Sosyal medya aracılığıyla bir halk hareketi başlatılabileceği bana imkânsız gibi gelirdi. Bu yüzden Arap Baharı Olaylarına hep şüpheyle yaklaştım. Yabancı parmaklar aradım. Yani Twitter’den, Facebook’tan devrim yapılabilirdi ha? Olmaz öyle şey diyordum içimden. Akıl alacak iş değil.
Bir gün bir de baktım, “Bu Kadarına da PES Diyen Assubaylar” Türkiye’yi sarsıyor. Gündeme oturmuş. Şimdiye değin assubayları ve sorunlarını görmezden gelen medya, bu grubu, bu hareketi ve assubayların sorunlarını alabildiğine tartışıyor. Sonra mı? Sonrası Türkiye’ye özgü olağan şeyler. Türk Subay Kuvvetleri Komutanı, durumu bir muhtıra ile zaptu rapt altına almaya çalışıyor. Tam da bir diktatörlükte görülecek söylemle… Fakat aması var. Amasını burada anlatacağız. Susmayacağız. Susturulmayacağız.
Bu Kadarına PES Diyen Assubaylar’ı can-ı gönülden kutluyorum. Öncelikle bunu peşin peşin söyleyeyim. Çünkü onlar bu ülkede bir ilki başardılar. Tıpkı 1970 ve 1975 eylemlerinde Assubaylar ve Eşlerinin yaptığı gibi Tabuları yıktılar. Türkiye’ye koca bir devrim sundular. Camdan sarayların süslü balkonlarından halkçıyız, demokrasi aşığıyız diye sallayıp duranlara, “Hadi Ordan!” dediler. Sosyal Medya aracılığıyla gerçek bir halk hareketini Türkiye’ye bağışladılar. Yürekleri hoplattılar. Gündeme heyecan kattılar. Saltanatçı kafalara, saltanatı için Atatürk’ü ve devrimlerini araç olarak kullanan kafalara “Aloo, nasıl oluyor da Atatürk’e karşı Atatürkçülüğü kullanıyorsunuz?” dediler…
Hani Atatürk ilkeleri içinde bir halkçılık ilkesi vardı ya, onu anımsattılar. Ne diyordu Halkçılık ilkesi, bir anımsayalım.
"Bizim için insanlar yasa önünde tamamen eşit muamele görmek zorundadır. Sınıf, aile, fert arasında bir ayrım yapılamaz. Biz, Türkiye halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir bütün olarak değil, sosyal yaşamın gereksinimlerine göre çeşitli mesleklere sahip olan bir toplum olarak görmekteyiz. Halkçılık, vatandaşlar arasında iş bölümü ve dayanışmayı öngörür. Sınıflaşmayı ve kast sistemini değil. Atatürk’ün halkçılık ilkesinden anlaşılan; toplumda hiçbir kimseye, zümreye ya da herhangi bir sınıfa ayrıcalık tanınmamasıdır.”
Peki, onlar bu ilkeye rağmen bizi nasıl gördüler? Meşhur muhtıranın satırlarından okuyoruz nasılsa. Sadece süslü kelimelerle üstünü örtmeye çalışmışlar. Ne demişler? “Statü hukukuna dayalı olarak; birbiri ile kıyaslanamayacak statü, görev ve sorumlulukları nedeniyle personelin sahip olduğu bazı hak ve yetkilerin eşitsizlik veya adaletsizlik olarak nitelendirilmesi asker ve sivil kurum ve kuruluşların doğasına aykırıdır.” Bu cümlenin Türkçe mealini açalım biraz ve gerçeği görelim.
Genelkurmay diyor ki, arkadaş ben orduda statü hukukunu geçerli kıldım. Yani her türlü hak ve hukukta, adalette, eşitlik prensibini ve Atatürk’ün halkçılığını geçersiz kıldım. Kışlalarımda alın teri ve emeğe göre ücret ve hak belirlenmez. Rütbeye, makama ve püsküle göre belirlenir. Kim daha çok püsküllüyse, o daha fazlasını alır.
Siz assubaylar, halksınız, biz ise statüko gereği; asil ve soyluyuz. Bu ülkenin has evlatlarıyız. Egemen olanız. Siz bir, bilemedin iki sene okuyor ve göreve başlıyorsunuz. Size fazla şey öğretmiyoruz. Sadece işini iyi yapacak birer emekçisiniz. Canımız isterse sizi bugün sokağa salar, yerinize aç, açık ve işsizlerden tomarla adam buluruz. Bu ülkede sizin aldığınız maaşa ve haklara koşa koşa gelecek bir sürü vatan evladı var. Amaaaa biz öyle değiliz. Biz subaylar, özen ve itina ile yetiştiriliyoruz. Biz, en az dört sene çok özel eğitim görüyor ve bu vatanı koruyup kollamayı öğreniyoruz. Bu vatanın gerçek sahibinin biz olduğunu öğreniyoruz. Biz büyük komutanlarız. Siz assubaylar ve hâttâ Türkiye halkı ise bizim emir ve komutamız altındasınız. Hak ve hukuk bizden sorulur. Biz neyi ne kadar uygun görürsek o! Biz istedik mi……falan filan…
Anlayacağınız, açık ve net bir şekilde Atatürkçülüğe ihaneti ortaya koyuyor bu muhtıra. Hani çok sıkı Atatürkçüydüler? Her şey meydanda! Başka söze gerek var mı?
TANRI ZEUS BİLE HALKIN ARASINA KARIŞIRDIEski Yunan Efsanelerini bilirsiniz. Hani Tanrı Zeus vardı. Poseidon, Afrodit, Apollon. Sonra Titanlar falan. Eğer az buçuk bu mitleri okuduysanız, bu tanrıların en görkemlisinin Zeus olduğunu bilirsiniz. Tanrıların kralıdır o. Olimpos Dağı’nın zirvelerinde yaşar. Fakat tüm görkemine, tüm ihtişamına rağmen, çoğu zaman yeryüzüne iner ve insanoğlu ne yapıyor diye sorar soruşturur. Halkının arasına karışır ve tanrılara dua ediliyor mu, sunu veriliyor mu diye kontrol eder. Eğer bunlar olmuyorsa, sebebini araştırır ve çözüm bulur. Gerektiğinde insan kullarına yardımcı olur.
Oysa bizim ülkede kendisini ihtişamlı tanrı kılanlar ya da öyle sananlar hiç mi hiç zümrelerinin sorunlarına, dertlerine bakmazlar. Kendi saltanat ve keyifleri için ne mümkünse yaparlar. Emekli bile olsalar devletin saltanat kayığından inmezler. Tutuklamalarda görüyoruz. Emekli bilmem kim general evinden alınmış. Efendim evi nerdeymiş? Bilmem ne lojmanlarında! Yahu bu adam emekli değil mi? Ne işi var lojmanda? Devlet için çok çalıştı ya, ölünceye kadar yiyecek. Dahası var, makam arabası var efendim. Koruması var, emir subayı, assubayı var, ona tahsis edilmiş ödenekler var. Kısacası saltanat ölünceye kadar hüküm sürüyor efendim. Çapariz veren mi oldu? Darbeler bugünler için efendim. Saltanatı garantiye almak için!
Ne diyelim, “Yiyin efendiler yiyin, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin! Bu memleket sizin!”
Muhtıraya giden ilginç süreci bir inceleyelim isterseniz. Emekli Assubaylar Derneği’nin yeni yönetimi gerek hükümetle ve gerekse Genelkurmay yetkilileri ile bir dizi görüşme yapmıştı. Umut dolu haberler almıştı ve assubayların bazı sorunlarının giderileceğine dair bir beklentiye girilmişti. Assubayların birtakım özlük hakları ve sosyal sorunları düzeltilecekti yani. Bu haber çeşitli kanallardan bana da ulaştı. Fakat ben, “Bu işte bir yanlışlık var, yine bizi avutuyor, kandırıyorlar. Görmeden inanmam. İnsanları bu havaya sokmayın.” Diye karşılık verdim muhataplarıma.
Derken, Genelkurmayın ve hükümetin ortaklaşa hazırladığı gecikmiş “1 Nisan Şakası” pat diye ortaya çıktı. Evet, ortada bir iyileştirme vardı ama kime? Yine Türk Subay Kuvvetleri personeline! Göstermelik olsun diye, sırf göz boyama amaçlı, yaklaşık yüz civarında bir assubay kesimini de kapsıyordu. Herhalde sus payı olmalı.
Assubaylar kendileri ile ilgili somut bir iyileştirme beklerken, 9 Nisan 2012 tarihli Bakanlar Kurulu Karanamesi ile yürürlüğe giren “2012 Yılı Askeri personel Yan Ödeme Kararnamesi” çıkartılmıştı. Bu kararnameye göre özlük hakları konusunda çok mağdur durumda bulunan ve nerdeyse açlıkla tokluk sınırı arasında yaşayan (!) kurmay subaylarımıza ve KOMKARSU gören subaylarımız ile diğer komutan ve muharip subaylarımıza gayet cüzi (!) miktarda iyileştirmeler yapılıyordu. İşçi Mehmet’in asgari ücretini gramla ölçenler, memurun zam oranını kuyumcu terazisiyle ölçüp biçenler ne hikmetse sermayeye muhteşem teşvik paketleri açıyor, subaylarına bonkör davranıyor ve Adalet ile Kalkınma hususunda tarih yazıyordu.
Oysa ordunun emekçilerinin pek çoğu onlara oy vermişti. Lojmanlardan bile hükümet partisi çıkmıştı. Bu oyları generaller ve subaylar vermemişti ya. Onların diktasına karşı direnen ve AK Partide umut gören insanlar vermişti. 2002 yılından bu yana umutla kendilerine uzanacak adalet ve kalkınma elini bekliyorlardı. Ne yazık ki defalarca fos çıktı.
Üstelik Maliye Bakanı durumu gayet net özetledi, Fatih Altaylı sordu, o cevapladı: “Biz sadece kurmay subaylara zam yaptık!”
Radikal Gazetesinden Cüneyt Özdemir, sesimizi ilk duyanlardan. Bizi anlayan ve anlatanlardan. Durumumuzu çok güzel özetlemiş. Görevdeki assubaylar zaten seslerini çıkartamıyorlar. Emekliler de internet üzerinden hak mücadelesi verme çabasındalar. Lakin seslerini pek kimse duymak istemiyor. Duyurmuyor. Çünkü herkes ne hükümetin tekerine ne de genelkurmayın tekerine çomak sokmak istemiyor. Fakat bu kez assubaylar öyle bir şey yaptılar ki…
“Oysa çağımızın yeni mecrası sosyal medya ile assubaylar seslerini hem basına hem de kamuoyuna öyle bir duyurdular ki sonunda Genelkurmay’daki orgeneraller bile sessizliklerini bozup bir açıklama yapmak zorunda kaldılar.”
Haksızlıklara isyan hareketi önce Facebook’ta küçük bir grup hareketiyle başladı. Grup kısa sürede on binleri aştı. Twitter’e de aktı. Mazlumların çığlığı oldu. Her yerden ses geldi, katılım arttı. Türkiye, deyim yerindeyse, yüz binlerin sesiyle sarsıldı. Haksızlıklar artık her yerde konuşuluyordu.
Birden televizyon kanallarının saygın konuğu olduk. Haber bültenlerinde sorunlarımız konuşuldu. Gazeteler ve yazarlar bizi duymaya başladı. İnsanlar bizi anlamaya, empati kurmaya ve konuşup tartışmaya başladı. Emekçi kesimlerden destek geldi. Emekçi Polis kardeşlerimiz bize omuz verdi. Facebook’ta grup kuran Polis Memurları Dayanışma Grubu, aynen şöyle seslendi:
“Helal Olsun. Bizim kendi kendimize sızlanmaktan öte yapamadığımızı assubaylar yaptı. Sorunlarına sahip çıkmayı başaran assubaylarımızın haklı davalarına bizler de destek veriyoruz!”
Sevgili Polis kardeşlerimiz, saltanata karşı açtığımız bu cephede birimizin zaferi, hepimizin zaferidir. Hep birlikte tabuları yıkacağız. Zaferimiz emin olun ki, sizin de zaferiniz olacaktır. Desteğinizi, yüreğinizi bizden esirgemeyin. Biz tüm emekçi kesim için mücadele ediyoruz.
Emekli Assubaylar Derneği, yine kaymak tabakaya zam yapıldığını görünce aşamalı bir plan oluşturup harekete geçti. Emekli Assubaylar Güç Birliği Platformu onlara sonsuz desteğini sundu.
Önce Aydınlık Gazetesinde bir yazı dizisi kamuoyuna sunuldu. “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin İşçisi, Öğretmeni, Lideri ve Komutanı Assubaylar; Üvey Evlat Değiliz, Ordunun Belkemiğiyiz!” diyerek sorunlar tartışmaya açıldı.
Aslında Aydınlık gazetesinin politik olarak hangi görüşten olduğunu biliyorduk ve tereddütlerimiz vardı. Fakat bize sesimizi duyurma fırsatı veren etkili bir medya bulmuşken fırsatı değerlendirmek lazımdı. Yani bu politik bir tercih değildi. Emek ve ekmek kavgası verenler politikayı ikinci planda tutarlar. Zaman Gazetesi ya da Türkiye Gazetesi bize kapılarını açtı da geri mi çevirdik?
Taraflı ve tarafsız her medya kurumuna aynı mesafedeyiz. Bizim davamız emek davası. Ekmek kavgası. Saltanata karşı, tabulara karşı halkın ve hakkın davası!
Hatırlarsınız, 27 Nisan e-muhtırası verildiğinde, Başbakan R. Tayyip Erdoğan dik duruşunu bozmamış ve darbeci zihniyete hak ettiği okkalı bir tokat indirmişti. TEMAD Başkanı Ahmet Keser de tıpkı Başbakan Erdoğan gibi soğukkanlılıkla hareket etti. Dik duruşunu bozmadı. Arkasına aldığı on binlerin desteğiyle haykırdı:
“Görevdeki assubayları biz değil, Genelkurmay ve yaptığı haksız, adaletsiz uygulamalar tahrik etmektedir. Dünyanın hiçbir ordusunda olmayan ayrımcı uygulamalar Türk Silahlı Kuvvetleri’nde mevcuttur. Jay jay Okocha’yı sevdikleri kadar assubayları sevebilselerdi, bunların hiçbiri olmayacaktı!”
Tam bir sendika lideri gibiydi ki, zaten Genelkurmay’ı şaşırtan da bu durumdu. Öyle ya zamanında OYAK mahkemeye verildiğinde, OYAK’ın sivil paşası Coşkun Ulusoy da bu durumu dile getirmiş, “Emekli assubaylar, anılarını yâd etsin” demişti. Bu muhtıra da mealen böyle söylüyor:
“TEMAD, derneğin kuruluş amaç ve çalışma alanının tamamen dışında. Muvazzaf personelimizi tahrik etmeye yönelik girişimlerde bulunduğu esefle izlenmektedir.”
Hani insanın aklından geçiyor, tamam bir muhtıra yayınlayacaksın ama…
Kime bu muhtıra? Kendi çocuklarına. Hani şimdiye kadar hep üvey tutmuş, sümüklü yetimler gibi muamele etmiş olsan da bunlar senin çocukların.
Yarın muhtıra medyaya düştüğünde, kim ne diyecek, ele güne rezil olmaz mıyız diye sormazlar mı adama? Aaa bakın eskiden halka muhtıra veriyorlardı, şimdi kendi evlatlarına ham yapıyorlar demezler mi? Koskoca Genelkurmay karargâhında bir aklı evvel kurmay düşünemedi mi bunu?
Bakın zaten siz daha muhtırayı yayınlamadan, Sayın Fatih Altaylı, taşı gediğine koydu bile:
“Genelkurmay başkanlarının özel hayatları ve aileleri, CD’ler halinde mahkemelerde konuşuluyor. Ve dünyanın en disiplinli ordusunun assubayları, her gün binlerce, on binlerce mail’le hak aramaya çalışıyorlar. Allah aşkına söyler misiniz, dünyanın en disiplinli ordusu cümlesini okurken gülerek boğulmanın eşiğinden dönmekte haksız mıyım?”
Muhtemelen assubaylara verilen son muhtırayı da gören Fatih Altaylı, şu an gülmekten komaya girmiş olmalıdır. Çünkü dünyanın hiçbir ordusunda böyle bir komedi yaşanmaz!
Yahu derler adama, karargâhın orada, dernek bir adım ötende. Bu muhtırayı vermeden önce gidip bir sohbet edemediniz mi? Bir yanlışlık oldu, sizin hakkınız, hukukunuz için de çalışıyoruz diyemediniz mi?
Efendim belirtelim, diyemiyorlar. Çünkü cezalar, azarlar peşin. Umutlar taksit taksit. Çünkü her gün kapılarına gelen Dernek Başkanını artık ceklerle caklarla avutamıyorlar. Bıçak kemiğe dayandı.
Zaten muhtıraya da bir göz atarsanız görürsünüz, üstünde çalışıldığı söylenen şeyler, çoook uzun yıllardır söylenen ama yapılmayan şeyler. Bir avutma taktiği yani.
Burası Türk Silahlı Kuvvetleri değil efendim, Türk Subay Kuvvetleri! Azar peşin, hapis peşin, fırça ve ceza peşin…
Vaatler batık Yunanistan'ın devlet tahvili gibi. Çooook uzun vadeli!
Vah Genelkurmayım vah. Vah ki ne vah!
Ne hallere düşürdüler seni. Rezil kepaze ettiler cümle aleme.
Bence tüm assubaylar Genelkurmay Karagahı için yepyeni bir kampanya başlatmalı.
Hani şu meşhur bir romanımız var ya, ondan gönderilmeli karargâha, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o güzide romanı :“Saatleri Ayarlama Enstitüsü!” efendim.
Ve karargâhın tüm saatleri, tüm takvimleri kaldığı 1940’lı yıllardan, yeni milenyuma ayarlanmalı. İnsanın insan olduğu, hak ve adaletin eşit birer birey olma esasına göre dağıtıldığı çağa! Emek ve alın terinin statükolarla, ayrıcalıklarla gasp edilmediği çağa!
Diyorlar ki, TEMAD, görevdeki assubayları tahrik ediyormuş. Hani asıl söylemek istedikleri şu, tıpkı Nazım Hikmet’in Donanma Davası hesabı, ordu içinde huzursuzluk yaratıyorlar, isyana teşvik ediyorlar diyecekler de dilleri varmıyor.
Oysa cümle alem bilir ki, haksızlıkta, adaletsizlikte ve zulümde sınır tanımayanlar hep başkalarını suçlamayı tercih ederler. Oysa bir hareketi tetikleyen ve başlatan şey, zalimlerin kendi zalimane tutum ve davranışlarıdır. Suçlu asla mağdurlar değildir. Zalimler, haksızlıkta, adaletsizlikte coştukça, öyle bir an gelir ki, insaf çizgisini aşar. İsyanlar saklı tutulduğu yüreklerden dışarıya sızar ve günışığına kavuşur. Alabildiğince haykırır ve hakkını ister. İşte olan budur.
Assubayların Onur Mücadelesi’nin gürleyen sesi Ersen Gürpınar, bakın bunu ne derece sade ve anlaşılır vurguluyor:
“Yıllarca ön yargılarla tahakküme varan haksızlıkları yazmakla bitiremeyiz. Biz, kurumumuza ve ettiğimiz yemine sadığız. Kurumları, haksızlıkları yazanlar değil, yapanlar yıpratır!”
Başka söze ne hacet!
Bu muhtıra acemice ve düşünülmeden verilmiş bir muhtıradır. Sonunun nereye varacağı hesaplanmadan, anlık bir öfkeyle kaleme alınmıştır. Herkesin bildiği malum şeyleri ilan etmekten öte bir işlevi yoktur. Fakat daha da anlamlısı, mazisi şanla ve şerefle dolu bir koca kurumsal kimliğin intihara sürüklenişidir. Kirletilmesidir. Çok acı olan, vahim olan budur.
Bakın Genelkurmay Karargâhı, hangi malum durumları tasdik edip onaylıyor:
Biliyorsunuz, bizim medyamız öyle kolay kolay her harekete sahip çıkmaz. Sahiden bir şeyleri başarmış olmanız gerekir. Haklı olmanız ya da mazlum olmanız yeterli değildir. Sesinizin olabildiğince gür çıkması gerekir. Yeri göğü inletmeniz gerekir ki, sizi duyabilsinler.
İşte bu kez öyle oldu ve tanıdık simalar haricinde de bizi duyanlar, bizi yazanlar ve bizi konuşturanlar oldu. İsterseniz neler demişler, nasıl demişler ona bir bakalım:
Bugün Gazetesi/ Adem Yavuz Arslan:Özellikle son düzenleme ile kurmay subaylara ve generallere ek iyileştirmelerin yapılması tepkiyi artırdı. Kast sisteminden ciddi şikâyet var.
TV8 Kanalı/Haber Aktif Programı/Gökmen Karadağ: TEMAD İstanbul İl Başkanı Ahmet Atik’i konuk etti. Atik, programda oldukça tutuk kaldı ama yine de bir şeyler söylemeyi başardı. “Başbakan Erdoğan bizi bir buçuk saat dinledi, hak verdi ama icraat göremedik.”
Erkan Tan’la Başkent’ten Programı: İki Dudak Arası mesaiye Hayır! Zahmette En Öndeyiz. Nimete Gelince, Siz Biraz Durun Diyorlar!
Milliyet Gazetesi: Astsubayların “Sosyal Medya Savaşı”. Bu Kadarına PES Diyen Assubaylar, “TSK tarihinde ilk kez bu kadar assubayın bir araya gelmiş olması, astsubay camiasına yapılan haksızlığın somut olarak ortaya çıktığının bir göstergesidir” diyerek durumlarını ve mücadelelerini anlatıyorlar.
Aydınlık Gazetesi: Hareket öncesinden başlattığı yazı dizilerini mektupları da yayınlayarak sürdürdü.”Üvey Evlat Değiliz, Ordunun Belkemiğiyiz!”
NTV Haber Kanalı ve Vatan Gazetesi: Şehit Cenazelerimiz Bile Farklı Yerden kaldırılmaktadır. Statüko ruhumuza işledi.
Sabah Gazetesi/Nazlı Ilıcak: Yıllarca uğradıkları haksızlığın yükünü taşıyorlar ama “Pes” demediler. Onlar TSK bünyesinde İkinci Sınıf Vatandaş.
Radikal Gazetesi: Astsubay “PES” Hareketi. Sosyal Ağlarda Sıkıntılarını Yüz Binlere Duyurdular.
Star TV Ana Haber Bülteni: Yeniçeri değiliz, hakkımızı İstiyoruz. Genelkurmay Kışkırtıyor, Biz Kontrol Etmeye Çalışıyoruz. İnsanların Sokaklara Dökülmesini mi İstiyorlar?
Star Gazetesi/Ergun Babahan: Adalet Talebinden tahrik Olan Bir Ordu. Astsubaylar Direnin!
Taraf Gazetesi Yazarı Emre Uslu/ Kişisel Blog’undan: Astsubaylara Üvey Evlat Muamelesi yapmayın Yeter! Herkes Astsubayların Sesini Duymalı.
Habertürk Kanalı/ Gün Ortası Programı/ Didem Arslan Yılmaz:Bir Kişiye Dokuz Kuruş, Dokuz Kişiye Bir Kuruş! İşte TSK’nın Adaleti.
Daha pek çok yerel ve ulusal medya kuruluşu ve yazarı konuya oldukça geniş şekilde yer verdi. Burada sadece kısa bir özet geçmeye çalıştım. Bize cesaret ve umut veren tüm yürekli insanlara selam olsun.
Umur Talu, koca yürekli adam. Onun yazılarını, yorumlarını okuduğum zaman aklıma hep Nazım Hikmet’in sesi gelir. O'nda Nazım’ın ruhunu bulurum. Neden mi diyeceksiniz, söyleyeyim. Nazım aslında soylu ve asil bir ailenin çocuğudur. Fakat yüreğini halkına vermiştir. Soyluluğu, paşa torunu olmanın asaletini bir çırpıda kenara itip, yüreğinin sesine yönelmiştir. Tıpkı bir Anadolu dervişi gibi, yoktan var etmeyi seçmiştir. İdealleri uğruna, halkı için acılara, zulümlere ve çilelere göğüs germiştir.
İşte Umur Talu da onun gibi bir koca memleket adamı. Soyuna sopuna baktığınızda diyorsunuz ki, yahu bu adamın derdi ne? Gidip ağustos böceği gibi şen şakrak şarkılar söylese ya. Niye başına iş alıp duruyor. Her şeyi var adamın.
Fakat gönlünü gerçek anlamda halkına, insanına kaptıran yiğit adamlar böyle oluyor işte. Her şeyi bir kenara bırakıp mazlumlar için savaşabiliyor. İnsan onuru için kalemini kılıç gibi sallayabiliyor. Andıçlanıyor, kara listelere alınıyor, ölüm tehditleri alıyor ama yılmıyor. Bakıyorsunuz Hrant için yazıyor, bakıyorsunuz uzman çavuşlar için. Polis için, öğretmen için, askeri öğrenciler için… Herkesi ortak bir paydada buluşturuyor. Onun bellediği öyle kutsal değerler var ki, saygı duyuyor, şapka çıkartıyorsunuz. İnsan olmanın erdemini kendisine özgü satırlarla öyle güzel işliyor ki yüreklere, Nazım’ın şiirini duyar gibi oluyorsunuz.
İnsan sesi veriyor insan! Yüreğimize de yasak koyamazsınız ya!
“Ya emeklileri ve aileleriyle de birlikte, on binlerce sivil memur, uzman erbaş, uzman jandarma hâttâ subay… Bir haftada internet üstünde 150 bin kişilik bir sesle Bu Kadarına Pes Diyen On binlerce Astsubay yalan söylüyor… Ya da bir avuç Kastsubay Yalan söylüyor!”
Ne diyorduk? Esas Devrim önce kendi içindeki kafesi kırabilmektir.
Kimileri “Genç Subaylar Rahatsız” diye manşet atar. Kimileri ise “Astsubaylar Rahatsız” diye. Aralarındaki fark şudur, birinci manşet yalakalık ister, emir erliği ister. Öteki ise aslan gibi bir yürek!
O bize kapılarını ve gönlünü hep açık tuttu. Cesaretle konuların üzerine gitti. Korkutulmuş ve silik medyanın yüz akı oldu. Sorunumuzu sanki kendi sorunuymuş gibi irdeledi, bizden biri gibi kamuoyuna aktardı. Yukardan gelen emirlerle uydurma haber yapıp yalancı efsane olan adamları görünce, onun tarafsız ve gerçekçi yorumu daha bir fark ediliyor. Kalitesi ortada. O bir klasik. İyi ki var. İyi ki bizimle!
Assubayların sorunu gündeme taşındı. Tüm Türkiye gerçeği fark etti. Artık herkes Çıplak Kralı görebiliyor. Fakaaat…
Böyle anlarda egemen güçlerin oyunları bitmez. İçinize ajan sokarlar. Kafanızı karıştırırlar. Sizi günlük politikalara taraf yapmaya, alet etmeye çalışırlar. Liderlerinizi karalarlar. İyi ama nasıl tanıyacaksınız onları?
Onlar, yağmur sonrası çıkan zehirli mantarlar gibidirler. Daha önce mücadelede yokturlar. Her nasılsa, birdenbire ahkâm kesmeye başlarlar. Sizi yönlendirmeye, yönetmeye kalkarlar. İşin içine partileri, görüşleri karıştırırlar. Şöyle olursa, böyle olur derler. Yanlış gidiyorsunuz, başınız belaya girecek derler. Verilenleri de elinizden alacaklar derler. Ortalığa fitne sokarlar. Açın dünya tarihini, bunlardan nicesini hemencecik görürsünüz. Her davanın kendi Brütüsleri vardır. Hançerden kollayın kendinizi. TEMAD’dan başka kimseye kulak asmayın.
Bu dava politik bir dava değildir. Emek davasıdır, ekmek davasıdır. Assubayların ve ordunun tüm astlarının onur davasıdır. Sırf bununla da kalsa iyi, Türk Silahlı Kuvvetleri için de bir onur davasıdır. Ya yine çağ dışı kafalara ve değerlere saplanıp kalacağız ya da aydınlık günlere el ele, gönül gönüle yürüyeceğiz.
Hep birlikte güneşin türküsünü söyleyeceğiz.
Hatırlarsanız bir yazımda Hasan Hüseyin’in Kavel Kitabından Kokmuşlar Mezarlığı şiirini kullanmıştım.
Kusura bakmayın ama yine bu şiirin sırası geldi. Finalimiz bu şiirle olsun. Onur için mücadele eden tüm yüreklere bayrak bayrak selam olsun.
güneşse güneş benim beyoğlubeyler
topraksa toprak benim beyoğlubeyler
bir şey var anlamadığım bu sabahlarda
eski saraylarda bu yeni saltanatlar
saksılarda çiçek diye kızgın namlular
demirin kömürün petrolün kalleşliği
bir şey var anlamadığım bu sabahlarda
kayguysa kaygu benim beyoğlubeyler
bayramsa bayram benim beyoğlubeyler
ya siz kimsiniz
…
kimsiniz ey şimdi müzelerde yerleri belli
eski beyler yeni beyler bey eskileri
Aydın Kulak

Yıl 1919 Temmuz'un 23' ü. Atatürk Erzurum Kongresini açar. Alınan en önemli karalardan biri de ulusal'cı bütün derneklerin tek çatı altında toplanmasıdır. Aynı zamanda İstanbul'da Damat Ferit Paşa Kabinesi iş başındadır ve M.Kemal Paşa'nın bu girişimlerini adeta dünyaya jurnal etmekte "Anadolu'da karışıklık çıktı. Anayasaya aykırı olarak Millet Meclisi adı altında toplantılar yapılıyor. Bu girişimin sivil ve asker görevlilerce yasaklanması gerekir." demektedir. Bunun sonucunda Atatürk'ün derdest edilerek tutuklanıp İstanbul'a gönderilmesi için bir buyruk çıkartılır.
TEMAD Gen.Bşk.lıgı Ankara'dadır. Seçimle işbaşına gelmiş olsa da Gen.Bşk. üyelerinin gözünde neredeyse yasallığını kaybetmiştir. Bir kaç muhalif grup ve bir çok Assubay devre siteleri kurulmuş hızla kendi aralarında örgütlenmekte ve muhalefet seslerini yükseltmektedir. Bazı muhalifler Merzifon'dan Ankara'ya 320 Km.yürümektedir. İzmir, İstanbul, Antalya ve Anamur'dan gelen sınıf sevdalıları bu yürüyüşü karşılamak için toplanmaktadır. Genel Bşk.lık, çözümü "Onlar, bizden degil" diyerek bertaraf etmeye çalışıp, müttefiklerine güvence vermeye çalışmaktadır.
İstanbul'da bir türlü toplanıp ulusal kurtuluşu saglayacak karaları alamayan ve tamamen müttefik devletler güdümüne giren sadece İstanbul'u, Padişah ve halifeyi kormaya ve kurtarmaya yönelik bir çalışma içine giren Ferit Paşa Hükümeti Atatürk liderligindeki Temsilciler Heyetinin aldıgı İstanbul ile Anadolu'nun irtibatının kesilmesi kararı sonrası 2 Ekim 1919'da istifa eder. Yerine aynı gün Ali Rıza Paşa hükümeti kurulur. Temsilciler heyeti A.Rıza Paşa hükümetiyle Cemal Paşa aracılıgı ile diyaloga geçer. Ulusun bagımsızlıgı ve hakları için kendilerine azami destegi verecegini taahüt eder. Bütün örgüte bunu bir bildiri ile iletir. Yeter ki İstanbul Hükümeti Ulusal güçlerin kendisine yardımcı olması için kuruldugunu kabul etsin. Kendilerini müttefik devletlerine "Onlar muhalifler,bizden degiller." diye jurnallemesin.
TEMAD Gen. Mrk.nin bir türlü radikal kararlar alarak gittikçe karmaşık bir hal alan sınıfsal sorunlarımızı çözememesi tabanda huzursuzluk yaratır. Bunun dogal sonucu olarak kurulan sitelerden biri öne çıkar ve TEMAD Gen.Mrk.ne "Biz size yardımcı olmak için varız. TEMAD bir deniz olsun bizler de O'na akan dereler olalım. Birlikte kurtaralım bu sınıfı." diye bir deklarasyon yayınlar. Ancak Genel Merkez iktidarda olmayı yedi düvelle savaşabilme gücü olarak algılar. Kimi üyelerini ihraç eder kimi duayenlerini küstürür...
Uzun ve kutsal bir isyandan sonra ülke kurtulur. Padişah İngilizlere sıgınır. Cumhuriyet kurulur. Bir çok dogu ülkesi bu inanılmaz zaferi örnek almaya çalışır.
TEMAD olagan seçimlere gider. Başarısız iktidar devrilir. Yeni bir yönetim kurulur. Eski yönetim Ankara dışına çıkamadan Dernekler masası yakalarına yapışır. Eski Genel Başkanın yanında hızlı savunucuları M.E.'ler yoktur. Ki kendisine şu "mesel"i verebilsin.
Ve... Perde kapanır...
Fırtına, şiddetli yağmur, sel altında geçen bir Antalya gecesinin ertesinde, 10 Ekim sabahı TEMAD 13. Olağan Genel Kurulu’na katılmak için, 18 kişilik Antalya TEMAD delege gurubu olarak Ankara’ya doğru yola çıktık. Ömrümce yaptığım yolculuklar esnasında, Gülek Boğazı’ndan, Tekir’i, Burdur’dan Çeltikçi Beli’ni aşıp Toroslar’dan aşağı her sallanışımda, Akdeniz’in güneşli ılık havasını yüzümde hissetmiş, her defasında içimden derin bir oh çekmişimdir. Bu defa tam tersi olmuştu. Yağmur sis ve kara bulutlar altındaki Antalya’yı arkamızda bırakıp, Burdur’da güneşli pırıl pırıl bir havaya kavuşmak, sanki bir gün sonra, Ankara Yenimahalle Nikah salonunda derin bir “oh” çekme anına camiamızca bir adım daha yaklaşıyor olmanın habercisiydi.
Yol boyunca zaman zaman Antalya TEMAD Başkanı Sayın Mustafa Dündar’ın, katılmak için yola çıktığımız 13. TEMAD Genel Kurulu üzerine düşüncelerini, TEMAD Yönetiminin içinden biri olarak yoklamaya çalıştım. Söyledikleri özet olarak şunlardı. “TEMAD Antalya İl Başkanı olarak benim de bildiklerim maalesef sizin bilgilerinizden farksız. Mevcut Genel Merkez Yönetimi'nin bu genel kurulda da göreve talip olduğunu ben de internetten okudum. Genel Merkez’den kimse bir kerecik olsun bir 'alo' deyip bu konuda fikriniz nedir diye sormadı. Bu durum bizi çantada keklik gördükleri mi, yoksa gözden çıkardıkları mı anlamına geliyor bilmiyorum. Ancak iki gün önce Genel Merkez’den bir görevli aradı, Tandoğan Orduevi'nde Antalya delege grubu için yer ayırtıldığını, Ankara Otogarı'na gelen grubun görevlendirilecek bir servis aracıyla da konaklama yerine ulaştırılacağını söyledi" Ancak yolculuğumuz esnasında, Ankara’ya yaklaşırken Sayın Başkanımızın kurduğu telefon irtibatı sonucunda, servis gönderilmekten vazgeçildiğini, grubumuzun Tandoğan Orduevi'ne kendi imkanlarıyla, yani metroyla ulaşacağını öğrendik
Tandoğan Orduevi'nde odalarımıza yerleştik. TEMAD Genel Kurulu delegeleri için sadece Tandoğan Orduevi'de 90 kişilik yer ayırtılmış. Konaklama sorunu halledilmişti ama orduevinde yemek konusunda sorun yaşandı. Adı geçen Orduevi'nde akşam yemeğinde, orada konaklayan delege meslektaşlarımızın yarısı yemek miktarı yetersiz olduğu için, yemek yiyemediler. Burada kendimize bir iğne batırmak istiyorum. Devamlı elimizin kolumuzun bağlı olduğu konusunda hep birilerini eleştiririz. Yatak doluluk oranına göre çıkarılacak yemek miktarını öngörecek olanın, Ankara Şehir Oteli lokanta sorumlusunun olup olamayacağına siz karar verin.
Bir gurup delege meslektaşımızın da Etiler Orduevi'nde konakladıklarını öğrendim. Akşam yemekten sonra, başka şehirlerden gelen tanıdık meslektaşlarla kucaklaşmak, ziyaret etmek için Etiler Orduevi'ne geçtim. Bu dolaşmalarım sırasında, Etiler Orduevi lobisinde, o yaşında yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesiyle, meslektaşlarıyla birlikte olmanın mutluluğu yüzüne yansımış, askılı pantolonlu, seksenli yaşlarında Mehmet DAREGENLİ Ağabey'i her gördüğü meslektaşının elini sıkıp hoş geldiniz derken izledim, sevindim. Bana rastlamamış olabilir mi bilmiyorum ama, Genel Merkez'den görevlendirilmiş, delegelerin halini hatırını soran bir tane bile görevli meslektaşımı göremedim. Sağ olsunlar, ya bana öyle geldi, ya da gerçekten öyleydi, adım başında "bir sorununuz var mı?" diye soran çok sayıda Yeni Oluşum Grubu'ndan meslektaşıma rastladım..
Genel kurulun yapılacağı günü sabah lobide beklerken, kırklı yaşlarında olduğu halde bozulur diye bilgisayar klavyesine dokunmaktan korkan, söze "TEMAD bana ne verecek ki" diye başlayan, ülkenin ve camiamızın mevcut bölünmüşlüğü yetmezmiş gibi, onları bir de doğum tarihin göre bölüp "genç kuşak - yaşlı kuşak" diye ayırıma tabi tutmaya kalkan meslektaşlarımıza inat, mail adresinden, internetten, yurdun dört bir yanında camiamızla ilgili haberlerden, haklarımızdan bahseden, sorunlarımıza hakim, çoğu genç meslektaşımdan daha genç, Üsküdar TEMAD'dan Zeki KENTEL ağabeyle tanıştım, sohbet ettim, camiamızın sorunlarına sahip çıkılması adına sevindim umutlandım..
Hele neyse ki, saat sabah sekizi geçip, Anıtkabirde yapılacak çelenk koyma törenine gitmek için orduevi "lumbarağzında" bekleyenler kalabalıklaşmaya başladığında, bir meslektaşımız çıkıp, genel merkezin yaptığı organizasyonda görevli olduğunu, Anıtkabir'e gidecekleri götürecek servislerin gelmek üzere olduğunu, ancak araçların sayı olarak yetersiz kalabileceğini, vakit varken, isteyenlerin Anıtkabir'e kadar yürüyebileceklerini söyledi. Bu bilgi üzerine vakit geçirmeden Anıtkabire doğru yaya olarak yola koyuldum. Yolda yan yana yürürken tanıştığım bir meslektaşım, kendisinin Ordu TEMAD Şube Başkanı olduğunu söyledi. Antalya İl Başkanı'nın yakındığı konuların aynısını o da dile getirdi. Ayrıca "Ben altı ay içinde göreve geldim. Göreve geldikten sonra TEMAD Genel Merkezi'nden bir Allah'ın kulu çıkıp, telefonla alo diyerek, kimsin, nesin, halin nicedir, görevin hayırlı olsun demedi " diye ekleme yaptı. Genel Merkezin ilgisizliğinden yakındı.
Anıtkabir'de çelenk koyma töreninden sonra servis araçlarıyla, genel kurulun yapılacağı Yenimahalle Belediye Nikah Salonu’na geçtik. Kongre delege kartlarımızı alıp içeriye girdiğimizde, salonun sahneye yakın ve sahneyi iyi gören bölümlerinin doldurulmuş olduğunu gördüm. Antalya delegeleri olarak, salonun biraz kıyı köşesi sayılabilecek bir bölümünde bir masa bulup yerleştik.
Kongrenin açılışını, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin belkemiği assubaylar..." diye başlayıp, "dosya aldık verdik " diye devam eden, her zaman yaptığı konuşmalardan birini yaparak Sayın Mustafa Erol Yaptı. Sözlerini, "yaptığımız icraatların tamamı elinizde bulunan dağıttığımız broşürlerde yazılıdır " diyerek bitirdi. Gündemde madde olarak yazılı olan saygı duruşunu da o anda halen genel başkanlığı devam eden Sayın Mustafa Erol yaptırdı. Buna, salonda, gündem sırasına uyulmadığı, saygı duruşu ve kongre açılışının divan başkanı tarafından yaptırılması gerektiğini ifade eden homurdanmalar oldu.
Bir gece önce, camiamıza yakışır bir genel kurul yapılabilmesi için, kongre divan başkanlığı ve üyelikleri için yönetime aday olacak gruplar, kabul gören adaylar üzerinde anlaştıkları haberi kulaktan kulağa dolaşmıştı ve divan başkanlığı için üzerinde anlaşılan ismin Çanakkale İl Başkanı Sayın İsmail Erdem olduğu söylenmişti. Ne var ki, divan heyeti teklifleri açıklandığında , üzerinde anlaşılan tek isimin, divan başkanlığı için , değerli meslektaşımız Sayın İsmail Erdem'in ismi olduğu anlaşıldı. Çünkü mevcut yönetim ve muhalif gruplar divan başkan adayı Sayın İsmail Erdem adı ortak olmak üzere divan üye isimleri farklı iki adet liste teklifi vermişlerdi. El kaldırarak yapılan oylama sonucu, mevcut yönetimin listesi çoğunlukla kabul edildi.
Divan kurulu yerlerini aldıktan sonra, anlayabildiğim kadarıyla, özellikle Genel Merkez tarafından hiç bir ölçüye sığmayan gerekçelerle görevden alınmış olan TEMAD Balçova örgütü delegelerinin, genel kurul salonunda yönetim seçimlerden önce yer alabilmeleri için, "14. madde " olarak gündeme konulmuş olan "İhraçların af edilmesi" maddesinin, bir an önce görüşülmesi istemiyle verilen önerge oylandı. Bu oluşan divanın heyetinin taraf tutup tutmama konusunda takınacağı tavrı değerlendirebilmek için yapılan ilki oylamaydı. Divan ilk önce verilen önergenin kabulü için oylama yaptırır gibi oldu. Sonra bu oylamanın sonucunu açıklayacakken vazgeçip önergeyi tekrar oylatır gibi yaptı. Bu arada mikrofonu ilerleyen zamanlarda artık elinden hiç bırakmayacak olan divan başkan yardımcısı eline aldı. Mikrofonu eline alan divan başkan yardımcısı, kavram kargaşası yaratıp yönetimin hazırladığı mevcut gündemi önergeymiş gibi oylatmaya kalktı. Sonuçta, divan başkanlığı tarafından muhalefetin verdiği, “ihraçların affedilmesi” ile ilgili gündemin 14. maddesinin gündemin dördüncü sırasına alınmasının kabul edilmediği açıklandı.
Bu bilgi üzerine o an bir ara aklımdan, olaylar meslektaşımın dediği gibi seyredecek olur da sonuç yine 2008 kongresinin aynısı olacak olursa, hiç bir şeyin anlamı kalmayacağından, TEMAD üyeliğimi gözden geçirmek bile geçti.
Madalya töreninin ardından genel kurulun yazılı gündemine dönüldü. Sayın Genel Başkan Mustafa Erol faaliyet raporunu okumak için söz aldı. Faaliyet olarak saydıklarından "Emekli Assubaylara yeşil pasaport verilmesini sağladık" cümlesi salonda gülümsemelere yolaçtı. "Devasa Genelkurmay'a rağmen AHİM'de dava açtık" dedi. "Yıllardır TEMAD'ın katılmadığı Uluslararası Askeri Dernekler Federasyonu toplantısına TEMAD'ın katılımını sağladık" sözü nedense bana, söyleyen tarafından azılı muhalif ilan edilen Ersen Gürpınar ağabey'i hatırlattı. Sayın Genel Başkan'ın söylediklerinden daha başka aklımda kalan cümleler "Yeni Askeri Ceza Yasası teklif ettik, size ne dediler. Askeri disiplin mahkemesinde hakim olmayan subay bulunmamasını sağlayan düzenlemeler sayemizde yapıldı. Atamaların nokta tayini şeklinde yapılmasını sağladık. Rütbe bekleme sürelerinin artırılması nedeniyle sorun olan çalışan meslektaşlarımızın nöbetten düşme düzenlemesini hallettik." cümleleriydi.
Faaliyet raporu üzerine söz alacak konuşmacıların konuşma süreleri divan kurulu tarafından 5 dakika ile sınırlandı. Yeri geldi şu notu paylaşayım. Geriye bakıp söz alan konuşmacıların söylediklerini hatırlamaya çalıştığımda, maalesef hiç bir konuşmacının, TEMAD'ın geride kalan dönemi üzerine söylenmiş bir tane bile olsun olumlu bir cümle hatırlayamıyorum. Bu arada söz alan konuşmacıları isim isim sayamazsam ve söyledikleri sözlerin tamamını hatırlayamazsam, eksik kalırsa lütfen kusuruma bakmayın.
Faaliyet raporu üzerine söz alan Bayraklı TEMAD'dan Sayın Meslektaşımız Okan Erdem, "Ben 14 yıl önce de TEMAD Genel Kurulu'nda bulunmuştum, dün gibi hatırlıyorum. O gün de bu gün konuştuğumuz sorunların aynısını konuşuyorduk. Bu nedenle bir başarıdan bahsetmek mümkün değildir. Başarı konusunu bir kalem geçelim" dedi. "Bir sivil toplum kuruluşunun oluşması için üç şeye ihtiyaç vardır; bunlar kitle, kurum yönetimi, örgüttür " dedi ve sözü örgüt yapısına getirdi. Örgüt yapısının çok önemli olduğunu vurguladı. TEMAD'da örgüt içi demokrasi ve örgütte rekabet olmadığından söz etti, "örgüt içi rekabet eksikliği örgütü bitirir" dedi. "Hoşgörüsüzlük terörü davet eder, kitlesinden uzak kalan örgüt, kitlesine hizmetten uzak kalır" dedi. "Örgüt rekabete açılsa, Ankara'da şubeler açılmasına izin verilse 9 Ekim mitingine katılım 3500 değil 10 000 kişi olurdu. Kamuoyu oluşturmak çok önemli; niçin öğrencilere burs verilmiyor? Bizler çalışanların yarınlarını şekillendirmekten sorumluyuz. Tüzük kurultayı niçin yapılmadı? Yönetim gençlere devredilsin " dedi ve sözlerini tamamladı.
Konya TEMAD'dan Sayın Erhan Eraslan "Faaliyet raporu başlı başına başarısızlığın ilanıdır. Kimse kimseyi kandırmasın. Şu anda MSB'nin ilgili sayfalarında biz assubaylarla ilgili hiç bir yasa teklifi yoktur. Geçen bir yıl içinde uzmanlarla ilgili 4 tane yasa çıkmıştır" şeklinde özetlenebilecek bir konuşma yaptı.
Yalova TEMAD'dan Sayın Rıdvan Tayan " Salonda dile getirilen, konular ve verilen vaatler 2008 genel kurulunun aynısıdır. Bu masalları 2008 yılında da dinledik. Sayın yönetim yapacağını yapmıştır, yapacağı başka bir şey kalmamıştır" dedi
Faaliyet raporu lehinde söz alan Sayın Ünal Oruçkaptan "Her şeyi genel merkezden beklemeyin. Üyelere de büyük görev düşüyor" dedi. Neyi vurgulamak istediğini pek anlayamadım ama günlük üye aidatının 8 kuruş 33 santim olduğundan bahsetti. Sözlerini "Assubay hakları için, gerekirse meclis kapısında yatacağız dedik. Genelkurmay’dan assubaylarla ilgili yapılan yasal hazırlık çalışmaları gizlidir dediler.” dedi ve konuşmasını “Elimizden gelen her şeyi yaptık " cümlesiyle tamamladı.
Faaliyet raporu ile ilgili yapılan konuşmalara cevap vermek üzere kürsüye gelen Sayın Genel Başkan, bilinen şeyleri tekrarladığı konuşmasından sadece şunlar aklımda kalmış. "Ankara'da şubeler açılsa kargaşa yaratırdı. Mahmut Erdem diye biri vardır. Bu salonda Mahmut Erdem'in sınıf arkadaşları da bulunmaktadır. Mahmut Erdem'in asıl adı (pek anlaşılmadı, Abdullah da olabilir) Ataullah Aslan'dır. Kendisine telefon ettim gelemedi"Doğal olarak bu yanıt, asıl adını kullanmayan sanal bir kişiye, TEMAD Genel Başkanı olarak mesajları engelleme yetkin elinde olduğu halde, bu sanal kişinin TEMAD İnternet Sitesi Mesaj Panosunu kullanmasına izin vererek, en küçük bir eleştiride bulunan meslektaşına, defalarca niçin hakaret ettirdin, meslektaşlarına hakaret ettirerek camiayı bir birine niçin düşürdün, böldün, parçaladın sorularının yanıtı olamaz.
Sıra geldi Denetleme Kurulu Başkanı’nın denetleme raporunu okumasına. Denetleme Kurulu Başkanı, bilinen "Yapılan incelemeler sonunda, evrakların tam olduğu, bütün defterlerin usulüne uygun tutulduğu görülmüştür" türü sözlerini söyledikten sonra, okuduğu raporu katladı bir kenara koydu, açtı ağzını yumdu gözünü. Denetleme Kurulu Başkanı, değerli sınıf arkadaşım, ak saçlı Sayın Süleyman Kalyoncu'nun ağzından "TEMAD yönetimine tek adam yönetimi hakim oldu. Nedense her yurtdışı gezisine Sayın TEMAD Başkanı ve her defasında yanında aynı isim gidiyordu. Dernek soyuldu; denetleme kurulu başkanı olarak, derneğin soyulduğu benden saklandı, örtbas edilmeye kalkıldı" cümleleri döküldüğü an ile dışarıda Ankara'ya yumurta iriliğinde dolu yağması aynı ana rastladı. O an bence salonda havanın değiştiği, eski yönetimin sallanmaya başladığı andı.
Denetleme Kurulu Üyesi Sayın Cengiz Erten, benimde söyleyeceklerim var deyip söz aldı. "Yapılan denetlemelerde, derneğe ait araçlara kesilen trafik cezalarının dernek bütçesinden ödendiğini gördüm ve bu nedenle şerh koydum. Dikkat ederseniz 2. dönem denetleme raporlarının altında imzam yoktur. Antalya TEMAD'da olan bilinen olaylar üzerine Antalya TEMAD'ın denetlenmesini istedim, Sayın Genel Başkan görevlendirme yapmadı. Balçova TEMAD'ı denetledim, denetleme raporu eline ulaşmamış gibi davrandı" dedi. Özet olarak “TEMAD Genel Başkanı keyfi davranıyordu” demeye getirdi.
Denetlenecek olan TEMAD ve onun bir birimi. Denetlenecek olan kurumun yani TEMAD’ın genel başkanı denetçileri görevlendirme yetkisine sahip. Yani denetleme kurulu kendiliğinden harekete geçemiyor! Bana biraz mantıksız geldi ama, çok eleştirilen tüzük öyle emrediyorsa ona diyecek bir şey yok.
Denetleme raporu üzerine Gelibolu TEMAD Başkanı söz aldı ve " 46 yaşıdayım ve en genç başkan olarak konuşuyorum. Camiamızda sanal ortamda bölünmüşlük almış yürümüş. Gönlüm üç genel başkan adayını el ele birlikte sahnede görmek istedrdi. Yeni emekli olanların ilgisi ne yapılıp edilip TEMAD’a karşı artırılmazsa, üye olmaları sağlanamaz ise, bu salonda şu anda 65 olan yaş ortalamasının gelecek genel kurulda 75 olmasından korkarım" dedi.
Sıra geldi yönetim ve denetim organlarının seçimine. Seçimden önce başkan adaylarına sırayla söz verildi. Şu anda gerçekten başkan adaylarının konuşma sırasını unutmuş durumdayım. Ama, başkan adaylarından Cengiz Erten konuşmasında "Dosya alışverişine değil, eyleme talibiz. Çatışmacı değil uzlaşmacı olacağız. İstanbul'da oturuyorum, seçilirsem Ankara'ya taşınacağım. Teknolojiyi kullanacağız. Yönetmeye değil hizmete talibiz. İntibaklar ve Emekli Sandığı maaş cetvelinin değiştirilmesi üzerinde yoğunlaşacağız" dedi.
İlerleyen dakikalarda TEMAD Genel Başkanı seçilecek olan Sayın Ahmet Keser, divan kurulu üyesi seçilip mikrofonu eline geçirdikten sonra bir daha bırakmayan Divan Kurulu Başkan Yardımcısı tarafından, küçümsemek amacıyla mı, yoksa gerçekten gidişatı gördüğü için mi bilmiyorum, dil sürçmesi de olabilir; konuşma kürsüsüne "Son vuruşunu yapmak üzere" anonsuyla davet edildi.
Sıra artık gündemin yönetim ve denetim kurulu seçimi maddesine gelmişti. Seçimlerde Sayın Mustafa Erol'un başkanlığındaki liste beyaz, Sayın Ahmet Keser'in listesi turuncu, Sayın Cengiz Erten'in lisesi mavi renkteydi.
Seçimlere geçildiğinde uzun süre divan kurulu oy kullanmanın nasıl yapacağına karar veremedi. En sonunda oy kullanacaklar oy kullanma mahalline il il çağrılarak yapılmasında karar kılındı ve oylamaya geçildi. Ben oy kullandığımda, oy kulübesinde kullanılmayan oyların rengine mavi renk hakimdi.
Oylama sonucunu tekrar hatırlarsak:
Yani bir taraf diğerine ezici üstünlükle değil, kılı kılına denilebilecek bir sonuç.
Gelibolu TEMAD’ın genç başkanının gerçekleşmeyen, başkan adaylarının el ele sahneye gelmeleri isteği seçim sonucundan sonra gerçekleşti. Seçimi kazanan ve kaybeden başkan adayları el ele sahneye çıktılar ve böylece, genel kurulun ilk gün çalışmaları da sona ermiş oldu.
Mazeretim nedeniyle ikinci gün genel kurulda bulunamadım. Şu paylaşacaklarımı, ikinci gün genel kurula katılan meslektaşlarımdan dinledim. Birinci gün muhalefetin ihraç edilenlerin bir an önce af edilmesi için verilen ve reddedilen önerisi, ikinci gün öncelikle ve büyük bir istekle eski yönetim mensupları tarafından önergeye dökülmüş, bir önceki günün muhalefeti, ikinci günün iktidar olanlarına ise “verilen öneride mutabıkız” demek düşmüş. Böylece ihraçların affedilmesi oy birliğiyle kabul edilmiş. Eski Genel Başkan da Yeni Genel Başkana “Görev düştüğü takdirde her zaman yardıma hazırım” teklifinde bulunarak çok güzel bir ortam sağlanmış.
Sonuç olarak bu seviyeli genel kurul camiamız lehine artı puan olarak yazılması gereken bir genel kurul olmuştur. Keşke eski TEMAD yönetimi bu kadar eleştiriye meydan vermeden büyüklük gösterip zamanında, “benden buraya kadar” diyebilip kenara çekilebilseydi de bu kucaklaşma daha önce sağlanabilseydi demekten kendimi alamıyorum.
Bana göre bu sonuca, kurumsal kimliği nedeniyle TEMAD tarafından söylenemeyenler burada özgürce söylensin diyerek, sitemiz Emekli Assubaylar Sitesi’ni kuranların, yaşatanların, “Biz TEMAD’a akan dereleriz” sözünü slogan haline getirenlerin katkısı çok büyük. Zaman zaman “Biz internette boşuna haykırıyoruz. Lokalde okey oynayan meslektaşımıza sesimizi duyurmamız mümkün değil. Onları da aramazı katamazsak bazı şeylerin gerçekleşmesi asla mümkün olamaz” diye umutsuzluğa kapılan meslektaşlarım. Bakınız işte oldu. Hepsi değilse bile “değişim şart” diye bu platformlardan haykıran sesimiz en sonunda genel kurul salonun bir bölümünde görevleri sadece oylamada el kaldırıp indirmek olduğu izlenimi veren meslektaşlarımızın bir bölümüne bile ulaştı. Asıl ulaşması gereken daha başka yerlere de eninde sonunda ulaşmaması için hiçbir neden yok.
Sesimizin asıl ulaşması gereken yerlere ulaşıp yankı bulması dileklerimle yeni yönetime başarılar. Sürçü lisan ettikse affola…

Saygıdeğer Meslektaşlarım,
Yıllardır 'ön yargılar sonucu' tahakküme varacak derecede sosyal ve ekonomik haksızlıklara uğrayan assubaylar, buna rağmen orduya ve ülkelerine sadakatini teri, kanı ve canı ile ispat etmiş, kurumuna saygısı gereği “kol kırılır yen içinde kalır” demiş ama, bu kez kanatlarının kırıldığını görmüştür!
Bu haksızlıkları içimize sindiremediğimiz için bu sitede "KRAL ÇIPLAK" diyerek yeni bir mücadele başlattık. Bu mücadelede bize rehberlik ve önderlik yapması gereken TEMAD yönetiminden de mucize beklemedik!
Maddi ve manevi desteğimizi her zaman sunduğumuz bu yönetimden tek isteğimiz; üyelerine saygı içinde şeffaf ve kararlı bir mücadele sürdürmeleriydi. Başarısızlık psikolojisi ile, uzattığımız eli tutmadıkları gibi mesnetsiz karalamalar, hakaretler, hâttâ ahlaksız iftiralarla bile yetinmeyip, eleştirilmelerini engellemek için hukuksuz ihraçlarla bizleri susturmayı denemiştir!
Bugüne kadar bir çok taşın yerinden oynamasını sağlayan çalışmalar yaptık. Bu mücadelenin miladı olan, kamuoyuna ve ilgililere assubayların haksızlıklar karşısında artık susmayacağını deklare eden ve büyük yankı uyandıran Sabah gazetesindeki ilanın metnini Site Yönetimi'miz, maddi desteğini de üyelerimiz sağladı. Bir bayrak yarışı olan mücadelemizde TEMAD yönetiminin bırakın desteğini, engellemelerini gördük. Bu yönetim, kendilerini değil bizleri düşünseydi 9 yılda bir tek başarı elde edemez miydi?
bu başarısız yönetim assubayların temsilcisi olabilir mi?
Şimdi bu yönetimden kurtulmak, TEMAD’ın yeniden yapılanması ve gerçek anlamda bir STK olması için elimize bir fırsat geçmiştir. Bu yönetimin değişmesini hepimiz istiyoruz. Bu şansı kullanamaz isek birliğimiz, mücadelemiz ve TEMAD tüzel kişiliği büyük yara alacaktır!
Bu mücadeleye nacizane olarak 40 yıldır kesintisiz katkı sağlamaya çalışan bir meslektaşınız olarak, bu yönetimin mutlaka değişmesi gerekliliğini ve sonradan mantar gibi ortaya çıkan gruplara itibar edilmemesini öneriyorum. Yönetime, Yeni Oluşum kesintisiz olarak 4 yıldır planları ve programları ile adaydır. Mevcut başarısız yönetimden kurtulmak için tek şansımızdır. Seçilmeleri halinde destekleyeceğiz ve başarılarını alkışlayacağız. Yanlışları halinde ise en acımasız şekilde eleştireceğiz!
“Bektaşi’ye tatması ve fikrini söylemesi için iki şişe şarap getirmişler. Bektaşi birinci şişeden bir yudum almış ve yüzünü ekşiterek 'ikinci şişedeki daha güzel' demiş; orada bulunanlar 'aman erenler, ikinci şişeyi tatmadınız. Nasıl ikinci şişe daha iyi dersiniz?' dediklerinde, 'yahu birinciden daha berbat olacak hali yok ki' “ yanıtını vermiş .
Seçilecek grubun Sn.Mustafa Erol yönetiminden daha başarısız olacaklarını sanmıyorum. Seçimlerin assubaylara hayırlar ve haksızlıklara çözüm getirmesini diliyor, saygılar sunuyorum.

Ekim ayı içinde TEMAD Genel Merkez Yönetim Kurulu ve organlarının seçimi yapılacaktır.
2011 seçimleri sınıfımızın da bir nevi geleceği olacaktır! Veya dağılma sürecinin başlangıcı …
Değerli arkadaşlarım,
Seçimde 8 yıllık başkanlığı döneminde sınıfımıza bir tek kazanım sağlayamayan, antidemokratik ve yasa tanımaz tavırlarıyla üyelerini ihraç eden statüko ve postal zihniyetinden kurtulamayan mevcut yönetimin değiştirilmesi mutlak hedef olmalıdır.
Sayın Mustafa Erol ve ekibi bir dönem daha tekrar seçilir ve yönetimde devam ederlerse nelerin olabileceğini aklıselim arkadaşlarımız görmektedirler. Gerçek bir STK olmanın ilk şartı olan tüzük değişikliği için alınan kararı yok sayanlar, bizlere Genel kurulda çok daha antidemokratik bir yönetim, üye ihraçlarının ve dayatma kararlarına uymayan, itaat etmeyen şube yönetimlerini görevden alınmalarını, şubelerin kapatılmalarının sağlanmasını ve kişisel çıkarları gerçekleştirmek adına genel merkeze biat edecek kişileri yönetimlere yerleştirmeyi gerçekleştirmek için yeni yetkiler istemektedirler…
Hukuk dışı dayatma kararlarına karşı çıkanların ise her şekilde hakarete uğrayacağı, muhtelif platformlarda Assubay onur mücadelesi yapan; tek istekleri adalet, eşitlik ve insan onuruna saygı isteği olan Assubay sevdalısı yürekler ise muhalif, bozguncu diye damgalanarak, bugüne kadar antidemokratik keyfi kararlarla yaptıkları hadlerinin bildirilmesi uygulamalarının daha da artacağı açıkça görülmektedir.
Peki mevcut yönetimden kurtulma olasılığı var mıdır, varsa nasıl olacaktır ?..
Bunun çözüm yolu mevcut yönetime karşı aday olabilecek muhtemel kişi ve grupların hiçbir koşula bağlı olmayan “güç birliği” yapmalarından geçiyor…
Aday olan kişi ve gruplar şayet;
Benzeri ayrılıkların derdine düşerlerse asla “güç birliği” olamaz, olmayınca de herkes “benim” dedikleri ile baş başa kalır ve “benim” sözleri mevcut yönetimin ekmeğine yağ olarak sürülmüş olur…
Bunun sonuçlarını delege seçimlerinde gördük. Muhaliflerin toplam oyları genel merkez oylarından fazla olmasına rağmen delege seçimi genel merkeze adeta altın tepside sunulmuştur…
Mevcut yönetimin seçimi yeniden kazanma umudu bu “güç birliği”nin olamayacağı beklentisidir…
Gruplar “güç birliği”ni sağlayamazsa ne olur?
Mevcut yönetim tekrar seçilir. Sn.Mustafa Erol da üçüncü defa (olağanüstü ile 4.) seçilmenin gücünü “ben ne yaparsam yapayım, şubelerim ve delegelerim beni destekliyor” diyerek her alanda uyguladığı keyfi, antidemokratik uygulamalarını şiddetle ve artırarak sürdürür…
“Güç birliği” yapmayanlar ise yönetimi altın tepsi içinde mevcut yönetime sunarlar. Sorumluluğunun gereğini yapmayanlar bedelini de öderler, faturası ise tüm sınıfımıza çıkacaktır...
Peki bu “güç birliği” sağlanamaz mı?
Aday olan kişi ve grupların ;
Ortak paydası olmalıdır…
Gruplar bunları yeterli görüp seçime giderlerse kazanmak için olası bir umut da belirebilir. Alınacak sonuç da grupların tek başlarına alacağı sonuçlardan daha fazla bir başarı oranına ulaşır. Şayet seçilirlerse paydalar doğrultusunda hareket edilerek uyumlu bir yönetim oluşturabilirler. Seçilemeseler bile “güç birliği”nin faydaları seçilen yönetimin üzerinde görevini yapması doğrultusunda baskı unsuru olarak görmesine neden olabilecek ve ileriki seçimler için de çok önceden başlanılacak planlı, programlı çalışmalarla umut olacaktır…
2008 seçimleri öncesinde de “güç birliği” kararı alınmış, daha sonra ise birleşme esnasında alınan kararlara çarşaf liste dışında kalan bazı kesimlerce saygı duyulmamış ve sınıfımıza umut veremedikleri için mevcut yönetim kerhen verilen oylarla tekrar seçilmişti.
Bu kez “güç birliği” için hayli güçlü ve zorunlu nedenler var.
8 yıllık başarısız yönetimlerin en büyük sorumlusu olan Sn.Mustafa Erol’un başkanı olduğu donanımsız yönetim kadrolarından sınıfımıza bir yarar gelmediği için gelecekte de bir fayda gelmeyeceği açıkça görülmektedir. Mevcut yönetim yıllardır,anayasal haklarımızı aramaya seyirci kalarak sınıfımızın büyük bir kesiminin geri dönülemeyecek bir şekilde açlık sınırında yaşamaya mahkum edilmesinin baş sorumlularındandır.
Seçime tek başlarına girecek kişi ve grupların bu gerçekleri görmemesi, görüp de önemsememesinin sınıfına bedeli çok ağır olacak ve tüm gruplar sorumluluk altında olduğundan vebal altına gireceğidir.
“Güç birliği” için ilk adımın kime düştüğü çok da önemli değil, seçime aday gruplar Ankara’da olduğu için kendilerini biliyorlar. Geçmişte birleşilemediği için bu yanlış yapıldı, bedel ödendi ve boşa giden yıllarla beraber,mevcut yönetimce kişisel hesaplar ön plana çıkarılmış seçilmek için gösterdikleri gayreti sorunlarımız için göstermediklerinden somut hiçbir başarı elde edilememiştir.
Seçime henüz vakit varken mevcut yönetime karşı aday olan kişi ve gruplara dayanışma için son çağrımdır…
Saygılarımla.
İnanış ve görüşlere yönelik zihni değişim aile ve çevre temelli olsa da esas olarak eğitim kurumunda başlar…
Meslek seçimi ile baş başa kalan gencin, kararını verip bir mesleğe aday olarak eğitim kurumunda başlayan zihinsel değişimi hayatının geriye kalanını etki altına alabilmekte...
Genç insanın eğitim kurumunda aldığı mesleki eğitimin yanı sıra eğiticilerce öğretilen bir camiaya, mesleğe mensubiyet, aidiyet duygusu öğrencinin ilerde çalışacağı topluluğu kavrayıcı olarak verilmesi halinde aynı zamanda ilerde olması muhtemel bir toplumsal ayrılığın, çatışmasının başlangıcı da yapılmış olabilmekte... Bir öğrenci eğitim kurumundan aldığı kavramlarla (nosyon) mensubu olduğu kurumun diğer çalışanlarını kavrayıcı yetiştirilebildiği gibi tam tersi, mensubu olduğu kurumun diğer meslek sahiplerine bir nevi ırkçı, faşizan, ondan olmayanı kabul etmeme, faydalandığı halde faydasız ve aşağılık bir varlık olarak görme şeklinde kurumuna ve dolayısıyla toplumuna fayda vermeyen tutumlar da sergileyebilmekte…
Kişi olumsuz davranışlarıyla ya fevri ya da bir kurumsal politikayı sürdürebilmekte… Mensubu olduğu kurumun çalışanına karşı beslemiş olduğu olumsuz duygu ve düşüncelerin ardında toplumun genelini de etki altına alma düşüncesi, belki de bu yola topluma etki edebilme isteği de ihtimal dâhilinde tutulabilmekte…
Öz kültüründen, toplum biliminden uzak ve yapılan yapıcı eleştirilere kulak tıkayan kurumlardan yetişen bireyler en nihayetinde katı bir zihniyete de sahip olabilmekte…
Eğitim kurumundan ayrılıp işe başlayan genç bir hızla teoriyi pratiğe dökmeye çalışırken pratiğin hiç de öyle olmadığını yaşayarak öğrense de; belli bir süre içindeki teorik bilgileri saklamak durumunda da kalabiliyor… Bir nevi teoriyi uyutmak durumunda kalırken başlıyor teorimi nasıl pratiğe yorumlarım çalışmasına… İç çatışmalarla, ruhunda esen fırtınalarla geçen bu yorumlama neticesinde öğrendikleriyle ya iyi bir saha teorismeni oluyor ya da pratiğin daha uygun olduğuna karar vererek saha ile uyum içinde ilerliyor…
Teoriyi saha ile uyumlu hale getirebilme veya sahayı teorilerin öğretildiği öğretim kurumlarına yansıtarak bilgileri çağa uygun hale getirebilme isteğine ve özgüvenine sahip olan ise lider yapılı olarak çalışma arkadaşları arasından fark yaratabiliyor ki kurumsal ve dolayısıyla toplumsal gelişmeye de böylelikle katkı yapılabiliyor…
Osmanlı Devleti’nin Batılılaşma çalışmaları kapsamında ileri düzeyde eğitim kurumlarının Batı’dan getirtilen eğiticilere kurdurulması, eğitimlerinin Batılılarca verilmesi iyi yönlerinin yanı sıra ezberci, öğretilenin dışına çıkılamayan, katı kuralcı bireylerin oluşmasına sebep olması nedeniyle devlete faydasından çok zararı olmuştur diyebiliriz… Ezberle yetişen insanın öğrendiklerini yorumlayarak toplumla buluşturamaması neticesinde toplumdan kopan sözde eğitimli insanın belli bir süre sonra içe dönerek bulunduğu yeri korumak adına tabanı olmayan tutumlara girişmesi toplumun da kendisini geliştirmesiyle birlikte bir toplumsal çatışmayı da beraberinde getirebilmekte…
Katı, toplumdan uzak, menfaatçi, insanın fikri gelişimini engelleyen, insan kullanmayı amaç edinen, paylaşımcılıktan uzak, rahatına düşkün, adaleti kendi üstünlüğünde gören, ben yaptım oldu şeklinde düşünen zihniyet sahiplerinin kendiliğinden toplumun sesine kulak vermesi, çağı yorumlayarak toplumla kucaklaşması beklenebilir mi?
Değişmeyen tek şey değişim…
Eğer sen kirliysen arkadaş her şeyi yaparsın. Sen kirini sağa sola da bulaştırırsın, kirletirsin!
Bir zamanlar temiz eller operasyonları yapılırdı. Rüşvetçilere, vurgunculara, halkın genel sağlığıyla oynayanlara televizyon yapımcısı Uğur Dündar suçüstü yapardı. Bizler de bu programlardan sonra herkesin ayağını denk alacağını düşünür aynı simitçiden, aynı dönerciden karnımızı doyurur dururduk. Sonra o programların izlenme oranı düşmüş olacak ki yayından yavaş yavaş çekildiler. Hoş, Avrasya gemisine, kameramanların hilesine sığınarak, havadan iniyormuş süsü vererek halkı kandıran bu tür programcıların esas amacının reyting olduğunu sonradan anlamıştık.
Ülke olarak ne kadar kirliydik!.. Bu kir ne kadar bulaştı hepimize!.. Bir cumhurbaşkanımızın “Dün dündür bugün bugün” , diğerinin ise “ben zengin severim.” Demesi balığın ne kadar baştan koktuğunu gösteriyor. Bir Başbakanımızın yurt dışında kumarhanelerde yumruklanması, diğerinin Kaddafi’nin çadırında azarlanması, bir başkasının da ilgisizliğini belli eden gaflarının ayyuka çıkması bizi sadece magazin olarak güldürdü. Yani ağlanacak halimize gülüyorduk. Sonra final yapar gibi elini kolunu sallayamayacak derecede hasta olan bir başbakan tarafından yönetilmeye ses çıkaramadık.
Sorunu biliyorduk ve çözümü bulmuştuk. Liberaller gelip toplumu düzeltecek idi. Böylece krizler ülkesi olmayacak idik. Artık kirliliği arz taleple yıkıyoruz. Soğuktan donanı buzla ovdukları gibi… Liberal Başbakan basından hiç tepki almayan yüz yılın gafını yaptı. “Ülkemizde yüz bin Ermeni kaçak çalışıyor. İstersek yarın kapının dışına koyarız.” Kendisine “One minut” demesi gerekenler o sırada parti binalarında yatak fantazisi yapıyorlardı. Bu sırada başbakan azı almış gidiyordu. Yargıyı kendine bağlı görüyor ve fırça atıyordu. Polis ve imamlara padişahın hassa ordusu muamelesi yapıyordu. Basın özgürlüğünü eleştirenleri yerli yabancı demeden azarlıyordu. Tıpkı Kaddafi gibi… Tıpkı Ahmedinecad gibi… Tıpkı Hügo Chavez gibi…
Ellerinde kılıç yerine keser tutan askerler zaman zaman sahneye girip semirirlerdi. Ülkenin anayasal vasiyetli sahibi, turnusol kağıdıyla ölçülmüş en vatansever insanları olmanın dayanılmaz hafifliği vardı üstlerinde. Ancak muhafazakar liberaller çok acıkmıştı. Onların araya girmesine ve oyuna dahil olmasına müsaade etmediler bu kez. Ayrıca yılların birikimi olan bilinçaltılaşmış bir öfkeleri de var idi. Biz gazete sayfalarında onların didişmesini okurken, mührün Süleyman’ın elinde olduğunu gören rütbe avcılarının saf değiştirmesi zor olmuyordu.
Artık patronlar ve müteahhitler de yeni duruşlarını sergiliyorlardı. İhale ve hak edişler bir tarafa göz yine fakirin ekmeğine dikilmişti. Artık herkese asgari ücret, köle gibi çalışma koşulları. Beğenmezsen kapıda bekleyen binlerce insan parmakla işaret ediliyor. Kirliliğin globalleştiği, şifrelerinin yapıldığı günler yaşıyoruz. Kim bilir geçtiğimiz yıllarda kaç kişi hiç hak etmediği halde üniversiteyi, liseyi, mesleği, tazminatı, iltifatı aldı şifreli yolsuzluk sayesinde. Kapsama alanı genişlemiş bir vurgunculuk almış başını gidiyor. Bankalar, GSM şirketleri alenen halkı soyuyor. Sabit ücret iadeleri sadece itiraz edene iade ediliyor. Hukukçular üç maymunu oynuyor. Timur’un filleri arttıkça artıyor.
Parsa büyümüş, iştah kabarmış. Arttıkça artıyor. Benim bir sözüm Yunus Emre’nin ağzından sözüm ona muhafazakar liberallere…
Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.
Sen halkı temsil etme görevinde iken onu sömüren vicdan hırsızı; yalnız değilsin ve her ülkede varsın. Cennet ve Cehennem de belki senin için lazım oldukça kullandığın kapitalist masaldır. Kapı arkasında asılı duran seccaden, aslında bencil bir umut taciri olduğunu ne kadar betimliyor. Rahat ol ve heyecanlanma. Çünkü biz gazete sayfalarında sizleri fotoroman gibi okuyoruz. Yüzde yüz kontrolünüz altındayız. Ellerimizdeki kirler gazete mürekkebinin bulaşığı gibi görünse de aslında sizin bize bulaştırdığınız kirler. Ve biz birazdan gidip o kirleri birbirimize süreceğiz, sizi çoğaltacağız tıpkı transformers gibi…
Seçilerek veya atanılarak sürdürülmekte olunan, başlanan bir görevi bırakma eylemi, istifa…
Gönüllülükle, kendiliğinden istifa: Kişinin kendi rızasıyla, bulunduğu, işgal ettiği konumu terk etmesi. Dünya üzerinde, eşine ender rastlanan bir istifa şekli…
İstifaya zorlanma: Kişinin seçilmesine katkı yapmış olan grubun, gidişattan memnun kalmayarak, seçtiklerinden desteğini çekerek, boşlukta kalan seçilmişin, istemeyerek de olsa işgal ettiği yeri bırakması… Bunun için, organize olmuş bir grubun olması gerekli… Bu durum, demokrasiyi özümsemiş, kavramış, kaderini elinde bulundurmaya devam eden topluluklarca sıkça kullanılabilmekte… İlerleyen dönemde, işleri yürütemeyeceğini anlayan kişi veya kişilerin kendiliğinden istifa edebilmesine yönelik bir kültür oluşturmada etkili bir yöntem…
Bir Saddam geldi geçti, dünyadan… Olacakları kestirip, gerekli düzenlemeleri yapabilseydi, tedbirleri alabilseydi muhtemelen şimdi hayatta olacaktı… Asılan belki de benzeriydi, belki de hayattadır, bunu da bilemiyoruz… Fakat Irak’ta olanlar nedeniyle, iki milyonun üzerinde insanın öldüğü bir gerçek…
Gelişen, değişen dünya ile birlikte, değişimi yönetebilseydi, Mısır'ı otuz yıl idare etmiş olan Mübarek ülkesini terk etmek zorunda kalır mıydı?
Her iki lider de, dünyadaki gelişimleri kontrol edemeyecek derecede kendilerini geliştiremediklerinden olsa gerek, halklarına büyük zararlar verme pahasına, zihniyetlerinden ödün vermemelerinin, sonuçlarını yaşadılar…
Kişi, istem dışı, mecburiyet karşısında seçmiş olduğu bir işi, iş koşullarının, yasal düzenlemelerinin oluşmasıyla istifa ederek bırakabilmekte… Bunun için yıllarca bekleyebiliyor…
Bir de, bir topluluğun, grubun iş, istek ve arzularını “biz çözeriz” diyerek, çözmeye aday olarak, seçimle gelinip, ilerleyen zaman içinde “izledikleri yöntemlerin” çözüm sağlayamaması üzerine, beklentileri olan insanların, biran evvel yeni yollar denemelerini sağlamak üzere, eyleme dönüşen istifa şekli vardır…
Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD)nin son seçimlerinde gerek TEMAD adaylarınca, gerekse MSB’ce verilen sözler, gerçekleşemeden nihayete erildi…
Assubaylar halen tazminata kavuşamadı, derece ve kademesi emsallerinden düşük tutulmakta, tek kişilik ceza sistemi devam ediyor, yüksek okul düzeyine geçilmesine rağmen, özlük hakları subaylarda olduğu gibi emeklilerine yansıtılmadı, önü kesilmiş yüksek lisans sistemi ile nöbet tutmayı altı yıl daha uzatan düzenlemelerin dışında hiçbir düzenleme yapılmadı…
Gelinen noktada as(t)subay toplumunun değiştiği muhakkaktır. Bu değişimin hangi koşullara rağmen gerçekleştiğinden ziyade; değişimin gelişim yönünde olması toplumumuz için büyük bir kazanımdır… Gelişimi sayesindedir ki, en ağır sorunlarla, adaletsizlik sorunuyla baş başa kalmalarına rağmen, sorunlarını her zaman olduğu üzere, medeni bir şekilde dile getirmeye devam etmektedirler… Ve böyle de devam edeceği görülmektedir… Fakat bu medeni durumun, muhatapları tarafından ne derece samimiyetle değerlendirildiği büyük önem kazanmaktadır…
Dünya’nın ayaklanmalarla çalkalandığı, ülke güvenliklerinin önem kazandığı bir dönemde; çözüm yerlerinin, as(t)subayları baş başa bıraktıkları çözümsüzlüklerden uzun vadeli beklentileri nelerdir? Bunlara kafa yorulup, dikkatle üzerinde durulması gereklidir!
Dünya üzerinde yapılmak istenen değişimlere ait projelerin açıkça duyurulmakta olduğu bir dönemden geçtiğimiz bir gerçektir!
Peki, istenen değişimler, neden alenen duyurulmakta ve yapılmakta? Toplumların değerlerini, inanç sistemlerini yerle bir etmek için, yoksul ve eğitimsiz bırakılan halklara uyguladıkları yöntemler nelerdir? Dünya üzerinde yayılmış olan değişimcilerin, hedeflerini gerçekleştirmek için yapamayacakları bir şey var mı?
Onlar, insanlara güya “rüyalarında gördükleri” soruları dağıtıp, bir genç insanı ömür boyu haksız kazanca mahkûm etmenin yanı sıra, o genci korkuya dayalı minnet duygularıyla, kendilerine bağlamakta hiçbir sakınca görmemekteler…
Yine onlar, bir milletin en kutsal değerlerini, en üst düzeyde, danışıklı dövüş halinde, elbirliği ile “neden-sonuç” ilişkisi içinde olarak, siyasi anlamda ayaklar altına alabilmekteler…
Amaçları için suni gündemler yaratmak, bir ülkede yaşayan insanların “açlık, yoksulluk” gibi gerçek gündemini yerle bir edecek ve en gerekli anda, diğerlerinin aleyhine, yandaşı için avantaj sağlatmak onların işi…
Bir kurumu ayaklar altına veren ile onu ayaklar altına almak için çalışanın aynı yerden beslenebilmekte olduğu çoğu kez iş işten geçtikten sonra tarihi belgelerden, analizlerden anlaşılabilmekte… Anlaşıldığında ise, değişimin üzerinden yıllar geçmiş olmakta…
Hal böyleyken, yıllardır dile getirilmekte olan as(t)subay sorununun çözümsüzlüğünün sürdürülmesinden bir beklentilerinin olmaması, düşünülebilir mi? Düşünmek gerekli…
Bu anlamda, konunun hassasiyetliğinin bilinci içerisinde olmaya devam ederek, haksızlıkların önüne geçilmesi için izlenecek yöntem, yol büyük önem kazanmaktadır…
Dünya siyasi gündeminin hızla değiştiği bir dönemde, üstelik de ülke güvenliğini sağlamakla görevli insanların emeklilerinin sorunlarını toplumun gündeminde yer tutacak, ses getirecek şekilde, dile getirmesi için izlenecek yol nasıl olmalıdır?
Toplumun sorunlarını çözmekle yükümlü olan ve bu anlamda sorumluluk alan kişiler, dile getirdikleri sorunları, adaletsizlikleri tekrar gözden geçirerek, sorunları tanımlamalı; sorun olarak dile getirdiklerinin gerçekten de bir sorun olup olmadığına karar vermeleri gerekli.
Sonuç, sorun yoktur, fantezi olsun diye dile getirilmişti, deniliyorsa, sorun yok demektir (!).
Eğer, sorun vardır, deniliyor ve çözülmesinin gerekliliğine inanılıyorsa; her şeyin farkında olarak, donanımlı olarak, günün siyasi koşullarına uygun şekilde yola çıkılarak, gündem oluşturmak ve sonuna kadar işin takipçisi olmak gereklidir…
Yazımızı Atatürk’ün meselelere bakışı ile bitirelim:“İlim ve özellikle sosyal bilimler dalındaki işlerde ben emir vermem. Bu alanda isterim ki beni bilim adamları aydınlatsınlar. Onun için siz kendi ilminize, irfanınıza güveniyorsanız, bana söyleyiniz, sosyal ilimlerin güzel ( yapıcı ) yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.
Ben manevi miras olarak hiç bir ayet ve hiç bir dogma, hiç bir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen erimediğimizi, fakat asla taviz ( ödün ) vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek olan hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur. Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Beden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mivher ( eksen ) üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.
Hiçbir hükmü kendi bilginize ve inanınıza vurmadan, filân veya falan Avrupalı muharrir söylemiş diye hemen benimsemeyiniz. Onların hele biz Türkler, bizim dilimiz ve tarihimiz üzerindeki hükümleri çok kere yanlış bellenmiş esaslara dayandığını görüyorsunuz.
Her yeni işten kendinden eskisini beğenmeyecek kadar yükselirse o zaman, ancak o zaman gelecek nesiller birbirinden kademe kademe yüksek seviyede bir yükselme grafiği meydana getirebilir ki, insanlığın ilerlemesinin amacı budur. ( 1918 ) Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK”
T
oplumdan bahsedilince, toplumla ilgili olarak: “Toplumun hareket tarzı, yaşam şekli, davranış şekli, adetleri, inançları, adalet anlayışı, bilinç durumu, kurumları, örgütlenme durumu, iktisadi ve siyasi sistemlerinin yapısı ve bu sistemler içerisinde yaşayan bireyler…” akla geliyor…
Toplumun geneliyle ilgili, toplu yaşamı düzenleyen, düzeni sağlayan kurallar, kültür, toplumla birlikte, toplum hangi yöne gidiyorsa-götürülüyorsa, onlar da o yöne doğru değişerek yoluna devam etmekte… Topluma yerleşen ileri veya geri yöndeki her yeni değişim, meydana getirilmek istenen değişimi hızlandıran bir etki yapmakta…
Değişimin, toplumun bir önceki durumuna göre daha çağdaş yaşamı destekleyen bir “gelişme” olabileceği gibi; “geriye gidiş” şeklinde de olabileceği toplum bilimcilerce kabul edilmekte… Toplumdaki değişime dair söz konusu durumun gözle görünür bir gerçek olduğu, kimi ülkelerin bugünkü durumları ile geçmişi karşılaştırıldığında fark edilebilmekte… Yani, “hızla ilerleyen zaman ile birlikte, toplum da gelişme yolunda ilerliyor” diye bir şey söz konusu olamamakta… Keşke, zamanın ilerlemesine bağlı olarak “değişim” sürekli olarak “gelişim” yönünde ilerleyerek yoluna devam edebilseydi! İşte o zaman, kimse, Atatürk sayesinde kazanmış olduğu namusu olan oyunu inanç sömürüsüne, pakete, paraya değişmez; bugün oyunu satın alanın ilerde ona neler yapabileceğini tahmin edebilirdi…
"Toplumlar kendi yönlerini, kaderlerini kendileri çizer" denilse de, günümüzde bu durum göründüğü kadar kolay mı?Özellikle de gelişmemiş, açlık seviyesinde bir gelir ile yaşatılan, üretimi düşük, sanayide, sağlıkta, güvenlikte dışa bağımlı tutulan, işsizlik oranının yüksek olduğu örgütsüz toplumlar üzerindeki yabancı etkiler, hissettirmeden toplumu yabancının çıkarları doğrultusunda değiştirmekte ve meydana getirilen değişimler basın ve yayın yolu ile topluma “ilerleme” olarak sunulabilmekte…
Bir toplumu kendi menfaatlerine uygun olarak değiştirmeye çalışan dış etki sahibi ülke, değişimi sağlamak için; kendilerini geliştirmek üzere ülkelerine gelen gelişmemiş ülkenin devlet görevlilerini etkilemenin, yanlarına çekmeye çalışmanın yanı sıra; değişimi gerçekleştirecekleri toplumun hassasiyetliklerine göre meydana getirip tanınmasını sağlamış oldukları liderlerini en verimli olacakları konumda, şekilde bulundurarak onları değişim yönünde kullanabilmekteler…
Bugün, çalkantı halinde olan ülkelere baktığımızda ülke içinde etkili olanların dışında; sürgünde, acılar çektiği belirtilen ve duyguları istismar edebilen, toplumu uzaktan yönetebilen liderlere rast gelinmesi bir tesadüf müdür? Veya çok büyük maddi ve manevi zararlara sebep olmuş, insana acılar yaşatmış kişilerin hapisten örgüt yönetmeleri, pazarlık etmeleri normal bir şey midir?
Dış etkiler, gücünü, güçsüz, örgütsüz, bilinçsiz toplumlar üzerinde daha çok hissettirmekte!…Toplumun özüne sadık kalarak, değişimini gelişim yönünde devam ettirebilmesi için, toplum olarak kalabilmesi için, gerekli olan bilincin, birlikteliğin sağlanmış olması gerekli! Bunların sağlanamamış olması, aynı zamanda bilimde, eğitimde, sanayide, politikada, güvenlikte dış etkiye açık olmak, demek.
Hal böyleyken, eğer bir yerde, her şeye rağmen, yani bütün arzulara rağmen birlik ve beraberlik sağlanamıyorsa, temellerine bakılması gerekiyor! Beraber hareket etmeye engel olan “her türlü husus” belirlenerek açık yüreklilikle üstesinden gelinmesi, birlik ve beraberliği de beraberinde getirecektir…
Toplum olarak, meslek grupları olarak, bireyler olarak başta ulusal değerlere sahip çıkmak, kaderini elinde bulundurmak, hakkını, hukukunu korumak, onurlu, saygılı, saygın bir şekilde yaşamak için kararlılıkla örgütlenmek şart, derken 21.yy.dayız ve halen faydası belli olan bir konuda “örgütlenmeliyiz” diyoruz! Avrupa’daki örgütlenmelere dair yazılara, hikâyelere, olaylara bakınca, bu halimizle en az bir asır geriden gidiyoruz!…
Biz geriden giderken, toplumu ve dolayısıyla bulunulan coğrafyayı değiştirmek, şekillendirmek uğruna; elde edilen gücü korumak adına, Atatürk’ün en önemli prensipleri bile, el birliği ile alel acele, gece-gündüz demeden mesai harcanarak ayaklar altına alınabilmekte…
Bu durumda, toplumu birleştirecek, dış etkilere karşı bir yumruk gibi güçlü kılacak, bağımsız kılacak, ulusal kurtuluş savaşı ile elde edilen kazanımları sağlamlaştıracak, Türk toplumunu çağdaş hedeflere ulaştıracak, toplumun faydasına ilişkin Atatürk’ün gösterdiği hedeflere ulaşmak ana hedef olmalı.
Ve sonuçta,Kurumsallaşmış, üye sayısı yüksek, güçlü örgütlerin olduğu bir ülkede; icabında dünya siyasetiyle bağlantılı olarak, etki eden ülke menfaatine olabilen yönetimsel dış etkiler azalacak, eskisi gibi yönetimsel sürprizlerle karşılaşılamayacak; kurumların başındakiler görevlerinin dışına çıkamayacak, kurumlarının çağa uygun hale gelmesiyle ilgilenecek, sipariş, danışıklı dövüş işlere girişilemeyecek ve böylece hak, hukuk öne çıkacak; siyaset kavga-gerginlik yeril olmaktan çıkıp topluma rehber, fikir, proje üretim ve uygulama yeri olabilecek…