Orduevi ve kamplara gitmek istemeyen meslektaşlarıma “Biz ürettik, biz çalıştık. Biz bu orduya ve ülkeye sadakatimizi terimiz, kanımız ve canımızla ispat ettik. Bunun karşılığında vatanseverlik duygularımız istismar edilerek, ön yargılarla tahakküme varan haksızlıklara sessiz kalmamalıyız! Orduevi ve kamplar, sayılarımızla ters orantılı ve hizmet kalitesi düşük olsa da giderek bu olumsuzlukları dile getirmeliyiz!” diye yazsam da; “Hoca verir talkımı, kendi yutar salkımı” dedikleri gibi ben de bu tesislere giderken ayaklarım adeta geri geri gider. Sinirlerimin bozulacağını bilmesine bilirim de eşimin, çocuklarımın bu ayrımcılığın ruhumda yarattığı fırtınaları daha fazla anlamaması için bu tesislere istemeyerek giderim...
Neden orduevini, askeri kampı tercih ederiz? Bunun en önemli nedeni ekonomik sorunlarımızdır. Yani, mecburiyet! Bana da hak ettiğim maaşı, hâttâ benim kadar tahsili ve hizmeti olmayan subaya verilen maaşın yarısını verseler lanet olsun diyerek bu tesislerin yakınlarından geçmem ama, bu durumda bu tesislerden faydalanmak öncelikle bizim hakkımız olmalıdır.
Sosyal tesislere, sözüm ona haksızlık depremleri ile hasar gören ruhumuzu dinlendirmeye gideriz ama, bu mümkün mü? Cumhuriyetin kazanımlarını kendi kazanımı olarak görenler, anayasanın yasakladığı imtiyazı, zümre egemenliğini hak olarak değerlendirenlerin uygulamaları ruhunuzda yeni fırtınaların kopmasına neden olur!..
211 sayılı Kanun, Tugay dahil daha ast birliklerde subay ve assubayların müşterek yararlanacağı askeri gazino, Tümen ve daha üst birliklerde ise subay ve assubaylar için ayrı ayrı orduevi kurulacağını öngörür. Burada yasa ayırımı değil, hizmetin sağlıklı verilmesini amaçlamıştır.
Ön yargılı kişilerce, müşterek faydalanılan bazı gazinolarda bile 'dünyadaki utanç duvarları yıkılmasına rağmen' salonlar paravana ile ayrılmakta ya da ayrımcılığı çağrıştıran ayrı bölümler tahsis edilmektedir. Bu düşmanca tutum TSK'ye ne kazandırıyor? Bunu hangi değer yargısı ile haklı gösterebilirsiniz? Bu olsa olsa sadece ordudaki sevgisizlik sarmaşığını büyüterek, TSK düşmanlarının ekmeğine yağ sürmektedir!
Kimse bizlerin subaylarla bir arada hizmet almayı lütuf saydığımızı zannetmesin. Bizim, sayılarımızla orantılı, hizmet kalitesi tahakkümü çağrıştırmayan ve tesislerden hakça yararlanmaktan başka bir isteğimiz yoktur.
İzmir’de Assubaylar için yapılması planlanan ve şimdiki K.K.Komutanımızın Ege Ordu Komutanı iken “Yeni asb.ordu evinin ödeneği ve planı hazır. Yer tespiti yapıp inşaat başlayacaktır” sözünü verdiği Asb.orduevi bürokrasiye mi yoksa ön yargılara mı kurban edildi?
Antalya Karpuzkaldıran Kampı subay ve assubayların müşterek hizmet aldığı bir kamptı. Assubayın üç moteline göz dikenler, "tüm kuvvetlerin kampları birleşecek, TSK kampları olacak" diyerek, bu kampı subaylara tahsis ettiler. Yanında bulunan havacıların avuç içi kadar büyüklükte 3ncü sınıf otelden farksız mozaik ve eternit kaplı motellerin bulunduğu kampını astsubay kampı yaptıktan sonra, amaç gerçekleşince kampları tekrar kuvvetlere ayırdılar.
Hukuksuzluğun sonu yoktur! "Elimizde çekiç olduğu sürece karşımızda olan herkes çividir" mantığı ile denizinden faydalanması mümkün olmayan Erdek kampını assubaylara tahsis edip, Foça Kampı'nıda sadece subay kampı yaparız dediler ve yaptılar! Sadece assubayların yararlandığı Ören Kampı'na karşılık sadece subayların yararlandığı AKÇAY-HAMZAKÖY-BODRUM-FOÇA-CEVİZLİ-ALTINKUM-YALOVA gibi kamplarının sayısı, tesislerin kalitesi tam bir imtiyaz ve ayrımcılık örneğidir!
Öyle ya, TSK her kuruma örnek, Anayasanın ve Cumhuriyetin teminatı olarak bilinmektedir. Mum dibini aydınlatmaz! Ceza, tayin, sicil korkusu ile muvazzaf sessiz kalır, emeklisi ise bu hukuksuzluğa lanet eder, razı olurdu!...
Böyle mi düşünülüyor? Bu zihniyet ve davranışla mı orduda birlik ve beraberliği sağlayacak, bizleri gözümüzü kırpmadan ölüme göndereceksiniz?
Kimse adaletsizliği, hiyerarşi kılıfına sokmaya çalışmasın! Bizler hiyerarşiye saygılıyız. Ayrıca eşimizin, çocuklarımızın, emeklinin hiyerarşi ile ilgisi olabilir mi?
Yaşanan ayrımcılığı, tahakkümü, ego tatminine dayanan ayıpları saymakla bitiremeyiz...
Karpuzkaldıran'daki astsubay lokantası deprem tehlikesine karşın kapatıldığı için subay yemek salonunun ayrılan bir bölümünden istifade ediliyordu. Yüksek kültür ve sosyeteye sahip (!) bir grup bayan, bundan duydukları rahatsızlığı self servis kuyruğunda dile getirirken “Bunlar bıktırdı, assubayın burada ne işleri var?” tarzındaki konuşmayı bizlerle birlikte duyan bir hanım söze karışarak “Hanımefendi sizi tanıyorum. Sizin çocuğunuz benim öğretmenlik yaptığım okulda okuyor. Ben astsubay eşiyim. Belki beni hatırladınız. Sizin beni aşağılamaya çalışmanızı şiddetle kınıyorum! Tahsiliniz mi, kültürünüz mü, ailenizin sosyal yapısı mı kendinizi üstün görmenizi sağlıyor? Yoksa siz kocanızın rütbesini mi taşıdığınızı düşünüyorsunuz? “ yanıtını hayranlıkla izledim. Bu ordudaki sevgisizliğin, eş ve çoçuklarımıza kadar sirayet eden üstünlük kompleksinin ve bulunduğumuz durumun resmidir! Umarım bundan orduyu yönetenler ders alırlar.
Başta ekonomik haksızlıklarımız olmak üzere, bu tür ayrımcılık, adaletsizlik, sahipsizlik duyguları görevdeki kardeşlerimizin hizmet verimliliği ve moral motivasyonunu olumsuz etkilemekte, emeklilerimizin ise kurumlarımıza olan AİDİYET duygusunu her geçen gün erezyona uğratmaktadır.
Saygılarımla...
Dile kolay, 29 Ekim 1923’den bugüne tam 88 yıl geçmiş. Saltanatçı yapıdan cumhuriyete koca bir devrimle geçişin seksen sekizinci yılını kutluyoruz. İstiklal Savaşıyla yazılan o efsanevi destan hem atalarımızın işgal günlerinde yaşadığı acıları gözler önüne seriyor hem de ne denli özgürlüğüne düşkün bir millet olduğumuzu apaçık ortaya koyuyor. Tam da Atamızın dediği gibi; karakteri bağımsızlık olan bir milletin çok zor şartlar altında dahi nasıl mucizeler yaratabileceğini, nasıl birlik ve dirlik olabileceğini, yoklukların içinden nasıl koca devrimlerle çıkılabileceğini cümle cihana ispat eden bir destandır cumhuriyetimizin kuruluş hikâyesi.
Nazım Hikmet’in dizelerinde ne kadar da çarpıcı anlatılıyordu, o varoluş mücadelesini gerçekleştiren insanların onurlu ve fedakâr duruşu…
dağlarda tek tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saatı sordu.
paşalar : «üç,» dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı.
İşte dağlarda tek tek yanan ateşlerle başlamıştı hikâye. Yıllardır cepheden cepheye koşan Anadolu insanı bıkmıştı savaşlarla gelen yokluklardan. Açlıktan ve ümitsizlikten bitap düşmüştü. Barış gelsin de bu bereketli topraklara adı ne olursa olsun diyordu artık. İşgale bile razıydı. İşte bu umutsuz ve acı sağanakların baş gösterdiği günlerde adı Kuvay-ı Milliye olan bir avuç insan dağlara çıkıyor ve işgale direniyordu. İsimleri Ethem’di, Şahin’di, Mehmet’di, Ali’ydi, Kara Fatma’ydı… Onlar biliyorlardı ki, teslim olmak çözüm değildi. İşgale boyun eğmek, acıları ve yoklukları sürekli kılacaktı. Bağımsız yaşamaya alışmış bu topraklar, köleliğe alıştırılacaktı. Öz değerlerini bir bir yitirecekti.
Onlar biliyorlardı ki, küçücük ateşlerle başlar ve kocaman olurdu yangınlar. Anadolu’nun dört bir yanına serpiştirdikleri bu küçük kıvılcımlar elbette ki kocaman bir ateş topu olacaktı. Onlar küçük ama kahraman insanlardı. Küçük zabitti, zabitti, köylüydü, kadındı, asker kaçağıydı, dağların efesiydi… Yüreklerini sıcak tutan şey, kurtuluş gününe olan imanlarıydı.
Bu küçük çoban ateşleri teker teker birleşmeye başladı Samsun’da, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta ve Ankara’da. Artık Atatürk’ün önderliğinde tüm Anadolu’yu kasıp kavuran dev bir İstiklal ateşi yanıyordu. Kim durabilirdi ki, yüreği bağımsızlık hasretiyle yanan bir milletin önünde? Çığ topu gibi çoğalan ve sıradanlıktan kahramanlığa tereddütsüz geçiş yapan bu halkı, kim nasıl esir alabilirdi ki?
Ve sonunda tarihinin başlangıcından bugüne bağımsız yaşamayı ilke edinmiş Türk milleti, yeni destanını yazıyor; Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle birlikte yeni yaşam düzenini Cumhuriyet olarak kuruyordu.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle yepyeni bir yaşam düzenine geçiliyordu. Artık saltanat olmayacaktı. Herkes hür ve eşit olacaktı. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye medeniyetle bezenmiş bir memleket yaratılacaktı. Batı tipi demokrasiyle yaşanacak ve ayrıcalıkların, imtiyazların, sınıflaşmanın önüne geçilecekti. Kimse kimseden üstün olmayacaktı. Hakta, hukukta, emekte ve cinsiyette eşitlik olacaktı. İşte cumhuriyete inanç böyle başlamıştı. Bir millet yokluktan varlığa böyle geçmeyi arzulamıştı. Atasına içten ve samimi olarak bağlanmış ve inanmıştı.
Ne olduysa, o hastalandıktan ve öldükten sonra olmaya başladı.
Cumhuriyetçilik, egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olduğunu söylüyordu. Fakat bunu halktan almayı isteyenler güçlenmişti. Palazlanmıştı.
Halkçılık, memlekette sınıfların olmadığını, söz konusu olanın iş bölümü ve dayanışma olduğunu söylüyordu. Fakat onlar, halkı sınıflara bölüyorlardı. Üstelik bunu Atatürk’ü, adını ve ilkelerini kullana kullana yapıyorlardı.
Laiklik, dine ve ibadete karışmamayı, hatta halkın inancına saygı duymayı ve korumayı savunuyordu. Oysa onlar, bir zamanlar savaştıkları komünizm gibi davranıp, dinsiz ve inançsız toplum yaratma çabasına giriyorlardı. Dindar olanı fişliyor, ötekileştiriyorlardı. Oysa yapılması gereken sadece yobaz olanı diğer samimi inananlardan ayırmaktı. Çünkü Türk’ün karakterinde nasıl bağımsızlık varsa, nasıl vatana ve bayrağa düşkünlük varsa, dinine de düşkünlük vardı. Bu ülkenin gurur ve onurla söylenen İstiklal Marşı, apaçık bir belgeydi. Türk Milleti, Tanrısının kutsamış olduğu bir milletti.
Devletçilik, devletin ve özel teşebbüsün gereken yerde ve zamanda işbirliğini öngörüyordu. Fakat bunu da eş, dost ve akrabayı zenginleştirme kaynağı olarak kullanmaya başladılar. Arpalıklar yarattılar, her şeyi adamlarına peşkeş çektiler. Devletçiliğin ruhuna Fatiha okudular. Ona buna peşkeş çektikleri de, ziyan olup gitti. Çünkü tüccar aklıyla değil, yağma aklıyla yönetiliyorlardı. Öyle anlar geldi ki, kimilerinin adı “Kalebodur Paşa”ya bile çıktı.
Milliyetçilik, millet olma kavramı ve düsturuyken onu da Hitler’in ırkçılığına çevirdiler. Vatan haini olmayı o kadar ucuzlattılar ki, beylere selam sabah vermeyen herkes kolayca hain ilan olundu. Farklı düşünen, farklı söyleyen tüm sesler bu yolla kolayca susturuldu. Özellikle komünistler ve sosyalistler bu yöntemle tu kaka ilan edildi. An geldi, kendilerine en yakın olan ülkücüleri bile damgalamaktan çekinmediler.
En önemlisi de devrimciliği öldürdüler. Atatürk devrimciliğini durağan bir şey sanıp tabiat varlıklarını korur gibi korumayı amaçladılar. Oysa Atatürkçülük, çağdaşlaşma ve medenileşme yolunda devamlı akan bir nehirdi. Her gün yenilenen, yeni ufuklara açılan bir çağlayandı. Teneke kafalarıyla bunu anlayamadılar, algılayamadılar. Atatürk, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedef koyuyordu, onlar bir kaplumbağa gibi kabuğunda yaşamayı seçtiler. Atatürk, “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!” diyordu, onlar Edirne’den ötesini umursamadılar. Hep geriye baktılar, herkesi düşman gördüler. Herkesi düşman görmekle kalsalar yine iyiydi ama uygulamalarıyla, herkesi devletine düşman yaptılar. Herkesin herkese düşman olduğu bir toplumun nasıl millet olacağını düşünmediler bile…
İşte size cumhuriyetimizin seksen sekiz yıllık tarihinin kısa bir özeti.
Biz assubaylar hep kandırıldık. Kemalistliği Atatürkçü olmak sandık. Atamızın kalpaklı resimlerini görünce, ay yıldızlı bayrağımızı görünce; sahiden de O’nun izinden gittiğimizi düşündük. Oysa Atatürkçülük, Kemalizm gibi sığ bir yapı değildi ki. Atatürkçülük Türkiye’yi çağdaşlaştırmak, bilimde, teknikte, eğitimde, sosyal yaşamda ve daha pek çok alanda ileriye taşımaktı. Bir ideoloji değil, bir anlayış, bir zihniyet devrimiydi. Fark edemedik.
Bugün hak ve adalet arıyoruz. Alın terimizin ve emeğimizin karşılığını istiyoruz. Peki, bunu kimden talep ediyoruz? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yönetiminden tabi ki… Öte yandan bir tarafımız da sızlıyor. Diyoruz ya onları sahiden Atatürkçü sanıyoruz, bu yüzden de “ya hak isteyelim ama ülkemizde Atatürkçü bir onlar kaldı, aman fazla incitmeyelim” şeklinde düşünüyoruz. Onların Atatürk’le ve Atatürkçülükle zerre kadar bir bağlarının olmadığını göremiyoruz. Vatanımıza, bayrağımıza ve milletimize olan sıkı bağlılığımız, aldığımız devlet terbiyesi gözlerimizi kör ediyor. Farklı düşünmeyi, sorgulamayı ve haksızlığımızın ana kaynağını keşfetmeyi bir türlü başaramıyoruz. Kıdemli Albayına 3500 lira emekli aylığı bağlarken; ömrünü ordusuna, vatanına ve milletine adamış Kıdemli Başçavuşuna bin küsur lira emekli maaşını reva gören bir bozuk zihniyetin nasıl Atatürkçü olabileceğini sorgulayamıyoruz. Görevdeki hiyerarşiyi, yaşamın her alanında hiyerarşiye çevirmelerinden ders alamıyoruz. Hatta onların bize sunduğu oyuncakla, TEMAD denen yapıyla hakkımızı savunabileceğimizi safça düşünebiliyoruz.
Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi ile takke düştü ve kel göründü. Bu “dümenden Atatürkçülüğün” foyası meydana çıktı. Amaç, ülkeyi uluslar arası sermayenin istediği şekilde biçimlendirmek ve hazır fırsatını bulmuşken de farklı düşünenleri şöyle bir sopadan geçirmekti. Bunu başardılar ve devam eden yıllarda da sürdürdüler. Her geçen gün Atatürk’ün yıktığı, parçalayıp tarihin çöplüğüne attığı değerleri yeniden geri getirmeye uğraştılar. “Osmanlı Paşalığını” yeniden hortlattılar. Biliyorsunuz ki, Cumhuriyetin son paşaları İstiklal Savaşımızda bu unvanı alan Atatürk ve Silah arkadaşlarıydı. Tam da laiklik ilkesi kapsamında, 26 Kasım 1934 tarihinde “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştı.”
İşte bundan sonrasındadır ki, Cumhuriyetimiz tek bir paşaya sahip olmuştur. O da sanat güneşimiz Zeki Müren Paşa! Ha bir de sünnet çocuklarının paşalık unvanları vardır. Önlerinde kocaman “Maaşallah” yazısıyla birlikte bir günlüğüne “Paşa” oluverirler oğlan çocuklarımız. Çünkü işin ucunda, “ucundan azıcık” kestirmek vardır. İşte yeni cumhuriyetin gerçek paşaları sadece bunlardır, geri kalanlar Osmanlı Paşası özentisi, Tosuncuk Paşalardır.
Hatırlayacaksınız, 28 Şubat Muhtırası, laiklik elden gidiyor diye verilmişti. Haklı mıdırlar, haksız mıdırlar bilmem ama televizyon ekranlarında sunucuların “Paşaaam!” demesiyle yağları eriyen Tosuncuk Paşalar; zaten bu paşalığı kabul edişle, laiklik ilkesinin içine yapmışlardır. İnanmayan varsa, İlköğretim Sekizinci Sınıf İnkılâp Tarihi ders kitaplarının laiklik ilkesini anlatan sayfalarına bakabilirler. Durum gayet açık ve net!
Osmanlı paşaları her konuda ahkâm kesen, etkili ve yetkili olan adamlardı. İş o kadar ayağa düşmüştü ki, hani şeyini sallasan paşaya değiyordu. İşin suyu çıkmıştı. Zaten bu paşa enflasyonu ülkenin sonunu hazırladı. İşgal günü geldiğinde de, İstiklal ve bağımsızlık hareketine baş olacak, Mustafa Kemal ve birkaç silah arkadaşı haricinde hiçbir Osmanlı Paşasına rastlanmadı. İşgalcilerden izzet ve ikbal beklentisiyle vatanını ilk satanlar Osmanlı Paşaları olmuştu anlayacağınız. Üstelik devletin başına çorabı örüp ilk fırsatta kaçanlar da zaten onlardı.
Kim bilir, belki de doğru olan şey; yükseldikçe astlarından uzaklaşan, onların emek ve alın terini, vatan ve bayrak sevgisini kendi kişisel hırslarına basamak yapan ve bir türlü Osmanlı Paşalığı
Bu darbe sırf sivilleri vuran bir darbe değildir. Türk Silahlı Kuvvetlerini de derinden yaralayan bir darbedir. Bu darbe ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki yapı tam anlamıyla Atatürkçülükten uzaklaşmış ve “Tosuncuk Paşa” zihniyetine meyletmiştir. Statükolar yaratmış, ayrıcalıklı sınıfların, imtiyazların ve önü alınamayacak haksız uygulamaların doğmasına sebep olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin omurgasını oluşturan assubayların ve genç yaştaki subayların emekleri ve alın terleri çalınmış ve çeşitli yöntemlerle onların aleyhine kullanılmıştır. Malum yerdeki kılları ağarmış bir takım kişilerin kişisel ikballerine ters düşen şeyler, sanki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünün rahatsızlığıymış gibi topluma aktarılmış, medyadaki bir takım Tosuncuk Paşa Yalakaları “Genç subaylar rahatsız” türünden manşetler atmıştır.
Darbeyle birlikte, tüm bu eylemlere kılavuzluk ettiği düşünülen assubay dernekleri yeni bir düzenlemeye tabi tutulmuş ve zapturapt altına alınmıştır. Bugün TEMAD dediğimiz yapının önceki derneklerle pek bir benzerliği yoktur. Bu yapı assubayların hak ve hukuku için değil, Kuvay-ı Milliye türü bir organizasyon amacıyla tesis edilmiştir. Soğuk Savaş döneminin zihniyetiyle oluşturulan bu yapı, barış zamanında kâğıt oynanan, geziler düzenlenen ve meslek anılarının yaşatılacağı bir dernek olarak gözükecek ama olur da ülke işgal edilirse ya da komünizm gelirse; tıpkı İstiklal Savaşı öncesinde olduğu gibi ülkenin küçük zabitleri yeni bir bağımsızlık direnişi başlatacaklardır. Kurgu budur.
Özellikle OYAK, ordu personeline ek katkı sunacak şekilde yeniden yapılanacak ve insanların ağzına bir parmak bal çalınarak, sizi koruyoruz mesajı iletilecekti. Böylelikle assubaylar sistemle bütünleşecek ve verilene razı olacaktı. Daha fazlasını isteyenler ise verilenin de elinden alınması korkusuyla hareket edemez duruma getirilecekti. Komünist teorem açısından bakıldığında bu tam anlamıyla bir tür “Küçük Burjuvalaştırma” operasyonuydu.
Netice olarak seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihinde assubaylar külfeti paylaşırken eşit ama nimeti paylaşırken eşit olmaktan hep uzak tutuldu. Hakkını arama çabasına girenler, çağına göre, kimi zaman komünist, kimi zaman vatan haini, kimi zaman bölücü olarak damgalanmaktan kurtulamadı. İşte bu vatan hainliği meselesini en iyi anlatan, cumhuriyet tarihimizin bilindik vatan hainlerinden(!) olan Nazım Hikmet Ran’dır. Defalarca vatan hainliği damgasını yiyen Nazım Hikmet, 1938 yılında bir avuç deniz assubayı ile birlikte “Donanmayı İsyana kışkırtmaktan” hüküm giymiş ama işin aslının kitap okumaktan öteye gitmediği herkesçe görülmüştür. “Şimdiye kadar yapmadıysan da gelecekte yapmayacağın ne malum?” denilerek işlenmemiş bir suç için yıllarca haksız yere hapislerde yatmıştır. Deniz assubayları ile birlikte Erkin gemisinin sintinelerinde iki büklüm hapis yatmış, zulüm ve işkenceler görmüş ve ayrıca insan onuruna yakışmayacak muamelelere maruz bırakılmıştır. İşte onun dilinden haksızlığa uğrayanların vatan hainliği… Hep birlikte okuyalım ve ne kadar vatan haini olduğumuzu birlikte öğrenelim:
“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Biz assubaylar görevde olduğumuz sürece katı kanunların, kural ve yaptırımların boyunduruğu altında hakkımızı arayıp soramaz hale getirildik. Tek başımıza mücadele etmeye kalktığımızda hiç olmadık yerlerden darbeler aldık. İki kişi, üç kişi, beş kişi olduğumuzda askeri isyanla suçlandık. Ne yana dönsek ağaların sopasından kurtulamadık. Namusumuzla, şerefimizle çalışıp ettiğimiz, anamızın ak sütü kadar helal olan emeğimizin karşılığını bir türlü alamadık. Vermediler, yetmiyormuş gibi bizim payımıza düşene de göz koydular.
Emekli olduğumuzda ise onca yılın bıkkınlığı ile “illallah” diyenler oldu. Artık asker değilim deyip, her şeyden elini eteğini çekenlerimiz oldu. Üstelik bunlar o kadar çoklar ki… Sessizliği seçtiler, sessizce yok oldular. Kendilerine başka yaşamlar seçtiler, geçmişlerini unutmaya ve unutturmaya çalıştılar. Sessiz oldular ama sessizliğin sesi olmadığını unuttular. “Yokum!” dedikçe, sahiden de yok olacaklarını, hak ve adalet adına sahiden de unutulacaklarını bir türlü anlamak istemediler. Sadece seslerin ayak sesi olabileceğini görmediler, inanmadılar, inanmak istemediler. Çok erken vazgeçtiler:
“Ayak sesleri var başka işiteceksin
Bizlerin ayak sesinden
Toprağın var suların var ağaçların var
Günlerin gecelerin
Sözlerin biçimlerin ayak sesleri
Ayak sesleri elele
Ayak sesleri kıyamet gibi
Işığın ayak sesi
Gölgenin ayak sesi
Seslerin ayak sesi
Çocuğum ilk ağızda bunları belle
(Arif Damar)”
Kimileri eldeki hakları da kaybederiz diye bize düşman gibi baktılar. Uğradıkları haksızlıkları sinsi yüreklerinde saklayıp verilenle yetinmeyi savundular. Kazansaydık eğer, eğri bile işemeden hazıra konmanın sevinciyle kahkahalar atacaklardı.
Assubayların onur mücadelesi hep bir avuç idealist insana kaldı. Onlar yılmadılar, yokluklardan varlıklar çıkardılar ve mücadele ateşini hep istim üstünde tuttular.
Eylemler yapıldı, yürüyüşler yapıldı ama ne çare ki, aldığımız devlet terbiyesiyle ancak yirmi üç nisan çocukları gibi, Ankara’nın ıssız bir sokağında bayrak sallamakla yetindik. Kendimiz yağdık, kendimiz gürledik. “Aman ona buna slogan atmayın vereceği varsa da vermez!” korkusuna girdik. “Aman polisimizi üzmeyelim, onlar da bizim gibi devlet terbiyesi görmüş insanlar, devletin memuru birbirini üzüyor” dedirtmeyelim diye uğraştık. Yani çok kibarcık oldu eylemlerimiz. Öyle bir hak aradık ki, bizden başka sesimizi duyan olmadı. Bir eylem olduğunu fark edenler de, elde bayrak görünce, malum partinin mitingi var herhalde dedi.
Oysa öyle bir eylem olmalıydı ki, yer gök inlemeliydi. Ankara’nın unutulmuş sokakları yerine, İstanbul’un orta yerinde gümbür gümbür akan bir sel olmalıydık.
TEMAD hep yetmişli yılların anısıyla yaşadı ve yaşatıldı. Oysa yetmişli yılların dernekçiliğinin üstünden balyoz gibi bir darbe geçmişti. Üstüne üstlük, bir de günü kurtarma meraklısı yönetimler işbaşına gelince, TEMAD vasıtasıyla hak hukuk aramak iyice hayal olmuştu. Yıllar yılları kovalarken, internet icat oluverdi. Sonra “facebook” , “blog yazarları” falan derken, herkes gibi assubaylar da sorunlarını özgür ortamlara taşımaya başladılar. Devlet terbiyesi gereğince hak arama adresi olarak sadece TEMAD’a yönelim olduğundan, tüm tartışmalar da o çatı altında birleşmekten yanaydı.
İnternet siteleri peş peşe açıldı. Birleşmeler, ayrılmalar, tartışmalar derken uzun bir sürecin sonunda TEMAD’ın uykuya yatmış yönetimi tahtının sallandığını hissetti ama vaziyeti nasıl kurtaracağını bir türlü kestiremedi. En sonunda yenilikçi hareketlere teslim oldu ve tasını tarağını toplayıp gitti.
Son TEMAD seçiminin en umut verici yönü, yönetime üç başkan adayının talip olmasıydı. Demek ki yıllardır yapılan uğraşılar sonuç vermiş, birileri değiştirmeyi arzulamış ve bunun için savaşmayı göze almıştı.
Elbette eski başkan ve listesinin yeniliklerden yana olduğunu söylemek zor. Buna rağmen eskinin eski kafalılığı olmasa, yenilerin kıymetini kim nasıl bilebilirdi ki? O yüzden bize değişimin bir zorunluluk olduğunu hissettirdiği için eski yönetime ne derece teşekkür etsek azdır. Onlar bir şey yapmamakta ısrarcı olmasa, asla alternatif adaylar çıkmayacaktı. Ortalık şenlenmeyecekti. Bizler de şimdiki beklentilerimizi yine erteleyecek ve başka baharları bekleyecektik.
Yeni Oluşum Grubu, “Sen yoksan bir kişi eksiğiz!” diyerek herkese seslendi. Herkesi mücadeleye davet etti. Eski seçim deneyimlerinden ders aldığını çevresine hep pozitif enerji dağıtarak gösterdi. TEMAD’ın değişimini gerçekleştirecek güce sahip olduğuna inandırdı delegeleri. Hak ve Onur Mücadelesinde beklenen adımların kendileri tarafından atılacağını müjdeledi. Şimdiden assubay camiasını büyük beklentilere sürükledi. Umuyor ve diliyorum ki, Sayın Ahmet Keser ve ekibi başarılı olur ve yüzümüzü sahiden de güldürürler.
Bu seçimde üçüncü bir aday ve liste daha vardı ki, çok eleştirildi ve yıpratıldı. Eski yönetimin denetiminde görev almış olan Sayın Cengiz Erten’di bu aday. Son anda ortaya çıktığı için eleştirildi. Eski yönetimden yana bir bölen olmakla suçlandı. Eskilerin açığını ortaya koymadığı için yargısız infaza tabi oldu.
Seçim günü geldiğinde ise gerçekten de bir bölen olduğu görüldü. Ama yanlış tarafı bölmüş, değişimi arzulayan Yeni Oluşum Grubu’nun ekmeğine yağ sürmüştü. Gerçi bunun böyle olacağı belliydi ama insanlar nedense kötü senaryoyu akıllarına getirdiler. Bay Cengiz Erten, eski yönetimin içinde değil miydi? Öyleyse yanına çekeceği delegeler de eski yönetime sempati duyanlardan olacaktı. Yeni Oluşum Grubu kadar kulis faaliyeti yapmadığı ve ortaya geç çıktığı için de az oy alması kaçınılmazdı. Bu seçim için amaçları sadece kendilerini üyelere göstermek ve yeni dönemin muhalefeti olduklarını kamuoyuna duyurmaktı.
Seçimler bitti ve eski cepheler bozuldu. Şimdi yeni hatlar kuruluyor. Yeni bir iktidar ve yeni bir muhalefet var. Arada yaşanan tartışmaların ve çöp kutularını boylayan e-postaların üzerine sünger çekilmesi ve herkesin birbirine taze bir başlangıç sunması en doğrusu. Çünkü assubayların onur savaşında kişilerin üzerinden siyaset yapmak kadar anlamsız bir taktik olamaz. Kişiler küçük, amaçlar büyüktür.
Assubayların onur mücadelesi, www.emekliassubaylar.org sitesinin başarısıyla, Emekli Assubaylar Güç Birliği Platformunun çetin mücadelesiyle ve de özellikle TEMAD’ın yeni yüzü ile beklenen ivmeyi kazanmış ve gelecek adına umutlanmamızı sağlamıştır. Bundan sonra hepimize düşen görev, bu mücadeleyi sürdürenleri var gücümüzle desteklemek ve sesimizi olabildiğince güçlü duyuracak yeni yollar, yöntemler geliştirmek, bu sağlam temellerin üzerine yeni yeni tuğlalar ekleyebilmektir.
Seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca bize yapılan haksızlıkları hepimiz az çok biliyoruz. Günlük yaşamımızda her gün yüreğimizi burkan acılar yaşıyoruz. Kimimiz siniyor, saklanıyor. Kimimiz eldekiyle yetinmeyi savunuyor, devlet terbiyesine yakışmayacak eylem ve davranışların zümremizi zarara sokacağını düşünüyor. Açıkçası, eldekilerin de alınacağı korkusunu taşıyor ama söyleyemiyor. Bu davaya gönül veren bizler ise hakkımız olanı söke söke almanın yolunu, yöntemini arıyoruz, onurlu mücadelesini veriyoruz.
Öyleyse daha derin düşünmeli ve olaylara daha farklı bakmayı becerebilmeliyiz. Kendi kuytularımıza çekilmekten sıyrılmalı, mücadele alanını genişletmeliyiz. Hattı müdafaa etmekten vazgeçmeli ve mücadeleyi geniş satıhlara yaymalıyız.
Elbette ki, mücadelemizi daha etkin kılacak nice seçenekler bulunabilir. Bunlar benim sıkça dile getirdiğim fikirler. Daha nicelerini aramızda yapacağımız beyin fırtınalarıyla üretmemiz mümkün. Açıkça söylemek gerekir ki, bu süreçte bize en çok lazım olan şey; akıl ve cesaret.
TEMAD yönetimindeki değişiklikten sonra artık yarınlara daha bir umutla bakabiliyoruz. Üstelik “Yeni Oluşum Grubu” tek seçenek de değil. Hemen ardında bekleyen ve kendilerine “Genç Kuşak Emekli Assubaylar” diyen yepyeni bir oluşum var. Zaman içinde bu grup da kendisini ve hedeflerini kamuoyuna duyuracak ve mücadelemize kendi bakış açısından katkılar sağlayacaktır. En azından iyiye, güzele ve doğruya ulaşma yönünde alternatif bir seçenek olacak ve muhalif söylemleri ile davamıza ne derece sahip çıktığını, ne kadar inandırıcı ve samimi olduğunu zamanla gösterecektir. Eldeki seçeneklerin birden büyük olması o dava için bereketin bir göstergesidir.
Cumhuriyetimizin seksen sekizinci yılına kavuştuğumuz bu gün, yarına umutla bakmayı tercih ediyorum. Yarın ya da çok yakında assubaylar için güneşli, aydınlık ve güzel günlerin geleceğine inanıyorum. Kendimi avutacak sebeplerim var. Tıpkı şairin dediği gibi:
“İçimden hep iyilik geliyor
Yaşadığımız dünyayı seviyorum
Kin tutmak benim harcım değil
Çektiğim bütün sıkıntıları unuttum
Parasız pulsuzum ne çıkar
Gelecek güzel günlere inanıyorum
Gelecek güzel günlere
Sonunda galip geleceğine eminim
İyiliğin, zekânın ve cesaretin
İmanım var zaferine
Aşkın, adaletin ve hürriyetin…
Şairleri peygamberleri düşünüyorum
Yaşamak o kadar tatlı ki
Daimî bir sevgi içinde
Galip sesini işitiyorum hakkın
Asırlarca zulme ve işkenceyeNecati Cumalı/Son”
(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)
NOT: TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı kapsamında, 12 Kasım 2011 Cumartesi günü saat 18.00’da Sokak Kitapları Yayınevi (Salon-2 Stand-107A) standında imza günü etkinliğinde bulunacağım. Kitapsever dost ve meslektaşlarımla karşılaşmak ve tanışmak beni mutlu edecektir.
Yirmi birinci Yüzyıldayız. Artık demokrasi kelimesinin yerini “İleri Demokrasi” kelimesi aldı. Bu söylem bana çok kapitalist gelir. Tıpkı firmaların bir şey pazarlarken uyguladıkları yöntem gibi… Bir araba firmasının aynı marka için aynı yılda bir çok model sunması gibi… Yani “son model Turbo Dizel Demokrasi” diyesi geliyor insanın. Kapitalizmin ürünlerine uyguladığımızda örtüşen bu “İleri Demokrasi” acaba gerçekten bir kapitalizm ürünü mü?
Bence evet… İleri Demokrasi denilen şey insanların hepsini Bilgisayar hafızalı olarak kabul ediyor. Düşünün bir kez!.. Cep telefonu veya internet abonesi olduğumuzda bizlere bir sürü güzel kelimelerle kampanyalar sunuluyor. Ancak bu kampanyalar tabii ki hukuki kurallara bağlı. Bilişim teknolojileri ya da bankalar için hazırlanmış kurallar tüketicinin son derece akıllı olması halinde, ya da çaresiz olmaması, başka bir deyişle alternatif kurabilmesi halinde eşit şartlara ulaşıyor. Böyle bir avantajımız varsa bizim lehimize bir şeyler olabiliyor. İleri Demokrasi insanın kafasını karıştırıp aldatmaya çalışan yeni kapitalistlerin hukuk sisteminin adı olsa gerek.
Veeee … OYAK…. İleri demokrasiye adapte olmuş kuruluşlardan biri. Bu makalemde OYAK tarafından imzasız yayınlanmış ne idüğü belirsiz bir makaleyi kendime muhatap almak istemiyordum. Ancak bazen kaçınılmaz oluyor. O kuruluş kapitalist yöntemlerle yönetilmektedir. Her ne kadar sosyal bir yardımlaşma kurumu olduklarını söyleseler de bu böyledir. Aksi taktirde hem kapitalist hem de sosyal yardımlaşmadan söz edecek olursak çok başka bir şey ortaya çıkıyor. Suç teşkil eder diye yazamıyorum. Tabii ki bazıları benim gibi düşünenlerin düşüncelerini kabul etmeyecekler. Tabii ki onların eksenleri benimkinden farklı olacak. Çünkü ben kapitalist değilim. Zaten belirli bir kapitalim de yok… Kısacası benim gibi düşünmeyenler için “bekarın karı boşadığı” biriyim.
Ben imzasız yazılarda olduğu gibi insanların önüne kanun kitap açıp, elime de hukuk sopası alıp yazmayacağım. Ben vicdanlara sesleniyorum.
Sayın okurlar sizlere soruyorum. OYAK’a değil sizlere soruyorum. Şu soruların cevapları hakkında sanırım biraz bilgi sahibisinizdir!
Diye uzar gider. Ancak şuna emin olun ki konum ne OYAK ne de başka bir kurum. Eskinin imtiyazlıları ile şimdinin ileri demokrasisinin şirketlerinin pek farkı olmadığını söylemek istiyorum. Yetmişli ve seksenli yıllarda kurumları yiyip bitiren rüşvet ve adam kayırma dediğimiz yanlış uygulamalar karşımıza yeni elbiseler giyinip giyinip geliyor. Ben ne OYAK’a karşıyım. Ne de serbest piyasaya… Karşı olduğum şey yok olduğu söylenen imtiyazlardır.
Kamu İktisadi Teşekkülleri'ndeki mutluluk çemberleri doksanlı yıllarda çöktü. Bazı entrikacı tüccarların elinde bir tek Türk Silahlı Kuvvetleri kaldı. Kantinine, gazinosuna, orduevine girebilmek için çevirmedikleri dolap yok. Promosyonların, indirimlerin yanı sıra şahsa özel teklifler maalesef oluyordur. Askerlerin ticaretle olan serüvenleri bazen komuta kontrol hiyerarşisini de tabii ki etkileyebilir.
Bana göre OYAK mecburiyete ve imtiyazlara son verse de ayakta kalabilir. Eğer üyelerine eşit paylaşım imkanı sağlarsa, piyasa kurallarına göre oynarsa, profesyonel personel ile çalışırsa başarılı olur. Hem de tam tersine, iştiraklerden elde ettiği gelirler üyelerine daha çok yansır.
Ancak bu hukukun içinde bir tek yanlış OYAK’ta değil. Ticari hayatımızda doğru gitmeyen neler var neler…
Sözümü bitirirken TEMAD Genel Kurulunda şirketleşmeye giden adımın atılmasını temenni ediyorum. Olmasa da olur ancak olursa çok güzel olur. Verimli bir bahçenin ekilmesi veya ekilmemesi hakkında karar vermek gibi bir şey… Başkan seçimi kadar, Tüzük değişikliği kadar önemli…
OYAK aslında bize de bir ders verdi. Ne kadar çok verirsen ver, eşit vermediğin sürece problem var demektir. Bir de eve gelen yemeğin nerden geldiğini sormak lazım kanaatimce...
Saygılarımla….

Saygıdeğer Meslektaşlarımız,
Son günlerde EMS ve BDES olan arkadaşlarımız 'haklı olarak' faiz hesapları yapmakta, mağduriyetlerini dile getirmektedirler. Kesinlikle katılıyoruz! ANCAK, bizler için iki husus büyük önem taşımaktadır;
TEMAD, bu iki konuyu AİHM taşıdığını belirtmiştir. Fakat, "her üyeye katılımları nispetinde hisse senedi verilmesi" konusundaki dava dilekçesini, tüm ısrarlarımıza rağmen açıklamamakta 'nedense' ısrar etmektedir!
Temad Yönetimi "Kurum iştiraklerininin yönetim ve denetim kurullarında görevlendirilme" talebimiz ortada dururken, Temad Genel Sekreteri'ni OYAK Aslan Çimento Denetim Kurulu'na atanmasını resmen talep ederek, AİHM'deki açtığı davayı tehlikeye atmıştır. OYAK avukatları, TEMAD'ın görevlendirme yazısını mahkemeye sunsa ve "davacının talepleri yerine getirilmeye başlandı. Kadrolar boşaldıkça, assubay ataması yapılacak" dese, sizce sonuç ne olur? Kişisel hesaplarla STK temsil edilip, yönetilir mi?
Bizler, bir bankanın tasarruf mevduatına para yatırmadık, bir yardımlaşma kurumuna ortak üye olduk. Emekli olduğumuz zaman kurumun birikimlerimize 'kendi hesaplamalarına göre' nema vererek, bizi kapı önüne koyması hukuka aykırıdır. Bir çok kurumun sosyal yardım sandıkları üyelerinden bizler kadar aidat almamasına rağmen, ikinci emekli maaşı bağlamaktadırlar. Kuruma tekrar üye olamayanların % 80 i, o gün için sistemde olan emsallerinin birikimleri değeri üzerinden talep edilen parayı temin edemeyen assubaylardır. Bu nedenle, OYAK hisse senedi konusunu gündeme getirmiyor!
Kimsenin aldığı nemada gözümüzün olduğu düşünülmesin! OYAKBANK satıldığında sistemde olan üyeler bir gecede %50 oranında nema aldılar. Peki daha önceki yıllarda OYAK'ın amiral gemisi OYAK RENAULT satılsaydı, o tarihte sistemde olanlar kazanacak kurum şimdiki kadar güçlü olmayabilecekti. Bugün sistemde olanlardan hastalık, evlenme, mülk edinme vb. sebeplerle kurumdan ayrılmaları gerekirse 1-2 yıl sonra, örneğin; ERDEMİR satıldığında "ne yapalım, şansızlık mı" diyecekler ?..
Bu konuları dile getirdiğimizde bazı arkadaşlarımızın bencilce "ne yapalım, biz paramızı OYAK'ta değerlendirirken sizler harcadınız" deme hakkı yoktur. Çünkü, mağdur olanlar içerisinde, bu düşüncedeki arkadaşlarımız daha assubay olmadan OYAK'a katkı sağlayanlar vardır. Bunun için en adil çözüm, hisse senedi verilmesidir. Böylece çoğunluk hissesine sahip olan assubaylar yönetim ve denetimde söz sahibi olacaklarıdır. OYAK'ı yönetenler işte bu gerçeği bildikleri için radikal kararlar almamaktadır. Lakin, biz bu hukuksuzluğa kesinlikle razı olmayacağız!
Değerli Meslektaşlarımız, Sn.İsmail TURAN'ın AYİM'deki açtığı dava "OYAK'ın, kurumdan ayrılan üyelere yaptığı ödemelerin nominal değerden değil, tüm kurum varlıklarının üzerinden hesaplanarak ödenmesi"dir ve Sn.TURAN karar düzeltme talebinde bulunmuştur. "Tüm üyelere hisse senedi verilmesi" talebi ile benzerlik taşıyan bu dava karar düzeltme talebinden sonra muhtemelen AİHM'ne taşınacaktır. Bu davanın destekçisi olarak takibini yapmaktayız.
Saygılarımızla...

ORDU BU ÜLKENİN GÖZ BEBEĞİDİR. Bu söz yıllardır içimizde yer etmiş ve de vatandaşlarımız tarafından da benimsenmiştir. Hiç bir vatandaş bu önemli ilkeyi göz ardı edemez.
Son yıllarda T.S.K. üzerinde yapılan bir çok saldırının hem Silahlı Kuvvetleri'n emekli bir ferdi olarak, hem de normal bir vatansever olarak kafalarımızı karıştırdığı bir gerçektir. Bir taraftan "ORDUMUZU YIPRATMAYALIM" derken, bir taraftan 'bir asker olarak' zaman zaman bu bakış penceresinin gerçekleri ve olanlar ile yaşayanlar ne düşünüyorlar?
Her olayın 'anında' büyük kitlelerle paylaşılması, yaşadığımız teknolojik çağın gerçeğidir.
YÜCE ATAMIZIN BİZLERE BIRAKTIĞI O GÜZEL DEĞERLERİ, KOMUTANLARIMIZ YILLARDIR HANGİ NOKTAYA TAŞIDI?
Yıllar yılları takip edip omuzlarındaki yıldızlar artarken, olgunlaşmak yerine, gelişen dünya düzeninde, "bizler farklı insanlarız, MEZARLARIMIZ BİLE AYRI OLMALIDIR" bakış açısı bu ülkede uygulanmadı mı? Hâttâ, bu konunun kendi aralarında dahi ne noktalara geldiği bilinmemekte midir?
Son dönemlerde Genelkurmayımızın yaşadığı ve de yaşamakta olduğu OLUMSUZ gelişmeler, bizlerin on yıldır beklediği İYİLEŞTİRMELER açısından bir talihsizliktir!...
Bir kere, bu ülkedeki üst düzey yöneticilerin büyük çoğunluğu 'sanki karargahtaki emir subayı imiş gibi', "EMREDERSİNİZ PAŞAM" yaklaşımı ile bir kaç kez yaşanan demokrasi kesintilerinin en önemli sebeplerindendir.
Artık şu gerçeği hep birlikte görmeliyiz; HER BİR ASKERİ DARBE BİRİLERİNE İMTİYAZ ÜZERİNE İMTİYAZ SAĞLARKEN, BİZ ASSUBAYLARI TAM TERSİ YÖNE GÖTÜRÜLMÜŞTÜR.
DOKUZ YILDIR ARA İSTASYONDA bizi alacak treni beklerken önümüzden öğretmen, bekçi, yargıç, hakim, savcı, doktor, sağlıkçı, imam ve de sekiz kez de polis trenleri geçmiştir ne yazık ki!...
HER KESİMİN HAMİSİ VARKEN BİZLER UNUTULDUK! Basının satılmış kalemşörleri ülkeye yön verirken, bir kaç köşe yazarı başta "Umur TALU", "Nail GÜRELİ", "Ümit ÖZDAĞ" gibi yazarlar sesimiz oldular.
YILLARDIR "ORDUYU YIPRATMAYALIM" SÖYLEMİ İLE SUSTUK. BU İLKE HEP ÖN PLANDA UYGULANDI!
Yıllarca, HAKLI taleplerimiz ve ANAYASAL haklarımızın kazanımı için, dosyalarla "yalvarırcasına" oradan oraya gittik, geldik. HAMİMİZ GENELKURMAY, yıllardır bizim için ne yaptınız? Lütfen söyleyin.
Yıllar yılları takip ederken, apoletlere yıldızlar düşerken 'tabii ki büyük bir kısım hariç' bizleri aşağılayıcı bir pencereden baktınız!...
Sadece bir örnekle ifade ettiğimiz bu ve bunun gibi onur kırıcı yaklaşımlar Silahlı Kuvvetler'deki SAYGI, SEVGİ, BÜTÜNLEŞME konularına büyük zararlar vermektedir. Yüzde yüze yaklaşan bir oranda üniversite mezunu olan biz assubaylara artık KOMUTA KADEMESİ de bir başka pencereden bakmalı, hem ekonomik hem de sosyal tüm yaralar sarılmalıdır .
SABIR TAŞI ÇATLAMIŞTIR.... BİZİ BU NOKTAYA TAŞIYANLAR KONUMU NE OLURSA SUÇLUDUR...
SAYGILARIMLA...
ATİLLA ABAYLI
İZMİR