif ya da öteki tefrik!

Şu rütbe ya da o unvan...

Olsun!

Kudreti özünde, mayasında, ruhunda saklayan şerefli bir  mesleğin erleriyiz vesselâm!

Erbaş diye,

Astsubay diye,

Asker diye,

Memur diye çarpan yürekler bizimdir!

* * *

Mustafa Kemal; siperlerde, cephelerde ömür törpülemiş, erat ile birlikde aynı safda harp etmiş, aynı tayını yemiş, aynı üzüm hoşafına kaşık sallamış muharip bir subay idi...

Dört cephede, yedi düvel ile cenk etmiş idi. Askerin ve askerliğin kıymetini, kutsiyetini bilen bir subay idi. Ne demişdi taa 1912 senesinde; “Ben, askerliğin herşeyden ziyâde sanatkârlığını severim.

Atatürk, askerliği bir sanat, bir meslek olarak telâkki etdi hep. Bugünün harp görmeden general olmuş subayları ise askerliğe her ne demek ise “hayat tarzı” olarak bakıyorlar.

Askerliğe bakış hususunda Mustafa Kemal ile bugünün subayları arasındaki temel fark işde burada yatıyor yiğitler!

Mustafa Kemal hem muharip, hem de gâzi pâyesiyle şereflendi. 1974 Kıbrıs Barış Hârekatından buyana 40 seneyi geride bırakdık.

Bugün yakaları madalya müzesi gibi kalabalık ceket giyen general/amiral subaylarımızdan kaçı muharip? Kaçı gâzi?..

Arkadaşlar! Askerlik, meslek değildir! Bilâkis hayat tarzıdır!” diye şırdandan çiğ çiğ laflar üfürdüler önce.

Bu laf-ı güzafı yumurtalayan subaylarımız, 2002 senesi geldiğinde bu kez de okulumuzun adını değişdirdiler; Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulu!

Gıçlarından yumurtaladıkarı bu kaka renkli inci mucibince askerliğin “hayat tarzı” değil de “meslek olduğunu” kendileri ikrâr etdiler utanmadan.

Hem de Atatürk’den tam 101 sene sonra...

Bunu söyleyen subaylarımız, askerlik mesleğini mirâs olarak devraldıkları Atatürk’ün 101 sene gerisinden geliyorlar der isek yanlış mı olu acap?..

Sanat da olsa

Hayat tarzı da olsa

Meslek de olsa bizimdir!

* * *

Ankara’nın Çankaya semtinde bir sokağa verdiler rütbelerimizden birisinin ikinci yarısını.

Kanun’da yazıldığı şekliyle vermeyi beceremediler.

Üst taraf kaval, alt taraf şeşhâne misâli ucube bir kelime çıkdı ortaya.

Oraya

Başçavuş sokak dediler...

* * *bascavus-koyu

Orada bir köy var uzakda,

Serhat İlimiz Ağrı’nın hudutları içinde...

Tavsırından gördüm.

Şipşirin, yemyeşil bir dağ köyü...

O köy, bizim köyümüzdür!bascavus-koyu-muhtari

Çünkü

O köye de Başçavuş ismini verdiler...

Başçavuş Köyü de

Başçavuş Sokak da bizimdir!

* * *

Bizim hakkımızda bütün bunları yaparken ve tomar tomar Kanun’lar hazırlarken

Bizlere sadece bir tek şey sordular;

Adımız ve Soyadımız...

Babamızdan miras adımız da

Ecdâdımızdan miras Soyadımız da bizimdir!

* * *

Milletler, desdânları ve o desdâna konu olan kahramanları ile var olur.

Desdândır milliyet şuurumuzu besleyen, büyüten, tazeleyen,  anamızın ak sütü gibi...

Desdândır varlığımızı vakdi gelmemiş zamanlara taşıyan...

Türk’ler, insanlık tarihinin en muazzam, en muhteşem desdânlarını yazmış yegâne milletdir.

En uzun desdânı yazmak da Türk’e nasib oldu.(¹⁷)

Allah’ın inâyetiyle daha nice muhteşem, daha nice muazzam daha nice görkemli desdânlar yazacağız, insanlık var oldukca...

* * *

Uzak Asya’da yaşayan atalarımız daima iki at ile sefere çıkardı.

Birisine biner, diğerini yedeğinde götürürdü.

Bindiği at yorulunca onu hemen yedeğe alır ve yoluna yedekdeki at ile  devam ederdi.

Atından inmeden alış veriş yapdı.

Sohbetlerini, toplantılarını atının üzerinde yapıp

Cenk kararını bile atın üzerinde verdi.

At yorulur, sırtında taşıdığı Türk yorulmazdı.

Gece gündüz demeden günlerce, haftalarca, aylarca ata bindi.

At üzerinde karnını doyurdu..

At üzerinde uyudu..

Tarihde hiçbir millet

Türk kadar at ile bütünleşemedi.

Acıkdığında atın sütünü içdi. Daha da acıkınca, yedek atın sağrısını hafifce çizdi ve atı öldürmeyecek kadar kanını içdi.

Çaresiz kaldığında

Bu kez zayıf olan atını tereddüt etmeden kesip yedi...

İşde bu özelliğinden dolayı Türk’ü dünya yeryüzünde hiç kimse durduramadı...

Sayıları çok fazla olmasına rağmen bir avuç savaşkan ruhlu bu insanın akınlarından bıkdılar, usandılar!.. Atı ehlileşdiren, koşu takımını icât eden, ata gem vuran; dünya’nın en iyi yayını yapan bu insanlara tarih; güçlü, kuvvetli; güzel, yakışıklı anlamına gelen “Türk” dedi. 

Sonu gelmez bu akınları durdurmak için bir çâre düşündüler kendileyin. 6 mete kalınlığında, 7 metre yüksekliğinde ve yirmi bir bin yüz doksan altı kilometre uzunluğunda dünyanın en uzun duvarını yapdılar.

Ekvator’dan ölçüldüğünde dünya’nın çevresinin uzunluğu kırk bin kilometredir. Türk’ü durdurmak için yapılan bu duvarın uzunluğu, dünya’nın çevresinin yarısından fazladır.

Şimdi bu duvara dünya’nın bilmem kacıncı harikası diyorlar. Ve uzay adamları fezâdan görebiyorlar.

Bu duvarları yapmak için memleketlerindeki daş, gaya, ne varsa hepsini kullandılar. Yetmedi! Daş bulamadıkları yerlerde ölesiye çalışdırdıkları işçilerin kemiklerini dolgu malzemesi olarak kullandılar. Fakat Türk ismini verdikleri bu atlı adamların ardı arkası kesilmez akınlarını gene durduramadılar...

Dünya’nın en uzun duvarını yapdıracak kadar düşmanına korku veren kağanlar bizimdir.

Dünya’nın gelmiş geçmiş en kuvvetli, en büyük ordusunu teşkil eden Cengiz Han bizimdir!

Yeryüzünde bir benzeri daha olamayan büyüklükde devlet kuran Timuçin (Cengiz) Han bizimdir!

Dünya’nın ilk düzenli ordusunu teşkil eden ve dünya’nın en büyük devletini kuran Mete (Oğuz) Han bizimdir!

Dünya’ya hükmeden bu eşsiz kahramanlar bizimdir!

* * *

19 yaşında padişahlık kaftanını giydi. Kömüşlere çekdirdiği kadırgaları, don yağı ile yağladığı tomrukların üzerinde kaydırıp bugünkü tophane tepelerinden aşırarak Haliç’e indirdi.

Dünya’nın “karadan gemi yürüten ilk adamı” oldu.

Hiç beklemedikleri bir yerden vurulan Doğu Roma’lılar ne yapacağını bilemedi.

Ulubatlı Hasan şehit olacağını bile bile İstanbul’un burclarına Türk Bayrağını dikdi.

Bin elli sekiz sene boyunca yedi düvelin muhasara edemediği Bizans İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’u sadece elli üç günde fethetdi. Ve Peygamber Efendimizin (sas) “Konstantiniyye bir gün fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onun askerleri ne güzel askerlerdir.” hadis-i şerifinin müjdesine nâil oldu.

Orta çağı kapatdı,

Yeni çağı açdı!

Fatih sanıyla maruf oldu.

Ulubatlı Hasan da

Fatih Sultan Mehmet de bizimdir!

* * *

Her cinsiyetden, her rütbeden kahramanların eşsiz desdânlarıyla doludur şanlı tarihimiz.

Desdânlar yaşasın ki kahramanlar yaşasın.

Kahramanlar yaşasın ki yeni desdânlar yapalım.

Yeni desdânlar yapalım ki Türk Milleti zamanın unutkanlığına dirensin.

Yeni desdânlar yapalım ki Türk Milleti zamanın sonsuzluğunda var olabilsin!..

Desdâncıya düşen ise bu kahramanları yazıya kayıtlamak.

Desdâncı yazıyla sabitlesin ki desdânlar yaşamaya devam etsin...

Desdân yapan kahramanın ne cinsiyeti vardır.

Ne de rütbesi...

Kaç yaşında olduğunun ne ehemmiyeti var ki?

Desdân yapan kahramanlarımız,

İstiklâl Harbinde;

Başçavuş Halide Edip oldular,

Tarsuslu Onbaşı Adile oldular...

Tabur Komutanı Binbaşı Halit Bey’in 12 yaşındaki kızı Nezahet Onbaşı oldular...

Yiğit vatan erleriyle aynı siperde yurdunu bekledi, aynı cephede cenk etdiler.

Şehit düşdü...

Gâzi pâyesi aldı.

İstiklâl Madalyasıyla taltıf edildi.

Bu analarımız, bizim bilip bulup yazabildikerimiz...

Kayda geçirilmeden yitip gitmiş, bugün bir mezar daşı dahi olmayan adı sanı unutulmuş daha nice kahraman çavuşlar, onbaşılar, başçavuşlar var...

Onlara Halide Başçavuş,

Tarsuslu Onbaşı Adile,

Nezahet Onbaşı dediler!

* * *

Kışlada nöbetçi idi. Acıkdı. 24 saat ayakda kalır da insan acıkmaz mı?

Acıkır!

image024Peki bu 24 saatlik nöbet için askeriyemiz o adama 1 guruş fazla mesai parası öder mi?

Ödemez!

Bu meseleyi gündem eden var mı?

Yok!

Gaflete düşdü. Bir hata edip devletin 4 yumurtasını kırıp kaygana yapdı. Bunca senelik asker idi ilk defa böyle bir yanlış yapmışdı.

Nöbetci Amiri Erol bey bu büyük vak’ayı hemen keşfetdi. Düşman gâvuru hudutu atlayıp bu yana geçse belki bu kadar acele etmez idi. AYİM’in Tekirdağ şubesine haber uçurdu. Yarbay Erol bey, yapdığı bu hafiyelik ile hukuk tarihinin aptallar mahzenindeki yerinin tapusunu aldı.

Mahkeme günü geldi çatdı. Hâkim Teğmen Uğur, aldı yeni Askerî Disiplin Kanunu'nu eline. Açdı gara gaplı gapağını. Sağ elinin baş barmağını ağzına götürüp tükürükledi önce. Sonra, çevirdi sayfaları yegân yegân...

Henüz üç beş sayfa çevirdiydi ki buldu aradığını. Bokunda mavi boncuk bulmuş afacan çocuk gibi sevindi. Gibisi fazla! Zaten kendisi daha çocuk yaşdaydı. Fakat babası yaşındaki bir askeri huzuruna celp ettirdi. Muhakeme edecek idi. Sevinci gözlerinden okunuyor, ağzından duyuluyordu. Şöyle yazıyordu çevirdiği sayfanın kenar köşelerinde;

Kahvaltı listesinden farklı olarak 4 dane boklu tavuk yumurtasını kırdırıp kendine kaygana yapdırmak suretiyle memuriyet nüfuzunu kötüye kullanıp kamuyu 91 kuruş zarara uğratmakdan 180 gün hapis cezası verile!

4 dane boklu yumurta...

Ederi sadece 91 (doksan bir) guruş!

Kırıp yemenin cezası

180 gün hapis hayatı...

1 gün hapisde yatmanın bedeli

Sadece yarım guruş!..

Askeriyede özgürlük ne gadar ucuz...

Subayın astsubaya bu yapdığını

Gâvur bile yapmaz...

Genelkurmay Başkanımız Nejdet bey

image026Afyonkarahisar’da koca bir kangal sucuk yedi, afiyet oldu.

Başçavuş (!) 4 yumurta yedi.

Üstüne datlı niyetine 180 gün hapis cezâsı ikram etdiler...

2013 senesinde değiştirip eskisinden daha da berbat etdikleri yeni (!) Askerî Disiplin Kanunu'na göre insan özgürlüğü işde bu kadar ucuz...

O’na Başçavuş dediler!

* * *image028

Saat tamircisi fakir bir babanın üç çocuğundan birisiydi. Camları kırık, sıvası dökük, sofası bile olmayan iki göz bir evde doğurdu anası onu. Asker olacağım baba diyordu daha üç yaşında iken. Elektronik Elektrik Mühendisi oldu. Fakat içindeki askerlik ateşini söndüremedi.

Babasından gizlice sınavlara girdi, kazandı. Subay olmak istiyordu fakat Astsubay oldu. Kendisi gibi fakir bir Anadolu çocuğu Teğmenle evlendi. Görevine giderken trafik kazasında şehit oldu.

O’na Hamiyet Astsubay dediler!

* * *

Ömrü cepheden cepheye, harbden harbe koşmakla geçdi.

Millî Mücâdeleye başlarken Padişah O’nu görevinden azletdi.

Sonra da peşine hafiyeler salıp idâma mahkûm etdi...

image030Fakat o başaracağına hep inandı...

Mücâdelesine devam edebilmek için ömrünü hasretdiği subaylık mesleğinden, Tümgeneral (Mirlivâ) rütbesindeyken hiç tereddüt etmeden istifa etdi.

Vatan mücâdelesini şahsî ikbâline yeğledi…

Subay oldu, devlet adamı oldu.

Sonra da yaşadığı yüzyılın en büyük kişisi.

Sonra, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.

T.B.M.M., O’nu Cumhurbaşkanı seçdi.

Düşman gâvurunun Time isimli dergisi bile O’nu ondokuzuncu yüzyılın en büyük adamı seçdi.

Türk Milleti, O’nun vatan sevgisini Gâzi unvanı ve Mareşal rütbesiyle taltıf etdi.

O, 1283 yaka numarasıyla okuduğu Harb Okulunda, sınıfının Çavuşu idi.(¹⁸)

Adı Mustafa Kemal idi.

Türk Milleti O’na

ATATÜRK dedi!

* * *

Çanakkale Harbinde,

26. P.A. 3.Tb. 10. Bl. 1.Takım Komutanı idi.

25 Nisan 1915 günü Gelibolu Yarımadası'nda Ertuğrul Koyu'na çıkarma yapan 3000 askerden oluşan İngiliz kuvvetini, komutasındaki 66 askeriyle on saat mavzer atışlarıyla sahile mıhladı.

O ve dört silah arkadaşı hariç hepsi ölesiye harp etdi ve gönüllü olarak şahadet şerbetini yudumladı.

Kopan bacağını tüfeğinin kayışı ile bağladı ve sağ kalan dört arkadaşıyla birlikde Alçıtepe’ye çıkdı. Sırtını kayaya yasladı. Yanındaki dört arkadaşlarıyla birlikte savaşarak şahadet mertebesine erişdi...

Savunmanın şiddeti karşısında bir adım ileri gidemeyen İngiliz Generali Nepier, bu kahramn Çavuş ve askerlerinin yoğun tüfek ateşini görünce karşılarında bir tümen (on bin asker) olduğunu zannetdi. Mevziyi ele geçirdikden sonra siperde sadece 62 Türk Erinin cesedini görünce gözlerine inanamadı. Bir kez daha saydılar! Gene 62 Türk Eri olduğunu gördüklerinde hayretden donakaldılar...

Bizim kaynaklarımız on saat diyor. Fakat yabancı kaynaklar onüç saat...(¹⁹) Dakikaların bile hayatî önemi haiz olduğu savaşda, onüç saatlik bu gecikme gâvur İngilizin sahile asker çıkarma planını alt üst etdi. Kendilerine verilen plandaki saate göre harekete geçen düşman kuvvetleri birbirinden habersiz ve düzensiz olarak savaşa başladı.

Onüç saatlik bu gecikme, savaşın kaderini Türkler lehine değişdirdi.

O’nu ve emrindeki takım arkadaşlarının celâdetini anlatmak için hâtırasına bir Şehitlik inşâ etdiler.

image032Ve kitâbesine Çanakkale Vâlisi Namık Şevik Bey’in şu muhteşem veciz kıt’asını yazdılar:

Bir kahraman takım ve de Yahya Çavuş'dular
Tam üç alayla burada gönülden vuruşdular
Düşman, tümen sanırdı bu şahane erleri
Allah'ı arzu ettiler, akşama kavuşdular!

Genelkurmay Başkanlığımız örütbağında bir sayfa açmış. Adı “Tarihden Kesitler/Çanakkale Muharebelerinden Kesitler ve Fotoğraflar.” Bu sayfanın her yerini tefrika tefrika subay tavsırlarıyla doldurmuşlar!..(²⁰)

Gâvurun subayı bugün diyor ki; “O Çavuş ve Mustafa Kemal gibi askerlerin aldıkları kararlar Çanakkale Harbi’nin seyrini değişdirdi. O Çavuş ilham verici çünkü bir avuç askerin devasa bir savaşın sonucunu değiştirebileceğini gösterdi.(²¹)

image035Elin subayı,

Bu kahraman Çavuş’un hayranı!..

Üstelik bunu da

İzmir’e kadar gelip

Dünya’nın gözü önünde mertce söylüyor... (Bkz.→)

Ya bizim Genelkurmay Başkanımız?

Bu Çavuş hakkında ne düşünüyor?

Diyecek iki çift kelâmı var mı?...

Sağolsunlar!

Çanakkale Muharebelerini anlatan sayfasında Genelkurmay Başkanlığımız,

İstiklâl Madalyasına lâyık görmediği bu kahraman Çavuş’dan hiç bahsetmemiş!

Bir tavsırını bile koymamış!..(²²)

Genelkurmay Başkanımıza göre böyle bir Çavuş

Târihde herhâlde hiç yaşamadı...

O’na Ezineli Yahya Çavuş dediler!

(Devam edecek)

 brove

 

 

 

 

Şükrü IRBIK
(E) SG Tls.Astsb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

*** Kaynakca üçüncü (son) bölümdedir.

Evvelki Bölümü Okumak İçin Resimi Tıklayınız

image001

assubayligin-tarihsel-gelisimi

TARİH

OLAY

M.Ö.2000-1200 Hitit Ordusu’nun sınırlardaki garnizon kentlerinde oturan ve daimi olarak profesyonel askerlik yapan, bugünkü karşılığı bir tür assubaylık denebilecek askeri bir pozisyonun kuruluşu gerçekleşti. Ayrıca, savaş zamanı seferber ettiği ana ordusunda da çeşitli askeri rütbeler kullanılmaktaydı.
M.Ö. 800-700

Assubaylığın tarihsel gelişimi açısından Homeros’un İlyada Destanı’ndaki anlatımları oldukça önemlidir. Troya (Truva) Savaşı’nın anlatıldığı bu destandaki şu çarpıcı dizeler assubaylık mesleğinin tarihsel kökeni için sağlam bir dayanaktır:

Bir önder kumanda ediyordu her sıraya,
erler de yürüyordu sessiz soluksuz.
Diyemezdin arkalarında koca bir ordu var,
şu insanların göğsünde ses var diyemezdin.
Önderlerin ardından yürüyorlardı usulcana,
sıralar içinde ışıl ışıl parlıyordu silahları.”
(Çeviri: Azra Erhat-A.Kadir)

M.Ö. 500

Roma Krallığı’nda ilk Assubay yapılanmaları görüldü. Decurion (onbaşı) lar birliklere kumanda eden en kıdemsiz subaylardı. Assubay yapısı yüzbaşı rütbesine değin uzanmaktaydı.  Ordunun belkemiğini oluşturan yüzbaşıların da bu dönem için assubay olarak değerlendirildiği sıkça görülür. Fakat bu yapı profesyonel değildi. Roma lejyonları M.Ö. 107 yılındaki Marian Reformları’na kadar sabit kuvvetler olarak değil, ihtiyaç duyulduğunda oluşturulup daha sonra dağıtılan birlikler şeklinde görev yapmaktaydılar.

M.Ö. 209

hun-ordusuBüyük Hun İmparatorluğu'nun kurucusu Teoman'ın oğlu Mete Han tarafından, bugünkü modern orduların düzenini teşkil eden; onluk, yüzlük sistem de denilen düzenli ordu sistemi kurulmuş ve uygulanmıştır. Bu sistemle onbaşı, elli başı, yüzbaşı, binbaşı gibi askeri terimler oluşmuş ve halen günümüzde de orduların temel düzeni olarak kullanılmaya devam etmektedir. Türk Askeri Yapısında kullanılmaya başlanılan “Çavuşluk” yapısının temeli bu dönemde atılmış ve yeni kurulan her Türk devletine ve hatta başka devletlere de geçişi sağlanmıştır.

M.Ö. 107-30

tesserariusRoma Cumhuriyeti’nde, Gaius Marius M.Ö. 2. yüzyıl sonlarına doğru geçici olarak oluşturulan lejyonları reforme etti ve en alt sınıflardan topladığı askerlerle oluşturduğu profesyonel lejyonlar ile Roma’nın, hem güçlü bir orduya hem de işsiz yurttaşları için iş olanağına kavuşmasını sağladı. Geç Cumhuriyet ve Erken İmparatorluk döneminde lejyonlar sık sık Marian Lejyonları olarak adlandırılırdı. Bu yapılanmada Decanus (8 askerden oluşan manganın komutanı) ve decurion’dan başlayan bir assubay yapılanmasından söz edilebilir. Genel anlamıyla, Optio, Duplicarius, Decurion, Tesserarius, Decanus, Cornicen, Signifer birer assubay mevki ve rütbesi görünümündedir. Bunun yanında, günümüz modern anlayışında Yüzbaşı, Üsteğmen, Teğmen ya da Asteğmen rütbelerine karşılık gelen Centurion (Yzb.), Primus Pilus (Ütğm.), Centurion Pilus Prior (Tğm.) ve Primus Ordo (Astğm.-Tğm.) rütbeleri de o dönem yapılanmasında yine birer orta-ast subay kavramı içinde yer almaktadır. Gerçek anlamda subay rütbeleri Centurion’dan (Yzb.)sonra başlamaktadır. Lejyonlar, Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu boyunca göstermiş oldukları olağanüstü başarıdan ötürü, antik dönem boyunca uzun süre askeri kabiliyet ve etkinliğin modeli olarak gösterilmişlerdir.

13. Yüzyıl

İngiliz Kraliyet Donanmasında ilk kez “Gedikli Zabit” yapılanması uygulamaya konmuştur. (Gedikli Zabitler, tanım olarak subaylar içinde yer almalarına rağmen, uygulamada Assubaylığın bir tür devamı ve parçası gibi görülmektedirler. Hemen hemen tüm dünya ordularında bu kural geçerlidir.) Bu usta denizciler böylece ilk gedikli sınıfını oluşturdular ve gedikli zabitan ile deniz assubaylığının ilk nüvesi oldular. Zaman zaman “Boat Mates”, bazen “Boswans Mates” olarak anıldılar. Tecrübe ve özgüvenleri ile zamanla vazgeçilmez oldular ve daha sonra “Royal Warrant” (Kraliyet Gedikli Zabitanı) olarak ödüllendirildiler.

13. Yüzyıl

Bu dönemden itibaren özellikle donanmada personel hep iki kategoriye ayrılmıştır: Subaylar ve denizciler. İngiliz soyluları çeşitli unvanlarıyla birlikte donanmada subay olmuşlar, asil olmayan halk çocukları ise gedikli zabit, assubay ve denizci er olarak hizmette bulunmuşlardır. Denizci tabiriyle niteleyeceğimiz assubaylar ve denizci erler uzun yıllar boyunca çok zor şartlar altında yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Hatta bu nedenledir ki, pek çok devrimci isyana da öncülük yapmışlardır. Temelinde İngiliz sınıfçılığının yattığı bu sınıfçı uygulama halen pek çok ülkede devam etmektedir. Modern ülkeler bir şekilde ordu ve donanmasından bu sınıfçı sistemi atmayı başarırken, kendini ve demokrasisini geliştirememiş ülkeler ki buna Türkiye de dâhil, hala bu Ortaçağ ürünü kast sistemini uygulamaya devam etmektedir.

1445

Fransa Kralı Charles VII tarafından kurulan düzenli ordularda, şimdiki Assubay tanımlamasına ve rütbelerine rastlayabiliriz. Bu dönemde assubaylar orduda “onbaşı” veya “mızraklı onbaşı” rütbeleriyle başlayan bir hiyerarşide yer almışlardır. Charles VII; Orduda yeni bir yapılanmaya gider, yeni bir Ordu Yönetmeliği çıkartır. Bu yönetmelikle, ilk kez modern anlamda Assubay olarak nitelendirilebilecek rütbe ve kavramlar Fransız Ordusunda yer alır.

1469-1527

Niccola Machiavelli (Makyavel) ulus devlet kavramını ve buna bağlı olarak ulusal orduyu gündeme getirdi. Fransa ve Prusya ordusu değişen çağa ve teknolojiye uygun yapılanmalara öncülük etti. Alınıp satılan ordu unvanları yerine daimi ve ücretli ordular gündeme geldi. Prens (Hükümdar) adlı kitabında “Bir devletin sağlam temellerini iyi yasalar ve iyi bir ordu oluşturur; iyi orduların olmadığı yerde iyi yasalar da olmaz” vurgusu yaptı. Bu yüzden, Makyevel, Modern Orduların babası da sayılır.

1643-1715    Fransa’da, Louis XIV kendi döneminde, aristokratların muhalefetine rağmen, ordudaki başıbozukluğu yok etmek ve orduyu gerçek anlamda bir disiplin altına sokmak amacıyla yeni düzenlemeler yapar. Bu düzenlemelerin mimarı ise Michel Le Tellier (1641-1691) olur. Bu düzenlemelerin en dikkat çekici tarafı, özellikle subay ve assubayların geleceğin yöneticileri olarak, gerektiği şekilde eğitilmeleri için özel eğitimler veren okullar (Harp Okulları) açılmasıdır.

1775

Amerikan Kıta Ordusu Kuruldu. Bu ordudaki Assubay yapılanması İngiliz, Fransız ve Prusya Ordu yapısını kendisine göre harmanlayıp özümseyerek oluşturulmuştur. Kendi milli değerlerine özgü bir organizasyonla, ordusunda Assubay yapılanmasına işlerlik kazandırmıştır.

1804-1815

Fransa’da Napolyon tarafından yeni ordu düzenlemesi yapıldı. Napolyon'un ordularını kurmasını sağlayan 23 Ağustos 1793 Konvansiyonunun kabul ettiği "levee en masse " yani zorunlu askerlik kanunu ile ulusal ordu tam anlamıyla ortaya çıkmış oluyordu. Napolyon Ordusu kazanmış olduğu zaferlerin yanında daha pek çok özelliğiyle de dünya ordularına örnek olma vasfını hala taşıyor. Bu yapılanmada da etkili bir Assubay oluşumu ve bunun yanında dikey yükselme söz konusudur. Ülke içindeki sınıfsal farklılıkların yarattığı engellerin kaldırılması açısından yapılan assubaylık düzenlemeleri, henüz diğer rakip ülkelerce bilinmeyen bir yapıydı ve olağanüstü başarılıydı. Bu sarsıcı düzenlemeler esnasında, yıllardır assubay olan çavuşlardan bazıları çok kısa sürede generalliğe yükselmişlerdi. Bunların içinden gerçekten başarılı ve iyi olanlar vardı (Masenna). Fakat daha da şaşırtıcı olan şey, rütbeleri farklı olan soylu subayların bile hızlı terfi sisteminden etkilenerek, bu soylu rütbelerini bir yana bırakmaları ve bu dönemde yeniden askere yazılıp sıfırdan başlamayı göze almalarıdır (Lasalle).

1821-1881

Büyük Rus yazarı Dostoyevski. Suç ve Ceza’nın, Budala’nın, Kumarbaz’ın, Karamazov Kardeşler’in ve daha nice eşsiz romanların yazarı! 1844 yılında Rus Ordusundan ayrılana kadar assubay ve subay olarak görev yaptı. Hayatının sonraki döneminde devlet aleyhine bir komploya karıştığı iddiasıyla askeri mahkeme tarafından idama mahkûm edildi. Tam kurşuna dizilmek üzereyken affedildi ve sürgüne gönderildi. Tüm askeri rütbeleri geri alındı. 1854 yılının 2 Mart’ında er olarak 7. Sibirya Alayı’na gönderildi. Burada beş yıl görev yapmak zorunda kaldı. Er olarak başladığı askeri kariyerinde yine önce assubaylığa, ardından da subaylığa terfi etmeyi başardı. 1859 yılında ordudan terhis edildi ve yeniden yazarlık günlerine dönüp birbirinden güzel eserler vermeyi sürdürdü.28 Ocak 1881’de ciğer kanaması sonucu vefat etti. 31 Ocak günü yapılan cenaze töreninde büyük yazarı ebediyete uğurlamak için tam otuz bin kişi bir araya gelmişti.

1857

Helmuth Von Moltke, Harp Bakanı Roon ile birlikte Prusya Ordusunda değişiklikler ve düzenlemeler yapar. Bu düzenlemeler iki temele dayanır ve başarılı olur. Birinci temel; sağlam ilk ve orta öğretim görmüş gençlerin kapsamlı bir teorik ve uygulamalı askeri eğitim-öğrenim görerek yetişen subaylar olması ve bu subayların hem askeri hem de politik görevleri üstlenebilecek düzeye ulaşabilmesidir. İkinci temel dayanak ise, branşlarında çok iyi yetişmiş Assubaylar olup, özellikle teknik ve uygulamalı konulardaki tecrübe ve bilgileri sayesinde muharebe ve eğitimlerde ordunun asıl yükünü taşımalarıdır.

3 Nisan 1890

21 Sayılı Ceride-i Bahriye'de çıkan Şura'yı Bahriye Nizamnamesiyle Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde de "Deniz Gedikli Sınıfı" resmen kuruldu. Bu nizamname, modern anlamda Assubaylığın resmi olarak Osmanlı ve Türk bahriyesinde ile ordusunda ilk kez bir mesleki sınıf adıyla yer alışı açısından önemlidir. Bu nizamnameye göre 15 Nisan 1890 tarihinden itibaren “Deniz Gedikli Sınıfı” resmi olarak kurulmuştur.(Donanmayı Hümayûnu Cenabı Mülûkâneye Alınacak Sıbyan Efradına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dair Nizamname)

27.Haz.-8.Tem.1905

potemkinzirhlisi27077Potemkin Zırhlısı Denizci İsyanı (1905 Rus Devrimi): Rus Çarlık Donanmasının Karadeniz Filosu gemilerinden Potemkin Zırhlısı’nda devrim amacıyla çıkan denizci isyanı. Rusya 1917 yılında Komünizme geçtiğinde, bu isyanı gerçekleştirenler devrimin sembolü haline geldi. Ayrıca, Sergei Eisenstein tarafından isyan film haline getirildi. Bu film bugün hala dünyanın en iyi on filmi arasında kabul edilmektedir. Denizciler, kendilerini hakir gören ve köle muamelesi yapan, zalimlikte sınır tanımayan subaylarına karşı isyan ederler. İsyanın görünen sebebi denizcilere yemekte kurtlu et çıkarılmasıdır. İsyanı başlatanlardan Assubay Vakulinchuk, daha ilk başlarda öldürülür. Fakat Astsubay Matyushenko, sonuna kadar direnir. İşçi ve köylü kitleleri ile birleşip büyük devrimi gerçekleştirmek amacındadır. İsyana başka gemiler de katılır. Odessa halkı ile bütünleşen Potemkin Zırhlısı personeli büyük eylemler gerçekleştirir. Fakat Çarın güçleri, Odessa’da Richiliu Merdivenlerinde tam bir katliam yaparlar. Şehri bombalamakta tereddüt eden isyancılar bunun bedelini ağır öderler, her şey tersine dönmeye başlar. Filonun diğer gemileri isyanı bastırmak için geldiğinde, diğer gemi mürettebatı, kendi arkadaşlarına ateş açmayı reddeder. Buna karşın isyana katılan diğer birkaç gemi, isyandan vazgeçer ve teslim olur. Potemkin yalnız başına kalır. Karadeniz’de bir kovalamaca başlar. Yakıt ve erzak sorununu çözemeyen Potemkin isyancıları, o dönem tarafsız olarak kabul gören Romanya’nın Köstence Limanı’nda Romanya yetkililerine teslim olurlar. 1905 Devrimi aslında bir tarlaya hasat için ekilen tohum işlevi görmekteydi. Yarım yamalak bir devrim niteliği taşıyordu ama geleceğin Bolşevik Devrimi’nin altyapısını sağlam temeller üzerine oturtuyordu. İşçiler, köylüler ve askerler haklarını aramayı, isyan etmeyi ve en önemlisi birlikte hareket etmeyi öğrenmişlerdi. Birlikte hareket ettikleri takdirde, öyle kolay kolay yıkılmayacaklarını görmüşlerdi. Hak ve eşitlik adına kazanımlara ulaşabileceklerini ve katı çar yönetimini silkeleyebileceklerini fark etmişlerdi. Şair Nazım Hikmet’in Donanma Davası’nda da bu Potemkin Zırhlısı Olayı’nın korkusu vardır.

13 Nisan 1909

Osmanlı’da 31 Mart Ayaklanması. Bu ayaklanma küçük rütbeli subayların başlattığı bir ayaklanma olduğundan “Çavuşların İsyanı” olarak da anılmaktadır. Her ne kadar gerici bir isyan olarak tanımlansa da karmaşık ve çok yönlü bir isyandır. Belki de Assubayların yapacağı darbe ve isyanların hep gerici olacağı endişesiyle, bu süreçten itibaren küçük rütbeli subaylara bakış değişmiş ve her dönemde tenzili rütbeye uğratılmaya başlanmıştır. Yani “darbeyi çavuş yaparsa gerici yapar, kurmay subay ve generaller yaparsa ilerici yapar” yargısı oluşmuştur. Üstelik bu isyanda pek çok kesimin parmağı olması da dikkat çekicidir. Belki de en masumane istek, küçük rütbeli subaylarınkidir.

29 Eki - 7 Kas 1918

Kiel Denizci İsyanı, Alman Kasım Devrimi ve Spartakist Ayaklanma: İlk olarak Wilhelmshaven’de başladı ve sonra Kiel’e uzandı. I. Dünya Savaşı sonunda Alman Donanma Komutanlığı, Ordunun şerefini kurtarmak amacıyla, İngilizlere karşı son bir saldırı yapmak düşüncesindedir. Fakat denizciler artık savaştan bıkkındır. Bunca çabalarının hezimetle son bulması onların moralini bozmuş ve komuta kademesine olan güvenlerini sarsmıştır. Şimdi Amiralleri, şerefsiz olduğunu düşündükleri bir barış yerine, onları şerefli ama nafile bir ölüme göndermek istemektedir. Barış isteyen ve bir an önce evine dönmeyi arzulayan denizciler, bu anlamsız emre uymayı reddederler. Ayrıca gemileri de kullanılamaz, seyir yapamaz duruma getirirler. SMS Thüringen ve SMS Helgoland gemilerinin öncülük ettiği bu isyan hareketi nedeniyle yüzlerce denizci tutuklanır. Bir olay çıkar korkusuyla İngilizlere saldırıdan vazgeçilir ve Kiel’e dönülür. Kiel’de tutuklananların serbest bırakılması için bu kez büyük çaplı bir hareket başlar. Eyleme işçiler de katılır. Liderliğini denizci (assubay olarak değerlendirilebilecek bir torpidocu uzman personel)Karl Artelt ve tersane işçisi Lothar Popp’un yaptığı isyan kısa sürede diğer şehirlere de yayılır. Siyasi bir hareket olan Spartakist grup tarafından sahiplenilir. Stuttgart, Münich derken Kasım 1919’a gelindiğinde en sonunda Berlin bile ayaklanır ve olaylar tam bir ihtilala dönüşür. Kentleri işçi ve asker konseyleri yönetmeye başlar. Alman İmparatoru tahttan feragat etmek zorunda kalır. Alman Cumhuriyeti ilan edilir. Ardından 1919 başlarında Berlin’de Spartakist Ayaklanma baş gösterir. Spartakistlerin amacı ülkeye komünist bir düzen getirmek ve proleterya egemenliğini tesis etmektir. Fakat isyan çok acı bir şekilde bastırılır. Ortalık yatışıp ülkeye barış geldiğinde, Spartakist Hareketin liderleri, efsane karakterler olan Rosa Luxembourg, Karl Liebknecht ve Kurt Eisner vahşi bir şekilde acımasızca öldürülür. Bu isyan hareketine Almanya’da bulunan Türklerden de katılım olur ki, bunlardan birisi Nazım Hikmet’i Komünizm yönünde etkileyen isimlerdendir.

28 Şub-18 Mar 1921

Sovyet Rusya’da Komünist Rejime Karşı Yapılan Kronstadt Denizcileri İsyanı: Kronstadt’lı denizcilerin ve 14.000 işçinin komünist rejime karşı yaptığı isyan hareketi. Bu isyanın ele başıları deniz gediklileri, işçiler ve denizci erlerden oluşuyordu. Subay ve general/amiraller bu hareketten uzak durdular. Ülke yönetiminin komünist parti tekelinde olmaması gerektiğini, her bir sovyetin yönetimsel yetkileri olmasını savunuyorlardı. Savaş Komünizmine karşı çıkıyorlardı. Rus Savaş gemisi “Petropavlovsk”un idari assubayı (Kıdemli Kâtip) Stepan Maksimovich Petrichenko (1892-1947) isyan hareketinin lideriydi. İsyan Kotlin Adası’nda Baltık Filosu’na bağlı bir deniz üssü olan Kronstadt Üssü’nde (Finlandiya Körfezi’nde) başlatıldı. Fakat sert bir şekilde bastırıldı. İsyancılar, hareketin ana kıtayı da etkileyeceğini düşünüyorlardı ama Rusya ana kıtası isyana katılmadı. İsyanın lider kadrosu Finlandiya’ya kaçtı. Bu isyanın bir diğer önemi de, bastırılması esnasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Ali Fuat Cebesoy aracılığıyla Sovyet Rusya’ya destek vermesi, özellikle isyanın bastırılmasında Tatar güçlerinin ikna edilmesi ve kullanılmasına aracılık etmesidir. Kronstadt Denizcileri 1905 Devrim sürecinde, 1917 Şubat ve Ekim Devrimi’nde hep başroldeydiler. Troçki, onlar için “Devrimin gururu ve şerefidir” sözünü kullanmıştır. İsyan sürecinde acımasız oluşlarıyla da ünlüdürler.

1-8 Eylül 1931

150px-Manuel AsticaŞili’de Donanma İsyanı: 1929 Büyük Buhranının etkisiyle Şili zor bir ekonomik dönem yaşamaktadır. Bu kapsamda tüm kamu çalışanlarının maaşları %30 düşürülecektir. Zaten zor şartlarda yaşayan donanma personeli bir tatbikat için ülkenin kuzeyine intikal etmiştir. Subaylar ve denizciler (assubay ve erler) arasında muhteşem bir sınıfsal fark yaratılmıştır. Ücret uçurumu vardır. Kıt kanaat geçinebilen denizciler zor şartlar altında görev yapmaktadır. Hükümetin bu kararını duyunca, önce donanma olarak eylem yapma taleplerini komuta katına bildirirler. Komuta katı razı olmayınca da filodaki gemileri ele geçirirler ve subayları göz hapsine alırlar. İsyana diğer donanma üsleri ve bir de hava üssü katılır. Hükümet, deniz kuvvetleri komutanlarının kendi personeli ile uzlaşmasına izin vermez ve güç kullanmaya karar verir. Kısa sürede pek çok yerdeki isyan bastırılır fakat Assubay Manuel Astica liderliğindeki filo gemileri hâlâ direnmektedir. Sonunda hava kuvvetlerinin uçakları gemilere saldırı gerçekleştirir. Fakat bu saldırı başarısızlıkla sonuçlanır. Üstelik beş uçak gemiler tarafından vurulur. İsyanın ateşli günlerinde denizciler, kendi haklarının ötesinde siyasi ve sosyal içerikli bir de manifesto ilan ederler. Şili halkından ve medyasından bekledikleri desteği bulamayınca direnmekten vazgeçip teslim olurlar. Buna karşın hiçbir eylemci idam edilmez. Hatta bir yıl sonra, rejim olarak sosyalizme geçilince, Astica haricindeki isyancılar serbest bırakılır. Gemisine komuta edemeyen pek çok subayın ordudan ayrılışı yapılır. Komutanlığı elinden alınır. Assubay Manuel Astica da bir süre sonra tüm hakları verilerek emekliliğe sevk edilir.

Haziran 1938

nazımhikmetTürkiye’de, Şair Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Hikmet Kıvılcımlı ve Kerim Korcan ile bir avuç deniz assubayı “Donanma Davası” olarak bilinen dava nedeniyle tutuklandı. Nazım Hikmet ve arkadaşlarının suçları Donanma’daki assubaylara kitap okutmak ve henüz icat edilmemiş bir suç olan “Komünizm” propagandası yapmaktı. Söz konusu kitapların çoğu, bugün dünya klasikleri diyebileceğimiz eserlerden oluşuyordu ve hiç biri yasak yayın değildi. Komünizm propagandası suçu, yargılanma sürecinde ancak yasalara girdi. Türk Ceza Yasası'ndaki 141-142. maddeler, 16 Temmuz 1938 gün ve 3531 sayılı yasayla değişikliğe uğratılarak, yalnız eylemi değil, düşünce açıklamayı da cezalandırır hale getirildiler. Nazım Hikmet, Erkin gemisinde sintineye kapatıldı. Ondan önce tutuklanan Kemal Tahir grubu ve deniz assubayları ilk önce Yavuz Zırhlısı sintinelerine, yer kalmayınca da Erkin Gemisi sintinelerine hapsedildiler. 10 Ağustos 1938 tarihinde Erkin Gemisinde başlayan mahkeme, 29 Ağustos 1938’de karara bağlandı ve ağır cezalarla sonuçlandı. Kemal Tahir’in assubay kardeşi (Nuri Tahir) ve sanık diğer assubaylar da paylarına düşen cezaları aldılar. Bu davada ilk kez yüzer-gezer mahkeme olarak kullanılan Erkin Gemisi de bu özelliğiyle Zulüm Mahkemesi olarak tarihe geçti.

9 Aralık 1949

Bütün dünya devletleri tarafından imzalanarak yürürlüğe giren Cenevre Sözleşmesi bugünkü harp hukukunun temellerini oluşturmaktadır. Harp esirlerine yapılacak muameleye ilişkin Üçüncü Cenevre Sözleşmesi assubaylar açısından yeniden gözden geçirilmesi gereken hükümler içermektedir. Bu sözleşmede harp esirleri tarif edilmiş ve bu esirlere rütbe ve konumlarına göre nasıl davranılacağı karara bağlanmış, sadece iki tip sınıflandırma yapılmış, subaylar ve diğerleri şeklinde bir ayrıma gidilmiştir. Harp Esirlerine Yapılacak Muamele ile İlgili Cenevre Sözleşmesi’nin 60.ıncı maddesinde tam bir rütbe kategorisi çizilmekte ve harp esirlerine ödenecek maaş belirtilmektedir. Bu maddeye dayanarak, Gedikli Subaylara (WarrantOfficer) subay tanımı içinde yer verilmektedir. Bu sözleşme incelenmeli ve en azından Kıdemli Assubayların meslek tecrübe ve deneyimlerine saygı duyulmalı, onların, bu sözleşmede yer alan harp esirleri kategorisi değiştirilmelidir. Yani, assubaylar ya da en azından kıdemli assubaylar da subaylar gibi farklı bir muameleye tabi tutulmalıdır. Ayrıca, orada geçen tanım her ne kadar harp esirlerini bağlıyor olsa da, uluslararası bir anlaşma olduğundan, devletlerin ordu kurgulanmalarına ve rütbe tanımlamalarına kadar etkili olma gerçeği vardır. Tüm dünya assubaylarının ortak hedefi bu sözleşmede assubaylarla ilgili konumlandırmayı değiştirmek olmalıdır.

1951/1952

Türkiye’de 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin yapılmasında ve Adnan Menderes’in idam edilmesinde etkin olan sözlerden birisinin: “Paşalar Saltanatını yıkacağım. Ben orduyu asteğmenlerle (yedek subaylarla) de idare ederim!” sözü olduğu çok sık konuşulur. Bu sözün kimi kez farklı aktarımına da tanık oluruz. “Ben orduyu asteğmenlerle ve assubaylarla da idare ederim” sözü de böyle bir farklı anlatımdır. Gerçi orduyu asteğmenlerle yönetmek demek zaten ordunun temel direği olan assubaylara çok güvenmek ve üst subayları atıl görmek demektir. Bu yüzden bu iki söylem birbirinden pek farklı olarak algılanamaz. Nihayetinde asıl vurgulanmak istenen, ordunun yükünü çekenlerin genç ve kıdemsiz subaylar ile assubaylar ve diğer astlar olduğu gerçeğidir. Olay, Üst subay ve generallerin, bu vatansever insanların alın teri ve emeğini sömürerek, konforlu yaşam rantına çevirmeleri hadisesidir. Adnan Menderes’in bu sözleri 1951 veya 1952 yılında ve Samsun’da söylediği iddia edilmektedir.

1960-1970

Çin Halk Cumhuriyeti, Ordusunda rütbe sistemini kaldırmayı denedi fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Arnavutluk’ta da 1966 yılında ordudaki rütbe sistemi kaldırıldı. Orduyu, siyasi komiserlikler ve parti hücreleri vasıtasıyla doğrudan bulunduğu bölgelerdeki Halk Konseylerine bağlı hale getirdiler. Rütbeli ordu sistemi “yönetici kadrolarla asker kitlesi arasında sıkı ve yoldaşça ilişkilerin kurulmasını önlüyor, küçük-burjuva kibirliliğini ve gururunu körüklüyor, yaratıcı inisiyatifin gelişmesini köstekliyor ve böylece subayların ve generallerin kitlelerden kopma tehlikesini getiriyordu.” Nihayetinde Sosyalizm’de ordu çözülemeyen bir sorundu ve rütbeli ordu yapısı bazı zorunluluklardan dolayı kaldırılamıyordu.

16.May.-15.Haz.1970

Türkiye’de yürürlüğe girmesi beklenen yeni Personel Kanunu tasarısı nedeniyle hak kaybına uğrayan ve ayrıca yeni rütbe terfi sistemi aleyhlerine uygulamaya konan assubaylar ve eşleri ülke çapında büyük çaplı protesto eylemleri ve yürüyüşler gerçekleştirdiler. Gerçekleşen protesto eylemlerine kızan dönemin Hv. K. Komutanı Orgeneral Muhsin Batur (bir yıl sonra darbe gerçekleştiren bir cuntacı) birliklere bir emir yayınlayarak; Assubayları karıların arkasına saklanan Mao’nun askerleri gibi davranmakla itham eder. Bu söylem aslında Çin’de Nisan 1927’de yaşanan At Günü Olaylarını çağrıştırmakta ve General Batur’un tıpkı orada yaşandığı gibi assubay ve ailelerini katletme düşüncesini açığa vurmaktadır. Olaylar sonrasında pek çok assubayın ordu ile ilişkisi kesilir. Hapis cezaları uygulanır.

25 Kas. 1970

Türkiye’de ve birçok dünya ülkesinde gençlerin Çavuş ve Onbaşı işaretleri takmaları yasaklandı. İtalya’da ortaya çıkan ve bütün dünyada hızla yayılan, gençlerin kollarına assubay, çavuş ve onbaşı işaretleri takma modası İçişleri Bakanlığı’nca yasaklandı. Bu işaretlerin anarşizmi çağrıştırdığı düşünülüyordu.

9-20 Ocak 1975

Türkiye’de assubaylar ve eşleri bir kez daha eylem sürecindedir. 15105 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Kararname (23.12.1974 tarih ve 7/9207 sayılı Kararname) ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde uygulanacak yan ödeme ve tazminatlar belli olur. İş Güçlüğü ve İş Riski oranları yürürlüğe girer. Assubayların yan ödemeleri aşağı çekilir. Assubayların özlük ve sosyal haklarında büyük menfaat kayıpları oluşur. Bu hak ihlali üzerine orduda görevli tüm Astsubaylar harekete geçerek, bu durumu protesto ederler. Pek çok şehirde büyük yürüyüşler yapılır. Pasif direnişler uygulanır. Başkent Ankara’da yapılan etkili yürüyüşte astsubay eşleri toplum polisi tarafından coplanınca arbede çıkar. Hükümetin astsubay eylemini bastırmak için tam teçhizatlı bir birliği hazır bulundurması kötü niyetini açıkça ortaya çıkarır. Bu yürüyüş ve hak aramalara DİSK ve Dev-Genç gibi bazı Sivil Toplum Kuruluşları, Milletvekilleri, General ve Amiraller, Subaylar da destek verirler. 1975 Astsubay yürüyüşlerinden dolayı 5000 civarında Astsubay hapis cezası ve rütbe tenzil cezası alırlar. Ceza infazları birliklerde işlerin aksamaması için vardiya usulü ile uygulanır. İlgili kanun tekrar gözden geçirilip biraz makyajlandıktan sonra yürürlüğe konulur.

20 Şubat 1979

mfçakmakgemisiGölcük’te, Türk Donanmasına bağlı Mareşal Fevzi Çakmak (D-351) muhribinde 16.30 sularında meydana gelen yangın sonucu Asb. Çvş. Mehmet Kaya ile erlerden Mehmet Tekinler ve Ziya Karapınar yanarak şehit oldu. Yangına bakımda olan geminin mazot kazanına giden borulardan birinin alev almasının yol açtığı belirtildi. Olay esnasında yangına karşı kahramanca mücadele eden bir deniz assubayı ve iki er Harp Filosu Komutanı Tümamiral’in emriyle içerde bırakıldı. Üzerlerine kaporta kapatıldı ve ölüme terk edildiler. Olay esnasında Harp Filosu komutanı, personelin gazını almak için kahramanlık nutukları atar. “Gemiyi kurtarmak için gerekirse hepimiz canımızı feda edeceğiz!” benzeri söylemler yapar. Personelin tepkisine rağmen verilen emir uygulanır ve bu üç kahraman denizci ölüme terk edilir. Olay sonrasında komuta kademesince assubayların şehit cenazesine katılmaları engellenir. Tepkilerden korkulur. Gemilerin kıçtankara iskeleleri içeriye alınır ve gemilerden çıkış yasaklanır. Meslektaşlarına son vazifesini yapmaları engellenen ve zalimce tedbirlerle içerde tutulan assubaylar, yeni bir tepkisel eylem fikrinde karar kılarlar. Buna göre belirlenen gün ve saatte TCG Donatan gemisinin işareti ile protesto eylemine başlanacaktır. Her gemi hazırladığı siyah çelenkleri aynı anda denize bırakacak ve böylece bu zalimliğe karşı ortak tepkisini gösterecektir. Bu karşı koyuş, bu onurlu duruş gerçekleştiğinde ortalık karışır. Donanmanın zalim subayları bunu bir isyan olarak değerlendirip katılanları, özellikle ele başılarını askeri mahkemeye çıkarmaya çalışırlar. Haklarında isyana teşvik suçlaması ile yasal süreci başlatırlar. Özellikle Kocatepe ve M.F. Çakmak muhriplerinde tepki çok büyüktür. O yüzden bu gemilerde tutuklamalar yapılır. Tutuklananların yerine geçici görev mürettebat atandırılır ve gemiler bakımda ve sülyen boyalı olmalarına rağmen apar topar Mersin’e intikal ettirilir. Böylece isyanın donanmanın diğer gemilerine de sıçraması önlenecektir. Yine de uzun bir süre ortalık yatışmaz. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk de bir inceleme gezisi için Gölcük Tersanesi’ne gelecektir. Onun geçeceği güzergâhlar üzerine devrimci sloganlar yazılır. Bunların en önemlisi Gölcük B Kapı girişindeki asfalta yazılan slogandır ki, bu eylem sonrasında B Kapı için Nöbetçi Subaylığı ihdas edilmiştir. Ayrıca, liman açıklarında alargadaki bir geminin bordasına da devrimci sloganlar yazılması, donanmanın üst komuta kademesini deliye döndürmüştür. O dönem özellikle bu yazı Gölcük’te dillere destan olmuştur. Olaylar yatışmasına yatışır ama bu onurlu eylemi gerçekleştiren deniz assubayları ağır bir bedel ödemek zorunda kalır. Kimisi ordudan atılır, kimisi hapis yatar, pek çoğu da devre kaybeder ve çok uzun yıllar mimli personel olarak gözetim altında tutulur. Hiçbir yurt dışı görevine, gemi alımına gönderilmezler.

1979

asbakademisimezuniyetiA.B.D. Ordusunda Kıdemli Assubayların görev ve sorumlulukları genişletilerek, orta kademe yönetici ve subay yardımcısı haline dönüştürülmesi kararı uygulamaya konuldu. Bu maksatla Kıdemli Astsubay Akademisi kurulmasına karar verildi.

1981

Amerikan Ordusunda Kıdemli Astsubay Akademisi kuruldu ve eğitime başladı.


1992

STANAG 2116 Edition-5 yürürlükte. Bu STANAG NATO rütbe standartlarını sağlamak üzere hazırlanmıştır. Burada assubaylar;  “Other/Enlisted Ranks” kategorisinde yer almaktadır. OR-1’den başlayan ve OR-9’a değin uzanan bir hiyerarşik rütbe sıralaması mevcuttur. OR-1; erlere, OR-9 ise; Kıdemli Başçavuşluğa karşılık gelmektedir. STANAG’da ayrıca OR-5 ile OR-9 Aralığı Assubay (NCO) rütbe aralığı olarak belirtilmektedir.


17 Ağu.1999

Türkiye’de Donanma’nın ana üssü Gölcük’te büyük bir deprem yaşandı. Marmara depremi olarak bilinen bu afette Deniz Kuvvetleri mensubu 420 subay, assubay, er ve uzman çavuş şehit oldu. (Medyada çıkan haberlere göre, bu dönem Gölcük’te görev yaparken depremde şehit olan Mehmetçiklerimize “Şehitlik Beratı” verilmediği de 2010 yılında hala yazılıyordu. Ne acı değil mi? Kimin şehit sayılıp sayılmayacağına bile ölüm şekline göre değil, statüsüne göre karar veriliyor!)

Şubat 2002

Türkiye’de yapılan bir kanun değişikliği ile Assubaylar,  Askeri Ceza Kanunu'nda erbaş statüsünden çıkartılmışlardır. (Daha önce yapılan çalışmalarla, Personel Kanunu’na dâhil edilen Astsubay tanımı, bu tarihe kadar Askeri Ceza Kanunu’na dâhil edilmemiş, yeni bin yılın başlangıcına değin erbaş statüsünde tutulmuştur. (Uygulanır olmasa bile, eski statüye göre katıksız hapis cezası verilebiliyordu)

11 Nisan 2002

Assubay Hazırlama Okullarının kapatılmasını ve Assubay Sınıf Okullarının Meslek Yüksek Okulu olarak, 2 yıl üzerinden ve ön lisans seviyesinde yapılanmasını teşkil eden “4752 Sayılı Astsubay Meslek Yüksek Okulları” Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi.

1 Ocak 2008

2008 yılı NATO tarafından Astsubay Yılı olarak ilan edildi.

7/12 Eyl. 2008

NATO Astsubay Yılı etkinlikleri kapsamında, Uluslararası Kıdemli astsubay Sempozyumu,  Almanya’da,  Garmisch-Partenkirchen’de,  George C. Marshall Merkezi’nde gerçekleşti. Sempozyum, 28 ülkeden 45 Kıdemli Astsubayın katılımıyla gerçekleştirildi.

1 Ocak 2009

asssubayyılıNATO’dan sonra, bu kez Amerikan Kara Kuvvetleri 2009 yılını Astsubay yılı ilan ettiğini şu şekilde duyurdu.

“1775’te bu yana Astsubaylar rütbe işaretleri ile askerlerden belirgin bir şekilde ayrılmıştır. Yaklaşık 200 yıldan beri, Kara Kuvvetlerinin astsubay sınıfı kendisini geliştirerek dünyanın en başarılı askeri sınıfı haline getirmiştir. Geçmiş ve bugün dikkate alındığında “Astsubay gibi yaşamak” cesurane bir yaşam biçimi, “aldığı görev ne olursa olsun” kendini o göreve adamanın, istekli olmanın ve görevi tamamlamanın timsali olmuştur.”

20 Ocak 2009

A.B.D.’de Genel Kurmay Başkanlığı’nın düzenlediği bir balodan görüntüler hayli ilginç. Modern bir ülkede nelerin rahatlıkla olabileceğini gözler önüne seriyor. Başkan ve eşi hanımefendi dans ediyorlar fakat farklı kişilerle. Başkan Obama, Kara Astsubay Margaret H. Herrera’ya Kavalyelik ediyor. "First Lady" Michelle'in "kavalye"si ise Deniz Piyade Astsubay Elidio Guille.

30 Ocak 2009

A.B.D. Başkanı Barack Obama, Kara Kuvvetleri Ordu Kıdemli Başçavuşu Kenneth O. Preston ile Beyaz Saray’da, Oval Ofis’te bir araya geldi ve “Kıdemsiz askerlerin” sorunlarını birinci ağızdan dinledi. Ordunun Başkomutanı sıfatını taşıyan Başkan’ın tarihte ilk kez assubaylar ve kıdemsiz askerlerle resmi bir toplantı düzenlediği belirtildi. Ordu Kıdemli Başçavuşu Kenneth O. Preston, görüşme sonrası yaptığı açıklamada “Unutmayın ki, Astsubaylar, ordu içindeki subayları nasıl lider yapacağını bilen ve onları lider olarak yetiştiren kişilerdir” dedi.

Hazırlayan: Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)
fahri-cokerin-gozuyle

Assubayları ve sorunlarını konu alan kitap, yazı ve makalelere rastlamak pek mümkün olmuyor. Çoğu kez bazı yazıların içinde yer alan birkaç satırla yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Üç satır oradan, beş satır buradan diyerek toparlamaya ve bu toparladıklarınızdan da bir sonuç  çıkarmaya çalışıyorsunuz. Dişe dokunur bir şeylere ulaşmak bazen mümkün oluyor, bazense hayal kırıklığı ile karşılaşmak kaderiniz oluyor. Hep dediğimiz gibi, yazılanlar genelde belli bir ideolojiye ve o ideolojinin üstün insan belleyip yarı tanrılaştırdığı zümrelere ait oluyor. Bire bin katılarak şişirilmiş plastik mitlerle kandırılıyor ve aldatılıyoruz.

İşte tüm bunlardan dolayıdır ki, halkın içinden çıkmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde sıradan bir insan olarak yerini onuruyla almış assubayları anlatan, inceleyen birkaç değerli yazı ve araştırma oldukça önem arz ediyor. Bugün bu birkaç yazıdan bahsedeceğiz ve içlerinde en önemlisi olarak addettiğimiz bir tanesini yazarıyla birlikte detaylıca inceleyeceğiz.

Deniz Kuvvetlerinde Sistem Değişikliği” başlıklı inceleme yazısı doğrudan Deniz Kuvvetlerini incelemekte. Çalışma, halen görevde olan bir Denizci Albay tarafından yapılmış. İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi için hazırlanmış bir doktora tezi. Deniz Albay İskender Tunaboylu, Deniz Kuvvetlerinde günümüze değin etkin olmuş sistemleri bu çalışması için araştırmış. Deniz Kuvvetleri’nin hangi ülke ve sistemlerin etkisinde kaldığını ve bugüne nasıl geldiğini gayet anlaşılır bir şekilde tarihsel dayanakları ile birlikte incelemeye almış. Bu inceleme yazısında Deniz Kuvvetleri’nin eğitim kurumlarını da mercek altına almış. Dolayısıyla, Deniz Assubay Okulu’nu da. Deniz Assubay Okulu’nu incelerken, assubay tarihine ışık tutacak pek çok konuyu da oldukça anlaşılır şekilde dile getirmiş. Örneğin, assubayların gedikli küçük zabitlikten gedikli erbaşlığa geçişini ve gedikli erbaşlıktan assubaylığa geçişini ve bu geçişlerin aslında hangi ülke ve ülkelerin sisteminin etkisiyle gerçekleştiğini çarpıcı satırlarla okuyucusuna anlatmayı başarmış. Aslında gedikli erbaşlıktan assubaylığa geçişin bir Amerikan hikâyesi olduğunu bu güzide çalışmadan öğreniyoruz. Ayrıca, Dr. İskender Tunaboylu bu çalışmasında assubayların deniz kuvvetleri içindeki yeri ve konumunu, vazgeçilmezliğini de ince bir üslupla ilgili adreslere sunmayı ilke edinmiş. Bu değerli çalışmasından dolayı assubaylar adına kendisini kutluyor ve başarılarının devamını diliyoruz.

Mersin’de Askeri Deniz Okulları” isimli çalışma ise Mersin Üniversitesi kapsamında araştırmacı İsmail Sözener tarafından kaleme alınmış. Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönemlerde Askeri Deniz Okulları, Mersin Bölgesine taşınmış ve birkaç yıl burada eğitimlerini sürdürmüştü. İşte bu yüksek lisans tezi de Mersin’deki bu dönemi araştırmak amacıyla yazılmış. Yazar, gerek ulusal basından ve gerekse yerel basından bu okullarla ilgili haberleri bir araya toparlamış, Mersin halkının bu okullara bakışını, benimseyişini değerlendirmiş ve de okulların bölgeye getirdiği ekonomik ve kültürel hareketliliği anlatmış. Tüm bunları anlatırken elbette Deniz Harp Okulu’na daha fazla yer vermiş ama Deniz Assubay Okulu’nun da hakkını teslim etmeye çalışmış. Özellikle bu okulun bölgedeki sportif başarılarından övgüyle söz etmiş. Bir de Deniz Astsubay Okulu’nun bandosunu yere göğe sığdıramamış. Milli bayramlarda, yerel günlerde ve her türlü etkinlikte bu bandonun halkı nasıl coşturduğunu, nasıl milli hisler uyandırdığını ilgi çekici sözcüklerle vurgulamış.

Atatürk Dönemi Müzik İdeolojisi ve Günümüze Yansımaları” konulu yüksek lisans tezi ise Haliç Üniversitesi için hazırlanmış bir çalışma. Kendisi de bir bandocu subay olan N. Levent Gökçedağ tarafından kaleme alınmış. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne değin müzik ideolojisini incelerken, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bandoculuğu da kapsamı içine almış. Tabii ki, Bando Assubay Okullarını da! Bu çalışma, bando ve önceki adıyla Müzikacı Assubay okullarının geçmişinden günümüze değin nasıl bir gelişme gösterdiğini, kimlerin çabasıyla bugünkü seviyesine ulaştığını gözler önüne sermesi açısından oldukça önemli anlatımlar sunuyor.

Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi’nde yayınlanan “Türkiye’de Askeri Bandoculuk Eğitimi” konulu çalışma da bu konuda kaynak arayanlara yeterli bilgiyi verecek bir çalışma. Erol Demirbatır tarafından hazırlanmış olan bu çalışmayı  da kayda değer bulduğumuzu belirtmeliyiz.

Öğretmen Albay Mehmet Sırrı Bekişli tarafından yapılan bir çalışmada ise Assubay Hazırlama Okulları’nın kısa bir tarihçesini bulmamız mümkün. Özellikle Kara Kuvvetleri’ndeki Assubay Hazırlama Okulları incelemeye tabi tutulmuş. Ayrıca Assubay Hazırlama Okulları’nın niçin kapatıldığını ve neden Meslek Yüksek Okulu yapısına geçildiğini de oldukça detaylı bir şekilde inceleyen bir yazı kaleme almış yazarımız.

Asıl üzerinde duracağımız çalışma ise bir emekli hâkim Tümamiral’e ait. Türkiye çapında da büyük bir üne sahip emekli Tümamiral Fahri Çoker’in assubayları  incelemesini ve hâttâ onun da ötesinde yaptığı bu incelemede gözler önüne serdiği çarpıcı tespitleri oldukça  önemsiyorum. Sanırım sizler de onun assubaylar hakkında yazmış olduğu bu araştırma yazısını okuyunca şaşıracaksınız. Hele ki, bu tespitleri 1968 yılında yaptığını düşünürseniz, aslında bizlerin sorunlarımızı anlamada ve mücadelemize yansıtmada ya da mücadele sahasına inmede ne denli geç kaldığımızı fark edecek ve bu fark edişin buruk hüznünü de ister istemez yaşayacaksınız.

fethi-cokerBİR CUMHURİYET MÜZESİ: TÜMAMİRAL FAHRİ ÇOKER

Fahri Çoker ismi denilince akla ilk gelen 6-7 Eylül 1955 olayları olur nedense. Bu tarihlerde İstanbul’da azınlıklara karşı tahrip ve yağma hareketi yapılmıştır. Elbette ki bir takım kışkırtmalar neticesinde bu olaylar cereyan etmiştir.

Fahri Çoker, muhteşem bir belge koleksiyoncusuydu. Bu olaylarla ilgili belgeleri de ölümünden önce Tarih Vakfı’na bağışladı ve bir tek şart öne sürdü. Belgeler ölümünden sonra yayınlanacaktı. Belgeler 1999 yılında vakfa bağışlandı  ve Fahri Çoker’in 2001 yılında ölümünden çok sonra, 2005 yılında Tarih Vakfı tarafından kamuoyuna sunuldu.

Fahri Çoker’i; 85 Yıllık yaşamına Tümamirallik, Askeri Yargıtay Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Müşavirliği, Cumhuriyet Senatosu üyeliği, Türk Tarih Kurumu üyeliği gibi çok çeşitli etkinlik ve görevi sığdırmış bir asker, hukukçu ve siyaset adamı olarak tanımlayabiliriz kolayca. Pek çok olayın içinde yer almış, tanıklık etmiş, bazılarında etkin olarak görev yapmış, bazılarını ise kendi bildiklerince değerlendirmeye, araştırmaya ve yazmaya çalışmış bir tuhaf adam. Dilerseniz, öncelikle biyografisine şöyle bir göz atalım ve ona niçin bir cumhuriyet müzesi dediğimizi de böylece açıklığa kavuşturalım:

Fahri Çoker, 9 Temmuz 1913 tarihinde İstanbul’un Fatih semtinde doğmuştur. Babası, Harbiye Nezareti Hesap Müfettişi Galip Bey, annesi ise Fikret Hanımefendi’dir. İlk ve ortaokul öğreniminden sonra, Deniz Lisesi’ne girmiştir. 1932 yılında Heybeliada’daki Deniz Lisesi’nden mezun olmuş ve Deniz Harp Okulu’nda öğrenimine devam etmiştir. Sağlık sorunları nedeniyle Deniz Harp Okulu’ndan ayrılmış ve eğitimini askeri hâkimlik üzerine sürdürmüştür. Askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1935 yılında tamamlayarak mezun olmuştur. Mezuniyeti sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nde askeri hâkim ve savcı olarak çalışmıştır.

1936 yılında Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde teğmen ve üsteğmen rütbesiyle görev yapmıştır. Bu mahkemede görev yaptığı esnada cumhuriyet tarihinin en ilginç davalarından birisi olan Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı ile sivil arkadaşlarının ve bir avuç deniz assubayının yargılandığı ünlü Donanma Davası’nın içinde yer almıştır. Bu davanın görüldüğü yüzer-gezer mahkeme gemisi Erkin’de savcı Şerif Budak’ın iki yardımcısından birisidir. Diğer savcı yardımcısı ise Haluk Şehsuvaroğlu’dur. Davadan yıllar sonra kendisine bu dava sorulduğunda Emin Çölaşan’a şöyle bir cevap vermiştir:

Aslında Erkin, denizaltı ana gemisi olduğu için devamlı hareket halindeydi. Aslında böyle anormal bir mahkeme şeklinin dünyada emsali var mıdır bilemem!

Belki de daha mesleğinin başındayken böyle bir davanın içinde ve zulüm yapanlardan yana yer almak, onu çok derinden etkilemiştir. Belki de bu yüzden dolayı, sistemin çarkına kapılmış ve onun efendiliğini kabul etmiş olsa bile, içinde, gördüğü gerçeklerin, acımasızlığın ve zulmün açtığı yara onu başka taraflara doğru yönlendirmiştir. İçten içe gizli bir sevda olarak gerçeği aramayı, yazmayı ve anlatmayı düşlemiştir. Olaylarda payı olsa bile en azından gelecek nesillerin kendisini ya da sistemi tüm netliğiyle görebilmesi için belge arşivciliğine meyletmiştir. Böylece anlatamadıkları ve söyleyemedikleri kendiliğinden belgelerle ortaya konacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla bu dava onun yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. Haksızlığı görmüş ama sesini çıkartamamış ve boyun eğmiştir. Bu boyun eğiş görünüşte bir kabulleniş olmuş ama içten içe bir başka şekilde mücadeleye dönmüş, sessiz ama derinden kendi kabuklarını kırıp gerçeğin yoluna baş koymuştur. Bütün hayatı doğruların ve gerçeklerin peşinde bir mücadele şeklinde sürmüştür.

Fahri Çoker, bu davadan sonra da kariyerinde emin adımlarla ilerlemiş, 1941’de Yüzbaşı ve 1950 yılında da Binbaşı olmuştur.

6-7eylul1955 yılında Yarbay rütbesini aldığında yine bir tarihi olayın içinde yer almıştır. 6-7 Eylül Olayları  nedeniyle İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bu dönemde kendisine tevcih edilen görev Beyoğlu Bölgesi Sıkıyönetim Mahkemesi Başhakimliği ve Güvenlik Danışmanlığı’dır. Yine sırat köprüsünden geçmektedir. Yine tarih kendisini gerçeklerle ve doğrularla sınamaktadır. Bu olaylarla ilgili biriktirdiği resimler ve belgeler, ölümünden sonra ve olayların ellinci yılı münasebetiyle 2005 yılında Tarih Vakfı tarafından kitaba ve sergiye dönüştürülerek kamuoyuna sunuldu. Böylece içinde yer alsa da gerçeklere ışık tutma bilincini ortaya koymaktan geri kalmadı. Ölmüş olsa bile!

1961 yılında mesleki eğitimi için yurt dışına gönderildi. 1962 yılında yurda döndüğünde, Tuğamiralliğe terfi ettirildi ve Askeri Yargıtay üyeliğine seçildi.

1966 yılında Tümamiral oldu ve Askeri Yargıtay Başkanlığına atandı. 1972 yılına değin bu görevine devam etti ve o yıl emekli oldu. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılandığı davada etkin olarak yer almak ve idama giden sürece katkı sunmak son göreviydi. Yargılamada üç genç fidan ağır hapis cezasıyla cezalandırılır. İdam söz konusu değildir. Fakat sistem onların idamına çoktan karar vermiştir. Ne yapılsa nafiledir. Bu işin taşeronluğu da Askeri Yargıtay Başsavcılığı’na düşer. Askeri Yargıtay Başsavcılığı sanıklara idam cezası verilmesi gerektiği mütalaasıyla ağır hapis kararının bozulmasını ister. TCK 146/1 böyle buyurmaktadır! Askeri Yargıtay Başsavcısı Tümamiral Fahri Çoker’dir. Kim bilir belki de bu idam kararı neticesinde vicdanındaki yara yüreğini iyice sızlatmış ve bu yüzden bir an önce emekli olmayı bir kurtuluş yolu olarak görmüştür.

Böylesine ilginç olay ve davaların içinde yer almak ona yeni ufukların ve yeni kapıların açılmasına neden olmuştur. 1973 yılında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Hukuk Müşavirliği’ne atanmıştır. Böylece 1978 yılına kadar Çankaya Köşkü’nde çalışma şansı yakalamıştır. 1978 yılında ise Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Cumhuriyet Senatosu’na kontenjan senatörü olarak ataması yapılmıştır. 12 Eylül 1980 tarihine kadar bu görevini sürdürmüş, darbe nedeniyle T.B.M.M. kapatıldığından, senatörlük görevi de doğrudan sona ermiştir.

Bundan sonrasında Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilişi yer alır ki, tarihler 1981 yılını göstermektedir. Bu kurumun içinde yer alması onu iyice araştırmalara ve yazı yazmaya itecek ve pek çok ilginç çalışmalara imza atacaktır.

Darbe sonrasında yeniden meclisin açılması  süreci paralelinde,  siyasi partilerin yeniden yapılanması  söz konusudur. Eski partiler kapatılmış, yeni partiler kurulmuştur. 1983 yılında yapılacak seçimlere adaylar cunta yönetimi tarafından denetlenerek seçilmektedir. Kim hangi partiden aday olursa olsun, adaylığı, darbe liderlerinin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi’nce onanmadıkça, makbul değildir. İşte bu dönemde Fahri Çoker, Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’in kurduğu MDP’den (Milliyetçi Demokrasi Partisi) milletvekili adayı olur. Bu parti, 12 Eylül Cuntası liderlerinin iktidar olmasını istediği partiydi. Dolayısıyla isimler de son derece itina ve özenle seçiliyordu. Darbe’nin izdüşümüne zarar verecek, onun açtığı yolu şimdi ya da ilerde engelleyebilecek Doğrucu Davutların bu partide işi olamazdı. Bu nedenle Fahri Çoker ismi, Darbeci Kenan Evren başkanlığındaki MGK tarafından ilk anda veto edilen isimlerden birisi oldu.

Adaylığının veto edilmesi sonrasında kendisini yeniden çalışmalarına veren Çoker, Türkiye Cumhuriyeti tarihine ışık tutacak birbirinden çarpıcı eserler yazmaya koyuldu. Her yazdığı çalışma ses getiriyor ve bir döneme ışık tutuyordu. 1990 yılında TBMM Başkanlığı’nca oluşturulan Türk Parlamento Tarihi Araştırma Grubunda görev aldı. Ölümüne kadar bu görevi kapsamında araştırma ve yayınlarına devam etti. Türk Parlamento Tarihi olarak her biri ayrı bir dönemi inceleyen eserleri oldukça geniş bir araştırmanın ürünüdür.

5 Temmuz 2001 tarihinde, Ankara’da hayata sessizce veda etti. Geriye tarihe tanıklık edecek pek çok çalışma ve haksızlıklara yeterince gür bir şekilde isyan edemeyen bir garip yazı adamının sessiz çığlıklarını bırakmıştı.

İsmi kolayca unutuldu ama yazdıkları hâlâ konuşuluyor ve tartışılıyor. Kim bilir, belki o da böyle olmasını istemişti.

Dilerseniz eserlerinden bazılarını listeleyerek son noktamızı koyalım:

  • İngiliz Amirali Sir H. F. Woods'un Türkiye Anıları - (İstanbul, 1974)
  • Son Yüzyılda Türk Bahriyesini Yönetenler (Deniz Basımevi-1969)
  • Bahriyemizin Yakın Tarihinden Kesitler (Ankara, 1994).
  • Türk Parlamento Tarihi (13 Cilt-1990’lı Yıllarda basıldı)
  • 6-7 Eylül Olayları Fotoğraflar-Belgeler Fahri Çoker Arşivi/Zafer Karaca-Tarih Vakfı Yayını/İstanbul-2005
TÜMAMİRAL FAHRİ  ÇOKER VE ASSUBAYLAR

Fahri Çoker, sanırım 926 sayılı kanunu incelemeye aldığında, bu kanunun assubaylara ne gibi yenilikler getirdiğini incelemek ihtiyacı  hissetmiş olmalı. Deniz Kuvvetlerinde Assubay Sınıfının Tarihine Toplu Bir Bakış yaparken de, Assubaylığın tarihsel gelişimine ışık tutmuş. Özellikle Gedikli Erbaşlıktan Assubaylığa geçişi ve bu süreçte yaşananları kendi yorum ve tespitleriyle gerçekten de son derece etkili bir dille anlatmayı başarmış.

Bu yazıyı virgülüne dokunmaksızın sizlere aktaracağım. Fakat öncelikle üzerinde durulması gereken tespitlerini birkaç  başlık altında bilginize sunmak istiyorum.

Gedikli Zabitlik yapısının kaldırılmasına ilişkin tespitler: Gedikli zabitlik yapısı Türk Silahlı Kuvvetleri’nde özellikle Deniz ve Hava Kuvvetlerinde son derece etkin olmuş bir yapı. Burada mesleğinin gereklerini son derece uzman bir şekilde yapan bilgili ve teknik donanımlı personel var. Üstelik küçük zabitler için bir nefes alma borusu. Yani dar bir kariyer aralığından biraz daha üst basamağa yükselme imkânı sunuyor assubaylara. Fakat bu durumun zabitan kesimince kabulü zor oluyor. Hâttâ teğmenlerle aralarında kıdem tartışmaları çıktığı dahi oluyor. Durum böyle olunca da elbette ki bu yapı birdenbire maksatsız görülmeye başlanıyor. Öyle ya, onları aşağılarda ast olarak tutmak varken, niye zabitlik şansı verip de asil ve soylu subay sınıfının homojen yapısını bozasınız ki? Emekli Tümamiral Fahri Çoker, bu konuda, Gedikli Zabitlerin sınıflarının lağvedilmesi ve hâttâ emekli olmaları sonrasında bile göreve çağrılmalarının bir tezat olduğu saptamasını ortaya koyuyor. Bu kadar başarılı ve vazgeçilmez olmaları nedeniyle de en vurucu söylemini yapıyor: “Başarıları, Gedikli Zâbitan sınıfının kaldırılması için (Maksatsız görülen) şeklindeki iki kelimelik sebebin asla varit olmadığını ispatlamıştır.

Astsubay Kanununun Özünde Subay Yapılacağı Vurgusu Vardır: Modern harp silâh ve araçları ile teçhiz edilen silâhlı kuvvetlerimizde, bu modern harp silâh ve araçlarını kullanacak ve erlere (ve hâttâ subaylara) öğretecek muharip veya yardımcı sınıf astsubay ve takım komutanına ihtiyacın çok fazla olduğundan hareketle ve kanunun özüne, liyakat gösterenlerin subay nasbedilmeleri ve kıdemli yüzbaşılığa kadar yükselmelerinin sağlanacağı vurgusu yerleştirilerek çıkartılan Assubay Kanunu; ilerleyen dönemlerde bu ana ilkelerinden uzaklaştırılmış ve kariyeri sınırlandırılan bir meslek grubu haline getirilmiştir. Sadece her yıl göstermelik oranda assubaydan subay alınma kontenjanı belirlenerek, başarılı ve liyakatli olanların önüne engel konulmuştur. Yetmiyormuş gibi her geçen yıl ve dönem; maaş, özlük hakkı ve sosyal haklarında kısıntılar yapılarak, sanki Türkiye’nin değil de, başka ülkelerin ordularının emekçileriymiş gibi dışlanmış ve kötü muamelelere maruz bırakılmıştır.

Astsubay Terimi Yerinde Bulunmamış, Küçük Subay Denilmesi Öngörülmüştür: Meslek sınıfının tanım ve isimlendirmesi yapılırken Astsubay terimi yerinde bulunmamış ve kanunun ruh ve manasına daha uygun olarak Küçük Subay denilmesi öngörülmüş olmasına rağmen, daha önceden var olan Küçük Zabit Kanunu nedeniyle uygulamada karışıklıklar çıkacağı endişesiyle, kanun bir oldubittiye getirilmiş ve Astsubay Kanunu olarak yürürlüğe sokulmuştur.

Kendileri İçin “Asubay”, Bize gelince “Astsubay”: 10 Haziran 1935 tarihinde çıkartılan 2771 sayılı “Ordu Dahili Hizmet Kanunu” ile yeni rütbe ve kategori tanımlamaları yapılırken genç ve kıdemsiz subaylar için astsubay terimi düşünülmüş ama bu terimin incitici ve onur kırıcı olarak algılanacağı değerlendirilerek “asubay” teriminde karar kılınmıştır. (Asubaylar: Yarsubay, Asteğmen, Teğmen, Yüzbaşı, Binbaşı.) Bilindiği gibi bir meslek grubunun tanımını yaparken, onu niteleyecek ismi küçük düşürücü, incitici veya onur kırıcı bir terim olarak belirleyemezsiniz. Bu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın özüne aykırıdır. Lakin görüldüğü gibi Astsubay Kanunu ile ast ön eki kullanılarak küçük zabit mesleğine mensup askeri personel, astsubay olarak tanımlanmış ve toplumda bazı art niyetli kişilerin özellikle “t” harfini üstüne üstüne basarak söylemesiyle aslında subay yardımcısı ve küçük subay olan bu kesim insanların incitilmesine, moral ve motivasyonlarının bozulmasına sebebiyet verilmiştir. Halen bu tip kullanımları necip Türk basınının bazı kalemlerinde de görmekteyiz. Büyük insan ve büyük Atatürkçü (!) sevgili generallerimiz, kendi sınıflarına ait kıdemsiz personelin mesleki tanımını yaparken “asubay” terimini seçerken, ordunun belkemiği küçük zabitleri için bir çifte standart uygulamış ve “astsubay” terimine işlerlik kazandırmışlardır.

Hamiyet-Astsubay-Sehit-Oldu

Assubaylar Zoru Başarmıştır: Tüm bu olumsuz algılamalara rağmen assubaylar, yine de bu kanunla verilen hakları olumlu görmüş, vatan sevgisiyle ve alın teriyle mesleğini etkin bir şekilde icra etmiştir. Yaşanan süreçte “ast” ön ekinin olumsuzluğunu kendi azim ve inancı ile yıkmış, ast sözcüğünü kendi bünyesinde olumlu hale getirmiştir. Ayrıca Türk Dilinin devrimci yanı, Atatürkçü(!) generallerimizin bu komplosunu ters yüz etmiştir. Türk halkı, hiyerarşinin o negatif enerjili “t” harfini pek de kaale almamış, yaşamın pratiğinde aslanlar gibi “assubayım” demiştir. Darbenin fethetmiş olduğu Türk Dil Kurumu halen bu konuda ısrarcı olsa da, onları kendine getirecek çözüm sokaklarda tüm gerçekliğiyle yaşanmaktadır. Türkçe gramerine hâkim ve Türk dilini iyi konuşan sıradan bir insana ancak bir şekilde “astsubay” dedirtebilirsiniz; o da alnına silah dayayarak!

Astlarının emeğini sömürerek, onları kendilerine kul etme çabasına girerek yaldızını parlatanlar ve kendilerine Yunan Tanrısı Zeus süsü verenler bilmeliler ki, oturdukları  o muhteşem saraylar son derece lüks olsa da camdandır. Gün olur, devran döner ve camdan saraylar tuzla buz olur. Bir de bakarsınız ki, tüm utancıyla çıplak kral özentileri ortalık yerde dolaşıyor. Hem de daha şaşkınlığını giderememiş, nasıl bu hale düştüğünü anlayamamış bir vaziyette.

En iyisi ve en doğrusu sizi sırtında taşıyan mukaddes insanlar topluluğu astlarınızın hakkını ve hukukunu, kanunların emrettiği şekilde koruyup kollamanızdır. Adaleti, hakkı ve hukuku dağıtırken kantarın topuzunu kaçırmamaktır güzel olan.

Onca Atatürkçü(!) generalimin halini ve ahvalini gördükçe, astlarına yaptıkları zulümleri anladıkça, Tümamiral Fahri Çoker’in çok daha iyi şeylere layık olduğunu düşünüyorum. Sistemin içinde yer alsa da gerçeğin sessiz çığlıklarını  orta yere koyabildiği için. Bedenini sisteme teslim etse de ruhunu iyiliklere ve güzelliklere açmayı başarabildiği için.

Ve kendisine içtenlikle rahmet diliyorum.

Şimdi sizleri Tümamiral Fahri Çoker’in yazısı ve tespitleri ile baş başa bırakıyorum.

DENİZ KUVVETLERİNDE ASTSUBAY SINIFININ TARİHÎ GELİŞMESİNE TOPLU BİR BAKIŞ

Geçmişte ve bugün Deniz Kuvvetlerimizin ast komuta kademelerinde subaya yardımcı olarak önemli görevler ifa eden Astsubay Sınıfı, uzun bir geçmişe dayanmaktadır.

Gerçekten; Büyükamiral Bozcaadalı Hasan Hüsnü  Paşanın Bahriye Nazırlığı sırasında, 5 Şubat 1890 tarih ve 17 sayılı (Ceridei Bahriye)’de yayınlanan bir emirle, Donanmanın  önemli hizmetlerinden olan, Güvertede; topçuluk, işaretçilik, serdümenlik ve porsun, Sanayi ve Makinede; kalafatçı, marangoz, burgucu ve ateşçi dallarında sanatkâr yetiştirilmek üzere (Gedikli) sınıfının kurulması, Güverte için İstanbul ahalisinden istekli olanlardan yüz ve sonraki yıllarda elli beş kişi alınarak bunların gemi mevcutlarından indirilmesi ve Makine için her yıl Sanayi ve İmalâtı Bahriye Sıbyan Taburları’ndan yirmi kişi ayrılarak bundan böyle gemilerde bu gibi işler için başıbozuk (sivil) işçi görevlendirilmesinin yasaklanması kararlaştırıldığı belirtilmiş ve bu amaçla Şûrayı Bahriye’ce hazırlanan Nizamname¹ 3 Nisan 1890 tarih ve 21 sayılı (Ceridei Bahriye)’de yayınlanarak 15 Nisan 1890 tarihinden itibaren (Deniz Gedikli Sınıfı) resmen kurulmuştur.

Dokuz bölümden ibaret olan bu Nizamnamenin 1. Bölümü, Gedikli olarak yetiştirilecek eratın nitelikleri ve kabul şartlarına, ikincisi, bunların gezen eğitim gemilerine dağıtılış şekillerine, üçüncüsü, sınavlara, sınıflara ayrılmaya ve rütbe yükselmelerine, dördüncüsü, rütbe yükseltilmesi için gerekli şartlara, beşincisi, eratın gedikli sınıflarına nakillerine, altıncısı, sınavlarda başarı gösteremiyenler hakkında yapılacak işleme, yedincisi, yaşlanan ve malûl kalan gediklilerin görev yerleri ve emekliye ayrılması  gerekenlere verilecek aylıklara, sekizincisi, aylık ve buna ilişkin özel haklar ve kıyafetlere dair olup dokuzuncu bölümde ise ders ve sınav çizelgeleri belirtilmiştir.

Bu hükümlere göre:

“(Sıbyan efradı) olarak adlandırılan adaylar, 15-18 yaşında, sağlam ve İstanbul halkından olacak, iyi halleriyle tanınmış ve adaylık için velilerinin rızası  alınmış bulunacaktır. Bunlar bir yıl İstanbul’da eğitim gemisinde nazarî ve amelî bir öğrenime tabî tutulduktan sonra gezen gemilere gönderilecek ve bu gemilerde dört yıl daha eğitim ve öğretim göreceklerdir. Beş yıllık (Sıbyanlık) dönemini bitiren ve son sınavda başarı gösterenler Porsun, İşaretçi, Sefine Emini, Serdümen ve Topçu dallarına ayrılacak ve kendilerine (Onbaşı) rütbesi verilecektir. Bunlar bir yıl sonra yeniden yapılacak bir sınavda (Çavuş) veya (Bölükemini) nasbedileceklerdir. Bir yıl hizmet eden çavuş veya Bölükeminleri yine sınavla (3 üncü Porsun) veya (3 üncü İşaretçi) vb. olacaklar ve aynı şekilde birer yıl hizmetle ve keza sınavla (2 inci…) ve sonra (1 inci…) Porsun, İşaretçi vb.larına yükseltileceklerdir. Bu şekilde mecburî askerlik hizmetlerini de ikmal etmiş olan (Sıbyan efradı) bu süre içinde üstlerinden iyi not ve sicil aldıkları ve yapılan bütün sınavlarda belli bir dereceyi tutturdukları ve ayrıca yapılacak son sınavda aynı şekilde tespit edilen bir derecenin üstüne çıktıkları takdirde mensup oldukları sınıfın (Gedikli-i Sâlis) yani 3 üncü sınıf Gedikliliğine yükseltilecek, bu başarıyı gösteremiyenler ise diğer kur’a efradı gibi terhis olunacaklardır.

3 üncü sınıf gedikliler dört yıl gemilerde hizmet gördükten sonra sınava tabî tutulup başarı gösteren ve gemi komutanlarından olumlu sicil alanlar (Gedikli-i Sâni/ 2 nci sınıf Gedikli), beş yıl olan 2 nci sınıf süresini başarı  ile bitirip iyi sicil alan ve sınavda kazananlar (Gedikli-i Evvel/ 1 inci sınıf Gedikli) olacaklardır. 1 inci sınıf Gedikli’nin üstünde ayrıca bir (Sergedikli), yani Başgedikli rütbesi mevcut olup bu rütbe olağanüstü başarısı görülenlere verilecektir.”

İlk Gedikli sınıfı, 15 Haziran 1890 tarihinde SELİMİYE top eğitim gemisinde öğrenime başlamış olup okunan dersler; hesap (dört işlem), iyi yazı ve imlâ, okumadan ibarettir. Öğrencilere ayrıca branda bağlamak ve asmak, geminin kısımları ile direk, seren, cıvadra, yelkenler, sabit arma ve selviçeler, makara ve tornoların adları, bağların nevileri, top, kundak ve ayrıntıları, ateşli silahların kısımları öğretilmiş ve top, tüfek, arma ve kürek talimleri yaptırılmıştır.²

Bu şekilde kurulmuş olan Gedikli sınıfı  ancak kısa bir süre pâyidar olabilmiş ve nizamnamesinde “Sıbyan efradından başka efradın gedikli sınıfına ve gediklilerin dahi mülâzım, yüzbaşı vesair rütbelere nakil ve tahvili katiyen caiz değildir.” Hükmü bulunmasına rağmen Abdülhamit II yönetiminin keyfi hareketleri cümlesinden olarak bir kısım gedikliler üsteğmen rütbesiyle subay sınıfına geçirilmeğe başlanmış ve nihayet Nizamname hükümleri büsbütün ihmal olunarak bu tertip üzere gedikli yetiştirilmekten vaz geçilip mevcudun cümlesi başarı dereceleri veya üstlerinin değişik kanaat ve teklifleriyle muhtelif subay rütbelerine nakledilmişlerdir.

MEŞRUTİYETİN İADESİNDE DURUM:

23 Temmuz 1908 ikinci meşrutiyeti, Donanmada bu şekilde yetişmiş (400) kadar güverte ve makine subayı bulmuş, bunlardan bir kısmı kifayetsiz görülmelerinden ve diğer bir kısmı ise 7/8/1909 tarihli askerî rütbelerin tasfiyesi hakkındaki kanun hükmüne istinaden meslekten çıkarılmışlardır. Balkan Savaşı’na yakın dönemde, mevcut 508 görevde yüzbaşısından 34’ü, 734 makine yüzbaşısının 82’si, 533 güverte üsteğmeninin 36’sı Gedikliden nakledilmiş bulunmakta idi.

Meşrutiyetin iadesinden sonra, devlet yönetiminin her alanında olduğu gibi Deniz Kuvvetlerimizde de düşünülen yenilikler arasında (Gedikli) sınıfının yeniden teşkiline teşebbüs edilmiş  ve eğitim alanında incelemeler yapmak üzere İngiltere’ye gönderilmiş  olan Makine Kd. Yüzbaşı İbrahim Aşki Bey’in³ verdiği raporda belirttiği hususlar göz önünde tutulmak suretiyle hazırlanan kanun⁴ 14 Temmuz 1913 tarihinden itibaren yürürlüğe konulmuştur.

Bu kanun hükümlerine göre,

“Donanma gemilerinden terhis edilecek erlerden gerekli nitelikte bulunanlar (Gedikli Namzedi) olarak kabul edilecekler, bunlar iki yıl hizmet ve eğitimden sonra yapılacak sınavda başarı gösterdikleri ve ayrıca beş  yıl hizmeti yüklendikleri halde (3 üncü sınıf Gedikli) olacaklardı. Bu rütbede beş yılı bitirenler ve yine yapılacak sınavda başarı gösterenler tekrar beş yıl hizmeti yüklenmek suretiyle ( 2 inci…) ve aynı şartlarla (1 inci sınıf Gedikli)’liğe yükseltileceklerdi. Gediklilere kanunda miktarları belirtilen aylıktan başka bir er tayini ve ayrıca bir kat elbise verilecekti. Bunlar, emeklilik bakımından Askerî Tekaüt Kanunu’na tâbi olacaklar ve adaylıktan itibaren 17 yılda emeklilik hakkını  kazanacaklardı. Gedikliler, emekliye ayrıldıktan sonra, ellerindeki şehadetnameye göre liman daireleri, seyrisefain ve fener idarelerinde çalışmak istedikleri takdirde tercihan göreve alınacaklardı.”

Bir yıllık uygulamadan alınan sonuçlara göre bu kanun yeniden düzenlenmiş, 20 Nisan 1914’de Hükümetçe kabul ve Padişahın onayından geçen (Bahriye Efrat ve Küçük Zâbitaniyle Gedikli Zâbitanı Kanunu Muvakkati⁵) ile Gedikli Sınıfı  daha sağlam ve rasyonel esaslara bağlanmıştır.

Bu kanun hükümlerine göre; “genel olarak deniz eratı Güverte ve Makine" adlariyle iki sınıfa ve her sınıf lüzumu kadar uzmanlık şubelerine ayrılmış ve rütbeler,

  • Neferat (Erat)
  • Küçük Zâbitan (Erbaş)
  • Gedikli Zabitan: 3 üncü sınıf Gedikli, 2 inci sınıf Gedikli ve 1 inci sınıf Gedikli olarak tespit edilmiştir.

Beş yıl olan mecburi askerlik hizmetinin ilk beş ayını Yeni Erat okulunda geçiren yeni erler Donanmaya sevk edilecekler ve bir yıl sonunda yapılacak sınavda başarı  gösterdikleri halde Onbaşılığa yükseltileceklerdir. Bir onbaşının  çavuş veya bir çavuşun başçavuş olması için birer yıl denizde gezmesi, iyi hal sahibi, okuryazar, hesap bilir, iyi gemici ve astındakileri iyi yönetebileceğine dair üstlerinden olumlu sicil alması lazım gelecektir.

Muvazzaf erattan Gedikli Namzetliğine geçmek isteyenler, terhislerine üç ay kala dilekçe ile en yakın üstlerine başvuracak ve kanunda yazılı şartları haiz olup isteği kabul edilenler belli bir program dairesinde meslek sınavına tâbî tutulacaklardır. Sınavda başarı gösterenler derecelerine göre ayrılarak en iyileri (Gedikli Adayı) olarak hizmete alınacak ve iki yıl sonunda yapılacak yeni bir sınavda başarı gösterdikleri halde (3 üncü sınıf Gedikli Zâbiti) olacaklardır. 3 üncü ve 2 inci sınıf Gedikli Zâbitlerin üst rütbelere yükselebilmeleri için rütbelerinde en az beş yıl hizmet etmeleri ve olumlu sicil almaları şarttır.

Gedikliler, emeklilikte Askerî Tekaüt Kanunu’na tâbi olacak ve adaylıklarından itibaren rütbelerine özel en az süre olan (17) yılı ikmal ettiklerinde emeklilik hakkını  kazanacaklar, (52) yaşını bitiren gedikliler ise yaş haddinden emekliye ayrılacaklardır.

Gedikli adayları, erlere özel elbise giyip başçavuş rütbe alâmetiyle sınıf işaretini sırma olarak kollarına dikecek; 3,2 ve 1 inci sınıf gedikli zâbitleri ise subaylara özel ceket ve nevresim giyip rütbe işaretlerini kışın ceket ve nevresimlerinin kollarına, beyaz elbisede ispalet olarak omuzlarına takacaklardır.

Yalnız topçu, torpidocu, gemici ve işaretçi gediklileri harp sınıfı olarak emir ve komuta deruhde edebilecekler diğer sınıflar yönetimde güverteye tâbi olacaklardır. Yetki bakımından 1 inci sınıf Gedikli Zâbiti Mühendisten-Asteğmen- yukarı  ve diğer bütün gedikliler Mülâzımın –Teğmen- altındadır.

Gedikli adayları asker mangasında özel bir yerde ayrıca yemek yiyip branda asarlar. 1-3 üncü sınıf gedikliler için ranzaları bulunan bir yer ayrılır ve bunlara özel bir salon, lokantacı ve müşterek ahçı verilir.

ÇIRAK OKULLARININ AÇILIŞI

Deniz Gedikli sınıfı için daha esaslı  bir kaynak olmak üzere önce, 30 Aralık 1915 tarihli (Makine Çırakları  Nizamnamesi) ile bir (Makine Gedikli Okulu) kurulmuş ve (Muinizafer) Korveti okul ve eğitim gemisi olarak ayrılmıştır. Bunu 3 Şubat 1916 tarihli (Gemici Çırakları Nizamnamesi) ile (İclâliye) gemisinde kurulan (Güverte Gedikli Okulu) izlemiş ve her iki okuldan mezun olanlar eylemli askerlik hizmetlerini yaptıktan sonra (Gedikli Adayı) nasbolunarak haklarında yukarda belirtilen kanun hükümleri uygulanmıştır. (Bu konuda daha geniş bilgi için Bkz. Makine Çırakları Nizamnamesi Yazım)

askeri-bandoda-kadin-donemiGüverte ve makine gediklileri yetiştirmek amaciyle yürütülen bu faaliyetin yanında 1831 yılından itibaren Deniz Kuvvetlerimizde mevcut olan Müzikalara ehliyetli eleman sağlanması için 1834, 1887 ve 1904 yıllarında birer (Müzika Okulu) açılmışsa da bunlar ömürlü olmamış, bu konuda ilk ciddi teşebbüs Ahmet Cemal Paşa’nın Bahriye Nazırlığı zamanında, Müzikalar başöğretmeni Lange Bey’in katılmasiyle kurulan bir komisyonun raporuna dayanılarak yapılmıştır.⁶ Bu konudaki Bahriye Nezareti yayımında, “Bahriye bandolarının tekemmülü ve intizam tahtında devamı mevcudiyeti için tertip edilecek bir programa tevfikan Tirimüjgân vapuru hümayûnunda tahsil ve terbiye görmek ve askerî talimleri yapmak ve muahharan gemide veya Efradı Cedide kışlasında muzika dersleri verilmek üzere (Müzikacı Çırak Mektebi) namiyle bir mektep küşadı” belirtilmekte ve bu okulun beş öğrenci ile 14 Aralık 1916 tarihinde derslere başladığı ilân olunmaktadır.

Müzika Çırak Okulu, bir süre sonra önce Haybeliada’daki Çarkçı Mektebi-şimdi Deniz Eğitim K. Karargâhı- ve daha sonra da Çamlimanı’na halen sanatoryum olan binaya nakledilmiş, 1920 yılında binanın, asıl sahibi olan Sağlık Bakanlığı’na devri üzerine okul, Kasımpaşa’da Gazi Hsan Paşa Kışlası’nın arkasındaki binada eğitim ve öğretimine devam etmiş ve nihayet 1926 yılında kapanmıştır.

Yukarda hükümleri kısaca açıklanan (Bahriye Efrat ve Küçük Zâbitaniyle Gedikli Zâbitan Kanunu) Gedikli sınıfının statüsünü bir teminata bağlamak suretiyle bu sınıf mensupları  için yararlı olduğu gibi Deniz Kuvvetlerimiz için cidden faydalı  elemanların yetişmesine imkân vermiş, I. Dünya Harbi içinde, mevcut gedikli subaylardan önemli bir kısmı Almanya’ya gönderilerek mesleklerinde uzmanlıkları geliştirilmiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra aylıklarda yapılan genel revizyon sırasında 22 Nisan 1924 tarih ve 508 sayılı  kanunla gedikli zâbitlerin aylıkları da yeni bir düzene sokulmuş, ancak kanunlarına göre verilmekte olan nefer tayını ile bir elbise istihkakı kaldırılmıştır.

YENİ KAYNAKLAR

1924asb(Gedikli Küçük Zâbit membalarına dair) 9 Nisan 1927 tarih ve 1001 sayılı kanunla gedikli küçük zâbitliğe ana kaynak olarak (Gedikli Küçük Zâbit Hazırlama Mektepleri) kurulmakla Deniz Kuvvetleri’nin Güverte ve makine Çırak Okulları lağvedilmiş, bu okullara kanunda yazılı nitelikleri haiz ve 15 yaşından küçük olmıyan ilk okul mezunları, gedikli küçük zâbit olduktan sonra altı yıl hizmeti yüklemek şartıyle alınarak Gedikli Küçük Zâbit yetiştirilmişlerdir.

Bu kanunla, okul kaynağından başka muvazzaf askerlik hizmetini bitirerek terhis edilmiş olanlardan ilk öğretim görmüş ve üç yıl hizmeti taahhüt etmiş bulunanlar ve ayrıca askeri liselerden sağlık sebepleri dışında çıkarılanların da belli şartlarla gedikli küçük zâbit olabilmeleri kabul edilmiştir.

Bu arada kabul edilen 1 Haziran 1929 tarih ve 1492 sayılı (Deniz ve Hava Gedikli Küçük Zâbit Maaş Kanunu) ile Gedikli Erbaş Rütbeleri:

  • Çavuş,
  • Başçavuş Muavini,
  • Başçavuş,
  • Başgedikli

Olarak tespit edilmiş ve aynı kanunun geçici maddesi B fıkrasında; halen deniz ve hava kuvvetlerinde görevli gedikli zâbitlerin almakta oldukları aylıklarla (Başgedikli)’liğe nakilleri, nakli arzu etmiyenlerin kendi kanunları ve 508 sayılı  kanuna tâbi olarak göreve devamları öngörülerek böylece 15 yıldır Deniz Kuvvetleri’nde yararlı hizmetler ifa etmiş  bu sınıfın tasfiyesi cihetine gidilmiştir. Ancak, bu tarihte mevcut yüze yakın güverte gedikli zâbiti arasından hatırladığıma göre yalnız biri⁷ Başgedikliliğe nakle razı olmuş, diğerleri eski kanuna tâbi olarak göreve devamı uygun bulmuşlardır.

Aynı tarihte yürürlüğe girmiş olan 18 Mayıs 1929 tarih ve 1455 sayılı (Askeri Memurlar Kanunu)’nun geçici maddesiyle, mevcut muzika gedikli zabitlerden 1 inci sınıf olanları 5 inci sınıf, 2 inci sınıflar 7 inci sınıf ve 3 üncü sınıflar 8 inci sınıf Askerî Muzika Muallimliğine ve keza o tarihte silahlı kuvvetlerde görevli rütbesiz sanatkâr ustalar uzmanlık dereceleri dikkate alınarak 4-8 inci sınıf Askerî Makinist ve Askerî Sanatkâr sınıflarına geçirilirken Deniz Kuvvetleri’nde güverte ve makine sınıflarının çeşitli dallarında ve Hava Kuvvetleri’nde, gerçek anlamiyle mesleklerinin gedikli uzmanları olmuş bulunan bu sınıf mensupları için aynı formül uygulanmamış ve bunların daha sonraki tarihlerdeki askerî terfih kanunlarından da faydalandırılmadan kaderlerine terk edilmiş bulunması mesleğimiz için bir talihsizlik olmuştur. Nitekim tasfiye hükmüne rağmen bu sınıf mensuplarının yaş hadlerine kadar hizmetlerinden faydalanılmış ve hatta önemli bir kısmının, emekliye ayrıldıktan sonra dahi çeşitli hizmetlerde görevlendirilmesine devam edilmiştir. Bu durum 1492 sayılı kanunun gerekçesinde⁸ Gedikli Zâbitan sınıfının kaldırılması için (Maksatsız görülen) şeklindeki iki kelimelik sebebin asla varit olmadığını ispatlamıştır.

Gerçekten 1914 tarihli Gedikli Zâbitan Kanunu, 1 inci sınıf Gedikli Zâbitini (Mühendisin fevkinde) tutmak suretiyle sonraki mevzuata göre âdeta teğmen ile üsteğmen arasında bir rütbe gibi kabul ve bu şekilde disiplin bakımından bazı karışıklıklara ve hattâ adlî kovuşturmalara sebep olmuşsa da kanunun tanzim ve sevk tarihinde (Mühendis)’liğin ancak bir öğrenci rütbesi olduğu ve fiilen emir ve komuta ile ilgili bulunmadığı düşünülüp kanun bu espri altında değiştirilerek uygulanabilir idi.

SONRAKİ STATÜLER

asbbelge1Gedikli Küçük Zâbit Membalarına dair 1001 sayılı  kanunu kaldıran 11 Haziran 1934 tarih ve 2505 sayılı kanunla gedikli erbaş membaları daha geniş bir düzene konulmuş, 18 Ocak 1940 tarih ve 3779 sayılı (Gedikli Erbaşların Maaşlarının Tevhit ve Teadülüne Dair Kanun) ile de aylık ve özlük haklar konusunda yeni hükümler kabul edilmiştir. Bu kanunun bir özelliği de o tarihe kadar kaçıncı hizmet yılında olursa olsun aynı aylığı almakta bulunan Başgediklilerin dört yılda bir yapacakları uzatma ile aylıklarının birer derece yükseltilmesidir ki, bu şekilde hizmet ve kıdem değerlendirilmiştir.

23 Mart 1950 tarihinde kabul ve 30 Haziran 1950 tarihinde yürürlüğe konulmuş olan (Gedikli Erbaş Kanunu) gedikli erbaş statüsünde ileri bir hamle olmuş ve bugünkü  sistemin esasını teşkil etmiştir.

Bu kanunla, gedikli erbaş olmak için en az ortaokul ve eşidi okullardan sonra gedikli erbaş okullarını  veya sanat enstitülerini bitirmek şartı konulmuş, aylıklar bu öğrenim şartına paralel olarak gedikli çavuşlukta 20 Lira aslî  maaşın karşıtı olarak 175 Liradan başlatılmıştır. Bu şekilde birer derece yükselme ile Başgedikli’nin 250, 1 inci, 2 inci ve 3 üncü uzatmalar ile 300, 350 ve nihayet 400 Lira aylık alınması kabul edilmiştir ki son aylık subaylarda yüzbaşı aylığına eşittir.

Ayrıca, evvelce dört yıl olan, rütbelerdeki bekleme süresi üç yıla indirilmiş, mecburî hizmet (15) yıl olarak tespit edilmiştir.

Bu kanunun bir aylık uygulanması sırasında Hükümetçe Gedikli Erbaş Statüsünün yeniden düzenlenmesine ihtiyaç görülmüş ve bu amaçla hazırlanan kanun tasarısı  7 Haziran 1951 tarihinde T.B.M.M.’ne sunulmuştur.

Kanunun gerekçesinde⁹ “modern harp silâh ve araçları ile teçhiz edilen silâhlı kuvvetlerimizde, bu modern harp silâh ve araçlarını kullanacak ve erlere öğretecek muharip veya yardımcı sınıf astsubay ve takım komutanına ihtiyacın çok fazla olduğu, evvelce küçük zâbit denilen ve sonra gedikli erbaş olarak adlandırılan bu sınıfın statüsünde zaman zaman değişiklikler yapılmak ve hukukî durumlarının  çeşitli kanunlarla tespiti suretiyle bu sınıfa rağbet teminine çalışılmışsa da tatbikatta edinilen tecrübeler bütün bunların bilhassa muharip sınıflara rağbeti sağlamak için kâfi olmadığını  gösterdiği, bu kanun tasarısı ile muharip astsubaylara aylıkla birlikte, liyakat gösterenlerin subay nasbedilmeleri ve kıdemli yüzbaşılığa kadar yükselmeleri sağlanmak suretiyle rağbetin arttırılması  düşünüldüğü, bu suretle Anadolu’nun küçük kasabalarında ortaokuldan fazla tahsil imkânını bulamamış Türk Çocuklarına daha geniş hizmet imkânları verilmiş ve liyakatleri ile mütenasip rütbelerle taltif edilmeleri de imkân dâhiline girmiş olacağı, böylece kazanılacak teğmen: yüzbaşı rütbesindeki sınıf subayları, ordu subay mahrutunun kaidesini teşkil ederek harp okulunda yetiştirilecek subayların daha uzun süreli bir tahsile tabî tutularak yüksek komuta için daha yüksek kapasitede eleman yetiştirilmesi sağlanmış olacağı” belirtilmiş, (Gedikli Erbaş) tâbirinin (Astsubay) olarak değiştirilmesine (Bunların subaylığa da yükselecekleri) gerekçe olarak gösterilmiştir.

Tasarının Millî Savunma Komisyonu’ndaki müzakeresinde, “Astsubay” terimi yerinde bulunmamış ve kanunun ruh ve mânasına daha uygun olarak (Küçük Subay) denilmesi öngörülmüş olmasına rağmen bütçe komisyonu, halen yürürlükte olan 1059 sayılı Küçük Zâbit Kanunu¹⁰ ile tedahül edeceği ve orduda bu adla bir sınıf teşekkül etmiş bulunduğundan bahisle hükümetin teklifini desteklemiş ve kanunun 5802 sayılı (Astsubay Kanunu) olarak Meclisten geçip yürürlüğe konulmuştur.

Bu kanunla, astsubay sınıfının idare hukukuna göre devlet memuru niteliğini aldığı göz önünde tutularak bunlar hakkındaki hükümlerin astsubaylar için de uygulanması  sağlanmakta, ayrıca mecburi hizmet 15 yıldan 9 yıla indirilmektedir.

Kanundaki en önemli ve değişik hüküm, belli süre ve rütbe ile hizmetten sonra ehliyet ve kabiliyetlerini ispat eden astsubayların subay, askerî teknisyen ve askerî kâtip sınıfına geçmelerini mümkün kılan esas ve prensipler olup başkaca 80 Lira aslî maaşa kadar yükselme sağlanmış, yaş hadleri her rütbe için subaylara oranla üçer yıl fazla olarak tespit edilmiştir.

Kanunun, astsubaylıktan askerî kâtipliğe geçirilme hükmü uygulama alanı bulmadığından 29 Haziran 1956 tarih ve 6744 sayılı kanunla kaldırılmış ve ancak o tarihe kadar yetiştirilmiş (Askerî Teknisyen)’lerin bu kanun hükmünden faydalandırılmaları kabul edilmiştir. 6744 sayılı kanunda ayrıca astsubaylıktan subaylığa geçirilenlerin yaş hadlerinin aylıkça eşit bulundukları subaylar gibi olacağı hükmü konulmuş 5802 sayılı kanunda, 24 Şubat 1961 tarih ve 262 sayılı kanunla yapılan bir değişiklik ile de astsubay kıdemli başçavuşluktaki üç defa uzatma ve aylık yükseltme hükmü dörde çıkarılmıştır.

Astsubay statüsü halen, 27 Temmuz 1967 tarih ve 926 sayılı (Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu) ile son şeklini almış bulunmaktadır. Genel olarak, muvazzaf erat dışındaki bütün silâhlı kuvvetler mensuplarını kapsamına alan bu kanun malî hükümler, sosyal haklar ve yardımlar, taltifler, madalyalar ve ödüller gibi genel konularda astsubaylar için de hüküm sevketmekle beraber 6-12 nci kısımları sadece astsubaylara özel hükümleri ihtiva etmektedir. Bu arada astsubay rütbe adları da değiştirilmiş, rütbeler:

  • Astsubay Çavuş,
  • Astsubay Kıdemli Çavuş,
  • Astsubay Üstçavuş,
  • Astsubay Kıdemli Üstçavuş,
  • Astsubay başçavuş,
  • Astsubay Kıdemli Başçavuş

Olarak tespit edilmiştir. 926 sayılı kanun, 208 inci maddesi K fıkrasında (astsubay)’ın tanımlanmasına dair 1 inci maddesi hariç 5802 sayılı kanunu bütün ek ve değişiklikleriyle yürürlükten kaldırmış ve ancak geçici 9 uncu maddesinde, bu kanunda yazılı bekleme sürelerini tamamlıyarak üst rütbelere yükselecekler hakkında 31 Ağustos 1970 tarihine kadar 5802 sayılı kanun ve buna dayanılarak yürürlüğe konulmuş olan (Astsubay Sicil Yönetmeliği)’nin uygulanacağını kabul etmiştir. (Yazar Notu-1)

Bu kanun ve genel olarak astsubay statüsünün nasıl olması lazım geldiği hakkındaki düşüncelerimizi ayrı  bir yazıya bırakarak yeni kanunun, silâhlı kuvvetlerimizin vazgeçilmez kıymetli bir unsuru olan Astsubaylarımıza hayırlı  ve uğurlu olmasını diliyoruz.

Yazan: Tümamiral Fahri ÇOKER

NOTLAR
  • Not-1: Donanmayı Hümayûnu Cenabı Mülûkâneye Alınacak Sıbyan Efradına ve bunlardan yetiştirilecek Gediklilere dair Nizamname.
  • Not-2: Ceridei Bahriye’nin 19 Ağustos 1307 tarih ve 59 sayılı nüshası.
  • Not-3: İbrahim Aşki Bey, binlerce deniz yetiştirmiş bir hoca olarak hepimizin şükranı üzerinde bulunan kıymetli bir deniz subayı olup, Bahriye Mektebinden 23 Mayıs 1892 tarihinde Makine Mühendisi olarak mezun olmuş, 1909 yılında İngiltere’den dönüşünde, incelemelerini gerçekleştirmek üzere kurulan (Tedrisatı Bahriye Müdürlüğü)’nün başına getirilmiştir. Bu sıfatla Bahriye Mektebi ve diğer eğitim müesseselerimizde büyük yenilikler vücuda getiren, halen hayattaki en eski Bahriyeli Hocamızın daha nice yıllar sıhhat ve afiyette kalması gönülden dileğimizdir.
  • Not-4: Süfeni Hümayunda Gedikli Sınıfının sureti teşkiliyle usulü terfi ve terakkileri hakkında Kanun.
  • Not-5: Bu kanunu muvakkat, 22 Şubat 1915’de Meclisi Umumî’ce-Âyan ve Mebusan Meclisleri- değişik olarak kabul ve kanun halini almıştır.
  • Not-6: Bk. Donanma Emirnamesi: 26 Ocak 1916 tarih ve 114 sayılı nüshası ve (Tarihte Bahriye Müzikaları: Recep ARMAN, İstanbul 1958.)
  • Not-7: Bu gedikli subay Kavalalı Halil İbrahim olup, Yavuz Gemisi’nde uzun yıllar Taret Gedikliliği ve Polis Âmirliği yapmış ve bütün üstlerinin sevgisini kazanmış kıymetli bir eleman idi.
  • Not-8: T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 3.Devre, 2. İçtima yılı, cilt: 12 –s. 221, sıra sayısı: 218.
  • Not-9: T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Dönem 9, toplantı 1, cilt 8 – s.444, sıra sayısı 223.
  • Not-10: 28/5/1927 tarih ve 1059 sayılı (Piyade Küçük Zâbit Kanunu), 3/3/1954 tarih 6320 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle yürürlükten kaldırılmış bulunmakta idi.
  • Yazar Notu-1: 1970 Astsubay Eylemleri’nin ana sebeplerinden bir tanesi de burada belirtilen husustur. 31 Ağustos 1970 tarihinden itibaren rütbeler ve terfi şartları değişmiş şekliyle uygulanacaktır.
KAYNAKÇA
  • Deniz Kuvvetlerinde Astsubay Sınıfının Tarihi Gelişmesine Toplu Bir Bakış/Tümamiral Fahri Çoker/ Deniz Kuvvetleri Dergisi Sayı:463- Cilt:74/Ekim 1968
  • Milliyet Gazetesi Arşivi
  • http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&Date=6.5.2009&ArticleID=934627&CategoryID=77
  • Tarih Vakfı İnternet Sitesi/ www.tarihvakfi.org.tr
  • Deniz Kuvvetlerinde Sistem değişikliği/İskender Tunaboylu/Doktora Tezi/Dokuz Eylül Üni.-Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Ens./ İzmir-2008
  • Mersin’de Askeri Deniz Okulları/İsmail Sözener/Y. Lisans Tezi/Mersin Üni. SBE. Tarih ABD./2008
  • Atatürk Dönemi Müzik İdeolojisi ve Günümüze Yansımaları/N.Levent GÖKÇEDAĞ/Yüksek Lisans Tezi/ Haliç Üniversitesi/İstanbul-2007
  • Sintinenin Dibinde/ Emin Karaca/Karakutu yayınları-Eylül 2004
  • Öğr. Alb. Mehmet Sırrı Bekişli’nin Astsubay Hazırlama Okulları ve Astsubay Meslek Yüksek Okulları’na ilişkin Değerlendirme Yazısı
  • Türkiye’de Askeri Bandoculuk Eğitimi/Erol Demirbatır/ Uludağ Üniversitesi-Eğitim Fakültesi Dergisi/2005
Page 1 of 2
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ