×

Uyarı

JUser: :_load: Unable to load user with ID: 932

 Aldatanlar Ülkesinin Aldatılmaya Doymayan Askeri; Asubaylar 6-8

 

 

Merdivenleri üçer beşer indiğimiz biz emekli asubayların şu âhir ömründe

Gündelik yaşantımıza güzellik serpen, renk katan, tat veren şeyler vardır!

Kimi zamân bir mekân, kimi zamân bir yiyecek, kimi zamân da sohbetdir, bunlar!

Kısmetimizde var ise hani! Bâzen de üçü birden çıkıverir yolumuza…

 

2019 senesinin birinci ayı; günlerden, Perşembe 17…

O gün, işde tam da böyle üçü bir yerde buluşdurdu, üçümüzü;

Adalet Arayan, İnsiyatif ve Eski Tüfek.

Tatlı bir mekân, bir kap tatlı sütlaç ve bol bol tatlı sohbet….

O gün orada sâdece kahvelerimiz acı idi…

 

İlk fırsatda buluşmak üzere üçümüz de aylar evvelinden kavilleşmiş idik!

Kıymetli meslekdaşlarım Mehmet ÖZTÜRK ve Levent ULUCAN ile Sıhhiye’de,

Ankara’nın o günkü dudak çatlatan soğuğuna inat, sıcak bir mekânda buluşduk!

 

Kısa bir hoşbeş fasılından sonra konumuz malûm, yerlerde sürünen astsubaylık idi…

Sohbetin koyulaşdığı anlarda, tarçınlı sütlaçlarımızı kaşıklar iken de konumuz, gene astsubaylık idi.

Su gibi bir lahzada akıp giden dört buçuk saatin sonunda kalkmaya karar verdiğimiz anda da

Konumuz gene aynı idi…

 

Üçümüz için de çok faydalı bir buluşma olduğu tesbitine itiraz edenimiz olmadı.

Tekrar buluşmak konusunda da sözleşdik!

Buluşmanın sonunda zihnimizde kalan, birbirimizden aldığımız ilhâm ve ışıltılı fikirler idi…

 

O tatlı günden elimizde kalan ise

Sohbetimizin şâhidi olan şu biricik resim! 

Asubay Tefrikası 6_8, Ulus Hatırası_  Eski Tüfek Şükrü IRBIKTeşekkür ederim, İnsiyatif Levent ULUCAN;

Yeri ve zamânı geldiğinde insiyatifi ele alırsınız inşallah!

 

 

Teşekkür ederim, Adalet Arayan Mehmet ÖZTÜRK;

Aradığınız adâleti tezelden bulmanızı temenni ederim!..

 

 

 

 

*  *  *  *  *

 

 

 

Subaylığa nakil edilmek şartı” ile 1951 senesinde

Başbakan Adnan MENDERES’in 5802 sayılı kânun ile teşkil etdiği “astsubay” dedikleri askerlerin

Sicilen subaylığa terfi” etdirilmesi konusunda Genelkurmay Başkanlarımızın;

 

Asubay Tefrikası 6 5

  • Hem Başbakan Adnan MENDERES’i

 

  • Hem TBMM’yi

 

  • Hem de “astsubay” dedikleri biz köle askerleri nasıl kandırdığını,

 

Belgeleri ile isbat etdik!..

 

 

 

*  *  *  *  *

 

 

Tertipledikleri 926 sayılı darbe kânunu ile 27 Mayıs’ın karanlık suratlı darbeci subaylarınınAsubay Tefrikası 6 6

Astsubay dedikleri biz köle askerlerin “tahsilen subaylığa terfi” hakkını

1967 senesinde TBMM’de nasıl da hâince gasp etdiğini belgeleri ile isbat etdik!

 

 

*  *  *  *  *

 

 

Kara Ordumuzun “Gedikli Erbaş” ismini verdiği köle askerlere;Asubay Tefrikası 6 7

1910 senesinde Padişah Sultan Mahmud Reşad’ın

Ve dahi

1927 senesinde ise Kurucu Reisicumhur ATATÜRK’ün verdiği,

İhtiyât zâbitliği ve ihtiyât askerî memurluğuna nakil hakkını

5619 sayılı kânun ile 1950 senesinde,

Kimlerin ve nasıl gasp etdiğini de belgeler ile ilk defâ olmak üzere teşhir etdik!..

  

 

 

*  *  *  *  *

 

 

 

 

Kıymetli vatandaşlarım ve muhterem asubay meslekdaşlarım;

 

Şu an okuduğunuz bu makâle, bugüne kadar yazdığım en uzun ilk ve tek makâledir.

 

Sizler, benim bu en uzun makâlemi okur iken

 

İzin verir iseniz şâyet, ben Eski Tüfek de;

 

  • Hem sizlerin sabrını son kez zorlayacağım

 

  • Hem de evvel Allah,

 

Beyaz subayların biz bahriyeli asubaylara yapdığı ihânetin kapalı kapılarının kilitlerini tek tek kıracağım!..

 

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Deniz astsubaylığı hakkında yazdığı târihce kitaplarında Deniz Kuvvetleri Komutanlığının, “bahriye gedikli zâbitliğini” adeta yok sayması ve unutdurmaya çalışması,

Genelkurmay Başkanlığı ve Türk Dil Kurumu’nun da “gedikli zâbit ve gedikli subay” tâbirâtını neşretdiği sözlüklerden bile kazıyıp atmasının asıl sebebi de

Astsubayların “gedikli zâbit” olmak hakkını gündeme getirmesini engellemeye yönelik sinsi ve ahlâksız bir teşebbüsdür.

Bugün, “subay ile er arasına” çivilenmiş; “muvazzaf” ve “müebbet” köleliğe mahkûm edilmiş bir asker sınıfı olan “deniz astsubaylığının”,

105 sene evvel “gedikli zabitliğe” dikey geçiş için teşkil edilmiş “mükellef ve muvakkat” bir “zâbit” sınıfı olduğunu anladığımda, vallahi benim bile gözlerim yuvasından uğradı!..

 

*  *  *  *  *

 

Astsubaylık" hakkında bugüne kadar neşretdiği târihce kitaplarında Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız,

Bahriye “gedikli zâbit” sınıfını;

Zâbit” sınıfından hep ayrı tutmuş

Ve dahi

1914 sene ve 172 sayılı kânuna göre gene “gedikli zâbit” sınıfına dâhil olarak teşkil edilen “küçük zâbit” sınıfına yamamış.

Fakat,

Kânunlarda “bahriye gedikli zâbitliğin” aslında “zâbit” sınıfına dâhil olduğu çok açık bir şekilde ifâde edilmiş. Aynı durum “gedikli zâbit” olmak için Bahriye Efrâd-ı Cedide (Acemi Er) Mektebi’nde okuyan “Gemici ve Makine Çırak” talebeleri için de söz konusu. İlgili kânunlar, bu talebelerin de “zâbit” sınıfına dâhil olduğunu sarahâten tesbit etmiş. Makâlemizin bu kısımında resimlerini gösdereceğimiz kânunlar ile de sâbit olduğu üzere, bu hakikâti isbat edeceğiz, evvel Allah.

Bahriye gedikli zâbit sınıfı hakkındaki bütün hakikâtleri bugün burada ortaya çıkardıkdan sonra inşallah,

Deniz Astsubaylığının târihini yeniden yazmaya mecbur kalacağız.

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası’nın 6’ncı bölüm, 8’inci kısmını teşkil edecek bu makâlemizde;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bahriyeli subaylarımızın “bahriye gedikli zâbit” sınıfı üzerinde yapdığı kalleş “ameliyâtı” anlayabilmek için

Bugüne kadar yalan-yanlış anlatılan “bahriye gedikli zâbit” sınıfını

Dünyânın çeşitli devlet ordularındaki “bahriye gedikli zâbit” sınıfı ile mukayese ederek tafsilâtlı olarak anlatmamız gerekecek!

Bunun için “bahriye gedikli zâbit” sınıfının evvelâ bugünkü yeri ve durumunu anlatacağız.

Akabinde de bugüne kadar geçirdiği “ameliyât” silsilesini görmek için de

Bugünden geriye doğru olacak şekilde bilgiler vereceğiz, inşallah.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

 İlk Türk Ordusu Nasıl İdi?

 

Kendi icâd etdiği “çavuş oku” ile babası Teoman Han’ı M.Ö. 209 senesinde öldüren Mete Han,

Asya Hun Devletinin Kağanı oldu…

Babasından devraldığı devleti,

18 milyon kilometre murabbalık çok geniş bir coğrafyada büyütdü,

Büyük Hun Devletini kurdu,

Ve dahi

Dönemin en büyük devleti olan Çin’i haraca bağladı…

 

Büyük Hun Devleti Kağanı Mete Han ordusunun askerlerini;

  • 10, 100, 1.000 ve 10.000’lik bölükler hâlinde teşkil etdi,

  • Bu bölüklerin başına da onbaşı, yüzbaşı, binbaşı ve tümenbaşı rütbesinde askerler tayin etdi.

 

Bu bilgiden rahatça anlaşılacağı üzere,

Mete Han ordusunu tek sınıf olarak teşkil etdi.

35 senelik hanlığı döneminde dünyânın bugüne kadar gelmiş geçmiş en büyük devletini

Ve dahi

En büyük ve en muzaffer ordusunu teşkil etmesine imkân veren tek husus da

Bu orduda sınıfcılığın ve bölücülüğün olmaması idi.

Büyük Hun Devleti Kağanı Mete Han’ın bu muazzam başarısının biricik sırrı işde, bu idi!..

 

Mete Han’ın ordusunda;

 

  • Kânunlar ile yasaklanmış terfiler,

  • Kendi dünyâsına müebbet hapsedilmiş asker sınıfları,

  • Ulûfe gibi babadan oğula dağıtılmış rütbeler,

  • Torpilli tayinler ile paypaylanmış ballı makâmlar yok idi.

  • Her asker kendi kâbiliyeti, celâdeti, kendi bileği ve kendi yüreği kadar büyük idi.

Ve dahi

  • Her askerin, en büyük rütbe olan tümenbaşılığa kadar terfi hakkı var idi.

 

 

*  *  *  *  *

 

Türk Ordusu Bugün Ne Hâldedir?

 

Nerede çokluk, orada hoşluk olmuyor her zamân!

Meselâ bit pazarı, böyle bir yerdir. Uzakdan bakınca, aradığınız her şey orada var imiş gibi görünür size...

Yaklaşıp da alıcı gözü ile şöyle bir bakınca,

Gördüklerinizin hiçbirinin işe yaramadığını, aslında hepsinin “çöp” olduğunu anlarsınız.

Ben Eski Tüfek’in şahsî kanaati odur ki!

Bizim ordumuz da bu minvâl üzere, bit pazarına benzer.

Uzakdan bakınca, dünyânın hiçbir ordusunda olmadığı kadar çok ve çeşitli “asker sınıfları” olduğunu görürsünüz!

Dış görünüşe bakarak kendilerini dev aynasında gören bizim cüce beyinli beyaz subaylarımız da

Dünyânın bilmem kaçıncı ordusuyuz diye utanmadan karanlıkda dübürden caka satarlar!

Fakat içine  dikkatli bakınca; gördüklerinizin hiçbir işe yaramadığını,

Aslında hepsinin kuru kalabalıkdan ibâret “çöp asker sınıfları” olduğunu anlarsınız.

15 Temmuz’da bütün dünyâyâ rezil olan Patagonya Ordusu mu idi?

 

 

*  *  *  *  *

 

Bugün Amerikan Ordusu Nasıldır?

 

Ordumuzun midesi boş asker kalabalığına bakan beyaz subaylarımız şöyle diyorlar;

NATO üyesi ülkeler arasında bizim Türk Ordusu ikinci ordudur.”

Mâdemki bizim subaylarımız Amerikalı Coni ve İngiliz Tomi subayı ile aşık atıyor!

Öyle ise biz de bizim Türk Ordusunu bu ordular ile mukâyese edelim, olur mu?

 

Amerika ve İngiltere; farklı babalardan ve fakat aynı anadan doğma kardeş devletlerdir. Her beyaz Amerikalı çok çok İngiliz, her beyaz İngiliz de biraz Amerikandır. Sâdece isimleri farklıdır. Bu hakikâtin tabii neticesi olarak da gerek devlet teşkilâtı gerek ise askerlik kânunları bakımından bu iki devlet, hep birbirlerini takip ve taklit ederler. Bu devletlerin birisi hakkında söylediğiniz her şey, öteki için de handiyse aynen cârîdir. Bu sebepden dolayı ben burada, Amerikan Ordusunu anlatacağım sizlere…

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bizim ordumuzun bugünkü mevcudunu emekli bir asubay olarak ben, bilemiyorum! Çünkü söylemiyorlar!

 

 

Fakat, 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İşde, belgesini de aşağıda görüyorsunuz!

31 Ocak 2019 Perşembe günü itibârı ile Amerikan Ordusunun subay ve er mevcudu…

Bizim ordumuzun “astsubay kıdemli başçavuşu”, Amerikan  Ordusunun “er başçavuşu” ile aynı konumdadır. 

 

 Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  *

 

Kıymetli vatandaşlarım,

Muhterem asubay meslekdaşlarım;

Amerikan Ordusunun “Subay” ve “Er” oranı şöyle oluyor;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İngiliz Ordusunun Subay ve Er oranı da babaları Amerika’nın aynısıdır!

 

 

*  *  *  *  *

 

Amerikan Kara, Deniz ve Deniz Piyâde Kuvvetlerinde mevcut olan “Gedikli Subaylık”,

Aşağıdaki çizelgede gördüğünüz üzere, “subay” sınıfına dâhildir.

Bizim bu makâlemizin konusu da

İşde, aşağıda gördüğünüz bu “Gedikli Subay” asker sınıfıdır.

Şu bilgilere bir göz atın, Allah aşkına!

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Ya, Bizim Türk Ordusu Ne Hâldedir?

 

Bizim Ordumuzun asker sınıflarını gösderen çizelge ise

Aşiret ağalarının soyağacına benzeyecek kadar karman çorman!

Genelkurmay Başkanımıza göre bizim ordumuzda bugün tam 8 sınıf asker var, maşşallah!..

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Yukarıdaki resimde gördüğünüz bilgileri rakamlar ile birlikde çizelgeye dökünce de

Ebem kuşağı gibi şöyle ucûbe bir görüntü zuhûr eyliyor, orta yere!

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Coni’nin Amerikan Ordusu ile bahtsız Memed’in Türk Ordusunu mukâyese etdiğimizde

Şöyle rezâlet bir manzara zuhûr eyliyor!

Elem tere fiş, kem gözlere şiş! Allah nazârdan esirgesin!

Hulusi AKAR’ın bu sene “uydurduğu” “yedek astsubaylığı” saymaz isek şâyet,

Benim sayabildiğim kadarı ile bizim ordumuzda bugün tam 7 sınıf asker var, maşşallah!..

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Yukarıdaki çizelgede sizin de gördüğünüz üzere;

Coni ’nin Amerikan Ordusunda bugün “gedikli subay” olarak bilinen asker sınıfı var da!

Memed’in Türk Ordusunda bugün “gedikli subay” olarak bilinen  asker sınıfı niye yok, acap?..

 

 

*  *  *  *  *

 

Aşağıda,

1949 senesinde yapılan 5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kânunu’nun 2019 senesi Şubat ayındaki son durumunu görüyorsunuz.

Bu kânunda gördüğünüz “gedikli subay” tâbiri, bugün dahi aynen mevcutdur.

Peki,

1914 senesinde “gedikli zâbit” olarak ihdas edilen

Ve dahi

1935 senesinde de “gedikli subay” olarak tebdil edilen bu tâbir,

Askerî kânunlarımızda bugün artık niye yok, acap?..

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İçinde yaşadığımız şu 2019 senesine göre

Memed’in Türk Ordusunda “gedikli subay” olarak bilinen asker sınıfı,

Bugüne kadar hiç mi mevcut olmadı?

Ya da

Bahtsız Memed’in Türk Ordusunda “gedikli subay” ismi ile bir asker sınıfı var idi de

Birileri bu “gedikli subay” asker sınıfını ordumuzdan kazıyıp atdı mı acap?..

Ne dersiniz?..

Bilmek için öğrenmek,

Öğrenmek için hiç değil ise okumak gerek, değil mi?

Eski Tüfek’in;

Bunca senelerin el emeği, göz nûru ile pişirip de aşağıya dökdüğü şu hurufât çorbasını

Zamân ve olay silsilesine göre dikkat ederek içer iseniz şâyet

Ordumuzun “gedikli subay” sınıfına yapılan ibretlik “ameliyâtı” hayret ve nefret ile öğreneceksiniz!

Nasıl?.. Gözel mi?..

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Dünyâyı sömürmek için her türlü oyunu çok iyi oynayan İngiliz Bahriyesi,

Kendi sivil ticâret gemilerini ve denizcilerini muhtemel bir harbde kullanacak şekilde eğitir ve donatır.

İşde, bu maksat ile İngiliz Bahriyesi; Birinci Cihân Harbinde kullanmak için gemici ve makinacı çırakları istihdam etdi. İngiliz Bahriyesi için bu, dün böyle idi, bugün de aynen böyledir. Bizim bahriyemizde de bir zamânlar mevcut olan makine ve gemici çırak mekteblerinin menşei de sömürgen İngiliz Bahriyesinden aşırmadır.

Gemici ve Makine Çıraklarını İngilizler, mekteb eğitimi vermeden, meslek erbâbı vatandaşlar arasından toplamış idi. Fakat aynı dönemlerde Osmanlı Devletinde okuma-yazma nisbeti yüzde bir civârında bile değil iken; Osmanlı Bahriyesi, kendi gemici çıraklarına 4 sene, makineci çıraklarına ise tam 5 sene eğitim verdi.

Aynı senelerde zâbit yetiştiren Bahriye Mektebindeki eğitim ise bunlardan sâdece 2 sene fazla idi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bu kadar insanlık dışı ve aşağılık bir muameleyi de

Ancak bizim kurnaz-fesat beyaz subaylarımız tertip edebilir idi.

Bu aslında, değil müslümanın müslümana; gevurun bile gevura yapabileceği bir muamale değildir!

İngiliz Bahriyesi;

Birinci Cihân Harbinde kullandığı buharlı gemilerde, kral daşşağından düşme beyaz zâbitin yapmaya tenezzül etmediği tehlikeli, pis ve zor işlerini yapdırmak için sivil piyasadan kazancı, ateşçi, elektrikçi, motorcu, tornacı vs. çok sayıda meslek erbâbı istihdam etdi.

Ve bu insanlara “zâbit” sınıfına dâhil olmak üzere “gedikli zâbit” (warrant officer) unvânı verdi. Harb esnâsında da bu gedikli zâbitânı, “muvazzaf zâbit” sınıfına terfi etdirdi. Hem de yarbay rütbesi ile!...

Fakat sivil piyasadan topladığı ve zâbitin işlerini yapdırdığı “gedikli zâbitânı”,

İngiliz Bahriyesinin beyaz subayları, Birinci Cihân Harbi sona erince, sürüm sürüm süründürdü.

Bu gedikli zâbitânın çoğunu terhis etdi.

Terhis etmeye götlerinin yemediği bahriye gedikli zâbitânın da;

 

  • Maaşlarını yarıya azaltdı,

 

  • Terfi sürelerini uzatdı,

 

  • Muvazzaf zâbitliğe nakillerini durdurdu…

 

Kullan-at” siyâsetini dünyâda en iyi bilen ve oynayan İngilizlerin kral daşşağından düşme beyaz zâbitânı,

Harbden sonra ihtiyacı kalmadığı için “gedikli zâbitânı”, kağıt mendil gibi kenara atdı.

Birinci Cihân Harbi esnâsında “zâbit” sınıfına dâhil etdiği

Ve dahi

Buharlı gemilerin en tehlikeli ve pis işlerini yapdırdığı gedikli zâbitâna İngiliz Bahriyesinin beyaz zâbitânı,

Çok aşağılık ve adi bir kalleşlik daha yapdı;

Gedikli zâbitânı harb bitince “zâbit” sınıfından def etdi ve “er” sınıfına tenzil etdi.

İngiliz Bahriyesinde bugün dahi sâdece iki sınıf asker vardır;

 

  • Muvazzaf subay,

 

  • Gönüllü/Sözleşmeli Er.

 

 

Bugün dahi İngiliz Bahriyesine "Er" olarak giren bir asker,

Belli süre ve şartlar ile alaylı “Gedikli Zâbitliğe” kadar doğrudan terfi edebilir.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İngiliz Bahriyesinin gedikli zâbitânı işde, bu sebepden dolayı bugün de hâlâ “er” sınıfına dâhildir.

Şu resimin sağ üst tarafında gördüğünüz asker, İngiliz Deniz Kuvvetlerinden Birinci Sınıf Gedikli Zâbitdir.

 

 

*  *  *  *  *

 

Bizde Yok! Fakat ABD Ordusunda Var; Jet Pilotu Erler!..

 

Amerika ve İngiltere; farklı babalardan ve fakat aynı anadan doğma kardeş devletlerdir.

Her beyaz Amerikalı çok çok İngiliz, her beyaz İngiliz de biraz Amerikandır. Sâdece isimleri farklıdır. Bu hakikâtin tabii neticesi olarak da gerek devlet teşkilâtı, gerek ise askerlik kânunları bakımından bu iki devlet, hep birbirlerini takip ve taklit ederler. Fakat hep iyi yönde… Mâlum, iyi olan rağbet görür ya! Yazdıkları kitaplarda da her iki devlet bundan gurur ile bahsederler.

Amerikan Kara, Deniz ve Deniz Piyâde Kuvvetlerinde bugün dahi hâlâ mevcud olan “gedikli zâbitliği” Amerikan Ordusu, İngiliz Ordusundan aşırdı.

Fakat her şeyin daha iyisini yapmak için geberen Amerikalı Coni;

İngiliz Tomi’nin icâd etdiği gedikli zâbitliğesınıf atlatdı” ve “zâbit” sınıfına dâhil etdi.

Bu cümleden olmak üzere;

Yeni bir kuvvet olan Amerikan Hava Kuvvetlerinde bugün “gedikli zâbitlik” yokdur.

Fakat Hava Kuvvetlerinde helikopterin çoğunu “er” sınıfından pilotlar uçurur.

Savaş uçaklarını uçuracak “muharip pilot er” yetişdirmek üzere de 2017 senesinde kolları sıvadılar...

 

Cebinden dünyânın parasını harcayıp da

Kendi imkânı ile pilot ehliyeti alan “astsubay” denilen bizim köle askerlerin uçmasına izin vermeyen

Bizim Kuvvet Komutanları ve Genelkurmay Başkanlarımızın kulakları çınlasın!..

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Amerikan Kara, Deniz ve Deniz Piyâde Kuvvetlerindeki “gedikli zâbitân” bugün de “zâbit” sınıfına dâhildir.

Bizim ordumuzun her boku bilen beyaz subayları ise

Bu konuda Amerikan ve İngiliz Ordularının yapdığından daha farklı ve fakat kalleşçe bir şey yapdı!

Kıskanç bir kuma gibi davranan;

Ordumuzu babalarından mirâs çiftlik, kendilerini aga;

Kendilerinden başka askerleri ise köle olarak telakki eden beyaz zâbitânımız,

Kâbiliyetine hep gıpta etdiği, kendileri için her zamân çetin bir rakip olarak gördüğü; subay tuvâletini dahi birlikde kullanmaya tahammül edemediği “gedikli zâbitliği” 1929 senesinde kökden tasfiye etdi.

Bahriye gedikli zâbitliğini” tasfiye etmek için Deniz Kuvvetleri (Bahriye Nezâreti) ile Genelkurmay Başkanlığı (Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği)’nın

Bu konuda takındıkları haset, nefret ve kin dolu tavırlarını, meclis zabıtlarına akseden cümlelerinden anlamak hiç de zor değil! Eski Tüfek’in bu satırlarda yazdığı ifâdeleri de başka hiçbir yerde bulamazsınız!

 

 

*  *  *  *  *

 

Bahriye Gedikli Zâbitliği konusunda Osmanlı Bahriyesi, İngilizlerin kuyruğundan ayrılamadı.

Osmanlı Bahriyesi “gedikli zâbit” asker sınıfını 1913 senesinde, İngiliz Bahriyesinden aşırdı! Ve o zamân hem “küçük zâbit” sınıfı hem de “gedikli zâbit” sınıfı, “zâbit” sınıfına dâhil olmak üzere teşkil edilmiş idi.

Donanmamızın padişah daşşağından düşme beyaz zâbitânı;

Osmanlı Bahriyesinin İngiltere’den satın alıp Birinci Cihân Harbi’nde kullandığı buharlı gemilerde,

Kendilerinin yapmaya tenezzül etmediği tehlikeli, pis ve zor işleri, gedikli zâbitâna yapdırdı.

Beyaz zâbitânımız, kendilerinin ölmesi gereken işlerde, gözlerini hiç kırpmadan gedikli zâbitânı ölüme sürdü.

 

Birinci Cihân Harbi sona erince, Osmanlı Bahriyesi;

Gemici ve Makine Çırak Mekteplerinde 4 ve 5 sene talim ve taallüm etdirdiği

 

Ve aslında zâbitânın yapması gereken işleri yapdırdığı bahriye “gedikli zâbitânı”;

 

  • Evvelâ 1927 senesinde, “mükellef er” sınıfına dâhil olan “gedikli küçük zâbitliğe” tenzil etdi,

 

  • Akabinde bahriye “gedikli zâbit” sınıfını 1929 senesinde kökden tasfiye etdi.

 

  • Bahriye “küçük zâbitânı” da “muvazzaf er” sınıfına tenzil etdi. Ve oraya çiviledi.

 

 

Muvazzaf er” asker sınıfı olur mu, demeyin! Dünyâda yok, fakat bizim ordumuzda var…

Bugün biz astsubaylar;

15 sene mecburî hizmete ve olduğu yerde otlamaya mahkûm edilmiş dünyânın tek “muvazzaf er”leriyiz.

Böylece beyaz zâbitânımız, bir daş ile üç guş birden vurdu!..

Nasıl?

Gözel mi?..

 

*  *  *  *  *

 

Bahriye Nâzırı Mürteşi Müşür Hasan Hüsnü Paşa’yı adam zanneden Sultan II. Abdülhamid,

Bu Paşa’nın 1890 senesinde hazırladığı bir nizâmnâme için irâde buyurdu!

Donanma-yı Hümâyûna Alınacak Sıbyan Efrâdına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dâir Nizâmnâme.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Sultan II. Abdülhamid’in Donanma “Gedikli” sınıfını teşkil etdiği 1890 senesinde;

Donanmayı Hümâyun (Padişah Donanması)’da “Asakir-i Bahriye-i Şahâne” (Padişah Bahriye Askerliği) mevcut idi.

Bu askerlere “Kur’a Efrâdı” veya “Bahriye Efrâdı” ismi de veriliyor idi.

Bahriyenin ihtiyâcı nisbetinde kur’a ile tesbit edilen “kur’a efrâdı” gençler,

5 sene nizâmiye (mükellef) askerliği yapmaya mecbur idiler.

Bu 5 senelik “mükellef askerlik” süresi içinde bahriye askerlerine,

Harb gemilerinde yapacakları hizmete göre çeşitli eğitimler veriliyor idi.

Bu eğitimleri de bahriyeli zâbitânımız veriyor idi.

Harb gemisindeki silâh, alet, cihaz vs. demirbaşlar da gene zâbitânımızın üzerine zimmetli idi.

Eğitimlerin sonunda da “Bahriye Efrâdı, harb gemilerine sevk ediliyor idi. Aldıkları eğitimden sonra gitdikleri gemilerde iyice usdalaşan kur’a efrâdı, 5 senelik “mükellef” askerlik hizmetinden sonra teskere alarak Donanma’dan ayrılıyor idi.

Kur’a efrâdı gençler, görevleri süresince kullanmaları için kendilerine teslim edilen silâh, alet, cihaz vs. gibi demirbaş malzemeleri de kırıp döküyorlar ve bunların hesâbı da beyaz zâbitândan soruluyor idi.

Mesleğinde usdalaşan kur’a efrâdı; beyaz zâbitâna göre kendilerinden istifâde edilecekleri bir zamânda teskere alıp Donanma’dan çıkıp gidiyor idi.

Sonra da bahriye zâbitânı, gelen yeni kur’a efrâdını tekrâr eğitmeye mecbur kalıyor idi.

İşde, bahriye zâbitân heyetimiz;

Hem kur’a efrâdını eğitmek, atleti-donu, boku-püsürü ile uğraşmakdan kurtulmak

Hem de kendilerine zimmetli olan demirbaş malzemelerin zimmetinden kurtulmak için

Aynı görevi kendileri yerine uzun süre yapacak köle bir asker sınıfı” icâd etmek isdedi.

Ve hemen akabinde,

Gedikli” olarak tesmiye etdiği ve aslında “muvazzaf köle” bir asker sınıfı olan “Donanma sıbyan efrâdını” keşfetdi.

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Dersaadet (İstanbul)’de doğup büyümüş ve denizi bilen gençlerin kabul edileceği bu “gedikli” sınıfı;

Talebe olarak bahriye harp gemilerinde tam 5 sene tâlim-taâllüm edecek,

Bu tâlim-taâllüm sonunda “sıbyan efrâdı” nâmı ile gemilerde 5 sene “mükellef” hizmet edecek idi.

İstanbul’un bıçkın gençleri “talebe ve sıbyan efrâdı” olarak toplam 10 sene hizmetden sonra

Kendisi isder ise ve Donanma’da ihtiyaç da var ise şâyet “gedikli” sınıfına nakil edilecek,

Gedikli” unvânı ile 9 sene daha olmak üzere toplam 19 sene hizmet etdikden sonra emekli olacak idi.

 

Bu senelerde Bahriye Mektebi (Deniz Harp Okulu)’nde idâdî hâriç, eğitim süresi de 3 sene idi…

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

1890 Donanma Gedikli Nizâmnâmesini tertip edenAsubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Bahriye Nâzırı Mürteşi Müşir Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa

5 sene nizâmiye (mükellef) askerliğin mecburî olduğu bir dönemde;

İlk 5 senede mükellef askerlik hizmetini yapar iken

İkinci 5 senede de bir meslek öğrenmenin İstanbul’lu gençler için câzip bir tercih olacağını tahmin ediyor idi.

Fakat Hasan Hüsnü Paşa, kısa süre sonra bu tahmininde duvara tosladı.

İstanbul’lu gençler, “zâbit” olacaklarını zannederek “gedikli” olmuşlar idi.

Fakat gemiye gitdiklerinde;

Bahriye zâbiti kadar iyi bir eğitim aldıklarını

Ve dahi

Bahriye zâbiti kadar donanımlı oldukları gören

Ve buna rağmen aslında “efrâd (er)” olduklarını idrâk eden Dersaadet’in bıçkın delikanlıları,

Gedikli” olmakdan hemen çark etdiler.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İşde bu sebeplerden dolayı Donanma Gedikli sınıfına talep, kısa sürede birden bire dibe vurdu.

1900’lü senelere gelindiğinde,

Bir tek dahi olsa talebe bulamayan Donanma Gedikli Sınıfı,

Yirminci asırın ilk senelerinde kapısına kilit vurdu!

Bahriye Nâzırı Mürteşi Müşir Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın tertip etdiği Donanmamızın ilk “gedikli” sınıf tezgâhlama teşebbüsü,

İşde böylesi derin bir hüsrân, büyük bir hayâl kırıklığı ve sonsuz bir küskünlük ile iflâs etdi.

Fakat hem bahriye efrâdının tâlim-taâllümü, boku-püsürü ile uğraşmakdan sıyrılmak

Hem de kendilerine zimmetli demirbaşları başkaları üzerine yıkmak için sinsice tuzaklar tezgâhlayan Bahriye zâbitân heyetimiz,

Bulduğu ilk fırsatda “köle”, “ortada sandık” ve yeni bir “gedikli” sınıfı tertip etmeye kararlı idi.

Burada yeri gelmiş iken önemli hatâyı tashih etmeliyim.

Bugüne kadar neşretdiği târihcelerde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı; Donanma Gedikli sınıfı için;

 

  • Kimi zamân “gedikli küçük zâbit”,

 

  • Kimi zamân “gedikli zâbit”,

 

  • Kimi zamân da “astsubay” tâbirini kullandı.

 

Bu yakışdırmaların hepsi câhilliğin alâmetleridir. Donanma Gedikli sınıfı, bunların hiçbirisi değildir.

Çünkü;

 

Birinci husus şudur; 1890 Donanma Gedikli Nizâmnâmesinde, bir tek dahi olsa “zâbit” kelimesi yokdur.

 

İkinci husus da şudur; 1890 Donanma Gedikli Nizâmnâmesi, nev-i şahsına münhasır bir nizâmnâmedir.

 

Bu Nizâmnâme ile ihdâs edilen Donanma Gediklisi nev-i şahsına münhasır bir asker sınıfıdır.

Deniz Kuvvetlerimizin bu gedikli sınıfını, çeşitli bahriye asker sınıflarına benzetmeye ve yamamaya çalışmasının iki sebebi olabilir,

 

Bu sebepler;

 

 1. Cehâletdendir, bunu anlarım.

 

2. Fakat daha ziyâde ihânetdendir, bunu affetmem!

 

Bahriyeli subaylarımızın böylesi hâince davranmasının asıl sebebleri de şunlardır;

Bugün burada belgeleri ile ortaya koyacağımız üzere,

Gerçek anlamda bahriye “zâbit” sınıfına dâhil olarak teşkil edilen “gedikli zâbit” sınıfını değersizleştirerek unutdurmaya çalışmak

Ve daha da mühimi,

Hem bahriye efrâdının tâlim-taâllümü, atleti-donu, boku-püsürü ile uğraşmakdan sıyrılmak

Ve hem de

Kendilerine zimmetli demirbaşları üzerine yıkacağı “köle”, “ortada sandık” ve yeni bir köle asker sınıfının teşkil edilmesine kendi akıllarınca meşru gerekçeler uydurmak telâşıdır.

 

 

*  *  *  *  *

 

Ölmek/öldürmek ve öldürmeyi emretmek salâhiyyetini hâiz dünyânın meşru tek katil mesleği olan askerlikde;

Ölen/öldüren ve ölmeyi emreden asker arasında başka bir asker sınıfı olamaz!

İkinci Cihân Harbine kadar dünyânın haracını yiyen İngiliz Ordusunda

Ve dahi

 

İkinci Cihân Harbi’nden sonra dünyânın haracını yiyen Amerikan ordusunda, sâdece iki sınıf asker vardır;

 

1. Ölmeyi emreden mektebli muvazzaf subay,

 

 2. Ölmek ve öldürmek emrini yerine getiren alaylı mükellef er.

 

Türkiye Devletinin imzâlayıp taraf olduğu milletlerarası andlaşmalara göre de durum aynen böyledir.

 

Fakat darbeci beyaz subaylarımızın;

Anayasa’yı ayaklarının altında çiğneyerek iç hukukumuzda tertip etdikleri kimi gayri meşrû kânunlar ile ordumuzun askerlerini tefrikalara ve sınıflara böldüler.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK 

*  *  *  *  *

 

İnanması Zor! Lâkin, Durum Aynen Böyle!..

 

Aşağıda gördüğünüz sayfayı Milli Savunma Üniversitesine ait bir bağlantıdan şimdi indirdim.

Benim de 1981 senesinde mezun olduğum Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulu ismini verdikleri uyduruk okulun târihcesinden bahseden bu yazıda,

Deniz Astsubaylığının târihinin 1890 “Donanma Gedikli Sınıfı” ile başladığı yalanını söylüyorlar.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Fakat vaziyet hiç de öyle, Milli Savunma Üniversitesinin işkembeden üfürdüğü gibi değil!..

Deniz Kuvvetleri Komutanının bile bugün bu hakikâtin farkında olmadığından hiç şüphem yok!

1890 Donanma Gedikli Nizâmnâmesi bugün de hâlâ yürürlükdedir.

Çünkü bu nizâmnâmeyi ilga eden herhangi bir nizâmnâme, kânun vs. bulamadım;

1949 sene ve 5434 sayılı Emekli Sandığı Kânunu,

Ve dahi

Bugün “astsubay” olarak bildiğimiz asker sınıfının târihinden söz eden 1995 seneli AYİM kararında, sâdece 1913 nizâmnâmesine atıf var.

Kendisinden sonra meriyyete konulan nizâmnâme ve kânunlarda da 1890 Donanma Gedikli Nizâmnâmesinden tek kelime bahis yokdur.

Bugün “astsubay” ismi ile bilinen asker sınıfı, 1951 senesinde 5802 sayılı kânun ile teşkil edildi. Bu kânunda da 1890 Donanma Gedikli sınıfı Nizâmnâmesine atıf yok!

Bu sebepden dolayı 1890 Donanma Gedikli sınıfı ile bugünkü “deniz astsubaylığı” arasında “halef-selef” bakımından hiçbir illiyet bağı yokdur.

1890 Donanma Gedikli sınıfı;

  • Nev-i şahsına münhasır bir bahriye asker sınıfı olarak teşkil edilmiş

 

  • Ve fakat rağbet görmediği için 10-15 senede iflâs etmiş müstakil bir asker sınıfıdır.

 

  • Bahriyemizde bugüne kadar mevcut olan hiçbir asker sınıfı ile de benzerliği yokdur!

 

Deniz astsubaylığı hakkında bugüne kadar neşretdiği târihce kitaplarında Deniz Kuvvetleri Komutanlığının ortaya atdığı “bugünkü deniz astsubaylığı, 1890 Donanma Gedikli sınıfının devâmıdır” şeklindeki iddia, işkembeden söylenmiş kuyruklu ve  âdi bir yalandır. Hukûkî bakımdan da son derece mesnetsizdir.

 

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

1890 senesinde teşkil etdiği Donanma “Gedikli” sınıfının Nizâmnâmesinde Sultan II. Abdülhamid şöyle dedi;

 

Madde 29 — İleride icâbı hâle göre işbu nizâmnâmenin tevsi veya tâdili zımnında lüzumu tahakkuk eden mevaddın derç ve ilâvesi câizdir.

 

Bu cümlenin Türkcesi şöyle oluyor;

İleriki zamânlarda zuhûr edecek ihtiyâca göre bu nizâmnâme gelişdirilir veya değişdirililir.

Fakat öldüğü 1903 senesine kadar Bahriye Nâzırlığı yapan Mürteşi Müşir Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa,

1890 senesinde hazırladığı bu nizâmnâmenin tek kelimesine dahi dokunmadı.

Ve bu sınıfın kendi kendisini tasfiye etmesini gemi gövertesinden

Manda katara bakar gibi seyretdi…

1890 Nizâmnâmesine bakıldığında, Donanma Gedikli sınıfının;

 

  • Donanma zâbit sınıfına dâhil olmadığı bellidir,

 

  • Donanma Efrâd (Er) sınıfına dâhil olmadığı da bellidir,

 

  • Donanma zâbit sınıfı ile donanma efrâd sınıfı “arasında” yer aldığı da açık bir şekilde bellidir,

 

  • 1890 senesinden sonra Donanmamızda teşkil edilen hiçbir asker sınıfına benzemediği de çok bellidir.

 

  • Rütbe isimlerine bakdığımızda 1890 Donanma Gedikli sınıfının, bugün “astsubay” olarak bildiğimiz deniz asker sınıfının “selefi” olmadığı da besbellidir…

 

 

Donanma Gedikli sınıfının yapacağı görevler, nizâmnâmede en ince ayrıntısına kadar açıklanmış idi

Fakat  emeklilik hakkı ve tâbi olacağı askerî cezâ hukûku konusunda bu nizâmnâmede tek kelime yok idi. 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bahriye Encümeni nâmına söz alan Karesi Mebusu Ali Galip Efendi

1911 sesinde Meclis-i Mebusânda şöyle dedi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Bugün mevcut Efrâdı Bahriye 6.000 adetten ibâret imiş. Zâbitânı tahkik ettik 5.600 imiş. Az daha beher efrât başına bir zâbit olacaktı.  Gedikli efrât tâbir olunan efrâd var ki, bunlar kat'iyyen zâbit olamazlar. Usûlen öyle vaz olunmuş vaktiyle. Fakat bu maksadı fark etmişler bunlar, bu Gedikli efrâdı da zâbit yapmışlar. Gedikli efrâddan maksat, adetâ bizim hânelerdeki kethüda kadınlar gibi, her vapurda bu Gedikli efrâd daima bulunuyor. Kethüda gibi her umura karışıyor vapurlarda. Gedikli efrâd böyledir. Yeni gelen efrâdı bunlara tevdi ederler. Bunlar kat'iyyen vapurlardan çıkmıyorlar. Orada bulunuyorlar. Bunlar zâbit filan olmuyor. Lâkin bunların dört senede bir maaşlarına zam olunur. Muahharan son defâ olmak üzere arzolunmuş, beş altı yüz ve belki daha ziyâde Gedikli efrâdı “zâbit” yapmışlar. Hülâsa, iş çığırından çıkmış gitmiş.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Padişah Sultan Hamid buyurduğu bir iradei seniyye (padişah fermânı) ileAsubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Alaylı 148 bahriye çavuşunu,

1908 senesinde mülâzım sâni rütbesine terfi etdirdi.

Bu çavuşlar, terfi etdiklerini zannederek zâbit kıyâfeti giymeye başladı.

Fakat dönemin Bahriye Nâzırı Hasan Râmi Efendi,

Padişahın bu fermânını mevkii tatbike koymadı.

Zâbitliğe terfilerinin işleme alınmadığını öğrenen 148 bahriye çavuşu, hakkını almak için meclise dilekce gönderdi.

Uzun müzâkerelerden sonra mebuslar,

Bahriyeli 148 çavuşun dilekçelerini reddeddi.

1908 İnkilâbından sonra, Bahriye Nâzırı Hasan Râmi Efendi’nin rütbesi alındı ve sürgüne gönderildi.

Kendinden önceki Bahriye Nâzırı Hasan Hüsnü Paşanın lakâbı “Mürteşi” idi.

Hasan Hüsnü Paşa gibi fenâ bir şöhreti olmasından ve isminin verdiği kolaylıkdan dolayı da

O’na “Harâmî” Paşa dediler.

 

 

Aynı celsede söz alan Sivas Mebusu Dağavaryan Efendi

Meclis-i Mebusânda şu ibretlik sözünü târihin hâfızasına kayıt etdi;

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

DAĞAVARYAN EFENDİ (Sivas) — Bir millet, yalnız nizâm ile yaşayıp ileri gidebilir. Merhamet ile hiçbir millet ne yaşar, ne ileriye gider. Bizim, Avrupa devletlerinden farkımız yalnız budur. Onlarda nizâm, kânun hüküm – fermadır. Bizlerde hissiyâtımız, merhametimiz hâkim ve âmirdir. Artık müzakere kâfidir. Ne kadar dinledik ise, hepsi birdir. Kânunun sadâsını çok vakit ayak altına alıyoruz.

Böyle gidersek, biz, bu mülkü batıracağız.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İşde, bu şerefli zâbit Ali Rıza Paşa,

1911 senesinde meclisde şu târihî sözünü söyledi;

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Askerî Harcırah Kanunu_ İnikad-75);

RIZA PAŞA (Topçu Ferîki) — (…) Bugün orduya muktedir zâbit yetiştirmek - Hey'et-i kiram belirler ki - Avrupa'da bir mes'ele-i mühimme-i içtimaiyyeden mâduttur. Almanlar bugün dünyâya nümûne-i imtisal olan o güzel ordularına, zâbitleri vasıtasıyla nail olmuşlardır. Hey'et-i zâbitânının mükemmeliyeti sayesinde ordu da terakki ve tekemmül etmiş ve bugün herkes için numune-i imtisal olmuştur.

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Birinci ve İkinci Cihân Harbini, Almanya başlatdı.

Bütün dünyâya meydan okumasının da kendine göre çok haklı sebepleri var idi.

 

NATO görevinde iken Napoli’de 1994 senesinde tanışdığım bir Alman deniz yarbayı, sohbetimiz esnâsında bana şöyle dedi;

Göreceksiniz! Üçüncü Cihân Harbini de gene biz başlatacağız!

 

Amerika’nın kucağına oturmuş iken dübürden kahramanlık taslayan bizim mütarekeci subaylarımız işitsin!

Dünyâ savaşlarını başlatmasında Alman subaylarının neler yapdığını da inşallah başka bir makâlede anlatırız.

 

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

1890 Donanma Gedikli nizamnâmesi,

Donanma gediklilerinin “zâbitliğe nakil edilmeleri asla câiz değildir” diyor idi!

Bu sebepden dolayı 1890 senesindeki “ilk gedikli sınıfı” denemesi, 1900’lerin başında iflâs etdi.

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIKAsubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Bu iflâsdan ders alan dönemin Bahriye Nâzırı Çürüksulu Mahmûd Paşa,

İngiliz Amiral Gamble Paşa’nın 1910 senesinde hazırladığı rapor üzerine

Padişah Sultan Mehmed Reşâd’a arz eylediği bir layihâ ile

1913 senesinde bahriye (donanma) “gedikli” sınıfını “ikinci kez” olmak üzere teşkil etdi.

Süfûn-u Hümâyûn Gedikli Sınıfı;

Tekâ’üd husûsunda Askerî Tekâ’üd Kânûnuna tâbi olacak

Ve dahi

Rütbelerine mahsûs mecmû’-ı müddet olan 17 seneyi ikmâl eyledikden sonra hakk-ı tekâ’üdü ihrâz edecekler idi. 

 

Fakat

Askerî cezâ husûsunda gedikli sınıfı askere yapılacak muâmele konusunda bu kânunda hiçbir hüküm yok idi. 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  *

 

Deniz Astsubaylığının târihi söz konusu olduğunda;

Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız 1890 Donanma Gedikli sınıfının târihini yazar iken

Bahriye Nâzırı Mürteşi Müşir Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’dan söz etmeyi kendine bir nâmus borcu bilir.

Fakat  bugünkü “deniz astsubaylığına” menşe teşkil eden başka kânunlar olduğunu da hep inkâr eder.

Nitekim 1913 senesinde meriyyete konulan bu nizâmnâmeyi,

Her niye ise Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız hep ıskalamayı tercih eder.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK


Donanma Gedikli sınıfının ikinci kez teşkil edilmesine dâir olmak üzere kabul edilen bu kânun;

Padişah Sultan Mehmed Reşâd’ın “bir defâya mahsus” olmak şartı ile irâde buyurduğu “muvakkat” (geçici) bir kânundur.

Bu hakikâtin tabii neticesi olarak da;

Bu kânun ile “zâbit” sınıfına dâhil olmak üzere teşkil edilen “süfün-i hümâyun gedikli sınıfı” da “muvakkat” (geçici) bir donanma asker sınıfıdır.

Bütün devletlerin dünyâ harbine hazırlandığı günlerde,

Askere giden gençlerin geri dönmeyeceğini vatandaş çokdan öğrenmiş idi.

Câzip şartlar da vaad etmediğinden dolayı bu “gedikli” sınıfı da rağbet görmedi.

Donanma gedikli sınıfı teşkil etmek için

Taş kafalı beyaz bahriye zâbitân heyetimizin çıkartdığı bu ikinci kânun da kısa sürede iflâs etdi.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

1890 senesindeki Donanmada “ilk gedikli” sınıfı denemesi 1900’lerin başında iflâs etdi.

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

1913 senesindeki Donanmada “ikinci gedikli” sınıfı denemesi  de

Bu askerin “zâbit” sınıfına dâhil olmasına rağmen aynı sene içinde iflâs etdi.

 

 

Bu iflâslardan ders alan dönemin Bahriye Nâzırı Ahmed Cemâl Paşa,

Gene İngiliz Amiral Gamble Paşa’nın 1910 senesinde hazırladığı rapor üzerine

Padişah Sultan Mehmed Reşâd’a arz eylediği bir layihâ ile

1914 senesinde bahriyede “ilk kez” olmak üzere “üç sınıf asker” birden teşkil etdi.

 

 

 

  

Bugüne kadar geçen 105 sene içinde aşağıdaki şu belgeyi ilk gören sizler oluyorsunuz!

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

1914 seneli Bahriye Efrâdı ve Küçük Zâbitânı ile Gedikli Zâbitânı Kânun-ı Muvakkat isimli bu kânunun

Beşinci maddesi şöyle emrediyor idi;

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK 

Bu kânun ile aşağıdaki çizelgede gördüğünüz üç sınıf asker geçici (muvakkat) olarak teşkil edildi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bu kânuna göre teşkil edilen üç asker sınıfının en üst aşaması olan 1914 Bahriye Gedikli Zâbit Sınıfı;

 

  • Tekâ’üd husûsunda zâbitân misüllü Askerî Tekâ’üd Kânûnuna tâbi olacak,

 

  • Namzetliklerinden itibâren 17 seneyi ikmâl eyledikden sonra hakk-ı tekâ’üdü ihrâz edecek,

 

  • Askerî cezâ husûsunda da gene zâbitan misüllü Askerî Cezâ Kânûnnâmesine tâbi olacak idi.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

1914 Bahriye “Gedikli Zâbit” rütbe işâretlerinin rengi “sarı

Küçük Zâbit” rütbe işâretlerinin şekli aynı fakat rengi “kırmızı” idi.

Rütbe işâretlerinin renginin “sarı” olması,

Bugünkü “deniz astsubay” sınıfının, geçmişdeki “gedikli zâbit” sınıfının devâmı olduğunun gizli bir delilidir.

 

 

*  *  *  *  *

 

 

İngiliz Amiral Gamble Paşa’nın tavsiyesi üzerine hazırlanan 1914 Bahriye “gedikli zâbit” kânunu ile

Bahriye zâbiti” hâricinde olmak üzere üç sınıf bahriye askeri birden teşkil edildi.

 

1. Bahriye “Mükellef” Efrâd (Er) sınıfı,

 

2. Bahriye “Mükellef” Küçük Zâbit sınıfı,

 

3. Bahriye “Muvazzaf” Gedikli Zâbit sınıfı.

 

 

172 numara ve 1914 seneli bu kânun

Ve dahi

1916 seneli Makine Çırakları Nizâmnâmesinden kolayca anlaşıldığı üzere

 

Bahriyedeki bu asker sınıfları;

 

  • Birbirini ikmâl eden (besleyen)

 

Ve

 

  • Sınıflararası dikey geçiş imkânı veren bir kânun idi.

 

Bu kânuna göre Efrâdı Cedide (Acemi Er) Mektebine kayıt yapdıran bir gencimiz;

Makineci Çırağı olmak için 5 sene,

Gemici Çırağı olmak için ise 4 sene tâlim-taâllüm görüyor idi.

 

Bu tâlim-taâllüm sonunda;

 

1. Hem nizâmiye (mükellef) askerliğini yapıyor

2. Mükellef askerliğini tamamladıktan sonra donanmada askerlik yapmaya devâm etmek isder ise şâyet,

 

Belli süre ve şarta bağlı olarak;

 

Evvelâ; “mükellef” küçük zâbit

 

Akabinde de “muvazzaf” gedikli zâbitliğe dikey olarak terfi edebiliyor idi.

 

Bu durum, İstiklâl Harbi esnâsında ve 1927 senesine kadar 14 sene devâm etdi.

 

 

*  *  *  *  *

 

1914 Bahriye Efrâdı ve Küçük Zâbitânı ile Gedikli Zâbitânı Kânunu Meclisde müzâkere edilir iken

23 Ocak 1915 Cumartesi günü söz alan Kengiri mebusu Fazıl Berki Bey,

Bahriye gedikli zâbitliği hakkında bakınız, neler dedi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

FAZIL BERKİ BEY (Kengri)Bahriye Efrâdı ve Küçük Zâbitân ile Gedikli Zâbitânı Kânunu, Meşrutiyete nâil olduğumuz beş altı seneden beri Bahriye Nezâretinin, meclisimize bahriyenin terakki ve tealisi için göndermiş olduğu ilk kânundur. Binaenaleyh meserretle telakki edilmeye şâyandır. Asıl bu kânunun rûhu gedikli zâbitân kısmına ait olan cihetidir.

Gedikli zâbitânı, bahriye meselesinde adeta bir hayât ve memat vazifesi ifâ etmektedir.

 

Gedikli zâbitânı demek sefaini bahriyenin demirbaş insanları demektir. Sefain-i bahriyenin demirbaş eşyası olduğu gibi, demirbaş insanları da yani yirmi sene, yirmibeş sene aynı vazifede bir şubei fende sahibi ihtisas olan insanlara ait olan bir tâbirdir. Eskiden bunlar intihab ediliyordu, daha doğrusu gedikli olanlara zâbitlik tevcih ediliyordu. Hâlbuki bunlar bahriye harp zâbiti olmadıklarından mesela, ateşçi, topçu, nişancı, işaretçi olan bir zâtın doğrudan doğruya zâbit rütbesini hâiz olması, bunlar arasında suitefehhümleri mucip oluyordu.

Yeni kânunda tadilât icra edilmiş, yalnız zâbitân bunlara bir işareti mahsus verilmiş ve 20-25 sene aynı meslekte hizmet edeceklerinden şevk ve gayretlerini tezyit etmek maksadı ile maaşları da sunufa taksim olunmuştur. Mücavir devletlerde de bu usûl kabul olunmuş, bundan pek çok istifâde olunmuştur. Bu kânunu muvakkat mevki-i icrâya vaz olunduğu zamândan beri pek çok istifade edilmiş, yani hangi cihetleri muhtaç, muhtacı tadil ve tebdil olduğu görülmüş, Mesela, maaşatı kâfi derecede görülmemiş olmalı ki rağbet az olmuş ve bundan dolayı hükümetle encümen beyninde itilaf hâsıl olarak maaşât mümkün mertebe tezyit edilmiştir.

Diğer taraftan, zannederim ki bu kânunun muvakkat olarak icrayi hükmetmesi ve matlub olan rağbete mazhar olmaması, Millet Meclisinde müzâkeresi esnasında münakaşa ile belki de ref edileceği varidi hazır olmasından ileriye gelmiştir.

Hâlbuki bu kânun kabul edilecek olursa rağbet fevkalade artacaktır, çünkü oraya bir kere tezkere terk ettikden sonra vakfı hayat edenler 50 yaşına kadar bahriyenin bir sınıfı mahsusu olarak kalacaktır ki, böyle uzun müddet için bir vazifeye girmiş olanların istikbâlini düşünmesi de elbette vazifesidir. Binaenaleyh, bahriyenin terakki ve tealisi her türlü fedakârlığı ihtiyardan içtinap etmeyen milletin vükelayi muhteremesi bu kânunu hükümetin muvafakati ile encümenin tadili vechile kabul edeceğinden hiç şüphem yoktur.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Deniz Kuvvetleri (Bahriye)’nde “gedikli zâbitlik” 1914 senesinde teşkil edildi.

Kara (Berrî) Ordumuzda ise “kara hava sınıfı gedikli zâbitlik” 1917 senesinde teşkil edildi.

Hem Bahriye’de hem de Berriye’de; gedikli zâbitlik müstakil birer “zâbit” sınıfı olarak teşkil edildi.

Bahriye’de ve Berriye (Kara Ordumuz)’de teşkil edilmesinin kan donduran sebeplerini de sırası ile;

 

Ve

 

1929 senesinde de 1492 sayılı kânun ile deniz ve kara hava gedikli zâbit sınıfı külliyen ilga edildi.

Deniz ve kara hava gedikli zâbit sınıfı,

1914 senesinden 1923 senesine kadar tam 10 sene devâm eden İstiklâl Hârbi’nde canı bahasına harb etdi.

Pilot yapmak için gönüllü zâbit bulamayan Bahrî ve Berrî Ordularımız;

Bu gedikli zâbitânı, harbiyeli zâbitin yerine ölmesi için “pilot” yapdı.

 

Fakat harb bitince de gedikli zâbitânı;

  • 1927 senesinde “er” sınıfına dâhil olan “gedikli küçük zâbitliğe” tenzil etdiler.

 

  • 1929 senesinde de kullanılmış kağıt mendil gibi bir kenara atdılar.

 

Deniz ve kara hava sınıfı gedikli zâbitâna ordumuz o kadar vefâsızlık ve hâinlik etdi ki…

Gedikli zâbit sınıfı ordumuzun âdeta cüzzamlı askerleri oldular.

Deniz ve kara hava sınıfı gedikli zâbitâna ordumuz;

  • Gedikli erbaşdan daha az maaş verdi,

 

  • Cezâ vermeye gelince kânunlarda “zâbit” sınıfına dâhil etdi,

 

  • Fakat özlük hakları vermeye gelince “er” sınıfına dâhil etdi.

 

5434 sayılı Emekli Sandığı Kânununda hâlen mevcut “gedikli zâbit” ve “gedikli subay” tâbirâtını

Türk Dil Kurum’u, 1944 senesinde neşretdiği ilk Türkce Sözlüğe dâhil etmedi.

Sonraki senelerde neşretdiği sözlüklere de dâhil etmedi.

Açın, bakın, görün ve inanın!..

Bugün elimizde olan güncel Türkce Sözlükde de “gedikli zâbit” ve “gedikli subay” tâbirâtı mevcut değil.

Genelkurmay Başkanlığı da bu iki tâbire âdeta cüzzamlı muamelesi yapdı;

1929 senesinden sonra neşretdiği yeni kitaplara “gedikli zâbit” tâbirini dâhil etmedi.

Cârî askerî talimât ve mevzuâtda mevcut olan “gedikli zâbit” ve “gedikli subay” tâbirâtını da tek tek ayıkladı.

Amerikan Kara, Deniz ve Deniz Piyâde Ordularında “gedikli zâbit” (gedikli subay) sınıfı bugün de hâlâ mevcut.

Fakat Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet Komutanlıkları bu “gedikli zâbit” tâbirinden o kadar korkdu ki

Neşretdikleri İngilizce sözlüklere “gedikli zâbit” (gedikli subay) tâbirâtını bugün bile hâlâ dâhil edemiyorlar.

 

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bahriye küçük zâbit ya da gedikli zâbitliği söz konusu olduğunda kânunlarda, 1915 seneli kânuna atıf yapılır. Fakat kabul edilen ilk kânunun târihinin 20 Nisan 1914 olduğunu hatırda tutmalıyız. Kabul edildiği 1915 senesinde kânunlara sayı vermek kuralı mevcut değil idi. Bu sebepden dolayı atıf yapılan çeşitli kânunlarda; meselâ 5434 sayılı Emekli Sandığı Kânununda, 1915 seneli bu kânunun numarasının 172 olduğu yazılıdır.


 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK 

 

Yeri gelmiş iken bir galat-ı meşhuru daha burada tashih edelim.

Yazdıkları astsubay târihcelerinde kimi meslekdaşlarım

Sağ tarafınızda gördüğünüz barûtî siyah çuhadan mamûl nevresim (kaput, kısa palto) giymiş şu bahriyelinin “gedikli zâbit” olduğunu söylerler.

 

Doğrusunu söylemek gerekir ise şâyet,

Ben Eski Tüfek de bahriyeli bu askerin “gedikli zâbit” olduğunu zannediyor idim.

Fakat tetkik etdim ve hakikâti öğrendim.

 

Aşağıda resmini gördüğünüz Ordu Kıyafet Kararnamesi Şekilleri isimli 1933 seneli kitaba bakdığımızda

Bahriyeli bu askerin aslında,

1492 sayılı "baskın" bir kânun ile 1929 senesinde alelacele teşkil edilen “gedikli küçük zâbit” sınıfının son aşaması olan

Ve

Bu kânunun Komisyon Raporunda itiraf edildiği üzere Alman Bahriyesinden aşırma

Ve dahi

Kazancı şubesinden bahriyeli “başgedikli” olduğunu anlıyoruz.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Bahriye Küçük Zâbit ve Gedikli Zâbit Rütbe İşâretlerini Hangi Devletden Aşırdık?

 

Makâlemizin ilk sayfalarında bahriye gedikli zâbit sınıfını İngilizlerden aşırdık demiş idim.

Bugün kullandığımız asubay “rütbe işâretlerini” de gene İngilizlerden aşırdığımızı bu sayfalarda isbat edeceğiz.

Bu iddiamızı isbat etmek için de iki belge kullanacağız;

 

1. 1915 senesinde neşredilmiş İngiliz Gemicilik El Kitabı

2. Ve bir İngiliz Bahriye erinin 1916 senesinde çekdirdiği resim.

 

İngiliz Gemicilik El Kitabı’nın kapak sayfası ve konumuz ile ilgili olan sayfası şunlar;

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  *

 

İngiliz Bahriyesinde Ne idi?, Osmanlı Bahriyesine Ne Oldu?

 

Ben, Şükrü IRBIK, yukarıda ortadaki resim hakkında bilgi vermek isdiyorum.

İngiliz Bahriyesinde 1849 senesinde başlayan bir gelenek var. Görevini başarı ile yapan ve siciline cezâ işlenmeyen bahriye erâtı belli süreler ile yukarıda ortada görülen “V” şeklindeki “mümtaz şahsiyet işâreti” (Good Conduct Badge) ile taltif ediliyor idi.

 

1916 senesindeki yönetmeliğe göre bu şartları yerine getiren bahriye erâtı; 3, 8 ve 13’üncü senelerde birer adet olmak üzere yukarıda görülen “V” şeklindeki işâreti sol kol pazusuna takıyor idi. Bahriyeli erâta bu işâretlerden en faz üç adet veriliyor ve taltif edilen erâtın maaşına zam yapılıyor idi. Böyle bir taltif yöntemi bizim ordularımızda hiçbir zaman olmadı.

 

Aşağıda, İngiliz Bahriyesi HMS Forester muhribinden George Smith isimli İşâretci Çavuş’un,

1916 senesinde çekdirdiği şu hârika resimi görüyorsunuz.

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

  • Bu İngiliz Bahriye Çavuşunun;

 

Sağ kolunda gördüğünüz şekil, askerin mesleğini gösderir. Bu asker, "İşâretci" sınıfına mensubdur.

 

 

  • Sol kolunda gördüğünüz çifte “V” şekli ise;

 

Bu askerin iki kere “mümtaz şahsiyet işâreti” aldığını gösderir.

 

 

 

  • Çift “V” işâretinin üzerinde görünen çifte çapraz çıpa ve onun üstündeki taç ise;

 

Bu askerin rütbesinin "Çavuş" olduğunu gösderen rütbe işâretidir.

 

 

İngiliz Bahriye erâtına 1916 senesinde verilen “V” şeklindeki “mümtaz şahsiyet işâreti” (Good Conduct Badge),

Aşağıda görüldüğü üzere 4, 8 ve 12’nci senelerde bugün dahi aynı şekilde veriliyor.

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

////

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Şimdi, buraya kadar verdiğimiz bilgiden maksadımız şudur;

Bizim her boku bilen bahriye zâbitimiz,

İngiliz Bahriyesinde görevini iyi yapan ve cezâ almayan erâta verilen

Ve dahi

Yukarıdaki resimde, İngiliz Bahriye Çavuşu Corc’un sol kolunda gördüğünüz “mümtaz şahsiyet işâretini”;

 

  • Bizim "bahriye gedikli zâbiti" için “rütbe işâreti” olarak seçmiş,

 

  • Mümtaz şahsiyet işâreti”nin üzerinde gördüğünüz çifte çapraz çıpa işâretini de bizim "küçük zâbitân" için rütbe işâreti olarak seçmiş!

 

Gedikli zâbitliğin 1929 senesinde ilga edilmesi ile birlikde bu “mümtaz şahsiyet işâretini” sırası ile;

 

Gedikli küçük zâbit,

 

Gedikli erbaş

 

Ve en son olarak da

 

"Astsubay" dedikleri biz köle askerlerin "rütbe işâreti" olarak kabul etmiş.

 

Demek ki bizim beyaz zâbitânın aklı, ancak buna yetmiş!..

 

İşde, İngiliz Bahriyesi Er rütbe işâretleri.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İşde, bizim bahriye küçük zâbit ve gedikli zâbitinin kol ve omuzluk (apolet) rütbe işâretleri…

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Peki, Kim Yapdı?

 

Peki,

İngiliz Bahriye “erâtına” verilen “mümtaz şahsiyet işâretini

Bizim “gedikli zâbitimiz” için “rütbe işâreti” olarak seçen kişi kimdir?

Buyurun, 1910 senesinden bugüne kadar geçen 109 sene içinde bu bilgileri ilk öğrenen sizler oluyorsunuz.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

1885 senesinde girdiği Mekteb-i Şahâne (Deniz Harp Okulu)’nin makine bölümünden çarhcı olarak 1891 senesinde mezun oldu. Bu mektebde muallim iken istifaya zorlandığı için görevden ayrıldı. Aynı okulda matematik ve edebiyat muallimliği yapdı. Gemi makinelerini tahsil etmek için İngiliz Bahriye Mektebinde tahsil gördü. Sipariş edilen projektörlerin muayenesi ile 1909 senesinde İngiltere’ye gönderilen Mekteb-i Bahriye Muallimi Çarhcı Kolağası İbrahim Aşkî Efendi’den Osmanlı Bahriye Nezâreti, İngiltere’deki bahriye mekteblerini tetkik etmesini istedi. Dönüşünde hazırladığı rapora göre de Osmanlı Bahriye Mektebleri başdan aşağı teşkil, tâdil ve tensik edildi. Kolağası İbrahim Aşkî Efendi sonraki târihlerde Tedrisât-ı Bahriye Müdürlüğü de yapdı.

 

İşde,

İngiliz Bahriye erâtının kullandığı “V” harfi şeklindeki “mümtaz şahsiyet işâreti” (Good Conduct Badge)’ni Osmanlı Bahriyesi;

 

  • Bahriye Küçük Zâbit

    Ve dahi

  • Gedikli Zâbit rütbe işâreti olarak sokuşduran kişi de

 

Müstafî bahriye zâbiti İbrahim Aşkî Efendi olmalıdır.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Sol tarafınızda gördüğünüz şu bahriye askerine gelince …

Omuzundaki apolete bakdığımda ben, çift “V” işâreti gördüm. Bu çift “V” işâretinin üst kısmında ise bahriyeye özgü  “mayın” işâreti var.

Demek ki bu bahriyeli asker, mayın şubesine mensub ikinci sınıf gedikli zabit imiş!

 

İcâd edildiği senelerden beri kılıç, muharip askerlik mesleğinin en müşahhas simgesi oldu.

İşde bu sebepdendir ki subaylarımızın derneği TESUD, simge olarak kendine kılıcı seçdi.

 

Bizim ordumuzdaki gedikli zâbitler de tıpkı zâbitânımız gibi merâsimlerde kılıç taşıyorlar idi. Fakat kılıcı da belimizden aldılar. 

 

Bu resimdeki bahriye gedikli zâbitin sol kalçasında taşıdığı ve sol eli ile kabzasından gurur ile kavradığı kılıca gelince.

Bu konuda subaylarımızın yapdığı orospu çocukluğunu da

Vakdi gelince Eski Tüfek fâş eyleyecek, inşallah!..

 

 

*  *  *  *  *

 

1914 senesinde muvakkat olarak mevkiyi icrâya konulan Bahriye Efrât ve Küçük Zâbit ile Gedikli Zâbitân Kânunu,

1915 senesinde tasdikan meriyyete konuldu ve icrâ edilmesine devâm edildi.

Bu kânuna göre;

Bahriye Efrâdı,

Küçük Zâbit

Gedikli Zâbit maaşları şöyle idi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

 

 

1915 Bahriye gedikli zâbit nizâmnâmesinde bir tâdil icrâ etmek için yapılan müzâkerede söz alan

Meclis-i Ȃyan üyesi Ahmet Rıza Bey,

Bahriye gedikli zâbitliği hakkında şu çok çarpıcı hususu tesbit etdi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

REİS — Esas hakkında başka bir mütalaa yoksa maddelere geçelim. O vakit beyefendi hazretlerinin buyurdukları gibi maddeyi de ayrıca okuruz. Başka bir mütalaa var mı? («Hayır» sesleri)

Birinci maddeyi okutuyorum :

Madde 1. — Efradı Bahriye ve Gedikliler hakkındaki 22 Rebiülahir 1333 ve 24 Şubat 1330 tarihli Kanunun 15’inci maddesi berveçhiati tadil olunmuştur. (18 yaşından dûn olmamak ve henüz muayenei intihaîyye görmemiş bulunmak üzere berveçhi ati şeraiti haiz olanların gönüllü olarak Bahriye Nezaretince Efradı Bahriye meyanına kayd ve kabulü caizdir.

Gönüllü olarak kayd ve kabul olunacak efradın, bilumum sevahili Osmaniye seyrü sefaine salih enhan sevahilinde mütemekkin gemicilik ve ateşçilik ve motorculuk ve kılavuzluk ve yağcılık ve dalgıçlık ve telsiz telgrafçılık ve elektrikçilik ve demircilik ve tornacılık ve tesviyecilik ve dökmecilik ve kalçınlık ve gemi marangozluğu ve buna mümasil sanayii bahriye ile meluf ve teşekkülâtı bedeniyece elverişli ve hüsnü ahlak sahibi olmaları şarttır. İşbu kanun mucibince gönüllü olarak kayd ve kabul olunacak efrad, Efradı Cedide Mektebine sevk olunurlar ve hemsinleriyle muamelei askeriye görürler)

«Efradı Bahriye meyanına 18 yaşından dûn olmamak üzere gönüllü alınabilir. Bunlar, Efradı Cedide Mektebine sevk ve hemsinleriyle muamelei askeriye görürler. Bu gibi gönüllü efradın malumatı iptidaiye ve hüsnü ahlak sahibi ve teşekkülâtı bedeniyece muntazam ve evsafı matlubeyi haiz olmaları lazım geldiği gibi, bunların münhasıran dairei bahriyece intihap ve kabul edilmeleri şarttır.»

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

AHMET RIZA BEYBir defa bu kadar sanata vakıf bir adam bulunacak olursa, onu Bahriye Nâzırı yaparlardı. Böyle sanat sahiplerinin mektebe gitmesini anlamam. Bâhusus, bu adam kıtlığında bu madde nasıl tatbik olunabilecektir?

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 Ecnebi inşaatı bahriye fabrikalarına izam olunacak tersane amele çırakları hakkında kanun layihası müzâkere edilir iken

Bahriye Nezâreti Müsteşarı sıfatı ile Meclis-i Mebusânda söz alan Sivas mebusu Vasıf Bey şöyle dedi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

1917— MMZC, İ_51, 8 Mart 1333 (1917), Perşembe.

 

4 — Ecnebi inşaatı bahriye fabrikalarına izam olunacak tersane amele çırakları hakkında kanun layihası;

 

VASIF BEY (Bahriye Nezareti Müsteşarı): (…) Avrupa donanmalarında ihtisasları itibariyle zâbitân kadar hizmet eden ve bu vazifeyi gören mütehassısların gedikliler olduğu anlaşıldığından (…)

Tersanenin amele sınıfı gibi dûn paye addedilen bir kısım çırak ve yamaklarına ait bir meseleye bu derece ehemmiyet verilmesini bir teveccüh addeder ve teşekkür eyleriz.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikasının bu kısımının konusu ile alâkalı değil!

Fakat “Donanma Gedikli Zâbit” sınıfından söz etmiş iken

Gedikli Zâbit” sınıfının Kara (Berrî) Ordumuzda teşkili hakkında da bir çift söz edelim.

 

Kara (Berrî) Ordumuzda ise "Gedikli Zâbit" sınıfı “Tayyare Gedikli Zâbit” isimi ile

Aşağıda gördüğünüz şu kânun ile ilk defâ olmak üzere 1917 senesinde teşkil edildi.

 

Uyduruk, düzmece ve yalanlar ile dolu ısmarlama askerî târihimizde

Bugüne kadar beyaz subaylarımızın hiç söz etmediği aşağıdaki şu bilgileri de

İlk defâ olmak üzere siz kıymetli okuyanlar

Bugün, burada Eski Tüfek’den öğreniyorsunuz…

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Yukarıda gördüğünüz kânunda iki hususa lutfen dikkat buyurun!

 

Birinci husus şudur;

Bu kânunun isiminde “gedikli” olarak tesmiye edilen asker sınıfının

Gedikli zâbit” olduğu kânun metininde sarahaten izhar edilmiş.

 

İkinci husus da şudur;

Küçük zâbit” olarak tesmiye edilen asker sınıfını da “neferât (er)” tâbirine dâhil etmişler,

Ki doğrusu da budur.

 

Çünkü;

Burada gördüğünüz Küçük zâbitlik” aslında "Mükellef er (nefer)” sınıfına dâhil olan

Ve dahi

1951 senesinden beri bugün bize hâlâastsubay” olarak yutdurulan köle” asker sınıfının ta kendisidir.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

18 Ekim 1923 Perşembe günü meclis, askerî mektebler talebesinin maaşına zam yapmak için toplandı.

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

357 sayılı kânun ile Bahriye Gemici ve Makineci Çırak Mektebleri talebelerinin maaşına zam yapıldı.

25 Mayıs 1923 Cuma günü bu kânun teklifini TBMM’ye arz eden Müdafaâi Milliye Vekili Kâzım,

Bahriye Gemici ve Makineci Çırak Mektebleri talebelerinin “doğrudan doğruya zâbit” sınıfına dâhil olduğunu tasdik etdi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

28 Ekim 1923 Pazar günü TBMM tekrar içtima eyledi.

Kabul etdiği Berrî, Bahrî, Havâî ve Jandarma Erkân Umerâ ve Zâbitân ile Me’mûrîn ve Mensûbîn-i Askeriyye Ma’âşât ve Tahsisât-ı Fevka’l-Ȃdeleri Hakkında Kânun isimli 360 sayılı kânun ile;

Erkân, umerâ ve zâbitâna fevkalâde tahsisât ve maaşât verildi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Fakat TBMM, bu kânunda “bahriye gedikli zâbit” sınıfını unutmuş idi.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

24 Mayıs 1924 Cumartesi günü içtima eyleyen TBMM,

Bahriye gedikli zâbit” sınıfına fevkalâde tahsisât ve maaşât vermek için 508 sayılı kânunu kabul etdi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bu içtimada söz alan Zonguldak Mebusu Tunalı Hilmi Bey,

Fevkalâde tahsisât ve maaşât verilmeyen “Bahriye gedikli zâbit” sınıfı hakkında bakınız, neler söyledi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

TUNALI HİLMİ BEY (Zonguldak) — Efendim, şu Gedikli Zabitanı Kanununu çıkaralım.

Yazıktır bu kahramanlara!

 

 

 

REİS — Çıkaracağız efendim. Fakat bu saatte çıkarmak imkânı yoktur. Efendim, akşama on dakika kaldı onun için celseyi tatil edeceğim.

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

TUNALI HİLMİ BEY (Zonguldak) — Bir kere de Meclis iftarını burada yapıversin. Asıl hayır budur.

 

 

 

REİS — Efendim, bu gece saat dokuzda içtima etmek üzere celseyi tatil ediyorum.

 

 

 11 — Bahriyedeki Gedikli Zabitanın maaş ve tahsisatı fevkalâdeleri hakkında Başvekâletten mevrut (1/499) numaralı kanun lâyihası ve Muvazenei Maliye Encümeni mazbatası:

 

 

 

 

REİS — Müzakeresine başlıyoruz.

 

 

 

Türkiye Cumhuriyeti

Başvekâlet

Kalemi Mahsus Müdiriyeti

Adet : 20.4.1340

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesine

 

Bahriyedeki gedikli zabitanın maaş ve tahsisatı fevkalâdeleri hakkında Müdafaai Milliye Vekâleti Celilesince tanzim olunup, İcra Vekilleri Heyetinin 20.4.1340 tarihli içtimaında ledettezekkür Meclisi Âliye arzı karargir olan kanun ve esbabı mucibe lâyihaları muktezasını ifasına müsadei devletlerinin şayan buyurulması ricasiyle rapten takdim kılınmıştır efendim.

 

Başvekil

İsmet (İNÖNÜ)

 

 

 

Esbabı Mucibe Lâyihası

Bu defa intişar eden 22 Teşrinievel 1339 tarihli (360 sayılı kanun. IRBIK) erkân, ümera ve zabitan maaşatı hakkındaki kanunda muhassesatları mensubini askeriye meyanında gösterilmiş olan gedikli zabitanı, mensubini askeriyeden (İsmet Bey yalan söylüyor. Gedikli zabitanlar, 360 sayılı kanunda yok.) olmayıp doğrudan doğruya gedikli zabitanın (Fakat bu eksikliği fark etdiler ve 508 ile gedikli zabiti ilave etdiler. IRBIK) menşelerine esas olan ve 21 Kânunusani 1331 tarihli (09 Şubat 1916) nizamname mucibince teşkil olunan çırak mektepleriyle  ihtisas kurslarının bermucibi program safahatı tedrisiyelerini itmam ve donanmada muayyen bir müddet bilfiil hizmeti askeriyelerini ikmal ettikten sonra imtihan neticesinde ispatı ehliyet edenler gedikli zabit unvanını haiz olmak üzere üçüncü sınıf gedikli zabiti nasbolunurlar. Halen mevcut olup üçüncü sınıf ve mafevk rütbeleri haiz bulunan gediklilere 24 Şubat 1330 tarihli kanunun beşinci maddesi mucibince Gedikli zabiti unvanı verildiği gibi yirminci maddesi mucibince namzetliklerinden itibaren on yedi seneyi ikmal edenlere zabitan misillü Askerî Tekaüt ve İstifa Kanununa tabaan hakkı tekaüt ve yirmi üçüncü maddesine tevfikan da hizmeti muvazzafai askeriyelerinin hitamından yedi sene sonra hakkı istifa verilmekte ve yirmi ikinci maddesi mucibince de elli iki yaşını ikmal edenler tahdidi sinne tabi tutulmaktadırlar.

Merasim ve teşrifatı askeriyede ise kanunu mezkûrun beşinci maddesi mucibince birinci sınıf gedikliler mühendis, yani mülâzımısaninin mafevki ve mülâzımın maddunudurlar. Vazife itibariyle sefaindeki zabitan misillu mesuliyet deruhte etmeleri ve kanunu mezkûrun yirmi altıncı maddesinde mevcut cetvel mucibince de maaşat ve tahsisatlarının gayesi sabıkına nazaran kıdemli yüzbaşı ile binbaşı arasında bulunması gediklilerin zabit sınıfına ithallerini zarurî kılmış olduğundan gedikli zabıtan hakkında vaziyeti sabıkına kıyasen tertip edilen maaş ve tahsisatı fevkalâdelerine ait lâyihai kanuniye arz ve takdim olunmuştur.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

Türkiye

Büyük Millet Meclisi

Muvazenei Maliye Encümeni

57

15.4.1340

 

Muvazenei Maliye Encümeni Mazbatası

Bahriyedeki gedikli zabitanın maaş ve tahsisatı fevkalâdeleri hakkında Müdafaai Milliye Vekâletince tanzim edilip, Başvekâlet tarafından Meclisi Âliye takdim ve Encümenimize havale buyurulan lâyihai kanuniye mütalâa ve müzakere olundu. Gedikli zâbitân doğrudan doğruya zabitan sınıfına mensup bulundukları halde bunlar 22 Teşrinievvel 1339 tarihli kanun ile zabitana yapılan zemaimden istifade etmemiş olduklarından teklif olunan lâyihai kanuniye Encümenimizce de kabul edilerek Heyeti Umumi reye arz olunmuştur.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

TBMM’de o gün şöyle bir müzâkere cereyân eyledi.

Bahriye gedikli zâbitliği hakkında kimin ne dediğine siz karar verin gayrı…

 

 

REİS — Söz isteyen var mı efendim?

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

MUHTAR BEY (Trabzon) — Efendim, merbut cetvelde filhakika maaş ve tahsisatlar gösterilmiştir ve bunlar kabul edilecektir zannındayım. Yalnız ciheti askeriye ile bunlar arasındaki maaşı asliler nispeti fazladır. Yani bunların maaşı aslileri, ciheti askeriyede mevcut olan zabitanın maaşı aslilerinden fazladır. Aslolan maaşı aslidir. Onun için bunun da ciheti askeriyenin muadili olan maaşı asliler gibi tadilini istirham ederim. Yarın İnşallah muvazene hâsıl olur da kambiyo düzelecek olursa, tahsisatı fevkalâde kalktığı vakit bunların arasında bir nispetsizlik hâsıl olacaktır. Onun için arz ettiğim gibi, bunların maaşı aslilerinin ciheti askeriye ile bir olmasını ve bu suretle tadilini rica ediyorum.

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

MAZHAR MÜFİT BEY (Denizli) — Efendim, gedikli zabitan içerisinde sanatkâr vardır. Binaenaleyh elbette maaşları fazla olacaktır. Bunlara harp zabitanına kıyas olunarak muadil maaş verilmemiştir. İşlerinde senelerden beri sanatkâr olarak yetişen birçok kimseler vardır. Binaenaleyh Muhtar Beyin mütalâası varit değildir. Aynen kabulünü rica ederim.

 

 

 

REİS — Efendim, Muhtar Bey, tadilname vermemiştir. Maddeyi aynen reyinize koyuyorum. Maddeyi aynen kabul edenler lütfen ellerini kaldırsınlar... Aksini reye koyuyorum; kabul etmeyenler lütfen ellerini kaldırsınlar...

Kabul edildi.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

1924 senesine ait 523 sayılı Bütçe Kânununun TBMM’deki müzâkeresinden öğreniyoruz ki,

20 Ocak 1924 Pazar günü itibârı ile T.C. Bahriyemizde;

27 adet birinci sınıf,

56 adet ikinci sınıf,

60 adet üçüncü sınıf gedikli zâbitân var.

 

1924—523_İ_10, 20.11.1340 Perşembe; 1340 Bahriye Bütcesi; Zabitan, gedikli, memurini askeriye ve efrat maaşatı: Bahrî, berrî, havaî ve jandarma erkân, ümera ve zabıtanı ile mensubini askeriye maaş ve tahsisatına dair olan 22 Teşrinievvel 1339 tarihli Kanuna müzeyyel olarak Meclisi Âlice kabul ve tasdik buyurulan ve 24 Mayıs 1340 tarihli Ceridei Resmiye ile neşredildiği için işbu tarihten muteber addedilen 22 Nisan 1340 tarihli Kanun mucibince gedikli zabitanı maaş ve tahsisatı fevkalâdelerinin tezyit edilmesi hasebiyle bütçede mevzu 20 adet birinci, 56 adet ikinci ve 60 adet üçüncü sınıf gedikli zabitanının şehri Mayıstan sekiz günlük farkı maaş ve tahsisatları münhaltı vakıadan tesviye edildiğinden yalnız dokuz aylık istihkaklarının temini için 10 782 lira talep olunmuştur.

 

 

Koskocaman T.C. Bahriyesi, 141 adet bahriye gedikli zâbite tahammül edememiş!

Yazıklar olsun be!..

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 1913 senesinde “Bahriye Gedikli” sınıfı teşkil edilmiş,

1914 senesinde “Bahriye Gedikli Zâbit” sınıfı geçici (muvakkat) olarak teşkil edilmiş,

1915 senesinde de “Bahriye Gedikli Zâbit” sınıfı muvazzaf (daimî) olarak teşkil edilmiş idi.

Evvelâ Osmanlı Devletinin Bahriyesi

Akabinde de T.C. Devletinin Bahriyesi,

1913 senesinden 1927 senesine kadar geçen 14 sene içinde gedikli zâbitânı tepe tepe kullandı.

Birinci Cihân Harbinden sonra tıpkı İngiliz Bahriyesinin kendi gedikli zâbitânına yapdığı gibi

Bizim Türk Bahriyemiz de kendi gedikli zâbitânına hâinlik yapdı…

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Takvim yapraklarından 1927 rakamının döküldüğü günlerde,

Bahriye gedikli zâbit sınıfına ilk neşderi vurdular;

 

  • Müdafâi Milliye Vekili Recep Beyin tertip etdiği,

 

  • Adâlet, Bahriye ve Hâriciye Vekillerinin imzâlamadığı

 

Ve dahi

 

  • Baş vekil İsmet (İNÖNÜ)’in meclise arz etdiği kânun ile “gedikli küçük zâbit” sınıfını keşfetdiler…

 

 

1001 sayılı bu kânun ile;

Bahriye gedikli zâbiti yetiştirmek amacıyla,

1915 senesinde Muin-i zafer korvetinde açılan Makine Gedikli Okulu

Ve dahi

1916 senesinde İclâliye korvetinde açılan Güverte Gedikli Okulunun kapısına kilit vurdular. Gene bu kanun ile ilk defa olmak üzere tertip edilen gedikli küçük zabitliğe kaynak olarak Gedikli Küçük Zâbit Hazırlama Mektepleri kurdular. İşde bu okular, bugünkü Astsubay Sınıf Okulları’nın babasıdır.

1001 sayılı bu kânun ile aynı zamânda şunları da yapdılar;

Bahriye efrâdının “küçük zabitliğe” terfi etmesini gizlice yasakladılar,

  • Küçük zâbitlerin de “gedikli zâbitliğe” terfi etmelerini gizlice yasakladılar.

 

  • Bahriye gedikli zâbit” sınıfını da fiilen feshetdiler.

 

Ve böylece

 

  • Bahriye zâbiti” ile “bahriye efrâdı (er)” ile arasına “ortada sandık” bir sınıf olarak “bahriye gedikli küçük zâbit” sınıfını sokuşdurdular.

 

  • Bahriye zâbitânımızın kendi yapmak isdemediği işleri

 

Ve

 

  • Erimizin yapamayacağını bildikleri işleri “gedikli küçük zâbit” ismini verdikleri bu köle askerlerin sırtına yıkdılar.

 

Ve böylece beyaz zâbitân heyetimiz;

Bahriyemizi kendileri için “ellerinde göt gezdirecekleri dikensiz bir gül bahçesi” hâline getirdiler!..

 

 

*  *  *  *  *

 

T.C Ordumuz; bahriye gedikli zâbitine 1927 senesinde bir güzellik daha yapdı.

Ordumuzdaki zâbit vekili (asteğmen) hâricinde kalan bütün askerleri, “efrâd” (er) sınıfına tenzil etdiler.

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

Kıymetli asubay meslekdaşlarım;

Beğensek de beğenmesek de

T.C. Ordusu için en doğru ve aynı zamânda uluslararası hukuka en uygun asker teşkilâtı da böyledir.

Bugün Amerikan Ordusunda acap niye sâdece iki sınıf asker var zannediyorsunuz?

Bugün ordumuzda “subay ve er” olmak üzere “iki sınıf asker” olmasından en çok korkanlar,

Ellerinde göt gezdiren beyaz subaylarımızdır, unutmayasınız!..

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

 

1001 sayılı kânun ile 1927 senesinde ilk neşder atılan bahriye gedikli zâbitliği,

Ameliyât masasında can çekişiyor idi. Geriye de sâdece fişini çekmek kalmış idi.

Bahriye gedikli zâbitliği uzun süre can çekişmedi…

İki sene sonra, 1929 senesinde gene;

Baş vekil İsmet

Ve dahi

Müdafâi Milliye Vekili Recep Beyin tertip etdiği 1492 sayılı kânun ile

Bahriye gedikli zâbit sınıfının fişini çekdiler.

 

Bahriye gedikli zâbit sınıfının tasfiye edilmesi için hazırladığı kânun teklifinde,

Baş vekil İsmet (İNÖNÜ) şöyle dedi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bahriye gedikli zâbit sınıfının tasfiye edilmesi için hazırladığı “esbâb-ı mucibe”de ise

Baş vekil İsmet (İNÖNÜ) şöyle dedi;

 

 

Deniz gedikli küçük zabit maaş kanunu lâyihasının esbabı mucibesi

1—Sefaini harbiyemizde bir çok pek karışık ve güç fennî vazifeleri deruhte eden gedikli küçük zâbitânın en asrî bir şekilde ve en mükemmel esaslara müstenit olarak yetiştirilmesine sarfı gayret olunmakla beraber bu sınıf mensubiyni kâfi derecede terfih edilmezse şaraiti lâzimeyi haiz talip bulmak imkânsızdır.

Esbâbı maruzaya binaen donanmanın unsuru hayatiyesini teşkil eden gedikli küçük zâbitânın maruz kaldıkları külfet nisbetinde ve vüsa'ti mâliyemiz derecesinde refahları temin edilmek üzere diğer mileli bahriyenin kabul ettiği esaslar Büyük Erkânıharbiye Reisliğince tetkik buyrularak maksatsız görülen gedikli zâbitân yerine kara ordusundaki gedikli küçük zâbitân gibi gedikli çavuş, gedikli baş çavuş muavini, gedikli baş çavuş ve bu rütbelere ilâveten Alman bahriyesinde olduğu vech üzre bir baş gediklilik rütbesi ihdas olunmuş ve bu suretle deniz zâbitân heyeti ile deniz gedikli küçük zâbitânı arasında sarih bir hattı fasıl çizilmiş ve işbu kânun yalnız deniz ve hava kuvvetlerimizin muvaffakiyetlerine birinci derecede âmil olan ve yetiştirilmeleri uzun bir zamana mütevakkıf bulunan güverte uçuş, fen, ihtisas ve makinist gedikli küçük zâbitânına şâmil olması esâsı kabul olunmuştur.

 

 

 

Bahriyeli beyaz zâbitân heyetimiz 1492 sayılı bir kânun ile 1929 senesinde “üç guş” birden vurdu;

 

1. Bahriye’de “zâbit” sınıfına dâhil olan “gedikli zâbitliği” lağvetdiler,

 

2. “Gedikli zâbit” sınıfına geçiş için “ara ve geçici bir kademe” olarak teşkil edilen “mükellef küçük zâbitin” dikey terfi ederek “muvazzaf gedikli zâbit” sınıfına terfi hakkını gasp etdiler,

 

3. En büyük kalleşliği de şu konuda yapdılar. Bahriye küçük zâbitliği 1913 senesinde, “mükellef asker” sınıfına dâhil olmak üzere teşkil edilmiş idi. Bu cümleden olmak üzere küçük zâbitân

a. Bahriyede 5 sene “mükellef askerlik” yapacak;

b. 5 senelik “mükellef askerlik” hizmetinin sonunda devâm etmek isder ise şâyet sırası ile “küçük zâbitliğe” ve “gedikli zâbitliğe” terfi edip emekli olma hakkını elde edecekler,

c. Askerliğe devâm etmek isdemezler ise şâyet terhis edilecekler idi.

 

 

Fakat “mükellef zâbit” sınıfına dâhil olan “küçük zâbit” sınıfını bahriyeli beyaz zâbitân heyetimiz, 1492 sayılı kânun ile sinsi bir şekilde “muvazzaf er” sınıfına tahvil etdiler. Ve tıpkı bahriye zâbitleri gibi “mecbûrî hizmete” mahkûm edildiler.

Ve böylece;

Çavuş” rütbesi ile göreve başlayan,

20 sene, 30 sene “çavuş” rütbesi ile aynı görevi yapan

Ve dahi

Bu hizmetinin sonunda da gene “çavuş” rütbesi ile emekli edilen “muvazzaf köle” asker sınıfı ortaya çıkdı…

 

Bahriye zâbitân heyetimiz, üç-beş senelik “muvazzaf zâbitlik” hizmetinin sonunda;

 

  • Gemi komutanı,

 

  • Donanma Komutanı,

 

  • Deniz Kuvvetleri Komutanı,

 

  • Ve hattâ Fahri Sabit KORUTÜRK’ün olduğu gibi Cumhurbaşkanı bile olur iken,

 

 

Bahriye küçük zâbitân heyetimiz ise;

Karesi mebusu Ali Galip Efendinin teşbihi ile "bizim hânelerdeki kethüda kadınlar gibi"

Muvazzaf astsubay” sıfatı ile çalışdığı gemi güvertesinde “karın tokluğuna” ömür boyu “volta atmaya” mahkûm edildi.

 

 

Kara Kuvvetleri Komutanı iken,

2014 senesinde Kara Astsubay Meslek Yüksek Okulu talebelerine Hulusi AKAR’ın tavsiye etdiği gibi bahriye küçük zâbitânı;

Artık emekli olasıya kadar “aynı yerde otlayacak” idi!

Ve durum bugün gerçekden de öyledir. NATO üyesi devletlerin savaş gemilerinde “er”in yapdığı görevleri,

Bizim savaş gemilerimizde bugün hâlâ “muvazzaf astsubay” denilen köle askerler yapar.

 

Muvazzaf astsubay” denilen köle askerler;

Subaylarımızın yapdığı her işi yapar!

Subaylarımızın yapamadığı  ve yapmak isdemediği her işi de yapar.

Bahriye erâtının tâlim-taâllümü, donu-fanilası, boku-püsürü

Ve hattâ

Subaylarımızın gemide sıçdığı helânın temizliğini bile “muvazzaf astsubay” dedikleri “köle askerler” yapar/yapdırır.

Bahriye subaylarımıza ise geriye yapacak sâdece bir şey kalır;

Gemi güvertesine çıkıp ellerinde öte beri göt gezdirmek!..

 

Mükellef erin” yapması gereken görevleri bizim bahriyemizde “muvazzaf astsubay” dedikleri “köle askerler” yapar.

Muvazzaf astsubay” dedikleri böylesi rezil ve kepâze bir “köle asker sınıfı” da sâdece bizim Deniz Kuvvetlerimizde vardır.

Küçük zâbit” olarak tesmiye edilen bu “muvazzaf köle” asker sınıfı, Deniz Kuvvetlerimizde bugünkü “muvazzaf astsubaylığın” ta kendisidir.

1492 sayılı kânun ile 1929 senesinde yapdıkları bu kalleşlikler ile bahriyeli beyaz zâbitân heyetimiz, “bahriye küçük zâbitliğini” aslında 24 sene sonra 1890 “Donanma Gedikli sınıfı” koşullarına tenzil etdiler.

Bahriyeli kurnaz zâbitân heyetimizin,

Bahriye küçük zâbitân heyetine 1929 senesinde yutdurduğu bu yemsiz zoka

Ordumuza ve kendisini "astsubay" zanneden meslekdaşlarıma hayırlı ve kademli olsun!..

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

Tertip etdikleri çifte kânunlar ile Millî Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanları;

İhtiyât zâbitleri” ve “ihtiyât askerî memurların” hepsini “muvazzaf zâbitliğe” nakil etdiler.

Fakat sıra “gedikli zâbit” dedikleri cüzzamlı askerlere gelince;

1929 senesinde “gedikli küçük zâbitliğe” ve “başgedikliliğe” tenzil etdiler,

1950 senesinde “gedikli erbaşlığa” tenzil etdiler

1951 senesinde de “uyduruk, köle ve ortada sandık” bir asker sınıfı olan “astsubaylığa” tenzil edildiler.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Muvakkat Madde — A — Halihazır Deniz ve Hava gedikli çavuşları, gedikli çavuşluğa, gedikli başçavuşları gedikli başçavuş muavinliğine ve gedikli namzetler gedikli başçavuşluğa naklolunurlar.

B — Deniz ve havada müstahdem birinci, ikinci, üçüncü sınıf gedikli zabitlerinden arzu edenler halihazır maaşlarile  başgedikliliğe  nakledilir.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

TBMM, 11 Haziran 1934 Pazartesi günü içtima eyledi.

Başvekil İsmet (İNÖNÜ)

Ve dahi

Millî Müdafaâ Reis Vekili Kazım SEVÜKTEKİN meclisde bol bol laf salatası yapdı.

Yapdıkları laf salatasının konusu ise şu idi;

Bahriye gedikli zâbiti,

1683 sayılı Askerî ve Mülkî Tekâüt Kânununa tâbi midir, değil midir?

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Millî Müdafaa vekilliğinin 21699 numaralı ve 10 - V -1934 tarihli tezkeresi suretidir.

 

Roterdam’da inşa edilmiş olan birinci ve ikinci İnönü denizaltı gemilerimizin inşasında bulunmak üzere memuren mezkûr mahalle gönderilerek 16 Mart 1928 tarihinde avdet etmiş bulunan Samsun torpitosundan sınıf 2 gedikli zabiti Hilmi Hayri ve Marmara üssübahrî deniz K. emrinden Necmettin Ziya Efendilerin avdetlerinde beraberlerinde getirdikleri yabancı kadınlarla nikâhsız yaşamakta oldukları yapılan tahkikat neticesinde anlaşılmıştır.

 

1492 (8.6.1929.IRBIK) numaralı kanunun muvakkat maddesinin fıkralarına tevfikan;

 

  • Deniz gediklileri, gedikli küçük zabitliğe

Ve

  • Gedikli zabitler, başgedikliliğe nakledilmişlerdir.

 

Başgedikliliğe nakli arzu etmeyen gedikli zabitlerinin tasfiye neticesine kadar (172 sayılı.IRBIK) 24 şubat 1330 tarihli gedikli zabitan kanunu ve (508, 578)  (578 olarak yazılan numara, 587 olmalı. IRBIK) numaralı kanunlar mucibince muamele görmeleri mezkûr 1492 numaralı hava ve deniz gedikli küçük zabitan kanununun 10 uncu muvakkat maddesinin C fıkrası iktizasından bulunmakta ve 24 şubat 1330 tarihli gedikli zabitan kanununun 20 inci maddesi ise, gedikli zabitlerinin tekaüt hususunda zabitan gibi Askerî Tekaüt Kanununa tâbi olacaklarını kaydeylemektedir.

 

1683 numaralı Askerî ve Mülkî Tekaüt Kanununun 12 nci maddesinde: (zabitlerle askerî ve mülkî memurlardan ecnebi kız ve kadınlarla evlenenler veya nikâhsız olarak yaşayanlar müstafi addolunurlar ve tekaüt hakkından mahrum edilirler. Bunlar istifa için kanunî müddeti doldurmamış iseler muayyen olan tazminatı verirler. Ecnebi memleketlere tahsil veya staj için veya memuriyetle gönderilmiş veya kendi hesabına gitmiş olanlardan bu harekette bulunanlar hakkında yukarıdaki fıkralarda gösterilen muamelenin tatbiki ile beraber orada bulundukları müddet zarfında aldıkları maaş ile Hükümetçe yapılan bilcümle masarif ve ayrıca cezaen bunun bir misli kendilerinden tahsil olunur. Bu suretle ordudan çıkarılanlar 1076 numaralı İhtiyât Zâbitleri ve İhtiyât Askerî Memurları Kânununun 23 üncü maddesi hükmüne tâbi tutularak yaşlarına göre Askerlik Mükellefiyeti Kânunu mucibince muamele görürler), yazılı olduğuna nazaran mezkûr maddede zâbit ve askerî memurlar kaydi sarahaten mevcut olup gedikli zâbit kaydı bulunmamaktadır.

Gedikli zabitleri ise, ne zabit ve ne de askerî memur değildirler ve ordudaki muadilleri gedikli küçük zabitlerdir.

Bunlar tasfiye neticesine kadar 1492 numaralı kanun mucibince 24 şubat 1330 tarihli Gedikli Kanunu hükümlerine tâbi gedikli zabitidirler. Kendileri için muvakkaten meri bulunan mezkûr kanunun 20 nci maddesi delâletile tekaüt hususunda zabitan gibi tekaüt kanununa tâbi olmaları icap etmektedir. Ancak 1683 numaralı Tekaüt Kânununun 12 nci maddesi münhasıran zâbit ve askerî memurları tasrih etmek üzere ecnebi kız ve kadınlarla evlenen veya nikâhsız yaşayanlar hakkında bazı ahkâm vazetmiş ve 24 - II - 1330 târihli Gedikli Zâbitan Kânununun mevkii meriyete vazı zamanında ise, 1 haziran 1930 tarihinde muteber olan 1683 numaralı Tekaüt Kânununun 12 nci maddesindeki yeni hüküm mevzubahs olmamış ve mezkûr maddede gedikli zâbiti ve gedikli küçük zâbit kaydinin sarahatle yazılı bulunmamış olmasına binaen vaziyetleri yukarıda arzedilen gedikli zâbitleri için mezkûr maddei kânuniyenin tatbikında tereddüt hâsıl olmuştur.

Hususatı salifeye nazaran gedikli küçük zâbitler hakkında tatbik edilemeyecek olan 1683 numaralı kânunun 12 nci maddesinin, 14 şubat 1330 tarihli kanunla muamele görmekte olan gedikli zâbitlerine şamil olup olmadığının Büyük Millet Meclisince tefsirine müsaade buyurulması maruzdur efendim.

 

 

 

 

Millî Müdafaa encümeni mazbatası

T. B. M. M.

Millî Müdafaa encümeni 7 -VI -1934

Karar No. 32

Esas No. 3/471

 

Yüksek Reisliğe

1683 sayılı kanunun 12 inci maddesinin 24 şubat 1330 sayılı kanunun hükümlerinin gedikli zabitlere de şamil olup olmadığının tefsiren tayini hakkında Millî Müdafaa vekâletinin tezkeresi suretinin gönderildiğine dair olup encümenimize havale edilen Başvekâletin 16 mayıs  tarihli ve 6/1528 sayılı tezkeresi Millî Müdafaa vekilliğinden gönderilen memur huzurunda encümenimizce okundu ve görüşüldü.

Deniz gedikli zabiti namı verilen ve üç sınıftan ibaret bulunan rütbeler ashabından 8 haziran 1929 tarihli 1492 numaralı kanun mucibince arzu edenlerin halihazır maaşlarile baş gedikliye nakilleri icra kılınacağı

ve

aynı kanunun muvakkat maddesinin (C) fıkrası veçhile nakli arzu etmeyenler veya haklarında mukabil rütbesi bulunmayanlar tasfiye neticesine kadar 24 şubat 1330 tarihli 172 numaralı Gedikli Zâbitân Kânunu ile maaş ve tahsisatı fevkalâdeleri miktarını tesbit eden 508 ve 587 numaralı kanunlara tevfikan muamele göreceğini âmir bulunmasına

ve

Henüz tasfiye edilmeyen ve gedikli zâbit olarak kalmış olanların tekaüt muameleleri de 24 şubat 1330 tarihli ve 172 numaralı Bahriye Efrat ve Küçük Zâbitân ile Gedikli Zâbitân Kânununun 20 inci maddesi veçhile zâbitân misillû icra edileceği sarahatine göre henüz tasfiye edilmeyen ve ecnebi kadınlarla nikâhlı veya nikâhsız yaşayan deniz gedikli zâbitâhaklarında 1683 numaralı Askerî ve Mülkî Tekaüt Kânununun 12 inci maddesi mucibince zâbitân gibi muamele icra edilmesine encümenimizce karar verilmiş

ve

tefsir fıkrası aşağıya yazılmıştır. Umumî Heyetin kabulüne arzedilmiştir.

 

 

Tefsir fıkrası;

 

Ecnebi kadınlarile nikâhlı veya nikâhsız beraber yaşayan henüz tasfiye olmayan deniz gedikli zabitanı hakkında 30 haziran 1930 tarih ve 1683 numaralı kanunun 12 nci maddesi hükmü tatbik olunur.

 

 

Hâlbuki 1914 seneli kânun, madde 20’de

Zâbit sınıfının olduğu gibi Bahriye gedikli zâbit sınıfının da

Hem Askerî Tekâüt Kânununa

Hem de Askerî Cezâ Kânununa tâbi olduğu sarahaten yazıyor idi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Velhâsılı kelâm;

 

11 Haziran 1934 Pazartesi günü TBMM’de laf isrâfı yapan

 

  • Başvekil İsmet (İNÖNÜ)

 

  Ve dahi

 

  • Millî Müdafaâ Reis Vekili, tekâüd zabit ve İngiliz çaşıtı Kazım SEVÜKTEKİN

 

O gün meclisde osdurup osdurup ipe laf dizdiler.

Fakat her ikisi de hâinlik etdiler

Ve dahi

Gedikli zâbit tâbirini 1930 sene ve 1632 sayılı Askerî Cezâ Kânununa ilave etmediler.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

Ordumuzun beyaz subayları, bahriye gedikli zâbit sınıfını;

Evvelâ 1001 sayılı kânun ile 1927 senesinde,

Akabinde de 1492 sayılı kânun ile 1929 senesinde lağvetdiler.

Bu târihe kadar çıkartılan kânunlarda “gedikli zâbit” tâbirini de “gedikli küçük zâbit” olarak değişdirdiler. Gedikli zâbit sınıfının yerine teşkil edilen ve “er” sınıfına dâhil olan “gedikli küçük zâbit” sınıfına geçmek isdemeyen deniz ve hava sınıfı karacı gedikli zâbitân, emekli olasıya kadar “gedikli zâbit” sınıfında kaldı.

Devletimiz “gedikli zâbit” ve “gedikli subay” tâbirâtını,

1950 senesinde kabul edilen 5434 sayılı Emekli Sandığı Kânununa ilâve etdi.

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK2 sene olan harp okulu eğitim süresinin;

Önce 3, bilahire 4 seneye yükseltilmesiyle birlikte,

Millî Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanları

Hiç vakit kaybetmeden 1975 senesinde bir intibak kânunu çıkartdı.

 

 

 

 

Harbiyelilerimiz henüz okullarından mezun dahi olmadan, intibakları ceplerinde idi.

Bunu kendileri için kâfi görmeyen beyaz subaylarımız;

Ölmüş ve emekli olanlar da dâhil olmak üzere 2 ve 3 senelik harp okulu mezunu subayları,

Oturdukları yerde 4 sene harp okulu eğitimi almış kabul etdiler.

 

Sanki harb kazanmış gibi bu subaylarımıza;

 

  • Evvelâ “intibak mükafaâtı” niyetine birer derece verildi,

 

  • Akabinde de göreve sanki 8’inci dereceden başlamış gibi maaşları yükseltildi.

 

 

Böylece, harp okulunda 2 ve 3 sene eğitim alan subaylarımız;

Götlerinin üsdünde oturdukları yerde bir anda 3 sene çalışmış gibi kabul edildi

Ve dahi 1 derece maaş terfisi ile ödüllendirildi.

 

 

Fakat sıra astsubay dedikleri köle askerlere gelince

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Millî Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanları

Bir cümlelik bir kânun çıkartmak için tam 49 sene beklediler…

Bildiğiniz üzere, “astsubay” denilen uyduruk asker sınıfı,

5802 sayılı kânun ile 1951 senesinde teşkil edildi.

Ve bu târihde “gedikli erbaş” denilen askerler, bir günde “astsubay” sınıfına terfi(!) etdiler.

Gedikli erbaşlar, Askerî Cezâ Kânununa göre “erbaş” muamelesine tâbi idi. Ve bu askerlere “rütbenin geri alınması cezâsı” verilebiliyor idi.

2000 senesine kadar görev yapan

  • 37 Millî Savunma Bakanı

  Ve dahi

  • 17 Genelkurmay Başkanı

Bu kânundaki “gedikli erbaş” tâbirini “astsubay” olacak şekilde bir kelimelik bir değişiklik yapmadılar.

1951 senesinden 2000 senesine kadar geçen 49 sene boyunca,

Astsubay” dedikleri köle askerlere;

  • Erbaş” muamelesi yapdılar

   Ve dahi

  • Rütbenin geri alınması cezâsı” verdiler.

Bir başka ifâde ile “astsubayları” tam 49 sene boyunca “rütbenin geri alınması cezâsı” ile terbiye etdiler.

 

 

İşde,

Astsubay” dedikleri köle askerlere bu yapdığının aynısını,

Millî Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanları, “gedikli subaylara” da yapdılar.

1914 senesinde padişahımızın teşkil etdiği, “gedikli zâbit” tâbirini,

1935 senesinde de ATATÜRK’ün tebdil etdiği “gedikli subay” tâbirini,

Millî Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanlarımız;

16 Haziran 1927 târih ve 1076 sayılı İhtiyat Zâbiti ve Askerî Memurlar Kânununa ilâve etmediler,

16 Haziran 1930 târih ve1632 sayılı Askerî Cezâ Kânununa ilâve etmediler,

30 Haziran 1930 târih ve 1683 numaralı Askerî ve Mülkî Tekaüt Kânununa ilâve etmediler.

Millî Savunma Bakanları ve Genelkurmay Başkanlarımızın bu maksatlı davranışlarından dolayı

Hem emeklilik işlemlerinde

Hem de askerî cezâ işlemlerinde çok sayıda gedikli zâbite 50 sene boyunca

Er,

Erbaş,

Gedikli erbaş,

Küçük zâbit,

Gedikli küçük zâbit

Ya da

Astsubay muamelesi yapdılar.

Halbuki “gedikli zâbitlik”, bu asker sınıflarından hiçbirisine dâhil değil idi.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Osmanlı Devleti 1914 Bahriye Gedikli Sınıfını, “zâbit” sınıfına dâhil olmak üzere teşkil etmiş idi.

Osmanlı Devleti, 1923 senesinde hukûken yıkıldı ve yerine T.C. Devleti teşkil edildi.

Yukarıda gördüğünüz 199 sayılı tefsir aslında,

1914 senesinde padişahın “zâbit” sınıfına dâhil olarak teşkil etdiği bahriye gedikli zâbit sınıfını

T.C. Devletinin, ordumuzun meşrû bir “zâbit” sınıfı olarak tasdik ve tescil etdiğinin mutlak belgesidir.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

1935 senesine vâsıl olduğumuzda

Kurucu Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal ATATÜRK,

Osmanlı Devletinden tevarüs eden Osmanlıca “zâbit” kelimesini “subay” olarak tebdil etdi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIKGene ATATÜRK’ün bizzat türetdiği “Asubay” kelimesinin başına gelenleri de

23 Aralık 2017 Cumartesi günü neşretdiğimiz

Çünkü Asubay isimli makâlemizden tafsilâtlı olarak öğrenebilirsiniz.

 

 

*  *  *  *  *

 

 Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

1935 senesinin Türkiye Cumhuriyeti Ordusunda,

Küçük zâbit” olarak tesmiye edilen deniz askerleri “mükellef” asker idiler.

 

Kaynak: 2851 sayılı kânunun Komisyon Raporu.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Fakat

Bu seneden sonra tertip etdikleri elvan türlü tuzak kânunlar ile şerefsiz subaylarımız,

Mükellef” asker olan “küçük zâbit” sınıfını sinsice “muvazzaf” asker sınıfına “tahvil” etdiler.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

1941 senesine vâsıl olduğumuz günlerde ordumuz;

Sayısı bir elin parmakları kadar kalan gedikli subaylara

Gedikli erbaşlardan bile daha az maaş veriyor idi.

Bitmez tükenmez bir kin ve nefret ile gedikli subaylara yüklenen Genelkurmay Başkanları

Azrail olsalar, sürüm sürüm süründürdükleri bu gedikli subaylarının canını alacaklar idi.

Gedikli subayların hiç olmazsa gedikli erbaşların aldığı kadar maaş alabilmesi için

Başvekil Dr. Refik SAYDAM, 1941 senesinde TBMM’ye bir kânun teklifi arz etdi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bu kânun teklifinde Başvekil Dr. Refik SAYDAM, şöyle dedi;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Esbabı Mucibe

Evvelce Deniz ordusunda Deniz gedikli subaylığı teşkilâtı mevcut idi. Görülen lüzum üzerine 1492 sayılı kanunla bu sınıfın yerine gedikli erbaş sınıfı ikame ve gedikli subaylığı teşkilâtı ilga edilmişti. Bu kanuna nazaran gedikli subaylardan arzu edenler hizmet müddetlerine göre erbaş sınıfına nakledilmiş ve naklini arzu etmeyenlerle erbaş sınıflarında mukabil rütbesi bulunmıyanların tasfiye edilmeleri takarrür etmiş ve tasfiyelerine kadar 24 şubat 1330 tarihli Gedikli zabitan kanunu ve 508, 587 sayılı kanunlar mucibince haklarında malî ve idarî muamele yapılagelmekte bulunmuştu.

Talim ve terbiyeye ve Donanmanın harp kifayetine halel gelmemesi için gedikli subayların 3 seneye taksimen ve gedikli erbaşların yetişmelerile mütevazin olarak tasfiyeleri ve bu işin 1940 senesine kadar bitirilmesi Genelkurmayca arzu edilmiş ise de gedikli erbaş personal kadrosunun tamamlanamaması, Donanmanın kifayeti harbiyesinin tezelzüle uğratılmaması gibi sebeplerle bu güne kadar tasfiye muamelesi ikmal edilememiş olduğu gibi ekserisi yabancı fabrika ve donanmalarda staj gösterilmek suretile yetiştirilmiş bulunan gedikli subayların yerlerine onlar kadar yetişmiş erbaşlar temin edilinceye kadar da vazifeden uzaklaştırılmaları kabil olamıyacaktır.

Bilhassa vaziyeti hazıra dolayısile tasfiye işinin müsait bir zamana taliki muvafık görülmekte ve bu personalın donanmanın silâh ve makine hizmetlerinde haiz bulundukları ehliyetle vazife ifalarına intizar edilmektedir.

Gedikli subaylar ayni zamanda gedikli erbaşlara öğretmenlik ederek onların yetiştirilmelerini de temin etmektedirler.

Vücutlarından bu derece mühim istifadeler temin edilmesine rağmen bu sınıf mensupları tasfiyeye tâbi tutulmaları hasebile maaş kanunlarında nazarı dikkate alınmamalarından ve tasfiyelerinin de yapılamamasından dolayı emsallerine nisbetle mağdur bir vaziyete düşmüş bulunuyorlar. Kendilerinin yetiştirdiği ve kendilerinden daha az kıdemli gedikli erbaşların aldıkları aslî kırk ve zammile 120 lira maaşa mukabil son rütbeyi almış bulunan I.sınıf bir gedikli subay ancak 80 lira maaşla bir er tayin zammı alabilmektedir.

Vekâletimize bunların mağduriyetlerinin izalesi, terğip ve teşvikleri ve vazifelerine karşı merbutiyetlerinin arttırılması için kifayet Yüksek askerî şûraya arzedilmiş ve makamı müsarünileyhaca tetkik edilerek vaziyetlerinin tasfiye kararına bağlı kalınmak şartile ıslahı lüzumuna işaret buyurulmuştur.

Bu sebeple tasfiye esasları mahfuz kalmak ve tahakkuk ve saire hususatında yeni bir hak ihdas etmemek suretile (maaşa zam, işe son! IRBIK) emsallerile aralarındaki maaş farkının kısmen izalesi için ilişik kanun teklifi hazırlanmıştır.

 

 

Gedikli subayların hiç olmazsa gedikli erbaşların aldığı kadar maaşı alabilmesi için

Bütçe Encümeni Mazbatasına şunlar yazıldı;

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Yüksek Reisliğe

Deniz gedikli subaylarının tahsisatı fevkalâdelerine yapılacak zam hakkında Millî Müdafaa vekilliğince hazırlanıp Başvekâletin 19-IX-1941 tarih ve 6/4404 sayılı tezkeresile Yüksek Meclise sunulan kanun lâyihası Encümenimize havale buyurulmakla Millî Müdafaa vekâletinin salahiyetli memuru ve Maliye vekâleti namına Bütçe ve malî kontrol umum müdürü hazır oldukları halde tetkik ve müzakere olundu:

Evvelce deniz teşkilâtı meyanında bulunan Deniz gedikli subaylığı sınıfı 1492 sayılı Deniz ve hava gedikli küçük zabit kanunu ile ilga edilmiş ve aynı kanunun muvakkat maddesile bunlardan arzu edenlerin başgedikliliğe nakledebilecekleri ve nakli arzu etmeyenlerle mukabil rütbesi bulunmayanların tasfiyeye tâbi tutulacakları ve tasfiye neticesine kadar da 24 şubat 1330 tarihli Gedikli zabitan kanunu ile 508 ve 587 sayılı kanunlar mucibince istihkaklarının tesviye edileceği esası tesbit edilmiş ve ahiren kabul edilen 18 -1 -1940 tarih ve 3779 sayılı Gedikli erbaşların maaşlarının tevhit ve teadülüne dair olan kanunun ikinci muvakkat maddesinde de bu hüküm aynen tekrar edilmiştir.

1 Haziran 1929 tarihinde kabul edilmiş olan 1492 sayılı kanundan sonra on iki senelik bir zaman geçmiş olmasına rağmen donanmanın ihtiyacı sebebile bu sınıfın tasfiyesinde istical edilmemiş ve içinde bulunduğumuz bu fevkalâde devrede dahi bu tasfiyeye gidilemiyeceği gerek Hükümetin mucip sebeblerinden ve gerek alınan şifahî izahlardan anlaşılmıştır. Bu suretle daha bir müddet istihdamlarına zaruret olduğu anlaşılan bu sınıfın tasfiyeye tâbi bulunmaları yüzünden ihmal edilen maaş vaziyetlerinin ıslâhını temin maksadile bunların tahsisatı fevkalâdelerine ayda 30 liralık bir zam yapılması bu lâyiha ile teklif edilmiştir.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

 

1949 senesinde TBMM’nin kabul etdiği 5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kânununa

Gedikli” ve “gedikli subay” tâbiri ilave edildi.

Fakat emekli işlemlerinde bu “gedikli” ve “gedikli subay”lara

Subay” muamelesi mi yoksa “er” muamelesi mi yapıldı, bilen yok!

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Genelkurmay Başkanları ve kuyruğunu takdıkları Millî Savunma Bakanları,

Gedikli subayların burnunu sürtmeye karar vermişler idi bir kere…

Seyhan Milletvekili Sinan TEKELİOĞLU, 21 Kasım 1949 Pazartesi günü meclise bir soru önergesi verdi.

Ve dahi

Gedikli subayların içler acısı hâlinin ne olacağını dâir yedi suâl sordu…

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Birinci sınıf deniz gedikli subaylarının miktarı nedir?

Kanunlarına göre en yüksek maaş dereceleri kaç liradır?

Halen en yüksek maaşı asli alanların maaşları kaçtır?

Bu parayı kaç seneden beri almaktadırlar?

Elde mevcut kanunlara göre Türkiye'de bu şekilde bir memur sınıfı var mıdır?

Bu mağdur sınıf mensuplarının terfi ve terfihleri için her hangi bir kanunun Meclise getirilmesini Bakanlık düşünmekte midir?

Düşünülüyorsa bu kanun ne zaman Meclise sevk edilecektir?

 

 

 

Sinan TEKELİOĞLU’nun suâllerine,

Samsun Milletvekili olan Millî Savunma Bakanı Hüsnü ÇAKIR şu cevâbı verdi…

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

MİLLÎ SAVUNMA BAKANI HÜSNÜ ÇAKIR (Samsun)Bugün orduda 74 gedikli subay vardır ve hepsi, de birinci sınıftandır. Bunlar 1340 tarihinde çıkan bir kanun mucibince 30 lira asli maaş alırlarken, 1341 senesinde maaşları tutarına maktuan 30 ar lira da ücret ilâve edilmiştir. 1945 senesinde çıkan bir kanunla aslî maaşlarına beş lira zam edilerek 35 lira asli maaş karşılığı olan 250 liraya çıkarılmışlar ve verilen maktu 30 lira zamla beraber aldıkları 280 lirayı bulmuştur ki; bu da 40 lira asli maaşa yakın, bir hadde çıkmış demektir. Esasen bu sınıf lağvedilmiştir ve tasfiyeye tâbi tutulmakta bulunmuştur, (geçen sene hazırlanan Gedikli Erbaş Kanun tasarısındaki, (1950_5619_IRBIK) bu tasarı Askerî Şûradan da geçmiştir, bunlar için geçici bir madde konmuştur. Henüz Meclise gelmemiştir, bu tasarı Meclise gelip kanuniyet kesbedince bunların maaşlarının da baş gedikli derecesine çıkarılması derpiş edilmiştir.

Maruzâtım bundan ibarettir.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Verdiği cevâbında Millî Savunma Bakanı Hüsnü ÇAKIR’ın aslında

Osdurup osdurup ipe dizdiğini gören Sinan TEKELİOĞLU,

Şu çok çarpıcı sözlerini,

Millî Savunma Bakanı Hüsnü ÇAKIR’ın suratına şedit bir tokat gibi vurdu…

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

SİNAN TEKELİOĞLU (Seyhan) — Sayın arkadaşlar; Türkiye ordusunda müstesna bir sınıf olan Gedikli Bahriye subayları vardır. Bunların mevcudu bugün 45’i geçmiyor. Bunlar vaktiyle yetmişi geçmişken bu defa tahdidi sinne uğrıyarak bu mevcuda düşmüşlerdir. Bu gedikli bahriye subayları vaktiyle, Devlet tarafından, ortaokul, veya lise tahsili görmüş gençlerin, çırak mektebine alarak, üç sene tahsil ve staj gördükten sonra gedikli subay unvanını almakta idiler. Kendilerine muhassas olan maaş 15 lira asli maaş olmak üzere 1300 tarihli kanunla verilmekte idi. O zaman 15 lira, altın para maaşı asli maaşa mukabil bugün 30 lira maaş almaktadırlar. 24 seneden beri de birinci sınıf maaşı olarak 30 lira üzerinden maaş almaktadırlar. Bilâhara 1944 tarihinde çıkan bir Kanunla, bunların maaşlarına beş lira daha zammedilerek 35 liraya çıkarılmıştır. Şimdi arkadaşlar, bunların mevcut kanunlara göre erbaş olmalarına imkân ve ihtimal yoktur. Çünkü bunlar zâbitan sınıfındandırlar. Zâbitan gibi tekaüde sevkedilmek hakkını o zaman dahi haizdirler. Yapılan teklif üzerinde bunların gedikli erbaş olmaları kendileri tarafından kabul edilmemiş zabit sınıfına girmiş olan bir sınıfı geri çevirerek erbaş sınıfına nakletmek mümkün olur mu? Vaktiyle Devlet tarafından yapılan bir kanunla verilmiş bir haktır.

Bunları gedikli erbaş yapmak kanuna aykırıdır (1929_1492 ile deniz ve hava gedikli zabitanının er sınıfında dahil olan gedikli küçük zabitliğe tenzil edilmesi de kanuna aykırı oluyor. IRBIK), hukuk kaidelerine de aykırıdır. Onun için Millî Savunma Bakanından rica ediyorum; 24 seneden beri bu maaşı almakta olan bu insanların maaşlarını 50 liraya çıkararak, zaten bunların ya bir veya iki seneleri kalmıştır, son olarak bu parayı alsınlar ondan sonra zaten tasfiyeye tâbi tutulacaklardır. Millî Savunma Bakanından bunu rica ediyorum bu suretle bu mağdur arkadaşların terfilerine sebep ve vesile olsunlar.

 

 

 

Yukarıda gördüğünüz bu konuşmalar lafda kaldı. Ordumuzun gedikli subayları sürünmeye devam etdiler…

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

Aşağıda gördüğünüz 5619 sayılı Erbaş Kânunu ile gedikli subaylar,

1950 senesinde er sınıfına dâhil olan “başgedikli” sınıfına geçmeye ikinci kere mecbur edildi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

GEÇİCİ MADDE 2. — Deniz ve hava sınıflarında görevli bulunan gedikli subaylardan istiyenler, hizmet sürelerine göre başgedikli sınıfına geçirilirler. Bu sınıfa geçmek istemeyenleri hakkında 24 Şubat 1330 tarihli Gedikli Zâbitan Kanunu ile 508 ve 587 sayılı Kanun hükümlerinin tatbikına devam olunur.

 

 

Böyle aşağılayıcı bir teklifi hangi gedikli subay kabul edebilir?

Sayısı 74 civârında olan bu gedikli subaylara, gedikli erbaşlardan bile daha az maaş verdiler.

Açlık ile terbiye edilen bu gedikli subaylar ne hazindir ki bir kez daha “gedikli erbaş” olmaya mecbur edildi.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

1914 seneli Bahriye Efrâdı ve Küçük Zâbitânı ile Gedikli Zâbitânı Kânun-ı Muvakkat isimli bu kânunun beşinci maddesi şöyle emrediyor idi;

 Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Fakat 1951 senesinde TBMM’nin kabul etdiği 5802 sayılı Astsubay Kânunu Geçici madde-3 ile

Gedikli subaylar, ne bahtsız askerler imiş ki;

Bu kez de uluslararası hukuka göre “er” sınıfına dâhil olan “astsubay” sınıfına tenzil edildi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK


 

Geçici Madde 3 — Deniz ve hava sınıflarında görevli bulunan gedikli subaylardan istiyenler hizmet sürelerine göre “astsubay sınıfına” geçirilirler.

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

Târih, geldi dayandı 27 Mayıs 1960 Cuma gününe...

İktidara geldiği 1950 senesinden beri Başbakan Adnan MENDERES’e

Kendisinin terfi etdirdiği Coniperestiş subayları gizliden gizliye darbe hazırlıyorlar idi.

Bu gizli darbe hazırlığı;

Tıpkı 2016 senesi Temmuz ayının 15’indeki mübarek bir Cuma günü zuhûr eylediği gibi,

1960 senesi Mayıs ayının 27’sinde, gene mübarek bir Cuma günü koku verdi…

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

27 Mayıs darbesini ordu içindeki bir avuç küçük rütbeli subay tertiplemiş idi.

Yüksek rütbeli subayları ya ikna, ya hapis, ya da yurtdışına sürgün etmişler idi.

Darbeci subaylar, 1 saat içinde devletin önemli mevkiilerini hemen ele geçirdiler.

28 Mayıs 1960 Cumartesi günü saat 04;30’da darbe beyannâmesini

 

 

 

 

O dâvudî sesi ile radyoda okuyan Kara Piyâde Kurmay Albay Alpaslan TÜRKEŞ, şöyle dedi;

Gayemiz Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve İnsan Hakları Prensiplerine tamamıyla riayettir.

 

28 Mayıs 1960 Cumartesi günü Türkiye’de hükûmetin manzara-i umumiyesi,

Maşşallah, Allah nazardan saklasın,

Sakın ha! Foto-şaka filân zannetmeyiniz!

İşde,

Tam da aşağıda gördüğünüz gibi;

Şu altısı bir yerde ve fakat dördü aynı kişi olan “berrî” üç orgeneralden müteşekkil idi.

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Yukarıda resimlerini gördüğünüz bu darbeci subaylarımız;

28 Mayıs 1960 Cumartesi günü sabahın seher vakinde T.C. Devletinin üzerine çöreklendiler.

Ve dahi

TBMM dâhil olmak üzere devletin bütün devâirini cebren ve hile ile işgal edip ele geçirdiler.

Cumhurbaşkanı ve başbakan sıfatına ilâve olarak

Kara Kuvvetleri Komutanlığından emekli “AgaCemal GÜRSEL aynı zamânda;

Millî Birlik Komitesi Başkanı ve TSK Komutanı makâmâtını da cebren ve hile ile şereflendiriyor(!) idi.

 

 

*  *  *  *  *

 

Millî Birlik Komitesi ismi ile teşkil etdikleri hükûmet ile

Darbeci subaylarımızın ilk yapdığı şey, kendi istikbâllerini teminât altına alan şu kânunları çıkartmak oldu.

 

  • Darbeye desdek veren subaylarımızı, tertip etdikleri Cumhuriyet Senatosu’na “tabii üye” yapdılar,

 

  • Darbeye karşı çıkan Albay Alpaslan TÜRKEŞ gibi azılı subayları da uzak memleketlerdeki konsolos, elçi vs. ballı maaşlı kızak görevlere tayin rüşveti ile susdurdular ve bu subaylardan böyle kurtuldular,

 

  • 40 sayılı kânun ile; Harp Akademilerindeki “kurmay adayı subayları”, eğitimlerini tamamlamadan “kurmaylığa” terfi etdirdiler,

 

  • 42 sayılı kânun ile; Ordudan tard etdikleri yaklaşık dört bin subayımıza ödedikleri “çifte emekli ikrâmiyesini”, Amerika’dan borç aldıkları 4,5 milyon dolar ile verebildiler.

 

  • 125 sayılı kânun ile; Ordudan tard etdikleri subaylarımıza, devlet mekteblerinde “öğretmenlik yapma hakkı” bahşetdiler.

 

  • 180 sayılı kânun ile; Kendilerine beleşinden ev inşâ etmek için kânun çıkartdılar. Ankara’da Yahya Kemâl Caddesi ve İstanbul’da Zincirlikuyu gibi arsanın altın kıymetinde olduğu semtlerde, hazineden iki simit fiyâtına “sözde satın aldıkları” arsaların üzerine “sözde kendi paraları ile” pırlanta kıymetinde “alyans mahalleleri” inşâ etdiler.

 

  • 182 sayılı kânun ile; Teğmenden mareşale kadar her subayımıza, sanki kendi anaları doğurmuş gibi barışta ve savaşta birer “hizmet eri” verdiler.

 

  • 205 sayılı OYAK kânunu ile; Subaylar kendilerinin ve yedi göbek sülâlesinin istikbâlini sonsuza kadar teminât altına aldı.

 

Tabii bu saydıklarımız, bugüne kadar Eski Tüfek’in bulup bilebildikleri...

27 Mayıs’ı tertip eden Conisperestiş ve darbeci subaylarımızın;

Devlet kasasından yağma edip kendi ceplerine akdardığı bir de dodak uçuklatan “kayıt dışı” servetler var ki bunu ancak darbeci subaylarımızın bir kendileri, bir de Allah biliyor.

 

 

*  *  *  *  *

 

Amerika’dan besleme karanlık suratlı ve darbeci subaylarımızdan mürekkep Millî Birlik Komitesi;

 

  • Hem darbeci subaylarımızın

 

  • Hem de darbeye karşı geldiği için ordudan tard etdikleri subaylarımızın

 

  • Hem bu dünyâsını

 

  • Hem de ahiretini teminât altına aldıkdan sonra

 

Bu kez de yeni bir Anayasa hazırlamak için kolları sıvadı.

27 Mayıs’ı ganimete çevirmekde pek mâhir davranan darbeci subaylarımız,

Aynı zamânda şu kânunları da yapdılar;

 

  • 160 sayılı Devlet Personel Dairesi Kurulması Hakkında Kânun,

 

  • 211 Sayılı TSK İç Hizmetleri Kânunu,

 

  • 357 sayılı Askerî Hâkimler ve Savcılar Kânunu,

 

  • 657 sayılı Devlet Memurları Kânunu,

 

  • 926 Sayılı TSK Personel Kânunu,

 

  • 1602 sayılı Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Kânunu.

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

211 Sayılı TSK İç Hizmetleri Kânununa göre darbeci subaylarımız  T.C. Ordusunun askerlerini

1961 senesinde 6 sınıf hâlinde olmak üzere şöyle târif, tefrik ve tesmiye etdiler;

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Madde 3 – Askerler ve rütbeler:

 a) Askerler:

 

1. Er: İhtiyaçları Devlet tarafından deruhte ve temin olunan rütbesiz askerdir.

2. Erbaş: İhtiyaçları Devlet tarafından deruhte ve temin olunan onbaşı ve çavuş rütbelerini haiz askerdir.

Askerlik Kanununa göre mükellef bulundukları hizmetleri ifadan sonra hususi kanunlara tevfikan muayyen bir hizmet taahhüdü suretiyle Silahlı Kuvvetlerde vazife gören uzman ve uzatmalı çavuş ve onbaşılar da erbaş sayılır.

3. AstsubayHususi kanununa göre Silahlı Kuvvetlere katılan astsubay çavuştan astsubay kıdemli başçavuşa kadar rütbeyi haiz olan askerdir.

4. Askerî öğrenci: Subay, askerî memur veya astsubay yetiştirilmek üzere muhtelif okul ve üniversitelerde okuyan ve resmî bir kıyafet taşıyan öğrencilerdir.

5. Askerî Memur: İdarî işlerde, fen ve sanat kollarında vazife gören ve kanuna göre subaylara muadil ve özel bir silsileye tabi bulunan askerdir.

6. Subay: Hususi kanuna göre Silahlı Kuvvetlere intisabeden asteğmenden mareşala (Büyük amirale) kadar rütbeyi haiz olan askerdir.

 

 


211 sayılı darbe kânunun yukarıda gördüğünüz üçüncü maddesine dikkat ile bakar iseniz şâyet

1961 senesi itibârı ile T.C. Ordusunda “gedikli zâbit” asker sınıfının mevcut olmadığını görürsünüz!..

 

27 Mayıs darbeci subaylarının silahların gölgesinde tezgahladıkları 211 sayılı bu darbe kânununun

59  sene sonra bizlere bugün haykırdığı hakikât şudur;

 

1914 senesinde Bahriyemizde “zâbit” sınıfına dâhil olmak üzere teşkil edilen “gedikli zâbitlik” asker sınıfını,

27 Mayıs’ın darbeci subayları 1961 senesinde T.C. Ordusundan kazıya kazıya sildi ve imha etdi.

 

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

1914 seneli Bahriye Efrâdı ve Küçük Zâbitânı ile Gedikli Zâbitânı Kânun-ı Muvakkat isimli bu kânunun beşinci maddesi şöyle emrediyor idi;

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Fakat

İkisi kurmay, üçü de hâkim sınıfından olmak üzere beş subayın görev aldığı heyet ile

1995 senesinde kendi başlarına buyruk verdikleri bir kararda Merâsim Sokağın soytarıları,

Yukarıda gördüğünüz 1914 seneli kânunun beşinci maddesinin anasını belledi.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Böyle sapkın bir fetva veren rahmetli AYİM,

Gedikli zâbit sınıfına dâhil olduğu besbelli olan “küçük zâbitlere”, “er” muamelesi yapdı…

 

 

AYİM’in tasfiye edilmesinde en çok ahını ve bedduasını aldığı askerler, herhâlde küçük zâbitlerdir.

Bu kararı veren hâkim kılıklı soytarıların öbür dünyâda yatacak yerleri yokdur, haberleri olsun…

 

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

Takvim yaprağı ikinci asırın üçüncü ayının yirmi ikinci gününü gösderir iken

Sessiz selensiz kabul etdiği 4551 sayılı şu kânun ile TBMM

1914 ve 1917 senelerinde kânun ile “subay” sınıfı olarak teşkil edilen “gedikli zâbit” sınıfını,

Gedikli” ismi ile cebren ve hukuksuz olarak “astsubay” sınıfına tenzil etdi.

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 

Bizim Donanmamız geçmiş târihde İngiliz tarafgirliğinin önemli bir kalesi idi…

Gedikli zâbitlerimizin rütbe işaretlerini bile İngilizlerden aşırdık!

Bugünde aslında değişen bir şey yokdur. Durum, ayniyle vâkidir…

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Kaynak: Bir Cumhuriyet Kurumu Yaratmak: Atatürk’ün Donanması, 1923-1939(1), Serhat GÜVENÇ-Dilek BARLAS.

(1) Bu bölüm daha önce “Atatürk’s Navy: The Determinants of Turkish Navy Policy, 1923-1939 ”, Journal of Strategic Studies, C. XXVI, No:1, Mart 2003, s. 1-35’de basılmıştır. Makaleyi Türkçe’ye çeviren Derya Kömürcü ile bu derlemede yer almasına izin veren Journal of Strategic Studies dergisinin editör ve yayıncısına teşekkür ederiz.

s.234: (…) Örneğin, Türk donanmasının durumunun değerlendirildiği 1924 yıllık raporunda Türkiye’deki İngiliz Büyükelçiliği şu sonuca varmıştır: “İngiltere açısından donanmanın güçten düşmesi arzu edilmez, çünkü donanma geleneksel olarak Türkiye’deki İngiliz tarafgirliğinin önemli bir kalesidir.”47. (47): PRO FO 371/10870 E3338/3338/44 (1 Haziran 1925)

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

1912-1914 seneleri arasında Osmanlı Bahriyesinde görev yapan İngiliz Amiral LİMPUS’un Osmanlı devlet memurları hakkındaki şu çok çarpıcı tesbitini de

Yorumsuz olarak gönderiyorum, siz kıymetli okuyanlara…

Bir bakın hele!.. Bugünkü durum da aynen böyle değil mi?

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, Cilt: 0, Sayı:13-14, Ocak 2008.

 

Amiral Limpus, görev süresi boyunca elinden geleni yapmaya çalıştı ve başarılı oldu. Osmanlı Donanmasındaki gelişim fark edilir düzeye geldi. Zaten göreve geldikden sonra, 11 Aralık 1913 tarihli Büyükelçi Mallet’e gönderdiği yazıdaki düşünceleri O’nun iyi niyetini açıkça göstermektedir.111

*111; Mallet’e gönderdiği yazıdaki söylemleri için Bkz. Rooney, a.g.m., s.20; Limpus’a göre İngiltere “fena halde hasta olan bir ulusun sağlının yeniden kazanmasına” yardım etmek zorundaydı. İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı Devleti’nin çöküşünden hiçbir yarar elde edemeyeceklerin savundu. Limpus görevi süresince karşılaştığı zorluklardan bahsederken “doğu zihniyetinin yoğun şekilde muhafazakar olduğunu” ve spesifik değişimleri kabule istekli olmadığını belirtmekte; Türk memurların düşük ücret nedeniyle düşmanlaştırıldıklarını ve dolasıyla düşük moralle verimsiz hale geldiklerini ifade etmekteydi. (ÖZEL_KOCATÜRK, s.248).

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Emekliassubaylar.org mecrâsındaki “Büyütec” isimli köşesinde,

03 Ağustos 2011 Çarşamba neşretdiği makâlesinde kıymetli meslekdaşım Sayın Aydın KULAK;

 

  • Bahriye gedikli zâbit sınıfının” “kıdemli astsubaylığın” bir “uzantısı” olmadığını,

 

  • Aksine, “Bahriye gedikli zâbit sınıfının” “ayrı bir sınıf” olduğunu yazmış.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Fakat bu makâlemizde bizim ortaya koyduğumuz kânunlara bakdığımızda;

  • Sayın Aydın KULAK’ın bu tesbitinin doğru olmadığını,

Ve dahi

  • Bahriye gedikli zâbit” sınıfının, döneminin tâbiri ile “bahriye küçük zâbit” sınıfının “devamı” ve “bir üst terfi aşaması” olduğunu görüyoruz.

 

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

Bahriye Gemici, Makinacı ve Muzıka Çırak Mektebleri Nizâmnâmelerini 2013 senesinde Deniz Kuvvetlerinden dilekce ile talep etdim. İsdediğim nizâmnâmeleri vermemek için kırk dereden su getirdiler.

Üst üsde üç dilekce gönderince kaçacak delikleri kalmadı.

Sonra dediler ki şu hesâba parasını yatır, nizâmnâmeleri gönderelim.

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

İsdedikleri parayı, hesâplarına havâle etdim. Yaklaşık bir hafta sonra büyük zarf geldi Deniz Kuvvetleri Komutanlığından. Heyecân ile zarfı açdım, bir de göreyim! Talep etdiğim nizâmnâmelerin hepsinin de Eski Türkce sûretlerini göndermişler.

Emekli asubay bir mensubu olduğum Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, benim eski Türkce bilmediğimi benden iyi biliyor.

Fakat bu hakikâti bildiği hâlde bana eski Türkce harflerle yazılmış belgeler gönderiyor. Deniz Kuvvetleri Komutanlığının yapdığı bu hareketin anlamı, kendi asubay mensubuna alenen küfür etmekdir.

 

Deniz Kuvvetleri Komutanlığının bana vermediği bu nizâmnâmeleri,

Hiç tanımadığım hocalardan isdedim. Verdiler… Hem de büyük bir memnuniyet ile.

Ve bu hocalarımız şunu itirâf etdiler;

Bu nizâmnâmeleri bugün okumak isdeyen bir astsubay olduğunu görmek bizi hem çok şaşırtdı hem de çok mutlu etdi...

 

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

Deniz astsubaylığı” hakkındaki aşağıda gördüğünüz nizâmnâmeleri

Gönderdiğim bir dilekce ile 2017 senesinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığından talep etdim.

 

 

KONU: Donanma Gedikli Zâbit Nizamnâmeleri Hakkında.

İLGİ: (a) Kara Kuvvetleri Komutanlığı Eğitim ve Doktrin Komutanlığının 10 Nisan 2017 târih, GENSEK: 97499644-5010-825895-17/Bilgi Edinme sayı ve “Şükrü IRBIK’ın Bilgi Edinme Başvurusu” konulu cevâbi evrağı.

(b) 16 Şubat 2017 târih ve 170023122 sayılı BİMER dilekcem.

(c) 125’inci Yılında Deniz Astsubaylığı (1890’dan 2015’e), Deniz Basımevi Müdürlüğü Pendik/İstanbul, Ekim 2015 (ISBN 978-975-409-729-0).

(ç) 31 Aralık 1889 târihli Donanmay-ı Humâyûn-ı Cenâb-ı Mülükâneye Alınacak Sıbyan Efrâdına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dâir Nizâmnâme.

(d) 4982 sayı ve 09 Ekim 2003 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânunu.

(e) 2004/7189 sayı ve 19 Nisan 2004 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânununun Uygulanmasına İlişkin Esâs ve Usûller Hakkında Yönetmelik.

 

1. İlgi (a)’da mezkûr nizamnâme, Kara Asubaylığının ilk ve temel kânunudur. Söze konu işbu nizamnâmenin Eski ve Yeni Türkce harfler ile yazılmış birer kağıt sûretini, İlgi (b) talebime istinâden Kara Kuvvetleri Komutanlığından İlgi (c) ile bilâ bedel temin etdim. İşbu İlgi (c) evrağın kapak sayfası, bu dilekcemin EK-A’sındadır.

 

2. Emekli bir asubay olarak, ordumuza asubay yetiştiren mekteblerin târihcelerini tetkik ediyorum. Yapdığım çalışma neticesinde;

  a. Deniz Asubaylığı hakkında bugüne kadar neşredilen kitaplarda, aşağıda mezkûr nizamnâmelerden hiç bahsedilmediğini,

    b. Bunun tabii neticesi olarak da Deniz Asubaylığı hakkında neşredilen târihce kitaplarında, bugün dahi hâlâ eksik ve hatâlı bilgiler olduğunu müşâhede etdim. Tesbit etdiğim bu eksik ve hatâların bâzılarını da bugüne kadar çeşitli vesileler ile gönderdiğim dilekcelerim ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın dikkatine arz etdim.

 

3. 1982-2085 sicil numaralı ben Şükrü IRBIK, emekli bir asubay mensûbu olmakla iftihâr etdiğim Deniz Asubaylığının târihcesinde tesbit etdiğim eksik ve hatâları izâle etmek isdiyorum. Ancak ne var ki aşağıda isimleri yazılı nizamnâmelerin Türkce harfli sûretlerini temin edemedim. Bu cümlemin devâmı olmak üzere;

   a. Deniz Asubaylığı târihcesi hakkında bugün hâlâ mevcut olan eksik bilgileri ikmâl ve dahi hatâlı bilgileri de izâle etmek,

  b. Kamuoyu doğru bilgilendirilmek,

 Ve daha da mühimi

  c. Kamu düzeninin doğru bilgiler ile işletilmesini temin etmek gâyesi ile

Aşağıda mezkûr nizamnâmelerin “Yeni Türkce harfler ile yazılmış sûretlerine” ihtiyacım vardır;

 

  • Deniz Kuvvetleri Komutanlığının 2015 senesinde neşretdiği İlgi (c) târihce kitabının 31’inci sayfasında mezkûr ve İlgi (ç)’de merkûm 31 Aralık 1889 târihli “Donanmay-ı Humâyûn-ı Cenâb-ı Mülükâneye Alınacak Sıbyan Efrâdına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dâir Nizâmnâme,

 

  • 23 Haziran 1909 (4 Cumâdelâhira 1327) târihli “Bahriye-i Şâhâne Zabitânının Elbise-i Resmiyesi Hakkında Nizamnâme.” Düstur, 2.Tertip, Cilt-I, sayfa-309. Bu nizamnâmeden ayrıca, Deniz Kuvvetleri Komutanlığının (https://m.dzkk.tsk.tr/icerik.php?icerik_id=126&tarmir=1) bağlantısında münteşir “Türk Denizci Kıyâfet ve Unvânları” başlıklı târihcede de bahsedilmektedir.

 

  • 03 Mayıs 1911 (4 Cumâdelûlâ 1329) târihli “Erkân ve Ümerâ ve Zabitân-ı Bahriyenin Hâiz Oldukları Ünvanların Tebdili Hakkında Nizamnâme”. Düstur , 2. Tertip, Cilt-3, sayfa 359. 

 

  • 15 Temmuz 1913 (R. 02 Temmuz 1329, H. 10 Şa’ban 1331) tarihli “Süfün-i Hümâyûnda Gedikli Sınıfının Sûret-i Teşkîliyle Usul-i Terfi ve Terakkileri Hakkında Kânun-i Muvakkat.” Düstur, 2.Tertip, C. 5, s. 576-577).

 

  • 1205’te Donanmamızisimli makâle/Safvet–İstanbul; Târih-î Osmânî Encümeni, 1329 (1913). Türk Târih Encümeni Mecmuası (TTEM), (Târih-î Osmânî Encümeni Mecmuası) (TOEM), cilt: IV, sayı: 22, s. : 1370-1377.

 

  • 20 Nisan 1914 (H. 24 Cemaziyelevvel 1332 , R. 07 Nisan 1330) târihli “Bahriye Efrad ve Küçük Zâbitânıyla Gedikli Zâbitânı Kanun-ı Muvakkatı”, Düstur, 2.Tertip, C. 6: sayfa-541-550).

 

  • 14 Aralık 1916 târihli “Muzıkacı Çırak Mektebi Nizamnâmesi”, (https://m.dzkk.tsk.tr/data/icerik/361/BahriyeninIlkleri.pdf) bağlantısında münteşir Türk Bahriyesinin İlkleri, sayfa 19. Hazırlayan: Dz.Kur.Bnb. Hasan İLHAN, Dz.Kur.Bnb. F. Emre ÜLGER, Deniz Basımevi Müdürlüğü, Sertifika Nu.: 29173, Birinci Baskı, Ekim 2014-İstanbul).

 

  • 03 Şubat 1916 (H 28 R.Evvel 1334, R. 21 K.SANİ 1331) târihli “Gemici Çırakları Nizamnâmesi”, (Düstur, 2.Tertip, Cilt-8, s.361).

 

  • 17 Şubat 1916 (13 Rebîülâhir 1334) târihli “Bahriye-i Şâhâne Zabitânının Elbise-i Resmiyesine Mütedair 4 Cumâdelâhira 1327 Târihli Nizamnâmeye Müzeyyel Mevâdd-ı Nizamiye. (Düstur, 2.Tertip, C. 8, s. 394-395),

 

4. İşbu dilekcemin yukarıda mezkûr üçüncü maddesinde bahsetdiğim 10 adet nizamnâmenin “Yeni Türkce Harfli” birer nüsha kağıt sûretini İlgi (d ve e) mevzuât muvâcehesinde tarafıma göndermesini Millî Savunma Bakanlığımızdan saygılarımla arz eylerim. 16.09.2017. 1701348663.

 


 

Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız, bu dilekceme cevap vermeye tenezzül etmedi.

Pes etmedim tabi ki. Konuyu Başbakanlık Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na götürdüm.

Bu kurula verdiği savunmada Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız, talep etdiğim belgelerin ellerinde olmadığını beyan etdi...

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesi’nin kuruluşu  konusunda

Uyduruk ve ahlâksızca elvan türlü yalan dolan dolu târihceler tertip eden Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızda,

Yukarıda gördüğünüz dilekcem ile talep etdiğim Donanma “gedikli” ve “gedikli zâbit” nizâmnâmelerin Türkce tercümesi, 2017 senesi itibârı ile hâlâ mevcut değil imiş! Biz de inandık tabi!...

 

Bu nizâmnâmelerden bâzılarını da

Emekli maaşımdan verdiğim bir avuç para ile tercüme etdirmeye mecbur bırakdı, Deniz Kuvvetlerimiz ben Şükrü IRBIK'ı...

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 Gedikli zâbit” tâbirini neşretdiği sözlüklere dâhil etmeyen Türk Dil Kurumuna gönderdiğim dilekcemin sûretini yorumsuz olarak ekledim buraya.

 

1949 senesinde TBMM’nin kabul etdiği

Ve dahi

5434 sayılı T.C Emekli Sandığı Kânununda mevcut olan gedikli zâbit” ve “gedikli subay” tâbirâtını

Türk Dil Kurumu, neşretdiği Türkce sözlüğe niye ilave etmez acap?

 

Kim ne diyor ise öyle olsun!

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

Neşretdiği târihcede uydurma sözler eden Deniz Kuvvetleri Komutanlığına gönderdiğim dilekcemin sûretini de yorumsuz olarak ekledim buraya.

 

 

KONU: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Târihcesinde Merkûm “Gedikli Sınıfı” Hakkında.

İLGİ: (a) Donanma-yı Hümâyûna Alınacak Sıbyan Efrâdına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dâir Nizâmnâme. (Düstur Tertip-I, Cilt.6, Sayfa: 571-584).

(b) (https://m.dzkk.tsk.tr/icerik.php?icerik_id=126&tarmir=1) bağlantısında münteşir Deniz Kuvvetleri Komutanlık Târihcesi.

(c) 4982 sayı ve 09 Ekim 2003 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânunu.

(ç) 2004/7189 sayı ve 19 Nisan 2004 târihli Bilgi Edinme Hakkı Kânununun Uygulanmasına İlişkin Esâs ve Usûller Hakkında Yönetmelik.

 

1. İlgi (a)’da mezkûr 01 Nisan 1890 târihli kânun; Donanmamızda Gedikli sınıfını teşkil eden nizâmnâmedir. Düstur Tertip-I, Cilt.6, Sayfa 571-584’de yer alan işbu nizâmnâmenin tam ismi, EK-A’da görüldüğü üzere, Donanma-yı Hümâyûna Alınacak Sıbyan Efrâdına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dâir Nizâmnâme’dir.

2. İlgi (b)’de mezkûr bağlantısında, Deniz Kuvvetleri Komutanlık târihcesi neşredilmektedir. Söze konu bu târihcenin 13.09.2017 târihli (bugün) ekran görüntüsünü bu dilekceme EK-B olarak ekledim. Osmanlı Donanmasında “Gedikli” sınıfının teşkiline dâir “kaynaksız” olarak bilgi veren söze konu bu târihcenin, “Gedikli Zabit” alt başlığında yer alan metinin ilk cümlesinde; Osmanlı Bahriyesinde 05 Nisan 1890 târihinde teşkil edilen asker sınıfının isminin “Deniz Gedikli Küçük Zâbit” olduğu yazılıdır.

3. Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın İlgi (b)’de münteşir târihcesinde bahsetdiği ve EK-B’de resimi görülen metinde söz etdiği “Deniz Gedikli Küçük Zâbit” kavramı hakkında benim suâllerim şöyledir

4. Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız; birbirinden tamâmen farklı iki ayrı asker sınıfı olan “Gedikli Zâbit” ile “Gedikli Küçük Zâbit” kavramları arasındaki hukûkî ve askerî ıstılâh ve kavram farkını herhâlde biliyordur. İlgi (a)’da mezkûr nizâmnâmesinde, 01 Nisan 1890 târihinde teşkil edilen asker sınıfının isminin “Gedikli” olduğu sarahâten yazıldığı hâlde;

İlgi (b)’de münteşir târihcesinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız, söze konu işbu asker sınıfının ismini hangi gerekce ile “Deniz Gedikli Küçük Zâbit” şeklinde hatâlı ve yanlış yazabilmişdir?

a. Deniz Kuvvetleri Komutanlığımızın savsaklamak kabilinden hatâlı ve yanlış yazdığı söze konu işbu “Deniz Gedikli Küçük Zâbit” kavramını, İlgi (a) nizâmnâmesinde tasrih edildiği üzere “Deniz Gedikli Zâbit” şeklinde tashih etmeyi düşünür mü?

b. İşbu dilekcemin yukarıda mersûm üçüncü maddesinde tevcih etdiğim iki suâlimi

c. Kamu düzeninin kânunlar, tam ve doğru kavramlar tahtında idâme ettirilmesi,

Ve dahi

ç. Kamunun doğru bilgilendirilmesi nânıma,

İlgi (c ve ç) mevzuât muvâcehesinde Millî Savunma Bakanlığımızın cevâplamasını saygılarımla arz eylerim.13.09.2017. 1701330757.

 

-1-

 

EKLER          :

EK-A: Donanma-yı Hümâyûna Alınacak Sıbyan Efrâdına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dâir Nizâmnâme. (Düstur Tertip-I, Cilt.6, Sayfa 571).

EK-B: (https://m.dzkk.tsk.tr/icerik.php?icerik_id=126&tarmir=1) bağlantısında münteşir Deniz Kuvvetleri Komutanlık Târihcesi.

 

 

-2-

 

EK-A

EK-A: Donanma-yı Hümâyûna Alınacak Sıbyan Efrâdına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dâir Nizâmnâme. Târihi Neşri:  Rûmî : 20 Mart 1306 (Milâdî: 01 Nisan 1890  / Hicrî: 10 Şa’ban 1307, Salı) (Düstur Tertip-I, Cilt.6, Sayfa 571).

Kaynak: http://muhammetaliuslu-com.tr.gg/TERTIP-1-Cilt-6.htm

İndirme Târihi: 13.09.2017.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

EK-B

EK-B: (https://m.dzkk.tsk.tr/icerik.php?icerik_id=126&tarmir=1) bağlantısında münteşir Deniz Kuvvetleri Komutanlık Târihcesi.

İndirme Târihi: 13.09.2017.

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

*  *  *  *  *

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Bugün girin ve bakın!

Deniz Kuvvetleri Komutanlığının aşağıda gördüğünüz şu sayfasında bugün de hâlâ

Bahriye gedikli subay” sınıfının “deniz astsubay” sınıfı olduğunu iddia ediyor!..

 

Kaynak: (https://www.dzkk.tsk.tr/icerik.php?icerik_id=126&tarmir=1)

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

Deniz Kuvvetlerinin bugün hâlâ medet umduğu bu bir kelimelik inat,

Bahriye gedikli zâbitine 1927 senesinden beri Başvekil İsmet (İNÖNÜ) ile Millî Müdafaa Vekili Recep (PEKER)

Ve dahi

Bu zevâtdan sonra bu makâmlara oturan gerzek subayların,

Astsubay” dedikleri köle askerlere karşı takındıkları inkârcı ve kahredici tutumlarının bâriz birer tezâhürüdür.

 

 

*  *  *  *  *

 

Kıymetli vatandaşlarım ve muhterem asubay meslekdaşlarım;

İşde, gördünüz, "gedikli zâbitlik" üzerinde yapılan elvan türlü ameliyâtı…

 

Beyaz subaylarımız, gedikli zâbitândan ne vazgeçebilmiş ne de hazmedebilimiş!..

 

 

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_8 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

 

 

 

 

 Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

 

 

      Evvelki bölümleri ve kısımları okumak için resimleri tıklayınız        

 

Asubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIKAsubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIKSahil Güvenlik Komutanlık BrövesiKapak 5

Asubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIKAsubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIKAsubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIKAsubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIKAsubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

Asubay Tefrikası 6_10 _ Eski Tüfek Şükrü IRBIK

 

PARÇALA BEHÇET!

Nisan 27, 2014

Anayasa Mahkemesi'nin kuruluş yıldönümleri hep tarihi konuşmalara sahne olur. Anayasa Mahkemesi Başkanları 23 Nisan’da kendilerine makam verilip mikrofon uzatılan çocuklar gibi o güne hazırlanır ve edebiyat parçalarlar. Ya da bana öyle geliyor.

Bu yıl ki toplantıda Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Haşim Kılıç’ın sözleri hükümetten çok tepki gördü. Sayın Kılıç yaptığı konuşmada muhalefet, iktidar veya kurum farkı gözetmeden, olması gerekenleri konuştu.  Bence Hükümetin tepki gösterdiği Sayın Kılıç’ın sözleri değil, Anayasa  Mahkemesi'nin son zamanlarda aldığı kararlardı. Aslında yaptıkları şey, apaçık olarak çok basittir. Kişi üzerinde aşırı tepki göstererek, kurum çalışanlarının çeşitli açılardan kendini tekrar tekrar sorgulamasını sağlamak ve hükümet aleyhinde alınabilecek, daha cesur kararların önünü kesmektir.

Sayın Kılıç’ın konuşmasını bir emekli astsubay kulağıyla dinledim. Sayın Kılıç sanki bizim sözcümüz gibi konuşmuş. Önce Sayın Kılıç’ın bazı sözlerinin altını çizmek istiyorum. Hâttâ altını çizdiklerimin bazılarını da kalın harflerle yazmak istiyorum.  İşte o satırlar!..

***

Muhtelif kaynaklardan seçilerek gelen üyelerimizin karar ve faaliyetlerimize yansıyan mesleki tecrübeleri Mahkememizin ortak vicdanını oluşturmaktadır. Kuşkusuz bu sonuca ulaşırken, başta Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olmak üzere, hukukun evrensel ilkeleri ve ilgili  yasa hükümlerine göre   hareket ettiğimiz açıktır. Bu vicdani alan, dostluk ve düşmanlık duygularına kapalı olduğu gibi  ırk, renk,   siyasi düşünce ve bireysel inançların da dışındadır.  İnsanlık onurunun varlığı, temel hak ve özgürlükleri de evrenselleştirmiştir.  Bu değerleri yüceltmek, derinleştirmek, tehditler karşısında savunmak Anayasa Mahkemelerinin en temel görevidir. Esasen Anayasa yargısının varlık nedeni; ırk, renk ve inancı ne olursa olsun, insan olma ortak paydasına sahip herkesin var olan onurunu korumaktır. Bu kutsal görevin başarı ile yürütülebilmesi, ancak bağımsız ve tarafsız kalmayı becerebilen yargıçların varlığı ile mümkündür.

Hukukun üstünlüğü anlayışı ve demokratik değerlerle beslenen bir devletin yolu her zaman aydınlıktır. İkinci Dünya Savaşı felaketini yaşamış Avrupa’nın geçmişte yaşadıkları ile bugün geldikleri seviye çok önemli mesajlar vermektedir. Dünya’da dini, etnik ve sınıf savaşlarının en yoğun yaşandığı bölge olan Avrupa, komünizm ve faşizm gibi totaliter rejimlerden demokrasi ve hukuk devleti mücadelesini vererek kurtulmuştur.

Demokratik değerleri, hukukun üstünlüğünü ve hukuk devleti anlayışının gereklerini tekrar  tekrar konuşmak zorundayız.

İnsanlar, onurlu bir hayat yaşayabilmek için, hukuk  güvenliğinin egemen olduğu bir devletin varlığına her zaman  ihtiyaç duymuşlardır. Evrensel değerlerin ağırlıklı olarak uygulandığı, tüm eylem ve işlemlerin yargı denetimine tabi tutulduğu, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlet, hukuk devleti olarak tanımlanmıştır. Hukuk devletinin en belirgin  diğer bir özelliği ise, tasarruflarının öngörülebilir, ulaşılabilir açık ve şeffaf olmasıdır. Hukuk devletinin odağında esas itibariyle iktidar gücünün keyfi davranışlarının sınırlandırılması vardır. Bu nedenle kamu gücünü kullananlar da vatandaşlar gibi hukuksal ilkelerle kuşatılmıştır.

Bir ülkeyi hukuk güvenliği testinden geçirebilmek için öncelikle yazılı hukuk kurallarının, daha sonra da bunu uygulayan hakim, savcı, adli personel ve adli kolluğun ne durumda olduğunun tespiti gerekir. Sisteme dahil unsurlar ahenk içinde birbirini engellemeden adalete ulaşmaya hizmet ediyorsa sorun yok demektir. Haklı bir neden olmaksızın, kamu yararı gözetilmeden,  siyasal  amaçları  gerçekleştirmek düşüncesiyle yazılı hukuk kurallarında çok sık aralıklarla yapılan değişikliklerin, toplumda hukuk güvenliğini sağlayabileceğinden   bahsedilemez.

Ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel hayatı alt-üst edecek yasal düzenlemelerin öngörülebilir olmaması, bireylerin hukuka olan güvenin tükendiği yerdir. Esasen, hukuk güvenliğini sağlayacak olan unsurlar,  bağımsızlık ve tarafsızlık sorununu çözmüş olan yargı organları ile yasama ve yürütme organlarının insan haklarını özne kabul eden uygulamalarıdır.

Hukuk devletinin temel direği olan yargı, aynı zamanda devletin  vicdanı olarak da tanımlanır. Bu vicdanın, siyasi ve ideolojik vesayet odaklarının işgaline uğraması nedeniyle toplum hayatına verilen zararların acı örnekleri, hafızalardan henüz silinmemiştir.  İşgal devam ettiği sürece de bunları yaşamaya devam edeceğiz. Yargının vicdanını  işgal edenlerin kimliği, düşüncesi ya da kutsalları ne olursa olsun bu sonuç değişmeyecektir. Dün hak ihlaline uğramış mağdurlarla, bugün aynı ihlalleri yaşayan mağdurların  kimliklerinin farklı olması bu bakışımızı asla etkilemeyecektir.  Sadece yargı değil, onur sahibi olan herkesin haksızlığa ve ihlale karşı çıkması insanlık borcudur. Zira, barışın teminatı olan  farklılıkların birlikte yaşamasını ancak, başkalarının hak ve özgürlüklerini savunan onurlu insanlar hayata geçirebilirler.

Esasen vesayet altındaki bir yargıdan hukuk güvenliğini sağlaması da beklenemez. Böyle bir sistem yönetenlerin güvenliğini sağlarken, ötekilere de ancak, korku, endişe ve  umutsuzluk verebilir. Korkunun ve endişenin hakim olduğu iklimlerde de  özgür vicdanlar üretilemez.  Herkese bildik gelen bir sözle yeniden tekrarlamak gerekirse, hukuk güvenliği insanların güvercin ürkekliği içinde yaşamadığı korkusuz bir ortamın varlığı olarak da tanımlanabilir.

2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile   yargı organları üzerinde oluşan vesayetçi anlayışların ortadan kaldırılması için cesaretli adımlar atıldı. Bu adımlar toplumda büyük   karşılık da gördü. Söz konusu vesayetçi yönetimlerin görevlerinin sona ermesi ile büyük bir boşluk doğdu. Bu boşluğun, toplumun her kesimini kucaklayan, hoşgörülü, özgürlükçü, çoğulcu, adil ve evrensel değerleri yansıtan tercihlerle doldurulması gerekirken, ne yazık ki  bunu gerçekleştiremedik. Bu kez, farklı renkte yeni bir vesayet sisteminin  oluşmasına tanık olduk. Kimse bu yeni oluşumun günahından kendini soyutlamaya çalışmasın. Tarih  olanları  kaydediyor. Bunları konuşmak, gerçekleri itiraf etmek ve cesaretle çözüm yolları bulmak zorundayız.

Görevi, maddi gerçekleri ortaya çıkarmak olan yargının karşı karşıya kaldığı bu iddianın adı “vicdan yolsuzluğu”dur. Bunun için yapılması gereken açıktır. Hukuk devletine yakışan yöntemler uygulanmak suretiyle gerçekliğinin ispat edilmesi halinde, faillerine bir saniye bile beklenmeden gerekli yaptırımlar uygulanmalıdır. Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının vazgeçilmez unsuru olan “özgür vicdanlı” hâkim ve savcılarımızın ayakta kalması için buna mecburuz. Demokratik hukuk devletlerinde, tehdit ederek, korkutarak sorunların çözüldüğüne ilişkin örnekler bulamazsınız.

Anayasa Mahkemesince verilen kararların,  toplumda yarattığı siyasi, sosyal ve ekonomik sonuçları üzerinde, bazı değerlendirmeler yapılması zorunluluğu vardır.  Kurumların özeleştirilerini yapabilme cesaretini göstermeleri gerektiğine inanıyoruz. Bunu yapamadığımız takdirde kurumların kendilerini geliştirmesi ve yenilemesi mümkün olmayacaktır. Mahkemelerin geçmişte verdiği kararlar sonucunda toplumda yaşanan sarsıntıların, demokratik hayata ve hukuk devleti anlayışına olan olumsuz etkilerinin bilançosunu çıkarmak zorundayız. Hemen her toplumda Sorunların temel kaynağı yasama, yürütme ve yargı organlarının sebep oldukları hak ihlalleridir. Bu ihlallerin sonuçları ve toplumsal karşılığı önemsenmelidir. Bireylerin, her türlü endişe ve korkudan arındırılmış güvenli bir alanda hayat sürmeleri, en temel anayasal haklarıdır.

Kamu gücüne sahip olanların  topluma sunduğu hak ve özgürlükleri,  lütuf ya da bağış düzleminde değerlendirmesi düşünülemez.  Farklı olanların hak ve özgürlüklerine karşı kimse, ev sahibi edasıyla duruş da sergileyemez. Yetmiş altı milyonun her  ferdi bu evin sahibi ve Anayasa ile teminat altına alınmış hakların kullanıcısıdır.

Demokrasi, insan onuru, temel hak ve özgürlükler, Mahkememizin korumak zorunda olduğu  evrensel değerlerdir.  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi başta olmak üzere, çağdaş dünya milletlerinin kabul ettiği insan hakları belgelerinde,   temel hak ve özgürlükler; din, ırk, mezhep, siyasi düşünce ve ideolojilerden arındırılarak sadece “insan olma” ortak paydasında birleştirilmiş ve evrensel bir değer olarak tanımlanmıştır.  Bu evrensel değerler bütün insanlığın gönül birliğini ve bütünlüğünü sağlayacak etki ve öneme sahiptir. Farklılıkları değiştirmeye, dönüştürmeye ve kendimize benzetmeye çalışmadığımız sürece, bu hedefi yakalamak hayal olmayacaktır.

Hukuk devletinde mahkemeler, emir ve talimatla çalışmadığı gibi, dostluk ve düşmanlık duyguları ile de yönlendirilemez. Mahkemeler verdikleri kararların sonuçlarının doğurduğu üzüntü ve sevinçlerle de ilgilenmez.  Bu duyguları gayet doğal kabul eder. Ancak, verilen kararlardan hukuk dışı sonuçlar çıkararak, Mahkeme mensuplarını itibarsızlaştırma gayretleri iyi niyetle izah edilemez.

Yeni teknolojik gelişmelerin, insan hak ve özgürlüklerini korumak için alınan yasal önlemleri,  etkisiz hale getirdiği bir çağda yaşıyoruz. Tarihe hak ve özgürlük savunucusu olarak geçen Gorbaçov, Sovyetler Birliği çözülmeden önce, küreselleşmeye karşı direnenlere “antenlere vize koyamazsınız” diyerek iletişim araçları karşısındaki zorluklara işaret etmiştir. Kuşkusuz, böyle bir zorluk bireylerin hak ve özgürlüğünü, devletin ise varlığını koruyacak yasal düzenlemeleri yapmasına engel değildir.

Amacımız sorun üretmek değil, sorun çözmek olmalıdır. Bir eylemin, işlemin veya yasama tasarrufunun,  siyasi bir belge olan anayasaya göre,   denetlenmesi nedeniyle ortaya çıkan Anayasa Mahkemesi kararının siyasi sonuçlar doğurması doğal bir zorunluluktur.

Mahalle baskısı ile yargı mensuplarının görüş, düşünce ve kararlarının etki altına alınma çabaları, adaletin kutsallığına inanmış olanlar için geçerli değildir.

Anayasa Mahkemesi, insan onurunun zorunlu kıldığı hak ve özgürlükleri, hiçbir ayrım yapmadan ve bir hesabın içinde bulunmadan, ilgilisine ulaştırmaktan başka amacı olmayan bir yargı  kurumudur.

Amacımız, idarenin ve yargı organlarının sebep olduğu hak ihlallerini incelerken, temel hak ve özgürlüklerle ilgili evrensel standartların ülkemizde benimsenmesini sağlamak suretiyle  Anayasa Mahkemesinin “etkin bir denetim” yaptığı inancını topluma yerleştirmektir. Mahkememizin etkin denetim yapmadığı düşüncesinin yerleşmesi halinde ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından  Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin kararları  yok sayılarak, başvuruları doğrudan kabul etmesi gibi bir uygulama ile  karşı karşıya kalacağımız herkes tarafından  bilinmelidir.  Böyle bir sonucun ise ülkemiz yargı erkinin demokratik dünya milletleri nezdinde çok ciddi bir itibar kaybına sebep olacağı açıktır.

Son yıllarda birey ve toplum olarak, yaşanan sorunlarla ilgili en masum çözüm önerilerini, düşünce ve görüşleri derhal siyasi bir süzgeçten geçirdikten sonra kabul veya reddeder hale geldik. Bu yaklaşım toplumun aşırı siyasallaşmasına, kutuplaşmasına ve kaygı verici bir gerilimin yaşanmasına yol açıyor. Yaşanan gerilim insanlarımızı taraf olmaya zorlamakta, söylenenler yanlış da olsa, taraf olmanın güçlendirdiği inatçılıkla düşünceler savunulmaya çalışılmaktadır. Sorunlara veya önerilen çözümlere tepkisel tavırlarla meydan okumak, taraftar bağlılığını güçlendirmekte ise de  insanların biraraya gelme,  diyalog ve uzlaşma iradelerini zayıflatmaktadır. Diyalog ve uzlaşma zeminini kaybettiğimizden dolayı, farklı olanların doğruları ile zenginleşemiyoruz. Başkalarının haklarına sahip çıkmak bir insanlık erdemidir. Katılmasak da, hakkı ihlal edilenlerin yükünü paylaşmak, onurlu insan olma refleksinin doğal bir sonucudur. Demokratik ülkelerin gücünün yasaklara değil, özgürlüklere dayalı olduğu gerçeği gözardı edilmemelidir.

Yaşanan gerilimlere kim sebep olursa olsun, bu ortamda gelişen kin ve nefret söyleminin farklı düşünce ve inanç sahipleri arasında “duygusal bir kopuş”a yol açtığı açıktır. Kalp ve gönül dünyasını ilgilendiren bu duygulardaki ayrışmaların, birlikte yaşama irademiz üzerinde olumsuz sonuçlar doğuracağını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu olumsuz sonuçlar siyaset, kültür, inanç, sanat, spor ve buna benzer etkinliklerde, farklı kesimlerin birarada yaşamaları için gerekli olan “buluşma alanlarını”  yok etmektedir.

Kin ve nefret söyleminin, korkuyla buluştuğu böyle bir noktada, insanlarımızı iç dünyalarına hapsedilmiş inançlar ve beyinlerinden dışarı çıkaramadıkları düşüncelerle baş başa bırakıyoruz. Oysa, çoğulcu ve katılımcı demokratik sistem, “farklılıkların sesli yaşaması” gerektiği çağrısını yapıyor. Yüzyıllardır biriktirdiğimiz köklü kültür yapımız ve oluşan inanç dünyamız, demokrasinin tam da bu çağrısıyla örtüştüğünü söylüyor. Sahip olduğumuz bu sevgi ve hoşgörü kültürünün lojistik desteğine ihtiyacımız vardır.

Kainatın özü insan, insanın özü ise eşdeğeri bulunmayan onurudur.

***

Yukarıdaki konuşma metnini sindire sindire birden fazla okumanızı tavsiye ederim. Bu çok önemli konuşma, madalyonun bir tarafından bakınca bizim onur mücadelemizin sebeplerini anlatıyor. Ancak diğer taraftan bakınca da konu biz değiliz ve mahkeme kadıya mülk olmuş. Bu kavga başka… Bu sözler başkasına… Baronların ülkesinde yaşıyoruz. Devletin Baronları, Meclisin Baronları, İş dünyasının Baronları, Uhrevi Dünyamızın Baronları ve Yargının Baronları…

Bu nedenle yukarıdaki başlığı attım.  “Parçala Behçet!

Bugünlerde bir el muhaberat, bir el muhaberat, bugünlerde bir Yusuf, bir Yusuf…

Bugünlerde fikir başka, iş başka… Hani milliyetçiyim ama, ayaklar altında olmayanından, halkçıyım ama padişahım çok yaşa diyeninden… Hani komünistim ama söyleyemeyeninden, laikim ama elhamdülillah… Bu ahval ve şerait içinde, bu üst düzey demokrasi konuşması... Peh, peh, peh!.. Körler ülkesindeki gözü açık adamın akıbeti aklıma geldi birden. Adamın gerçek amacı körlere yardımcı olmak değil, ülkeye kral olmak idi hatırladığım kadarıyla…

Saygılarımla…

Varagele

Ocak 19, 2014

Çamaşır ipi değil şu yukarıdaki resimde gördüğünüz,

Çorap, don, göynek asılmaz!

Varagele derler ona.

Varagele!..

Bir denizci tâbiridir.

İki nokta arasında sağlam bir halat ger,

Bu halat üzerine hareketli bir makara koy,

O makaraya bir sepet veya sandalye bağla!..

Sonra da ister insan taşı,

İstersen eşyâ...

Sözlük anlamı böyle...

Okuduğunuz bu açıklamada bahsedilen “iki nokta”,

Biz denizciler için her hâl ve şartda “iki gemi” yi ifâde eder.

Başkasını bilmeyiz.

Hele hele sakın ola bir denizciye, Ankara’da varagele yapdım demeyin!

Tozutduğunuzu düşünebilir.

Denizde Varagele!..

Sitemizin kaytan bıyıklı İdarecisi Sayın Semih KOÇ da bahriyelidir.

Varegeleyi bilir.

Her iki gemi aynı istikâmet ve sâbit sürat ile yola devâm eder.

Denizde hareket hâlinde olan iki gemi arasında varagele tertibâtını kurarsın.

İkisi arasındaki mesâfe sâdece 10-15 metre.

120 metre boyunda, onbinlerce ton ağırlığında koca bir arabayı

Sanki garaja bırakan bir sürücü kadar mahir olmalısın.

Üsdelik arabanı bırakmak istedin garaj, yerinde durmuyor.

Hareket ediyor...

image006 
image007
image008
image003
image009
image010

Saatde 30 kilometre sabit hızla yürüyen bir garaja arabanızı park etdiniz mi hiç?

İki geminin denizde varagele yapması da işde böyle birşey...

Hızlı gitsen garaja çarparsın, halatı kopartırsın.

Yavaş gitsen arabayı garaja sokamazsın. Halat gene kopar...

*  *  *

Böylece alış-veriş başlar.

Bu gemi, ötekine bir şey gönderir.

Öteki gemi, berikine başka bir şey...

Herkes, kendi yediğinden misâli!..

Denizde ikmâl yapabilen deniz kuvvetlerine sahip ülke sayısı bugün bile iki elin parmaklarından çok değildir.

Bizim deniz kuvvetlerimiz, denizde ikmâl yapabilen beş on deniz kuvvetinden birisidir.

Devâm eden harekât için sâniyeler bile çok önemlidir.

Mazot, cebehâne, ekmek, su bitdiyse deponu  doldurmak için dünyanın öbür ucundan buraya gelemezsin.

Bu neviden ihtiyacını, harekât icrâ etdiğin mevkiide ikmâl etmelisin.

Üsdelik,

İhtiyâcı neyse geminin istediğini sâdece beş on dakikada alıp-verip yoluna devam etmesi beklenir.

Dolmuş değil ki hemen kenara çekip işini göresin.

Kocaman gemi...

Dur desen, durması iki saat alır.

*  *  *

Varagele, tehlikeli ve zor bir işdir. Hiç ummadık kazâlar meydana gelebilir.

Gergin bir halat koparsa

Tırpanın ekini biçdiği gibi yakınındaki insanları ikiye bölebilir.

Oldu, gördüm!..

Halatın kopması, taşınan malzemenin denize düşmesi, indirirken kırılıp dökülmesi,

Hele bir de patlaması var ki,

Ne siz sual eyleyin ne de ben diyeyim.

Mecbûrî durumlarda başka çâre yokdur.

Yapmak zorundasın.

Azgın fırtına,

Dağ gibi dalgalar var.

Koca gemiyi defter yaprağı gibi kaldırıp kaldırıp anamın keçeye vurduğu tokaç gibi suya vuran kudurmuş rüzgârlar,

İnsanın kemiklerine kadar işleyen buzdan da soğuk havalar var...

Her zamân sütliman değildir!

Ne zamân ne yapacağını kesdiremezsin.

Deniz, kadına benzer,

Atamazsın, satamazsın

Başetmeyi bilmek gerek.

Dalgalı bir havada denizde hareketsiz kalan geminin Allah yardımcısı olsun!

Ceviz kabuğundan beter sallanır.

Serseri mayın gibi kontrolden çıkar.

image013

İkisi de tehlikelidir.

En iyisi, her iki gemi, aynı istikâmette ve aynı sürâtle hareket ederken varagele etmekdir.

Sağ tarafınızda temâşa etdiğiniz resimdeki sepetin içinde sulh zamânında takas edilenler;

Fındık fısdık, gazete, lasdik...

Harp zamânında ise

image012El, ayak, kol bacak... (Bkz.→)

Havilsiz olmak gerek!

Denizin hiç merhameti yokdur.

Zayıfları hemen yutar.

Kendine ait olmayanı da

Eninde sonunda kusar.

Daima en iyiye,

En güçlüye teslim olur.

Dedik ya, kadın gibidir!..

***

Deniz görevlerimizin temcid pilâvıydı varagele tâlimi...

Bahriyeli yârim var,

Gemilerde tâlim var,

Değil mi?..

Personel varagele mevkilerine diye başlayan ve yaz-kış, gece-gündüz, deniz-domuz demeden saatler süren varagele tâlimleri...

Her seyir esnâsında mutlaka bir kaç kere tâlim ederdik.

İşin içinde insan canı var,

Geminin selâmeti var.

Tatbik edesin ki gerçek ihtiyâc durumunda layıkıyla yapabilesin.

Hem, harb şaka kaldırmaz!

Mağlubiyetin bedeli ağırdır,

Eskeriyetle telâfisi de yokdur çünkü.

Bilmem ne denizinin bilmem ne bölgesinde olduğunuzu tahayyül edin.

Altınızda sâdece su var; sonsuz bir tuzlu su çölü çepe çevre kuşatmış sizi.

Üsdünüzde ise hava...

Deniz, yasdık,

Hava, yorgan niyetine...

Sol, sağ,

Ön, arka...

İskele, sancak,

Pruva, pupa...

Altınızdaki ve üstünüzdekinin aynısı...

Kuş uçmaz, kervân uğramaz diyârlar bile oralardan daha ehven.

Kaderimle başbaşa kalmışım.

Ne yol var ne de iz...

Kuş olup uçmaya tevessül etsem insan yaşayan en yakın kara parçasına vasıl olmaya mecâlim yetmez...

İmdat! Can kurtaran yok mu? desem kelime-i şahâdet getirip ruhumu teslim eylerim de kimseler duymaz...

Gemide çalışdığım yerin sol tarafı, cephane dolu. Değil bir gemi, koca bir şehri berhevâ etmeye yetecek kadar barut var.

Yatdığım yatağın hemen bir güverte altında geminin makineleri var. Her biri bina kadar büyük.

Sağ tarafımda, onlarca tanker dolduracak kadar büyük akaryakıt depoları... Orada geminin bir senelik nevâlesi yatıyor.

Her tarafımda içinden on binlerce volt geçen kablolar, buhar geçen, mazot geçen borular,

Harıl harıl işleyen cihazlar,

Homurdayan divâsa makineler...

Bu kadar yanıcı, yakıcı ve patlayıcı maddeyi dünyanın hiçbir yerinde bir arada göremezsin.

Yokdur çünkü!

Birbiriyle işbirliği içinde çalışan yüzlerce silah, makine, cihaz, âlet, edâvat...

Sâdece kendi çalışdığım telsiz kamarasındaki cihazları şöyle bir düşünüyorum da...

Bir gürültü vardır ki orada. Makine dairesinde çalışan arkadaşlarıma gıpta etdiğim zamanlar olmuşdur hani.

Hele bir de yazdığım ve okuduğum mesajlar...

Minder yapsam

Her T.C. vatandaşına bir adet bilâ bedel hediye etmeye kâfi gelir.

Ya da cilt yapdırsam,

Millî Kütüphânedeki kadar bir külliyât zuhur eder.

Görüneni görünmeyeni ile bunların içinde işleyen onbinlerce makine parçası, dişli, piston ve saire...

Tersanede inşâ aşamasında TCG ORUÇREİS harp gemisinde çalışdım.

Meşhur Beypazarı kurusu kalınlığında tam kırkbin kilometre bakır kablo döşedik...

İnsan vücudunda ne kadar damar, kılcal damar var ise bunun beş misli kablo bizim gemide vardı.

Buna ilâve olarak bir de bu geminin içinde can var, can!..

Onlarca, bazılarında yüzlerce...

Devletin onca paraya can verdiği gemi ve

Vatan görevini yapmak için canlarını dişlerine takmış vatan sevdâlısı denizci askerler...

Astsubay, subay...

Ve başımızın tacı, gözümüzün bebeği, anaların bize emânet etdiği,

Kınalı kuzular...

Hepimizin hayâtı incecik bir tele, aha şuncacık bir cıvataya, mercimek kadar bir pula; toplu iğne ucu kadar bir parçaya bağlı.

Olacak ise oluyor.

Mukadderât!

Herşey yolunda giderken

Birden bire makinelerden birisi bozuluyor.

İçinden tazyikli su, buhar, yağ, akaryakıt geçen bir boru patlıyor.

Bir kablo yanıyor...

Gemi, şamandıra gibi kalıyor tuzlu deniz çölünde...

Allah esirgesin!

Oldu,

Küçük bir kıvılcım,

Kocaman bir patlama demekdir.

Şuncacık bir cıvata,

Küçücük bir pul,

Saç kılı kadar ince bir kablo...

Neticesini kimse tahmin edemez!

Dünya’nın nısfını gezdim, gördüm. Kendi paramla gezgin olarak değil, ha! Nerede bu fukarada o para?.. Devlet görevi icâbı hani!..

Yabancı harp gemilerinde, kara birliklerinde yatdık, yedik, içdik. Çeşitli devletlere mensup her rütbeden askerle berâber çalışıp denizde kader ortaklığı yapdık.

Onlardan da dürüst, namuslu, temiz ve çalışkan o kadar subay, astsubay, er gördüm ki...

Her türden sayısız yerde; yabancı gemide ve askerî birlikde arızalar, kazâlar gördüm, yaşadım.

Fakat meydana gelen arızayı gidermek için hiçbir yerde, hiç kimsenin benim gemimdeki kadar gayretkeş davrandığına şâhit olmadım.

Bu farkı gözümle görmenin ve tecrübe etmenin bana verdiği hazzı burada tarif etmemin imkânı yok!..

Ne mutlu Türk Deniz Kuvvetlerine ki böyle eli öpülesi gerçek kahraman astsubayı, subayı, kınalı kuzuları var...

Hele bir de ansızın bir fırtına çıkıverir ki

Yer gök, birbirine karışır!

Dizginden boşanmış yılkı aygırı gibi

Söz geçirmenin imkânı yok!

Dinsizim diyeni otuzbeş saniyede kâbe görmüş hacıya çevirir!..

Gemide can var dedik ya!.. İnsanoğlu bu... Nerede ne olacağını kim bilebilir? Hastalanıyor!

Veya bir kazâya uğruyor. Yardım lâzım.

Gemiyi tâmir etmek lâzım! Vazife beklemez.

İnsanı tâmir etmek lâzım! Hastaneye yetiştirmek lâzım. Allah kuludur, eşi benzeri de yokdur.

Basdırıp parayı yerine yenisini satın alamazsın.

İşde, en sıkışdığın anda en yakınındaki bir gemiden yardım istersin.

Ya sen, onun olduğu yere gidersin,

Ya da o senin olduğun mevkiye gelir.

Bazen her iki gemi aynı mevkiide buluşmak üzere yol alırlar.

Yanyana gelince de hemen varagele donanımı kurulur ve alış-veriş başlar.

Biri, diğerine bir şey gönderir.

Diğeri, berikine başka bir şey...

Herkes, kendi istediğinden misâli!..

Bahsetmeye çalışdığım bu iki hususda yaşadıklarımı kâğıdın sırtına yüklemeye bir başlasam!..

Kağıt, rahmetli Sülük dedemin elma sirkesi küpü gibi çatlar,

Âhir ömrüm de kâfi gelmez!

Ankara Çölünde İşgilli Varagele!..

Denizde harekât icrâ eden iki gemi arasında malzeme veya insan takası için varagele yaparsın.

Peki, senin kurumuna ait olan bir mahkeme ile senin aranda bir şeylerin takas edilmesi için sen ne yaparsın?..

Senin elinde suâl vardır,

Cevâbını bilmek istersin.

Onun elinde de senin istediğin cevâp...

Sen, ona dilekce gönderirsin.

O da sana cevâp...

Olması beklenen bu.

Peki hakikâtde olan nedir?..

Çok yazdık, çok söyledik.

Artık sebebini fâş eyleyin dedik.

Kellim, kellim lâ yenfâ!

Bakdık, netice alamıyoruz.

Bu satırın müellifi olarak biz de başladık varageleye...

Hem de Ankara Çölünün göbeğinde

Hem de kendi mahkememiz ile

Hem de bilmem kaçıncı defa

Hem de en işgillisinden...

*  *  *

Bilginiz üzerine, devletden bilgi istemenin usûl ve esaslarını düzenleyen bir Kanun var. 09 Ekim 2003 tarihli ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu. Bu Kanun’a istinâden her vatandaş, kendisini ilgilendiren konuda dilekce yazıp devletin ilgili kurumundan bilgi isteyebilir.(Bkz.↓)

 image016

Söze konu Kanun, devlet kurumlarına bir görev veriyor. Diyor ki, sana sorulan suallere cevâp vereceksin.(Bkz.↓)

 image018

Şu hususu da fâş eyleyelim. Suâle cevâp vermek istemeyen kurumlar, Kanun’un 25 inci maddesini bahâne ediyorlar. Fakat bu maddeyi iyi okumak lâzım. Hak sahibi olan bir kimsenin suâlinden kaçmaları mümkün değil. (Bkz.↓)

 image020

Yeri gelmişken peşinen diyelim. Dostlarımız, meslek usdalarımız bizi bilirler. 30 senelik muvazzaf astsubaylığımda tevbih cezâsı dahi almadım. 3 savunma verdiler. Yapdığım savunmayı okuyanlar; bana söylediklerini yutmak, verdiği savunmayı da yırtmak mecburiyetinde kaldılar.

Muvazzaf iken AYİM’e 7 davâ açdım. Birisini, haklı olduğum hâlde kaybetdim. Bu ifâde, bana değil fakat hâkim subay olan arkadaşıma aitdir.

Açdığım 6 davâyı da AYİM görüşmeyi reddetdi. Bunların hiçbirisi şahsımla ilgili değil. Kanunlarda gördüğüm yanlış, eksik, haksızlıkları konu eden davâlardır.

İmdi, gönderdiğim dilekcelerin ve dilekcelerime verilen cevâpların varagele edildiği takas tiyatrosunu buyurun, berâber temâşa eyleyelim.

Çaylarınızı tazelemeyi unutmayın...

*  *  *

Bilginiz üzerine, Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin biz astsubaylar hakkında buyurduğu bir kararı var.

Astsubayları devlet memur sınıfına sokan meşhur kararı.

Böyle bir karar verdiğinden kuşkumuz yok.

Biliyoruz...

Çünkü zamânın Başbakanı, Bahriyeden emekli subay Sn. Bülent ULUSU, Meclise verdiği Kanun tasarısında AYİM’in bu kararından bahsetmiş.

12 Eylül subay darbesi günlerinde, muhtemelen 1980-1981 tarihlerinde verdiği bu kararla AYİM, kendi parasıyla ve kendi namına yüksek tahsil yapan biz astsubayların maaş derece/kademe intibâkının 657 sayılı Devlet Memurları Kanun’unda tarif edilen Genel İdare Hizmetleri Sınıfına dâhil olan devlet memurlarıya aynı seviyeden yapılmasına hükmetdi.

Akabinde, Sn. Bülent ULUSU hükûmeti, AYİM’in bu kararını gerekce gösterip 926 sayılı TSK Personel Kanun’unun 137’inci maddesini hemen değiştirdi.

Bu çifte tezgâh ile önce;

  • Astsubaya verilen bir derece geri alındı,
  • Sonra, devlet memuru ile eşitlendi,
  • En sonunda da astsubayın intibâkını devlet memurunun bir alt kademesinden yapmak için tekrar Kanun çıkartdılar.

Ve o günden beridir kendi parasıyla yüksek tahsil yapan astsubaya, devlet memuruna verilen maaş intibâk hakkından bir derece eksik intibâk veriliyor.

 Devletin her memuruna verilen bu hakkı bugün hâlâ eksik olarak alan bir tek meslek var; biz astsubaylar.

AYİM’in tutduğu ve emekli subay Sn. Bülent ULUSU’nun vurduğu Kanun’un mağdurlarından birisi de şu lâkırdısını okuduğunuz bendenizdir. Binlerce meslekdaşım gibi ben de emekli bir astsubay olarak şu gün bile devletden hâlâ bir derece alacaklıyım muhterem yiğitler.

  • İntibâk konusunda astsubaylara yapılan haksızlığı İntibâkların Seyir Defteri isimli makâlemizde tafsilâtlı olarak tetkik edip ehl-i vicdân ademoğullarına fâş eyledik.
  • Kendisiyle henüz kimsenin müşerref olamadığı bu mahrem karar hakkında bildiklerimizi de Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Astsubay isimli makâlemizde mufassal olarak tetkik etdik.

Babamın babası rahmetli Hacı Sülük dedem, “Oğul; lafı az, elini uz tut. Peşrevi güreşden uzun olmasın!” derdi. Dedemin bu nasihatı kulağıma küpe olduğundan bu husuları burada çift dikiş yapmayalım.

İşde bu sebepden dolayı, okuduğunuz şu satırları yazan bendeniz de, beni mağdur eden bu kararın peşine düşdüm. Devletin ilgili kurumlarına bugüne kadar tam altı dâne pulsuz dilekce gönderdim.

İlk beş dilekceme verdikleri cevâplar aşağıda.

Altıncı ve sonuncu dilekcemi de gene bu makâlemde fâş edeceğim. Bu dilekceme ne cevâp vereceklerini ömrümüz vefâ ederse göreceğiz inşallah.

Denizde iki gemi arasında kurulan varagele donanımını

Biz, makâlemizin konusu icâbı

Ankara’nın iki semti arasında kurduk.

Bir ucunda Çankaya/ Merâsim Sokak,

Öbür ucunda Keçiören/Etlik...

Haydi hayırlısı...

Şimdi, yüksek müsaadenizle varagele sepetine bir göz atalım.

Bakalım Şükrü IRBIK ile Millî Savunma Bakanlığı ve AYİM arasında kurulan varagelede neler gitmiş, neler gelmiş.

Birinci Varagele;

Aşağıda gördüğünüz ilk dilekcemi, 22 Mayıs 2013 tarihinde BİMER’e gönderdim;

“926 sayılı TSK Personel Kanun’una tabi olan astsubayların;

a. 657 sayılı Devlet Memurları Kanun’unda tarif edilen Genel İdare Hizmetleri sınıfına dahil olduklarına dair Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin tesis etdiği bir karar var mıdır?

b. Karar var ise tarihi ve sayısı nedir?”

Bu dilekcemi Millî Savunma Bakanlığı, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’ne tavassut etdi. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi de aşağıda gördüğünüz cevâbı gönderdi.

image022

İkinci Varagele;

Birinci suâlime AYİM kasden cevâp vermedi. Hâl böyle olunca aynı soruyu hâvi ikinci dilekcemi 06 Haziran 2013 tarihinde gönderdim.

Millî Savunma Bakanlığı dilekcemi gene AYİM’e gönderdi.

AYİM 14 Haziran 2013 tarihinde şu cevâbı verdi.

image024

Bir mahkeme tasavvur ediniz. Kendi kurumunda görevli bir vatandaş hakkında karar vermiş. Hakkında karar verdiği vatandaşın istediği karar metni, Bilgi Edinme Kanun’u kapsamına girmesin.

Bu mahkeme nerede mi?

Ne yazık ki benim memleketimde.

Üstelik, benim teşkilâtımın mahkemesi...

Gönderdiğim birinci ve ikinci dilekceyi lutfen bir kez daha okuyunuz.

Ben, AYİM’e açdığım davâlara ait kararları istemiş miyim, varın siz kendiniz görünüz.

Üçüncü Varagele;

Üçüncü dilekcemi 24 Haziran 2013 tarihinde gönderdim.

Bu kez devreye AYİM’in amiri olan Millî Savunma Bakanlığı girdi. Sağolsun, bize esenlikler dileyen bir albayımız dilekcemize şu cevâbı verdi.

image026 

Bu cevâbı alınca sevindim. Umudum yeşerdi. Dedim ki nihâyet helâl süt emmiş bir subay çıkdı karşıma.

Fakat içimdeki şüpheyi de bir kenara koydum.

Eşe dosda, çoluğa çocuğa, toruna, torbaya, örütbağı bilen herkese haber uçurdum.

Hemen bakın dedim. Kendim de armut toplamadım bu arada.

Samanlıkda iğne aramakdan farklı değildi yapacağım iş.

Gece-gündüz,

Sabah-akşam...

Saatler, günler, haftalar...

Bulamadım.

Ulaşamadım...

Çünkü, Millî Savunma Bakanlığındaki görevli subayın bana verdiği cevâbın ne aslı vardı ne de asdarı...

Dördüncü Varagele;

Üçüncü dilekcemden de netice alamadım. Dördüncü dilekcemi 20 Ağustos 2013 tarihinde gönderdim.

Cevâp, gene Millî Savunma Bakanlığından geldi.

Bu kez Millî Savunma Bakanlığı, dilekcemi tekrar AYİM’e varagele etdi.

image028 

Millî Savunma Bakanlığı, bana gönderdiği birinci cevâbında verdiği sözü, susuz yutdu. Tükürdüğünü yaladı. Samimî olmadığı ortaya çıkdı. Pek tabidir ki biz burada, Millî Savunma Bakanlığının tüzel kişiliğine laf etmiyoruz. Ettirmeyiz de.

Lâkin, Millî Savunma Bakanlığını temsil eden subaylar devletin en itibarlı kurumlarını işde böyle kötü duruma düşürdüler.

Bezmedim, usanmadım. Mert insanların en az nâmert insanlar kadar cesur ve azimli olması gerektiğini biliyorum.

Beşinci Varagele;

Dördüncü dilekcem de dağ oldu, fare doğurdu. Sıra geldi beşinci varegeleye. Beşincisini de 4 Aralık 2013 tarihinde gönderdim.

Beşinci dilekcemde bu kez şöyle dedim;

1.Emekli bir astsubay olarak İlgi (a) Kanun ve ilgi (b) Yönetmelikden neşet eden hakkıma istinaden,

926 sayılı TSK Personel Kanun’una tabi olan astsubayların;

a. 657 sayılı Devlet Memurları Kanun’unda tarif edilen Genel İdare Hizmetleri sınıfına dahil olduklarına dair Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin tesis etdiği bir karar var mıdır?

b. Karar var ise tarihi ve sayısı nedir?

şeklinde sualimi havi;

  • İlgi (c) ile BİMER vasıtasıyla gönderdiğim birinci dilekceme, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, ilgi (ç) evrak ile “Dilekce konusu Bilgi Edinme Kanun’u kapsamına girmediği gerekcesiyle” cevap vermedi.
  • İlgi (d) ile BİMER vasıtasıyla gönderdiğim ikinci dilekceme, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, ilgi (e) evrak ile “Dilekce konusu Bilgi Edinme Kanun’u kapsamına girmediği gerekcesiyle” ikinci kez cevap vermedi. Talep etdiğim karar metninin ne olduğunu gayet iyi bilen AYİM’in, muvazzaflığımda açdığım 6 davanın dilekcelerinin yaklaşık 20 sayfalık kâğıt nüshalarını hiç sebep olmadığı halde göndermesinin gerekcesi ne olabilir?
  • İlgi (f) ile BİMER vasıtasıyla gönderdiğim aynı konuda gönderdiğim üçüncü dilekceme, bu kez Millî Savunma Bakanlığı, ilgi (g) evrak ile “Söz konusu karar metnine, Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin resmî internet sitesinden ulaşabilirsiniz.” şeklinde cevap verdi. Yaptığım uzun süreli tetkik neticesinde söz konusu kararın AYİM internet sitesinde yayınlanmadığını tespit etdim. Demek ki bana verilen bilgi doğru değilmiş.
  • İlgi (ğ) ile BİMER vasıtasıyla gönderdiğim dördüncü dilekceme ilgi (h) evrak ile Millî Savunma Bakanlığı, bu kez “Askerî Yüksek İdare Mahkemesi resmî internet sitesinde çeşitli konulara ilişkin AYİM kararlarına yer verilmiştir. Resmî internet sitesinde bulunmayan kararlar için Askerî Yüksek İdare Mahkemesine müracaat etmenizin uygun olacağı değerlendirilmektedir.” şeklinde farklı bir cevap verdi.

2.Zamânın Başbakanı Sayın Bülent ULUSU’nun imzalayıp Kanunlaşdırılması için Millî Güvenlik Konseyi Başkanlığına gönderdiği ilgi (ı) yazıda şöyle denilmektedir;

657 sayılı Devlet Memurları Personel Kanununun mali hükümlerine yapılan değişikliğe parelel olarak 926 sayılı T.S.K. leri Personel Kanununun ilgili maddesi ve bu maddeye bağlı gösterge tabloları değiştirilmekte fakülte ve yüksekokul mezunu astsubayların intibâkları ile ilgili olarak Askerî  Yüksek İdare Mahkemesinin verdiği karar doğrultusunda aynı maddeye açıklık getirilmekte ve Kanuna gösterge değişikliklerinden meydana gelecek farkın, ilk ay Emekli Sandığına kesilmeyeceğine dair bir ek geçici madde getirilmektedir.

3. Madde 2’de mezkur ifâdeden anlaşıldığı üzere Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin; “Fakülte ve yüksekokul mezunu astsubayların maaş/derece intibâklarının, 657 Sayılı Devlet Personel Kanunu madde 36’da tanımlanan Genel İdare Hizmetleri Sınıfına göre yapılır.” şeklinde karar verdiği aşikardır. Bu karar yüzünden kendi param ile tamamladığım yüksek öğretim neticesi yapılan maaş derece/kademe intibâkımda bir kademe kayba uğratıldım. T.C. vatandaşı olan her memura verilen intibâk hakkı, astsubay olarak bana bir kademe eksik tahakkuk ettirildi. Bu mağduriyetimin sebebi de zamânın Başbakanı Sayın Bülent ULUSU’nun ilgi (ı) yazısında ifâde etdiği üzere Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin “Astsubaylar, devlet memurudur” şeklinde verdiği mevzu bahis karardır.

4.Madde 2’deki ifâdeden anlaşılacağı üzere Meclis, astsubaylar hakkında çıkartacağı Kanun’a dayanak olarak Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin verdiği bu kararı esas almış.

5.Ben, 30 sene muvazzaflık hizmetimi müteakip 2011 senesinde Sahil Güvenlik Komutanlığından emekli olan bir astsubayım.

6.4982 sayılı Bilgi Edinme Kanun’u kapsamında yukarıda sorduğum soruya hemen her seferinde birbirinden farklı ve tutarsız cevaplar verildi. İnternet sitesinde var olduğu söylendi, fakat doğru olmadığı anlaşıldı. Ya da kanunsuz, gerekcesiz, maddesiz olarak talebim peşinen reddedildi. Bana bugüne kadar verilen cevapların hiçbir hukûkî değeri ve mesnedi yokdur. Benim talebimi ilgili mâkamlar, bugüne kadar alenen savsaklanmışdır.

7.Bir astsubay olarak benim hakkımda verilen ve beni derinden mağdur eden bir kararın, AYİM’in ifâdesiyle “Bilgi Edinme Kanun’u kapsamına girmediğini” söylemek hiçbir hukuk kavramı ile izah edilemez. Böylesi bir cevap vermek, devleti temsil eden kurumların ciddiyetiyle bağdaşmaz. Benim hakkımda verilmiş bir kararı ben bilmeyeceğim de kim bilecek? Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gizli celse tutanakları bile internet sitesinde bugün dünyanın istifâdesine sunulmuşken benim hakkımda verdiği kararı benden gizlemeye çalışan AYİM, bu durumu kime, nasıl izah edebilir?

8.Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin 1980-1981 tarihleri arasında tesis etdiği anlaşılan bu doğrudan hükmün mağduru olan emekli bir astsubayım. Ve ömrümün son dönemini yaşadığım emekliliğimde dahi bu mağduriyetin sıkıntısını hâlâ yaşıyorum. Bu kararın doğrudan mağduru olarak da karar metninin muhtevasını bilmek en tabii hakkımdır. Ben, Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin benim hakkımda verdiği ve 33 seneden beri beni derinden mağdur eden bu karar metnini ölmeden görmek istiyorum.

9.Bu cümleden olmak üzere;

  • İlgili makamlara gönderdiğim dördüncüsü olan işbu dilekceme, bir şikâyet olarak işlem yapılmasını ve
  • Madde 1’de sorduğum karar metninin bir nüshasının M.S.B tarafından This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. e-posta adresime gönderilmesini arz ederim. 04.12.2013.

Saygılarımla

Söylemezsem eksik kalır. Aşağıda gördüğünüz evrağı almak için Eskişehir’e gitmek zorunda kaldım. Cevâbı Ankara’daki adresime göndermelerini dilekceme yazdığım halde sağolsun AYİM, Eskişehir’deki adresimize göndermiş. Her zamanki posdacı gelir zarfı kayınanama bırakır giderdi. Bu kez acemi bir posdacı gelmiş. Şükrü IRBIK olmazsa vermem diye tutdurmuş. Ankara’dan Eskişehir Posdahânesine gidip zarfı kendim teslim aldım.

Git-gel Ankara-Eskişehir;

Tam 8 saat...

Olsun!

Hiç mesele değil!..

Yeşilleri, para sayma makinasında saymak zorunda kalan boynu eğri Gazcı Muammer’in oğlu Barış’da para, bizde vakit hudutsuz nasılsa...

İşin zırt dediği yer, mangır ile alâkalı...

Çam sakızı, çoban armağanı,

Töredendir, eli boş gidilmez ya!..

Gönlümüzden değil fakat cebimizden geçdiği kadarıyla ucuzundan hediye bir şekerleme.

Gidiş-dönüş tiren bileti,

Evden şipâriş verilen 3 porsiyon köfte,

2 EGO bileti,

1 simit...

Tabanvayla tepdiğim onca yol da bizden size helâl olsun gayrı...

Yukarıdaki evrağın şu tekâüt astsubaya yekûn mâliyeti TL cinsinden tam seksen dört lira elli guruş.

Sizin anlayacağınız aşağıdaki cevâbı aparmak bize tam 2 pazar parasına mâl oldu...

Bu Alicengiz oyununu bana oynayan AYİM’in saray soytarısı kılıklı hâkim subayları gıçlarına gınayı yaksınlar!..

Merâsim Sokakda çağıldayarak nazlı nazlı akan sular, astsubaylar mevzu bahis olunca hemen palta kesmez buz oluveriyor.

Fakat şunu asla unutmasınlar!

Rahmetli babamın anası, Küntüş lakâbıyla maruf merhum Emsâl ebem  şöyle dediydi; “Oğul; palta değmedik ağaç olmaz!

Bugün bizden esirgedikleri adâlet bir gün gelecek hâkim kılıklı o subaylara da lâzım olacak inşallah...

Bugün ellerinde biz astsubaylara salladıkları o palta bir vakit gelecek kendi bedenlerini de biçecek!..

*  *  *

Beşinci dilekcemde bu kez AYİM aldı sazı eline.

Bu cevâbı okuyanlardan bir ricam var; lutfen birinci madde ve üçüncü maddede söylenen ifadelere dikkatli bakınız.

Çünkü küpün çatladığı yer işde tam da bu maddelerde düğümlenmiş.

Kıymetli vakdinden bir kısmını ayırıp bu evrağın altına imza atmak zahmetine katlanan er kişi, hâkim kılıklı bir albay.

Üsdelik AYİM’in genel sekreteri.

image033 

Yukarıda gördüğünüz cevâbı tefsir etmeden önce Hocamıza kulak verelim hele bir!

Cingöz komşusu, telâş içinde koşdurup Hoca Nasreddin’in kapısını çalmış ve demiş ki;

  • Hocam, senden iki şey istiyorum!
  • Buyur, demiş hoca, söyle!
  • Hocam, senden  biraz para istiyorum. Biraz da zaman.

Delikli meteliğe telli kurşun atan Hoca’dan cevâp tez gelmiş;

  • Valla komşu birincisi yok! Olsa tükân senin... Fakat ikincisinden istediğin kadar vereyim sana!..

Valla muhterem okuyanlar, şu satırları dökdüren emekli astsubayın durumu da Hoca Nasreddin’in vaziyetinden ehven değil hani!

Kendisi fülûs ü ahmere muhtac;

Cep delik, cepken yırtık!

Ayakkabılarım üçüncü yarım pençeyle altıncı sonbaharını yaşıyor.

Çifte nalça da cabasından. Arnavut kaldırımı yollarda yürürken civar ahâlisi mahalleye beygir geldi zannedip bana doğru keskin bakışlar fırlatıyor.

Lâkin zamanın hesâbını soran yok bize şu günlerde.

Durmak yok! Ayakkabı kutularında yürütmeye!.. Affedersiniz, çifte nalçalı ayakkabılarla yürümeye devam dedik elbet.

Bu nâmertleri sıçdıkları yere gadar govalamazsam onlardan beter olayım!

Öyle de yapdım!

Dayadım altıncı dilekceyi burunlarına!

İLGİ:   

  • (a) 09 Ekim 2003 tarihli ve 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu.
  • (b) 19 Nisan 2004 tarihli ve 2004/7189 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanununun Uygulanmasına İlişkin Esas ve Usuller Hakkında Yönetmelik.
  • (c) 22 Mayıs 2013 tarihli, 454154 sayılı BİMER müracaatım.
  • (ç) Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin 28 Mayıs 2013 tarih, GENSEK:2013/401/İda.İşl.Md. sayılı ve “BİMER” Müracaatı konulu cevabî yazısı.
  • (d) 06 Haziran 2013 tarihli ve 492386 sayılı BİMER müracaatım.
  • (e) Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin 14 Haziran 2013 tarih, GENSEK:2013-454/id.Ks. sayılı ve “Şükrü IRBIK’ın BİMER Müracaatı Hk.” konulu cevabî yazısı.
  • (f) 24 Haziran 2013 tarihli ve 533000 sayılı BİMER müracaatım.
  • (g) Millî Savunma Bakanlığının 02 Temmuz 2013 tarih, MİY:74134058-1040-1975-13/Per.D.Per.Ynt.Ş. sayılı ve “Şükrü IRBIK” konulu cevabî yazısı.
  • (ğ) 20 Ağustos 2013 tarih ve 699795 sayılı BİMER Müracaatım.
  • (h) Millî Savunma Bakanlığının 13 Eylül 2013 tarih, MİY:74134058-1040-2685-13/Per.D.Per.Ynt.Ş. sayılı ve “BİMER Müracaatınız Hakkında” sayılı cevabî yazısı.
  • (ı) 4/5 Aralık 2013 tarih, 1023375, 1023376 ve 1027366 kayıt numaralı üç bölümlük BİMER dilekcem.
  • (i) Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin 26 Aralık 2013 tarih, GENSEK:2013/933/İd.Ks. sayılı ve “Şükrü IRBIK’ın BİMER Müracaatı Hk.” konulu cevâbî yazısı.
  • (j) T.C. Başbakanlık Kanunlar ve Kararlar Tetkik Dairesi Başkanlığının 16 Ekim 1981 tarih ve Sayı:101-995/06408 sayılı yazısı. (926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi, Bir Maddesinin Yürürlükden Kaldırılması ve Kanuna Dört Ek Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun Tasarısı ve Bütçe-Plan Komisyonu Raporu (1/252) (M.G.K. S. Sayısı:329).

1.Emekli bir astsubay olarak İlgi  (a) Kanun ve ilgi (b) Yönetmelikden neşet eden hakkıma istinaden,

926  sayılı TSK Personel Kanun’una tabi olan astsubayların;

e.657 sayılı Devlet Memurları Kanun’unda tarif edilen Genel İdare Hizmetleri sınıfına dahil olduklarına dair Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin tesis etdiği bir karar var mıdır?

f.Karar var ise tarihi ve sayısı nedir?

şeklinde sualimi havi;

  • İlgi (c) ile BİMER vasıtasıyla gönderdiğim “birinci” dilekceme, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, ilgi (ç) evrak ile “Dilekce konusu Bilgi Edinme Kanun’u kapsamına girmediği gerekcesiyle” cevap vermedi.
  • İlgi (d) ile BİMER vasıtasıyla gönderdiğim “ikinci” dilekceme, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi, ilgi (e) evrak ile “Dilekce konusu Bilgi Edinme Kanun’u kapsamına girmediği gerekcesiyle” ikinci kez cevap vermedi. Talep etdiğim karar metninin ne olduğunu gayet iyi bilen AYİM, muvazzaflığımda açdığım 6 davaya ait karar dilekcelerinin yaklaşık 20 sayfalık kağıt nüshalarını hiç sebep olmadığı halde gönderdi.
  • İlgi (f) ile BİMER vasıtasıyla gönderdiğim aynı konuda gönderdiğim “üçüncü” dilekceme, bu kez Millî Savunma Bakanlığı, ilgi (g) evrak ile “Söz konusu karar metnine, Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin resmî internet sitesinden ulaşabilirsiniz” şeklinde cevap verdi. Yaptığım uzun süreli tetkik neticesinde söz konusu kararın AYİM internet sitesinde yayınlanmadığını tespit etdim. Demek ki bana verilen bilgi doğru değilmiş.
  • İlgi (ğ) ile BİMER vasıtasıyla gönderdiğim “dördüncü” dilekceme ilgi (h) evrak ile Millî Savunma Bakanlığı, bu kez “Askerî Yüksek İdare Mahkemesi resmî internet sitesinde çeşitli konulara ilişkin AYİM kararlarına yer verilmiştir. Resmî internet sitesinde bulunmayan kararlar için Askerî Yüksek İdare Mahkemesine müracaat etmenizin uygun olacağı değerlendirilmektedir.” şeklinde farklı bir cevap verdi.
  • İlgi (ı) ile BİMER 1023375, 1023376 ve 1027366 kayıt numaralarıyla ve BİMER vasıtasıyla üç bölüm halinde gönderdiğim “beşinci” dilekceme ilgi (i) evrak ile Askerî Yüksek İdare Mahkemesi bu kez aşağıda mezkur cevabı verdi;
  1. Değerlendirilmek üzere ilgi (a) yazı Ek’inde gönderilen ilgi (b) dilekçe alınmıştır. Söz konusu dilekçeden “926 Sayılı TSK Personel Kanununa tabi olan astsubayların;

    A. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununda Tarif Edilen Genel İdare Hizmetleri Sınıfına Dahil Olduklarına Dair Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin Tesis Ettiği Bir Karar Var Mıdır?

    B. Karar Var İse Tarihi ve Sayısı Nedir?” şeklindeki “bilgileri istendiği anlaşılmaktadır.
  2. Şükrü IRBIK’ın aynı mahiyetdeki ilgi (c) Dilekcesi, ilgi (ç) Ek’inde gönderilmiş, ilgi (d) ile kendisine bilgi verilmiştir.
  3. İlgi (b) başvurunun “açtığı davada hakkında verilen kararının, Mahkeme tarafından kendisine verilmediği izlenimi uyandıracak şekilde” kaleme alındığı görülmektedir. Başvuru sahibi Şükrü IRBIK’ın Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açmış olduğu davalar neticesinde verilen Mahkeme kararları kendisine tebliğ edilmişdir. Tebliğ evrakları ilgili dava dosyasındadır. Buna rağmen, başvurusuna istinaden ilgi (d) Ek’inde bir kez daha gönderilmiştir.
  4. Son yapılan başvuru kapsamında Başvuru sahibi Şükrü IRBIK tarafından açılmış davalara ilişkin verilen kararlar üçüncü kez EK’te gönderilmiştir.”

2.Zamanın Başbakanı Sayın Bülent ULUSU’nun imzalayıp Kanunlaşdırılması için Millî Güvenlik Konseyi Başkanlığına gönderdiği ilgi (j) yazıda şöyle denilmektedir;

“657 sayılı Devlet Memurları Personel Kanununun mali hükümlerine yapılan değişikliğe parelel olarak 926 sayılı T.S.K. leri Personel Kanununun ilgili maddesi ve bu maddeye bağlı gösterge tabloları değiştirilmekte fakülte ve yüksekokul mezunu astsubayların intibakları ile ilgili olarak Askerî  Yüksek İdare Mahkemesinin (AYİM)’in verdiği karar doğrultusunda aynı maddeye açıklık getirilmekte ve Kanuna gösterge değişikliklerinden meydana gelecek farkın, ilk ay Emekli Sandığına kesilmeyeceğine dair bir ek geçici madde getirilmektedir.”

3.Madde 2’de mezkur ifadeden anlaşıldığı üzere Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin; “Fakülte ve yüksekokul mezunu astsubayların maaş/derece intibaklarının, 657 Sayılı Devlet Personel Kanunu madde 36’da tanımlanan Genel İdare Hizmetleri Sınıfına göre yapılır.” şeklinde karar verdiği aşikardır. Bu karar yüzünden kendi param ile tamamladığım yüksek öğretim neticesi yapılan maaş derece/kademe intibakımda bir kademe kayba uğratıldım.

4.T.C. vatandaşı olan her memura verilen intibak hakkı, astsubay olarak bana bir kademe eksik tahakkuk ettirildi. Bu mağduriyetimin sebebi de zamanın Başbakanı Sayın Bülent ULUSU’nun ilgi (j) yazısında ifade etdiği üzere Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM)’nin “Astsubaylar, devlet memurudur” şeklinde verdiği mevzu bahis karardır.

5.Madde 2’deki ifadeden anlaşılacağı üzere Meclis, astsubaylar hakkında çıkartacağı Kanun’a dayanak olarak Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM)’nin verdiği işbu kararı esas almış.

6.Ben, 30 sene muvazzaflık hizmetimi müteakip 2011 senesinde Sahil Güvenlik Komutanlığından emekli olan bir astsubayım. Sicil numaram 1982-2085’dir.

7.4982 sayılı Bilgi Edinme Kanun’u kapsamında yukarıda sorduğum soruya hemen her seferinde hem Millî Savunma Bakanlığı hem de Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) birbirinden farklı ve tutarsız cevaplar verdi. Yukarıdaki satırlarda bilgisini verdiğim üzere İnternet sitesinde var olduğu söylendi, fakat doğru olmadığı anlaşıldı. Ya da kanunsuz, gerekcesiz, maddesiz olarak talebim peşinen reddedildi. Bana bugüne kadar verilen cevapların hiçbir hukûkî değeri ve mesnedi yokdur. Benim talebimi hem MSB hem de AYİM bugüne kadar alenen savsakladı.

8.AYİM’in ilgi (i) cevabının birinci maddesindeki ifadeyle üçüncü maddesinde mezkur ifade okunursa şâyet bu savsaklama rahatlıkla görülebilir.

9.İlgi (ı) ile yapdığım “beşinci” müracatıma AYİM’in ilgi (i) ile verdiği cevabının birinci maddesinde dilekcemin konusu hakkında “anlaşılmıştır” şeklinde doğru ve yerinde bir sonuca ulaşan hukukcunun, aynı yazının üçüncü maddesinde ilk kararının tam aksi yönde bir “izlenime” ulaşmasını hukuk kavramlarıyla izah etmenin imkânı yokdur. Anlamak fiilin temelinde akıl, vicdan vardır. İzlenim eyleminin temelinde ise kuşku! İnsan, kuşku ile yaşayamaz! Aklının vicdanın kontrolünden çıkıp kuşkunun girdabında savrulmaya başlayan hukukcunun işi kolay değildir.

10.Hukukcu, müsbet delilleri aklının ve vicdanın tahtında değerlendiren ve anlayarak karar veren kişidir. AYİM, İlgi (i) yazısının birinci maddesinde bu somut hakikate ulaşmayı başarmışdır. Ancak ne yazık ki üçüncü maddede vasıl olduğunu ifade etdiği ve benim talebimle hiç ilgisi olmayan “izlenim” denizinde boğulmuşdur. İlgi (i) yazının birinci maddesindeki kararıyla aklının ve vicdanının sesini dinleyen hukukcumuz üçüncü maddede mezkur “izlenime” vasıl olması için epeyi ter dökmüş olmalıdır.

11.İlgi (i) cevâbî yazısında mesnetsiz bir “izlenim”e saplanarak dilekcemi savsaklayan Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin ilgi (j)’de mezkur delilden tek bir kelime dahi bashetmemesi dikkat-i şâyan bir durumdur.

12.Ayrıca, bir davanın aynı kararlarını AYİM’in ilgi (i) ile üçüncü defa göndermesinin sebebini ben anlayamadım. Beşinci dilekcem olan ilgi (ı) dikkatli okunursa bu dilekcemde ve bugüne kadar verdiğim dilekcelerimin hiçbirisinde AYİM’e açdığım davalardan bahsetmedim ve bu davalara ait mahkeme kararını talep etmedim. Hiçbir zaman talep etmediğim söze konu karar metinlerini bana üçüncü kere gönderenler devletin 13 sayfa yazı kağıdını, dövizle satın alınan mürekkebini, bir adet madenî kağıt mandalını, 5 lira 50 kuruşluk posta pulunu ve bir zarfını üçüncü defa isrâf etdiler.

13.Bir astsubay olarak benim hakkımda verilen ve beni derinden mağdur eden bir kararın, AYİM’in ifadesiyle “Bilgi Edinme Kanun’u kapsamına girmediğini” söylemek hiçbir hukuk kavramı ile izah edilemez. Böylesi bir cevap vermek, devleti temsil eden kurumların ciddiyetiyle bağdaşmaz. Benim hakkımda verilmiş bir kararı ben bilmeyeceğim de kim bilecek? Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gizli celse tutanakları bile internet sitesinde bugün dünyanın istifadesine sunulmuşken benim hakkımda verdiği kararı benden gizlemeye çalışan AYİM, bu durumu kime, nasıl izah edilebilir?

14.Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin 1980-1981 tarihleri arasında tesis etdiği anlaşılan bu doğrudan hükmün mağduru olan emekli bir astsubayım. Ve ömrümün son dönemini yaşadığım emekliliğimde dahi bu mağduriyetin sıkıntısını hâlâ yaşıyorum. Bu kararın doğrudan mağduru olarak da karar metninin muhtevasını bilmek en tabi hakkımdır. Ben, Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin benim hakkımda verdiği ve 33 seneden beri beni derinden mağdur eden bu karar metnini ölmeden görmek istiyorum.

15.Bugüne kadar gönderdiğim aynı konudaki 5 dilekcemdeki müracaatımı etkin, süratli ve doğru sonuçlandırmak konusunda iyi niyetli davranmayan AYİM, bu menfi tutumuyla İlgi (a) Kanun’un “Bilgi Verme Yükümlülüğü” alt başlıklı beşinci maddesini alenen ihlâl etmişdir.

16.Yukarıda arz etdiğim vaziyet muvacehesinde;

  • İlgili makamlara aynı konuda gönderdiğim işbu “altıncı dilekceme” şikâyet olarak işlem yapılmasını,
  • İşbu dilekcemin, işlem yapılmak üzere Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına da iletilmesini,
  • AYİM’e açdığım davaların karar metinlerini hiç istemedim. İstemiyorum. Bir daha göndermeyiniz.
  • İşbu dilekcemin ilgi (j) kapsamında tekrar incelenmesini ve 6 dilekcemde altıncı kere sorduğum aşağıda mezkur iki sualimin cevaplandırılmasını;

926 Sayılı TSK Personel Kanun’una tabi olan astsubayların;

a.657 sayılı Devlet Memurları Kanun’unda tarif edilen Genel İdare Hizmetleri sınıfına dahil olduklarına dair Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin tesis etdiği bir karar var mıdır?

b.Şâyet AYİM’in böyle bir kararı var ise karar tarihi ve sayısı nedir?”  05.01.2014.

8 ayda,

5 varagele!

Benden AYİM’e 3 varagele...

2 varagele de Millî Savunma Bakanlığına.

Etdi 5...

Altıncı varagele, benden...

O da yolda!..

Karşılık olarak;

AYİM’den içi boş 3 varagele sepeti,

Biri yalan, ikisi de dolan olmak üzere...

2 varagele de Millî Savunma Bakanlığından bana.

Benim gönderdiğim varagelede aynı suâl var.

Bana gelen varagelede;

Hakkın yok, veremeyiz,

İnternet sitesinde var, git oraya bak!

Orada yokmuş!

Dön, kafanı AYİM’e vur.

Guzuyu, bilerek gurdun inine yolla!..

Bana gelen varagele sepetinde,

Sâdece sepet havası var.

Dam ardını dolan da gel, var!..

*  *  *

Ben, emekli bir astsubayım!

Aynı zamanda T.C. vatandaşı.

Üsdelik, mağdur bir vatandaş!

Kendi teşkilâtımın adamlarının(!) mağdur etdiği bir vatandaş...

Haymatlos değilim en nihâyetinde!..

mehmetcik-anzavurÇanakkale Harbinde,

Mehmetciğin

Anzak gâvuruna gösderdiği merhameti

Bizim silâh arkadaşlarımız

Bize göstermiyor.

Herkes gibi ben de birinci sınıf bir vatandaşım!

Cumhurun başkanı ve Baş vekil öyle demiyor mu?

Yerim, yurdum belli hani...

Ben, vatandaş olma şuuru ile hakkımın peşine düşdüm.

Kanun’dan neşet hakkıma istinâden dilekcemi yazdım.

Karardan doğrudan mağdur olan bir astsubay olarak AYİM’in benim hakkımda verdiği karar metnini talep ediyorum.

T.B.M.M.’nin gizli celse tutanakları, örütbağda cümle âlemin istifâdesine açıldı. Merak ediyorsan sen de bak!.

T.C. Ordusu’nun en mahrem yeri olan kozmik odasına bile girdiler. Ne var ne yok bakdılar, öğrendiler.

Hem de diplomat lakabıyla maruf Genelkurmay Başkanının ıslak imzalı izni ile...

Fakat astsubayları 35 senedir mağdur eden AYİM’in bu kararına biz giremedik, öğrenemedik.

Bir denizci astsubay olarak rüyâmda görsem inanmazdım.

Fakat AYİM ve Millî Savunma Bakanlığı birlik olup benim hayâlimi hakikâta çevirdi.

İki gemi arasında ve denizde yapılan varagele tâlimini

AYİM ve Millî Savunma Bakanlığı birlik olup

Emekli Astsubay Şükrü IRBIK’a

Ankara Çölünün göbeğinde yapdırdı.

varagele

Hem de işgillisinden...

Bir ucunda AYİM ve Millî Savunma Bakanlığı,

Öteki ucunda Şükrü IRBIK...

Denizci arkadaşlarıma söylemeyin.

İnanmazlar...

Size müfteri,

Bana meczup diyebilirler.

*  *  *

Altıncı dilekcenin neticesini almadan bu makâleyi niçin neşretdiğimi sual eyleyenler olacakdır.

Cevâbımız bir nakil kıssa olsun gene...

Hz. Ömer’in oğlu, bir gün babasının Hilâfet makâmına kadar gitdi.

Ve dedi ki;

 “Babacığım! Senelerden beri giydiğim hırkam artık bana küçük geliyor. Hem o kadar partal oldu ki sokağa çıkamıyorum. Arkadaşlarımın yanına gitmeye utanıyorum. Ne olur bana yeni bir hırka al!..

Babası, oğlunu şöyle başdan aşağı bir süzdü. O güne kadar hiç farketmediği bu hakikât karşısında yüreği ezim ezim ezildi. Elini hemen kuşağındaki kesesine atdı. Kese, bomboş... Can pâresi oğluna verecek bir dirhem parası yok!

Dinimizin ikinci Halifesi Hz. Ömer, aldı guş tüyünden galemi eline, daldırdı hokkanın içine...

Ve ceylan derisinden mamûl kağıdın üzerine şunları yazdı;

Defterdâr hazretleri! Bir sonraki maaşımdan mahsup etmek üzere bana 5 dirhem borç vermenizi ricâ ederim.

Mektubu itina ile dürdü, belini bağladı ve oğluna verdi.

Sonra dedi ki;

Oğlum! Al bu mektubu. Götür, Defterdâr hazretlerine ver.

Oğlu, babasının mektubunu aldı ve sevinçle Defterdârın odasına koşdu. Kapısını çalıp içeri girdi. Babasının mektubunu Defterdâra verdi.

Mektubu okuyan Defterdâr, Hz. Ömeri’n gönderdiği mektub kağıdını ters çevirip arkasına şunları yazdı;

Ya, Hazreti Ömer! Gelecek ayın maaşını alasıya kadar yaşayacağına dair bana bir senet gönder, istediğin parayı sana hemen vereyim!...

Tekâüt dediğin de kim ki?

Bir ayağı kıyıda,

Diğerinin basdığı yer belli bile değil!..

Azrâil Aleyhisselâmın alıcı guşlar gibi tepemde dolanıp fırsat kolladığının farkındayım...

Varagele başlayalı bugüne kadar nur topu gibi tam yedi dâne 30 gün birbirini kovalayıp deverân eyledi...

Ayandon Fırtınasıyla meşhur şu ayı da sayarsak sekizincisi hükmünü edâ ediyor.

Can dostlarım beni bağışlasınlar!

AYİM’in bana vereceği son cevâbı bekleyecek kadar ömrümün olduğuna dair senet veremem size!..

*  *  *

Evliya Çelebi, vakdin bir behrinde gezmiş dolaşmış Memâlik-i Şahâne-i Osmaniyye’nin bir diyârını.

Misâfir edildiği o diyârda yemiş içmiş!

Sormuş, soruşdurmuş, ölçüp tartmış ora insanlarının ayarını, kuturunu, hamurunu.

Bir gün dost meclisinde sormuşlar!

Ya, Çelebi, nasıl buldun bizim buraları diye!

Çelebi bu,

Re -Te - Ee mi?..

Doğruyu söylemesi beklenir.

Çelebi hemen yapışdırmış cevâbı;

Memleket mükemmel,

Lâkin, ahalisi puşt!..

*  *  *

Yiğit meslekdaşlarım;

Altıncı varagele ile gönderdiğim altıncı dilekcem şu an kucaklarında...

Bakalım bu kez ne yumurtalayacaklar?..

Gardeş, siz astsubaylardan 30 senedir sakladığımız AYİM kararı işde, şu sarı zarfda mazruf, derler mi?

Bir orostopolluk daha yapacaklarına dair pek kuvvetli bir hissiyât rask ediyor göynümün köşe bucaklarında!..

Çelebi Mehmed’in sözünü etdiği adamların bazılarının da Merâsim Sokak civârında volta atdıkları söyleniyor.

Doğru mu acap?

Lâkin puştun sayısını bilen yok oralarda!

Bir tek ehl-i şeref çıkar mı o sokakdan?

Göreceğiz!..

 brove

 

 

 

 

Şükrü IRBIK
(E) SG Tls.Astsb. III Kad.Kd.Bçvş.

Rütbe ve Cübbe!

O gün, alessabâh kalkdı. Sıcacık yatağının içinde şöyle bir doğruldu. Üzerinde, severek giydiği has ipekden mamûl dikine pembe çizgili mavi picaması vardı. Başını geriye doğru atıp gözlerini tavana dikerek uzun uzun gerindi ve doya doya esnedi. Sonra, o gün Cumhuriyet tarihinde ilk defa yapacağı iş aklına geldi. Kalın dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. Sevincinden yırtılırcasına büyüyen ağzı, avurtlarını aşıp kulaklarına değdi.

Yatağından çıkıp odasından dışarı doğru çevik bir hamle yapdı. Ne de olsa serde harbiyelilik vardı. Sabah sporlarında takım komutanı subaylar “Yaylalar, yaylalar” türküsü eşliğinde gıçından terler boşalasıya kadar az koşdurmamışdı harbiyeli günlerinde.

Çok mâkul bir kira bedeliyle, handiyse bir kaç kilo altın çilek parasına kendisine M.S.B.’nin “görev tahsisli” olarak verdiği lojmanın salon penceresine yaklaşdı. Pencere camından dışarı doğru keskin bir harbiyeli bakışı fırlatdı. Kemik gibi soğuk ve kurşun gibi ağır, dudak çatlatan barûdî kış günleri gitmiş; yerini taze, serin ve yeşil dolu bahar günlerine bırakmışdı dışarıdaki hava. Emniyet nöbetindeki askerler, devriye nöbetine pür dikkat devam ediyorlardı lojmanın etrafında. Bilen bir gözle şöyle bir süzdü nöbetcileri... Bunu gördüğüne sevindi. Kendini bir kat daha emniyetde hissetdi.

Tam bu arada, pencereden bahceye bakan gözleri, kendisini uzaklardan alıp camdaki aksiyle göz göze getirdi. Gözleri, camdaki kendi gözlerinin buğulu aksinin içine daldı, daldı, daldı... Hâlis Vakfıkebir tereyağı misâli âdeta eriyip gitdi kendi içinde. Efsunlanmış gibiydi o anda. Üç buutlu âlemden iki buutlu âleme geçdiğini ya farketdi ya da etmedi. Dişlerini gıcırdatdığının ve sağ eliyle gayri iradî kavradığı tülleri kornişden kopartırcasına asıldığının farkında değildi. O saniyeye kadar geçen ömrünün bütün fasılları, filim şeridinin kareleri gibi saniyede 24 kere birbiri ardısıra gözlerinin önünden akmaya başladı birden...

Sen git, efeler diyarı Ege Bölgesinin, bir vilâyetinin bir nahiyesinde dünyaya hulul eyle. Orta öğrenimi oralarda ikmâl et. Sonra, dünyada eşi menendi kalmamış dar, kısır, kaba kuvvete, mutlak itaate, verilen emri sorgulamadan yapmaya dayalı köhnemiş eğitim zihniyetiyle Kara Harb Okulunun rahle-i tedrisâtından geç. Harbiyeyi itdire kakdıra zar zor bitir. Kalbur altı mezunların branşı olan ordonat sınıfından bir teginmen ol!

Sonra, palamut bir sınıf subayı iken ve kurmaylık ancak rüyâda gerçek, denizde balık iken, muhtemeldir ki aslî görevinden muaf tutularak git milletin parasıyla ve kendi hesabına bu kez de Mülkiyede hukuk ilmi oku!

Astsubaylar kışlada, arazide ter döküp ömür törpülerken sen milletin parasını cebe indirip Ankara Hukuk Fakültesinin sıcacık anfisinde sekizbeş mesai yap. Bir elinde kalem, ötekinde silgi... Bir sene, iki sene, üç sene... Yetmedi, bir sene daha. Etdi dört sene... Hukuk Fakültesinin anfisinde geçen senelerin hesabını tutan mı var? Çil çil gaymeler, belki de koçan koçan izinler Genelkurmay Babadan nasılsa!

image003Okuduğunuz sahifelere işbu kelâmı dökdüren şu fakir de sınava girdi kendileyin. Ve kazandı da. İşde, isbatı sağ cenahınızda! Sonra, Genelkurmay Babaya dedi ki; “Ya baba! Medet senden! Beni de okula gönder!” Babadan gelen cevap şöyle; “Subaya üniversitenin gül kokulu yolları, astsubaya kışlanın tozlu, taşlı yolları! Geriye dön! Marş marş!” Ne diyelim? Hatırın hoş olsun Genelkurmay Baba!

Neyse, sadede gelelim. Harbiyeli muvazzaf subayımız, beli gırmızı gurdeleyle kelebek şeklinde bağlanmış hukuk diplomasını eline alır. Sonra, ver iki satırlık bir istida. O gece, harbiyeli asker ve yardımcı sınıf bir subay olarak apoletlerin ile yatağa gir. Ertesi gün, hâkim sınıfından subay olarak sırtında cübbe ile uyan!

Bir gün bile avukatlık yapmadan, adliyenin rutubetli ve kalabalık duruşma salonlarının havasını solumadan, bir dane bile davaya vekillik etmeden, bir duruşmaya bile girmeden, kovuşturma nasıl yapılır daha bilmeden, öğrenmeden, anlamadan; hukuğu sadece kitaplardan üstün körü ezberlediğin kadarıyla oku ve subay hâkim ol!

Lengeli fötür şapkadan davşan çıkartmak gibi bir şey. Kül kedisi masalındaki bal kabağının iki çifte beygirli hem de frak seyisli saltanat arabasına dönüşmesi gibi bir şey. Ya da sahibinin dileğini gerçekleştirmesi için Alaaddin’in sihirli lambasının üzerine elini bir kaç defa sürtmesinden daha da goley bir iş! Mucizevî bir değişim-dönüşüm-başkalaşım değil mi?

Sağ gözü sol gözünün, her ikisi de odaklandığı salon penceresinin sisli soğuk camının üzerinde yumurta akı gibi eriyip gitmiş, yek vücüt olmuş ve nefes nefese raksa devam ediyordu. Hâlâ iki buutlu âlemde idi.

Sonra birden bire ayaklarının yere basdığını ve salon penceresinin tülünü sağ eli ile kopardırcasına asıldığını fark etdi. Hemen elini böğrüne doğru çekdi. Soğuk soğuk terlemiş ve irkilmişdi. Bir anlığına akl-ı selim galip geldi ve “Allah, Allah! Askerlik gibi silsile-i merâtibe, mutlak itaate dayalı, ölmek ve öldürmek üzerine eğitilmiş, mantık dışı bir mesleğin içinde yetişen muvazzaf bir subay; nasıl olur da akıl yürütme ve vicdan mesleği olan, öldürmekden ziyade ipden adam kurtarmayı gaye edinen bir meslek olan hâkimlik yapabilir?” diye geçirdi içinden. Fakat, son anda kendini toparlayıp “Şişşşt!.. Aklından bu geçenleri sakın ha, kendine bile itiraf etme!” deyip vicdanını karartdı. Çünkü kendi menfaati bu şekilde düşünmesini ve sadece hukukcuymuş gibi davranmasını gerekdiriyordu.

Yoksa hafazanallah; Emir Astsubayı, Şarkıcı Kibariye’nin tâbiriyle şantifilli makam arabası, anasının deyimiyle muhayyerinden makam “şöferi”, iri kıyımından makam koruması... İthâl cevizden mamûl, gomalak cilâlı makam masası; hakikî deri gaplı, döner tekerlekli ve fırfırlı makam koltuğu; ışıltılı, bol ve kalın sırmalı cırt cırtlı hâkim cübbesi... Genel Sekreteri, hukukculardan mürekkep danışmanları... Bütün bu nimetleri kim bir çırpıda elinin tersiyle itip de talim yapmak üzere kışlanın tozlu, topraklı yolunu tutabilirdi?

Saç-sakal tıraşı kuruşlarla... Çeşit çeşit yemekler tek tek liralarla... Yıkama, yağlama, boyama ve ütüleme müesseseden. İçdiği fincan fincan tomurcuk çayların lafı mı olur hiç?

24 saat korumalı, ısıtmalı, soğutmalı, köşke yakın lojman, emekli olacağı güne kadar handiyse bilâ ücret. Günlük gazete ve mis gibi kokan kahvaltılık sıcak ekmek kapıda teslim. Üstelik çöplerin toplanması, çamların kesilmesi, çimlerin biçilmesi, ağaçların budanması, yaprakların toplanması, kaloriferin yakılması, kapının önünün silinip süpürülmesi fiyata dâhil.

Bu sözlerin müellifi, 30 senelik fiili hizmet süresinin sadece altıda birini lojmanda edâ etdi. Şikâyetci değil kendileyin. Mukim olduğu astsubay lojmanında bu hizmetlerin sadece bir kaç danesi var idi.

Ne âlâ memleket değil mi? Muz Cumhuriyetlerinde bile bu neviden torpilli, yağlı ballı, gaymaklı en dikeyinden, en hızlısından böylesi bir terfi görülmedi hiç! Tanrısına hâmd olsundu, Genelkurmay Babası var olsundu. İkincisi olmasaydı, şimdi hâlâ doğduğu köyde sığırtmaclık yapan; sığırtdığı ineklerin bokundan yapdığı tezek ile harladığı guzinenin üstünde gaynatdığı darhâne aşıyla garın doyuran bir köylü olarak yaşamaya devam edecekdi. Neredeeen, nereye dedi kendi kendine.

Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Heyecanla ve şevkle banyoya koşdu. Ne de olsa Cumhuriyet tarihinde bir “ilk” olacakdı o gün. Karargâhda olsaydı, berberi, makam odasına çağırdır ve sakal tıraşını bâd-ı hevâdan olurdu. Lâkin bugün için böyle bir imkânı yokdu. Bu kereliğine kendi göbeeni, yani, kendi sakalını kendisi kesecekdi.

Öyle de yapdı. Önce, dört bıçaklı makineyle sinek kaydı bir tıraş oldu. Şöyle bir bakdı suratına. Sanki hiç tıraş olmamış gibi görünüyordu aynadaki aksi. Arko tıraş sabununu tıraş fırçasının içine bir kere daha daldırıp iyice köpürtdü. İlk tıraşda sakalını yukarıdan aşağıda doğru kesmişdi. Suratını iyice sabunladıktan sonra bu kez de makineyi aşağıdan yukarı doğru çekdi. Ardından, ılık suyla keseleye keseleye yıkadı bütün vücudunu başdan aşşağıya.

Daha kurulanması bitmeden matbahda kızartılan ekmeğin iştah açıcı kokusu çalındı burnuna. Banyodan çıkıp geceyi geçirdiği odaya tekrar döndü. Has ipekden picamasını soyundu. Elbise dolabının kapağını açdı. Çorap, gömlek, pantolon, kemer... Sonra da ceketini giyip düğmelerini ilikledi tek tek. Aynanın karşısına geçip omuzlarına bakdı şöyle bir. Her iki omuzundaki apoletlerin üzerindeki altın sarısı beş kollu yıldızları saydı yegan yegan. Tamamdı. Sağ memesinin tam üstüne denk gelen yerde, muvazzaflık günlerinin nişânesi olan etrafı defne yaprağı çelenkli, al renkli “kıt’a brövesi” dâhil hepsi yerli yerindeydi. O,  şimdi muvazzaf bir subay oldu!

Matbaha yöneldi hemen ardından. Kahvealtı hazırdı. Allah ne verdiyse iştahla yedi. Kahvesini, mülâkat esnasında Gazeteci Hanım ile makamında içeceğini dün söylemişdi Genel Sekreteri.

Sonra, banyoya tekrar gidip dişlerini fırçaladı. Siyah ayakkabılarını giyip bağcıklarını bağladı her ikisinin de. En son olarak da şapkasını kafasına geçirip merdivenlerden aşağıya doğru süzülürcesine gözlerden kayboldu.

Daha bina kapısına varmadan makam aracının kapısını açdı, hazır bekleyen Emir Astsubayı. Sanki duruşmadaymış gibi katı ve donuk bir surat ve keskin bir ifade ile “Günaydın!” dedi. Sonra, makam aracının arka koltuğunun sağ tarafına oturdu. Kapısını kendisi kapatmadı. Hiç konuşmadan sağa sola bakarak yapdığı kısa bir yolculukdan sonra, AYİM binasına vâsıl oldu.

Makam aracı daha AYİM binasının Komutan kapısının önünde durmadan, etrafdaki nöbetci heyeti koşuşdurdu. Aracın durduğu yerde, hemen tespih daneleri gibi diziliverdiler. Kapısını, kendisi değil, kapatan açdı. Kıvrak bir hamle ile ve kasılarak makam aracından indi. Kendisini karşılayan ve bir kısmı da hukuk ehli olan nöbetçi heyetine gene kısa ve kavi bir ses ile “Günaydın!” dedi. Önde kendisi, hemen arkasında avânesi, eşkin eşkin yürüyerek makam odasının yolunu tutdu.image005

Makam odasına girdiğinde, HaberTürk gazetesinden Yasemin GÜNER’i kendisini ayakda beklerken buldu. Gene kısa ve donuk bir ifade ile “Günaydın!” dedi gazeteci hanıma. Sonra, hemen sol tarafındaki elbise askısına yöneldi. Dün akşam asdığı yakası kalın ve bol sırmalı, cırt cırtlı cübbesini apoletli ceketinin üzerine giydi.

Lojmanda apoletli cekedini giydi, subay oldu.

İş yerinde apoletli cekedinin üstüne cübbesini giydi. Şimdi o, askerî hâkim oldu!

Önce, muvazzaf subay ol; emir ver, emir al. Ölme ve öldürme sanatının inceliklerini öğren. Bir ölüm makinesi ol! Ve mutlak bir itaat altında gözünü kırpmadan her an öldürmeye hazır bekle!

Ertesi gün, hukukcu sınıfına geçip hâkim ol, hak ver, adâlet dağıt. Bu kez de ölümden adam kurtarmaya yelten. Tâbi yapabilirsen!

Götür bir Rus’u hamama. Üç kere kesele, altından Türk çıkar, derler…

O da bir şey mi? Bizde daha hayret vericisi var!

Bizim asker hâkimlerin sadece cübbesini çıkart. Altından harb okulu mezunu muvazzaf subay çıksın!

Kuş mu?, Tavşan mı?, Ördek mi?..

Dünyada hem kuş gibi uçabilen hem ördek gibi yüzebilen hem de tavşan gibi hızlı koşabilen mahlûk yokdur, aramayınız. İtimat buyurmayan varsa açsın kitapları, baksın!

Kuş, ördek gibi yüzemez. Ördek, tavşan kadar hızlı koşamaz. Tavşan, kuş gibi uçamaz.

Kaz, hem uçar hem yüzer hem de koşar dediğinizi duyar gibiyim. Öven de sağ olsun söven de... Madem bu hayvanımız çok makbûl, o zaman işinize gelmeyince bana niye “Kaz kafalı” diyorsunuz peki?

Bir adam; hem asker, hem muvazzaf subay hem de hâkim olabilir mi? Hayır, olamaz! Maddenin tabiatına ve AYİM’in icât etdiği meşhur beylik ifade ile “Hayatın olağan akışına aykırıdır” bu.

Hayır, aksi muhaldir! Dünyanın hiçbir yerinde olamaz. Durun, durun! Afedersiniz, bir ülke hariç!

Biliniz bakalım yârenler, konusunda dünyada “ilk ve tek” olan bu ülkenin adı ne?..

Önce Harbiye, sonra Mülkiye... Ah, Belinda, ah!.. Bir atımlık barutu daha olsaydı gör bak sen o zaman. Bir pundunu bulup Tıbbiyeyi de ipe nasıl dizecekdi...

Ne Kutlu Bize; Duydunuz mu? Cumhuriyet Tarihimizde Bir İlk Zuhur Eylemiş!

Basından;

Cumhuriyet tarihinde ve Türk TV tarihinde “ilk kez” görevi başındaki bir Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Başkanı kameralar karşısına geçdi. Genelkurmay Başkanları dışında hiç kimsenin konuşmadığı, konuşma yetkisinin olmadığı Türk Silahlı Kuvvetlerinde “bir ilk” yaşandı. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Başkanı Hâkim Tuğgeneral Abdullah ARSLAN HaberTürk Gündem Özel'in konuğu oldu.

image007Kendi adamlarına asla yapmaz ya, bu seferliğine kibarlığı tutdu işde. O gün hâlis deri gaplı yumuşacık makam koltuğuna oturmadı. Yapmacık bir nezâket gösterip masasının önündeki misafir koltuğuna ilişiverdi. T.C. tarihinde “ilk ve tek” olan mülâkat başlamışdı. Hemen ardından daha söylemeden iki bardak su ve bol köpüklü kahveler geldi sehpanın üstüne.

Heyecandan cübbesinin etekleri zil, kelebek kanatları gibi yukarı kalkık hâkim yakaları bendir; pantolunun paçaları da def çalıyordu! Dün akşamdan kendi hazırladığı danışıklı döğüş sualleri cevaplamadan önce kahvesinden büyük bir yudum hüpletdi ve şöyle dedi AYİM’in hem asker, hem muvazzaf subay ve hem de hâkim Başkanı;

Dünyanın hiçbir ülkesinde AYİM benzeri bir mahkeme yoktur. Ama niçin yoktur? Güçlü devlet olmanın iki şartından birisi güçlü ekonomiye sahip olmaksa, diğeri de güçlü bir orduya sahip olmaktır. Güçlü bir ordu da ancak disiplinli bir orduyla mümkündür. Disiplinli ordunun yegane beslenme kaynağı adalet duygusudur

Suali Sayın Başkan kendisi sormuş ve lütuf buyurup hemen kendisi cevaplamış. Minareden at beni, in aşağıya tut beni!

Ordumuz güçlü, disiplinli. Aldım, kabul etdim. Peki, adâletli mi?..

Sen kendinin dünyanın en akıllı adamı olduğunu söylüyorsan bu fikir sadece seni bağlar! Sen söyle, sen inan! Sen çal, sen oyna! Sen pişir, sen ye! Ben, yemem! Senin yapmacık fikrine senden başka iltifat eden, itimat buyuran var mı, ona bak sen!

Bir hukuk adamı düşünün. Adâleti, disiplin ile ölçüyor! Sayın Başkanın bu söylediği doğru olsaydı şayet dünyadaki bütün sivil mahkemeler lağvedilir yerine asker mahkemeleri kurulur idi. Peki hakikat öyle mi, Sayın Başkanım?..

Gazeteci şöyle bir sual soruyor;

  • “Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ihraç edilen kişilerin neden ihraç edildiğini dahi bilmemesi ve bu nedenle kendini savunamaması da eleştirilen bir diğer konu. Peki, AYİM bu durumda nasıl karar veriyor?”

İşte, AYİM Başkanı Sayın Arslan'ın bu sual için dökdürdüğü inci daneleri;

  • “Başbakanlıkça sevkedilen mahkememizin işleyiş tarzıyla ilgili bizim yasamızda da değişklik teklifini yaptık. Savcılık tebliğnamesinin tebligata çıkmaması kişilerin atılma gerekçesinin kendilerine bildirilmemesi gibi hususlar. Bunların giderilmesi için de girişimde bulunulmuştur.”

image009Tuğgenerel Başkanımızın irâd etdiği bu iki cümleyi, Türkce konuşan bir Allah kulu, dil ve anlatım bakımından değerlendirsin! Önce, bu tümcelerden ne anladığını şu fakire söylesin! Sonra da 10 üzerinden kaç verdiğini... Konumuz bu değil, geçelim!..

Gazeteci soruyor; “Sayın Başkan, Çanakkale Boğazı!...

AYİM Başkanı cevaplıyor “Yandı gıçımın ağzı!..

Bu çağdışı uygulamalar ile AYİM’in çatısı altında nice canlar yakdınız sayın Başkan! 41 seneden beri neredeydiniz diye sormazlar mı adama? Aklınız sıçarken şimdi mi başınıza geldi?..

Sayın Başkanın söylediği lafların, Gazetecinin sorduğu sual ile uzakdan yakından hiçbir alâkası yok! Lafı dam ardından dolandırıp Gazetecinin sorduğu sorunun üsdünü örtmüş kendince. Şayet müsaade buyurursanız aynı suali şu satırlarda bir kez de şu fukara sorsun;

Sayın AYİM Başkanı;

Türk Silâhlı Kuvvetleri'nden ihraç edilen kişilerin ordudan niçin ihraç edildiğini dahi bilmemesi ve bu sebeple kendini savunamaması da eleştirilen bir diğer konu.

Peki, AYİM bu durumda nasıl karar veriyor Allahaşkına? Bir askeri ordudan atmaya nasıl karar veriyor? Tarot falına mı, kahve falına mı yoksa kuru fasulye falına mı bakarak karar veriyor?

Cevabını da gene iltifat buyurursanız şu fakir söylesin. Doğru mu, yanlış mı, varın siz karar verin gâri!

Sayın Başkanımız diyorlar ki;

AYİM kurulalı beri, bir başka ifadeyle, 4/7/1972 tarihinden beri, yani maşşallalah, tam 41 seneden beri, kulağından tutup ordudan ihraç etdiğimiz subay/astsubaylara ordudan niye atdığımızı kendilerine söylemiyoruz. Niye söyleyelim ki? Burası, isminde de görüldüğü gibi, bakınız tam şurada, başınızın üst tarafındaki duvarda asılı duran levhanın içinde büyük hurafat ile yazıyor!" Efenim, nerede kaldıydık? Haa!, “Yüksek” bir mahkeme!..

Başkanımız mülâkatına devamla;

Şu memlekette, iki şeyden sual olunmaz komutanım! Alışkanlık işde, pardon efenim diyecekdim.!Birincisi, elhâmdülillah, Yüce Tanrımızın hikmetinden! Ve tabi ki ikincisi de “Yüce”, pardon, “Yüksek” Mahkememizin verdiği karardan. Olur mu efenim? Ne münasebet! Biz, yüksek yüksek anfilerde, yüksek koltuklarda oturmuşuz, âli âli konuşmuşuz, gül kokulu nefesimizi tüketmişiz! “Yüksek” bir karar vermişiz. Karpuz teveği tutar gibi kulağından tutup bir subayı, bir astsubayı ordudan atmışız! Ben, yani kendim, yani “Yüksek” Mahkemenin General Başkanı olarak, o asker kişiyi ordudan niye atdığımı, o atdığım kişiye söyleyemeye tenezzül eder miyim hiç? Ben kim? O kim? Hâşa, siz “Yüce” Tanrı’nın emirlerini tartışabilir misiniz? Bizim “Yüksek” mahkememizin verdiği “emir”, pardon yani, dilim sürcdü, verdiği “karar” da işde aynen bu neviden bir karardır. AYİM, lâyuhtidir. Zinhar, tartışılamaz. Hattâ, hikmetinden, kararından ve kerâmetinden asla sual olunamaz! Zaten bir üst mahkeme de yoktur. Bal gibi haklı bile olsanız müracaat edip de haklı olduğunuzu ispatlayacağınız ve başınızı vuracağınız başka bir daş da yokdur!” efenim!

Nasıl? Sayın Başkan’ın kafasının perde arkasında avara kasnak yapdırdığı fakat söylemeye yüreğinin yetmediği hakikatler bunlar olabilir mi, can dostlar?

Bu paragrafın başlığına yazdığımız sualimiz şöyle idi; Kuş mu?, Tavşan mı?, Ördek mi?

Atamızın bize armağan etdiği her darb-ı meselin hayatımızda mutlaka bir yeri, bir karşılığı vardır.

Cevabımız da şöyle; Tek kanatlı kuş, kör tavşan, topal ördek!

Bir başka ifadeyle; Hem asker, hem subay hem de hâkim!

Birisi Tutuyor, Ötekisi Hemen Atıyor!

Doğru ya da yanlış, bilemeyiz. Eninde sonunda mahkeme ortaya çıkartacak. Elvan çeşitli isnatlarla bunca subay ve astsubay, sivil hapishanalerde tutuklu! Hemen hepsi niçin tutuklandığını ve suçunun ne olduğunu dahi bilmeden senelerden beri adetâ hapis yatıyor. Ve bu askerler diyor ki; “Tamam, bizi tevkif etdiniz de hiç olmazsa suçumuzu söyleyin bâri!

Kabul edilecek bir durum değil tabi ki. Mahkemenin bu askerler hakkında kararını tez zamanda vermesi hâlis temennimizdir.

Sivil mahkemeler, daha suçunu söylemeden askerleri senelerce hapisde tutuyor. Peki, AYİM ne yapıyor? Merd-i kıptî şecaat arz ederken sirkâtin fâş ediyor. Gazeteci sormadan şöyle diyor Sayın Başkan; “Suçladığımız subay/astsubaylara savcılık tebliğnamesi göndermiyoruz.” Bu ifadesiyle Sayın Başkan, aslında şunu söylüyor; “Asker kişi ordudan tard edildiğini, atıldığı anda öğreniyor!

Tuğgeneral Başkanın bu cümlesini şöyle tasavvur ediniz. Mûtad olduğu üzere o gün işinize gelmişsiniz. Daha önceleri hep yapdığınız gibi... Akşam mesai bitince de evinize gideceksiniz. En azından siz öyle olacağını sanıyorsunuz. Sabahleyin yağlı paslı tulumunuzu giyip tankın altına, kanalın içine, betonun üzerine uzanmış; uçak motorunun içine girmiş; gemide kazanı yakmaya başlamışsınız.

Ya da bilmem ne dağının bilmem ne deresinin bilmen ne geçidinin bilmem neresinde kelle koltukda eşkıya kovalıyorsunuz. Vakit de bilmem ne! Meslek hayatınızda daha önce hiç olmamış ve asla olmayacak bir iş geliyor başınıza! Azrail Aleyhisselâm kılığına girmiş birisi geliyor taa oraya. Ve o gün, mesainiz erken bitiyor! Fener bosdanından karpuz teveği kopardır gibi kulağınızdan tutup askeriyeden atıveriyor sizi.

At pazarından beygir seçer gibi dişlerine varasıya kadar muayene etdiğin sonra da 2 sene, 4 sene ya da 8 sene eğitdikden sonra subay/astsubay rütbesi verdiğin bir asker, bir günde sana düşman oluyorsa, bunda senin hiç mi suçun günahın yok? Bu, nasıl bir adâletdir? Bu, ne kepaze bir gufrândır Allahaşkına?

Bu hakikati de Gazeteci sormadığı halde, suçluluk halet-i ruhuyesi içinde kıvranan muvazzaf subay kökenli AYİM Başkanı kendiliğinden yumurtalıyor.

AYİM, daha adını bile sormadan, davaları dosya üzerinden karara bağlıyor. Ve daha suçunun ne olduğunu söylemeden askerleri tard ediyor. Ordudan atılan askerler diyor ki; “Tamam, ordudan atdınız da hiç olmazsa suçumuzu söyleyin bâri!

Ey AYİM! Yiğidi ordudan at da, önce mert ol ve sebebini söyle!

Ahmet Kenan; beslemedi, gençleri hemen asdı!

AYİM de beslemiyor, askerleri hemen atıyor!

İşde, AYİM’in tecelli etdirdiği “dünya birincisi” adâlet bu, babayiğitler!

Halifeliği döneminde din, dil, ırk, milliyet ayırımı yapmadan her Allah kuluna son derece adâletli davrandı. Bu hususiyetinden dolayı Hattab’ın oğlu olan İkinci Halife Hz. Ömer (RA)’e, insanlar “haklıyı haksızı ayırmakta güçlü olan; doğruyu yanlıştan fark etmede pek mahir ve muktedir” anlamına gelen Fâruk sıfatını verdi O’na. Ve Ömer el Fâruk ismiyle maruf oldu.

Halbuki biz, din kardeşiyiz. Irkımız aynı. Milliyetimiz aynı. Zebânımız aynı. Bu tarafdan bakıldığında biz, kendimizi böyle tarif ediyor ve böyle olduğumuzu biliyoruz. Acaba o tarafdan AYİM bizi nasıl görüyor?

Peki, bu hudutsuz adâletsizlik, zalımlık ve haksızlığı yapan AYİM’e biz hangi sıfatı yakışdıracağız?

Sözün Söyledikleri!

İltifat buyurup makâlemizi okuyan dostlarımız, bu bilgileri nereden buluyorsun diye soruyorlar. En iyi ve hattâ en ucuz istihbarat, açık istihbaratdır. Gazetelerde, kitaplarda okuduğunuz; televizyonda görüp duyduğunuz haberler, bilgiler açık istihbarat örneklerindendir. Gizlimiz saklımız yok! Şu mit’de bu cia’da adamımız da yok! Emaysiks’in kapısının önünden geçmedik! Biz de herkesin okuduğu, gördüğü, işitdiği bu bilgilerden istifade ediyoruz.

Bakınız, açık istihbarat neler fıslıyor!image011

Dünya’nın en kalabalık ülkesi, Çin, ikinci ülkesi Hindistan. Türkiye, nüfus sayısı bakımından onuncu sıralarda.

Bilginiz üzere Baro, avukatların derneği demek. Biz emekli astsubayların derneği TEMAD ise avukatların derneği de Baro. Yakın zamana kadar dünya’nın en büyük Barosu, demoskratos ve fırsatlar ülkesindeki Niv York şehrindeymiş. Sonra, bizim cingöz dava vekilleri bir pundunu bulup conilerin ensesine şöyle okgalı bir şaplak patlatıp birinciliği onların elinden gapmış, iyi mi?

image013Metrobüs denen otobüs azmanıyla siyâhat ederken gördüydüm. İstanbul/Çağlayan’daki Adliye Sarayı’nın bahcesine, bizim bina büyüklüğünde divâsâ bir tabela dikmişler. Neredeyse binanın yarısı büyüklüğünde... Okudum, koca koca hurufat ile tabelaya şöyle yazmışlar; “Avrupa’nın en büyük Adliyesi” Uğurlu, kademli olsun ey necip milletim!

Şu satırları okuduğunuz vakit itibariyle, dünya’nın en büyük Barosu bizde, elhamdülillah..

Avrupa’nın en büyük Adliyesi bizde, hâmdolsun...

Bu bilgiler, devletin yetkili memurlarına ait. Bu malûmatın devamı olan ve o sayın memurların demeye çatal dillerinin bir türlü varmadığı mütemmim cüz’ü de biz dile verelim!

Dünya’nın en büyük hapishaneleri ve dahi dünya’nın en çok mahkûmu da bizde...

İster iftihar ediniz, ister hicap!..

image015Dünya’nın en çok askeri olan ülkesi, gene Çin. İkincisi ülkesi de conilerin demoskratos ve sonsuz fırsatlar ülkesi. Asker sayısı bakımından Türkiye, dokuzuncu sırada.

Dünya’nın tek Asker Mahkemesi ve Asker Yargıtay’ı da bizde netekim! Bu tesbitden şu çıkarıma vâsıl olsak, hatâ mı ederiz acap?

Dünya’nın en çok asker mahkûmu da bizde. Yanlış mı?..

Eh, madem ki dünya’nın en çok asker mahkûmu bizde, o halde o askeriyede disiplin olduğunu söyleyebilir miyiz? Dünya’nın en çok asker mahkûmunun olduğu bir teşkilatda adâletden bahsedebilir miyiz?

Sen, 100  sene evvelinin Cezâ Kanun’larını alla pulla. Sanki yeniymiş gibi mercedes görünümlü serçe damgası vurup bu yiğit askerlere yutturmaya çalış. Yutmayanı da Askerî Mahkemeler vasıtasıyla tepesine vura vura, döve döve terbiye et! Sonra, dön gıçına de ki; “Dünya’nın ilk ve tek Asker Mahkemesi Türkiye’de!” Bu ne pişkinlik? Zorla güzellik olur mu Başkanım? Hicap edilecek yerde iftihar ediyorsun! İyi, aferim, benim oğluma!

Ateş yoksa, orada duman yokdur; bataklık yoksa orada sivrisinek yokdur; tavuk yoksa orada yumurta yokdur!

Gelişmiş ülkelerde, doktorluk çok cazip bir meslek değildir. Kapısını tıklatıp odasına girdiğinizde doktorun karşısında kasketinizi elinize alıp huzurunda boyun bükmezsiniz. Hastası olmayan bir memleketde sarrafdan daha da bahalı ilac satan eczane yokdur, servet kazanan doktorlar yokdur. Hastane de yokdur.

Adâletin kök salıp neşvü nema bulduğu ülkelerde, avukatlık sıradan bir meslekdir. Yolda avukat gördüğünüzde ayağa kalkıp ceketinizin düğmelerini iliklemezsiniz. Avukatlar da servet kazanmaz. Haksızlık, adâletsizlik olmayan bir memleketde, avuç dolusu para kazanan avukat yokdur, hâkim yokdur, savcı yokdur. Hapishane de yokdur.

Son iki parağrafdaki tümcelerde sonucu, sebep tayin eder. Mefhumu muhalifinden, bir başka ifadeyle tersinden bakalım bu kavrama; Hasta var ise her yer hastanedir. O fukara millet, bir doktorlar ordusu beslemeye mecbur edilir.

Adâletsizlik var ise herkes haksızlığa düçâr oluyorsa; her yer avukat, hâkim, savcı doludur. O fakir millet bir avukatlar ordusu beslemek zorundadır. Her yer Taksim, afedersiniz, her yer hapishanedir.

Sayın Başkanımız, AYİM’in dünyada bir “ilk ve tek” olmasıyla iftihar ediyor kendileyin. Omuzlarındaki yıldızlara bakıp kudret zehirlenmesine uğrayan muhterem Tuğgeneral Başkanımız, gerdanını gıvıra gıvıra diyor ki; “AYİM gibi mahkeme, dünya’da ilkdir!” He, Başkan, he!..

Öyleyse makarayı sar, zilleri kır, bokundaki boncukları bul ve gınayı da cübbenin yakasına yak gâri!

İnsan, Şişirilmiş Tuluma Benzer. Ağzı Açılınca Havası İner!

Sayın Başkan, AYİM’in dünya’da eşi menendi olmadığını, türünün tek numunesi ve hattâ Mohikanların sonuncusu olduğunu ayan etmiş basın açıklamasında. Gaynanamın deyişiyle akibetiniz mübârek olsun!

Hayvanatın her türlüsü yargıdan münezzehdir. Mahkemenin konusu, eşref-i mahlûk denen insandır. Mahkeme demek ceza demekdir. Mahkeme demek, mahpushâne demekdir. Mahkeme demek; insanı rutubetli, soğuk, havasız, ışıksız, bir odaya hayvan gibi kapatmak demekdir. Mahkeme demek, insana hayvandan daha aşağılık muamele etmek demekdir. Mahkeme demek, insan olmakla fıtraten haiz olduğumuz ve Allah’ın bize bahşetdiği ferdî hürriyetimizin elimizden cebren alınması demekdir.

Sen, şu vatanın has evladı astsubayı; ana rahmine düşen çocuk daha dünyaya hulul eylemeyecek kadar kısacık bir süre okut. Sonra, hiçbir hukuk kavramı ile izah edilmesi mümkün olmayan 15 sene, 10 sene mecbûrî hizmete cebret! Bir gün gelip bu çocuk, yanlış meslek secdiğini anlayınca da gel bakalım buraya de! Ya kırk satır ya da kırk katır. Beheri de AYİM’den bilâ ücret!..

İnsanın tahteşşuurunda işde böylesi imgelerle kendine yer edinen mahkeme kavramı ile övünen kişinin, beyninin ve ruhunun arka alanında sere serpe, edepsizce ve utanmadan yatan sosyo-ekono-politiko, militaryo-statüko, psiko-psişiko, de jure-defacto, etiko-tetiko ve traji-komiko kalite-realitesi ne olabilir sizce?

Yiğidin Hakkı, Yiğide!

Sezar’ın hakkı, Sezar’a, demiyoruz! Bu söz, bu topraklara ait değil! Onun yerine, “Yiğidi öldür; fakat önce mert ol ve hakkını ver!” diyoruz.

Yerine ve duruma göre söylediğiniz bir çift söz, bir kelâm-ı kibar, hattâ bir kelime, sizi tarihde lâyemut yapabilir. Sizi tarihin ölümsüz eşhası arasına dâhil edebilir. İrâd etdiğiniz bu söz; yüz seneler, hattâ bin seneler bile geçse de unutulmaz. Bugün severek kullandığımız bu neviden sözler yüzlerce, binlerce sene öncesinden bize el sallayıp yolumuza, çığırımıza hâlâ ışık tutmuyor mu?

Dağarımızda unutulmaz yer tutan bu neviden güzel sözler, sahibinin sesidir, özbeöz malıdır. Söyleyen kişinin imzasını, mühürünü, şahsiyetini, seciyesini, mizâcını taşır. Derler ya; söz, ağızdan bir kere çıkar! Vecizler de öyledir! Artık ağızdan bir kere çıkmış ve çıkdığı şekliyle bir daha açılmamak üzere öylece mühürlenmişdir. El’in gaynatdığı aşa su gatmaya hakkımız yok! Çeşitli vesilelerle bu sözleri kullanacakların; söylendiği şekliyle ve lafzıyla, özüne sadık kalarak, bir başka ifadeyle “sözü, özüyle” kullanması her şeyden önce bir edep gereği ve temel insanlık vazifesidir.

Bu cümleden olmak üzere, senin ceddin kendisine “Devlet-i Âliyye-i Osmâniyye” ya da “Devlet-i Âliyye” demişse sen bugün “Osmanlı İmparatorluğu” diyemezsin. Senin ceddin, kendisine hiçbir zaman “İmparatorluk” demedi ki. Çünkü senin o yüce Atan, “İmparatorluk” sözünün siyaset biliminde ne anlama geldiğini iyi biliyordu. Sen “İmparator” dersen şayet, “Devlet” ile “İmparatorluk” kavramlarının siyasetteki anlam farkını bilmeyen câhil mesâbesine düşersin.

ATATÜRK, niçin “Ordular! İlk hedefiniz, Akdeniz’dir!” dedi. O şanlı ordular niçin Akdeniz’e değil de şom ağızlıların tabiriyle “Ege” denizine doğru hücüm etdi? Bu emirdeki siyaseti, derinliği, tarihî anlamı ve şuuru bilmeden, anlamadan bugünün güdük akıllı komutanları ATATÜRK’e inat “Ege” Ordusu teşkil ediyorlar!

Hz. Ömer (RA), ATATÜRK, M. Akif ERSOY... Dünya siyaset, harb ve edebiyat tarihine mühürlerini vurmuş, kalıplarını basmış namlı devlet adamı, asker, edebiyatcı. Söyledikleri vecizleri ve hattâ bir kelimeleri dahi insanlığa hâlâ yol göstermekte, ışık tutmakda, yön vermektedir.

ATATÜRK, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak için canını ortaya koymuş ve ölümü bahasına mücadale etmiş. Bu mücadelesini bizlerin okuyup anlaması ve istikbâlimizi şekillendirmemiz için kitaplaşdırmış. Ve bu kitaba NUTUK adını vermiş. Şimdi ATATÜRK, NUTUK ismini verdiyse, sen ortaya çıkıp da bu kitaba bugün SÖYLEV diyemezsin. Haddin değildir!

Zamanın menşur kayıtlarına “Harbi İstiklâl” ya da “İstiklâl Harbi” şeklinde nakşedilen bu şanlı tabire, bugün sen “Kurtuluş Savaşı” diyemezsin. Nerede bağlıydın? Kimden, nereden kurtuldun ki “Kurtuluş” diyorsun?

Merhum M. Akif ERSOY’un bir gecede kağıda döküp Türk Milletine armağan etdiği İstiklâl Marşı’na “Kurtuluş Marşı” diyebilir misin?

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ilk Kanun’u olan 1924 tarihli Teşkilât-ı Esasiye’ye bugün sen çıkıp da ANAYASA diyemezsin. Gene aynı Kanun’un daha birinci maddesinde “Hâkimiyet Bilâkaydüşart Milletindir!” diye hafızalara nakşedilen vecizeyi 90 sene sonra sen çıkıp da “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir!” diye tevil edemezsin! Bu sözleri tevil etmek hakkın ve haddin olamaz!

Gerize Taş Atmak!..

İsder alınız isder atınız! Siz muhterem karilere şu fâniden pek hasiyetli iki nacizâne tavsiye;

  • Bir; Astsubaya taş atma, helâk olursun!
  • İki; Gerize taş atma, nâdim olursun!

Allah’ın hikmetinden sual olunmaz! Elbet her insan, bir sebep üzere yaradılmışdır. Bu cümleden olmak üzere insan sıfatına sahip olmakla herkes saygıyı hak eder.

Kimisi hayırlara, güzelliklere, sevaplara vesile olur. Kimisi ufunet getirir, etrafına kötülük saçar; şer alır, şeytan satar!

Lâkin, şüyuu vukuundan beter misâli, kimi insanların bazı şeyleri yapmaması, yapmasından; söylememesi, söylemesinden; susması konuşmasından ehven oluyor. Bu ifadeden hareketle, T.C. tarihinde “bir ilk” olduğu iftiharla ilan edilen konuşmasını Sayın AYİM Başkanı hiç yapmasaymış daha hasiyetli olurmuş!

Kaz ve Tavuk Kıssası!..

Ceddimizin irâd ettiği ulu sözleri niye değiştirirsin ki? Değiştirmek, tevil etmek, eğip bükmek, gurcalamak senin neyine? Sen, onu söyleyenden, yazandan, yapandan daha akıllı olamazsın! Olsaydın şayet tarih onları değil de seni yazardı. Değil mi? O sözleri söyleyenin, yazanın, yapanın, diyenin tarihdeki yerine ve itibarına bak! Bir de bugün senin tarihde, dünya siyâsetinde, bilimde, sanatda, sporda vs. durduğun yere bak!

Hepimizin bir haddi, istiabı vardır. Ve herkes bu maddî-manevî sınırlarını bilmekle mükellefdir. Tavuk-Kaz kıssasını bilirsiniz. Tavuk, Kaz’a özenip de Kaz yumurtası kadar büyük yumurtalamaya tevessül etmiş! Etmiş de ne olmuş tavuğa, yârenler?..

Ey gâfil, boşuna debelenme! Senden sonra, yarın inşallah farklı olacak. Hele sen şu tarih sahnesinden bir çekil! Lâkin, bugün itibariyle sen onlardan daha akıllı değilsin! Kibiri, küstahlığı bir kenara bırak! Senin hamurun, kumaşın, kuturun ne ki? Bunu artık idrâk et ve mübârek ceddine karşı saygıda kusur etme!

Gölgen, Boyunu Aşıyor!

Ne de güzel demiş ATATÜRK; “İlim, tercüme ile olmaz; tetkik ile olur!” Bu vecizi ile ATATÜRK, akıl sahibi olanlara şu emri vermişdir. Edepli ol! Yüreğin yetiyorsa yeni bir şeyler söyle. Ciğerin var ise yeni bir şey icât et. Lâkin, bayağılaşma! Taklit etme. Hele hele, tevil etme. Tenzil etme! Oradan aparıp buradan koparıp aşure bişirme!

AYİM binasının Komutan kapısından içeri girdiğinizde, başınızı hafif yukarı kaldırıp ileri doğru bakarsanız, ikinci kat sahanlığının balkon demirlerinin bir yerinde şu vecizeyi görürsünüz “Adâlet, Mülkün Temelidir!” Daha sonra edepsiz birisi ortaya çıkdı ve bu vecizi “Adâlet, Devletin Temelidir!” şeklinde değişdirdi. Gözlerimle gördüm bunu 2009 senesinde.

Bu ukalâlığı bir kenara tefrik edelim. Sayın Başkanım, bu kelâmıkibar, aslında Hz. Ömer (RA)’in söylediği sözün ancak yarısıdır. Peki, öteki yarısı nerede? Gelirken yolda mı düşürdünüz yoksa? Diğer yarısını da “Yüksek” müsaadenizle biz diyelim “... Ve zulm-ü fesâd ül mülk!” Tefsir edelim “Ve zulüm, devleti eninde sonunda böler, parçalar!” Nasıl?..

Gölge, aslının türâbı olamaz! Gölgene bakıp da sakın boyunun büyük olduğu zehabına kapılma! Çünkü, değil! ATATÜRK’e özenen Ahmet Kenan’ın acınası durumundan ibret al! Sokaklara, okullara hattâ kışlalara verilen Ahmet Kenan’ın ismi şimdilerde teker teker siliniyor oralardan. Adetâ kazınırcasına!

Dünya hukuk kavramının merkezine oturmuş ve Kanun haline gelmiş bir vecizden bahsediyoruz. Hz. Ömer (RA)’nın “Adâlet, Mülk’ün Temelidir!” diye dünya adâlet tarihine mâl etdiği vecizi “Adâlet, Devletin Temelidir!” şeklinde niye değiştirdiniz? Bu edepsizlik niye? Mülk’ün, devlet olduğuna kafanız basmadı mı yoksa?

İlim, ilim bilmekdir. İlim, kendin bilmekdir!” diye seslenmiş bizlere yedi yüz sene evvelinden Yunus EMRE, duydunuz mu? Sordunuz mu sarı çiçeğe? Sizler, kendinizi, haddinizi, kuturunuzu bilir misiniz?

Haydi, haddinize olmayarak sözünü gırpdınız. Peki, taa binüçyüz sene öncesinden “Adâlet, Mülkün Temelidir!” diye haykıran Hz. Ömer (RA)’in adâlet anlayışının bugün siz neresindesiniz? Bir Allah kulunu döve döve terbiye edebilir misiniz? Adâleti disiplin ile mi tesis edersiniz? Yoksa disiplini adâlet ile mi? Hiç akıl etdiniz mi? Hangisi önce gelir? Hangisi, hangisini besler? Hangisi, hangisinin üstünde yükselir? Hangisi olmazsa diğeri de olmaz? Hangisi hangisinin mütemmim cüz’üdür? Haydi bakalım, çık içinden çıkabilirsen. Yeter mi yüreğin?

Astsubayı Taşlamak!

Önce, Cumhurbaşkanı ve Astsubay. Peşinden Anayasa Mahkemesi ve Astsubay... Şimdi de Askerî İdare Mahkemesi ve Astsubay...

Astsubayı Taşlamak isimli mukaddime ile yola çıkan yazı tefrikamız sonsuzluğa uzayıp giden tarihin ufkunda yolculuğuna devam eyliyor.

Cumhurbaşkanı ve Astsubay isimli ilk makâlemizde, Meclis’in kabul etdiği 1923 sayılı Kanun’un 37nci maddesiyle üst öğrenim yapan astsubaylara ilave bir derece intibak hakkının iptal edilmesi sürecinde Cumhurbaşkanı ve M.S.B’nin birlikde çevirdiği şeytanın bile aklına gelmeyecek orostopollukları inceledik.

Makâlemizin ikincisinde, aynı vetirede Anayasa Mahkemesinde harlanan fitne ateşinde pişirilen ısmarlama ağulu aşın astsubaylara cebren ve hile ile nasıl yedirildiğini elimizden geldiği kadarıyla ortaya koyduk.

Şimdi de sırada Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Astsubay ismiyle maruf işbu makâlemiz var.

Söz konusu Kanun hükmünün iptal sürecinde AYİM, davaya müdâhil olmadı. AYİM yerine, nasıl olduysa başında Millî sıfatı olan Savunma Bakanlığı davaya hem müdahil oldu hem de müdahale etdi.

Lâkin, söz konusu davanın görülmesine iki asker hâkim tayin etmekden başka zâhiren hiçbir şey yapmamış görünen AYİM, aslında hiç de masum değildi. Dava için tayin etdiği hâkim kisveli iki subayın ikisi de mahkemede astsubayların aleyhine oy kullandı. Kanun hükmünü kısmen iptal eden 7 üyeden birisi de asker hâkim olan subayın verdiği oy ile AYİM davanın sonucunu uzakdan tayin etdi.

Bunu az bulan AYİM, dövletin muhammes müesseselerinin tesbih danesi gibi dizilip astsubaylara sırayla indirdiği silsile-i darbede sıranın kendisine gelmesini bekliyordu iştiyakla. Dut dalında sinsice ve sabırla avını bekleyen zehirli bir örümcek gibi! Çünkü, kerizci Fahri beyin ve Anayasa Mahkemesinin astsubaya indirdiği darbeleri az bulmuşdu AYİM.

Astsubaylara indirlen darbeler sağanağında, AYİM’den sonra sıra Başbakan’a yani T.B.M.M’ye gelecek ve astsubayların yüksek öğrenim hakkına nihai ve öldürücü darbe burada vurulacakdı. 1980 asker darbesinin tozu dumanı arasında T.B.M.M.’de çevirilen bu fesat dolaplarını başka bir makâlede tetebbu edeceğiz.

Şimdi, hafızalarımızı tazelemek gayesiyle, 1923 sayılı Kanun’un iptal sergüzeşdi konusunda öz bilgiler verelim ki konumuz bütünlük arz etsin;

  • İptal davasını açan zamanın Cumhurbaşkanı Sayın Fahri KORUTÜRK 30 EKİM 1975 tarihinde dava dilekcesini Anayasa Mahkemesine gönderdi.
  • Astsubayı Taşlamak isimli makâlemizde fâş eylediğimiz üzere Fatih Sultan Mehmet, kendisini mahkemeye celbeden Kadı’nın bu isteğini yerine getirmiş ve davalı sıfatıyla mahkemedeki duruşmaya seve seve gitmişdi.

Yüksek öğrenim gören astsubaylara ilave bir derece verilmesini öngören 1923 sayılı Kanun’un ilgili maddesini iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesine dava açan kerizci Fahri bey, mahkemedeki duruşmaya kendisi gitmeye tenezzül etmedi.

Bu çirkin davranışıyla, Fahri bey kendine Cihan Padişahı Fatih Sultan Mehmed’in bile daha üstünde bir makam vehmetdi.

Üsdelik kendi yerine vekil de göndermedi. Hem kendisinin duruşmaya gitmeme sebebini hem de vekil göndermeyişinin sebebini lutfedip mahkemeye bildirmedi.

  • Kendisi gitmeyen ve kendi yerine vekil de göndermeyen kerizci Fahri bey, mahkemeyi aldatmak için her türlü yalan beyanı yazılı olarak mahkemeye verdi. Başkomutan sıfatıyla Anayasa Mahkemesine emir buyurdu ve astsubayları hedef gösterip “Urun ha şunlara!” dedi.
  • Söz konusu davaya nasıl müdâhil olduğunu anlayamadığım M.S.B.’nin küstah temsilcisi, bir yandan kendisi de yalan söyledi. Fakat diğer tarafdan da Fahri beyin mahkemeye yazılı olarak gönderdiği iddiaların tamamını farkına varmadan bir bir temelden çürütdü.
  • Konya Milletveliki Sayın Şener BATTAL, verdiği önergeyi savunmak için Meclis oturumunda muhteşem bir konuşmayla önergesini savundu ve Meclis önergeyi Kanunlaşdırdı.
  • 16 MART 1976 tarihinde Sayın Kani VRANA Başkanlığında 15 üyesiyle toplanan Mahkeme, 1923 sayılı Kanun’un 37 nci maddesinde mezkur 926 sayılı TSK Personel Kanun’u madde 137/c’yi görüşüp karara vardı. Kararda ortaya çıkan manzara şöyle idi;
Söz konusu Kanun hükmünü;
Kısmen iptal eden üye sayısı 7 ( Üyelerden birisi askerî hâkim subay)
Tamamen iptal eden üye sayısı 6 ( Üyelerden birisi askerî hâkim subay)
Tamamen kabul eden üye sayısı 2 image017image019

 

Mahkeme heyeti, hemen yukarıdaki satırda görüldüğü üzere, masaya üç ihtimalli bir karar almak için oturdu. Bu ihtimallere göre mahkeme;

1.Kanun hükmünü tamamen iptal etse, yeni bir düzenleme yapması için Meclise bir fırsat verilecekdi. Ve kuvvetle muhtemeldir ki Meclis, gene aynı kararı alacak ya da benzer bir Kanun yapacak idi.

2.Tamamen kabul etme hakşinaslığını gösterse, 926 sayılı TSK Personel Kanun’u ile subay takımına altın tepside sunulan yüksek öğrenim hakkını, astsubaylar mahkeme kararıyla alacak idi.

3.Fakat Anayasa Mahkemesi, Fahri beyin çürük dümen suyunda giderek haksızlık, gaflet ve dalâlet zincirine sıracalı bir halka daha ekledi. Kendini Yasama erki, yani T.B.M.M.’nin yerine koyan Mahkeme, verebileceği en kötü kararı verdi ve Fahri beyin tuttuğu tasa astsubayları tas tas kan kusdurdu.

Kerizci Fahri beyin Kanun’larda mezkur kelimeleri bile saptırıp yalan yanlış beyanat vermesine rağmen söz konusu Kanun hükmü; 15 üyeli mahkemede 7 üyenin oyu ile, bir başka ifadeyle sadece 1 oy farkı ile kısmen iptal edildi. Hiç şüphe yok ki mahkemeye takdim etdiği dava dilekcesinde kerizci Fahri bey dürüst davranıp Kanun’da mezkur kelimeleri eğip bükmeden, olduğu gibi kullansaydı davayı kazanması asla mümkün olmayacak idi.

  • Zottirik lakabıyla maruf birisine atfedilen kepaze ve hâlâ meriyyetde olan ağulu bir sözün, Kanun hükmünün tam iptali istikametinde oy kullanan birisi asker olan 6 hâkiminin karar tutanağında ortaya çıkaran fesadın yatağını gördük.

Şimdi, 1923 sayılı Kanun hükmünün iptal silsilesinde AYİM’in dahlinin ne olduğunu göreceğiz.

Burada filmi karelerini bir kere daha donduralım. Yüksek öğrenim gören astsubaya, emsâli devlet memuruna göre “bir üst dereceden intibak” hakkı veren 1923 sayılı Kanun’un 37’inci maddesinin ilgili hükmünün idam sehpasına götürülüşündeki olaylara tarih sırasına göre bir göz atalım;

3/7/1975:

Konya Milletvekili hamiyetperver Sayın Şener BATTAL ve Milletvekili 6 arkadaşının Meclis’e verdiği bir önerge ile; Yüksek öğrenim gören astsubaya, emsâli devlet memuruna göre “bir üst dereceden” intibak hakkı veren 1923 sayılı Kanun’un 37’inci maddesi Meclisde kabul edildi.

11/7/1975:

Söz konusu Kanun, 11/7/1975 tarihli ve 15292 sayılı Resmî Gazetede neşredildi ve meriyyete girdi.

10/2/1976:

1923 sayılı Kanun’un 37’inci maddesinin işletilmesi konusunda ve Millî Savunma Bakanlığı’nın yazılı olarak cevaplandırmasını talebiyle Antalya Milletvekili Sayın Ömer BUYRUKÇU, Meclise şöyle bir soru önergesi verdi ve dedi ki;

image025

Antalya Milletvekili Sayın Ömer BUYRUKÇU’nun Meclise verdiği soru önergesinin tarihine bakdığımızda, Kanun meriyyete gireli 7 ay olmasına rağmen yüksek öğrenim yapan astsubayların intibakının yapılmadığını görüyoruz. Kanun işletilseydi şayet Milletvekili Sayın BUYRUKCU durduk yerde niye soru önergesi versin? Demek ki Kanun hükmünün işletilmesi konusunda M.S.B. ve Genelkurmay Başkanlığı cenahında gizliden gizliye bir direniş, bir oyalama hattâ bir savsaklama var.

Zamanın Millî Savunma Bakanı Sayın Ferit MELEN, aynı oturumda şöyle cevaplamış soru önergesini;

image028

Yüksek öğrenim görmüş astsubayın maaşını bir derece yukarı intibak ettirmek 7 aylık bir vakit almaz. Bir dilekce verirsiniz, iki satırlık bir evrak yazarsınız, olur biter! O günün şartlarında bile bu işlem en geç 1 ay içinde tamamlanır.

Deve boku misâli kokmayan bulaşmayan cinsinden verdiği bu cevapla aslında Ferit beyin iptal davasını görüşmeye devam eden Anayasa Mahkemesine zaman kazanmaya yönelik bir oyalama hamlesi yapdığı anlaşılıyor.

Burada bir soluklanalım. Çayımızı tazeleyelim. Yolumuz uzun. Üstelik çobançökerten dikeni dolu...

Sayın MELEN’in yukarıda gördüğünüz cevabında dikkat celbeden önemli bir hakikat var. Kerizci Fahri bey, yüksek öğrenim görmüş astsubayların intibak hakkını gasp etmek için Anayasa Mahkemesine verdiği dava dilekcesinde gerekce olarak ne demişdi? Bakalım;

Davacı Cumhurbaşkanı Fahri beyin ileri sürdüğü iptal istemi gerekçesi aynen şöyledir;

Türk Silâhlı Kuvvetlerinde vazife görmekte olan astsubaylardan çalışkan ve yetenekli olanları ihtiyaç duyulan meslek ve branşlarda fakülte ve yüksek okullara gönderilmekte ve başarılı olmaları halinde 926 sayılı Kanunun 14 ve 109 uncu maddeleri gereğince öğrenimleri ile ilgili sınıflarda kullanılmak üzere subaylığa geçirilerek kendilerine subaylık hakkındaki hükümler uygulanmaktadır.

Bakınız Sayın MELEN, Meclis oturumunda soru önergesine verdiği cevapda kerizci Fahri beyi nasıl yerden yere vuruyor.

Sayın MELEN diyor ki; “Silahlı Kuvvetlerin bilgisi ve personel planlaması dışında kendiliğinden fakülte veya yüksek okulu bitiren astsubayların, Silahlık Kuvvetlerde, okudukları öğrenim ile ilgili branşlarda kullanılmaları mümkün olmadığından sınıfları ile ilgili görevlerinde istihdam edilmelerine devam edilmektedir.

Cumhurbaşkanı Fahri bey; astsubayları “Üniversiteye TSK gönderir” diyor.

Bakan Ferit bey; “Hayır efenim! Ne münasebet!  Astsubaylar, kendiliğinden üniversite bitirir” diyor. Üstelik, Silahlı Kuvvetlerin bilgisi dışında diyerek Ferit bey, astsubayları hedef tahtasına oturtuyor. Astsubaylar, subay güruhu gibi karanlık mahfillerde gizli darbeler planlamadı Sayın Bakan. Anayasa’dan neşet hakkını kullanıp sadece okudular. Üstelik kendi paralarıyla..

Cumhurbaşkanı Fahri bey; “Üniversiteyi bitiren astsubaylar öğrenimleri ile ilgili sınıflarda kullanılmak üzere subaylığa geçirilir” diyor,

Bakan Ferit bey “Hayır efenim! Ne münasebet! Astsubayların okudukları öğrenim ile ilgili branşlarda kullanılmaları mümkün değildir.

Kendi gözlerinizle gördünüz muhterem kariler! Kerizci Fahri bey bu yalanlarını 1975 senesinde Anayasa Mahkemesine gönderdiği dava dilekcesinde yumurtaladı. M.S.B.’nin küstah temsilcisi de Fahri beyin yalan söylediğini aynı Mahkeme huzurunda isbatladı.

Cumhurbaşkanı Fahri beyin mahkemeyi aldatdığını 6 ay sonra bu kez de Millî Savunma Bakanı’nın kendisi Meclis çatısı altında söyledi.

Hakkını teslim edelim! Hem küstah temsilcisi hem de Millî Savunma Bakanı Sayın MELEN, yukarıdaki hususlarda hep doğruları söyledi.

Fakat iflah olmaz kerizci Fahri bey, söylediği yalanıyla Hakk’ın huzuruna çıkdı!

Eşşek öldü, kaldı palanı; Fahri bey öldü, kaldı yalanı!

11/7/1975 - 9/7/1976:

Millî Savunma Bakanı Sayın Ferit MELEN’in bu “Dam ardını dolandırma” ve “Suya götürüp de susuz getirme” kandırmacasını yutmayan bir astsubay vardı T.C. Ordusunda o vakitlerde. Söz konusu Kanun hükmünün meriyyete girdiği tarih ile iptal edildiği tarih aralığındaki tam 1 senelik zaman diliminde bir astsubayımız, Meclisin kendisine verdiği hakkın peşine düşdü hemen.

Üst öğrenim gören astsubaylara verilen “Devlet memurlarına göre bir üst dereceden” intibak hakkına müstahak olan bu astsubay; kendi parası, kendi nam ve hesabına ve hattâ Silahlı Kuvvetlerin bilgisi dışında(!) üst öğrenimini tamamladığını söyledi. Ve söz konusu Kanun hükmünün işletilerek maaş intibakının yapılmasını isteyen bir istidayı mensubu olduğu Komutanlığa teslim etdi.

İdare, önce nazlanıp çekinse de sonunda bu astsubayımızın Kanun’dan neşet eden hakkını teslim etdi. Astsubayımız, karda yürümüş ve silinmez izler bırakmışdı. Bu yiğit astsubayımızın cesaretli çıkışı karşısında elleri böğründe bîçare kalan idare statüsü, o vakit itibariyle yüksek öğrenimini tamamlamış 16 astsubayın daha intibakını aynı şekilde yapdı.

mehmet-kayali

Tek başına mücadele veren bu astsubayın intibak önceki derece/kademesine 3 senelik hizmet anlamına gelen 1 derece ilave edildi. Ve kendisi bir anda birinci derecenin dördüncü kademesine terfi ettirildi. Bu cümleden olmak üzere kendisi, Cumhuriyet tarihimizde birinci derece dördüncü kademeye terfi etme şerefine nail olan “İlk” astsubayımızdır. Bu astsubayımızın adı, Jandarma Astsubay Kıdemli Başçavuş Mehmet KAYALI’dır.

1976 senesinde birinci derece dördüncü kademeye terfi eden bu meslek çınarımızdan sonra, astsubayların aynı derece kademeye terfi etmesi için ne acıdır, tam 36 sene daha çile doldurması gerekecekdi. Bu vesileyle kendisiyle iftihar ediyor, hörmetlerimi gönderiyor ve mehabetle ellerinden öpüyorum.

30/9/1975:

Zamanın Cumhurbaşkanı Fahri bey, 89 maddeden mürekkep olan ve hemen hepsi subay lehine düzenlemeler içeren söz konusu 1923 sayılı Kanun’un astsubaya “bir üst dereceden” intibak hakkı veren 37’inci maddesinin bu hükmünü iptal ettirmek için apar topar ve kör topal Anayasa Mahkemesine müracaat etdi.

9/7/1976:

Fahri beyin ricasını emir telakki eden Anayasa Mahkemesi 1923 sayılı Kanun’un 37’inci maddesini kabul edildiği tarihden tam bir sene sonra kısmen iptal etdi. Aslında bu kısmî iptal kararı, Kanun hükmünü tamamen ortadan kaldırdı ve tam anlamıyla eski duruma dönüldü. Kısmî iptal kararı hiç bekletilmeden 15641 sayılı Resmî Gazete’de aynı gün neşredildi ve meriyyete girdi.

Böylece Fahri bey, beyaz atlı güveyini bekleyen gelinlik bir kız gibi muradına erdi ve astsubayların üst öğrenim hakkını Anayasa Mahkemesine iğdiş etdirdi.

KARA DELİK, KARA LEKE:  EMİR KOMUTA VE  ADÂLET, ASKERî VESÂYET, ASKERÎ KARARTMA VS!..

Anayasa Mahkemesi’nin 1923 sayılı Kanun’un 37’inci maddesinin ilgili hükmünü iptal etmesinden hemen sonra AYİM aldı sazı eline. Vurdu tezeneyle teline teline! Bilemediğimiz bir tarihde ve fakat 9/7/1976 tarihi ile 12/2/1982 tarihleri arasında bir tarihde, AYİM pek gizli bir toplantı tertipledi. Bu toplantıda AYİM, hukuk cübbesinin eteğini kaldırıp kendi kıçına vurdu ve astsubayların “asker” değil fakat  “devlet memuru” olduğunu kabul etdi. 657 sayılı Kanun’un birinci maddesine alenen aykırı bir şekilde “Astsubaylar devlet memurudur” diyen bir karar tesis etdi. Nasıl olsa kendisi son mertebe asker mahkemesiydi.

Dedik ya! Astsubayların baş vurup hakkını arayacağı bir üst mahkeme de başını vuracağı başka bir daş yokdu nasılsa. AYİM bunu çok iyi biliyordu.

Bu kararıyla AYİM, astsubaya indirilen darbeler silsilesinde kendi sırasını savdı. Ve darbe indirme nöbetini kendisi emekli bir Oramiral olan Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Sayın Bülent ULUSU’nun Başbakan olduğu T.B.M.M.’ye devretdi.

12/2/1982:

Kapalı kapılar ardında aldığı gizli bir karar ile “Astsubay devlet memurudur” diyen AYİM, konuyu Meclis’e havale etdi. Ne kadar olduğunu şu an itibariyle bilemiyoruz, bir zaman sonra T.B.M.M. astsubaya vurulan darbeler sağanağında kendine gösterilen hedefe tesir atışlarına başladı. 2596 sayılı Kanun ile “Astsubayların Genel İdare Hizmetleri Sınıfından devlet memuru” olduğunu tescil etdi ve 926 sayılı T.S.K. Personel Kanunu madde 137/c’ye bu kararı işletdi.

Komutanlarımızın tabiriyle “koordinasyon”, bizim ifademizle “fitneler kumpanyası” başından sonuna kadar nasıl da tıkır tıkır işlemiş, değil mi?

Yüksek öğrenim gören astsubayların intibakı konusunda gördüğü davalarda AYİM, bugün bile hâlâ hep 926 T.S.K. Personel Kanun’unun 137 inci maddesini dayanak gösteriyor. Bu konuda kendisinin tesis etdiği “Astsubaylar devlet memurudur” şeklindeki kararından AYİM dava metinlerinde hiç bahsetmiyor. Bu tavrıyla AYİM’in maksatlı bir karartma, hedef sapdırma, suçunun üsdünü örtme ve kendi suçunu Meclisin üzerine atmaya yeltendiği bütün cıbıldaklığı ile ayan beyan ortaya çıkıyor. Bir başka ifadeyle AYİM, astsubayları devlet memurları sınıfına dahil etdiği kararını sahiplenmeye ve açıklamaya cesaret edemiyor ve bu kararını bugün adetâ inkar etmekdedir. 

Yüksek öğrenimde intibak konusunda astsubayları 657 sayılı Devlet Memurları Kanun’una tıkışdıran bir kararı var AYİM’in. 657 sayılı Devlet memurları Kanun’un birinci maddesinin açık hükmüne rağmen nasıl oldu da AYİM sadece astsubayları bu Kanun’un madde 36’sında tesis edilen sınıflardan Genel İdare Hizmetleri sınıfına dâhil etdi? Bilen, bulan varsa Allahaşkına beri gelsin!

Bu konuda AYİM’in verdiği kararı aradım, sordum, soruşdurdum fakat buladım. Hemen aşağıdaki parağraflarda ifade etdiğim üzere dilekce hakkımı kullanıp AYİM’e de sordum. Karar metnini vermedi. Bu kara karar yerine ben de kara bir sayfa ekliyorum makâlemin bu kısmına.

kara-sayfa

Cumhurbaşkanı Fahri bey, Anayasa Mahkemesi ve M.S.B’nin dava sürecinde söylediği sözleri, verdiği kararları, ortaya dökdüğü incilerin hepsini gördük, bulduk, okuduk, tefsir etdik, tetkik etdik, anlamaya çalışdık.

Fakat sıra AYİM’in “astsubaylar devlet memurudur” diye verdiği karara gelince yukarıda gördüğünüz üzere folim kopdu, ışık söndü! Hâkim kılıklı subayların AYİM çatısı altında çevirdiği fesat tezgahından peydahlanan ufunet dolu bir zulmet sardı ortalığı.

Bu fırfırlı ve apoletli işgilli büzzüklerin çevirdiği tezgahların ve bu zulmet belâsının tez zamanda zevâl bulacağından hiç kuşkumuz yok yarenler.

İşde AYİM’in Adâleti!

Varan-1

Basından;

Emir saldı, içtima eyleyip, önünde sıraya dizdi onlarca yağız vatan evladını. Sonra, her iki elini arkasına dolayıp gıçının üzerinde kenetleyen o miralayımız, huzurunda “hazır ol”da bekletdiği askerlere şöyle bağırdı; “Lan... eşşekoğlueşşekler! Hepiniz g.tsünüz!

G.tüyle inatlaşan, eninde sonunda donuna sıçar. Başka yolu, çığırı yokdur beyim! G.tünüzle inatlaşmaya karar verdiyseniz şayet paçalı donunuza sıçmaya hazır olunuz sayın miralayım!

Tarihde görülmemiş büyüklükde gülleler fırlatan toplarıyla Sultan Mehmed İstanbul’un surlarında gedikler açmaya başladığı esnada Bizans’ın ebleh rahipleri kilisede içtimâ eylemişler ve meleklerin cinsiyetini tartışıyorlardı.

Bu miralayımız, donuna doldurmak üzere kendi hazırlığını yaparken AYİM’in fâzıl hâkimleri de dışı granit gaplı akıllı binasının şıkırdımlı koridorlarında cayır cayır kavara çekip kuru fasulyenin fazîletlerini mütaâla ediyorlardı.

Sayın Başkanım, sizin ifadenizle askeriyemizdeki “Disiplinin temeli olan adâlete” ne oldu bu durumda acap? Neticeyi kamuoyu ile paylaşdınız mı? Efendim?..

Varan-2

Basından;

“Keneral” tutuklattı, “Kancık’a” işlem yok!

Hemen yukarıdaki altbaşlıkda tırnak içinde gördüğünüz birinci ibare bir ast’a, ikinci ibare ise bir üst’e ait. Ast’ın üst’e hakâretini tutuklamayla cezalandıran Türk Silahlı Kuvvetleri, üst’ün ast’a hakâretinde ise soruşturma açmaya gerek görmedi. Ne diyelim, hatırınız hoş olsun Sayın Başkanım!

image030Ağrı Eleşkirt’te generale “keneral” dediği ileri sürülen bir astsubayın tutuklanması medyada haberlere konu olurken İstanbul’da ise tam tersi bir hakâret olayında askerî yetkililerin hiçbir işlem yapmadığı ortaya çıktı.

Söz konusu ast’ın üst’e hakâret olayı, İstanbul’daki 1. Ordu’da yaşandı. Bir albay, Ocak ayı ortalarında emrindeki bir astsubaya “Kancıklık ettin!” dedi. Astsubay, bu hakâret üzerine tanık da bularak albayı şikâyet etti. Ancak aradan geçen üç ay zarfında albay hakkında herhangi bir soruşturma başlatılmadı. Astsubayla ilgili dosyaya bakan Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) Hukuk Müşaviri Fevzi Aksoy, iki ay içinde albay hakkında bir soruşturma açılmadığı takdirde davanın zaman aşımına uğrayacağını açıkladı.

Hesabın kendisine ait olup olmadığı henüz tespit bile edilemeyen bir astsubay, tivıtır’da “Keneral” dediği için taşlanıyor ve hemen askerî mahkemeye sevk ediliyor. Sonuç mu? Falcı değilim fakat şimdiden söylüyorum. Üst’e hukukun yolları, ast’a mahkemenin yolları!

Varan-3

Bu da Bu Makâlenin Müellifinden;

4982 sayılı Bilgi Edinme Kanun’u kapsamında AYİM’e bir sual sordum.

Sualim şöyle;

926 sayılı TSK Personel Kanun’una tâbi olan astsubayların;

a.657 sayılı Devlet Memurları Kanun’unda tarif edilen Genel İdare Hizmetleri sınıfına dahil olduklarına dair Askerî Yüksek İdare Mahkemesinin tesis etdiği bir karar var mıdır?
b.Karar var ise tarihi ve sayısı nedir?”

AYİM’in “Yüksek” adâleti tez zamanda tecelli etdi ve bana şu cevabı verdi;

Dilekce konusu, Bilgi Edinme Kanunu kapsamına girmediğinden cevap verilmemiştir” Nasıl? Beğendiniz mi dostlarım?

T.B.M.M.’nin gizli celse tutanakları bile örütbağda ayan beyan dünya âlemin ziyaretine açıkken bizi perişan eden bu karar hakkındaki bilgi, sırr-ı mahşer oluveriyor AYİM nazarında.

Yiğidin malı meydanda olur!

Bizim ellerin kekik, yarpız, çiğdem ve sümbül kokan o gözel dağlarında inikâs eden pek meşhur bir deyişimiz vardır. Şöyle der ebem ve dahi dedem; “Yiğidin malı meydanda olur!

Onun bunun arkasına, hanımın şalvarının gerisine, apoletin altına, statü putunun bacaklarının arasına saklanmak yiğide yaraşmaz!

Kürşad desdanını tahattur ediniz! Yüreğin yetiyorsa çıkarsın meydana ve ölümüne cenk edersin. Türk’ün töresi budur!

Yok, ciğerin yetmiyorsa ve tavşan yürekliysen şayet o zaman korkdukca saklanırsın. Saklandıkca küçülürsün. Küçüldükce alçalırsın. Alçaldıkca zelil olur, kaybolur, silinir gidersin!..

Hiç şüphemiz yok! AYİM, “Astsubaylar devlet memurudur” diyen bir ferman buyurdu, bunu biliyoruz. Bilemediğimiz husus şudur ki AYİM bu fermanını biz astsubaylardan köşe bucak hâlâ niçin saklar? AYİM bugün çıkıp da kendi örütbağ sitesine bu karar metnin eklese ne olur? Kıyamet mi kopar? Eğer değilse, kıyametden öte ne var ki?

Yukarıdaki kelâmlarımızda ifade etdik. Sırr-ı mahşer ya da kozmik bilgi değil ya! Kapalı kapılar ardında, karanlık mahfillerde ve pek gizli celselerde peydahladığı bu fermanını AYİM bugünün tarihine niçin fâş etmez? Utanıyor mu? Korkuyor mu? Yüreği mi yetmiyor? Ya da ne?..

Ordunun yatak odası olan kozmik odaya girenlere ses çıkartamayıp sus pus olan AYİM, astsubay hakkında verdiği idarî bir karara kozmik bilgi muamelesi yapıyor. Sebeb-i hikmeti ne ola ki?

Askerin eblehi de böyle oluyor demek! AYİM’in Sayın muvazzaf hâkim Tuğgeneral Başkanı gazeteye verdiği ağdalı fakat içi boş demeçde ordunun temelinde adâlet var diye işkembe-i kübrâdan bol bol, kaymaklı kesekli atıyor. Hani nerede bu adâletin tecellisi? Başka söyleyecek söz bulamıyorum. AYİM Başkanının kulakları çınlasın!..

Sen Nesin Ey AYİM? Ali Kıran Mı? Baş Kesen Mi?..

image032Bilindiği üzere AYİM, asker kişileri ilgilendiren askerî hizmete ilişkin idarî işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini icra eden ve hiç kuşkusuz emir-komuta zinciri dahilinde görev yapan ilk ve son mertebe asker mahkemesidir.

Genelkurmay Başkanlığının verdiği bilgidir. Askerî Mahkemelerde 2012 senesinde görülen davaların rütbelere göre dağılımı  şöyle; Subay: %6 (Çoğu asteğmen), Astsubay; %84, Uzman Er/Erbaş; %76. Gördüğünüz bu rakamlar Askerî Mahkemelerin kimler için çalışdırıldığını ne kadar da güzel açıklıyor değil mi?

Türk Milleti adına karar veren bir mahkeme tasavvur ediniz. Davayı gören dairenin 5 üyesinin hepsi de subay. Daha da kepaze olanı, heyetdeki 5 hâkim subaydan en az ikisi harb okulu mezunu subay. Diğerlerinin de kimisi fakülte mezunu hukukcu subay, kimisi de harb okulu mezunu hukuk okumuş muvazzaf kisveli hukukcu(!) subay.

Hâkim sandalyesinde oturan kişi, subay! Savcı sandalyesinde oturan kişi, subay! Heyet Başkanı, Mahkeme Başkanı gene subay. Fakat sanık sandalyesinde oturan kişi ise astsubay. Gördüğünüz üzere, astsubay mahkemeye 5-0 mağlup başlıyor. Neticeyi tahmin etmek zor mu? Bu ne biçim gufran Allahaşkına? AYİM’in Sayın Başkanının dünyada “ilk ve tek” diye böbürlendiği mahkeme işde böyle bir mahkeme can dostlar! Anamın anası rahmetli Bıdıgızı ebem; “Oğul!, Zırva tevil götürmez” dediydi. Başkanın söylediği bu sözler zırvadan da daha rezil, daha kepaze bir ifade!..

Hâkim kisvesi giymiş harb okulu mezunu muvazzaf subaylar ya da en iyi ihtimalle fakülte mezunu apoletli hâkim subaylar, astsubayı yargılayacak. Davayı tarafsız olarak görecek ve âdil karar verecek, öyle mi? Ben, bu zokalı yalanı yutmam dostlar! Ha kuzu postuna saklanmış hilebaz kurt, ha hâkim cübbesi giymiş hukukcu kisveli subay. Ha kuzuyu kurda teslim etmek ha davalı bir astsubayı hâkim kılıklı subayların işgal ettiği AYİM’e teslim etmek. Her iki mefhumun aralarında hiçbir fark yok! Kurt ile kuzu masalı ya da subay kisveli hâkim ile sanık astsubay davası. Netice değişmez; birincisi, ikincisini her halûkârda “ham” yapmışdır.

  • Yargılayacağın askere savcılık tebliğatı gönderme,
  • Kişinin en tabii hakkı olan savunma hakkını gasp et,
  • Askeri ordudan at! Atdığın sebebi askere söyleme,
  • Yağlı gıçına vurup “Astsubay, Devlet Memurudur” diye karar ver. T.B.M.M’nin gizli celse kayıtları bile örütbağda herkese ilan edilirken sen bu kararı astsubaydan gizle!
  • Yargılamada “hem ilk hem de son mertebe” asker mahkemesi ol! Ben yapdıysam doğrudur deyip insanların yargılama hakkını iğdiş et!

Sen nesin ey AYİM? Lâyuhti mi? Ali kıran mı? Baş kesen mi?..

Nacizâne Bir Tavsiye; AYİM Tez Elden Lağvedilmelidir!

Millet irâdesinin timsâli olan Cumhuriyet’in üzerine çullanan asker darbelerinden Türk Milleti, çok ıstırap çekdi.

Askeriyedeki hukukun üstüne çöreklenen asker yargısından da askerler ve bâhusus astsubaylar çok ıstırap çekdi. AYİM nice haksızlıkar yapdı. Nice canlar yakdı, nice ocaklar söndürdü. Nice aileleri darma dağın ve perli perişan etdi.

Bugüne kadar kağıda dökdüğümüz makâlelerimizde yeri geldiğinde fâş eylemeye çalışdık. Ayağını basdığı her imtiyaza, elini dokundurduğu her ayrıcalığa ve kendi tesis etdiği “haklının” değil fakat “üstünlerin hukuk anlayışına” “Statü” tamgası vurup putlaşdırdığı bu ecnebi icâdı kavramın arkasına saklanan AYİM, Türk Milleti adına verdiği kararlar ile ordu mensuplarının bir tarafını ihya ederken öteki tarafını tarifsiz haksızlıklara, zulümlere garketdi.

Adâletsizlik AYİM’de artık zulüm kertesinin de ötesine vardı.

Teşkil edildiği 1972 senesinden beri tam 41 senedir bu sakat ve çağ dışı Kanun’lara göre yargılayıp önce darı danesi gibi öğütüp sonra da haber bile vermeden AYİM’in ordudan atdığı bu vatan evlatlarına ne olacak?

image034Yeni bir Anayasa yapılması kapsamında Askerî Yargı’nın Türk Hukukundan sökülüp atılacağı ve Askerî Mahkemelerin ilgâ edileceği basında yazılıp söyleniyor. Bu cümleden olmak üzere asker mahkemelerinin ilgâ edilmesini okuduğunuz şu sözlerin sahibi de destekliyor. Tam 41 senedir akıl, vicdan ve Kanunları katlederek verdiği fütursuz ve hoyrat kararlar ile nice subay/astsubayın hakkını gasp eden ve ahını alan AYİM ve Askerî Yargıtay tez elden lağvedilsin!

Türk insanının en baskın hasletlerinden birisi de adâlete olan muhabbetidir. Bunun tezahürü olarak da “Adâlet karşısında boynum kıldan ince!” der. Bilir ki mahkemeye düşdüğünde hakkında verilecek kararın âdil ve doğru olacağından şüphesi yokdur. Yetmişaltı milyon vatandaşın tâbi olduğu sivil mahkemelere emekli bir astsubay olarak ben de seve seve tâbi olurum. Boynumu uracaksa varsın sivil mahkemeler ursun! Sivil hâkimin en aptalı, en vicdansızı bile emir eri asker subay hâkimden daha akıllı ve kesinlikle daha âdildir. İnanın yiğitler, ehven-i şerdir. AYİM tez elden lağvedilsin.

Şayet iltifat buyurursanız, şu garip der ki; dış cephesi granit gaplı o binası da Astsubay Akademisi olarak T.C. Ordusunun Astsubayına tahsis edilsin!

Adâlet Nerede?..

Kalemini Hâk yolunda kılıç gibi kullanan ince zekâlı, sivri dilli ve âsi ruhlu şair Osman Yüksel Serdengeçti’ye sordular; “Üstad, memleketde adâlet var mı?

Cevap tez geldi şairden; “Türkiye’de bir adâlet vardı, O’nu da Beyoğlu’ndaki bir pavyonda vurdular!

Şimdi de sual sorma sırası bizde; Sayın AYİM Başkanı! Türkiye Cumhuriyeti Ordusunda adâlet var mı?

Onu da Merâsim Sokak’da mı vurdular yoksa?..

brove

 

 

 

 

 

Şükrü IRBIK
(E) SG Tls.Astsb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

Kaynak:
  1. 3/7/1975 tarihli ve 1923 Sayılı Kanun.
  2. Anayasa Mahkemesinin 1976/15 Sayılı Kararı.
  3. 1961 Anayasası.
  4. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu.
  5. 926 Sayılı TSK Personel Kanunu.

Bir telefon görüşmesi ve 1923!

Telefondan aradı beni bir zaman önce. Benim çember çevirip çelik çomak oynadığım senelerde vatana hizmet aşkıyla yola çıkıp astsubaylık mesleğini seçmiş. 80’li yaşına dayadığı nerdübânın basamağını ağır ağır çıkan emekli bir meslek büyüğüm. Kendisi 1964 neşetli bir meslek çınarımız. Allah uzun ve sıhhatli ömür nasip etsin. Devresinin bugün hayatta olan belki de birkaç nadide temsilcisinden birisi. Adı, Mehmet KAYALI.

Yok olasıca YÖK’ün adını sanını henüz duyan bilen yok daha o tarihde. Türkiye Cumhuriyeti Ordusunda muvazzaf astsubay iken Anayasa’nın kendisine verdiği hakkın rehberliğinde okumaya azmetmiş. “Çoluğumun çocuğumun nafakasından kısdım. Mesaiyi bitirip karargâhdan çıkdım, okuldaki derslere yetişdim. Okulda dersden çıkdım, mesaiye koşdum. Dört sene gecemi gündüzüme, alnımın terini kitaplara katdım ve üniversite bitirdim” dedi. "Madem ki Anayasa okuyup kendini gelişdirmeyi emrediyor. Öyleyse bu emeğin bir karşılığı olmalı” demiş kendi kendine. 4 senelik Fransız kültürünü hiç teklemeden tam zamanında bitirip lisans diplomasını eline almış. Bilâhare, merakını mucip olmuş ve zamanın Kanun’larını karıştırmış şöyle bir. Mevzuatın üzerine çöreklenen o ebleh statü hazretleri, “lisans eğitimi yapan astsubay” diye bir mefhum tanımıyor daha o senelerde. “Al diplomanı da git” diyor, Mehmet beye. Çünkü şavalak statü haşmetmeapları o vakitlerde sağ cenahınızda gördüğünüz üzere kozasının içinde “Pupa” dönemini edâ etmekle meşgul.image003

Elindeki diplomayı alıp bir çerçevenin içine yerleştiriyor ve evinin duvarına asıyor. Diploma mahzun, sahibi mahzun. Gel zaman git zaman duvardaki diploma, ince hastalığa tutulmuş aşk-ı memnu divânesi gencin sapsarı olan benzi gibi saman sarısı renge bürünüyor. Artık bu diploma sadece tarihî bir vesika oldu. Torunlara miras bırakmakdan başka hâl çaresi kalmadı derken birdenbire zulmeti yaran kesif bir ışık huzmesi kamaşdırıyor gözlerini. T.B.M.M., yüksek öğrenim gören astsubaylara ilave bir derece intibak hakkı veren bir Kanun çıkartmış 1975 senesinin yaz aylarında. Kanun’un numarası 1923...

Yesem de yatışmıyor, yatsam da yakışmıyor. Millet Meclisi astsubaya hak veriyor, Cumhurun başı bu hakkı iptal ettiriyor. Benim devletimi idare edenler nasıl oluyor da bu kadar fütursuz ve zalım davranıp benim yüksek öğretim hakkımı gasp edebiliyor?” diye devam etdi konuşmasına. Uğradığı haksızlığın acısını ve heyecanını ilk günkü tazeliğiyle hâlâ yaşıyor. Aramızda yüzlerce kilometre mesafe olmasına rağmen telefonda konuşurken kelimelerine katdığı davasına inanmışlık, heyecanı ve kararlılığı, sarfetdiği sözcüğün her hecesinde, her tonlamasında her boğumlamasında kendini hissetdiriyordu.

Kısa bir hasbıhâl’den sonra “Evladım!” dedi. "Mâzisini anlamayan istikbâlini tesis edemez. Biz astsubaylar, önümüzü görebilmemiz için tekrar tetkik etmemiz lâzım. Senden şu 1923’e bir bakmanı rica ediyorum” dedi. Bu vesileyle kendisine hörmetler eder ellerinden öperim.

Bir kaç kere zımnen de olsa Sayın Ersen GÜRPINAR da bu konuyu yazıları vasıtasıyla tavassut etmişdi bu tarafa. Emir büyük yerlerden. Mehabetimiz sonsuz. Savsaklamak âdetim değil. O zaman, bize de divitimizi hokkaya bir kere daha meccanen daldırmak düşüyor gayrı. Ne çıkarsa artık siz muhterem karilerin bahtına!

Sözlerime başlamadan evvel şunu ifade etmeliyim. Bu konu, 1970’li senelerde yüksek öğrenim görmüş üç beş astsubayın meselesi değil. Çünkü bu mesele geçmişde kalmadı. Bu mesele; astsubaylık yemini etmiş herkesin meselesi. Bu mesele hem geçmişimizi hem bugünümüzü hem de geleceğimizi derinden etkileyen bir mesele. Bugün emeklisiyle muvazzafıyla bütün astsubaylar, hattâ vefat eden meslekdaşlarımız ve eşi ve çocukları bile bu davanın acısını çekiyor.

Bu makâleyi yazmak epeyi vakdimi aldı. Sancı dolu ve uykusuz kaç gece geçirdim, kaç kere uykudan uyandım, hatırlamıyorum. Çevirilen dalavereleri gördükce hayretlere düşdüm, gözlerim yuvasından uğradı. Gördüklerime inanmak için defalarca okumak zorunda kaldım. O kadar ki ekrana fazla bakmakdan sinemde ekran yanığı meydana geldi. Bir hafta ilaç kullandım, gözlerimi açamadım. Yerli yerinde kullanabileceğim bir kelime, bir harf bulabilmek için kıvrandım. Çankaya, MSB ve AYM üçgeninde çevirilen bu danışıklı dövüşü sırf doğru anlamak ve doğru anlatabilmek için. Kimsenin vebalini almadan sadece doğruyu bulmak için.

Lâkin hayâlperest olmaya hâcet yok! Bu değerlendirme yazısını sonuna kadar okumak her babayiğidin harcı değil. “Hak” deyince aklına sadece “para” gelen ve sadece kendi menfaatinin tahakkukuna kilitlenmiş insanlardan, tarihin tozlu sayfaları arasında unutulup gitmiş böyle bir konuyu iştiyakla okumasını beklemiyorum.

Ne var ki ömrümü vakfetdiğim astsubaylık mesleğine olan sevgim, saygım ve gönül borcum gereği bu konuyu ele almak ve bu sancıyı çekmek zorunda hissetdim kendimi. Maksadım, Sayın Celâl ELBİR’in ifadesiyle elbette “Üzüm yemek, bağbanı dövmek” değil. Bu bağ, devlet babanın bağı. Sadece zabitan takımının değil. Peki, bu hınzır bağban, babamızın bağına desdursuz girip üstü buğulu salkım salkım üzümü kendi hapur hupur yutuyorsa ve bize yedirmiyorsa ne yapacağız? İşde o zaman ben, ayağa kalkarım! Tam da bu noktada meslek çınarlarımız Sayın Mehmet KAYALI ve Sayın Ersen GÜRPINAR’ın işaret etdiği 1923 sayılı Kanun ile astsubaya Meclis’in verdiği fakat askerlerin dolduruşuna gelen emekli asker Cumhurbaşkanının Anayasa Mahkemesi vasıtaysıyla gaspetdiği “eğitimde intibak hakkı” konusunu bugün bir kere daha değerlendirmenin önemi ortaya çıkıyor. Bu konu zamanında tetkik edilip peşine düşülseydi şayet eğitim intibakı konusunda bugün hâlâ yaşadığımız haksızlıkları çoktan halletmiş olurduk. Yüksek eğitim intibakı meselesini biz bugün çözüme kavuşdurmaz isek şayet bizden sonra gelen meslekdaşlarımız daha büyük sıkıntıları kucağında bulacaklar. Bu konuyu bugün gündem edip üstüne düşmezsek, vatana hizmet bayrağını teslim etdiğimiz genç astsubay arkadaşlarımız bir gün gelecek bizi hiç de hayır ile, dua ile yâd etmeyecek.

İntibah! Astsubaylar, Mücadele Meşalesini Yakıyor!

Sene, 1970... Akâmete uğrayan 9 Mart 1971 darbe teşebbüsü, ardından 12 Mart 1971 muhtırası... Sabah erken uyanan subay takımının daha gözlerinin çapağını yumadan darbeye yeltendiği çalkanltılı günler...

1967 tarihinde meriyete giren 926 sayılı TSK Personel Kanun’u kabul edileli daha 3 sene olmadan dedemin babasından yadigâr ilistire dönmüş. Hatırları hoş olsun. Subay efendiler, derenin suyunun neredeyse tamamını kendi tarlalarına akıtmanın saadetiyle huzurlu günler yaşıyorlar. Astsubaylar ise 1967 öncesini isli sırça kandil ile aramaya başlamış...

1970 senesine gelindiğinde sath-ı vatanda manzara-i umumiye şöyledir; hodbince ve astsubayları yok sayarak hazırlanan askerî Kanun’lar ile astsubaya en küçük subay rütbesi olan asteğmenin maaşından bile daha az maaş vermeye başlamışlar. Kendi yapdıkları darbe Kanun’ları ile zabitan takımı parsayı toplarken yeni fakat anlamsız isimlerle rütbe sayısını arttırıp astsubaylara adeta avara kasnak yapdırıp dam ardını dolan da gel demişler. Bugün daha şevkle harladığımız mücadele meşalesini tutuşduran kıvılcımı işde bu haksızlıklara karşı ayağa kalkıp göğsünü muhannete siper eden meslek büyüklerimiz ve gözü pek hanımları çakmış.

Yayını astsubay ve jandarma uzman çavuş hanımlarının gerdiği ok, yaydan çıkmış. Bu mücadelede astsubay hanımları ön saflarda kendilerine yer açmışlar. 16 Mayıs 1970; Astsubay eşlerinin Malatya nümâyişi. 22 Mayıs 1970; astsubay ve uzman jandarma çavuş eşlerinin Siirt’den Çoban Sülü’ye çekdiği telgraflar. 21/22 Mayıs 1970; Astsubay eşlerinin Ankara nümâyişi. Hemen ertesi gün, gene Ankara’da astsubay eşleriyle polis gardeşlerimizin saç saça baş başa meydan mücadelesi. 25 Mayıs 1975’de astsubayların kahraman eşleri ve çocuklarıyla Konya’da yürüyüşleri... Bir gün sonra, astsubayların gene aynı şekilde eşleri ve çocuklarıyla, Eskişehir’de, hemen az ilerideki Jet Üs Komutanlığına tanziren Şeker Fabrikasına yürüşü. 

28 Mayıs’da bu kez nümâyişler İstanbul’a sirâyet etmiş. Hadımköy’de bir araya gelen yiğit ablalarımız “alın teri, yokdur yeri!” deyip uğradıkları haksızlığı haykırmış dünya âleme...

30 Mayıs’da efeler diyarı İzmir ses vermiş mücadeleye. Astsubayların eşleri, önlerine polisin kurduğu beş barikatın beşini de kuranların başına geçirmiş... Daha ne yapsın ki? Ne dersiniz Bülent Bey? Siz olsanız, bu durumda dağa çıkar mıydınız?..

Haziran hulûl eylediğinde, mücadelenin bayrakdârlığı kartal bakışlı havacı astsubaylara geçer. Pasif direniş denen ve o zamana puluç statü hazretlerinin hiç teşerrüf etmediği akıllıca bir taktik ile memnuniyetsizliğini ifşâ ederler. Apoletli köhnemiş zihniyet statüsü “O da ne ola ki?” diye birbirilerinin sıfatlarına bakarlar bön bön. Bütün bu haksızlıklar yetmezmiş gibi, kör gözüm parmağına dercesine bu kez de yeni rütbe tezgahıyla astsubaylara gizli bir tenzil-i rütbe cezası verilir. Bütün bu olanlara tren-öküz ikilemesi misâli bigâne kalan gabi statü putu, yeni eylemlere bilerek zemin hazırladığının farkında değildir. Er gibi giydirilip beslenen astsubayların bulgur pilavı ve ayran aşıyla bir 50 sene daha idare edileceğinin hesabını yapmakdadırlar o kötü kalplerinden.

Ve bu sancılı senelerin tozu dumanı arasına sıkıştırılmış 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı. Harekâttan hemen sonra zabitan heyetinin gene kendine yontan ve astsubayları yok sayan mâli düzenleme orostopollukları...

Astsubay Mücadelesinin İkinci Evresi; İntifada!.

1975 senesi... Hava, kurşun kadar ağır, yeni günler asıl derin etki yapan ve ses getiren faaliyetlere gebedir. Astsubaylar, 926 sayılı Kanun ile 1970 senesinde yapılan düzenlemelerin getirdiği hem maddî hem de meslekî dayatmanın burgacında bunaltıcı günler yaşamakdadır. Geride kalan her günün sıkıntıları bardağı doldurmuşdur. Taşması için son bir damlanın yerine düşmesini beklenmektedir.

Astsubayların kahraman hanımlarının meşalesini çekdiği yığın yığın insanların meydanlara dökülmesiyle bardağa son damla düşmüş ve fırtına öncesi gözlenen sukût, tam ortasından yırtılmış. Yeni haklar almak şöyle dursun, gaspedilen haklarını geri almak için astsubay zümresinde intibah etkisini göstermiş ve nihâyet intifada uç vermiş. 1970 senesinde astsubay hanımlarının hak, hukuk, adalet gölüne çaldığı maya tutmuş; süt, artık yoğurt olmaya başlamışdır.

Ocak 1975 senesinde, yan ödeme ve tazminatlarda subaylara nazaran kendilerinin adeta yok sayıldığını farketmekde gecikmeyen astsubaylar gene sokaklara dökülür. 1970 nümâyişlerinde değişik günlerde üçer beşer sokağa çıkan astsubaylar, yiğit hanımları ve çocukları; bu kez daha örgütlü, haberli, bilinçli, dirençli ve kalabalık olarak hak arama mücadelesine alınlarının terini, çocuklarının nafakasını dökerler. Bu neviden eylemler 18 Nisan 1975 tarihine kadar hemen her şehirde çeşitli boyutlarda devam eder.

Vicdan ehli Milletin Vekili: Sayın Şener BATTAL ve Hamiyetperver 6 Arkadaşı

1970 senesinde patlayan astsubayların feryatları tam 5 sene sonra Yüce Meclisin çatısı aldında sedâ verir. Astsubaylar için artık birşeyler yapılması gerekdiğini gören vicdan sahibi milletin bir vekili, yanına hamiyetli 6 arkadaşını daha alıp hemen harekete geçer. Haksızlıkları bir nebze de olsa hafifletecek bir umut ışığı görünür zifiri karanlıkda. Kendi parasıyla okuyup üst öğrenimini tamamlayan astsubaylara, emsallerine göre bir derece ilavesiyle intibak verilmesi hususunda Konya Milletvekili 30 Haziran 1975 tarihinde bir önerge verir Yüce Meclise. Meclis binasının baş köşesinde “Hâkimiyet bilâkayduşart milletindir” yazıyordu nasılsa.  Ve bu söze yürekden inanıyordu Milletin Sayın Vekili.image002

1923 sıra sayılı Kanun’da 37 sıra numarasıyla gündem edilen ve 926 sayılı Kanun’un 137 inci maddesine “son bir fıkra” eklenmesi hakkındaki meşhur Kanun’dan bahsediyoruz. Önergenin görüşülmesi esnasında hükümet temsilcisi karşı çıkar bu önergeye. Verdiği teklifi savunmak için söz alan ve aynı zamanda Avukat olan Konya Milletvekili Sayın Şener BATTAL, hukuk tarihine altın harflerle yazılacak muhteşem bir savunma yapar Meclis’de. Bu savunmayı alıp, yarın Genelkurmay Başkanlığının duvarına asmak lazım!image004

O günkü birleşimde yeterli çoğunluk temin edilememiş. Sıkı bir kulis faaliyeti yapılmış olmalı ki ertesi gün yapılan oylamada 1923 sıra sayılı Kanun, Meclis’de ezici bir çoğunlukla kabul edilir. (Bkz. →).

image0061960 darbesinin ucubesi olan ve ekseriyetle emekli askerlerden mürekkep Cumhuriyet Senatosu vardır o zamanlarda. Kanun daha sonra, Meclis’in üzerinde hukûki bir makam olan Cumhuriyet Senatosuna gönderilir. Cumhuriyet Senatosu da Kanun’un tamamını gene ezici bir ekseriyetle onaylar. (Bkz. →).

Nihai onay için bu Kanun, daha sonra 950 râkımlı tepenin sâkinine gönderilir.

1923 ve 950 Râkımlı Tepenin Sâkini!

Bir ülke tahayyül ediniz. Bu ülkenin bir Cumhurbaşkanı var. Çok uzağınızda değil! Nefesiniz kadar yakın size. Başkente hâkim 950 râkımlı tepenin tam üstünde. Devletin başı. Bu sıfatla, Türkiye Cumhuriyetini ve milletin birliğini temsil ediyor. Soyadını, kendisine Mustafa Kemal Atatürk vermiş. Deniz Kuvvetleri Komutanlığından tekaüt denizci bir asker, Oramiral. Askeriyeden şapkasını alıp çıkdıktan sonra diplomatlık yapmış, kontenjandan Cumhuriyet Senatosu üyeliğine atanmış. Şu yalan ömrünün handiyse tamamını devlet hizmetine hasretmiş bir memur. Seciyesine göre; muhtıra vermemiş, darbeye teşebbüs etmemiş. Darbenin yanından bile geçmemiş. Tavsırına bakılırsa kendi halinde, halim selim bir insana benziyor aslında. Hattâ, astsubaylar hakkında bir kelime bile menfi fikir serdetmemiş. Fakat devr-i iktidarında bir istida vermiş ki hem dünyasını hem de ahiretini berbâd etmiş.

Hiç lüzumu yokken eteğindeki bazı fesat kumkumalarının dolduruşuna gelip bugün biz astsubayları hâlâ perişan eden “üst öğrenim intibak hakkımızı” gasp etmiş.

Şimdi geliniz, vatandaşın vergisinden maaşını alan bu muhterem şahıs, vakdi zamanında ne inciler dökdürmüş, ne işlerle iştigâl eylemiş, ne çamlar devirmiş, hep beraber muttali olalım.

Burada yeri gelmişken şunu söylemeliyim. O vakde kadar memlekete Cumhurun Başı olanların tamamı asker emeklisi. Ne âlâ bir memleket değil mi? Meclis’in kabul ettiği söz konusu Kanun’u Fahri beyin imzalamadan evvel oturup satır satır okuduğunu düşünmek saflık olur. Okumaz, okuyamaz! Kendisi emekli bir asker ve diplomat. Hukukcu değil ki. Bu sebeple imza için önüne gelen Kanun’ları okusa da anlayamaz. Anlamasını da beklemeyiz. Fahri bey, Meclisden çıkan Kanun’u tekrar görüşülmesi amacıyla Meclise geri göndermemiş. Bu Kanun’u en iyi ihtimalle danışmanlarına inceletti ve onların uygun görmesiyle basdı imzayı.

Fakat daha sonra ne oldu ki Fahri bey soluğu Anayasa Mahkemesinde aldı?

Astsubaylara yüksek öğretimde ilave bir derece veren 1923 sayılı Kanun, Fahri beyin 7 senelik Cumhurbaşkanlığı döneminde, Anayasa Mahkemesine götürdüğü ilk Kanundur. (Bkz.↓).

image012

1923 sayılı Kanun, 926 sayılı TSK Personel Kanun’una tam 89 maddelik değişiklik getiren bugünkü tabir ile torba bir Kanun. Ve bu Kanun maddelerinin hemen hemen tamamı; subayların kadrosunu ve albay kontenjanını arttıran, yaş hadlerini uzatan ve maaşlarına zam getiren bir Kanun. Nereden bakarsan bak, her rütbeden subaylara ballı börek misâli sayısız nimetler ve hattâ yeni imtiyazlar getiren bu Kanun’un 89 maddesinden sadece birisi, 137 inci maddeye eklenen “son fıkra” olan “c” fıkrası, astsubayların eğitim hakkının iyileştirilmesine matuf.

Kendisi emekli bir subay olan ve  yazdığı kitaplardan tanıdığım millî duruşlu bir Senatör olan Sayın Haydar TUNÇKANAT, Kanun Senato’da görüşülürken iki kere söz alıyor. Bu meşhur konuşmasında, Kanun ile subaylar hakkında yapılacak düzenlemelerin hemen tamamına karşı çıkıyor. Diyor ki;

Bu Kanun ile orduyu dinazorlar diyarına çevireceksiniz. Elini sallasan elinin her bir parmağı beş generale, ellibeş albaya değecek karargâhda, kışlada. Fazladan 5 general kadrosu ihdas etmek demek şu fukara milletin parasını üçbeş generalin cebine akıtmak demekdir. Generaline göre yeni kadrolar ihdas ediyorsunuz

diyor. Fakat bu haklı itirazlarına itibar edilmiyor, davulcu osuruğu mesabesinde kalıyor.

Fahri bey, Haydar beyin bu itirazlarını duymuş olmalı. Duymakla mükellef. Meclis’deki locası her an gidip orada taze sıkılmış portakal suyu içecekmiş gibi hazır vaziyette tutuluyor, gördüm. Duymadım diyemez. Üstelik söz konusu Kanun’u tekrar görüşülmek üzere Meclis’e geri göndermiyor. Haydar beyin ileri sürdüğü bütün bu mahzurlara rağmen Kanun’u imzalamakda beis görmüyor. Son aşama olarak, 1923 sayılı Kanun 11 Temmuz 1975 günü Resmî Gazete’de yayınlanıp meriyetülicrâya giriyor.

Atam sözü der ki; Türk’ün aklı, başına ya kaçarken ya da sıçrarken gelir!. Bu ebemdedem sözü ne kadar doğru, bilemem. Herkes kendinden pay biçsin. Lâkin bu mâkalede ele alınan Anayasa Mahkemesinin hisseli harikalar kumpanyası için şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Fahri beyin aklı başına sıçrarken gelmiş. Sen önce subay lehine yapılan onlarca Kanun’a ses çıkarmayıp imzala. Sonra, mesele astsubayın Anayasa’dan neşet eden bir danecik hakkının verilmesine gelince ayağa kalk!

Yaprağını yerken, kıtır kıtır; sapına gelince, meeee!. Öyle mi, Fahri Bey?

Cumhurbaşkanı Sayın Fahri KORUTÜRK, kendi parasıyla yüksek öğrenimini tamamlayan astsubayların taltıf edilmesi gayesiyle; Meclis’de, 272 vekilden 248’inin reyi ile ve 130 üyenin katıldığı Cumhuriyet Senatosu’nda ise 123 senatörün reyi ile kabul edilen Kanun’un 137nci maddesinin (c) fıkrasını iptal ettirmek işini gücünü bir kenera bırakıyor. Cumhurbaşkanlığı ve Anayasa Mahkemesinin tarihinde bir ilk meydana geliyor. İlk defa bir Cumhurbaşkanı, oturup bir dilekce yazıyor Anayasa Mahkemesine teslim ediyor...

Sayın Cumhurbaşkanının dava dilekcesini Anayasa Mahkemesine teslim etdiği günü bilmiyoruz. Anayasa Mahkemesi, Fahri beyin istidasını 14 Ekim 1975 günü incelemeye başlıyor. Tam 5 ay sonra, 16 Mart 1976 tarihinde karar veriyor. Makâlemizin bundan sonraki kısmında; önce Fahri beyin davasını savunmak için ortaya koyduğu iddiaları ve sonra da Millî Savunma Bakanlığı temsilcisinin savunmasını kısmen tek tek inceleyeceğiz. Böylece; dökülen incileri, devrilen çamları, yalan rüzgârına kapılıp hoyratca sürüklenen kelime oyunlarını ortaya çıkartacağız.

Sayın Fahri KORUTÜRK; T.C.’nin İlk Davacı Cumhurbaşkanı!

1923 sayılı Kanun’un Anayasa Mahkemesine dava edilmesine dair bazı temel bilgileri şimdiden paylaşmakda fayda var;

  • Bu dava, T.C. Cumhurbaşkanlığı tarihinde, Anayasa Mahkemesine açılan ilk davadır. Başka bir ifadeyle, T.C. Cumhurbaşkanlığı tarihinde bir Cumhurbaşkanı, davacı sıfatıyla Anayasa Mahkemesine ilk kez dava açmışdır.
  • Bu dava, Anayasa Mahkemesinin tarihinde, bir T.C. Cumhurbaşkanının davalı sıfatıyla müdahil olduğu ilk davadır.
  • Cumhurbaşkanı Sayın Fahri KORUTÜRK, tebliğ edilmesine rağmen Anayasa Mahkemesindeki duruşmaya kendisi gitmemiş. Fahri bey, yerine bir temsilci de göndermemiş. Ve temsilci göndermeme sebebini Anayasa Mahkemesine bildirmemiş. Fahri bey, dava dilekcesini Anayasa Mahkemesine teslim etmiş, hepsi o kadar. Hakikaten kuşku verici bir durum. Görmek isterim. Dava dilekcesindeki imza gerçekden kendisine mi ait acap?
  • Fahri bey duruşmaya gitmediği ve kendi yerine temsilci de göndermediğinden dolayı inceleme evrak üzerinde sürdürülmüş.
  • Fahri beyin dava dilekcesinde sadece kendi makamı ve ismi varken nasıl olmuş da Millî Savunma Bakanlığı davaya müdahil olmuş, ben bulamadım.
  • Davanın mahkemede görülmesi esnasında astsubayların ya da astsubayları temsilen herhangi bir derneğin davaya müdahil olmaması dikkat çeken bir husus. Cumhurbaşkanı, M.S.B ve A.Y.M. bir araya gelmiş; kendileri çalımış, kendileri oynamış. Dava sürecinde astsubaylar tam anlamıyla sahipsiz kalmış.
  • Davacı sıfatıyla Cumhurbaşkanı ve nasıl olduysa müdahil sıfatıyla Millî Savunma Bakanlığı ele ele verip astsubayın hakkını gasp etmek için alenen işbirliği yapmışlar.
  • Bu esnada Genelkurmay Başkanlığının davayı Cumhurbaşkanının isteği doğrultuda etkilemek için sutre gerisinden manevralar yapdığını tasavvur etmek zor değil.
  • Fahri beye atfedilen “başlangış derecesi konusunda astsubayın emsali, subaydır” savına dair mahkemeye verdiği arzuhalinde herhangi bir ifade, ibare, kelime bulamadım. Çünkü yok! Ortaya atılan bu iddianın mesnedinin ne olduğunu ben de merak ediyorum.
  • Makâlemizde sadece Davalı Sayın Cumhurbaşkanının ve kısmen de Müdahil Millî Savunma Bakanlığının dava hakkında ileri sürdüğü savları inceleyeceğiz. Anayasa Mahkemesi’nin karar gerekcesini başka bir makâlede değerlendireceğiz. Bu makâle yeterince uzun oldu. Tamamını okumak için kağıt kokusunun müptelâsı olmak gerek. Okuyanları da şimdiden tebrik ediyorum. Ankara’ya yolları düşerse, buyursunlar bir çorbamızı içsinler!
  • Bu makâlenin gayesi; 1923 sıra sayılı Kanun’un 37nci maddesi olarak kayıtlara geçen, 926 sayılı TSK Personel Kanun’u madde 137/c olarak bilinen ve yüksek öğrenimini tamamlayan astsubaylara “ilave bir derece intibakı” verilmesini öngeren hükmü, sade bir vatandaş olarak değerlendirmekdir. Hukûki bir değeri de yokdur. Asıl amacım, hukuk tahsil etmiş kişilerin 1923 sayılı Kanun’u derinlemesine incelemesi için yol açmakdır.
  • Bu makâlenin amacı; kimseyi suçlu ilan etmek, tahkir, tezyif ya da hakaret etmek değildir. Ancak iptal edilen Kanun hükmünden doğrudan zarar görmüş bir astsubay olarak, davacı Cumhurbaşkanı ve müdahil Millî Savunma Bakanlığının mahkemede ileri sürdüğü savların; yanlış, yalan, hatalı, eksik ve kasden tevil edildiğini bilgimiz ölçüsünde ortaya koymak da ömrünü astsubaylığa hasretmiş bir vatandaş olarak hakkımızdır.

Cumhurbaşkanı ve Astsubay isimli bu makâlemiz, takip eden günlerde neşredeceğimiz Anayasa Mahkemesi ve Astsubay isimli makâlemizim mütemmim cüz’üdür. Birlikde mütalâa edilmelidir.

İşin bir tuhaf tarafı da şu. Ben, muhabereci bir astsubay idim. Hukukcu değilim. Bu dava hakkında bilgi, makâle vb. aradım fakat bulamadım. Hukuk tahsil etmiş astsubay meslekdaşlarımız bu meseleye 1976 senesinden beri nasıl bigâne kalabildiler? Bunca hukukcu astsubay dururken bu konuya muhabereci bir emeklinin mürekkep damlatmasına ne demeli? Hani, nerede yüksek lisans yapmış, hattâ doktor olmuş hukukcu astsubaylarımız? Ekmeğini yediği bu ocağa hiç mi minnet borçları yok? Bu konuyu ele almak onlara daha çok yakışmaz mı?

Benim kanaatim o dur ki astsubayların yüksek öğretim intibakı konusunda hukuk, 1976 senesinde yanlış hüküm vermişdir. Bunun mesnetlerini yeri geldiğinde fâş edeceğiz. Hukuk, bugün bu yanlışdan tez elden dönmelidir.

Şimdi gelelim davanın seyrine. Bakınız, Fahri bey ne inciler dökdürmüş istidasında;

Cumhurbaşkanı Sayın Fahri KORUTÜRK’ün dava dilekcesinden;

İptal davasını açan: Cumhurbaşkanı

İptal davasının konusu: 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununun 3/7/1975 günlü ve 1923 sayılı Kanunun 37. maddesiyle değişik 137. maddesinin (C) bendinin  ikinci cümlesindeki "....... görevde iken yüksek öğrenimi bitiren astsubayların intibakı; aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâve edilmek suretiyle bulunacak derece ve kademelerden hizmete başlamış kabul edilir." kuralının Anayasa'nın 12 inci maddesindeki eşitlik ilkesine aykırı düştüğü gerekçesiyle iptali istenmiştir.

I. İPTAL İSTEMİNİN GEREKÇESİ:

Davacının ileri sürdüğü iptal istemi gerekçesi aynen şöyledir;

(Türk Silâhlı Kuvvetlerinde vazife görmekte olan astsubaylardan çalışkan ve yetenekli olanları ihtiyaç duyulan meslek ve branşlarda fakülte ve yüksek okullara gönderilmekte ve başarılı olmaları halinde 926 sayılı Kanunun 14 ve 109 uncu maddeleri gereğince öğrenimleri ile ilgili sınıflarda kullanılmak üzere subaylığa geçirilerek kendilerine subaylık hakkındaki hükümler uygulanmaktadır.”...

Yukarıdaki parağrafı, hemen aşağıda gördüğünüz aynı Kanun’un 14üncü maddesinden aldım. Fahri beyin dava dilekcesinde kasden gırpıp gırpıp guşa çevirdiği o kelimeleri okuyunuz bakalım, aslı neymiş! (Bkz.↓).

 image014

Fahri bey, dava dilekcesine şu ifadeler ile devam eylemiş;

Hal böyle iken, 1923 sayılı Kanunun Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesi esnasında hükümet tasarısına uymayan ve hükümetin muhalefetine rağmen bir önerge ile ilâve edilen yukarıdaki fıkra hükmü, Silâhlı Kuvvetlerde bazı ihtilâflara sebep olacak ve askeri düzen ve hiyerarşiye uymayacak nitelikte görülmektedir.

Kör gözün gör dediği: Fahri bey ne buyurmuşlar; “gönderilmekte”, “geçirilerek”, “uygulanmaktadır”, “hükümet tasarısına uymayan”, “hükümetin muhalefetine rağmen bir önerge ...

Burada filim çeviren makineyi durduralım! Ferini tazelemek için gözlerimizi şöyle bir ovuşduralım. Taze ve derin bir nefes alalım! Millî Savunma Bakanlığının temsilcisi (İfadesinden hukukcu bir memur veya hâkim sınıfından bir subay olduğu anlaşılıyor) bakalım neler demiş.

Millî Savunma Bakanlığınca gönderilen temsilcinin sözlü açıklamasında ve 3 şubat 1976 günlü yazısında:

"Bu hükümle, yüksek öğrenim gören astsubaylar, yüksek öğrenim görmeyen astsubaylar şeklinde iki zümre teşekkül ettirilmiştir. Ve bu iki zümreden görevde iken yüksek öğrenimi bitiren astsubaylar lehine bir imtiyaz tanınmıştır. Bunlar bu öğrenimleri kendileri yapmaktadırlar. Silâhlı Kuvvetler hizmet ihtiyacı gerektiği vakit astsubaylardan fakülte veya yüksek okullarda okutma durumundadır. Üniversitelerin çeşitli fakültelerini veya yüksek okulları bitiren ve 30 yaşından büyük olmayan astsubaylar ihtiyaç varsa öğrenimlerinin ilgilendirdiği sınıflarda teğmen rütbesiyle muvazzaf subaylığa geçirilebilirler. Bundan başka; başçavuşluğun ilk üç yılında bulunan, sicil not ortalaması sicil tam notunun %85 ve daha fazla olan, genel kültür, karakter ve ahlâk yönünden subay olmaya lâyık bulunan ve yapılacak meslek sınavlarını kazanan mümtaz astsubaylar teğmen nasbedilebilirler.

Kör gözün gör dediği:Bunlar (astsubayları kasdediyor) bu öğrenimleri kendileri yapmaktadırlar”, “hizmet ihtiyacı gerektiği vakit”, “okutma durumundadır”, “ihtiyaç varsa”, “geçirilebilirler”, “ahlâk yönünden subay olmaya lâyık bulunan”, “nasbedilebilirler.

Can dostlar, hem Fahri beyin hem de MSB temsilcisinin mahkeme tutanağında kayda geçirilen ifadeleri aynen böyle. Bakalım her iki zevat neler demişler, buyurunuz;
  • Fahri bey; astsubayları “Üniversiteye TSK gönderir” diyor,
  • MSB Temsilcisi; Hayır efenim! Ne münasebet!  Astsubayları kasdederek; “bunlar eğitimlerini kendileri yapmaktadırlar. Astsubaylar, kendileri üniversiteleri bitirir” diyor.
  • Fahri bey; “Üniversiteyi bitiren astsubaylar subaylığa geçirilir” diyor,
  • MSB Temsilcisi “Hayır efenim! Ne münasebet! “geçirilebilir” diyor. Üstelik, “ihtiyaç da varsa.”
  • Fahri bey; “Uygulanmaktadır” diyor,
  • MSB Temsilcisi “Hayır efenim! Ne münasebet! Subay olmaya lâyık bulunan astsubaylar, teğmen nasbedilebilir.” diyor.

Savunmasında, MSB temsilcisinin dikkat çeken bir ifadesi daha var ki tam anlamıyla bir kepazelik. Bakınız ne buyurmuşlar “...karakter ve ahlâk yönünden subay olmaya lâyık bulunan ve yapılacak meslek sınavlarını kazanan mümtaz astsubaylar, teğmen nasbedilebilirler.

Gördünüz! Bu ifade, Millî Savunma Bakanlığına ait. Diyor ki; “Muvazzaf astsubayların hepsi ahlâk yönünden subay olmaya lâyık değildir.” Mefhumu muhalifinden bakalım bu ifadeye; “Orduda görevli astsubaylardan bazıları ahlâksızdır. Ve biz bu ahlâksız astsubayları subay yapmayız!” 926 sayılı TSK Personel Kanun’u madde 109’dan alınma bir ibare bu. Şu önyargıya, peşin hükümün seviyesine bakar mısınız?

Ahlâksız dediğiniz astsubayları, siz subaylar seçdiniz. Yetmedi, astsubay okullarının öğretmenliğini de siz subaylar yapdınız. Astsubay ahlâksız ise şayet bunun suçu da size aitdir.

Her ağacın çürük meyvesi olur, vardır. Astsubay ahlâksız ise şayet, ordudan ihraç etmenin bin türlü yolu vardır. İyi bilirsiniz siz o yolları. Ağaç bile çürük meyvelerini dalında tutmaz, döker. Ahlâksızlığını tesbit ettiğiniz astsubayları ordudan ihraç etmek için neyiniz eksik? Yüreğiniz mi? Aklınız mı? Ağaç kadar da mı olamıyorsunuz?

  • Yoksa astsubay olacakları bilerek mi ahlâksızlardan seçiyorsunuz?

Şecaat arz edeyim derken merd-i kıpti, sirkatin söylermiş! Bu ifadeyle Millî Savunma Bakanlığı ve işin asıl sahibi olan Genelkurmay Başkanlığı, astsubayların hepsini ahlâklı insanlardan seçmeyi beceremediğini itiraf ediyor.

Ordudaki astsubayları ahlâksızmış gibi gösterip töhmet altında bırakmak kimsenin haddi değildir. Geçmişde kalmış demeyiniz kıymetli yiğitler. Bu zihniyet bügün de hâlâ geçerlidir. 926 sayılı TSK Personel Kanun’unda hâlâ bügün bile sadece iki adet “... ahlâkî durum sebebiyle..” ibaresi var. Biliniz bakalım, Millî Savunma Bakanlığı bu yaftayı kime yakışdırmış?

Ne pahasına olursa olsun ordudaki astsubayların hepsi ahlâklı olmak zorundadır. Türkiye Cumhuriyeti Ordusunun astsubayını böyle tahkir edici şekilde tavsif etmeye kimsenin hakkı yokdur. Haddine de değildir! Bu ifadesinden dolayı Millî Savunma Bakanlığı bugün ortaya çıkıp astsubaylardan özür dilemelidir.

Bu küstahca yaftalamanın elbet bir bedeli olmalıdır. Hukuk ehli olanlar söylesinler. Mümkünü var ise şayet bu iftirasından dolayı MSB’yi ben dava edeceğim.

Kısa bir dil bilgisi kuralı hatırlatması:

Güzel Türkcemizin kiplerinden birisi de Haber (Bildirme) kipidir. Zaman kavramı taşıyan Haber (Bildirme) kipi, zaman kavramına göre Geniş Zaman sınıfında yer alır. Fiil kök veya gövdesine "-r" ; "-ar/-er" ; "-ır/-ir/-ur/-ür" eki getirilerek söz konusu olan işin vb. geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanların tümüne ait olduğunu, yani her zaman tekrarlandığı bildirir.

Bu cümleden olmak üzere, mahkemeye verdiği dilekcesindeki tümcelerinde Fahri bey, Haber (Bildirme) kipinin Geniş Zamanından fiiller kullanmış.

Bir örnek verelim;

Fahri bey; “Üniversiteyi bitiren astsubaylar, subaylığa geçirilir” diyor. Peki hakikat öyle mi? Hakikati MSB Temsilcisi söylüyor ve Fahri beyi bir kere daha yalanlıyor. Bir örnek daha verelim;

Geldikleri gibi giderler diyorsanız, gelenlerin gitme ihtimali yüzde yüzdür. Tarih bile böyle yazmışdır.

Dilimizdeki diğer bir kip de “yeterlik kipi” denen bir fiil yapısıdır. Fiillere bir işi yapabilme, gücü yetme, rica, izin verme ve ihtimal anlamı kazandırır. Fiillere –abil, –ebil sonekleri ilave edilerek yapılır. Durağan bir fiil kipidir, eylem ifade etmez.

Bu ifadeyi örnekle açalım;

Ben okula gidebilirim diyorsanız; bu ifade, okula gideceğiniz anlamına gelmez. Gitme ihtimalinin oranı, yüzden aşağı doğru hızla düşer. Sıfır bile olabilir. Mahkemedeki savunmasında MSB Temsilcisi  cümlelerindeki fiilleri “yeterlik kipleri”nden seçmişdir. Doğru da yapmışdır, çünkü Kanun’da öyle yazıyor.

MSB Temsilcisi ne diyor? “Subay olmaya lâyık bulunan astsubaylar, teğmen nasbedilebilirler.” diyor. Yukarıda gördüğünüz üzere, Kanun’da yazan ifade aynen böyle. Peki uygulaması var mı? Cevap gene MSB Temsilcisinden geliyor; “Bildiğim kadarıyla yok!

Netice itibariyle her iki şahısın kurduğu cümlenin, fiilinden dolayı anlamları arasında tam bir kakafoni var. İster cehalet deyin ister kelime oyunu deyin. Benim kanaatim, ikincisi daha muhtemel.

Hakkını teslim etmek lazım, MSB Temsilcisi şahıs, Kanun lafzı ile konuşuyor. Cümlelerini, Kanun’da yazılan fiil kipleri ile kuruyor ve doğrusunu söylüyor.

Fahri beyin durumunu ise varın siz tahayyül edin.

Netice itibariyle, Fahri bey ile MSB Temsilcisi arasındaki kakafonide ihtimal, yüzde sıfır’dır. Nasıl mı? Buyurunuz;

Mahkemede MSB temsilcisi doğru söylüyor fakat Fahri bey en hafif tabir ile şaşıyor. Ve Anayasa Mahkemesini aldatıyor. Fahri beyin “var”, MSB Temsilcisinin “yok” dediği soruya MSB temsilcisinin mahkeme kayıtlarına geçen ifadesinden ve kendi ağzından dinleyelim;

Millî Savunma Bakanlığı temsilcisi, Anayasa Mahkemesindeki sözlü savunmasında bu yollardan subay nasbedilmiş astsubay mevcut olup olmadığı sorusuna "Benim bildiğim kadariyle yok" cevabını vermiştir.”

Bu satırdan şu hakikatleri öğreniyoruz,

  • Mahkemenin görüldü tarih itibariyle, üst öğrenim yapdıktan sonra T.C. Ordusunda subaylığa nakledilen “bir tek” bile astsubay yok!
  • Fahri bey, 926 sayılı TSK Personel Kanun’unun hiç uygulaması olmayan 14 ve 109 uncu maddelerini sanki hergün uygulanıyormuş gibi göstermişdir. Ayrıca, subay olma koşullarından en önemlisi olanı “ihtiyaç da varsa” şartını dava dilekcesine hiç yazmamış ve kasden saklamışdır. Verdiği bu mesnetsiz, asılsız, eksik ve yalan yanlış bilgiler ve kelime hileleriyle mahkemeyi kandırmışdır.

Görüyor musunuz, Fahri beyin oynamaya tevessül etdiği elvan çeşitli ucuz kelime oyunlarını? Orostopolluğun dik alasını çevirmiş beyefendi.

Fahri beyin “ak” dediğine, MSB temsilcisi “kara” diyor.

Fahri beyin “var” dediğine, MSB temsilcisi “yok” diyor.

Fahri beyin dava dilekcesinin bu kısmında ileri sürdüğü gerekcelerin tamamının koca bir “yalan” olduğunu söylüyor MSB temsilcisi. Üstelik her iki şahısın ifadesi, Anayasa Mahkemesi karar metninde peş peşe, alt alta, yan yana, diz dize, koyun koyuna duruyor. Ne diyelim! Takdir-i İlâhi bu olsa gerek!

Sonra, Fahri bey incileri dökmeye devam ediyor. Diyor ki, “hükümet tasarısına uymayan ve hükümetin muhalefetine rağmen bir önerge ...

Muhterem Fahri bey. Meclis, illâ ki hükümetin tasarısına uymak zorunda değil. Gelip size danışmasını da beklemeyiniz. Muhalefet partisinden de bir milletvekili pekâla önerge verebilir. Herhangi bir vekilin önerge vermek gibi meşru hakkını Kanun’a aykırı bir durum gibi göstermek size yakışmıyor. Ayrıca haddinize de değildir. Nihâyetinde sonucu milletin vekillerinin oyları tayin eder, değil mi?

İkincisi, hükümetin muhalefetine rağmen, Meclisin Kanun yapması sizi niye rahatsız etdi? Subayları ilgilendiren onlarca Kanun maddelerine meslekdaşınız Senatör Sayın Haydar TUNÇKANAT’ın itiraz şerhini okudunuz mu? Bu sudan bahanelerle dava gerekcenizi teşdit etmek şöyle dursun kelimenin tam anlamıyla sulandırmışsınız.

Ve ayrıca buyurmuşsunuz ki “ilâve edilen yukarıdaki fıkra hükmü, Silâhlı Kuvvetlerde bazı ihtilâflara sebep olacak ve askerî düzen ve hiyerarşiye uymayacak nitelikte görülmektedir.

Keşke bugün zihayat olsaydınız da buradaki düşüncenizin sadece ucuz bir kuruntudan ibaret olduğunu kendi gözlerinizle müşahade etseydiniz. 1975 senesinde astsubaylar sadece ikinci derecenin doksandokuzuncu kademesine kadar yükselebiliyordu. Bir Molla Kasım zuhur eyledi 2012 senesinde. Ve astsubaylara en son derece ve kademeye kadar yükselme hakkı verdi. Bunca zaman geçdi, “Silâhlı Kuvvetlerde hiçbir  ihtilâfa sebep olmadı ve askerî düzen ve hiyerarşi hazretlerine uymayan bir vukuat hulül etmedi, hamdolsun!

1923 sayılı Kanun ile verilen ve bizzat sizin iptal ettirdiğiniz üst öğrenim hakkını astsubaylar taa 1975 senesinde alsaydı gene bir şey olmayacakdı. Hattâ, kendi parasıyla ünversitede okumuş astsubayın okulda edindiği bilgi ve beceriden gene sizler istifade edecekdiniz. Bunu engellediniz de elinize geçdi? 1975-2012. Tam 37 sene eder. Sizin arkasına saklandığınız puluç statü putunu 2012 senesinde Molla Kasım serçe parmağıyla yıkdı. Ruhunuz şâd(!) olsun!

Fahri beyin dava dilekcesindeki ifadelerini deşmeye devam edelim bakalım ortaya ne çıkacak!

Fahri beyden naklen;

Şöyle ki;

Önerge ile ilâve edilen fıkra, 657 sayılı Devlet Memurları Yasasına paralellik yaratabilmek için konulmuş olup onun âmir hükmünü anımsatmaktadır. Buna göre yüksek öğrenim yapan astsubaylar, aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâvesi ilk intibak ettirildiklerinde, Devlet memurlarından aynı öğrenimi görenleri bir derece geçtikleri gibi, fakülte veya yüksek okul mezunu subaylardan da bir derece ileri geçmektedir. Örneğin, Fen Fakültesini bitirmiş bir subay, 8 inci derecenin l nci kademesinden aylığa hak kazanacak, fakat aynı fakülte mezunu bir astsubay ise, "aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâvesi ile intibak" ettirileceğinden 7 nci derecenin l nci kademesinden aylık alacaktır.

Dayanılan Anayasa kuralı : Eşitlik

"Madde 12- Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz."

Sonuç ve istek : Yukarıda arzedilen sebeplerle, 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununun 137. maddesi (C) bendinin (görevde iken ......) diye başlayan ikinci cümlesi Anayasamızın eşitlik ilkesine aykırı bulunmakla Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 149. maddesi gereğince iptaline karar verilmesini saygılarımla rica ederim.)

II. YASA METİNLERİ:

1-Anayasaya aykırılığı dava edilen 926 sayılı Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanununun 11 Temmuz 1975 günlü ve 15292 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 1923 sayılı Kanunun 37. maddesiyle değiştirilen 137. maddesinin (C) bendinin ikinci cümlesi aşağıdadır:

"Görevde iken yüksek öğrenimi bitiren astsubayların intibakı; aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâve edilmek suretiyle bulunacak derece ve kademelerden hizmete başlamış kabul edilir."

2- Dayanılan Anayasa kuralı :

Dayanılan Anayasa'nın 12. maddesi de şöyledir:

"Madde 12- Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz."

Buraya kadar yazılanları anlamak için hukuk tahsil etmek gerekmez. Bu sebeple tefsire gerek yok kanaatindeyim. Benim üzerinde duracağım husus, Fahri beyin dilekcesinde ifade etdiği bazı kelime ve cümleler. Dava dilekcesinde nasıl mesnetsiz ve asılsız ifadeler kullandığına siz karar verin gâri.

Öncelikle, yukarıda dava dilekcesinin metninde koyu renkli yazılan sözcük ve tümcelere dikkat buyurunuz.

Kör gözün gör dediği: Buna göre yüksek öğrenim yapan astsubaylar, aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâvesi ilk intibak ettirildiklerinde;

  • -    Devlet memurlarından aynı öğrenimi görenleri bir derece geçtikleri gibi,
  • -    Fakülte veya yüksek okul mezunu subaylardan da bir derece ileri geçmektedir.

Fahri bey, davalı Cumhurbaşkanı sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde astsubayı dava etdiğiniz tarihde, harp okulları teğmen rütbesinde subay mezun veriyordu. Genelkurmay Başkanlığımız 1970 senesinde kıvrak bir manevrayla, harp okullarından asteğmen rütbesiyle subay mezun etmeye son verdi. Böylece harbiyeli yavrularınızı, asteğmenliğin üzerinden takma kanat ile uçurup doğrudan teğmenliğe terfi ettirdiniz. Bu tarihden itibaren, asteğmen ihtiyacını yüksek öğretim mezunu yükümlülerden temin etmeye başladınız. Davanın görüldüğü 1976 senesinde 3 senelik, 1979’dan sonra da 4 senelik harp okulu eğitimi ile mezun ettiğiniz teğmen, 8’inci dereceden göreve başlıyor. Vatan görevi için kışlaya koşup gelen ve asteğmen rütbesi takdığınız bu vatanın evlatları da teğmenler gibi 4 senelik yüksek okul mezunu. Hem o tarihde hem de bugün itibariyle; eğitim seviyesi aynı olmakla beraber, asteğmeni, teğmenin hep bir derece aşağısından göreve başlatıyorsunuz. Söyleyiniz Fahri bey! Asteğmen, üniversite mezunu değil mi? Asteğmen, asker değil mi? Asteğmen, subay değil mi? Yarbaylara Kanunsuz olarak verdiğiniz ¼’ünde yapdığınıza benzeyen bu hülleyi bakalım hukuk, ne zaman keşfedecek.

Demidir, söyleyelim; harp okulu, niçin asteğmen rütbesinde subay mezun etmez? Bu da ayrı işlenecek bir konu.

Bu izahatı vermek zahmetine katlanmanın sebebi, Fahri beyin yukarıda ifade buyurduğu gerekcenin de koca bir yalan olduğunu ortaya çıkarmak içindir. Nasıl mı?

Bakınız, Fahri bey yukarıda şöyle diyor; “yüksek öğrenim yapan astsubaylar, aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâvesi ilk intibak ettirildiklerinde;

  • Devlet memurlarından aynı öğrenimi görenleri “bir derece” geçtikleri gibi,
  • Fakülte veya yüksek okul mezunu subaylardan da “bir derece” ileri geçmektedir.

Makarayı tekrar durduralım. El çabukluğu, laf ebeliği ve söz kalabalığı marifetiyle yapılan “tırnakcılığı” görebilmek için hülle karelerini tek tek ve ağır ağır oynatmamız gerekecek. Davanın görüldüğü tarih itibariyle, subay ve astsubayların başlangıç derecesini gösteren tablolar aşağıdadır. (Bkz.↓).

image016

 image018

Ayrıntı, bakmak ile görmek arasındaki incecik cızgının gıldan ince gölgesinde nihândır! Her iki tabloya bir kere daha nazar eyleyiniz ve söyleyiniz bakalım, şu fakirin gördükleri yanlış mı?

Birinci tabloya göre, subayın (asteğmenin) başlangıç derecesi kaç? El cevap; 8

İkinci tabloya göre astsubayın (astsubay çavuş) başlangıç derecesi kaç? El cevap; 10

Peki, aldım kabul etdim. Fahri bey, yukarıdaki ifadesinde ne diyordu? Bir kere daha alalım bu satırlara; 

... Yüksek öğrenim yapan astsubaylar, aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâvesi ilk intibak ettirildiklerinde;

Devlet memurlarından aynı öğrenimi görenleri “bir derece” geçtikleri gibi,

Fakülte veya yüksek okul mezunu subaylardan da “bir derece” ileri geçmektedir.

Bu ifadelerden birincisi doğru, fakat ikincisi yanlış. Fahri bey, bir doğrunun içine çok daha büyük ve ağulu bir yanlışı karışdırmış ve bir yalan salatası hazırlamış.

Ne yazık ki mahkeme heyetinin ikisi hariç hepsi ağulu yalan salatasını afiyetle yemişdir. Şöyle ki; yüksek öğrenim yapan astsubayların, aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâvesiyle ilk intibak ettirilmesiyle;

  • Devlet memurlarından aynı öğrenimi görenleri “bir derece geçdiği” DOĞRUDUR, fakat
  • Fakülte veya yüksek okul mezunu subaylardan da “bir derece ileri geçdiği” YALANDIR.

Nasıl mı? Yukarıdaki her iki tablonun en altındaki subay ve astsubay başlangıç derecelerini bir kez daha tetkik ediniz. Bu parağrafın önceki bölümlerinde arz etdim. Fahri beyin “subay” diye nitelediği kişiler, üniversitelerden alınan fakülte veya yüksek okul mezunu teğmenlerdir.

Dikkat ediniz. Teğmenler, astsubaylara göre daima kaç derece yüksekden başlıyorlar? El cevap; 2 derece yüksekden. Öyleyse, burada doğru olan şudur; Yüksek öğrenim yapan astsubayların, aynı yüksek öğrenimi bitirenler için tesbit edilen giriş derece ve kademesine bir derece ilâve ile ilk intibak ettirilmesiyle; subay lehine olan aradaki 2 derece, bir dereceye düşmekdedir. Böyle olunca da astsubaylar, asteğmenler ile “aynı dereceye” gelmektedir. Bu durumda dahi astsubaylar, teğmenin bir derece aşağısında kalmaktadır.

Bu denklemde, ikinci bir ihtimal daha var. Ki bu ihtimalde bile astsubay, en fazla teğmen ile aynı seviyeye geliyor. Bir başka ifadeyle, 1923 sayılı Kanun’un getirdiği düzenleme neticesinde üst öğrenim yapmış astsubayın, teğmeni geçmesi hiçbir şekilde mevzu bahis değil.

Ayrıca Fahri bey dava dilekcesinde, yüksek öğrenim gören astsubayların “aynı öğrenimi gören Devlet memurlarını bir derece geçtiklerini” ifade buyurmuşlar. Evet doğrudur. Geçecek idi fakat sayenizde geçemedi. Gıçınıza gınayı yakınız! Çünkü, siz bunu engellediniz. Böylece, astsubaylığı Devlet memurluğu ile aynı ayara getirdiniz.

Arkadaşlar; askerlik, bir meslek değil, bir hayat tarzıdır. Denizcilik ise askerlikden iki misli daha çileli ve meşakkatli bir görevdir. Denizciliğin zorluklarına birlikde göğüs germeliyiz. Çünkü subay astsubay olarak biz bir aileyiz” diye nutuklar attınız siz bahriyedeyken. Siz, üç beş yıl gemi hizmeti yapdınız ve kapağı karargâha atıp masa subaylığı yapdınız. 10 sene, 15 sene, 20 sene gemi hizmeti olan astsubayları gemide bırakıp giderken arkanıza bile bakmadınız. Benim de 13 sene gemi hizmetim var. Gemileri yürütsünler ve yüzdürsünler diye denizci astsubayları içi boş ve sahte vaadler ile gaza getirip çileli gemicilik hizmetinde astsubayın iliğini kemiğini sömürdünüz. O zaman siz de ben de aynı kayıkdaydık. O zaman siz de ben de aynı karavandan yemek yedik. O zaman, siz de asker idiniz ben de asker idim, değil mi Fahri bey? Şimdi, köşke çıkıp da Atatürk’ün koltuğuna kurulunca attığın bu nutukları, verdiğin kavilleri unutuyorsun. Ve bana diyorsun ki “Sen, asker değil, devlet memurusun.” Dön şıhım, dönelim! Ahde vefâ bu mu? Ne diyelim, Fahri bey! Hatırınız hoş olsun!

Peki, aynı eğitimi gören teğmen yavrularınız, Devlet memurlarını hem sizin devr-i iktidarınızda hem de bugün bile hâlâ “bir derece ileri” geçiyor. Buna ne diyeceksiniz? Bu durum, Anayasa’nın bilmem kaçıncı maddelerine aykırı değil mi? Bu vaziyet, subay lehine bir imtiyaz değil mi?

Fakat Fahri bey, siz açık açık “astsubay bir derece ileri geçecek” diye alenen yalan söylüyorsunuz. Bu anlatdıklarımız doğruysa, siz yalan söyleyen kişi duruma düşüyorsunuz. Fransızlar kediye, kedi diyorlarmış. Şu satırların müellifi de yalan söyleyen Fahir beye yalancı diyor!

Subay kelimesi, “asteğmenden oramiral/generale” kadar bütün subay rütbesini kapsıyor değil mi? Evet.

Subay” kelimesiyle “asteğmeni” kasdetdiyseniz şayet dava dilekcenize niçin “asteğmen” ibaresini yazmadınız?

Bu kelime oyunuyla, mahkeme heyetinin zihnini bulandırmak istediniz ise tebrik ederim. Çünkü mahkemenin verdiği karara bakdığımızda bunu başardığınızı görüyoruz.

Yukarıdaki tablolara bakarak benim vardığım netice bu. Farklı bilgisi olan varsa beri gelsin!

Üstelik Fahri bey, burada bir hileye daha başvurmuş. İfadesinde “subay” ifadesini kullanarak “asteğmen” demekden bilerek ve isteyerek kaçmış ve “teğmenin” üstünü örtmüş. Sen, aynı öğrenimi gören teğmeni, asteğmenin bir derece üstünden göreve başlatıyorsun ve bu uygulama ile, asteğmeni, 657 sayılı Devlet Memurları Kanun’unun içine tıkışdırıyorsun. Fakat, aynı öğrenimi görmüş astsubayın asteğmen ile aynı derecede olmasını bile hazmedemiyorsun. Evet, buradaki gerçek durum, tam anlamıyla gabilikdir, hazımsızlıkdır.

Astsubayın da subay gibi üst öğretim yapabileceğini kabul edememek gibi bir kıskançlık ne kadar adice ne kadar alçakca bir zihniyet, a dostlarım! Bilgi, dün de bugün de kimsenin babasının malı değildir. Olamaz da. Bilgi, birilerinin kerameti kendinden menkul paşa dedelerinin has malı değil! Bilgi, ebenizin gül kokulu ibrişim kuşağına sokuşdurduğu çifte düğümlü basma çıkınında saklı durmuyor artık. Bilgi, gidenin ve onu alanın oldu hep. “İlim, Çin’de de olsa alınız” diyen bir Peygamberin ümmetiyiz biz. Akıl ve bilgiyi rütbeyle ölçenler şimdilerde kıbleye dönmüş vaziyetde sağ omuzlarının üzerinde yatıyor ve gelen geçenlerden bir Fatiha umuyorlar. Yapdığınız bu haksızlıkdan sonra astsubaylardan Fatiha ummaya sizin yüzünüz var mı?

Yanar döner olmaya hacet yok!  Çık ortaya ve asteğmeni de teğmen ile aynı dereden göreve başlat. Ben, yazdığım bu makâlemi yayından çekeceğim. Ve İntibak konusundaki hakkımı siz ispenç horozlarına helâl edeceğim. Bunu yapacak bir Allah kulu var mı bugün ortalıkda?

Cumhurbaşkanının açdığı davaya kel alâka müdahil olan Millî Savunma Bakanlığının temsilcisi ise savunmasında şu incileri dökdürmüşler; “Bu hükümle, yüksek öğrenim gören astsubaylar, yüksek öğrenim görmeyen astsubaylar şeklinde iki zümre teşekkül ettirilmiştir.  Ve bu iki zümreden görevde iken yüksek öğrenimi bitiren astsubaylar lehine bir imtiyaz tanınmıştır.

Peki, pek muhterem MSB temsilcisi! Aynı durum, kendi nam ve hesabına yüksek öğrenim gören subaylar ile yüksek öğrenim görmeyen subaylar arasında da söz konusu değil midir? Bu ikiyüzlülük niye? Bu konuda ne buyurur sunuz?

El hâsıl; Okuyan ile okumayan; bilen ile bilmeyen bir olamaz! Bu Kanun’u iptal ettirmeseydiniz de bugün astsubayların tamamı yüksek öğrenimlerini tamamlasalar idi bundan en başda Cumhurun Başı olarak siz, sonra M.S.B. ve en son olarak da Genelkurmay Başkanlığı istifade edecek ve gurur duyacakdınız değil mi? Bu gururu kendinizden niçin esirgediniz? Hiç şüphe yok ki astsubaylar, vatanlarına milletlerine daha faydalı olacakdı. Astsubayların vatanına, milletine daha faydalı olmasını bilerek ve istereyek engellediniz. Bugün, bu yapdığınız ile iftihar edebiliyor musunuz?

Astsubayı Taşlamak isimli mukadimede bir vatandaşımız şöyle demişdi; “Bir cemiyet içinde değerleri yok etmeye çalışanlarla mücadele etmelidir. Çünkü değerli kişinin göreceği zarardan, dolaylı olarak bütün cemiyet zarar görecektir. Gerçekten değerli olan insan; hiçbir güçlük karşısında yılmayan, doğru bildiği yoldan asla ayrılmayan insandır.” Gördünüz değil mi? Astsubaylara bu orostopolluğu yapan gabiler, sadece astsubayların hakkını gaspetmekle kalmadı. Astsubayların yüksek öğretim yaparak kendi milletine, vatanına daha fazla hizmet etmesini de engellediler. Astsubayların yüksek öğretim görmesine çelme takan kokuşmuş beyinler aynı zamanda bu millete bu vatana da zarar verdiler. Ne pahasına? Yağlı gıçlarını goydukları gadife gaplı goltuklarında sürdükleri saltanat sona ermesin diye.

Çeşitli iddialarla askerlerin dava edilmesine, hapse atılmasına tepkisini göstermek isteyen asker yakınları bu günlerde yapdıkları nümâyişlerde ellerinde şöyle tabelalar taşıyorlar “Askere düşmanlık edenler, düşmana askerlik eder.”, Askerin düşmanı, düşmanın askeridir.” Kanaatimizce doğru ve isabetli bir tesbit bu. Yüksek öğretimde intibak hususunda astsubaylara yapılan nedir peki? Askere düşmanlık edenler bir yana, “astsubaya düşmanlık eden subayları” nasıl tavsif edeceğiz?

Yeri gelmişken, TEMAD’a bir tavsiyem var. T.C. Ordusunun astsubaylarının tâbi olduğu Kanun konusundaki mevcut kepazeliği İntibakların Seyir Defteri isimli makâlemde ele almışdım. Genelkurmay Başkanlığı, işine gelince astsubaya “sen, askersin!” diyor. İşine gelmeyip de kıvırmak istediği zaman da “sen; asker değil, memursun!” diyor. Böyle bir rezalet olamaz! Bu ikirciliğe sebep olan AYİM’ci hukuk dalkavuklarının Allah tez zamanda boylarını devirsin! Türkiye Cumhuriyeti’nde astsubaylardan başka iki dudak arasına ve iki Kanun arasına sıkışdırılmış başka memur yok yârenler. TEMAD, tez elden bu kepazeliğe müdahil olmalı ve tesbit davası açmalı. Astsubayların hangi Kanun’a tâbi olduğunu tescil ettirmelidir.

Konumuza dönelim... Emekli bir subay olan Haydar TUNÇKANAT, Cumhuriyet Senatosunda bu Kanun görüşülürken Senatör sıfatıyla söz almış ve demiş ki; “Biz, 1960 darbesini, ordudaki dinazorları ayıklamak için yapdık. Çünkü ihtiyaç fazlası o kadar çok zabitan vardı ki bunları beslemek memleket için altından kalkılmaz bir külfet haline gelmişdi” diyor. Ne var ki hiç lüzumu yokken Genelkurmay Başkanlığına 5 yeni general kadrosu ihdas yetkisi veren bu Kanun’u Fahri bey gözü kapalı imzalıyor.

Fakat o zaman itibariyle sayısı beşi onu geçmeyen yüksek öğrenim görmüş astsubayın Anayasa’dan neşet eden hakkını iğdiş etmek için üşenmiyor. Hemen oturup kendi el yazısıyla yarım sayfa bir istida yazıyor ve debbâğhâneye koşduran debbâğ gibi yeldir yepelek keçe kepenek soluğu Anayasa Mahkemesinin önünde alıyor. Verdiği dilekcesinde, astsubayın Anayasadan gelen hakkını hedef gösterip “Urun ha!” diye emekli bir asker olarak Anayasa Mahkemesine emir veriyor. Devletin başının, Cumhurun Başkanının uğraşdığı işe bakar mısınız?

Fahri bey, ne acıdır ki eteğine yapışan bazı zavallı hassa askerlerinin oyununa gelmiş ve kendisini “uçurumdan aşağı atılan günah keçisi” durumuna düşürmüşdür. Etrafındaki insanların dolduruşuna gelen Fahri bey, durduk yerde Türkiye Cumhuriyeti tarihinde “davalı ilk Cumhurbaşkanı” yaftasını kendi boynuna kendisi asdı.

Cumhurbaşkanı, sanki bütün görevlerini layıkıyla yerine getirmiş de memleketde başka mesele kalmamış gibi yüksek öğretimini tamamlayan astsubayı dava etmek gafletine düşdü.

Fahri bey, astsubayların eğitim hakkını gasp eden Cumhurbaşkanı olarak tarihdeki yerini aldı. Fahri bey, Devletin başı olarak, astsubayları daşlayanlar kervanının en başında yerini aldı.

Asıl üzücü olan, Sayın Cumhurbaşkanının bu günücülüğe kendi arzusuyla alet olmasıdır. Bu hasetliği kimin fitillediğini de bu satırları okuyan herkes biliyor.

  • Biliniz bakalım, Cumhurbaşkanının çevirdiği aristo tezgahının sahnelendiği yılların Genelkurmay İkinci Başkanı kim?..

Subaylar için yapılan dizi dizi Kanun’larda Fahri bey, Hüdâvendiğar oldu.

Konu, astsubayları ilgilendiren sadece bir Kanun maddesine gelince Zal Mahmut oldu!

Milletin vekilleri, Kanûni Sultan Süleyman olup ferman buyurdu,

Fahri bey, gene Zal Mahmut olup milletin fermanının boynuna yağlı urgan atdı!

Tarih artık “değişdirilmez” damgasını vurup hükmünü verdi;

Cumhurbaşkanı...

Zal Mahmut...

 brove

 

 

 

 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Astsb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

Kaynak:
  1. 3/7/1975 tarihli ve 1923 Sayılı Kanun.
  2. 926 Sayılı TSK Personel Kanunu.
  3. Anayasa Mahkemesinin 1976/15 Sayılı Kararı.
  4. Türkiye’de Astsubaylığın Tarihî Gelişimi, Aydın KULAK
itiraz

Sayın arkadaşlarım,

Rezerv hesaplamasının OYAK varlıklarının gerçek değeri üzerinden yapılması için Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nde açtığım davanın ret edildiğini, yeni çıkan kanuna göre Anayasa Mahkemesi'nde kişisel dava açabilmem ve daha sonra da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde dava açabilmem için, AYİM'den “karar düzeltme” talebinde bulunmam gerektiğini duyurmuştum.

Olağanüstü destek veren arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum.

Karar düzeltme talebini” içeren dilekçemi 1 Nisan 2011 tarihinde, Askeri Yüksek idare Mahkemesi'ne gönderilmek üzere Denizli İdare Mahkemesi'ne verdim.

Arkadaşlarımın bilgisine sunuyorum.

oyak-ayim

Sayın arkadaşlarım, OYAK haklarımızın hisse netlerine dayandırılması konusunun bir adımı olarak rezervlerin gerçek değer üzerinden hesaplanması için Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nde açtığım dava sonuçlanmış ve ret edilmiş, 1100 lira avukat vekâlet ücreti ödemem kararı verilmiştir.

Kararın gerekçesinin esası, OYAK kanunundaki, AİDATLARININ YILLIK %5 FAİZ KADAR GELİRE TABİ OLMASINDAN İBARET OLMASIDIR.

TBMM'de görüşülmekte olan kişilerin Anayasa Mahkemesi'nde dava açması kanununun yürürlüğe girmesinden sonra, Anayasa Mahkemesi'nde ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) dava açabilmem için, 15 gün içinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nde (KARAR DÜZELTME) talebinde bulunmam gerekmektedir.

Karar Düzeltme talebinde bulunmam halinde bu talebim de ret edilirse Askeri Yüksek İdare Mahkemesi tarafından 5000 lira para cezası alma ihtimalim de vardır.

Önümüzdeki 15 gün içinde karar düzeltme talebinde bulunup bulunmayacağıma karar vereceğim.

Arkadaşlarımın bilgisine sunuyorum.

NOT: Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde dava kaybedilse bile vekalet ücreti veya ceza ödeme yoktur.
Copyright © 2006 Emekli Assubaylar. Tüm Hakları Saklıdır. Tasarım İhsan GÜNEŞ