12

 

  Çünkü Asubay

 

  

    SENE: 2017, Şeb-i Yeldâ    

 

  Türkiye Cümhuriyeti Ordusunda 

 Bizlerin  Assubay  veya  Astsubay   olarak bildiği kelime hakkında 

 Bugün burada son sözü söyleyeceğiz, inşallah! 

 Assubay  mı diyorsunuz? 

  •  Sahtekâr zâbit Kâzım’ın ağzı ile konuşuyorsunuz! 

 Astsubay  diyor iseniz şâyet, 

  •  Bu kez de sahtekâr subay Rifat’ın ağzı ile konuşuyorsunuz! 
 
  •  Assubay  değil ise 
  •  Astsubay  da değil ise 

Peki, nedir bu kelimenin aslı kökü acap? 

Bugün, hak zuhûr edecek 

Ve dahi 

 Bâtıl, burada zâil olacak, evvel Allah! 

     Suyu, pınarın gözesinden içmeli, değil mi?     

 Yerimiz dar, vakdimiz sınırlı! 

 Haydi, buyurun öyle ise... 

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 1926  

 Türkiye Cümhuriyeti Ordusu zâbitan heyetinin 

 Arapca ve Farsca  olan rütbe isimleri aşağıdaki gibi idi. 

 

 

863

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 1934  

 

 Birinci Reisicumhur ATATÜRK, 

Arapca  ve  Farsca  olan asker rütbe isimlerinin Türkceleşdirilmesini emretdi. 

Hazırladığı kânun teklifine TBMM,

Aşağıda gördüğünüz üçüncü maddeyi ekledi.

 

1

 1a

 

 

*  *  *  *  *

 

 

     SENE: 1935  

 

Arapca  ve  Farsca  menşeli olan asker rütbe isimlerine

"Öz Türkce" karşılık türetmek için kolları sıvayan İcrâ Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu), 

Hazırladığı Kânun taslağını Reisicumhur ATATÜRK’e arz etdi.

Reisicumhur ATATÜRK;

 Astsubay  şeklinde hazırlanıp kendisine arz edilen  rütbe ismini 

  Bizzat kendisi  Asubay  şeklinde tâdil etdi.  

  Bu tâdili de aşağıda gördüğünüz üzere şiir gibi izah etdi.  

 

2 

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 1935  

 

 T.C. Büyük Erkânıharbiye Reisliği

Rütbe ve Birliklerin Öz Türkce Karşılıkları” isimli kitabı neşretdi. 

Bu kitabın içine ekledikleri tamimler ile Devlet dâireleri;

Asker rütbe isimleri ve bâzı askerî terimlerin

Bu kitapda yer alan  Öz Türkcelerinin  kullanılmasını emretdi.

 

  • 19 Şubat 935: Büyük 

    Erkânıharbiye 

    Reisi Mareşal Fevzi ÇAKMAK
  • 19 Şubat 935: Büyük 

    Erkânıharbiye 

    Reisliği
  • 17/11/935-İstanbul: Türk Dili Tetkik Cemiyeti (T.D.T.C) Başkanı Saffet ARIKAN
  • Başvekil İsmet İNÖNÜ 

 

3

403

5

6

 

 

 

 

 

 

Bu kitapdaki;

  • " Asubay " kelimesinin “ zâbit vekilliği ( asteğmen ) anlamına geldiğine,

Ve dahi

  • Bize bugün “ üstçavuş ” olarak yutdurulan kelimenin aslının da “ üsçavuş ” olduğuna dikkat ediniz. 

Aynı çalışma kapsamında Birinci Reisicumhur ATATÜRK;

 Erkânıharbiyei Umumiye ” olan askerî tâbiri de

" Genelkurmay ” olarak tâdil etdi.

 

genkur

 Tam bir sûretini ben temin etdim.

Fakat 

Büyük Erkânıharbiye Matbaasında basdığı bu kitabın bugün itibârı ile bir nüshasının

Genelkurmay Başkanlığının kendi kütüphânesinde bile olduğunu zannetmiyorum.

 

Neşredildiği 1935 senesinden bugüne kadar geçen 82 seneden beri

  Rütbe ve Birliklerin Öz Türkce Karşılıkları  isimli bu kitabı  

  İlk kez sizler görüyorsunuz.  

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 1935  

 

 TBMM’de kabul edilen Ordu Dâhili Hizmet Kânunu  ile

Yeni rütbe isimleri resmen kullanılmaya başlandı. 

 Bu kânun ile Türkiye Cümhuriyeti Ordusunun askeri;  

1. Erbaş 

2. Subay  olmak üzere  iki sınıfa  tefrik edildi. 

7

 

Yukarıda gördüğünüz bu kânundaki  Asubay ” tâbiri;

  •  Yarsubay ,
  •  Asteğmen ,
  •  Teğmen ,
  •  Yüzbaşı  rütbelerinin “ ortak isimi ” oldu.

 

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 2014  

 Yukarıdaki sayfada gördüğünüz rütbe isimleri kitabının sâhibi ve 

 Türk Dil Kurumunun 11 sene Başkanlığını yapan 

 Prof.Dr. Sayın Şükrü Hâlûk AKALIN ile 

 Görevli olduğu üniversitedeki kendi makâmında bizzat  görüşdüm 

 Ve dahi 

Bu sayfada okuduğunuz bilginin bir kısmını Sayın AKALIN’dan aldım.

  

8

 

 Asubay  kelimesi hakkındaki hakikâtin

 gün ışığına çıkartılması için 

 Gösderdiği yakın ve samimi alâkadan dolayı 

 Bütün Asubaylar adına Şükrü Hocama teşekkür ediyorum. 

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 1938  

 Reisicumhur ATATÜRK’ün bizzat kendisinin   Asubay  şeklinde türetdiği kelimeye 

 Ne hazindir ki ilk tecâvüz eden kişi de 

 ATATÜRK’ün zâbiti oldu.  

 

Aşağıda gördüğünüz kânunun esbâbı mucibesi (gerekcesi) şu idi;

 Assubay ” rütbe kümesine dâhil olan;

  •  Teğmen  tâbirini  üstteğmen, 
  •  Asteğmen  tâbirini  teğmen, 
  •  Yarsubay  tâbirini de  asteğmen  olarak tebdil etmek idi.

 

  Fakat ne var ki;  

 Mirlivâ Kâzım SEVÜKTEKİN isimli İngiliz çaşıtı bir zâbit,

Meclisde binbir türlü sahtekârlıklar yapdı

 Ve dahi

  Asubay  kelimesindeki  “ s ” harfinin yanına 1938 senesinde bir “ s ” harfi ilâve etdi. 

" Asubay tâbirini de böylece  " Assubay "  yapdı.

 

Bu kânun ile ilk defâ uydurdukları " Assubay " tâbiri bu kez de;

  •  Asteğmen, 
  •  Teğmen, 
  •  Üstteğmen, 
  •  Yüzbaşı  rütbelerinin "ortak ismi" oldu.

 

9

9a

 

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 1951  

İnsan, ölmeye

Hâin de hâin olmaya görsün!

Sırtını döndüğü zâbitler;

ATATÜRK’ün bu emânetine hıyânet etmekde birbiriyle yarışdı...

 Ne de olsa ağacın kurdu, kendi gövdesinde idi. 

 Çaşıt ve sahtekâr Mirlivâ Kâzım’dan sonra 

 Bu kez de Askerî Hâkim unvânlı bir Korgeneral, harama uçkur çözdü! 

Aşağıda gördüğünüz 5802 sayılı kânunun esbâbı mucibesi (gerekcesi);

 

" Gedikli Erbaş "  dedikleri “ortada sandık” askerleri “ Assubay "lığa terfi(!) etdirmek idi.

 

   Fakat ne var ki;  

 

TBMM’de, vekillerin gözü önünde kıvrak bir kalem hareketiyle sahtekârlık yapan Korgeneral Rifat TAŞKIN

 Assubay  kelimesindeki iki “ s  ” harfinin arasına “  t  ” harfini paslı bir hançer gibi sapladı.

 

10

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 1951  

 Aşağıda gördüğünüz Kânun TBMM’de görüşülür iken 

 Türk Milletini temsil eden vekillerden bir dânesi dahi 

 Astsubay  kelimesini nerenden uydurdun, ey subay Rifat TAŞKIN, diye sormadı...

 Eski Tüfek, 

 "Astsubay"  kelimesini sahtekâr subay Rifat TAŞKIN’ın neresinden uydurduğunu biliyor da!

Şimdi aklından geçenleri şuraya bir dökse hani!..

Ortalık toz duman olur!..

Rifat TAŞKIN'ın sahtekârlık ile bu kânuna sokuşdurduğu “ Astsubay ” kelimesi;

  •  Çavuş ,
  •  Üstçavuş ,
  •  Başçavuş ,
  •  Kıdemli başçavuş   rütbelerinin “ ortak isimi ” oldu.

 

 5802-1

  

ATATÜRK'ün subayları olduğunu söyleyen sahtekâr subaylarımız

ATATÜRK'ün türetdiği " üsçavuş " kelimesini de kânunsuz olarak "üstçavuş" yapdılar.

*  *  *  *  *

5802 sayılı  Astsubay ” Kânununu hazırlayan sahtekâr subaylarımız şöyle dedi;

Muhtelif kânunlarda geçen “ astsubay ” adı “ subay ” olarak değiştirilmiştir.

 

5802-2

  

Fakat bunu diyen kerizci subaylarımızın hepsi ağızlarını domaltarak koca bir yalan söyledi.

Zere

O güne kadar yapılan “muhtelif kânunların hiçbirisinde  “ astsubay ” adı yok idi.

  

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 2017, Şeb-i Yeldâ;  

 

 Türkiye Cumhuriyeti Devleti; 

 1923 senesinde 364 sayılı kânun ile teşkil edilmiş bir kânun devletidir. 

 Hükümran devlet olmanın temel hususiyeti kânun yapabilme kudretidir. 

 Kânun ile ihdâs edilen bir husus ancak başka bir kânun ile tebdil edilebilir. 

  • " Asubay " kelimesi de kânun ile ihdâs edildi   

            Ve dahi

  • Ancak yeni bir kânun ile tebdil edilebilir idi.

Fakat

 Kânun devletinin sahtekâr subayları, devletin kânununu tanımadılar!..

  •  ATATÜRK’ün bizzat türetdiği 

          Ve dahi

  •  Askerî mevzuâtımıza 1935 senesinde 2771 sayılı kânun ile dâhil edilen “ Asubay " tâbirini; 

Kâzım isimli sahtekâr bir zâbit 1938 senesinde kânunsuz olarak “ Assubay ” şeklinde tahrif etdi.

Rifat isimli sahtekâr bir subay da 1951 senesinde kânunsuz olarak “ Astsubay ” şeklinde tahrif etdi.

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 2017, Şeb-i Yeldâ;  

 

 emekliassubaylar.org’daki  Eski Tüfek  isimli köşemizi

  • Hergün ilk kez duyan,
  • İlk kez gören,

      Ve dahi

  • Bu köşemizdeki makâlelerimizi ilk defâ bugün okuyan insanlarımız, meslekdaşlarımız hep olacak.

Makâlelerimizi ilk kez görenler haklı olarak

  •  Assubay ”  veya “ Astsubay ” olması lâzım,
  • Nereden çıkdı bu “ Asubay ” diyecekdir.

Birisine 40 kere deli der iseniz şâyet
O kişi bile bir süre sonra kendisinin deli olduğuna inanabilir.

40 kere demek şöyle dursun, sahtekâr subaylarımız, Türk Milletine;

  • 79 seneden beri “ Assubay ”,
  • 67 seneden beridir de “ Astsubay ” diyor, dedirtiyor.

ATATÜRK’ün bize vediâsı “ Asubay ” tâbirini kabul ettirebilmemiz için

 

 Asubay ” kelimesini bizim en az 160 sene söylememiz, anlatmamız gerekecek.

 

 

*  *  *  *  *

 

 

  SENE: 2017, Şeb-i Yeldâ;  


   Canlar, dostlar! 

 Gözlerinden öpdüğüm kıymetli küçüklerim 

 Ve dahi 

 Ellerinden öpdüğüm muhterem büyüklerim; 

 ATATÜRK’ün zâbiti olduğunu söyleyen iki şerefsizin 

 ATATÜRK’ün vediâsı olan  Asubay   unvânına tecâvüz edişinin 

 14 kareye sığdırdığımız 80 senelik hikâyesi 

 İşde, beyle iken beyle!.. 

Sahtekâr iki zâbitin 1938 ve 1951 senesinde yere düşürdüğü ATATÜRK’ün bu çok kıymetli vediâsına

Eski Tüfek mahlaslı Şükrü IRBIK

2015 senesinde bir hayat öpücüğü verdi.

Türkiye Cümhuriyeti Ordusu

Ve dahi

 Asubay ” dedikleri “ ortada sandık ” bu asker sınıfı var oldukca da

 Asubay  unvânı,  Asubaylar  ile birlikde var olacak, evvel Allah!

 Niçin Asubay? ” diye bugün soranlara imdi söyleyelim;

  Çünkü, hep  Asubay  idi.  

 Asubay  unvânını bugün kullanmak bir tercih meselesi değil

Fakat

ATATÜRK’ün vediâsına sâhip çıkmak ya da inkâr etmek meselesidir.

 Kimileri için ölmek, düşünmekden bile daha kolaydır! 

 Siz, kolaycı olmayın! 

 İnsana, düşünmek yakışır! 

 

     Suyu, pınarın gözesinden içmeli, değil mi?     

 

brove

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

 

Aldatanlar Ülkesinin Aldatılmaya Doymayan Askeri; Asubaylar -6-4-

Kapak-6-4

 

Türkiye’nin en çok aldatılan insanlarının

Asubay” denilen askerler olduğunu anlatmak için yazmaya başladığımız

Asubay Tefrikası isimli makâlemizin altıncı bölüm birinci kısımında;Kapak-6-1

Asubay” dedikleri biz “ortada sandık” askerlerin

Ve dahi

Asubaylık sınıfının özlük hakları” konusunda;

  • İcrâ makâmı” olan Genelkurmay Başkanlığı ve M.S.B,
  • Temsil makâmı” olan TEMAD,

Ve dahi

  • Emekli ve muvazzafı ile asubayların gündemine göre,

Asubayların taleplerinin neler olduğunu gördük!

*  *  *  *  *Kapak-6-2

Asubay Tefrikası isimli makâlemizin altıncı bölüm, ikinci kısımında;

Cârî mevzuâtımıza göre “astsubay” dediğimiz “köle” asker sınıfının

Deniz Kuvvetlerimizde teşkil edilmesinin gizli maksadını fâş eyledik!

Meğerse bahriye zâbitân heyetimizin kendileri “ gemi güvertesinde öte beri göt gezdirsin ” diye

Donanmamızda “gedikli” (asubay) olarak tesmiye etdikleri “ ortada sandık ” asker sınıfını teşkil etmişler!..

 

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası isimli makâlemizin altıncı bölüm, üçüncü kısımında;

kapak-6-3

Astsubay” denilen ve dahi seferdehizmet eri” olan asker sınıfının

Hava Kuvvetlerimizde teşkil edilmesinin kan dondurucu maksadını öğrendik!

  • Daha kısa sürede eğitildiğimiz için
  • Daha ucuza "mâl” olduğumuz için
  • Ve en korkuncu da
  • Beyaz zâbitin yerine ölmemiz için,
  • Biz küçük zâbitânı pilot yapmışlar!

 

  Pilot olduğumuz için;   

  Biz  küçük zâbitân  zannediyor idik kendimizi “ makbûl ”, 

  Meğerse olmuşuz beyaz zâbitânın yerine biz “ maktûl.

  

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası isimli makâlemizin şimdi okuyacağınız altıncı bölüm, dördüncü kısımında ise;

Evvelâ;

Küçük zâbit” dedikleri asker sınıfının Berrî (Kara) Ordumuzda teşkil edilmesinin dehşet verici gizli maksadını fâş eyleceğiz.

 

Akabinde de;

Berrî (Kara) küçük zabitliğin (Asubay) M.Ö bilmem kaç senesinde teşkil edildiğini söyleyen lâhanacı bosdan danası târihcilerin

Bu ısmarlama ezberini külliyen ve ebediyyen bozacağız, inşallah! 

 

*  *  *  *  *

1a

Ey, Çadırcı! İçdiğin şarap, sevdiğin güzel idi.

Gitdin câmiye, niyetin kilim aşırmak idi!

Lâkin, dilinden dökülen hiçbir kelâm yalan,

Sen de yalancı değil idin be!..

Senin garbî komşu memleketdeki her boku bilen kerizci beyaz zâbitân

Ve dahi bu beyaz zâbitânın kuyruğuna takılan küçük beyinli küçük zâbitân

Bak, Allah aşkına! Ne yalanlar üfürmüşler!

*  *  *  *  *

Berrî (Kara) Ordumuzda küçük zâbitliğin (asubaylığın) teşkil edilmesine kalem batırmadan evvel

Bu köle asker sınıfının târihcesi hakkında bir iki kelâm edelim.

Târihcesine bakdığımızda

Bugün Kara Harp Okulu ismi ile bildiğimiz okulun kuruluş senesinin belli olduğunu görüyoruz.

Nasıl olmuş ise olmuş, Kara Harp Okulumuz gökden zembille inmiş de!

Babalarının minderi kendinden yaylı fayton koltuğuna “cup” diye oturur gibi

1834 senesinde “şıp” diye “kurulmuş!

2

 *  *  *  *  *

Amma ve lâkin Kara Asubay Okulunun târihi söz konusu olunca

Kerâmeti kendinden menkul borazancı başılar hoşafın yağına buz tutdurmuşlar!

Kara Kuvvetleri EDOK Komutanlığının 2009 senesinde neşretdiği kitaba, öyle bokdan şeyler yazmışlar ki!

Mesnetsiz, asılsız ve yalan dolan bilgiler ile “târih yazdığını” zanneden

Ve fakat

Târih yapanlara” ihânet etdiğinin farkında bile olmayan bu lâhanacı bosdan danaları

Kara Asubaylığı târihi” konusunda bakınız, güneş görmemiş ne inciler üfürmüş!

3a

 3b

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

   

Tarihi süreç içinde” okuma-yazma bilenlerden oluşturulan “astsubaylık müessesesi

 

Tarihin en eski döneminden itibaren var olan astsubay yetiştirme sistemi

Kara Kuvvetlerinin M.Ö. 209 senesinde teşkil edildiğini “şıp” diye biliveren müneccimbaşı subaylarımız

Astsubay” dedikleri asker sınıfının teşkil edildiği târihi söylemeye gelince dut yemiş garga guşu oluyorlar!

Bu kitabı yazan lâhana beyinli subaylarımız hem gelin hem de güvey olmuşlar!

Bilim adamlarımıza göre insanlığın başladığı târih bile belli.

Fakat ordumuzdaki asubaylığın ne zamân başladığını bilen yok!

Burada gevelediğin “târihî süreç” nedir? Ne zamân başladı? Sen, bu sürecin neresinde idin?

Târihin en eski dönemi” ne demek? M.Ö. mü, M.S. mi?

Böyle muğlak ifâdeler kullanan lâhana beyinli târihcilerimizin bu suâllere verecek cevâbı var mı?

*  *  *  *  *

MSÜ Kara Astsubay Meslek Yüksek Okulunun örütbağda neşretdiği târihceye, bakınız neler yazmışlar.

Ordumuzun “orta” kademe yöneticileri ve teknisyenleri olan “astsubaylar

 

İlk başlarda; sürekli olarak aynı görevi yapan

ve bu nedenle bilgi ve becerisiyle sivrilmiş erbaşlarıngedikli” unvanı ile muvazzaf hizmete alınmalarıyla sağlanıyordu.

 

4

İlk başlarda” tâbiri ile hangi târihi kasdediyorsun? M.Ö. mü? M.S. mi?

İlk başlarda” diye üfürdüğün o zamânda, sen nerede idin?

  • Orduda “astsubay” mı?
  • Kundakda “bebe” mi?,
  • Portakalda “vitamin” mi?
  • Senin baban, babanın babası, babanın babasının babası “nerede” idi?

Sen;

Subay yardımcısı” dediğin askerin târihcesini mi yazıyorsun?

Yoksa

Gözlüklü nene gibi dizinin dibine oturtduğun emzikli bebelere masal mı anlatıyorsun?

Ey bu cümleyi yazan “târihci” kardeşlerim benim!

Sen, târih nedir; ne ile beslenir, ne ile yaşar; nasıl yazılır, biliyor musun?..

*  *  *  *  *

İlim fukarası bu subaylarımızın yazdığı ucuz târihceye bakdıkdan sonra cezbeye tutulup da

Kendini târih yazmaya vakfeden bosdan bülbülü kimi asubay meslekdaşımız ise

Tıpkı lâhana beyinli bu subaylarımız gibi börkenekden öyle bir üfürmüşler ki!

Tarihsel süreçte “gedikli” sınıfının ne zaman ve şekilde kurulduğu tarih olarak net değildir.

  5

Böyle yalanlar üfürmek ile “târih” yazdığını zanneden bosdan bülbülü asubay meslekdaşlarımız

Kendisini köle yapdığı için beyaz efendisinin elini öpen “köle” durumuna düşdüklerini bilmiyorlar mı?

 

Subay okullarına sahte târihce düzmek için “yontulmamış yalanlar” söyleyen bosdan gargalarının

Asubay okullarının târihi konusunda böyle dübürden laflar üfürmesinin sebebini de

Eski Tüfek fâş eylesin sizlere;

Bugüne kadar kasden ve sahtekârlıklar ile tertip etdikleri binbür türlü kânun ile

Asubayları hem madden hem de mânen nefes alamaz duruma getiren beyaz subaylarımız,

Kendi hatâ ve günâhlarını, ne zamân başladığı bilinmeyen bir târihin sırtına yıkmak ve hedef sapdırmak!

*  *  *  *  *

Bin dört yüz sene evvelinden Hz. Ali şöyle nasihât etdi bizlere; “İlim bir nokta idi, Onu câhiller çoğaltdı!

İşde, yukarıdaki sayfalarda kimlerin ne inciler yumurtaladığını gördünüz, okudunuz!

Berrî Küçük Zâbitliği (Kara Asubaylığı) konusunda da hakikât aslında “bir doğru” idi.

Onikinci havârinin İsa (as)’yı 30 gümüş dinara satdığı gibi

Akıl ve ilim fukarası subay ve asubay meslekdaşlarımız da

Kara Asubaylığı konusunda “bir doğruyu birçok yalana satdılar!

Kara Asubaylığı konusunda ağızlarını domaltarak kerâmet buyuran târih câhili subay ve asubay mesledaşlarımız;

Hz. Ali’nin bu sözünün ne kadar isâbetli bir tesbit olduğunu bir kez daha hatırlamamıza vesile oldu!

Asubay dediğimiz “ortada sandık” asker sınıfına târihce düzme yarışında

Kimlerin ne bokdan inciler üfürdüğünü gördükden sonra

İmdi başlayalım Asubay Tefrikası isimli makâlemizin altıncı bölüm, dördüncü kısımının konusuna...

*  *  *  *  *

Küçük Zâbitlik Avrupa Devletlerinde Niçin Teşkil Edildi?

Küçük zâbit isimli “ortada sandık” asker sınıfının Osmanlı Berrî Ordusunda teşkil edilmesinin sebebini anlatmadan evvel

Avrupa devletlerinde “küçük zâbitliğin” teşkil edilmesi hakkında kısa bilgiler verelim.

Zere;

Küçük zâbit asker sınıfının Avrupa Ordularında teşkil edilmesinin sebebini öğrenir isek şâyet

Bizim ordumuzda tezgahlanmasının sebebi de kendiliğinden ortaya çıkacak.

Avusturya, Almanya ve Fransa Orduları;

Zâbit ile er arasında yer almak üzere” kendi ordularında “küçük zâbit” ismini verdikleri yeni bir asker sınıfını

19’uncu asırın başlarında teşkil etdiler.

Çünkü;

Her üç devlet de bütün dünyâyı kendi sömürgesi yapmak isdiyor idi.napolyon

II. Frederick William’ın Prusya Almanya’sı

Ve dahi Napolyon Bonapart Fransa’sının bu asırda yapdıkları harblere bakdığımızda

Bu niyetlerini açıkca görebiliyoruz.

Allah’ın kendisini bütün dünyâyı Fransa’ya köle yapması için yaratdığına inanan

batonVe dahi 

Fransa’yı “topyekûn seferberliğe” hazırlayan Napolyon,

Ordusunun erlerini coşdurmak için şöyle dedi;

İnkilâp târihleri dâima neferlerin çantasında mareşallik batonu taşımışdır!

Bu sözünü unutmayan Napolyon;

Harblerde fedâkârlık gösderen neferlerini hemen mareşalliğe terfi etdirdi.

*  *  *  *  *

Asker kıral” olarak bilinen Prusya Almanya’sının kıralı II. Frederick William dafred

Ordusu için kânunlar yapdırdı. Askerine çok iyi maaşlar verdi, iâşenin en iyisini yedirdi, kıyâfetlerin en iyisini giydirdi. Askerini çok seven bu kıral, boylu-poslu ve kuvvetli gençleri ailelerinden para ile satın aldı. Vermeyi kabul etmeyen ailelerin çocuklarını da zorla kaçırıp asker yapdı. Kendi yapdırdığı kânuna göre mahkemeye kadar giden ve aleyhine karâr vermesine rağmen mahkemeye saygı gösderen kıral, II. Frederick William’dır. “Berlin’de hâkimler var!” dedirten, bu kıraldır. Bilime, akıla ve kânuna her zamân saygı gösderen II. Frederick William, girişdiği bütün harbleri kazandı ve “hiç mağlup edilmeyen kıral” olarak târihe geçdi.

*  *  *  *  *

Aynı dönemde bizim padişahımız III. Mustafa ise

Sarayındaki dalkavuk müneccimlerin üfürüklerine göre devleti idâre ediyor idi.ııı-mustafa

Kıral II. Frederick William’ın harblerdeki başarıları karşısında şaşkına dönen bizim padişahımız III. Mustafa;

En güvendiği veziri olan Ahmet Resmî Efendiyi elçi olarak Prusya’ya gönderdi

Ve dahi

Kıral II. Frederick William’dan üç müneccim isdedi.

III. Mustafa’nın maksadı;

  • Harpde muzaffer olmak için uğurlu günler tesbit etmek

Ve dahi

  • Ordusuna, muzaffer olacak iyi kumandan seçmek idi.

 

II. Frederick William, bizim padişahın bu gülünç isdeği karşısında çok şaşırdı fakat alay etmedi.

Harbde muzaffer olması için III. Mustafa’ya şu üç nasihâtı verdi;

 1. Târihi iyi bilmek ve târihde yaşanmış harblerden ders çıkartmak.

 2. İyi bir orduya mâlik olmak ve sulh vakdinde dahi muharebe zamânında imiş gibi tâlim etdirmek.

 3. Her dâim dolu bir hâzineye mâlik olmak.

 

Ve Kıral II. Frederick William, elçimiz Ahmet Resmî Efendiye şöyle dedi;

Git, III. Mustafa’ya evvelâ selâmımı söyle! Sonra da şöyle de; “İşde, benim üç müneccimim bunlardır.” 

*  *  *  *  *

Makâlemizin bu bölümünün konusu olmadığından ötürü 18’inci asır askerliğinden bahsetmeye gerek yok!

Çünkü bu asırda dünyâda “düzenli ordu” yok idi!

Olduğunu iddia eden ve “dünyânın ilk düzenli ordusunu M.Ö 209 senesinde kurduk” diyen de “dünyâda” sâdece bizim Genelkurmay Başkanlığımızdır.

  • Dünyânın ilk buhar makinesini, ilk motorunu sen mi icâd etdin? Hayır!
  • Dünyânın ilk barutunu, topunu, tüfeğini, atom bombasını sen mi icâd etdin? Hayır!
  • Dünyânın ilk uçağını, ilk füzesini sen mi icâd etdin? Hayır!
  • Dünyâ askerlik târihe geçecek bir tek icâdın var mı? Hayır!

 

O zaman kusura bakma sen, Genelkurmay Başkanı! "Aklın yok ise hakkın da yokdur!"

Bunları icâd edecek kadar aklı olmayan ordunun, “dünyânın düzenli ilk ordusunu kurma” hakkı da yokdur.

Kibir; kibirden daha çok cehâlet; cehâletden daha çok hamâset; hamâsetden daha çok hamakât!

Her boku kendilerinin bildiğini zanneden târihci zübük subaylarımıza sesleniyorum;

Eyi, gözel!

Asker, gitdiği yere kânunu da götürür! Kânun yok ise asker de yokdur!

Mâdem "dünyânın ilk düzenli ordusunu" sen kurdun!

  • "Düzen" demek, "kânun" demekdir!

Maçan yiyor ise şâyet;

  • Kurduğun şu “düzenli ordunun kânununu” bana bir gösder hele!..

 

Mâdem “dünyânın ilk düzenli ordusunu" kuracak kadar aklın var idi!

Öyle ise Avrupa’lının, Amerika’lının ayağına gadar gidip de;

  • İç Hizmet Kânununu, niye Prusya’dan aldın?
  • Askerî Cezâ Kânununu, niye Fransa’dan devşirdin?
  • Askerî Harcırâh Kânununu, niye Almanya'dan ithâl etdin?
  • Deniz Harp Okulunu, niye çaşıt Fransız karacı subay Baron de TOTT kurdu diye zil takıp oynuyorsun?
  • Deniz Asubaylığını, niye İngiltere’den aşırdın?
  • Kara Harb Okulunu, niye Fransa’dan örnek aldın?
  • Hava Harp Okulunu, niye gitdin Amerika’dan getirdin?
  • Kara Asubaylığını; kimlerden, nasıl aşırdığını da ilk kez bu mâkelemizde fâş eyledik!


Bütün bu acı hakikâtler karşımızda sırıtırken sen hiç utanmadan, sıkılmadan diyorsun ki;

Dünyânın ilk düzenli ordusunu ben kurdum!” Yuf olsun, sizin ervâhınıza be!..

Kuduruk âşık âlemi kör, etrafındakileri de dört duvar zanneder imiş!

Dünyânın ilk düzenli ordusunu biz Türkler kurduk” diyecek kadar azgınlaşan zübük subaylarımızın da

Kuduruk âşıklar gibi o “incir çekirdeği” kadar akılları da başından uğramış zâhir!..

*  *  *  *  *

19’uncu asırın büyük bir bölümü, birbirinin topraklarını ele geçirmek isdeyen Avrupa devletlerinin kendi ordularını ve vatandaşlarını sürekli olarak “topyekûn seferberlik” hâlinde tutmalarına sebep oldu.

Avusturya, Almanya ve Fransa gibi Avrupa devletleri, dünyâyı sömürmek siyâsetinden 20’inci asırda da vazgeçmedi. İkincisinin çıkacağını bilemediğimiz için “Birinci Dünyâ Harbi”’ne “Harb-i Umumî ya da Büyük Hârp” dedik. Birincisi biteli daha 20 sene bile geçmemiş idi ki bu kez de aynı sömürgen devletler İkinci Dünyâ Harbinin müsebbibi ya da muhatabı oldular. Avrupa devletlerinin bu bitmek tükenmek bilmeyen “sömürgenlik” hırsı yüzünden 20’nci asırın ilk 50 senesi de tam anlamı ile gene “topyekûn seferberlik” hâlinde geçdi.

Bizim devletimiz İkinci Dünyâ Harbine girmedi. Fakat neticesi itibâri ile mağlub devletlerden bile daha ağır bedeller ödedik. BM ve NATO gibi milletlerarası sömürgen teşkilât, mağlub devletlerde bile yapamadığı sömürüyü ve hovardalığı bizim hâin subaylarımız ve hâin siyâsetcilerimiz vasıtası ile bizim memleketimizde yapdılar. 2016, 15 Temmuz subay darbesinden sonra Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının açıkdan konuşulması, işde bu sömürünün ve hovardalığın açık bir emâresidir. Üsdelik de kendilerini iktidâra getiren Coniperestiş siyâsetciler söylüyor bu hakikâti...

Bu Avrupa devletlerinin “küçük zâbitliği” teşkil etmesinin esâs gâyesi de

Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa’nın 1910 senesinde Meclis-i Ȃyan’da itirâf etdiği gibi;

Yaklaşan “topyekûn seferberlikde” ölecek zâbitin yerini hemen alacak yeni bir asker sınıfı teşkil etmek idi!

  • O dönemin ordularında erâtın tamâmı okuma-yazma bilmiyor idi.
  • Okuma-yazma bilen vatandaşlar ise her orduda zâbit oluyor idi.

Bu sömürgeci devletler işde bu maksatla ve sâdece “seferde” (harbde) görev yapmak üzere “küçük zâbitliği” teşkil etdiler.

Fakat bu devletlerin aristokrat ailelerine mensup beyaz zâbitânı da

Cephenin en önüne sürdükleri fakir ve köylü ailelerin çocukları olan “küçük zâbitânın” kendileri yerine kolayca öldüğünü fark etdi.

Bu fırsatı kendi lehine ganimete çeviren zengin ve aristokrat aile çocukları olan Avrupa’lı beyaz zâbitân da;

  • Sefere(harbe) mahsus olarak teşkil etdikleri

Ve dahi

  • Küçük zâbit” dedikleri bu asker sınıfından harbden sonra da vazgeçemediler.

 

Bu sebepden dolayı Avusturya, Almanya ve Fransa Ordularındaküçük zâbitlik” bugün de hâlen mevcutdur.

*  *  *  *  *

C. Berrî (Kara) Ordumuzda Küçük Zâbit (Asubay) Sınıfının Teşkil Edilmesinin Sebebi;

Şimdi gelelim “küçük zâbitliğin” bizim kara ordumuzda peydahlanmasına...

Ağacın kurdu, gövdesindedir!

Küçük zâbit ismini verdikleri askerleri aldatanlar da gene

Ağacın gövesindeki kurt misâli kendi ordumuzun zâbitânı oldu!

Çok örnek var. Fakat biz şimdilik sâdece üç zâbitin söylediklerini burada fâş eyleyeceğiz.

Târih sırasına göre bu zât-ı şahâneler şunlar; 

  • Kara Piyâde Binbaşı Ali Vasfi Bey; Taşlıca/Üsküp Mebusu.
  • Harbiye Nâzırı Müşir Mahmut Şevket Paşa; küçük zâbitliğin mucidi.
  • Harbiye Nâzırı Müşir Enver Paşa; küçük zâbitlik hakkında laf geveleyen er kişi...
 

 *  *  *  *  *

Târih; 1909, 22 Kasım

Berrî (Kara) Ordumuzda Piyâde Binbaşı rütbesi ile görev yapıyor idi. O vakitlerde zâbitân heyetimiz, askerlik görevlerine ilâve olarak aynı zamânda mebus da seçilebiyor idi. Binbaşı Ali Vasfi Bey de bu hakkını kullandı. 1908 senesinde memleketi Taşlıca/Üsküp’den seçime girdi. Ve sâdece 21 rey alarak mebus seçildi. Sonra, Millî Müdafaa Encümeni Mazbata Muharriri olarak Meclisde göreve başladı.

Meclis-i Mebusân 22 Kasım 1909 Pazartesi günü içtimâ eyledi.

 6

Gündem;

Osmanlı askerî târihinde ilk kez teşkil edilmesi tasarlanan İhtiyât Zâbitânlığı idi.

Aslında gündemde yok idi.

Fakat “Ömer diyecekmiş gibi” ağzını domaltan Ali Vasfi Bey,

Henüz üç ay evvel teşkil etdikleri Berrî (Kara)Küçük Zâbitliği” hakkında şu incileri dökdü;

Söylendiği, yazıldığı ve meclis kayıtlarına girdiği günden bu buyana bu kayıtları hiç kimse görmedi.

Bugüne kadar geçen 108 seneden sonra bu belgeyi,

İlk olarak sizler görüyorsunuz.

  Sayfa: 62

  ALİ VASFİ BEY (Taşlıca (Üsküp) Mebûsu (Devamla);

Şimdiye kadar bizde “küçük zabitlik” yoktu.

Vakıa Dahiliye Kanunnamemiz kırküç senesinde tercüme edilmiş kırkbeşte tadil edilmiş, yani Sultan Mahmut zamanında kabul edilmiş.

Bu nizamnamenin bazı yerlerinde “küçük zabit” tabiri vardır. Bunun aslı Fransızcadan tercüme edildiği için (sou-officier)’den aynen alınmıştır. Fakat orası bizde unutulmuş. Belki “onbaşı, çavuş, bölük emini” yerinde kullanılmıştır. Bundan dolayı şimdi “küçük zabit” tabirini kabul etmeli ve Ordu kabul etti.

Bugün her orduda hemen hemen Almanya tensikatının aynı caridir. Avusturya keza. Hep “küçük zabit” kadrosu vardır.

O orduların vakti hazarda en büyük ve mühim uzvu, cüz'ütâmı bölüktür. Bölükteki heyeti muallime, “küçük zabitan” heyetidir.

Küçük zabitan” efratla beraber yatarlar, onlarla beraber hem haldirler. Seviyei irfanları yekdiğerine daha karib (yakınolduğundan, onun için kuvvei muavine ile talebe arasında bulunurlar.

Binaenaleyh bugün Ordu, hakikî bir terakki etmek için o mühim tensiki yapmak şartıyla “küçük zabitan” kadrosunu kabul etti.

Küçük zabitan” yetiştirmek için şurada bir mektep küşad edildi. “Küçük zabitan” kabul ediliyor, yetiştirilecektir. Şimdi Avrupa devletleri ne yapıyor? Bir defa hizmeti muvazzafai askeriye üç senedir, sonra bir de ihtiyat vardır. Beş sene bir “küçük zabit” manen, fıtraten, ahlaken tabiatı saniye hükmüne gelmiş silâh endazlıktan şöyle yıkanıp çıktıktan sonra talebeyi teşkil eden efrada karşı zabitlik haysiyetini, etvârını, evsafını takınabilir. Zabitin bulunmadığı bir zamanda gaybubetini (yokluğunu) hissettirmeyecek; efrad üzerine maddî tesir icra edilmek için bir defa sinnen (yaş olarak) azıcık ziyade olması lâzım gelir. “Küçük zabit” 28 yaşında olmalı. Hiç olmazsa celî (bilenen) bir tabirimizle «Ağabey» dedirtecek kadar olmalı. Bunların zaten tahsilleri; terbiyeleri iptidai olduğu haldekendileri müddeti medîde (uzun süreameliyat ve tecrübe görerek zabitleşmeli. Zabitlik, kendilerine kumandan vazifesi, tabiatı saniye hükmüne gelmeli. Fakat yirmisinden otuzuna kadar temini maişet edemeyeceğinden ondan sonra hiçbir iş tutamaz.

Fakat Şarkî Avrupa devletleri ne yapıyorlar? Bilfarz Almanya'da oniki senedir istikamet ve iffet dairesinde iktidar ve maharet göstererek, iyi muallim ve mürebbi olduğunu ispat ederek, bir çok efrad yetiştirerek bir gün şahadetname alacak olursa, ki biz bunu daha teklif etmiyoruz, çünkü bütçemiz fakirdir - kendisine senede bir defa zengin bir ordu, bin mark yani elli tane İngiliz lirası veriyor. Bu şahadetname ile polis memuriyeti, telgraf memurluğu ve posta memurluğu gibi hizmetlerde istihdam olunur. Bu hizmetinden istifade edilmek için kendisine her gün öğleden sonra ikişer saat müsaade olunur. Ait olduğu mevakii askeriyede isbatı vücut eder. Meselâ hukuk müntesibininden birisi her gün öğleden sonra iki saat ders alır, sonra dört senede bir şahadetname alıp devairi adliyede (adliye dâirelerinde) kâtiplikle vesair hizmetlerde istihdam edilir. Veyahut Polis Dairesine devam eder. Cezaya, kavanini adliyeye ait icabeden malumatı tederrüs eder. İşte Avrupa hükümetleri “küçük zabitana” böyle muaveneti nakdiye vesairede bulunur. Şimdi biz muaveneti nakdiyede bulunamayız. Komisyon burayı düşünmüş, teemmül etmiş (düşünmüş). Buraya konmamış, sonra bu kanunda böyle bir madde yoktur. Fakat Ciheti Askeriye, tabiî diğer bir kanun ile sureti saniyede bunu teklif eder, talep eder. Şimdi “küçük zabit” iyi bir muallim, mürebbi olabilmek için sekiz on sene işlemeli, yoksa yetiştiririz, terhis ederiz, vücudundan istifade edemeyiz. O noktai nazardan sair devletlerin oniki sene olduğu halde bizde on sene kabul edilmiş. O halde bu haddi asgarî diye telâkki edilmelidir.


Kara Piyâde Binbaşı Ali Vasfi Beyin yukarıda okuduğunuz itirâfından,

İşde, şimdi en az iki yeni şey daha öğrendiniz;

  1. Küçük zâbit denilen bu melâneti biz Türklerin, kimlerden ve ne zamân aşırdığımızı,

  2. Avrupada küçük zâbitlik ne imiş! Fakat bizim vatan hâinleri küçük zâbitliği ne yapmışlar!..

  

  • Sen git, küçük zâbit ismini verdiğin yeni bir asker sınıfı tertip et!
  • Sonra tut, bunu da Fransa’dan, Almanya’dan, Avusturya’dan devşir!
  • Sen kendi küçük zâbitine; Almanya’nın kendi küçük zâbitine yapdırdığı bütün işleri fazlası ile yapdır.
  • Fakat Almanya’nın kendi küçük zâbitine verdiği hakların hiçbirisini sen, kendi küçük zâbitine verme!

Ben, Eski Tüfek Şükrü IRBIK buna; âdi, alçak ve hâince yapılmış bir şark kurnazlığı diyorum!..

İşde,

Küçük zâbitlik konusunda ordumuzun Diyârıbekir garpuzu gibi ikiye yarıldığı yer, tam da burasıdır.

Bu sakat, sapkın ve sürgün zâbit zihniyeti, bugün bile hâlâ aynen devâm ediyor.

Bu konuda söz değil fakat, bunu yapan şerefsiz zabitân heyetimize sülâle boyu öyle küfürler etmek isdiyorum ki!..

*  *  *  *  *

Kara Piyâde Binbaşı Ali Vasfi Bey’in bu konuşmasında bir kitabı dolduracak kadar ibret verici gerçek var.

Fakat makâlemizin dördüncü kısımını fazla uzatmamak için bu konuyu şimdilik kızağa çekiyorum.

7

Bu esrârengiz sakâmeti suâl eden bir dilekce yolladım meclise. Bakalım ne cevâp verecekler.

 8

*  *  *  *  *

İşde,

Küçük zâbitlik konusunda yukarıda gördüğünüz incileri yumurtalayan mebus Ali Vasfi Beyin künyesi.

 9

Bir “zâbitden”, “zâbit olmayan askerler” hakkında başka ne bekliyor idi ki?

Ve dahi

Avrupa Ordularındaki küçük zâbitliği anlatırken Ali Vasfi Beyin konuşmasına dikkat etdiniz mi?

Kara Öğ. Albay Tahsin ÜNAL’ın asubaylığı târif ederken kullandığı kelimeleri hatırladınız mı?

*  *  *  *  *

Târih; 1910, Yaz aylarında bir gün.

Berrî (Kara) Ordumuzun küçük zâbitânını aldatanların en başında,

Harbiye Nâzırı Müşir Mahmut Şevket Paşa var.

Çünkü, padişahın karşı koymasına rağmen,

Osmanlı Devletini yıkıp padişahı tahtından indiren ve küçük zâbitliği teşkil eden kişi, O!

  • Evvelâ, bu çok önemli hakikâti tesbit edelim.
  • Sâniyen, küçük zâbitliğin teşkili hakkında kısa ve fakat doğru bilgiler arz edelim,
  • Sâlisen de küçük zâbitânı aldatmak için bu zâbitin üfürdüğü yalanları ilk kez fâş eyleyelim...

 

Berrî (Kara) Ordumuzda bugün “asubay” dediğimiz “ortada sandık” asker sınıfı,

Aşağıdaki nizâmnâmesinde de görüldüğü üzere

Küçük zâbit” ismi ile 06 Ekim 1909 Çarşamba günü teşkil edildi.

Bu târihden evvel Osmanlı Kara ordusunda “Küçük zâbitlik” var idi diyen bosdan gargalarının gulağı çınlasın!

Bu asker sınıfının isminin önüne kendi akıllarınca “gedik” sıfatını ekleyen

Ve dahi

Mekteb isminin “gedikli” küçük zâbit mektebi olduğunu söyleyen karacı ve târihci(!) asubay meslekdaşlarımın da yüzleri kızarsın!

Resmî ve fakat sahte târihci subay tayfamızın gönüllü piyâdesi olan bosdan bülbülü bu meslekdaşlarımız,

Demek ki daha nizâmnâmesini bile görmeden, mezûnu oldukları mekteb hakkında târih(!) üfürmüşler!

 

Bizim zottirik subaylarımız daha gıdaklamadan “ortada sandık” bir asker sınıfı yumurtalıyor!

 

Bizim saftirik asubaylarımız da hidâyete erip “biz, ortada sandık yöneticiyiz!” diye piyasa yapıyor!

 

Ayıpdır! İnsanda biraz edep olur, hayâ olur!

Askerim diyor iseniz şâyet bu hasletlerden sizde kat kat fazlası olur, olmalıdır!

Akılları yetdiği kadarı ile hakikâti araştırıp doğru târih yazmak yerine

Bosdan danası târihci subaylarımızın dübürlerinden üfürdüğü yalana inanıyorlar.

Ve böyle davranmak ile de kendilerini köle yapan beyaz subaylarımızın elini, eteğini öpüyorlar!

Laklâkiyât yapan bu meslekdaşlarımızın bir hatâsı daha var.

Bu zevât diyor ki; ordumuzun sözüm ona “orta kademe” yöneticiye ihtiyâcı var imiş!

  • Osmanlı Ordusunda yok idi,
  • Bugün de Amerikalı Coni’de yok!
  • İngiliz Tomi’de yok!

Senin ordunda niye olsun? Bunu akıl eden birisi de hiç yok!..

Amerikalı Coni’ye ve İngiliz Tomi’ye kendi devletinin, kendi ordusunun verdiği kıymeti, hakkı hukûku

Sen, kendinden niye esirgiyorsun be adam? Yoksa sen de mi bir bozukluk var?

Biraz aklı olan bir insan;

Kendi kendine “ortada sandık” bir asker sınıfının kuluyum, kölesiyim der mi, Allah aşkına?

“Ortada sandık” bu asker sınıfının mensubu olmakdan memnun isen şâyet

Meydânlara doluşup salya sümük niye ağlaşıyorsun, be adam?

*  *  *  *  *

Gedikli erbaş” tâbiri hakkında üfürdüğü yalandan dolayı Asubay Tefrikası 6-3’de

Asubay neşetli Yrd.Doç.Dr.Hv.Öğ.Yarbay Osman YALÇIN’a kısa ve fakat unutamayacağı bir ders vermiş idik!

Bu kez de bu dördüncü kısımda “gedikli” tâbiri konusunda kendi meslekdaşımıza bir ders verelim.

Aşağıda görülen makâlesinde kıymetli bir meslekdaşımız;

Laf kıtlığında asma budamış!

Ve dahi

1909 senesinde açılan mekteb isminin “Gedikli Küçük Zâbitân İptidâî Mektebi” olduğunu yazmış!

 10

Târih yazıyorum diyerek alıp da kalemi eline yukarıdaki yazıda sözünü etdiğin;

  • Erbaş

Ve dahi

  • Gedikli Erbaş” tâbirinin

Türk askerî ıstılâhına ne zamân duhûl eylediğini biliyor musun sen?

Gedikli erbaş” tâbiri,

Askerî mevzuâtımıza ilk kez 2717 sayılı şu kânun ile 25 Mayıs 1935 Cumartesi günü hulûl eyledi.

Bu târihden evvel ordumuzda “erbaş” ve “gedikli erbaş” olarak tesmiye edilmiş bir asker sınıfı yok idi.

 11

Astsubay” dedikleri uyduruk asker sınıfı hakkında bu yalanı söyleyen meslekdaşlarımız, subaylarımızın kucağından insinler artık!

Bunu götlerinden uyduran hileci subaylarımızın ilimleri yetiyor ise şâyet, buyursunlar!

Eski Tüfek’in karşısına gelsinler hele!..

Ordumuzun “orta kademe” yöneticiye ihtiyâcı olduğu yalanını üfüren bu zübükler,

Kendi işlerini “asubay” dedikleri köle askerlerin sırtına yüklemeye çalışan kurnaz zâbitânın ta kendisidir.

Bu konuda da subaylarımızın papağanı olan meslekdaşlarımız,

Subaylarımızın bu yalanına çanak tutmak ile üç halt ediyorlar;

1.  Subaylarımızın uydurduğu ordumuzun “orta kademe” yöneticiye ihtiyâcı var yalanına ortak oluyorlar,

2. Gayri meşrû ve “ortada sandık” bir asker sınıfı olan “asubaylığı” meşrûlaşdırmaya yeltenen subaylarımızın fesat değirmenine su taşıyorlar.

3.  Ȃdî bir yalan söylüyorlar; Biraz araşdırmasını bilseler! Hele bir de okuduğunu anlayabilseler idi şâyet! Bu zevât; o vakitlerde donanma gemilerimizde en düşük rütbe ile göreve başlayan bir tayfanın, kâbiliyetine ve celâdetine koşut olarak o gemiye “reis” (komutan) olabildiğini görebilecekler idi.

 

Yeri gelmiş iken şu şerhi de buraya hakkedelim;

Subaylarımızın üfürdüğü gibi ordumuzun “orta kademe” yöneticiye ihtiyâcı yokdur. “Yönetici” dediğiniz o zikzikli şey, mahalle derneklerinde filan olur!

Kendilerini “orta düzey yöneticiliğe” lâyık gören “kes-yapışdırcı” meslekdâşlarıma buradan söylüyorum;

Ordumuzun bir tek şeye ihtiyâcı vardır; ölmeye ve öldürmeye her an hazır “subay ve erâta.”

Kendilerini ATATÜRK’den akıllı zanneden kurnaz ve fakat hâin ve fitneci subaylarımız ile

Bu kurnaz, hâin ve fitneci subaylarımızın eteğinde dolaşan “köle rûhlu meslekdaşlarım” biraz daha laklâkiyât yapsınlar bakalım. Bu konuda bugüne kadar söylediklerini de yalayıp yutmaya şimdiden hazır olsunlar!

*  *  *  *  *

İmdi teveccüh eyleyelim, küçük zâbitliğin Osmanlı Berrî (Kara) Ordusunda duhûl eylemesine...

Küçük zâbitân ismi verilen köle asker sınıfının tâlihsizliği 1909 senesinde kânunun kabul edildiği gün başladı.

Nizâmnâmesinin daha birinci maddesine “dâimî” kaydı düşülen “küçük zâbitân

Berrî (Kara) Ordumuzamenzil eşşeği” gibi rapdedildi.

Küçük zâbitânı” niçin “menzil eşşeği”ne benzetdiğimi de aşağıdaki sayfalarda belgeleri ile göreceksiniz.

 12

Bilirsiniz, harbde firâr eden asker, kurşuna dizilerek infâz edilir.

Firâr etse bedeli, Divân-ı Harp Mahkemesinde kurşuna dizilerek ölecek!

Hamiyyet gösderip yiğitce atılarak düşmân üsdüne! Bu kez de zâbitin yerine ölecek!..

Öyle bir asker sınıfı düşünün ki! Yürümeye mecbur edildiği her iki yolun sonunda da ölüme varsın!

İşde, ordumuzdaki "asubaylık" tam da bu demek oluyor...

*  *  *  *  *

Küçük Zâbit Mektebi ismi ile açılan mekteplerin kaderi de

Tıpkı Donanmagedikli” sınıfının kaderi gibi oldu.

Bu mekteplerden birisi olan Kasımpaşa’daki Dersaâdet küçük zâbit mektebi tâlime başlayalı daha bir sene bile olmamış idi.

Fakat mektebde er muamelesi gören cingöz talebeler, zâbit olmayacaklarını çokdan anlamışlar idi  bile...

Bu sebepden dolayı da küçük zâbit mekteplerine talep birden bire dibe vurdu... 

  • Parası olan talebeler mektebde geçirdiği her ay için 2 lira tazminât ödeyip mektebi terk etdi. 

    (1911 senesinde; 

    mülâzım 

    (teğmen) maaşı 2,5 lira, kıdemli çavuş 

    rütbesindeki küçük zâbitin aylık maaşı ise 2 lira idi.)

  • Ekserisi firâr etdi,
  • Kimisi de intihâr...

Azrâil (as)’in intihâr kisvesi ile can almak için buralarda kol gezmeye başladığı günlerden bir gün

Küçük zâbitliğin mucidi ve dönemin Harbiye Nâzırı Müşir Mahmut Şevket Paşa, bu mektebe gitdi.

Mekteb bahcesinde içtimâ eylediği talebelere şunları vaad etdi;

 13

Merdi kıptî gibi şecaat arz eyler iken sirkatin fâş eyleyen Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa’nın

1910 senesi bütçe müzâkeresi esnâsında Meclis-i Ȃyan’da söylediği bu sözlerini

Aradan geçen 107 sene sonra

İlk gören ve ilk okuyan da gene sizler oluyorsunuz!

 14a

Zâbitânın tertip etdiği Birinci Dünyâ Harbinde ölmesi istenen askerler kim?

  • Küçük Zâbitân!

Gene zâbitânın tertip etdiği 2016, 15 Temmuz darbesinde ölmesi isdenen askerler kim?

  • Küçük Zâbitân!

Birisi zâbit, diğeri siyâsetci olan bu iki zevâtın

107 sene sonra söyledikleri arasında bir fark var mı, Allah aşkına?

 

Meclise peşpeşe kabul etdirdiği kânunlar ile

Alaylı zâbitânı” ordudan ihrâc eden 31 Mart zâbit darbesinin sahte kahramânı Mahmut Şevket Paşa’nın maçası tutuşdu!

Hudutlarımıza dayanan düşmânların sayısı karşısında dudağı uçuklayan Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa,

Hiçbir suçu olmadığı hâlde ordudan tard etdiği “alaylı zâbitânı” mum ile arar oldu!

Mektebli zâbitânı” ölümüne cephenin önüne sürmek isdemeyen paşamız; vatandaşın harp korkusunu ganimete çevirmesini bildi.

Ve dahi

Mektebli zâbitânın” yerine ölmesi için “mektebli küçük zâbitân” ismini verdiği yeni bir asker sınıfı teşkil etdi.

*  *  *  *  *

Der Saâdet Küçük Zâbit Mektebi;

  • 1901 senesinden beri İstanbul’da yaşayan

Ve dahi

  • Osmanlı Ordusunda Mekâtib-i Askeriye Umum Müfettişi (Askerî Mektebler Umum Müfettişi) olarak görev yapan Alman zâbit Bodo Friedrich Borries Von DİTFURTH Paşa’nın nezâretinde teşkil edildi.

Sanki mârifet imiş gibi Berrî (Kara) Küçük Zâbitliğin bizim ordumuzda teşkil edilişinin bokdan şerefini Mahmut Şevket Paşa’mıza yamamak isdeyen târih câhili zübük subaylarımız, bu hakikâtden niyeyse pek bahsetmezler. 

Der Saâdet Küçük Zâbit Mektebi isimli bu mekteb;

173kıdemli küçük zâbiti” kıdemli çavuş rütbesi ile 10 Temmuz 1911 Pazartesi günü ilk dönem olarak mezûn etdi.

Aşağıda;

Kağıthâne çayırında icrâ edilen ve Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa’nın da iştirâk etdiği bu törene ait bir resim görüyorsunuz.

15a

 *  *  *  *  *

Son padişahımız Sultan Vahdettin’in Başimamı Sadık Efendi’nin oğlu idi. Padişahın ikâmet etdiği Dolmabahce sarayının karşı sokağındaki konakda yaşıyorlar idi. Babasının namaz kıldırdığı camiye ve saraya gider ve Padişah Sultan Vahdetdin’i hemen hergün görür idi. Saray bahcelerinde padişah çocukları veliaht ve sultanlar ile oyunlar oynadı. 1909 senesinde 16 yaşında bir delikanlı iken Taksim Topcular Kışlası, Nişantaşı, Yıldız Sarayı ve Dolmabahce civârında cereyân eden 31 Mart Vak’asının sokak boğuşmalarına bizzat şâhidlik etdi.

  • Balkan Harbi,
  • Birinci Cihân Harbi,
  • Çanakkale Harbi,
  • Irak Cephelerindeki harblerde

Ve dahi

  • Sakarya Meydân Muharebelerinde harb etdi.

Bu harplerin hemen hepsinde yaralandı. Irak cephesinde harb ederken İngilizlere eşir düşdü. Hindistan’daki İngiliz esir kampına sürgün edildi.

Bu kampda tanışdığı Muhammed Ali isimli bir müslüman ile çalışarak Hintli müslümanları tek başına örgütledi. Pakistan devletinin kurulması ile neticelenen halk hareketine önderlik etdi.

Muhamed Ali isimli bu müslüman; 1947 senesinde Pakistan Devletini kuran ve ilk Cumhurbaşkanı seçilen Muhammed Ali CİNNAH idi. Küçük zâbit Nurettin Efendinin esir kampında müslümanlara yapdığı yardımları asla unutmadı. Pakistan’ın kurucu Cumhurbaşkanı Muhammed Ali CİNNAH Türkiye’ye ilk gelişinde, İstanbul’da konakladığı otele merhum Nurettin PEKER’i dâvet etdi. Pakistan’ın kurulmasındaki emeklerinden dolayı kendisine hediyeler verdi ve yardımları için bir kez daha teşekkür etdi.Peker-2

Der Saadet Küçük Zâbit Mektebinden kıdemli çavuş rütbesi ile 1912 senesinde mezun olan Nişantaşı’lı Küçük Zâbit Nurettin (PEKER) Efendinin başçavuş rütbesi ile 1914 senesinde çekdirdiği bir resimi.

Peker-1

 

 

  

  

 

 

 

 

Yukarıda gördüğünüz resimleri ve bu bölümdeki bilgilerin bir kısmını;

Piyâde Küçük Zâbit merhum Nurettin (PEKER) Efendi'nin oğlu olan

Ve dahi

16 Aralık 2016 Cuma günü kendisini evinde ziyâret etdiğim Sayın Orhan PEKER’den aldım.

Bu vesile ile kendisinin ellerinden hörmetle öpüyor, sağlık ve esenlikler temenni ediyorum.

*  *  *  *  *

Dönemin Harbiye Nezâreti;

  • 3 sene eğitim veren Küçük Zâbit İptidâî (İlkokul) Mektebinden neşet eden küçük zâbitânı 8 sene,
  • 2 sene eğitim veren Küçük Zâbit (Orta) Mektebinden neşet eden küçük zâbitânı da 6 sene mecburî hizmet ile cepheye sürdü.

Harbiye Nâzırı (Genelkurmay Başkanı) Müşir Mahmut Şevket Paşa’nın

Berrî Ordumuzda “küçük zâbit” sınıfını teşkil etmekdeki “gizli maksadı”,

Meğerse “mektepli zâbitân” yerine cephede ölecek “ucuz” ve “küçük rütbeli” askerler tertip etmek imiş!

Cephenin en önünde, zâbit yerine ölüme sürüldüğünü gören küçük zâbitân, aldatıldığını anladı!

Ayrıca;

Küçük zâbit mektebi;

31 Martcı zâbitân heyetimizin bu sinsi maksadını bilen padişahın irâdesine rağmen teşkil edildi.

İşde belgesi; 

16

 17

Yukarıdaki bu belgeyi de

Söylendiği günden 107 sene sonra ilk gören gene sizler oldunuz!

Târihin başlangıcından beri küçük zâbitlik vardiyen bosdan danaları bunları iyi öğrensinler!

 

*  *  *  *  *

Târih; 1914, 07 Mayıs  

Dönemin Harbiye Nâzırı (Genelkurmay Başkanı) Müşir Enver Paşa,

İçtihâd dergisinden Doktor Abdullah CEVDET’e 07 Mayıs 1914 Perşembe günü bir mülâkat verdi.

18

 Mülâkat esnâsında muhabir Doktor Abdullah CEVDET, şöyle bir suâl tevcih etdi, Enver Paşa’ya;

Küçük zâbit mektebi açılmışdı;

 

 

  • Bu mekteblerden ordu merkezlerinde de açmak fikriniz yok mu?
  • Bundan ne derece istifâde idildi?
  • Orduda izrâsını tasavvur itdiğiniz ve şimdiden söyleyebileceniz ıslahât var mı, varsa nelerdir?

 

Harbiye Nâzırı Enver Paşa, şöyle cevâp verdi;

  • Küçük zâbit mekteblerinin fâidesi var. Yalnız onların maaşı 12 senelik bir müddet için aylık yalnız 200 guruş idi. Şimdi her 5 senede bir, maaşına 100 guruş zam itmek ve bu suretle 600 guruşa kadar yâni bir mülazım-ı sâni (üsteğmen) maaşına kadar çıkarmak için bir kânun yapıyoruz.
  • Küçük zâbit ne mikdar maaş almakda iken çıkarsa kendisine mülkiyede aynı maaşla memuriyyet bulmak için, Harbiye Nezâreti diğer nezâretler nezdinde tavsiyede bulunacak ve
  • Bunlardan "yemen", "asir", "hicaz" gibi, kur’a efrâdı mahallerinden alınmayan memleketlerdeki kıtaata, yalnız orada bulunduğu müddetce zâbit olmak ve
  • Avdet itdiği zamân yine küçük zâbit kadrosuna avdet itmek üzere gitmek isteyen küçük zâbitleri, zâbit yapub göndereceğiz.

 

Harbiye Nâzırı Enver Paşa küçük zâbitâna yukarıda gördüğünüz sözleri verdi.

Fakat 30 Ekim 1918 Çarşamba akşamı Osmanlı Devletinin teslim olması ile birlikde

Enver Paşa’nın verdiği bu sözlerinin hepsi suya düşdü!..

*  *  *  *  *

Târih; 1920, 04 Eylül  

1910 senesinde Meclis-i Ȃyan’da yapdığı konuşmasında Mahmut Şevket Paşa şöyle demiş idi;

Esnâyı seferde kesretli (çok) telefât (ölüm) vukû bulabilir. Bunun için de küçük zâbitân yetiştirmeli!”

31 Mart'ın darbecisi Mahmut Şevket Paşa’nın “zâbit” yerine “küçük zâbit” ölsün tuzağı çok iyi çalışıyor idi.

İstiklâl Harbinin en şiddetli günlerinde,

Teşkil edilmesinden 6 ay sonra Büyük Millet Meclisi 192 sayılı karârnâmeyi meriyyete koydu.

Bu karârnâmeye göre;

Cephenin en önünde, düvel-i muazzâma gevuru ile göğüs göğüse cenk edenateş hattı-1

Ve dahi

Ateş hattında” fevkalâde fedâkârlık gösderen küçük zâbitân,

Okuma-yazmasına bakılmadan zâbit vekilliğine (asteğmen) terfi etdirildi.

Gevur Napolyon;

Ateş hattına” sürdüğü kendi gevur neferine “mareşal batonu” vermiş idi.

 

Fakat bizim müslüman Müşir Mahmut Şevket Paşalarımız ise

Zâbitin yerine ölmesi için “ateş hattına” sürdüğü kendi müslüman küçük zâbitânına

Sâdece “zâbit vekilliği apoleti” verdi.

 19

 *  *  *  *  *

Ne vaad etdiler? Ne yapdılar? 

Numara 170 - Küçük Zâbit Mektebi ve Küçük Zâbit İbtidâî Mektebi Nizâmnâmesi

H. 21 Ramazan 1327- R. 22 Eylül 1325 (M. 05 Ekim 1909)

  Madde 47:  Küçük zâbit mekteblerinden veya alay mektebinden yetişerek kıt’ada toplam 9 sene hizmet etmiş olanlar polis, jandarma, saray, müze dâireleri muhafızlığı, koruculuk, tahsildârlık, şimendifer ve şirket idârelerinde, yol ve köprülerde, askeriyeye ait fabrika, fırın, anbarlarda ve dâirelerde kâbiliyetlerine göre istihdam olunurlar.

  12 sene hizmet etmiş olanlardan imtihanla liyâkatlarını ispatlayanlar yedek subaylığa nakil edilecekleri gibi genellikle en az 300 kuruş maaşlı memuriyetlere de tercihen tayin edilirler.

  Madde 48: 9 sene hizmet edenlerden işiyle gücüyle iştigal edemeyecek veya 30.maddede zikrolunan hizmetleri yerine getirecek kudreti olamayanlar maluliyetini beyan edenler son maaşları yarısı ile emekli edilirler, “diğerlerine” emeklilik verilmez.

  12 sene hizmet edenler genellikle son seneleri maaşlarını yarısı ile berâber her sene için maaşlarının 1/6 nisbetinde bir miktar ilâveyle emekli edilirler. Ancak 30’uncu maddede zikredilen maaşlı memuriyetlere tayin olunduklarında işbu emeklilikleri geçici olarak  kesintiye uğrar.

 

Yukarıda gördüğünüz Küçük Zâbit Mektebi Nizâmnâmesinin madde 48’i hakkında yeri gelmiş iken şu hususu söyleyelim. Madde 48’de “diğerleri” dedikleri küçük zâbitândan birisi de Gâzi Piyâde Pilot Küçük Zâbit Kıdemli Başçavuş Vecihi (HÜRKUŞ) Efendi idi. 1910-1918 seneleri arasında talebelik dâhil Kara Ordumuzda piyâde, tayyâre makinist ve pilot küçük zâbit olarak vatanına tam 10 sene hizmet eden Ali Fehamoğlu Vecihi Efendi de

  • İşde bu madde 48 yüzünden emekli olamadı
  • Ve dahi
  • Bir tek delikli guruş maaş bağlanamadan Berrî (Kara) Ordumuzdan terhis edildi.

Mondros Mütârekesini 30 Ekim 1918 Çarşamba günü imzâlayıp silâh bırakan Osmanlı Devleti,

İstiklâl Harbi süresince istihdâm etdiği İhtiyât Zâbitânını terhis etdi.

Terhis etdiği İhtiyât Zâbitânına birikmiş üç-dört aylık maaşını da peşin ödedi.

Fakat aynı dönemde harb edip aynı târihde terhis edilen küçük zâbitânâ

Devletimiz, delikli bir tek guruş vermedi...

*  *  *  *  *

Küçük zâbitsou-officier” unvânını,

Dâhiliye Nizamnâmesini aşırdığımız Fransa Kara Ordusundan 1830 senesinde ilk defâ tercüme etdik!

Fakat bu aşağılayıcı tâbire, Padişahlarımız ve Osmanlı Ordumuzda kimse itibâr etmedi.

  • Belgesini, yukarıdaki bölümde Mahmut Şevket Paşa’nın ağzından akdardık. Küçük zâbit unvânı 69 sene sonra tekrâr hortladı. İkinci defâ olmak üzere “unteroffizier” şeklinde, von Der Golç Paşa’nın tavsiyesi üzerine 1899 senesinde bu kez de Prusya Almanya’sından devşirdik.
  • Kara Ordumuzda ilk küçük zâbit mektebini 09 Eylül 1909 Perşembe günü hizmete açdık.
  • Hem ilk hem de ortaokul seviyesinde eğitim veren bu okullarımızdan ilk devre küçük zabit mezûnlarımızı da 10 Temmuz 1911 Pazartesi günü verdik.

Birinci Cihân Harbi ile dünyâyı ele geçirmeye daha 19’uncu asırın sonlarında karâr veren Prusya Almanyası;

  • Ordusunun vurucu gücünün erleri olduğunu
  • Ve dahi
  • Harbi kazanmak için erlerini iyi eğitmenin şart olduğunu biliyor idi.

Bu maksada mâtuf olarak da küçük zâbit mektebleri açdı. Zâbitleri kadar iyi eğitim verdiği küçük zâbitânına,

6 senelik hizmeti tamamlamaları karşılığında devlet dâirelerinde çok iyi ücretli memuriyetler veriyor idi.

06 Ekim 1909târihli nizâmnâmesinde “küçük zâbitliğin” “dâimî” olarak teşkil edildiği yazıyor.

Fakat

Meclis-i Mebûsân’da bir sene sonra yapdığı konuşmasında Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa,

Kara küçük zabitliğinin “sefere” özgü olarak teşkil edildiğini itirâf ediyor.

Birbirini yalanlayan bu kıvırmalara bakdığımızda aslında

Kara küçük zâbitliği için Harbiye Nezâretinin ileri sürdüğü gerekcenin “çürük” olduğu ortaya çıkıyor.

 

*  *  *  *  *

1326 senesi Muvazenei Umumiye Kânunu Lâyihası müzakeresi esnâsında

16 Haziran 1910 Perşembe günü Meclis-i Mebûsân’da yapdığı konuşmada;

Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa şöyle dedi;

Esnâyı seferde kesretli telefât vukû bulabilir.

Bunun için de küçük zâbitân yetiştirmeli!”

 

Mahmut Şevket Paşa’nın bu cümlesinde de açıkca görüldüğü üzere

Bizim Ordumuzdaki küçük zâbitân sınıfı da aslında,

Kapıya dayanan birinci dünyâ harbi esnâsında cephede ölecek beyaz zâbitânın yerine

Ateş hattına sürmek üzere “muvakkat(geçici) olarak teşkil edilmiş idi.

Harbden sonra da lağv edilecek idi.

Fakat öyle yapmadılar!.. Beyaz zâbitân bu sözünden çark etdi!..

 

  • Kendileri yerine küçük zâbitânın gözünü kırpmadan öldüğünü gören beyaz zâbitân heyeti; harbden hemen sonra peşpeşe çıkartdığı kıvrak(!) kânunlar ile bu “muvakkat” sınıfı, “muvazzaf” yapıverdi.
  • Harp olunca, darp olunca “menzil eşşeği” gibi cephenin en önüne sürdükleri “küçük zâbitâna” bu kânunlarla vaad etdikleri hakların hiçbirisini de vermediler.
  • Osmanlı Devletinin imzâladığı Mondros Mütârekesine istinâden 1918 senesinde küçük zâbit mekteblerinin kapılarına kilit vurduk.
  • Hizmet verdiği 10 sene boyunca bu mekteplerden 1.892 “kıdemli ve kıdemsiz küçük zâbit” kıdemli çavuş rütbesi ile mezûn edildi.
  • Bu mektebdeki talebelerden bâzıları imtihân edildi ve zâbit tâlimgâhlarına gönderilerek zâbit oldular. Bu zâbitândan birisi de; Kasımpaşa Der Saadet Piyâde Küçük Zâbit Mektebinde talebe iken imtihân ile seçilerek 80 arkadaşı ile birlikde "zâbit tâlimgâhına" sevk edilen İsmail Hakkı SÜERDEM’dir.
  • Mahmut Şevket Paşa 1909 senesinde “Esnâyı seferde kesretli telefât vukû bulabilir!” demiş idi.

Bu sözü söyledikden 13 sene sonra;

1922 senesinde İstiklâl Harbi sona erdiğinde Mahmut Şevket Paşa’nın dediği oldu!

  • Beyaz zâbitânımızın yerine “mayın eşşeği” gibi “ateş hattına” sürülen bu küçük zâbitânın yaklaşık 1.800’ü, harbde zâbitânımızın yerine öldü.
  • Cepheden sağ olarak gelebilen 100 civârındaki küçük zâbitin çoğu ise zâbitliğe terfi ettirildi.
  • Bu küçük zâbitân öylesine kâbiliyetli idi ki! Tuğ, tüm hattâ korgeneral rütbesine kadar terfi etdiler.

Donanmamızın “gedikli”, “küçük zâbitânı” ve “gedikli zâbitânı” ile

Kara ordumuzun “küçük zâbitânı” öyle bedbaht asker sınıfları oldular ki

  • O zamânlarda kabul edilen kânunlarda bu iki sınıf asker, kimi zamân “zâbit” kabul edildi fakat zâbite verilen özlük haklarından mahrum bırakıldılar.

Mühendisin (Asteğmen) mâfevki (üsdü) olan bahriye gedikli zâbiti

1923 senesinde kabul edilen aşağıdaki şu kânunda “zâbit” sınıfına dâhil edilmedi.

 20

Fakat yanlış hesâb, Bab-ı Ȃli’den döndü!

Cumhuriyetin kurucu ruhû, gedikli zâbitânın hakkını, gedikli zâbitâna teslim etdi...

Bahriye gedikli zâbitânının “zâbit” sınıfına dâhil olduğunu anladılar.

Ertesi sene kabul etdikleri 508 sayılı şu kânun ile bahriye gedikli zâbitânını, “zâbit” sınıfına dâhil etdiler.

 21

Fakat “bahriye gedikli zâbitini” “zâbit” sınıfına dâhil edeli daha 3 sene olmamışdı ki bu sefer de

Aşağıda gördüğünüz şu kânun ile zâbit vekili (asteğmen) altındaki bütün askerleri “er” kabul etdiler.

1111

 

 

18 Ekim 1907 târihli La Haye (The Hague) Sözleşmesine göre harbde esir edilen askerler, iki ayrı kampda hapsedildi;

1. Mükellef Efrâd, (diğer rütbeler)

2. Muvazzaf Zâbit

Esir düşen “kıdemli/kıdemsiz küçük zâbitânı” “erâtımız” ile aynı kamplara hapsetdiler. Zâbit olduğunu söyleyip zâbitân ile aynı kampa yerleşdirilen “küçük zâbitânı” düşmâna, önce kendi zâbitlerimiz ihbâr etdi ve zâbit kampından atdırdı!

Ruslara esir düşen piyâde küçük zâbit kıdemli çavuş Süleyman NURİ, bunlardan sâdece birisidir.

*  *  *  *  *

Bilen ile bilmeyen bir olur mu Allah aşkına?

Evvelâ harp okullarımızın müfredâtına bir bakın! Sonra da Asubay Okullarının müfredâtına...

Dört sene “harb sanatı” tahsil etmiş subay ile

Bir iki sene yarım yamalak “meslek” tahsil etmiş asubay, bilgi ve harb kıymeti bakımından aynı olabilir mi?

Dört sene eğitim almış bir subayımız ile bir iki sene eğitim verdiğimiz bir asubayımız arasında emir-komuta ve sevk- idâre bakımından en az yarı yarıya bir kıymet farkı olduğunu kim inkâr edebilir?

En az dört sene eğitilmiş bir subayımızın tâlim etdirdiği erâtımız ile

Bir iki sene eğitdiğimiz asubayımızın tâlim etdirdiği erâtımız arasında harb kıymeti bakımından en az yarı yarı fark olduğunu kim bilmiyor?

Muhtemel bir dünyâ harbinde muzaffer ordu olmak isdiyor isek şâyet

Bunu ancak, dünyânın en iyi tâlimini verdiğimiz erâtımız ile yapabiliriz.

Erâta dünyânın en iyi tâlimini de ancak dünyânın en iyi tâlimli subayı ile verebiliriz.

Tâlimgâhda erâtımıza harb sanatını öğreten zâbitânımızın karârgâhda masabaşı görevlere çekilmesi ile

Osmanlı Devletinin yıkılması arasında çok ciddi ve çarpıcı bir bağlantı olduğunu ilk söyleyen kişi de

Eski Tüfek ben Şükrü IRBIK oluyorum.

Buyursunlar! Osmanlı Devletinin çöküşünü bir de bu zâviyeden incelesinler.

Dört sene eğitim verdiğimiz subayımız karârgâhda öte beri göt gezdirirken

Erâtımıza harp sanatını öğretmek işini yarım yamalak tâlim verdiğin asubayın sırtına yıkan zihniyet kimdir?

Bu zihniyetin amacı nedir?

Dünyânın en iyi eğitimini verdiğimiz zâbitânımızın eğitdiği dünyânın en iyi erâtından müteşekkil bir ordu tasavvur edin hele! Peki, bunun böyle olmasını isdemeyen kimler olabilir, sizce?

Tâlimgâhda ter döküp erâtımızı harbe hazırlayan zâbitânımızı karârgâhda masabaşı görevlere çekenlerin; ordumuza ve devletimize ihânet etdiğini de gene ilk kez ben Şükrü IRBIK iddiâ ediyorum.

Bütün bu ihtimâlleri ortaya döken emekli SG asubayı ben Şükrü IRBIK,

Bugüne kadar inandığım doğrudan çark etmiş değilim!

Tam tersine, yukarıdaki cümlelerimde söylediğim her kelime,

Savunduğum hakikâte beni biraz daha yaklaşdırıyor.

Asubay Tefrikası -3-‘de

Dünyâ siyâsetinde iddiâsı olan ordularda, “astsubay” denilen “ortada sandık” bir asker sınıfı yokdur!

Asubay denilen asker sınıfı, devletimizin taraf olduğu;

  • 1952 NATO Andlaşmasına
  • Ve dahi
  • 1949 Cenevre Sözleşmesine aykırıdır!

Ben, ordumuzdaki “uyduruk” Asubaylık sınıfı lağv edilecek diyorum ve buna inanıyorum.

Aklı başında siyâsiler ve subaylarımızın devletimize ve ordumuza hâkim olduğu gün;

Beyaz subaylarımızın icâd etdiği ve “astsubay” dediği bu gayri meşrû asker sınıfını hemen lağvedecekler.

 

*  *  *  *  *

Kurtul artık dün gece içdiğin horoz kanı şarabın kemendinden,

Ve haber yolla bana Çadırcı, elâ gözlerine kurt dolanlardan!

Gözüm, kör değilsen, bunca mezârı gör;

Dünyâyı saran yalan dolanları gör;

Krallar, padişahlar çürüyüp gitmiş:

Elâ gözlerine kurt dolanları gör!

Asubay denilen vatan evlatlarına bu hâinlikleri yapanların elâ gözlerine kurtlar dolalı epeyi zamân oldu!

Lâkin

Mürteşi Müşirlerden İngiliz sevicisi zâbitânın çevirdiği bu kuyruklu yalan dolanların ceremesini

  • Deniz Ordumuzda 1890 senenesinden beri
  • Kara Ordumuzda ise 1909 senesinden beri

Asubay dedikleri askerler çekiyor!

*  *  *  *  *

Ȃrif olan adamın gözü gamaşmaz! 

10 Temmuz 2012 Salı gününden beri yazdığım makâlelerim ile

Asubayların özlük hakları mücâdelesini tâkip eden emekli bir asubay olarak şu hakikâti gördüm;

  • Duygu istismarı ile hedefine ulaşmaya çalışan insanların aslında,

Zayıf şahsiyetli ve âciz insanlar olduğunu fark etdim. Yorulmadan, emek vermeden kolay ve kısa yoldan peyniri kapmaya çalışırlar. Bir nevi dilencilik yaparlar!

  • Şahsiyetli insanlar ise;

Uzun ve meşakkâtli de olsa hedeflerine; emek, sabır, akıl ve hele de kânun ile ulaşırlar!

 

*  *  *  *  *

 

Üç kısımdan mürekkep Asubay Tefrikası -6- isimli bu makâlemizde fâş eylediğimiz kânunlar ve belgelerden âşikâre gördüğünüz üzere;

  • Bahrî (Deniz) Ordumuzda 1890 senesinden beri,
  • Berrî (Kara) Ordumuzda 1909 senesinde beri,
  • Hava Ordumuzda ise teşkil edildiği 1949 senesinden beri,

Beyâz zâbitân heyetimiz Türk Ordusunun hizmet çarklarını;

Küçük zâbit” dedikleri “mektebli ve muvazzaf” askerlerin alın teri, emeği, kanı ve canı ile döndürüyor!

 

Müteakip bölümlerin birisinde gösdereceğiz!

İstiklâl Harbinde şehid olan “zâbit” ve “Er” sınıfına dâhil etdikleri “küçük zâbitân ile efrât” sayısı da

Bu gerçeği gâyet güzel isbâtlıyor!

*  *  *  *  *

 Bugün, 29 Kasım 2017  

Her yalanın bir zevâli vardır!

Târih yazıyorum diyerek kalemi kağıdı eline alan sözde târihci subay ve asubay meslekdaşlarımızın

Küçük zâbitlik” konusunda abdestsiz üfürdükleri yalanların zevâli de bugüne kadar imiş!

 

Yukarıda ilk defâ neşretdiğimiz belgeler tahdında

Osmanlı Berrî (Kara) Ordumuzda “ küçük zâbit ” asker sınıfının teşkil

edilmesinin târih dizini şöyle oluyor;

1. Târih: 1909, 31 Mart (Milâdî 13 Nisan) Salı   

 
Meşrûtiyete karşı olan ve padişahlığı yeniden ihyâ etmek bahânesi ile

Ve aslında Osmanlı Devletini yıkmak isdeyen saltanâtperestiş mektepli beyaz zâbitân, siyâsetci, ve İngiliz muhibi vatan hâinlerinin tertiplediği

Ve dahi

Tıpkısının aynısını 15 Temmuz 2016 Cuma akşamı bizzat yaşadığımız “isyân” başladı.

*  *  *

2. Târih: 1909, 06 Ekim Çarşamba  

Osmanlı Berrî (Kara) Ordumuzda “küçük zâbit” ismi verilen “ortada sandık” yeni bir asker sınıfının Nizâmnâmesini Meclis-i Ȃyan kabul etdi.

*  *  *

3. Târih: 1911, 21 Ocak Cumartesi  

Küçük Zâbit Mektebi ve Küçük Zâbit-i İbtidâî Mektebi Nizâmnâmesi isimli nizâmnâme Takvim-i Vekâi’de neşir ve ilam edildi.

*  *  *

4. Târih: 1911, 10 Temmuz Pazartesi  

Der Saadet Küçük Zâbit Mektebikıdemli çavuş” rütbesi ile 173 küçük zâbiti mezûn etdi. Demek ki ne imiş?

  • 10  Temmuz 1911 Pazartesi gününden evvel Osmanlı Berrî (Kara) Ordumuzda “küçük zâbit” (asubay) isimli bir asker sınıfı mevcut değil imiş!
  • Küçük zâbitliğin târihini 10 Temmuz 1911 Pazartesi gününden evvele götüren bosdan danaları

Ve hattâ

  • 2009 senesinde neşretdiği kitabın “Ön Söz”’ünde “târihin eski döneminden itibaren “astsubaylık” var” diyerek işkembeden üfüren Kara Kuvvetleri EDOK Komutanlığı,

Bakalım şimdi ne halt edecekler!

*  *  *

5. Târih: 1920, 14 Aralık Salı  

82 sayılı Karâr ile (T)BMM, meclisde kabul etdiği kânunlara sayı (numara) vermeye başladı. Bu sebepden dolayı Meclis-i Ȃyan’da 06 Ekim 1909 Çarşamba günü kabul edilen Küçük Zâbit Mektebi ve Küçük Zâbit-i İbtidâî Mektebi Nizâmnâmesi’nin sayısı (numarası) yokdur.

  

*  *  *  *  *

Târih; 1925, 12 Mart   

  • 1909 senesinden evvel Osmanlı Kara (Berrî) Ordusunda “Küçük zâbitlik” mevcut değil idi.
  • 1909 senesinde teşkil edilen Kara (Berrî) “Küçük zâbitliği” ise muvakkat (geçici) idi.

  • Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğu günde de ordusunda muvazzaf “küçük zâbitlik” mevcut değil idi.
  • Hattâ, 1925 senesine kadar bile Türkiye Cumhuriyeti Ordusunda muvazzaf “Küçük zâbitlik” mevcut değil idi. 

Târihin en eski döneminden itibâren astsubay sınıfı var idi!” diyen lahâna beyinlilerin suratına bir tokat daha aşkedelim, buyurun!

Küçük zâbitlik” denen uyduruk ve ortada sandık asker sınıfının 1925 senesinde dahi ordumuzda mevcut olmadığına dâir

İşde, en yüksek devlet dâiresi olan T.B.M.M.’den resmî bir belge!

Hem de Müdafaai Milliye Vekili (Millî Savunma Bakanı) Ali Fethi Bey bizzat fâş eylemiş!..

35x

i-35b

Târihciyim diyerek soytarılık yapan subay ve asubaylarımızda biraz şeref ve haysiyet var ise şâyet,

O şom ağızlarını domaltıp “küçük zabitlik” hakkında bundan kelli tek kelime söz etmezler herhâlde!..

*  *  *  *  *

 

Ordu; dürüst ve âdil olduğu kadar güçlüdür!

Orduyu idâre edenler de; dürüst ve kânuna uygun iş yapdığı kadar saygı görür!

 

 

  Küçük zâbitân  ismini verdiği asker sınıfı hakkında,

 Beyaz zâbitân heyetimizin  bugüne kadar söylediği yontulmamış yalanları

Ve dahi

Yapdığı akıla hayâle gelmez hâinlikleri okudukdan sonra;

 

  • Şimdi hak verdiniz mi, asubaylara niye “köle” dediğime?
  • Şimdi anladınız mı, asubaylığın niye “uyduruk” olduğunu?
  • Şimdi idrâk etdiniz mi, “asubaylığı” niye tertip etdiklerini?
  • Şimdi inandınız mı, asubayların niye “en çok aldatılan insanlar" olduğuna?..

 

brove

  

  

 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

 

 Evvelki bölümleri okumak için resimleri tıklayınız!

 Kapak-2 Kapak-3Kapak-1

 

 Kapak-4             brove               Kapak-5

 

 Kapak-6-1Kapak-6-2kapak-6-3

  

Kapak

 

Asubay Tefrikası -6-nın birinci kısmını teşkil eden makâlemiz ile;Kapak-6-1

Türkiye’nin en çok aldatılan insanlarının kimler olduğuna dâir

Epeyi bilgi edinmiş idiniz.

Lâkin,

Kırmızı buğday niyetine tarladan değil fakat

Dağarımızdan binbir emek ile derleyip de

İrili ufaklı binlerce kelimeyi sabır değirmeninde şevk ile un eyleyerek

Bunca zamândan beri sinemde biriken ter ile yoğurdukdan sonra

Ekşi mayalı, mis kokulu çıtır ekmekler pişirip

Agaya beleş! düsturu ile kapınıza kadar bilâ ücret ulaşdırsak da

Varın, siz o makâlemizdeki kelimelerin hiçbirisine kulak asmayın!

Asubay Tefrikası -6-‘nın ikinci kısmını terkip eyleyen işbu makâlemizde,

Aslında bugün sâdece bir tek bilgi öğreneceksiniz, inşallah!

1

*  *  *  *  *

Asubaylığın teşkil edilmesindeki sinsi maksadı fâş eylemek, bu makâlemizin elbetde yegâne hedefi değildir!

Özü itibârı ile bugünkü mevzuâtımıza göre “astsubay” olarak tesmiye etdiğimiz askerlerin; memleketimizin en çok aldatılan vatandaşları olduğunu belgeleri ile gözler önüne sermek sûreti ile

Asubayların aldatılmasının perde arkasını tam olarak görmek ve “gedikli” isimi verilen asker sınıfının donanmamızda teşkil edilmesindeki gizli maksadı ortaya çıkartmak için yazdığımız bu makâlemiz aynı zamânda;

Astsubay” denilen asker sınıfının ordumuzda teşkil edilmesine karşı duran dar kapsamlı bir “reddiye”’dir.

*  *  *  *  *

Ellerini açıp başını göğe doğru çeviren Oğuz Kağan

İkibinikiyüzyirmibeş sene evvelinden şöyle duâ etdi;

Ulu Tengri!2

Gök Tengri!

Gözel Tengri;

Türk toprağında hürler yaşasın!

Ȃdâlet hüküm sürsün sâdece!

Türk yurdunda yoksulluk o kadar azalsın ki

Fakirlik suç sayılsın!

Türk atası Oğuz Kağan;

Kendi milletine hürriyet, adâlet ve zenginlik bahşetmesi için Gök Tengri’ye işde, böyle yalvardı!

*  *  *  *  *

Kendisini ziyârete gelen Romanya Dış Bakanı Vicktor Antonesko ve hanımı şerefine yemek vermek için

16 Mart 1937 Salı akşamı Ankara Park Otele giden Birinci Cumhurbaşkanı ATATÜRK,

Yemekler yenir iken sohbetin koyu bir deminde Romanya’lı misâfirlerine şöyle dedi;

3

*  *  *  *  *

  • İkibin küsûr sene evvelinden Oğuz Kağan, kendi milletine “hürriyet, adâlet ve zenginlik” vaad etdi. 

Ve dahi

  • Seksen sene evvelinden Birinci Cumhurbaşkanı M. Kemâl ATATÜRK, kendi milletine “neşe” vaad etdi.

Peki,

Bizim devletimizin kimi adamları ve zâbitânı, “Astsubay” dedikleri uyduruk askerlere geçen asırlarda;

  • Neler vaad etdi?

               Ve daha da mühimi

  • Ne muâmelesi yapdı?

Bu suâllerin cevâbı da işbu makâlemizin “ast” başlıkları olacak, inşallah!

Asubay Tefrikas -6-‘nın ikinci kısmını terkip eden konumuza sayfalar dar geldi. Bu sebepden dolayı ikinci kısmı üç “ast” başlık altında neşredeceğiz. Bunlar;

  • Birinci kısımda, Donanma Ordumuzda Asubaylığının teşkil edilmesinin gizli maksadını,
  • İkinci kısımda, Berrî ve Havâî Ordularımızda Asubaylığın teşkil edilmesinin maksadını fâş eylecek,
  • Üçüncü ve son kısımda ise “külfetnimet” üleşimindeki akla ziyân rakamları vereceğiz, inşallah...

Eski Tüfek’den bugünlerde, buralarda öğreneceğiniz bilgiler karşısında

Şaşırmakdan da öte,

Afallayacaksınız!.. 

*  *  *  *  *

Asubay dedikleri asker sınıfının ihtiyâçlar silsilesindeki yerini anlamak için

İltifât buyurursanız şâyet

Evvelâ asubaylığın ordumuzdaki târihine doğru ve kısaca bir nazâr eyleyelim.

   

  Berrî (Kara) Ordumuzu, M.Ö. 209 senesinde teşkil etdik.

   Bahrî (Deniz) Ordumuzu, 1081 senesinde teşkil etdik. 

 

  

  Deniz Harp Okuluna menşe teşkil eden “Hendesehâne” isimli mektebi, 1776 senesinde teşkil etdik.

  Kara Harp Okuluna menşe teşkil eden “Mekteb-i Ulûm-i Harbiye”’yi de 1834 senesinde teşkil etdik. 

  

 

 Harp Okullarımız hizmete açılmadan evvel Osmanlı Ordularımızda iki sınıf asker mevcut idi;

  1. Nefer (Gönüllü/Kur’alı)

  2. Zâbit (Alaylı) 

Aynı cümleden olmak üzere gene bu târihlere kadar komutanlarımızın hemen hepsi “alaylı” idi.

Erlikden terfili başkomutanlarımızın sevk ve idâre etdiği kara ve deniz ordularımız,

Asırlar boyunca zaferden zaferlere koşdu...

Üç kıtayı yurt, denizleri göl eyleyen devletimizin yüzölçümü, 21 milyon kilometre kareye kadar genişledi.

Fakat, şu tuhaflığa bakınız ki;

Avrupa devletlerinden örnek aldığımız “harp okullarının” memleketimizde açılması ile birlikde,

Berrî ve bahrî ordularımız, muharebelerde düşmân karşısında peşpeşe mağlub edilmeye başladı.

Ve bu sözde ve şâibeli “garblılaşma” neticesinde bir şey daha oldu;

Ordumuzda çok tehlikeli bir “sınıflaşma” ve “kastlaşma” başladı...

Açdığımız her yeni asker mektebi, kendine özgü yeni ve ayrı asker sınıfları doğurdu!

Er ve zâbit”’den müteşekkil iki sınıflı sağlam ordu yapısını

İlk defâ teşkil etdiğimiz “gedikli” sınıfı ile 1890 senesinde, Bahrî ordumuzda bozduk!

İlk defâ teşkil etdiğimiz “küçük zâbit” sınıfı ile de 1909 senesinde, Berrî ordumuzda bozduk!

Peki,

Ordularımızın iki sınıflı sağlam bünyesini bozmak bahâsına icâd etdiğimiz bu ara sınıf” askerleri,

Paslı bıçak gibi ordumuzun döşüne saplayan zâbitân heyetimizin,

Bu “ara sınıfları” peydahlamasındaki gizli maksadı ne idi?

*  *  *  *  *

Gülgûn şarap, gül kokulu güzeller, bir somun da ekmek dedin hep;

Ey Hayyâm! Sana ayyaş diyenler utansın! Sen, güzel adammışsın be!

Sen sofusun, hep dinden dem vurursun;

Bana sapık, dinsiz der durursun.

Peki, ben ne görünüyorsam O’yum:

Ya sen? Ne görünüyorsan O musun?

*  *  *  *  *

Ordularımızdaki bu tehlikeli “kastlaşmanın” sebebini anlamak için

Evvelâ ordularımızdaki “sınıflaşmayı” ve bu sınıflaşmanın getirdiği “bölünmeyi” anlamalıyız!

Bölünmeyi iyi olarak anlar isek şâyet bölünmenin sebebi de kendiliğinden zuhûr eyleyecek, inşallah!

Ordumuzun kaşar dilimi gibi ince ince ve “sistemli” olarak bölünmesini fâş eylemeye

Benim de eski bir mensûbu olduğum Donanmamız (Deniz Kuvvetleri) ile başlayalım...

*  *  *  *  *

A. Donanmada “Gedikli”, “Gedikli Zâbit” ve “Küçük Zâbit” Sınıflarının Teşkil Edilmesinin Sebebi;

Donanmamıza “kastlaşma”  ve “bölünme” getiren ilk tâbirât da târih sırasına göre şunlar; 

  • Gedikli
  • Gedikli zâbit
  • Küçük zâbit 

Bu tâbirâtı donanma ıslâhımıza dâhil eden Nizâm/Kânunnâmeler de gene târih sırasına göre şunlar;

  1. 1701 Donanma Kânunnâmesi,
  2. 1792 Donanma Kânunnâmesi,
  3. 1890 Gedikli sınıfı Nizâmnâmesi,
  4. 1914 Efrâd, Küçük Zâbit ve Gedikli Zâbit Nizâmnâmesi.
 
*  *  *  *  *

İsimlerini yukarıda zikretdiğimz Donanma Nizâmnâmelerini târih sırasına göre şöyle bir görelim hele!..

1701 Donanma Kânunnâmesi;

Bahriyemize özgü olan “gedik” tâbirine ben ilk kez, donanmamızın ilk kânunu olan 1701 Donanma Kânunnâmesinde rastladım. Bu kânunnâmede “nefer”, “aga”, “reis”, “ümerâ”, “zâbit”, “gedik” ve “donanma gedikli zâbitliği” tâbirâtı var. Bu dönemde donanmamızda mektep henüz yok idi. Mekteb olmadığı için gemi tayfasının handiyse tamâmı okuma-yazma dahi bilmiyor idi. Gemicilik mesleği “usda-çırak” esâsına göre öğreniliyor idi. 1701 Kânunnâmesinden de anlaşılacağı üzere “gedikli” ve “gedikli zâbit” tâbirâtının donanmamız ıstılâhına 1701 senesinde girdiğini görüyoruz. Bu kânunda ”gedik”lerin ne olduğu ve bu “gedik”lerde hangi “zâbit”’lerin görev yapacağı açıklanmış. Fakat o dönemde donanmamız tayfası arasında henüz belirgin bir “sınıflaşma” yok! Bir başka ifâde ile “gedik”lerde görev yapan “zâbit” tayfasının tamamı, tek sınıf olarak teşkil edildi. 

  • Gedikli zâbit” ve “zâbit” tâbirâtı, donanmamızda “devâmlı” (muvazzaf) olarak görev yapan tayfanın “sınıf” ismi oldu.
  • Gedik” tâbiri ise “zâbit”lerin yapdığı “görev(kadro) anlamında kullanıldı. 

4

Bu dönemlerde donanma gemilerimizde en düşük rütbe ile göreve başlayan bir tayfa,

Kâbiliyetine ve celâdetine koşut olarak o gemiye “reis” olabiliyor idi.

Buna en güzel örnek ise “palabıyık” lakablı Cezâyirli Gâzi Hasan Paşa’dır.

Tekirdağlı bir tüccarın âzâd etdiği bir köle olan

Ve dahi

Cezâyir’deki korsan gemilerinde tayfalık yapdıkdan sonra

1761 senesinde Osmanlı donanmasında “kalyon kaptanı” olarak gemiciliğe başlayan Hasan,

Kaptan-ı Deryâ (Deniz Kuvvetleri Komutanı)’lığa kadar terfi edebilmiş idi.

*  *  *  *  *

Gedik” ve “gedikli” kelimelerinin anlamını öğrenmek için de sözlüğe bakdık! TDK, ilk Türkce sözlüğünü 1944 senesinde neşretdi. Bu sözlüğümüze göre  “gedik” ve “gedikli” ne demek imiş, buyurun görelim;

5

6

Hazır, TDK’ya gitmiş iken bir de “asubay” kelimesine bakalım dedik!

Çift “s” ile yazıldığına bakmayın siz!

7

e-1

 

Cumhuriyetimizi;

  • 1920 senesinde kurduk,
  • 1923 senesinde ilan etdik!
  • 1928 senesinde eski yazıyı terk etdik ve Türkce harfler ile yazmaya başladık.
  • ATATÜRK, o zamânki ismi Türk Dili Tetkik Cemiyeti olan TDK’yı 1932 senesinde teşkil etdirdi.
  • Fakat TDK, ilk Türkce sözlüğümüzü ancak ve lutfen 1944 senesinde neşredebildi. 

    "Asubay" kelimesini 1944 senesinde TDK sözlüğüne böyle çift “s” ile yazan gerzeklerin; 

  • ATATÜRK’ün 11 sene evvel hazırladığı rütbe isimleri kitabından,

              Ve dahi

  • Aynı sene meriyyete koyduğu 2771 sayılı Ordu Dâhilî Hizmet Kânunundan haberi yok ki!

 

*  *  *  *  *

Gedikliler ve Ȃdem SERTisimli makâlemizde 17 Şubat 2017 Cumâ günü fâş eylemiş idik!7a

Bu hakikâti bugün burada bir kez daha tekrâr edelim. Gerek 1701, gerekse aşağıdaki bölümde bahsedeceğimiz 1792 Donanma Nizâmnâmelerinden ortaya çıkan çarpıcı hakikât şudur; 

Bugün “çavuş” ve “başçavuş” olarak bildiğimiz ve "astsubay" sınıfına özgü olan “rütbe isimleri”, bu kânunnâmelerde “gedikli zâbit” sınıfına dâhil olan tayfaları temsil ediyor idi. Bir başka ifâde ile Deniz Kuvvetlerimizde bugün “subay ve asubay” olarak bildiğimiz asker sınıflarının her ikisi de 1701 ve 1792 kânunlarına göre “gedikli zâbit” idi.

 

Bugünkü mevzuâtımızda “astsubay” dediğimiz biz askerlere

gedikli” diyerek tahkir ve tezyif etmeye yeltenen

târih câhili, yalancı, bölücü ve şerefsiz subaylarımız bu hakikâti öğrensinler!

  

*  *  *  *  *

1792 Donanma Kânunnâmesi;

Osmanlı Donanmasına çeki düzen veren ikinci kânunnâme ise 1792 kânunnâmesidir. “Gedikli” kelimesine de ilk defâ bu kânunnâmede rastladım. 11 Temmuz 1792 târihinde meriyyete konulan bu kânunnâme ile donanmamızda ilk kez bir sınıflaşma başladı. Bunun sebebi de 1776 senesinde “hendesehâne” ismi ile ilk bahriye mektebinin teşkil edilmesi ile birlikde donanmamızda “mektebli zâbit” döneminin başlamasıdır. “Hendesehâne”den mezûn olan zâbitânın gemilerde göreve başlaması ile birlikde, donanmadaki tayfa sınıflarından birisi bu kez “zâbit” ya da “gedikli” olarak tesmiye edildi. Buradaki “gedikli” kelimesinin anlamı ise bugünkü “muvazzaf” kelimesinin ta kendisidir. 1792 Donanma Kânunnâmesi ile tayfalar, aşağıda görülen dört sınıfda tasnif edildi;

  • Birinci sınıf tayfa; “zâbitân” sınıfı olup geminin değişmez müretebâtı idiler. “Gedikli” denilen bu sınıfdaki tayfa unvânları şunlar idi; birinci, ikinci, üçüncü reis; gemi hocası (kâtibi), vekilharç, gemi ağası, odabaşı, gemi başçavuş ve çavuşları, bölük çavuşları yerinde olan çavuşlar, serdümen, vardiyan; her batarya için bir sertop (baştopcu), her top için bir top kethüdası, topçu ustaları; kılavuz, cerrah, imam, ambarcı, kandilci, kalafatcı, burgucu, yelkenci, marangoz ve dalgıç. Bunlara “gedikli” sınıfı da denilirdi.
  • İkinci sınıf tayfa; Aylıkcı mariner (gemici)’ler idi.
  • Üçüncü sınıf tayfa; Taşra neferâtı (dışarı erleri) denilen eski levendlerin yerine geçen tüfekciler (silâh endazlar) olup bunlar da her kazadan birer “aga” ve iki “sancakdârı” ile birlikte gelir idi.
  • Dördüncü sınıf tayfa; Bâzı adalardan kayıkları ile katılan Rumlar idi. Osmanlı Donanmasında, hırıstiyanlar önemli bir yer işgâl etmekte idiler. Gemi ustalarının %95’i,  aylıkcı marinerlerin %75’i, topcu ve gemici erlerin yarısı hırıstiyan idi.

Yukarıda söz etdiğimiz donanma tayfalarından;

Birinci sınıfa dâhil olanlar “gedikli (dâimî)” bugünkü anlamı ile “muvazzaf” tayfa,

Diğer üç sınıf ise “muvakkat (geçici/mevsimlik)” bugünkü anlamı ile “sözleşmeli” tayfa idi.

Gedik” ve “zâbit” kelimelerinin 1792 senesinden sonra meriyyete konulan nizâmnâmelerde “zâbit gediği” ve “gedikli zâbit” şekline tebdil olunarak bugünkü “gedikli zâbit” tâbirine evrildiğini görüyoruz.

*  *  *  *  *

Yeri gelmiş iken târih uğrusu zâbitânımızın yapdığı bir târih sahtekârlığını burada teşhir edelim. Bugün bildiğimiz “subay” sınıfının bir zamânlar “gedikli zâbit” olduğunu beyaz subaylarımız hep inkâr ederler. Bakınız, aşağıda iki kitabdan sayfalar var. Donanma gedikli zâbitliğinden bahseden soldaki kitab, bir doktora tezi olarak yazılmış. Bu bilim adamı, kaynak olarak aldığı makâlede ne gördü ise aynısını kitabına almış. Fakat sağ tarafda gördüğünüz kitabı Genelkurmay Başkanlığımız, Naci ÇAKIN ve Nafiz ORHON isimli emekli iki zâbitine yazdırmış. Şöyle bir mukâyese ediniz, bakalım!

8

Her iki kitabı yazan şahıslar, bu sayfalardaki bilgiyi, kendisi emekli bir bahriye zâbiti olan Safvet’in “1205’de Donanmamız” isimli makâlesinden almış.

Fakat beyaz zâbitân heyetimiz, nasıl da âdice bir “târih uğruluğu” yapmış, yukarıda siz kendiniz görünüz!

Okunuz, biliyorsunuz!9

Ordumuzun “Gedikli Erbaş” isimli asker sınıfı hakkında Genelkurmay Başkanlığımızın çevirdiği tezgâhı Gedikli Erbaş

Sahtekârlığı isimli iki bölümlü makâlemiz ile 09 Ocak 2015 Cuma günü fâş eylemiş idik! 

Gedikli zâbit” ve “gedikli subay” tâbirâtının Türkce söz dağarımızdan silinmesi konusunda Türk Dil Kurumu ve Genelkurmay Başkanlığımızın çevirdiği çok sinsi bir kumpas var ki, bu tezgâhı çevirenlerin etinden et kopartacağımızı da bilsinler!

*  *  *  *  *

9aÇavuş Mustafa Kemâl! isimli makâlemizde 09 Mart 2016 Çarşamba günü ile fâş eyledik! Kara Harp Okulu talebelerine “sınıf çavuşu” ve “sınıf başçavuşu” gibi rütbeler veriliyor idi. 1889 senesinde Pangaltı’daki Harbiye Mektebine kayıt olduğu gün Mustafa Kemâl efendi de sınıfının “çavuşu” oldu.

Aynı durum Bahriye Mektebi (Deniz Harp Okulu)’nde de mevcut idi. 1897 senesinde yapılan bir düzenleme ile günlük faaliyetin müfredâta uygun olarak tatbik edilmesine yardımcı olması için her sınıfın kâbiliyetli talebeleri arasından birer “sınıf onbaşısı” ve “sınıf çavuşu” tefrik edilir idi. Beyaz subaylarımızın tertiplediği Deniz Harp Okulunun “resmî ve fakat düzmece târihcelerinde bunlardan tek kelime bahsetmezler.

10

Yukarıda gördüğünüz bilginin kaynağı da Şakir BATMAZ’ın 2002 senesinde hazırladığı şu doktora tezidir.

*  *  *  *  *

Donanmamızın başına tüneyen soyu bozuk beyaz zâbitânımız;

Zamâna yayarak sinsice çıkardıkları elvân çeşit kânun ile

Donanma ordumuzu “sistemli” bir şekilde, birbirini anlamayan, sevmeyen ve güvenmeyen sınıflara böldüler. Vatan hâini ve garbperest beyâz zâbitân heyetimizin sokduğu bu fitne ve irticâdan sonra

Osmanlı Donanması denizlerde bir daha gâlibiyet yüzü görmedi...

 

Donanmamızın şanlı târihindeki o ihtişâmlı günlerine tekrâr dönmesinin biricik şart vardır;

Yekpâre ve sınıfsız orduyu esâs alan 1701 Donanma Kânunâmesini ihyâ etmek! 

 

Donanma Gediklisine dâir olarak bu bilgiyi ben, kendisi de bir donanma zâbiti olan Safvet’in “1205’de Donanmamız” isimli makâlesinden iktibâs eden kitaplardan aldım.

11

Donanma târihimiz hakkında çok kıymetli bilgiler ihtivâ eden ve eski türkce yazılmış 8 sayfalık bu makâleyi, Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız bugün hâlâ Türkceye tercüme etmedi.

*  *  *  *  *

Donanmamızın zâbit hâricindeki asker sınıflarını doğru ve tam olarak anlayabilmek için

Konuya girmeden evvel üç hususda doğru bilgileri fâş eyleyelim. Bu konularımızın başlıkları şunlar;

1. “Gedikli” sınıfının teşkil edilmesi ve donanmamız askerî silsilesindeki yeri.

2. “Gedikli zâbit” sınıfının teşkil edilmesi ve donanmamız askerî silsilesindeki yeri.

3. “Küçük zâbit” sınıfının teşkil edilmesi ve donanmamız askerî silsilesindeki yeri.

*  *  *  *  *

1. “Gedikli” sınıfının teşkil edilmesi ve Donanmamız askerî silsilesindeki yeri; 

1792 kânunnâmesini hâriç tutar isek şâyet donanmamızda “gedikli” isimli asker sınıfı, ilk kez 1890 senesinde ihdâs edildi. 1792 kânunnâmesi ile teşkil edilen “dört sınıflı” teşkilâtın yerini, 1850’lerde “iki sınıflı” bir teşkilâta bırakdığını görüyoruz. Bunun sebebi de Osmanlı Bahrî ve Berrî ordularında kur’a esâsına dayalı “mükellef” askerliğin başlamasıdır. 

Osmanlı donanmasında 1792 kânunnâmesi ile teşkil edilen “dört sınıflı” teşkilâtın yerini, "mükellef" askerliğin ihdâs edilmesi ile birlikde 1846 senesinde “iki sınıflı” bir teşkilâta bırakdığını görüyoruz. İşde, bu sebepden dolayı 1890 senesine kadar Bahrî ordumuzda aşağıda gördüğünüz şu iki sınıf bahriye askeri mevcut idi;

1. Mükellef Er

2. Muvazzaf (Alaylı/Mektebli) Zâbit

Bu iki sınıf askerin bugünkü sınıflarını, biliyoruz; “Zâbit ve Er." 1890 senesinde meriyyete konulan nizamnâme ile,

Donanmamızda “zâbit ve efrâd arasında” olmak üzere “gedikli” ismi ile “orta kademe” yeni ve "üçüncü" bir asker sınıfı ihdâs edildi.

12

1890 Nizamnâmesinin irâde buyurulması ile birlikde, bu seneye kadar donanmanın (dâimî, muvazzaf) askerlerini târif eden “gedikli” kelimesi yeni bir anlam kazandı. Beyaz zâbitân heyeti, “gedikli” kavramından “zâbit” rütbelerini ayırdı. Ve böylece zâbitân heyetimiz, “gedikli” olarak anılmakdan kurtuldu! “Gedikli” unvânını; tıpkı zâbit gibi muvazzaf olarak çalışan, zâbitin yapdığı her işi yapan hattâ yapmadığı işleri de yapan ve “çavuş, başçavuş” gibi rütbeleri de kapsayan bu yeni sınıf donanma askerlerinin sırtına yükledi. 1890 senesinde bu “gedikli” sınıfı, bugünkü anlamı ile “asubay” dediğimiz asker sınıfının ta kendisidir. Bu sınıfın akibetini, makâlemizin aşağıdaki bölümlerinde anlatacağız.

*  *  *  *  *

1890 Nizamnâmesinde çok sayıda “gedikli” kelimesi var. Ve fakat “gedikli zâbit” tâbiri hiç yok! Bu nizamnâmeyi hazırlayan donanma zâbitân heyeti nuh demiş, peygamber dememiş. Ve “gedikli” kelimesi ile “zâbit” kelimesini bir kez bile olsun yanyana kullanmamışlar! Gerek 1701, gerekse 1792 Donanma nizamnâmelerinde Osmanlı Donanma gemilerininin “dâimî/muvazzaf” tayfasını târif etmek için “zâbit” kelimesi ile aynı anlamda kullanılan “gedikli” tâbirinin, 1890 nizamnâmesi ile sinsice bir “ameliyata” tâbi tutulduğunu ve “zâbit” tanımından dışlandığını görüyoruz.

1890 Gedikli Nizamnâmesinin bir özelliği daha var; “zâbit” anlamına gelen “gedikli” tâbiri ile “zâbit” tâbiri arasındaki anlam bağını kopartdılar! Osmanlı Donanmasında kullanılmaya başlandığı senelerden beri gemilerin devâmlı çalışan tayfasını târif etmek için hem “gedikli” hem de “zâbit” sözcükleri kullanılır idi.

Fakat 1890 Gedikli Nizamnâmesi ile;

  • Zâbit” kelimesinin, sâdece “subayı” târif edecek şekilde anlamının daraltıldığı,
  • Gedikli” kelimesinin de bu nizamnâme ile yeni tertip edilen ve “subay olmayan” donanma asker sınıfının adı olarak tefrik edildiği ortaya çıkıyor.

1890 Gedikli Nizamnâmesi ile böylece;

  • Zâbit” tâbiri; “mektebli, maaşlı ve muvazzaf” donanma askerini, bugünkü ismi ile “subayı”,
  • Gedikli” tâbiri ise; “mektebli, maaşlı, muvazzaf” ve fakat “zâbit olmayan" donanma askerini, bugünkü ismi ile “astsubayı” târif edecek şekilde tanzim edildiğini görüyoruz.

Donanmamıza özgü tâbirât olan “gedikli” ve “zâbit” kelimeleri üzerinde yapılan “ameliyatı” şöyle özetlemek mümkün.

1701 senesinden beri donanmamızda anlamdâş olarak yek diğerinin yerine ya da birlikde kullanılan bu iki tâbiri donanma zâbitânımız, tam 190 sene sonra birbirinden ayırmış;

Ve dahi

  • Zâbit” kelimesini kendilerine yamamış,
  • Gedikli” kelimesini de kendilerinden olmayan ve yeni tertip etdikleri asker sınıfına bindirmiş!
 

*  *  *  *  *

Kıymetli meslekdaşım Ayhan BAYIRLI çok şaşıracak, farkındayım!reddiye

Lâkin,

Hakikâtin er ya da geç, kendini teşhir etmek tıyneti vardır, değil mi?

Şahsen ben, hakikâtin kendisi olmasam da

O hakikâtin "sesi" olarak fâş eylemeye mecburum!

İşde,

Zamân, şimdi teşhir zamânıdır!

 

 

Kânunnâmemize girdiği 1701 senesinden beri

Donanmamızda tam 190 sene birlikde yaşayan “gedikli zâbit” zencirini

Vatan hâini ve bölücü beyaz zâbitân heyetimiz, 1890 senesinde kırdılar.

 

zencir a

 

Kırdıkları “Gedikli Zâbit” zencirinden de ortaya aslında;

tek gövdeli ve fakat iki başlı” şöyle iki sınıf asker çıkartdılar!

gz-1

Donanmamızın beyaz zâbitân heyeti, derenin guşunu, o derenin daşı ile vurmuşlar! Helâl olsun vallahi!..

1890 Gedikli sınıfı nizamnâmesi ile donanmamıza kazandırılan(!) bir tâbir daha var; “sergedikli” ya da “başgedikli.” Gediklilerden fevkalâde hizmet edenlerin “sergedikli/başgedikli” rütbesine terfi ettirileceği, bu sayının da 10’u geçemeyeceği yazıyor. Bir başka ifâde ile “sergedikli/başgedikli” rütbesi, donanma “gedikli” sınıfına dâhil olan muvazzaf askerlerin en yüksek rütbesi idi.

*  *  *  *  *

2. “Gedikli Zâbit” sınıfının teşkil edilmesi ve Donanmamız askerî silsilesindeki yeri;

Deniz Kuvvetlerimizde bugün “astsubay” unvânı ile bildiğimiz asker sınıfının, “resmî ve düzmece” târihcelerde 1890 senesinde teşkil edildiği söylenir. Bize de böyle yutdurmaya çalışırlar. Fakat asubaylığa nüve teşkil eden ilk mektebin târihini biraz daha gerilere götürmek mümkün. Deniz Kuvvetlerimizin “târih uğrusu” beyaz subayları bu hakikâti çok iyi bildikleri hâlde deniz asubaylığının târihini 1890 senesinde başlatırlar. Konuyu uzatmamak için ve "şimdilik" şerhi ile bu meseleyi bir kenara bırakalım. Ve Deniz Kuvvetlerimizin “resmî ve fakat uydurması” 1890 senesi ile yolumuza devâm edelim.

1. 1914 senesinde teşkil edilen Gedikli Zâbitlik;

1914 senesinde meriyyete konulan muvakkat (geçici) bir nizamnâme ile “gedikli zâbit” sınıfı, ilk kez teşkil edildi.

H 24 C.EVVEL 1332

R 07 NİSAN 1330

M 20 NİSAN 1914

2

6

541

3766

Bahriye efrâdı ve küçük zâbitânı ile gedikli zâbitânı Kânun-ı Muvakkat.

 

Bir senelik denemeden sonra 1915 senesinde meriyyete konulan yeni bir nizamnâme ile 1914 nizamnâmesi tasdikan kabul edildi.

H 22 R.AHİR 1333

R 24 ŞUBAT 1330

M 09 MART 1915

2

7

497

4271

Bahriye efrâd ve küçük zâbitânıyla gedikli zâbitânı kânunu (tasdikan)

 

Böylece “gedikli zâbit” sınıfı, “muvazzaf” bir asker sınıfı hâline getirildi. “Gedikli zâbit” sınıfı, aynı nizamnâme ile teşkil edilen “küçük zâbit” ve "mühendis" (asteğmen)'in mafevki ve fakat “zâbit” sınıfının ise mâdûnu idi. Bir başka ifâde ile 1914 senesinde teşkil edilip 1915 senesinde “muvazzaf(dâimî) hâle getirilen “gedikli zâbit”, “zâbit” ile “küçük zâbit” arasında yer alıyor idi. Coni ordusunda “warrant officer” denilen asker sınıfının aynısı idi.

1914 nizamnâmesi ile muvakkat (geçici) olarak teşkil edilip 1915 nizamnâmesi ile “muvazzaf” yapılan ve “zâbit” sınıfına dâhil olan “gedikli zâbit” sınıfı, donanmamızdaki mevcudiyetini 1929 senesine kadar devâm etdirdi.

Bu sene içinde kabul edilen yeni bir kânun ile;

  • Gedikli”
  • Gedikli zâbit”

                Ve

  • Küçük zâbit” sınıflarının hepsi birden lağv edildi.

1927 senesinde meriyyete konulan bu kânun ile donanmamızda bu kez de “gedikli küçük zâbit” ismi ile ve gene “zâbit ile efrâd” arasında “ortada sandık” vazife yapmak üzere bugünkü “asubaylığın”  aynısı olan yeni ve uyduruk bir asker sınıfı teşkil edildi.

Bugünkü mevzuâtımıza göre “astsubay” olarak bildiğimiz asker sınıfı üzerinde oynanan ihânet oyunları bunlardan ibâret değil elbet. Kendilerinin hamallık olarak addetdiği ve yapmaya tenezzül etmediği işleri yapacak yeni asker sınıfları tertiplemekde zâbitân heyetimiz, hiç vakit kaybetmedi. 1927 senesinden sonra da başka isimler ile fakat gene aynı zâbit zihniyeti ile “ortada sandık” ve kendi görevlerini yapdıracak yeni ve uyduruk asker sınıfları peydahladılar.

Dedelerimizin Umûmî Harb dediği Birinci Cihân Harbi'ne iştirâk eden donanma “gedikli” ve “küçük zâbit”lerden düşmân eline  düşenler, kendi zâbitânlardan ayrıldı ve esir kamplarında efrâd (er) muamelesi yapıldı. Er ile birlikde aynı koğuşlarda kaldılar. Er maaşı ve er tayını aldılar. Birinci Cihân Harbi esnâsında taraf olduğumuz 1906 Cenevre ve 1907 La Haye Sözleşmesine göre “zâbit” hâricindeki askerlerin hepsine “er” muamelesi yapılıyor idi. Donanma “gedikli”, “küçük zâbit” ve “gedikli zâbit”lerimizden düşmân eline esir düşen var mı, ne hazindir ki bilemiyoruz.

Fakat “muvazzaf” olup da düşmân kampında “mükellef er” muamelesi gören Berrî (Kara) küçük zâbitânımız, yaşadıkları acı hâtırâları yazdılar. Rusya’ya esir düşen askerlerimize de imkânları daha iyi olan binâlarda esir tutulan kendi subaylarımıza “hizmet erliği” yapdırıldığını yazan kitaplar da var. Yeri gelmiş iken bu konu ilgili bir hâtıradan kısaca bahsedelim. Muhabere küçük zâbit olan Hamit ERCAN, Başçavuş rütbesindeyken hasta olduğundan dolayı yürüyemez. 1916 senesinde İngilizlere esir düşer ve Mısır’daki Belbis esir kampına kapatılır. Gönüllü olarak çalışmak isdediğini söyler. İngilizler Hamit ERCAN’ı, tamir için zâbitânımızın hapsedildiği Seydibeşir esir kampına  gönderir.

Küçük zâbit Hamit ERCAN, Seydibeşir zâbit kampında esir zâbitânımız için;

  • Kütüphâne olduğunu,
  • Sinema oynatıldığını

               Ve dahi

  • İçki satıldığını gördüğünden hayretle bahseder.

Buraya kadar yudumladığımız sözün özü şudur;

Akıllı değil fakat kurnaz olan zâbitân heyetimiz, “semer vuracak eşşekleri” her devirde aradılar ve buldular.

*  *  *  *  *

Seccâde niyetine üsdüne secde edip de

Güzellerin gül kokulu göğsünde namaz kılan, sen, Hayyâm!

Farkında mısın?

Eşi, dosdu verdik birer birer toprağa;

Kiminden bir taş bile kalmadı ortada.

Sen, yorgun eşşek, hâlâ bu kalleş çöldesin:

Sırtında bunca yük, yürü bakalım hâlâ!..

*  *  *  *  *

Asubaylık târihi konusunda kalem oynatan meslekdaşlarımızın hepsi, donanmamızdaki bu “gedikli zâbit” sınıfını, “asubay” sınıfı olarak kabul etmek hatâsına düşüyorlar. Böyle yapmak ile de; akıllarını dinleyerek doğruyu arayıp doğruyu anlamak yazmak yerine o azıcık akıllarını da beyaz zâbitânımıza ödünç veriyor ve beyaz zâbitânımızın yazdığı ezberleme ve kuru sıkı târihin papağanı oluyorlar.

2. “Küçük Zâbit” sınıfının teşkili ve donanmamız askerî silsilesindeki yeri;

Donanma ordumuzda 1890 senesinde teşkil edilen “gedikli” sınıfı, nizamnâmesinde sarahâtle ifâde edildiği üzere, “zâbit” değil idi. Bu “gedikli” sınıfı, bugün “asubay” dediğimiz asker sınıfının ta kendisidir. 1890 senesinde ilk kez teşkil edien “gedikli” sınıfının 1900’lü senelerde iflâs etmesinden sonra 1914 senesinde çıkartılan muvakkat (geçici) bir kânun ile, efrâd ve zâbit sınıflarına ilâve olarak iki yeni sınıf asker teşkil edildi;

1. Küçük zâbit

2. Gedikli zâbit

Bu kânun ile tertip edilen “gedikli küçük zâbit” sınıfını yukarıda bölümda izâh etdik. Gene aynı kânun ile teşkil edilen “küçük zâbit” sınıfı, “asubay” muâdili olarak donanmamızda ikinci kez ihdâs edildi. Bir senelik bir denemeden sonra 1915 senesinde muvazzaf (dâimî) hâle getirilen bu kânuna istinâden “küçük zâbit” sınıfı askerler, “gedikli zâbit” ile “efrâd” arasında görev yapacak idi. Bu “küçük zâbit” sınıfı da bugün “asubay” olarak bildiğimiz asker sınıfının ta kendisi idi.

*  *  *  *  *

Donanmamızda bir zamânlar canı bahâsına vatan hizmeti görmüş; zâbitân heyetimizin yapmaya tenezzül etmediği sağlığa zararlı ve çok tehlikeli ileri yapmış “gedikli”, “gedikli zâbit” ve “küçük zâbit” sınıfları hakkında bu kısa, doğru ve son derece önemli bilgleri fâş eyledikden sonra; 

İmdi dönelim, bu üç sınıf bahriye askerinin ihdâs edilmesinin esbâb-ı mucibesine...

Buraya kadar verdiğimiz bilgiler ile bu ara sınıfların niçin teşkil edildiği konusunda belli bir fikriniz tessüs etmişdir, herhâlde.

Bildiğiniz üzere buhar makinesini İngilizler keşfetdi. İcâd etdikleri buhar makinesini İngilizler, 1850’lerden itibâren kendi donanma gemilerinde kullanmaya başladı. Bu vakde kadar yelken ile hareket ettirilen ahşap gövdeli gemiler, deniz harblerinde nal toplar oldu. Buhar teknolojisindeki bu başdöndürücü gelişmelerden dolayı; dönemin büyük devletleri, yelkenli ve ahşap gövdeli gemilerini buharlı gemiler ile değişdirmek için müthiş bir yarışa girmeye mecbur kaldı. Buhar makinesini ilk icâd eden millet, İngilizler olmuş idi. Buhar makinesini harb gemisine ilk tatbik eden millet de gene İngilizler oldu.

Buhar demek o vakitlerde kömür demek! Kömür demek; cehennem ateşi demek, insanın ciğerini çürüten toz demek, zehirli duman demek! Dünyânın buharlı ilk harb gemisi olan HMS Agamemnon’u İngilizler, 1852 senesinde hizmete aldılar ve sâdece 10 sene kullandılar. Bu gemiyi işletmek için çoğu elektrikci, motorcu, çarkcı, kazancı ve ateşci olmak üzere 860 “zâbit ve er”, geminin kazan dâiresinde hep birlikde ter döküyorlar idi.

16

Donanmamızda, bugün hâlâ “muhabere” sınıfı subay yokdur. Kara ve Hava Kuvvetlerimizde subaylarımızın yapdığı işin aynısını, Deniz Kuvvetlerimizde, telsizci asubaylarımız yaparlar.

Cumhuriyetimizin ilk senelerinde; telsiz, mayın, torpido vs. işleri zâbitân heyetimiz icrâ ediyor idi.

17

Fakat bu işleri kendilerine yakışdıramayann sadr-ı âzâm daşşağından düşme zâbitân heyetimiz,

Bu meslekleri zamân içinde “gediklilerin” sırtına yıkdılar!

Okuduğunuz şu kelimeleri sizlere üfüren Şükrü IRBIK da

Yukarıdaki resimde zâbitânımızın yapdığı telsizciliği tam 30 sene icrâ eden bir donanma “gediklisi” idi.

*  *  *  *  *

Muzaffer bir donanmaya mâlik olmak için teknolojinin dayatdığı tekâmülü inkâr etmenin artık imkânı yok idi. Osmanlı Devleti de maddî imkânlarını iyice zorlamak bahâsına bu yarışa girdi Buhar makineli ilk harb gemilerimizi, İngiltere’den satın almaya başladı. Dünyâda denizcilik konusunda yaşanan bu hızlı dönüşüm ve acımasız rekâbet, buharlı gemilerdeki yeni makineleri çalışdırabilecek uzman bir iş gücüne sahip olmayı dayatdı. 19. yüzyıl ortalarına doğru Osmanlı Donanmasındaki bu teknoloji devrimini yapacak “uzman emek gücü” mevcut değil idi. Çünkü buhar makinası imâl etmeyen ülkenin bu makinaları işletecek uzmanı da olamaz idi! Hâlihazırda donanmamızdaki gemilerde ona buna emir vermekden başka bir işe yaramayan mektepli bahriye zâbitân heyetimiz; donanmamıza yeni alınan buharlı gemilerin kömür ile çalışan makine dâiresine inmek isdemedi. Yağlı, isli, tozlu, dumanlı, gayri sıhhî ve bu çok tehlikeli işlerde çalışmaya tenezzül etmedi. Bahriye zâbitân heyetimizin yapmak isdemediği bu ağır ve tehlikeli işleri yapacak, “uzman”, “ucuz” ve fakat “ara sınıf” emekci askerlere şiddetli bir ihtiyâç  zuhûr etdi.

Batının icâd etdiği teknolojinin getirdiği yeni işleri yapmak isdemeyen bizim beyaz zâbitân heyetimiz,

Tezgahladığı yeni ve ara sınıfı askere olan ihtiyâcı, bakınız kendi sözleri nasıl mâsum ve mâkul gösdermeye tevessül etdi.

18

Deniz Asubay okulunun yukarıda gördüğünüz  târihcesinde; “Subaylar ile erbaş ve erler arasında görev yapacak “astsubay” sınıfına ihtiyâç duyulmuş!” diyorlar.

19

Bu ihtiyâcı “duyan” şerefsizler kimler idi? Böyle bir ihtiyâc olduğuna kim, ne zamân, nerede karâr verdi? Buhar makinesini icâd eden İngiltere’de ve Amerikan ordusunda, 1890 senesinde sâdece iki sınıf  asker var iken sen, üçüncü bir sınıf askere olan ihtiyâcı, nerenden uydurdun be şerefsiz?

Yukarıda gördüğünüz târihi yazan subaylarımız diyorlar ki; 1890 senesinde donanmamızda “erbaş” ve “astsubay” isminde asker sınıfları varmış! Târih yazıyoruz diye üfürün bakalım, üfürebildiğiniz kadar!

Bu cümleyi yazan avanak subaylarımız;

1890 senesinde Türkce söz dağarımızda “erbaş” ve “astsubay” kelimelerinin mevcut olmadığının farkında bile değil!

20

Töre konuşunca han sükût eder! Târih uğrusu ve târih câhili” bu subaylarımız bilmez ki “erbaş” dedikleri tâbiri ATATÜRK’ün kendisi türetdi. Hem de 1890 senesinden tam 45 sene sonra, 2771 sayılı kânun ile taa 1935 senesinde...

Ayrıca

Haşmetli Kraliçenin donanmasında bugün bile hâlâ iki sınıf asker var;

1. Er,

2. Zâbit.

Sen, Donanmandaki üçüncü asker sınıfı olarak “astsubaylığı” 1890 senesinde nerenden uydurdun?

Ananızın çakır gözlü çocukları sizlersiniz öyle mi?..

21

*  *  *  *  *

Tomi’lerin kıyâfetleri, işde bugün böyle!

Bizim her boku bilen bahriye zâbitânımız bir baksın hele!..

"Asubay" dedikleri "ortada sandık" bir asker sınıfı Tomi’lerde var mı imiş?

br-1

   

  Yukarıda gördüğünüz resimlerde bir şeye daha dikkat buyurunuz;

  Bizim zottirik subayların “astsubay” dediği askere, bakınız, İngiliz Tomi’si ne diyor!

 

*  *  *  *  *

14 Haziran 1935 Cuma günü Reisicumhur K. ATATÜRK;

Cümhuriyet Ordusunu sâdece iki sınıf askerden teşkil etdi;

   1. Subay

   2. Erât

 

22a

Siz, ATATÜRK’ün askeri olduğunu söyleyen, bugünün subayları;

Cümhuriyet Ordusuna; 

  • Üçüncü,
  • Dördüncü,
  • Beşinci,
  • Altıncı,
  • Yedinci,
  • Sekizinci,

Sınıf askerleri sokuşdurmak hakkını kimden aldınız?

23

*  *  *  *  *

İngiltere’nin buhar makinesini icâd etdiği senelerde bizim donanma neferimiz okuma-yazma dahi bilmiyor idi. İşde, sırf bu “uzman” “ucuz” ve “ara sınıf” emek gücünü temin etmek üzere Donanma-yu Hümâyûn, 1890 senesinde; “zâbit” ile “efrâd” arasında “ortada sandık” misâli görev yapacak “gedikli” isimli yeni bir asker sınıfı tertip etdi. Nizamnâmesini ise dört deveyi havutu ile bir lokmada yutması ile meşhur olan “yeyici” lakaplı Bozcaadalı Mürteşi Müşir Hasan Hüsnü Paşa hazırladı ve  padişaha arz eyledi.

24b

Bahriye Mektebi ismi ile eğitim veren Deniz Harp Okulunda bu senelerde eğitim süresi sâdece 3 sene iken,

Gedikli sınıfının eğitim süresi tam 5 sene idi.

Donanma Gedikli Sınıfı; 

  • 5 senesi talebelik (neferlik)
  • 5 sene sıbyan efrâdlığı
  • 9 sene Gedikli olmak üzere toplam 14 sene donanma askerliği yapacak idi. 

Talebe olarak gemide geçirilen beş senelik tâlim taallümden sonra gediklilerimiz; 

  • Tam 14 sene donanma gemilerinde mecburî hizmet edecek,
  • Bu süreyi “sağ-sâlim” tamamlayanlar ise “maaş bağlanmadan” terhis edilecekler idi. 

Vay, anam babam, vay!.. Donanmamıza asker değil de sanki kendilerine köle alıyorlar be!

Ve böylece; 

  • Gediklilerimiz, 14 senelik mecburî hizmetleri süresince donanmanın en ağır ve çok tehlikeli işlerini yaparken
  • Zâbitân heyetimiz de gemi güvertesinde, ellerinde öte beri göt gezdirecek idi. 

Gedikli mektebine evvela İstanbullu çocuklarımızı aldılar. Fakat İstanbulun gün görmüş cin göz çocukları, bu yemsiz zokayı yutmadı! Gemide eğitim veren mektebe talebe bulamayınca Donanma-yu Hümâyûnumuz, bu kez de taşradan fakir fukara çocuklarını devşirmeye başladı. Gedikli onbaşı oldukdan sonra içine düşdükleri tuzağı anladıklarında, babasının evinde yiyecek ekmeği bile olmayan köylü ve fakat cin göz çocuklarımız da Gedikli sınıfına rağbet etmediler.

1890 Nizâmnâmesine göre “Gedikli” sınıfının, “zâbit” sınıfına nakil ve tahvilleri kati’yyen câiz değil idi.

Beş senelik mükemmel bir tâlim taalümden sonra donanmamızda göreve başlayan

Ve dahi

Zâbitân heyetimizin yapmak isdemediği

Ve fakat

Bahriye erlerimizin de yapamadığı ağır, tehlikeli ve karmaşık işleri yapan Gedikliler aslında;

  • Zâbitin yapdığı bütün işleri yapdığını
  • Efrâdın yapdığı bütün işleri de yapdığını
  • Fakat zâbit olmadıklarını görünce, donanma gedikli sınıfına talep bir anda dibe vurdu.

*  *  *  *  *

 

Bugün itibârı ile şöyle bir düşünsek!

Ordularımızda bugün subaylarımızın yapdığı hangi işleri, asubaylar yapamazlar?

Ya da

Asubaylarımızın bugün yapdığı işlerden hangilerini subaylarımız yapamazlar?

Bu suâllerin bugün cevâbı ne ise, yüz sene evvel de aynen öyle idi...

 

*  *  *  *  *

1890 Nizamâmesinin son maddesi şöyle diyor idi; “Madde 29 — İleride icâbı hâle göre işbu nizamnâmenin “tevsi” veya “tâdili” zımnında lüzumu tahakkuk eden mevâddın derç ve ilâvesi câizdir.” Eldeki mevcut Nizamnâme, günün şartlarına göre değişiklik yapmaya cevâz verdiği hâlde bahriyeli zâbitân heyetimiz bu maddeyi, günün icâbına göre ne “tevsi” etdi ne de “tâdil”. Kendinden başkasına hayât hakkı tanımayan şerefsiz zâbitânımızın bu fesat tavrı yüzünden donanma gedikli sınıfı ölüme mahkûm edildi. Yirminci asırın başına geldiğimizde, donanmamızda mevcudu yedi yüz civârında olan gedikliler tamâmı, padişah irâdesi ile zâbit sınıfına nakledildi. Mektep gemilerine de yeni gedikli talebesi kayıt edilmedi.

Zâbit ile erat arasında “ortada sandık” misâli görev yapacak bu yeni sınıf askerler, bugünkü anlamda “asubaylığın” aynısıdır. 1890 senesinde tâlim taâllüme başlayan Donanma Gedikli mektebi; bir senesi limandaki gemide, dört senesi de denizde gezen gemideki işinin başında olmak üzere toplam beş senelik mükemmel bir eğitimden sonra ilk mezûnlarını, gedikli onbaşı rütbesi ile 1895 senesinde verdi.

 

   Zâbit kadar eğitimli ve donanımlı olduğu hâlde;

   Zâbitin aldığı maaşın nısfını dahi alamadığından

   Ve dahi

   Zâbit olamadığından dolayı,

   Bahriye Gedikli sınıfına talep daha ilk senelerde birden dibe vurdu... 

 

O an mevcut olan 700 civârındaki Donanma Gediklinin tamâmı, padişah irâdesi ile zâbitliğe nakledildi. Ve  akabinde, Donanma sefinesinde talim taallüm veren “Gedikli mektebi” kepenk indirdi. 1900 senesinin başlarında da Donanmanın ilk “gedikli” sınıfı tamâmen iflâs etdi.

Ve böylece Donanmamızda “zâbit ile nefer arasındaortada sandık” misâli görev yapmak üzere ilk kez teşkil edilen “gedikli” sınıfı, şimdilik böylece iflâs etdi.

01 Nisan 1890 Salı günü meriyyete giren nizamnâmesinin ilgâ edildiğine dâir hiçbir belge bulamadım. Daha da hazini, gedikli sınıfı Nizamnâmesinin akıbetini, bugün Deniz Kuvvetleri Komutanlığımız dahi bilmiyor!..

*  *  *  *  *

1890 senesinde ilk kez teşkil edilen “gedikli” sınıfından farklı olarak,

Muvakkat (geçici) bir kânun ile “gedikli zâbitân” sınıfı 1913 senesinde ilk kez teşkil edildi. Bu “gedikli zâbitân” sınıfı, zâbit sınıfına dâhil idi. Fakat, kendi sınıfına dâhil olan “gedikli zâbitânı” bu kez de mektepli bahriye zâbitânı kendisine çetin bir rakip olarak gördü. Bu maya da tutmadı! Ve 1915 senesinde kabul edilen bir kânun ile, zâbit sınıfına dâhil olan bu “gedikli zâbit” sınıfı da lağv edildi.

Gelişen teknolojinin dayatdığı âlet, makina ve silâhları kullanmaya, bahriye zâbitânımız hâlâ istekli değil idi. Zâbitânın yapmayı hamallık addetdiği ve fakat efrada da yapdıramadığı işleri yapacak “orta kademe” bir asker sınıfına olan şiddetli ihtiyâç azalmak şöyle dursun iyice artmış idi. İngiltere’den satın aldığımız buharlı gemileri işletecek bahriyeli askerimiz yok idi. Bembeyaz bahriye elbesesini çıkartıp, yağlı tulumu giymek isdemeyen bahriyeli kurnaz zâbitânımız, kendilerinin yapması gereken işi yapacak “ortada sandık” bir asker sınıfını ikinci kez peydahlamakda gecikmedi. Bu şiddetli ihtiyâcı tedârik etmek üzere bu kez de 1914 senesinde muvakkat bir kânun tertip etdiler. Bu muvakkat kânun ile o târihde mevcut olan zâbit ve efrâda ilâve olarak iki yeni muvazzaf asker sınıfı birden teşkil edildi;

1. Küçük zâbit,

2. Gedikli zâbit.

Bir senelik bir sınamadan sonra 1915 senesinde tasdikân (aynen) kabul edilip meriyyet-ül icrâya konulan bu kânun ile ihdâs edilen donanma “küçük zâbitliği”, bugün bildiğimiz “asubay” sınıfının ta kendisi idi. “gedikli zâbit” denilen asker sınıfı ise zâbitin mâdûnu, fakat küçük zâbitin mafevki idi. Zâbit hâricindeki bütün askerlerin içine tıkışdırıldığı bu yeni kânun ile Bahriyemizde bir anda 4 sınıf asker peydâ oldu...

Bahriye zâbitân heyetimizin beceriksizliği, işbilmezliği ve en çok da hâinliklerinden dolayı donanmamız, batılı donanmalar karşısında mağlubiyetler aldıkca bahriyemizi çağın gereklerine göre tanzim etmeye çalışdık. Donanmamızı ıslah ederken de gidip düşmânımız olan devletlerden yardım devşirdik, iyi mi! Küffar deyip cihâd ilan etdiğimiz bu devletlerin aklı ile sıçmaya gidip kendi donanmamızı tanzim etmeye çalışdık.

  • Gedikli” ve “gedikli zâbit” sınıfları, bizim donanmamıza özgü unvânlar. Bu tâbirâtın donanmamız ıstılâhına ne zamân dâhil edildiğini yukarıdaki bölümde açıkladık.
  • Donanmamıza ait resmî evraklarda “küçük zâbit” tâbirine 1880’lerde rastlıyoruz. Donanmamızın bağrına paslı bir kama gibi saplanan ve “ortada sandık” gibi duran “küçük zâbit” (petty officer) tâbirini ise biz, 1880’li senelerde İngiltere’den aldık! İngiltere’den aşırdığımıza delil olarak da ben, 1881-1886 senelerinde Bahriye Nâzırlığı yapdırdığımız İngiliz çaşıtı Hobart Paşa’yı ileri sürüyorum. Aksini iddia eden var ise şâyet; “iddiâsını isbata dâvet ediyorum!

Türk donanmasının rûhuna uymayan bu iki sınıfdan birisi olan “gedikli zâbit” sınıfını, subaylarımız kendilerine çetin bir rakip gördüğü için kısa sürede lağv etdiler.

Fakat bahriyemizin beyaz zâbitân heyeti, kendi yapması gereken işleri sırtına yıkdığı “küçük zâbitliğe”, denize düşeninin yılana sarıldığı gibi sarıldı ve canı bahâsına idâme etdirdi. Menfaatperest zâbitânımızın bu tek taraflı tutumu yüzünden bugün yüzlerce sıkıntısı ile karşımızda duran onbinlerce “deniz asubayı” var.

Neticeten;

İstiklâl ve Çanakkale Harplerinde, birbirinden tamâmen farklı tam 4 sınıf bahriye askeri harb etdi;

1. Mükellef Efrâd (Er)

2. Muvazzaf Küçük Zâbit

3. Muvazzaf Gedikli Zâbit

4. Muvazzaf Zâbit

Kendilerinin yazdığı ya da kendi şakşakcılarına yazdırdığı kahramanlıklar ile süslü menkıbelerinde bahriye zâbitân heyetimiz; şan, şöhret ve şeref pâyelerini sâdece kendi hânelerine ganimet kayıt eder iken

Zâbit hâricinde kalan “muvazzaf küçük zâbit” ve “muvazzaf gedikli zâbiti” ise

Nefer (er) hânesine yazdılar ve bu donanma askerlerinin adından bile bahsetmediler. 

Nereden mi biliyorum?

Çünkü sordum,

   Bugüne kadar İstiklâl Madalyası tevdi edilen;

   a. Subay,

   b. Astsubay,

   c. Er ve Erbaş

   Sayısı ayrı ayrı olmak üzere nedir? 17.12.2013.

943 890 başvuru numarası ile mesajınız başarı ile iletilmiştir.Göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkür ederiz. 

 

Ve dahi

Muttali oldum! 

  

   MÜS.YRD.   :  32984417-1640- 980 -13/ASAL D.Loj.ve İd.Ş.                                 02 Aralık 2013

(This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.)

 İLGİ :  26 Kasım 2013 tarihli elektronik postalarınız incelenmiştir.

 1. İlgi elektronik posta incelenmiştir.

 2. 4982 sayılı bilgi edinme hakkı kanunu ve kanuna ilişkin yönetmelik esasları gereği tarafınızca   istenilen bilgiler aşağıya çıkarılmıştır. Bu kapsamda;

   a.  Subay (Askerî memurlar dâhil) 16.647,

   b.  Astsubay/Erbaş ve er 120.869 olmak üzere

  toplam 137.516 kişi İstiklal Madalyası ile taltif edilmiştir.

 Rica ederim.

                                                                                                  İ M Z A L I D I R

                                                                                                   Nihat ÇAĞAN 

                                                                                                   Personel Albay

                                                                                                   ASAL D.Bşk.Yrd.

 

İşde,

Yukarıda görüyorsunuz! 

*  *  *  *  *

1890 nizamnâmesinin “esbâb-ı mucibesi” yok!

Dönemin Bahriye Nâzırı Hasan Hüsnü Paşa güyâ kerem eyleyip bir emir buyurmuş!

Ve düşünüp tartışmadan donanmamızda “gedikli” isminde üçüncü bir asker sınıfını tertip etmişler.

25

Yeyici, yutucu” Hasan Hüsnü Paşa’nın emir buyurup hazırlatdığı o nizamnâmenin son satırına bakıyoruz

Ve dahi

Orada şu şerhi görüyoruz;

26a

26a

Devletin padişahı dururken, 

Sadr-ı Ȃzamı dururken,

Seraskeri dururken;

Bahriye Nâzırı bir zâbitin emir buyurup yeni bir asker sınıfı tertiplediğini söyleyen “târih câhili” zâbitân gürûhumuz,

Altı yüz seneden fazla yedi düvele nizâm veren Osmanlıyı, kabile devleti zannediyor zahir!.. 

Donanma Gedikli sınıfının teşkil edilmesi için Bahriye Nâzırı’nın emir verdiğini söyleyen târih soytarıları,

Demek ki nizamnâmesini görmedikleri Donanma “gedikli” sınıfı hakkında târih yazmaya tevessül etmişler!

Yazıklar olsun sizlere!.. 

Eski Tüfek de gemici tayfası idi, bilir bu işleri!

Senin Bahriye Nâzırı dediğin Müşir Hasan Hüsnü Paşa,

Sultan II. Abdülhamid’den izin almadan değil yeni bir asker sınıfı tertiplemek,

Kumandanı olduğu sefinedeki helâya sıçmaya bile gidemez idi...

*  *  *  *  *

1915 Nizamnâmesi meclisde müzâkere edilmiş. Fakat maddeler üzerinde hiçbir tartışma yapılmamış. “Gedikli zâbit ve küçük zâbit” sınıfı donanmamızda niye teşkil edilmiş, belli değil! Maddeler okunmuş, mebuslar dinlemiş! Maddeler reye sunulmuş, mebuslar ellerini havaya kaldırmış! Hiçbir mebus, bir tek dahi olsa fikir beyân etmeden bu kânunu kabul etmişler!

*  *  *  *  *

Resmî(!)” târihcesine bakdığımızda bahriyeli subaylarımız, Deniz Kuvvetlerimizi 1081 senesinde teşkil etdiğimizi söylüyolar. Kurulduğu ilk günlerde donanmamızın doğru dürüst bir nizâmı olmadığını ve gemilerimizi “usda-çırak” esâsına göre idâre etdiğimizi de gene aynı subaylarımız söylüyor. Donanmamıza dâir ilk kânunnâmemizi, 1701 senesinde yazmışız. Bu kânunnâmede, gemideki işlerin kısmen de olsa bir düzene göre yapıldığını ve fakat tayfa arasında hâlâ bir “sınıflaşma” olmadığını görüyoruz. 1792 Kânunnâmesi ile gemi tayfası dört sınıfa tefrik edilmiş. Bu Kânunnâmenin tatbik edilmesi ile donanmamız tayfası arasında ilk kez “sınıflaşma” başlamış.

Teşkil edildiği ve “sınıfsız” olarak hizmet verdiği 1081 senesinden, gemi tayfasını ilk kez “sınıflara” böldüğümüz 1792 senesine kadar geçen 711 sene içinde Osmanlı Donanmasının en parlak ve muhteşem dönemlerini yaşadığını görüyoruz.

Donanmamızı utanç denizinde boğan donanma mağlubiyetlerinin başlangıç döneminin ise

Donanma tayfası arasındaki bu “sınıflaşma” ile başladığını bugüne kadar görebilen bir subayımız var mı acap? 

  • 1788 Özi bozgunu,
  • 1807 İngiliz gemilerinin İstanbul’u kuşatması,
  • 1827 Navarin bozgunu,
  • 1853 Sinop bozgunu,
  • 1877-1878 Rus bozgunu,

Deniz mağlubiyetlerimizden aklıma ilk gelenler...

Bütün bu deniz mağlubiyetlerini biz, bugün Deniz Harp Okulu isimi ile bildiğimiz mektebi açdıkdan sonra yaşadık!

Donanmamızda “mektebli ilk sınıflaşma” 1890 senesinde oldu! Deniz Asubay Okulunun târihcesine bakdığımızda, Bahriye Nâzırı denen “yeyici ve yutucu” bir zâbitin emir verdiğini ve “mektebli gedikli” sınıfının ilk kez olmak üzere teşkil edildiğini görüyoruz. Nizamnâmesinde, “gedikli” sınıfı adını verdikleri askerlerin görev tanımları var. Fakat bu sınıfın teşkil edilmesinin “esbâb-ı mucibesi” (gerekcesi) yok! Çok tuhaf bir durum! Esbâb-ı mucibesi (gerekcesi)  olmayan kânun, gayri meşru demekdir!.. 

 

  Deniz zaferlerimizden bahsetmeyi pek severiz!

  Fakat bu deniz zaferlerini kazanan tayfanın eğitimlerinin ne olduğuna kör bakarız.

  O muzaffer denizcilerimizin “okuma-yazma” dahi bilmediğini, hemen hepsinin

  “Alaylı”,

  “Sokakdan toplama

  Ya da

  “Köle” olduğunu ağzımıza dahi almayız.

 

 

  Deniz mağlubiyetlerimizden bahsederken de;

  Donanmamızı o savaşlarda sevk ve idâre eden zâbitân heyetimizin “mektebli” olduğundan hiç söz etmeyiz!

 

Beyaz zâbitân heyetimizin bizzat yazdığı

Veya ısmarladığı sahte ve düzmece târih de işde, böyle zırvalar ile doludur!..

*  *  *  *  *

Tam 10 sene devâm eden Birinci Cihân Hârbi, millet harbidir. Bu harbin gerçek kahramanı da Türk milletidir.

Ayrıca;

Deniz Harp Okuluna menşe teşkil eden “Hendesehâne” isimli mektebi açdığımız 1776 senesinden beri

Ve dahi

Kara Harp Okuluna menşe teşkil eden “Mekteb-i Ulûm-i Harbiyye”’yi hizmete açdığımız 1834 senesinden beri

Deniz ve Kara Ordularımız gâlibiyet yüzü görmedi...

*  *  *  *  *

15 Temmuz darbesinde bugün Coni’nin ayak izlerini arayanlar,

Gene ordumuzun içindeki subaylarımıza baksınlar!

Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturan siz Coniperestiş Rüşdü’ler, zottirik Kenan’lar, etekli Doğan’lar, kıvrık Hüseyin'ler, molla İ. Hakkı’lar, kambur Yaşar’lar, köstebek Hilmi’ler, sucukcu Necdet’ler;

Kendi subayına taa 1952 senesinden beri Coni hurması yedirir ise şâyet

27

 O hurmalar Harp Okullarımızda semirir, semirir, semirir,

28

2016 senesinin bir 15 Temmuz akşamı çıkar gelir

Ve dahi

Senin gıçını tırmalar!

*  *  *  *  *

Elde tesbih, dilde Allah, biteviye besmele çekiyorsun;

Ve fakat gene sen!

Kul hakkı yerken de besmele çekiyorsun ya! Yuf olsun senin soyuna!..

İçin temiz olmadıkdan sonra

Hacı, hoca olmuşsun, kaç para!

Hırka, tesbih, post seccâde gözel;

Lâkin, Allah kanar mı, bunlara?

*  *  *  *  *

Sen, adam olmadıkdan sonra

Sen, adam gibi denizci yetişdirmedikden sonra

Zâbit olmuş, erbaş olmuş

Alaylı olmuş, mektebli olmuş

Demeki ki hiçbirisinin kıymeti harbiyesi yok! 

 

 Deniz Kuvvetlerimizde “zâbit ile efrâd” arasına

üçüncü bir asker sınıfı olarak paslı kama gibi sokulan

gedikli

ya da

bugünkü ismi ile “astsubay” dediğimiz asker sınıfının

teşkil edilmesinin gizli maksadı meğerki ne imiş?

Donanmamız beyaz zâbitân heyetinin kendi saltanâtını devâm etdirmesi için;

Harb sanatının kendilerine tahmil etdiği ağır ve tehlikeli görevleri

Zâbit” olmayan ve “ortada sandık” bir asker sınıfının sırtına yüklemek!

 

 

(Devâm edecek)

 brove

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

Evvelki bölümleri okumak için resimleri tıklayınız!

 

Kapak-1   Kapak-2   Kapak-3

Kapak-4  Kapak-5   Kapak-6-1

  

15 Temmuz Vak’asının ikinci sene-i devriyyesinin üçüncü ayını teneffüs etdiğimiz şu günlerde

08 Mart 2017 Çarşamba günü bismillah vira kalem! deyip yazmaya başladığımız Asubay Tefrikasında

Kağıt-kalem meyânında rakamları birer ikişer öğütdük!

1, 2, 3, 4, 5 derken,

Şimdi sıra geldi 6’ya...

Haydi hayırlısı! Allah, devâmını getirmeyi nasip etsin, inşallah...

İlk 5 tefrikaya isim bulmakda epeyi zorlanmış idim!

Fakat altıncı makâlenin ismi, daha yazmaya başlamadan evvel dilimin ucunda bekliyor idi...

Asubay okuluna girdiğimiz ilk günden,

Emekli olmak için son mesâimizi yapdığımzı güne kadar

Ve dahi

Emekli olduğumuz ilk günden

Emekliliğimizin şu son gününe kadar en çok tekrâr etdiğimiz o kelime,

Beş altı kısımı dolduracak Asubay Tefrikası-6’nın başlığı olmak için

Senelerden beri yalvarıyor idi bana...

  • Aldatılmak

Ya da

  • Kandırılmak!

Bu konu ile bağdaşdırmak için örnek bir şahsiyet ararken de

Türk sinemasının bahtsız ve ucuz emekcisi Adnan AYBERK geldi aklıma...

Adnan AYBERK ile asubaylar arasındaki benzerliği de

Makâlemizi okuyanlar anlayacak, inşallah.

*  *  *  *  *

Bugünün askerî, idârî ve cezâî kânunlarımıza göre “Astsubay” dediğimiz biz asker kişilere; 

  • Kimlerin, hangi sözleri verdiğini,
  • Ve bu sözlerden yerine getirilmeyenlerin nasıl savsaklanıp unutdurulduğunu,
  • Bu sözler ile verilen hakların ise nasıl gasp edildiğini de 

Asubay Tefrikası -6-‘nın müteakip kısımlarında fâş eyleyeceğiz, evvel Allah...

*  *  *  *  *

Aldatanlar Ülkesinin Aldatılmaya Doymayan Askeri; Asubaylar -1- ismini verdiğimiz bu tefrikamızın

Biricik hedefi şudur

Asubay denilen biz askerlerin

Ve dahi Asubaylık sınıfının özlük hakları konusunda; 

  • İcrâ makâmı” olan Genelkurmay Başkanlığı ve M.S.B,
  • Temsil makâmı” olan TEMAD,
  • Ve dahi

Emekli ve muvazzafı ile asubayların gündemine göre,

  • Asubaylığın taleplerinin neler olduğunu göreceğiz! 

Bu taleplerin tahakkuk ettirilmesi konusunda

İlgili tarafların bugüne kadar neler yapdığı da kendiliğinden ortaya çıkacak...

*  *  *  *  *

Mahlası, Yâdigâr idi!..

Doğurduğu gün anası O’nu, yâdigâr olsun diye babasına,

Babası da yâdigâr olsun diye devletine, milletine emânet etdi...

Vücud olarak, beden olarak eşi benzeri görülmemiş bu Sivas’lı,

İri kıyım ve yiğit bir çocuk idi!

Büyüyünce, karnını doyurmak için

Gurbetci babası ile birlikde Alamanya’ya gitdi. Tersanede çalışdı, çok iyi para kazandı.

Fakat, memleket hasreti ağır basınca, bir de gönlünde yatan aslan kükremeye başlayınca

Babasının yanından firâr etdi ve İstanbul’a geldi.

Sivas’da, çocuk iken çekirdek satdığı sinemalarda filimlerin sihirine kapılmış idi bir kere...

Bu sebepden dolayı ya nasib deyip, 16 yaşında Yeşilçam Sokağın yolunu tutdu.

Sinemacıların deyimi ile söylersek; star, jön; figüran... Yadiğar, bunlardan üçüncüsü idi...

Seyircinin gözünde kahramanların böyük görünmesi için dayak yemesi isdenen adam idi!

Türk sinemasının ikinci, üçüncü sınıf yüzlerce sanatcı ve ucuz emekcisinden birisi oldu...

Baş oyuncu denen cüce adamlar, filimlerde bu dev adamı hep madara etdiler!

Oynadığı filimlerin çoğunda, aslında gerçekden dayak yedi; ağzı, burnu kırıldı...

Sinemada onu seyredenler güler iken, O aslında hep ağlayan adam oldu!

Rint bir şahıs idi! Çevresindekilerin adam alıp adam satdığı para denen şeye hiç önem vermedi...

Çok mihnet çekdi! Fakat kimseye de minnet etmedi. O’nun için varsa yoksa sinema ve seyircileri idi.

Etme, Hayyâm! Gel, dinle Eski Tüfek'i!

   Girme, şu alçakların hizmetine;

   Konma sinek gibi, pislik üsdüne.

   İki günde bir somun ye, ne olur!

   Yüreğinin kanını iç de boyun eğme. 

 

 *  *  *  *  *

Bâzen Gaffur oldu, bâzen Mazlum!

Dokuzyüz küsûr filimde oynadı. Fakat oynadığı filimlerin afişlerine çoğu kez O’nun adını bile yazmadılar.

Sinemayı hiç kimse O’nun kadar sevmedi. Ömrünü sanata adadı, sahnede yaşadı.

Fakat belediyeye ait bir bankın üzerinde soğukdan donarak öldü!

Soğuk bir kış gecesi İstanbul; şarap, çalgı, çengi, kumar ve cimâ yorgunluğunun derin uykusunda iken

2

Taksim Meydânındaki belediyeye ait bankın üzerinde koca bir adam,

Daha 40 yaşında iken Mart ayının dördünde son uykusuna yatdı!

Ücretini ödeyemediği için otelden atıldığı o gecenin ayaz soğuğunda,

Sabaha kadar sokaklarda âvâre dolaşdı. Canlı iken O’nu oralarda, kimseler tanımadı!

O son gün;

Bir akşam kahvehânesine girip bir bardak çay içecek bir lirası bile yok idi cebinde!..

Lâkin,

Sabah erkenden Gezi parkını temizlemeye gelen belediye çöpcüleri, O’nun ölüsünü orada hemen tanıdı!

Soğukdan kaskatı, mosmor kesilmiş o koca adam,

Bizleri gâh güldüren, gâh ağlatan

Fakat her dâim düşündüren filimlerin vazgeçilmez figüranı, Yeşilçam’daki isimi ile Yâdigâr EJDER idi...

Altın kâlpli dev adamın ölümünü o günkü boyalı matbuât, şu kara ve koca harfler ile duyurdu; 

Ünlü oyuncunun yürek burkan ölümü!”

3

Gerçek ismi Adnan AYBERK olan

Ve

Filimlerinde Gaffur ya da Mazlum lakabı ile evimize misâfir etdiğimiz Yâdigâr EJDER,

Ehli dil, ehli edep, ehl-i nâmus ve mütevazı ve rint bir sinema emekcisi idi...

Hiç evlenmedi!

Parayı pulu gözü görmedi hiç. Şan, şöhret peşinde de koşmadı... Bir lokma, bir hırka dedi hep.

Tek derdi; sıcak bir çorba, sıcak bir oda, sıcak bir yatak idi...

Bunları da bu millet ve bu devlet çok gördü O’na...

Sinema piyasasında filimcilerin en çok kandırdığı sanatcılarından birisi idi.

Oynadığı filimler için para vereceğiz diyen filimciler, çoğu zamân kandırdılar O’nu.

Birlikde oynadığı oyuncular ve filimciler O’nun sırtından geçinip servet kazandılar.4

Fakat

O, kimesnin sırtından geçinmedi, kimsenin hakkını yemedi!

Kimseyi de kandırmadı, aldatmadı...

Birkaç aylık otel borcu,

Belki de mahalle esnafına bir yüz lira veresiye bırakdı arkasında, hepsi o kadar!

Kaç filimde oynadığı,

Nerede, ne zamân ve nasıl öldüğünü dahi bilen olmadı...

Öldüğü gün cebinde beş kuruş parası bile olmayan altın kâlpli bu dev adama

Allah’dan bugün bir kere daha rahmet ve merhâmet dileyelim.

Mekânın cennet olsun inşallah, Mazlum!

*  *  *  *  *

Eyvâh, Kandırıldık!

Yenilen pehlivân, güreşe doymazmış deriz! Güreş de pehlivân da bize has ıstılâh olduğuna göre hiç şüphe yok ki bu atalar sözünü, biz Türkler türetmiş olmalıyız.

Fakat bu atasözüne son zamânlarda çetin bir rakip çıkageldi; “Aldatılan, aldatılmaya doymazmış!” Atalarımızın güreşde sırtı yere gelen pehlivânlar için söylediği bu söz, kendi dönemini aşdı ve

Şu günlerde milletimizin çok geniş bir kısmının hâl-i pür melâline tercümânlık eyler oldu...

Maçam yemedi,

  • Yüreğim yetmedi,
  • Ciğerim yetmedi,
  • Bilgim yetmedi,

En mühimi de

  • Aklım yetmedi, demenin adı

Vallahi kandırıldım!”, “Billahi aldatıldım!” oldu...

 Yaprağını yerken; kıtır, kıtır!

Sapına gelince, meee! Öyle mi?..

 

Özellikle yirmibirinci asırın ilk senelerinden itibâren memleketimizde

Nezle mikrobu gibi süratle yayılmaya başlayan “aldatma/kandırma” hastalığı,

Yukarıdan aşağıya doğru herkesi sarmaya başladı…

İmam, bilerek ve isdeyerek osdurunca cemaat de hem sıçdı, hem de sıvadı...

Memleketimiz, aldatılanlar kumpanyasının açık sahnesi olmaya başladı.

5a

Recep Tayyip ERDOĞAN, Başbakan olduğu dönemde defalârca söyledi; “Ben dahi aldatıldım!

Cumhurbaşkanı oldukdan sonra da şöyle dedi; “Şahsım başda olmak üzere bütün ülke aldatıldı!

Belediye başkanlarını, devlet bakanlarını, polisleri, her rütbeden subayları, asubayları, sanatcıları cemaatler;

Cüppeli hocayı da Lüpcü Fadıl aldatdı!

Gözümüzün görmediği,

Ve hattâ

Gönlümüzün de katlanmadığı hâlde aldatan-aldatılanlar folimi, tam gaz devâm ediyor memleketimizde;

  • Ȃmir, memurunu,
  • İşveren, işcisini,
  • İmam, cemaatini,
  • Karı-koca, yek diğerini,
  • Esnâf, veli nimeti olan müşderisini,
  • Arkadaşlar, birbirini,
  • Askerde üst’ler, ast’ını, 

Kandırıyor, aldatıyor...

15 Temmuz gecesi maskeler de düşdü, takkeler de!.. Bunları 15 Temmuz 2016 Cuma gününden sonra gördük, duyduk, öğrendik! Bu konuda bakalım daha neler duyup göreceğiz.

Siyâsetciler de seçmenlerini 10 Kasım 1938 Perşembe günü saat dokuzu beş geçeden beri kandırıyor.

Farz edelim ki suç, aldatanlarda...

Peki, aldatıldığını söyleyenlerin hiç suçu yok mu? Küllükde dolaşmayanın ayağına bok bulaşır mı?

Aldatılanlar kumpanyası oyuncularının hâl-i pür melâli bu minvâl üzere de...

Taa bin dört yüz sene evvelinden bize nasihât edip “Mü'min, aynı delikten iki defa ısırılmaz!diyen kim?

Biz, kimin ümmetiyiz, Allah aşkına?

Siyâsetcisinden, subayından bu devlet adamları aldatıldığını söylüyor da

Aslında aldatılanlar, neticede hep biz vatandaşlar değil miyiz?

Aldatıldığını söyleyen ve fakat aslında vatandaşı aldatan bu devlet adamları ölüp gidince arkasından biz vatandaşlar “Allah rahmet eylesin!” demeye isdekli miyiz?

Ya da

Merhûm Yâdigâr EJDER için gönlümüzde hissetdiğimiz rahmet ve merhâmet duygusunu

Aldatıldım diye yalanlar üfüren bu insanlar için de acap hissedebilecek miyiz?

Yâdigâr EJDER, ömrünü hasretdiği sinema sanatından, karnını bile doyuramadı.

Öldüğü gün cebinden beş kuruş parası dahi çıkmadı!..

Kimsenin sırtından geçinmedi, kul hakkı yemedi, kimseyi de aldatmadı...

Ölüm haberini “Yâdigâr EJDER’in yürek burkan ölümü” diye duyuran gazeteler utansın!

Yürek burksa da ölümü, Allah’ın huzuruna mâsûm bir insan olarak çıkdı dev adam. Mekânı cennet olsun! 

*  *  *  *  *

Ey şarapperest Çadırcı! Neredesin sen, şimdi? 

Bilmez misin ki;

Niceleri geldi, neler isdediler;

Sonunda, dünyâyı bırakıp gitdiler;

Sen hiç ölmeyecek gibisin, değil mi?

O gidenler de hep senin gibiydiler!

 

*  *  *  *  *

Peki,

Aldatıldıklarını söyleyen fakat aslında biz vatandaşları aldatan devlet zevâtının ölümü nasıl olacak acap?

Gazeteler, bu zevâtın ölüm haberlerini nasıl duyuracak?

Bu insanlar, yapdıkları haksızlıkların hesâbını Hakk’ın huzûrunda nasıl verecekler?

Ve

Biz vatandaşlar, bizleri idâre etdiğini zanneden bu “kandırılmış” zevâtın ardından

Bir Elhâm okumaya isdekli miyiz?

*  *  *  *  *

Aldatanlar Ülkesinin Aldatılmaya Doymayan Askerleri; Asubaylar!

Boğa, boynuzundan; yiğit, sözünden tutulur ya!

Konu aldatılmak ise şâyet, verilen bir sözün tutulup tutulmaması söz konusudur.

Verilen bir sözün tutulup tutulmaması söz konusu ise şâyet

O zamân orada verilmiş söz ya da talep var demekdir.

Peki,

Asubaylığa taraf olanların gündemindeki talepleri nedir?

Şimdi bu talepleri, yorumsuz olarak akdaralım sizlere.

Asubaylar hakkındaki talepler lisdesini derlemeye TEMAD ile başladım.

TEMAD’ın Basın-Yayın ve Tanıtımdan Sorumlu Genel Başkan Yardımıcısı Sayın Adnan AYVACI’ya bir e-mektup gönderdim. Dedim ki Başkanım; TEMAD’ın gündemindeki asubay talepleri nelerdir?

6

Sağolsunlar, Genel Başkan Yardımcımız Sayın Adnan AYVACI hemen cevâp gönderdi...

TEMAD’ın gündeminde ki Asubay talepleri şunlar imiş;

TEMAD’ın Gündemindeki Asubay Talepleri

 TEMAD'ın gündemi hakkında

AA

Adnan AYVACI <This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Reply|

21 Şubat 2017, Salı 1:54 PM

To: Şükrü IRBIK (This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Merhaba Sayın Şükrü IRBIK,

TEMAD’ın kısa, orta ve uzun vâdede tahakkuk ettirmek üzere gündeminde olan taleplerini size bildiriyorum

Astsubay Sorunları Ana Başlıkları;

Türk Silahlı Kuvvetlerinden emekli olan ve halen görev yapan Astsubaylarımızın sorunlarına ve beklentilerimize ilişkin taleplerimiz aşağıda sunulmuştur.

1-Görev ve Makam Tazminatları

2-Göreve başlangıç derecesinin 9/1i yerine diğer memurlarda olduğu gibi 9/2 den başlatılması

3-Emekli maaş bağlama yüzdelerinin artışının düzenlenmesi

4-Personel kadro düzenlenmesinin yapılması

5-Disiplin kanununun İnsan hakları ve Anayasaya göre yeniden düzenlenmesi

6-Astsubay yetiştirme okul seviyesinin ön lisans (2 yıllık meslek yüksek okulları) düzeyinden lisans ( 4 yıllık yüksek okul) düzeyine yükseltilmesi.

7-Tüzüğümüzde de belirtildiği üzere, üyelerimizin ihtiyacı olan huzur evi, yurt v.s gibi hizmetleri yapabilmek amacıyla gerekli olan mali imkanlara kavuşabilmek için, kooperatiflere iştirak etmek/kurmak,  şirketler kurmak/işletmek ve vakıflaşmak arzumuzla ( üye aidatları ve düzensiz bağışlar ile bu hizmetleri yapabilmenin zorluğu ortada olduğundan dolayı) çalışmalarımızı sürdürmek.

Selam ve sevgilerimizle

Adnan AYVACI

TEMAD Gen.Bşk.Yrd.(Bas:Yay veTantm.sorumlu)

 

Yukarıda gördüğünüz üzere, “temsil makâmı” olan TEMAD’ın gündeminde 7 maddelik bir talep listesi var.

*  *  *  *  *

Asubay meselesinin önemli taraflarından birisi de emekli asubaylar. Bu konuda ortaya dökülen beyânlara bakdığımızda emekli asubaylarımızın 3 maddelik kısacık bir talep listesi olduğunu görüyoruz.

Emekli Asubayların Gündemindeki Asubay Talepleri

 1. Görev başlangıç derece/kadememizdeki kânunsuzluk. (9/2)

2. Subay/asubaya bağlanan emekli maaş oranındaki adâletsizlik. (Subay; %80, Asubay; %50)

3. Tazminât.(7 çeşit tazminât) 

Talep listesindeki maddeler itibârı ile asubaylıkdan beklentisi en az olanlar taraf, emekli asubaylar. 

Sâdece 3 maddelik bu talebleri yerine getirmek ile İcrâ mâkamı olan Genelkurmay Başkanlığı ve MSB, yüzbin emekli asubayı, sokaklardan evlerine gönderebilir. Bunu yapmıyorlar ise şâyet o vakit biz de şu suâli sormalıyız;

Eşi, çocuğu, gelini, torunu ve akrabası ile sayısı bir milyon civârında olan emekli asubayların sokaklarda dolaşıp;

  • Açlık sınırında yaşıyoruz diye ilenmesinden,
  • Polisler ile şehir meydanlarında köşe kapmaca oynamasından,
  • Ölüm orucuna yatmasından kimler memnun oluyor acap?

 

*  *  *  *  *

Asubayların talepleri söz konu edilince her niyeyse Genelkurmay Başkanlığımız;

Yapacaklarında daha ziyâde yapdıklarını piyasaya sürmeyi tercih ediyor. Bu basit “beyin yıkama” yöntemi; 

  • Hem züğürt tesellisi niyetine umut pazarlıyor,
  • Hem de fazla diretirseniz bu verdiklerimizi de elinizden alırız diyerek aba altından sopa gösderiyor.

Bu basit alicengiz oyunları bir yana;

İçinde yaşadığımız 2017 senesinde,

Asubaylara dâir olmak üzere “icrâ makâmı” olan Genelkurmay Başkanlığımızın gündeminde

Sâdece 3 maddelik bir ”sistemli” çalışma(!) lisdesi olduğunu görüyoruz.

Genelkurmay Başkanlığının Gündemindeki Asubay Talepleri

Görev Tazminâtı; sâdece subaylarımıza vermek üzere 1989 senesinde icâd etdiler. (Asubayları ileri sürerek Genelkurmay Başkanlığımız, şimdi de binbaşılara bu tazminâtı vermek isdiyor.)

Silâhlı Kuvvetler Hizmet Tazminâtı; Genelkurmay Başkanlığımız 2011 senesinde icâd etdi.  (Asubayları ileri sürerek Genelkurmay Başkanlığımız, şimdi de binbaşılara bu tazminâtı vermek isdiyor.)

Görev başlangıc derece/kademesi; 9/1 yerine 9/2 olması. Asubayların eğitim süresini 2002 senesinde bir seneden iki seneye yükselttiler. Verilen bu bir senelik hak; muâdili devlet memurlarına kıyâsen  asubaylara, 1 senelik hak kaybı olarak aynı sene geri döndü!

Genelkurmay Başkanlığının bugün hâlâ “çözmeye(!)” çalışdığı yukarıda gördüğünüz 3 meselenin üçünü de

Gene zamân içinde çıkartdığı kânunlar ile Genelkurmay Başkanlığının doğurduğu meseleler olduğunu görüyoruz.

Yukarıda gördüğünüz 3 madde, bugün Genelkurmay Başkanlığının gündeminde olan konular.

Genelkurmay Başkanlığının bir de görmediği(!) maddeler var ki bunları da gene kendileri doğurdular;

  • Makâm tazminâtı; sâdece subaylarımıza vermek üzere, 1982 senesinde doğurdular.
  • Temsil tazminâtı; sâdece subaylarımıza vermek üzere, 2000 senesinde doğurdular.
  • Kadrosuzluk Tazminâtı; sâdece subaylarımıza vermek, üzere 1993 senesinde doğurdular.

Şimdi, ehl-i akıl bir insan olarak ben, aklımın emrine râm olup burada şöyle düşünmeye mecburum;

Asubaylara “makâm, temsil ve kadrosuzluk tazminâtı”, Genelkurmay Başkanlığının gündeminde bile yok!

Demek ki Türk Ordusunda makâm, temsil ve kadro hakkı sâdece subaylarımıza özgü.

Peki, öyle olsun!

O zamân da şu suâlin cevâbını versinler; Subaylarımız, kânun peydahlıyor ve diyorlar ki asubay denilen asker kişiler, “subay yardımcısıdır”. Şu anki mevzuâta göre sâdece subaylarımıza özgü olan “makâm, temsil ve kadrosuzluk tazminâtı” almayan asubaylar, nasıl oluyor da “subayların yardımcısı” olabiliyorlar?

*  *  *  *  *

Asubayların talepler lisdesini konuşmaya devâm edelim...

Asubay meselesi konusunda en dertli zümrenin, muvazzaf asubaylar olduğu görülüyor. Çünkü en yüklü talep listesi, muvazzafların elinde. 24 maddelik bu liste, asubayların taleplerinin tamâmını kapsamıyor elbetde. Bu lisdeye yeni talepler ilâve edilebilir...

Bugün itibârı ile tahakkuk etdirilen haklarımızı lisdeye dâhil etmediğimizi söylemeye hâcet olmasa gerekdir.

Muvazzaf Asubayların Gündemindeki Asubay Talepleri

1. Birinci derecenin dördüncü kademesine yükselme sorunu. (2012/ öldüre öldüre bitirdiler. Onun da içi boş)

2. Görev başlangıç derece/kadememizdeki kânunsuzluk. (9/2).

3. Subay/asubaya bağlanan emekli maaş oranındaki adâletsizlik. (Subay; %80, Asubay; %50).

4. Tazminât haklarımız. (7 çeşit tazminât).

5. Asubay sınıf okulu mezûnlarının intibâk sorunu (2016/öldüre öldüre bitirdiler)

6. Askerî hastanelerde utanç verici sınıf ayrımı (Subaylarımızın yapamadığını 15 Temmuz’cular bir dakikada yapdı ve Askerî hastaneleri Genelkurmay Başkanlığının elinden aldı.)

7. Askerî mahkemelerde görülen dâvalarda asubay kıyımı. (Subaylarımızın yapamadığını 15 Temmuz’cular bir dakikada yapdı ve Askerî mahkemelerin kapısına kilit vurdu.)

8. Lojman tahsisinde orantısız tahsis.

9. İçhizmet Kânunu ve Askerî Cezâ Kânununda asubay aleyhine işletilen hükümler.

10. Günlük yaşantıya müdâhale eden emir komuta zenciri ve görev anlayışı.

11. OYAK. (Aidât öderken var, yönetimde yok sayılan sınıf asubaylar)

12. Orduevi, sosyal tesis ve askerî kamplarda adâletsiz tahsisler ve uygulamalar.

13. Kalkınmada öncelikli bölgelerde çalışan asubaylara kademe verilmesi.

14. Asubay Meslek Yüksek Okullarının lisans seviyesine yükseltilmesi.

15. TSK’da görev yaparken hasta olarak sağlığını kaybedenlerin mağdur edilmesi.

16. Çağdışı orduları andıran şekilci uygulamalar. (Tam kanat – kırık kanat kepâzeliği, kılıçlı – tüfekli bölücüğü)

17. İki dudak arası mesâi kavramı değiştirilmeli, âmirin başına buyrukluğuna son verilmelidir.

18. 1 sene okuyana da 8 sene okuyana da aynı hizmet süresi. Mecburî hizmet, tahsil süresi ile orantılı olmalıdır.

19. TSK’dan ayrılışlar kolaylaştırılmalıdır.

20. Asubayların meslekî memnuniyeti için çalışma şartları iyileşdirilmeli, erken emeklilik önlenmelidir.

21. Asubaylıkdan subaylığa terfi kuralları şeffâflaştırılmalı, idârenin sınırsız takdir hakkı kısıtlanmalıdır.

22. İlk rütbemiz olan “Astsubay Çavuş” ibâresinden “Astsubay” kelimesinin iptâl edilmesi.

23. Meslek unvânımız “Astsubay” kelimesinin, ATATÜRK’ün türetdiği şekili olan “Asubay” yapılması.

24. Kışlada, cephede kahraman; esir kampında hizmet eri muâmelesi. (Bu maddeyi Çavuş Mustafa Kemâl isimli makâlesi ile 09 Mart 2017 târihinde asubayların gündemine ilk dâhil eden kişi, Şükrü IRBIK’dır.)

 *  *  *  *  *

Bugün Astsubay olarak bildiğimiz meslek sınıfı, 1951 senesinde teşkil edildi.

Asubaylara yeni haklar veriyoruz diye subaylarımızın piyasaya sürdüğü her yeni kânun aslında,

Asubayların aleyhine yeni ve daha büyük haksızlıklar doğurdu!

Peki,

Asubayların talepleri konusunda tarafların bu kadar farklı gündeme sahip olmasının sebebi nedir sizce?

Dokuz sınıf askeri olan bir orduda; alın terinin karşılığını âdil bir şekilde dağıtmak mümkün olabilir mi?

Kendilerinden başka diğer sınıflardaki askerlerin rütbesini dahi bilmeyen subaylarımız;

Bu askerlerin dertlerinin ne olduğunu nasıl bilsinler ki?

Sistem bütünlüğü içinde çalışıyoruz!” diyen subaylarımız doğru söylüyor!

sistem

Çünkü;

Sistem bütünlüğü içinde çalışarak(!)” ordumuzu gene

Sistem bütünlüğü içinde!” parçalayıp kıymık kıymık "kastlara" böldüler.

Sıkıntıları çözüyoruz diyen vatan hâini subaylarımız,

Yeni sıkıntılara kapı aralayan yeni asker sınıfları doğurtdular ordumuza!

Şu gün itibârı ile ordumuzda tam sekiz çeşit asker var!

Böyle bir manzarayı Aristo bile hayâl edemez idi!..

mevcu

Ordumuzdaki “asker sınıfları” için Genelkurmay Başkanlığımızın “statü” dediğine lutfen dikkat buyurunuz.

*  *  *  *  *

1950 senesinden beri rütbe takan orgenerallerimiz, salon generalidir!

Enselerine güneş, postallarına çamur değmez!

 

Alıp tüfeği eline,

Koşup hudut boyuna,

Yatıp çamurlu sipere boylu boyuna,

Düşmâna kendisi kurşun atacak değil, herhâlde! 

Eli tetikde, gözü ufukda düşmân gözleyen Mehmedciğimize 

Ateş! diye emir verse, Seri paşamız;

ateÅŸ

O ateş! emri, O Mehmedciğe gidesiye 

Ve dahi

O Mehmetcik, o tetiği çekesiye kadar

O düşmân, senin O canına ot tıkar be!

*  *  *  *  *

Kör Bakan İnsanlar, Fil ve Asubaylık! 

Asubaylık konusunda söz söyleme hakkı olan 4 taraf var;

1. Muvazzaf Asubaylar

2. Emekli Asubaylar

3. TEMAD (Temsil makâmı)

4. Genelkurmay Başkanlığı/MSB (İcrâ Makâmı)

Fakat gelin görün ki asubaylığın taleplerini çözmek şöyle dursun,

Asubayların taleplerinin ne olduğu konusunda her bir taraf, farklı bir telden kendi nağmesini çalıyor!

Res

*  *  *  *  *

İnsan olmanın temel şartı ve en büyük fâzileti,

Hakkını arayacak kadar cesûr ve haysiyetli olabilmekdir.

Hakkını almak, bu yolda mücâdele etmek de cesâretli ve haysiyetli insanların işidir!

Aç köpek, (karnını doyurmak için) fırın duvarını yıkıyor ise şâyet,

Aç insan, (karnını doyurmak için) fırın duvarını niye yıkmasın?..

Açlık sınırında yaşayan asubayların, köpek kadar aklı ve haysiyeti yok mudur ki hakkını aramasın?

Hakkını almak için mücâdele eden asubayları kınayanlar, önce dönüp kendilerine baksınlar;

Bu zât-ı muhteremlerin ya karınları tokdur, açlık sınırında yaşayan asubayların hâlinden anlamaz,

Ya da

Bu zevâtın aç köpek kadar bile aklı ve haysiyeti yokdur!

 

*  *  *  *  *

Asubaylık meselesine taraf olanların

Asubaylığı anlamak ve târif etmek konusunda içine düşdükleri

Ve dahi

Yukarıda gördüğünüz “başıbozukluğu” ve “kavram kargaşasını” anlatacak bir resim arar iken,

Aşağıda gördüğünüz şu sessiz(!) çizgi-resimi keşfetdim!

Bir de siz bakın hele!..

8

Asubaylar konusunda söz hakkı olan taraflardan her biri

Gündüz vakdi kör gözlüğü takıp da bakdıkları asubaylığı

Kendi görmek ve anlamak isdediği şekilde gördü, anladı ve târif etdi.

Fakat bu taraflardan hiçbirisi asubaylığın hem iç hem de dış hukûkumuza göre

  • Gayri meşrû 

               Ve dahi

  • Gayri kânûnî olduğu fark edemedi!.. 

*  *  *  *  *

9Sinema piyasasında filimcilerin en çok kandırdığı sanatcılarından birisi idi.10

Oynadığı filimler için para vereceğiz diyen filimciler, çoğu zamân kandırdılar O’nu.

Birlikde oynadığı oyuncular ve filimciler O’nun sırtından geçinip servet kazandılar.

Ömrünü hasretdiği Yeşilçam Sokakda karnını bile doyuramayan Yadigar Ejder,

Hep “üçüncü adamı” oynadığı Türk sinemasının “ucuz emekcisi” idi!

*  *  *  *  *

Canını fedâ etdiği Türk Devletinden;11

  • Karnını bile doyuramayan,
  • Hep oyalanan,
  • Avutulan,

             Ve

  • En çok da aldatılan asubayları ise

Türk Ordusunun hep “ikinci sınıf” muamele gören “fakir ve ucuz emekcisi” oldu! 

 brove

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

   Evvelki bölümleri okumak için aşağıdaki resimleri tıklayınız!   

Kapak-1       Kapak-2     Kapak-3

  Kapak-4Kapak-5

1

Başınız ağrıyor ise şâyet o başınızı kesip atmazsınız, tedâvi edersiniz, değil mi?

Fakat

Vatanı müdafaa etmek için canını vermeye nâmusu üzerine yemin eden beyaz subaylarımız;

Askerimizin canını kurtarmak için inşâ etdiğimiz GATA’yı

İçine sızan hâinleri ayıklamak yerine MSB’den "kesdiler" ve Sağlık Bakanlığına "nakletdiler!"

"Organ naklini" işitdik, biliyoruz!

Fakat "hastane naklini" de geçen sene 31 Temmuz'da öğrendik!

Aslında GATA’yı MSB’nin elinden almak, siyâsi iktidârın yaslandığı Türkiye düşmânı devletlerin gizli bir emeli idi. 15 Temmuz’u tertipleyen Türkiye düşmânı devletler, “iti, öldürene sürükletdiler!

Ve dahi

Ver-kurtulcu” subay ve siyâsetcilerimizin sırtından bu gizli emellerine sinsice ulaşdılar.

Ve böylece;

Bizim her boku bilen subaylarımız,

Kendi menfaatlerini tahakkuk etdirmek üzere teşkil edip

Yarım asırdan beri ellerinde tuttukları çok önemli iki mevziiyi

15 Temmuz’un gâlibi olan siyâsetcilere kapdırdı; GATA ve AYİM...

AYİM, askıda çorba misâli biraz beklesin!

16 Nisan darbesinin kapısına kilit vurduğu Merâsim Sokağın soytarıları hakkında elbetde söz edeceğiz!

Biz, şimdilik bir mola verelim ve

Hâlen yayında olan Asubay Tefrikası -5- ile henüz yazmadığım Asubay Tefrikası -6- arasına

GATA hakkında yazdığımız bu makâlemizi sıkışdıralım, inşallah.

*  *  *  *  *

At izinin it izine karışdığı 15 Temmuz 2016 subay darbesinin tozu dumanı arasında

AKP hükûmetinin peşpeşe tertiplediği KHK karşı darbesinden birisi ile M.S.B.’nin elinden alınan GATA,

Sağlık Bakanlığına teslim edildi.

Orası artık Abdülhamid Hastanesi!

2

3

Sağlık Bakanlığı isdedi. AKP hükûmeti de hemen teslim etdi.

669 sayılı KHK’nın 107’nci maddesine müsteniden GATA’yı, Genelkurmay Başkanının elinden aldılar ve

15 Temmuz’dan tam 16 gün sonra Sağlık Bakanlığının yan cebine koydular!

Hepsi bu kadar değil elbetde!

Zamân ve zemin ile tevâfuk etdiğinden dolayı;

GATA’nın el değişdirmesinin altında yatan hakikâtleri kamuoyuna fâş edeceğim.

Hem de bu vesile ile;

Bir vakitler biz asubayların da gitmeye mecbûr edildiğimiz asker hastanelerinde

Hekim önlüklü subaylarımızın kendinden olmayanlara karşı davranış biçimini ortaya koyması için

Ankara/Etlik GATA’da yaşadığım olayların en önemsizlerinden bugün sâdece birisini anlatacağım.

*  *  *  *  *

İnsanın neresi ağrısa canı oradadır! Hakikâten doğru bir tesbit bu. Canımın, dişimde olduğunu fark etdiğim bir hâtıram var; öznesi ben, nesnesi GATA, zamân 2009 senesi, zemin de Ankara’dır. Bu durumda zannederim okuyanı da sâdece siz olacaksınız! Anlatayım, şâyet iltifât buyurursanız!

Kar yok! Fakat kuru ayazın Ankara’yı teslim aldığı kurşundan ağır ve kardan da soğuk bir kış günü evdeyim! Muvazzafken, 2009 senesinin bir mesâi sabahına, dayanılmaz diş ağrıları ile uyandım. Diş ağrıları diyorum çünkü ağzımdaki diş sayısı otuz iki bile değil. Fakat zannedersin ki otuz iki bin dişim birden ağrıyor! Etlik’deki GATA’ya bizim evden mesâfe, kuş uçusu 750 metre. Evden çıkıp doğrudan hastaneye gitmek en iyi tercih. Çünkü aklım böyle emrediyor. Fakat askerlikde emir, akılı keser, bilirsiniz! Mâlûm, sevk kağıdı olmadan, ölüyorum desen asker hastanesinde bir yudum su vermezler askere. Emirin akılı kesdiğini iyi bildiğimden dolayı, aklımın bu emrini mecbûren göz ardı etdim! Kahvaltıyı falan unutdum o sabah. Alelusûl hazırlandım ve özel şirketin tedârik etdiği araca can havli ile atdım kendimi. Bindiğim otobüs, GATA’nın yanından geçip giderken ben de ona uzakdan acı ve hüzün karışık bir his ile bakabildim ancak... Bir saatlik sarsıntılı ve bol dur-kalklı yolculukdan sonra ağrıyan dişlerimle birlikde vâsıl oldum işyerine...

Mesâinin başlaması, sabah toplantısı, ona buna dert anlatmak, sevk kağını yazdırmak ve ilk âmire imzâlatmak derken, gün, öğlen oluverdi. O gün öğle yemeğini de yiyecek durumda değildim. O zamânlarda öğle molasında Kızılay’a resmî kıyâfet ile gitmek yasak. Hastaneye de sivil kıyâfet ile gelmek yasak! Sevk kağıdını alır almaz yasaklardan birincisini fütursuzca çiğneyip çabucak resmîyete büründüm. Ve kendimi, karargâhdan dışarı atdım!

Otobüs-dolmuş ile bir iki akdarmadan sonra, oturduğum evin 750 metre ilerisindeki GATA’ya geri geldim. Vakit öğle sonrası olmuş idi. Muâyene, saat bir buçukda başlar burada. Yarım saatim daha var harcayacak! Evden kahvaltı yapmadan çıkmış idim sabahleyin. Karnım çok aç idi fakat dişimdeki dayanılmaz ağrı, açlığımı bile basdırıyor idi. Bir süreliğine öte beri pabuç esgitdikden sonra muâyene saatinden 15 dakika evvel diş bölümünün önünde buldum kendimi. Hasta bekleme mahalline varıp boş sandalyelerden birine oturdum. Sağa sola bir iki boş bakış fırlatdıkdan sonra, kayıtcı hanım geldi. Sevk evrağımı kendisine verip kayıt yapdırdım. Şurada bekleyin! Muâyene başlayınca çağıracağım dedi! Muâyene sıram gelinceye kadar ben de yakın bir sandalyeye tekrâr demir atdım. 

Hekim subaylarımızın giydiği beyaz önlükde, rütbe işâreti yokdur, bilirsiniz. Sol göğüs üzerinde rütbe brövesi taşırlar. Yarım saati daha öğütmüşdüm ki birden bire koridorun uzak ucunda beyaz önlüklü üç-beş kişi belirdi. Hekim olduğunu zannetdiğim bu kişilerden birisi, diğerlerinin hepsinin önünde, yılkı beygiri gibi yeldiriyor idi. Zannedersin bu adam komutanı değil, sanki GATA’nın sâhibi... Sürü hâlinde yürüyerek önümden geçip gitdiklerini gördükden bir iki saniye sonra, en önde yeldiren o şahıs, birden bire hışımla geri döndü! Ve gelip tam önümde dikeldi. Ben, hâlâ oturuyorum! Bir şey soracak diye beklerken hiçbir şey söylemeden, her iki eliyle “ayağa kalk” mânasına gelen bir işâret yapdı. Ben de, askerliğin verdiği çeviklik ile gayri ihtiyârî hemen ayağa kalkdım. Beyaz önlüklü bu şahıs, ayağa kalkdığımı gördükden sonra “Hah! Tamam, şimdi oldu!” der gibi başını öne arkaya bir iki kere salladı ve geri dönüp aynı hışımla yoluna devâm etdi. Ben, bu beyaz önlüklü adamın kim olduğunu ve bana ne demek isdediğini anlamaya çalışırken, O’nun arkasında dolanan beyaz önlüklü başka bir şahıs, yanıma usûlce yaklaşdı. Nâzik bir ifâde ile; “Başçavuşum, komutan yeni geldi, kendisine hastaneyi gezdiriyoruz da!” diyerek sağolsun, durumu açıkladı. Nutkum tutulmuş olmalı ki bu söze de karşılık veremedim. Zihnimin bir yarısı yaşadığım beş on saniyelik bu çarpıcı olayı anlamaya çalışırken diğer yarısı ile şunları söyletdi bana! İyi, gözel! Yeni gelen komutanı gezdirin de... Bana ne bundan? Ben, sabahdan beri canımın derdine düşmüşüm! O şahısın komutan olduğunu bilsem bile niye ayağa kalkayım? Ağrısını beynimin en ücrâ köşelerinde hissetdiğim çürük dişimi tedâvi etdirmek için geldiğim yer, hastane.... Ben de asker olmakdan önce, burada bir hastayım! GATA’ya teftiş içtimasına gelmedim ki!

*  *  *  *  *

Dünyâya hükmetme iddiası olan her devletin ordusunda, asker hastaneleri vardır. Bu asker hastanelerinin temel amacı da rütbe ayırt etmeden her askerine eşit düzeyde sağlık hizmeti vermek ve şifâ dağıtmakdır. Bu cümlenin devâmı olmak üzere bizim ordumuzun da asker hastaneleri olmalı, elbetde. Hem de dünyânın en iyi asker hastaneleri bizim ordumuzda olmalıdır. Fakat gerek muvazzaf iken gerekse emekli olduğumuz dönemde yaşadığımız hakikâtleri göz önüne alınca bu arzu ve hedefin biz asubaylar için tam anlamı ile bir karabasana döndüğünü yaşadık ve gördük!

*  *  *  *  *

Kendilerini “insan üsdü insan” addeden amiral/general denilen asker cinsi, şu katta hizmet alır! Şuradaki müstakil odalarda, birinci sınıfdan da üsdün iâşe yer, içer; oradaki şıfşıflı helâlara sıçar; tek kişilik odalarda, birinci sınıf ekiz yataklarda, tek başına yatar! Hekimler dersen, profesör subaylarımız niye var dersiniz? El pençe divân durmuşlar! Hizmet edecek amiral-general ve kendini amiral-general zanneden şizofren albay gürûhunu bekliyor...

Kendi uydurdukları sahte subay sınıfı olan “üstsubaylar” başka bir katta, başka bir bölümde muâyene edilir. Bu zümrenin de hekimleri en iyilerinden! Doçent hekim subaylarımız pervâne olmuş etraflarında. Sıranı bekle, bugün git yârın gel diyemez, kimse bunlara! Odaları, helâları gene müstakil; hizmetler, yataklar, iâşe gene birinci sınıfından...

*  *  *  *  *

  • Kadın pilot subayımız var mı? Oldular, var! 
  • Kadın kurmay subayımız var mı? Oldular, var!
  • Kadın hekim subayımız da var! Oldular, çok şükür!
  • Peki, kadın hemşire subayımız niye yok?

Erkek subayların yapdığı her işi yapmak için mesânesini çatlatmak bahâsına sidik yarışına giren kadınlarımız,

Niye hemşire subay olmak isdemez acap?

Kadınımız olsun, erkeğimiz olsun! Eğnine subay kıyâfeti giyen insanımıza pek tuhaf bir şeyler oluyor!

Hakikâten tetkik edilip ders çıkartılası bir vakıa bu!.. 


Asubay Tefrikası-3’ü okudunuz ve öğrendiniz, biliyorsunuz!

Coni ordusunda da

Tomi ordusunda da

Asubay” denilen uyduruk kaydırık bir asker sınıfı yokdur!

Fakat her iki orduda hem “subay” hem de “er” bay ve bayan hemşire vardır.

Kraliçenin  ordusundaki bayan subay bir hemşire, hasta bir erin yatağını yapıp altını temizlemekden tiksinmez.

Coni ordusundaki bayan subay bir hemşire de hasta bir erin yemeğini yedirip tıraş etmekden gocunmaz! Bunları biliyorum, çünkü bizzat gördüm.

Bu vatana sadâkatlarından her dâim şüphe etdiğim bizim beyaz subaylarımızın hükmetdiği Türk Ordumuzda ise

Hemşire teğmen mezûn etmek üzere 1985 senesinde gürültü ile hizmete açdıkları GATA Hemşirelik Yüksek Okulu,

GATA’nın 2007 senesinde yapdığı “ince bir balans ayarı” ile sessiz sedâsız iflâs etdi!..

Çünkü bizim beyaz bayan hemşire subaylarımız;

Erimizin altını temizlemek şöyle dursun, kendi renginden olan subayının ilacını vermeyi bile reddetdi.

GATA’nın başına belâ olan bu çete hemşire teğmenlerden ordumuz, okulu kapatarak ancak kurtulabildi.

Yüksek hemşire bayan subaylarımızı da karârgâh subayı yapıp meselenin üzerini örtdü GATA Komutanlığı...

*  *  *  *  *

Hasta tipi”, “Hasta Rütbesi” , “Statü” laflarının pek sık devriye atdığı bir hastane idi GATA...

r2

Görevde iken tedâvi olmak, şifâ bulmak,

Emekli olunca, son olarak da ölmek için kapısını çalan askerlere “hasta” muâmelesi yapamadı bir türlü!

İlgili bölüme kayıt yapdırınca yarım sayfa bir kağıt verirler. Üzerine “Hasta Tipi: Astsubay”, “Rütbesi: Başçavuş” yazarlar idi...

Emekli olduk! 15 Temmuzdan evvel gene bir iki gitdik, kapısını çaldık! Kayıt yapdıkdan sonra elime verdiği kağıda bakdım! Bir yerinde bu kez de şöyle yazıyor idi;  “Hasta Grubu: Emekli Astsubay”.

Ben buraya, emekli asubay  olduğum için değil fakat hasta olduğum için geldim, arkadaş! Burası hastane ise ki öyle! Ve şâyet siz de doktor iseniz ki öylesiniz! Doktor gibi davranın! Bana da her şeyden evvel hasta muamelesi yapın! Kolumdaki rütbeme değil de sızlayan kalbime; ağrıyan dişime, başıma, mideme; görmeyen gözüme, işitmeyen kulağıma... Ne bileyim, kanayan yarama bakın, Allah aşkına!..

*  *  *  *  *

Subay helâsı, üstsubay asansörü, subay berberi, subay bölümü, subay park yeri, amiral/general yemekhânesi, üstsubay bilmem nesi?.. Hepsini berhevâ etmiş! Bu tabelaları da indirmiş, 15 Temmuz!

Uyduruk bir asker sınıfı olan Asubayın ise adı yok idi, GATA’nın buralarında!.. Bir dudağı yerde, bir dudağı dağların üsdünde gezen beyaz subay doktorlarımızın evvelâ kapısını üç kere tıktalıp, akabinde aynı anda baş ve topuk selâmı verdikden sonra esâs duruşda girerdik odalarına... “Diğer hastalar” deyip battal bir torbanın içine “çöp” niyetine karışdırmışlar idi, kırk beş sene evvel...

Rütbe işâretimizin omuzda değil de pazumuzda olduğunu farketdikleri anda subay doktorlarımız, arsız manav gibi hizmet etiketini ters yüz ederdi hemen. Subaylarımıza, “buyrun komutanım, hoşgediniz!..” Biz asubaylara ise, sanki tekdir eder gibi “buyur başçavuşum, neyin vardı?” muâmelesi... Muâyene, acemi hekimlerden; odalar, ikinci, üçüncü sınıf koğuş cinsinden; yataklar, iâşe dersen dördüncü, beşinci sınıf... Bizzat gördüm ve yaşadım! Röntgen bölümünde, diş bölümünde bile subay - asubay olarak iki ayrı pencereden ve iki ayrı bölümde hizmet verdiklerini asla unutmayacağım!

Ziyâretine gitdiğim meslekdaşlarımın yatdığı odaların perişân hâlini her gördüğümde, bu acı farklılık yüreğimi hep sızlatmışdır. Asker hastanelerinin böyle derme çatma çöp odalarında ölmekdense, Eski Tüfek ben Şükrü IRBIK, sokakda ölmeyi tercih ederim, kendi adıma...

*  *  *  *  *

Beş altı sene evvel de bizim “55’lik kırmızı kartlıları” üstsubayların kuyruğuna ilişdirmişler idi. Biz muâyene kuyruğunda gubarmış hindi gibi sıra beklerken öyle bir kasılıp sınıf arkadaşlarına hava atarak subayların gıçında guyruğa giriyorlar idi ki bunlar, sormayın!..

Subaylarımızın kuyruğunda dolanan bizim bu “kırmızı kartlılar”, karârgâhın arka kapısından itile kakıla kovulup emekli edilmişler!.. 55’i beklemeyenler ise başları dik bir şekilde son selâmı verip  karârgâhın ön kapısından vedâ etmişler asubaylığa. İkisinin arasında bir sene, bilemedin beş sene var. Asubayları bölmeyi pek iyi bilen “iri kafalı” ve “anıtı büyük” birisi, bizim 55’liklere bu hakkı(!) bahşetmiş idi. Askerî hastaneleri geri verin diye hönküren beyaz subaylarımızın kuyruğunda görüyorum şimdilerde bizim bu 55’likleri" de gülmek geliyor içimden...

*  *  *  *  *

Bu vakitden sonra başkaları saltanat sürer mi?

Ya da beyaz subay sultası tekrâr hortlar mı, bilmiyorum!

Fakat bildiğim bir hakikât var; GATA Etlik hastanesinde son 45 seneden beri hükmünü sürdüren subaylarımızın saltanatı, 15 Temmuz’da zevâlini bulmuş!

Bütün kapılar, bütün odalar, bütün bölümler, bütün camekânlar herkese açık şimdilerde... En azından zâhiren öyle! Gizlisi, saklısı yok bu sivillerin! Üsdelik selâmsız sabahsız, yeniçeri agası gibi dalıyor vatandaş, doktorun odasına... Bizler gibi ıkına sıkına derdini anlatmak yerine; hekimi, hesâba çekip hemşireyi darb etmesi de cabasından...

10 senede inşâ edilen bu hastanemize, hizmete açıldığı 30 Nisan 1971 târihinde adına subaylarımız, GATA demiş idi...

4

15 Temmuz darbesinden sonra azgın subaylarımıza gem vuran siyâsilerimiz ise GEAH dedi... Hastanenin orasına burasına yapışdırdıkları kocaman canlı ekranlarda şöyle diyor, yeni idâreciler;

Gülhâne Eğitim ve Araştırma Hastanesi hizmete daha güçlü bir şekilde devâm etmektedir.

Bunu söyleyenlerin ya verdikleri hizmetden haberleri yok! Ya da akılları...

Subaylarımız elini çekeli beri burada herşey daha kötüleşmiş! Ortalık daha kirli; hastalar daha kaba ve umarsız; hekimler, hemşireler daha duyarsız...

5

Gemiyi önce fareler terk eder ya!.. Vazifeden âşina olup da ara sıra tesadüf etdiğim subay gardeşlerim ise ayaklarını çokdan çekmiş buralardan...

Kibir ve kasıntıdan burunları dağları aşan şerefsiz subaylarımız GATA’yı baykuşlara teslim etdiler! Eti de benim, kemiği de benim olsun diyen; sonsuz bir kıskançlık ile benim olmazsa kimsenin olmasın diyen alçak subaylarımızın kokuşmuş zihniyeti işde, bu neticeyi getirdi. Bütün bu kötü hekim subaylarımıza rağmen içlerinde her rütbeden güzel insanlarımız, hekim subaylarımız var idi elbet, bunu gördüm, biliyorum. Bu sözlerimiz de onlara değildir. Mâziye dönüp bakdıklarında şimdi onlar, rütbe ayırımı yapmadan asker hastalarına şifâ dağıtmanın haklı huzûrunu yaşayabilirler.

*  *  *  *  *

Bütün bu kötüleşme bir vakıa!..

Fakat arayana bir de züğürt tesellisi cinsinden güzellik(!) zuhûr eylemiş!

Bugün buraya gelen hastaların hepsi aynı rütbede eşitlenmiş; “vatandaşlık”...

GEAH’da kötüleşen her türlü hizmetden her vatandaş, payına düşeni eşit olarak alıyor. En azından öyle görünüyor!

GATA artık, GEAH oldu...

Kapısından giren her rütbeden askerimize birinci sınıf hizmet edip şifâ dağıtması için

Şu fakir devlet, GATA’ya her türlü imkânı ve parayı fazlası ile verdi.

Fakat efendilik “nöbetine tutulmuş” ve “kudret zehirlenmesine uğramış” siz beyaz subaylarımız;

İnsanca, eşitce, askerce, kardeşce ve ahlâklıca bölüşmeyi beceremediniz!

Derenin bütün suyunu kendinize akıtdınız...

Kendileri söz konusu olunca GATA’daki hizmeti oduncu kantarı ile bol keseden tartan subaylarımız

Kendilerinden başkalarına hizmet etmeye gelince, hep cimri kuyumcu terâzisi kullandı!

Hepinize yazıklar olsun!..

GATA artık yok!

Asker hastanesi olmayan dünyânın tek devleti Türkiye,

Dünyânın tek ordusu da Türk Ordusu oldu, sâyenizde!..

Ey, kendini insan üsdü insan zanneden beyaz subay gardeşlerim!

Şifâ bulmak için ayağınıza kadar gelip kapınızı çalan sizden olmayan askerlerden çok bedduâ aldınız, çok!

ATATÜRK’ün askeri olduğunu söyleyen sizler, ATATÜRK’ün Ordusunu darma dağın etdiniz, bu bir yana;

Sırf kendi menfaatinizi devâm etdirmek uğruna

Şimdi de GATA’yı bitirdiniz!

Gıçınıza gına yakabilirsiniz!

brove 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 asubay-tefrikasi-5-kapak

Asubay Tefrikası -5-

Erlikden Genelkurmay Başkanlığına

 

Makâlemizin başlığına bakıp da

Bu hikâyenin okyanus ötesindeki Coni ordusuna filan ait olduğunu zannetmeyin!

Zere işde, bu hikâyemiz;

  • Zamân olarak, daha şunun şurasında bir kaç asır evvel,
  • Mekân olarak ise kendi memleketimizde vukua geldi...
  • Ve hattâ
  • İşde, bu bizim hikâyemizin

    kahramânları da bizim ordumuzun cengâver askerleri idi...

 

*  *  *  *  *

Kaç kısım tutacağını bilemeden yazmaya başladığımız makâle silsilemizin

Asubay Tefrikası -4-: Erlikden Harb Okulu Komutanlığına isimli dördüncü bölümünde;

Osmanlı Ordusuna Er olarak girip de

  • image004

Zekâsı, sadâkatı, kâbiliyeti; cidâli, celâdeti ve cengâverliği ile

Mektebli zâbitân arasından sıyrılarak

Harp Okulu Komutanlığına terfi eden erlerimiz olduğunu öğrendik!

 

*  *  *  *  *

”Subay subaydır, asubay asubaydır!” diyerek ufkunun genişliğini(!) gösderen Orgeneral Hulusi AKAR’a inat

Osmanlı Ordusu erâtının hangi rütbelere ve hangi makâmlara kadar terfi edebildiklerini anlatacağımız

Şu anda okuduğunuz Asubay Tefrikası -5-: Erlikden Genelkurmay Başkanlığına isimli beşinci bölümünde ise

Ordumuzdaki terfi konusuna zirve yapdıracağız!

Ve dahi

  • Osmanlı Ordusunun en yüksek rütbesi olan “müşir”liğe kadar terfi edip
  • Serasker (Genelkurmay Başkanı) olan Erlerimiz olduğunu öğreneceğiz, evvel Allah.

 

*  *  *  *  *

Aynı Renkli Guşlar!

Aşağıda gördüğünüz şu iki resim arasındaki farkları umursamayın siz!

Çünkü,

Aynı renkli guşlar, aynı dala gonar! İşde, böyle bir benzerlik var ikisi arasında...

Bu sayfaya dökdüğümüz kelimeleri okuyanlara bir iyilik edin!

Kılık, kıyâfet; kaftan, kravat; saç, sakal, bıyık, tarak; sarık, mintan; ceket, cepken, gömlek sizlerin olsun da...

Bu iki resim arasındaki biricik benzerliği deviyerin hele bi, yiğitler!

image008

Bir ipucu vereyim size;

  • Birisi,  hem aga hem de paşa!
  • Diğeri ise sâdece paşa! Hem de “serî”sinden...

Cevâp yok mu?

Bir ipucu daha vereyim!

Bu iki er kişi;

Mâdemâki gene cevâp yok! Öyle ise bu makâlemizdeki kelimelerin izini takip edin!

Bakalım, sizleri bugün nereye götürecek!

*  *  *  *  *

Genelkurmay Başkanlığının örünsayfasına bakınız.

Târihce sayfasında, Türk Ordusunun kuruluş senesinin M.Ö 209 olduğu yazılıdır.

image010

Yukarıdaki ekran görüntüsünü, 05 Şubat 2017 Pazar günü almış idim.

Bu sayfada görünen târihcede, “Türk Ordusu M.Ö 209 senesinde kuruldu” diyorlar idi.

Aşağıdaki ekran görüntüsünü ise 10 Ağustos 2017 Perşembe günü, yâni, bugün aldım.

Yeni yazıldığı anlaşılan bu târihcede Genelkurmay Başkanlığımız, ağız değişdirmiş ve bu kez de şöyle demiş;

Türk Ordusu’nun M.Ö 209 senesinde kurulduğu kabul edilmektedir

image014

Üsdelik bu güncellemeyi de aşağıda sizin de gördüğünüz gibi, 10 Ağustos 2017 Perşembe günü,

Bir başka ifâde ile bu makâlemizi yayınlamaya başladığımız gün yapmışlar...

image012

Görünen o ki Türk Ordusunun M.Ö 209 senesinde kurulduğuna dâir olarak

Genelkurmay Başkanlığımızda 2017 Şubat ayından sonra bir şüphe teessüs etmiş!

Bu “ince balans” ayarını şimdilik bir kenara bırakalım!

Demek ki ne imiş?

Türk Ordusu, M.Ö 209 senesinde teşkil edilmiş…

Genelkurmay Başkanı dediğiniz asker kişi harbde, ordunun başkomutanı olur!..

Başkomutansız ordu olamayacağına göre

Genelkurmay Başkanlığımızın M.Ö 209 senesinde teşkil edildiğini söylediği ordumuzun,

Başkomutanlık târihinin de M.Ö 209 senesinden başlaması gerekmez mi?

Bu “ince mevzuyu” da şimdilik bir kenâra bırakalım... Bugün bizim derdimiz, deve değil!

Bakalım, heybemizden bugün ne çıkacak, göreceğiz inşallah!

*  *  *  *  *

Genelkurmay Başkanlığımızın örün sayfasındaki “Genelkurmay Başkanları” isim lisdesinin,

Mehmet İsmet İNÖNÜ ile 1920 senesinde başladığını görürsünüz.

Târihden şan-şöhret, kahramânlık pâyesi kapışmak söz konusu olduğunda;

"Zihin orgazmı" olup Osmanlı’ya sarılan bizim efendi beyaz subaylarımız,

Her niyeyse Genelkurmay Başkanlığımızın târihini 1920 senesinden başlatmışlar.

Peki,

Aşağıdaki listeye göre ilk Genelkurmay Başkanı olan İNÖNÜ, hangi devletin zâbiti idi?

Elbetde, Ordu-yu Osmânî’nin...

image016

Mâdemâki Türk Ordusu M.Ö 209 senesinde kuruldu diyorsunuz,

1920 senesinden evvelki Genelkurmay Başkanları kimdir?

Bu sayfada onların resimleri ve künyeleri niçin yok?

*  *  *  *  *

09 Nisan 2014, Çarşamba günü neşretdiğimiz aşağıdaki şu makâlemizde

Coni ordusuna Er olarak giren Conilerin;

Kuvvet Komuta

  • Ve dahi
  • Genelkurmay Başkanlığına kadar terfi etdikleri
  • Ve hattâ
  • Köpek yerine konulmayan zenci askerlerin bile Genelkurmay Başkanlığına terfi edebildiğini, söyledik! 


image019

Üsdelik,

Zenci askerlerin Genelkurmay Başkanı olduğu o târihlerde,

Coni eyâletlerinin bâzılarında, kölelik, hâlâ resmen devâm ediyor idi...

*  *  *  *  *

Evvel’den Ȃhire Işıltılı Yansımalar -5- isimli makâlemizde, 25 Ekim 2014 Cumartesi günü söyledik!

 Coni ordusunda Erlikden terfili;

  • Kuvvet Komutanları
  • Ve hattâ
  • Genelkurmay Başkanları var dedik!

  

   image022

Sözünü etdiğimiz bu mesele,

Daha şunun şurasında 20, 30 sene evvel meydâna gelmiş!

Bizim ordumuzda böyle bir olayın meydana geldiğini bilmediğimiz için de

Coni’ye öykünüp durmuşuz meğerse!..

Peki,

Erlikden Orgeneralliğe terfi usûlünü

Bu sünnetsiz Coniler, kimden öğrendi, dersiniz?

*  *  *  *  *

Hayât da sonsuzdur, tabiât da sonsuzdur, askerlik sanatı da sonsuzdur...

İnsanoğlu var oldukca üçü de var olacak!..

İşde bu sebepden dolayı, bunların üçü de dâima gâlipden yanadır.

Çünkü, hayâtın da tabiâtın da askerlik sanatının da kuralı basit ve mutlakdır; mağlup olan, yok olur!

Dünyâda hiçbir millet, mağlup olanı sevmez!

Fakat Türk milleti mağlup olanı, aynı zamânda, affetmez de!

İşde, bu hakikâtin askerlik sanatına tabii bir yansıması olarak da

Türk milleti; ast subay, kast subay, üst subay, zart subay, zurt subay tanımaz, bilmez, sevmez...

Sünnetsiz gevurların " böl ve yönet " icâdıdır bunlar çünkü!

Türk milletinin töresinde, subay vardır, er vardır... Asker deyince de aklına başka sınıflar, isimler gelmez!

Tıpkı hayât gibi, tabiât gibi, askerlik sanatı gibi,

Askerlikde terfi de sonsuzdur... Sonsuz olmak zorundadır! Çünkü, can alıp can veriyorsun bu ocakda...

 Türk Ordusunun en önemli özelliği de şudur;

  • Gâlibiyeti, sonsuz terfi ile taltıf et,
  • Mağlub olanın da kellesini al!


Her Türk genci, askerliği böyle bilir ve bu şartlara göre asker ocağına girer idi.

 Berrî (Kara) Ordumuzu, M.Ö. 209 senesinde teşkil etdik.

  • Bahrî (Deniz) Ordumuzu, 1081 senesinde teşkil etdik.

 


Deniz Harp Okuluna menşe teşkil eden “
Hendesehâne” isimli mektebi, 1776 senesinde teşkil etdik.

Kara Harp Okuluna menşe teşkil eden “Mekteb-i Ulûm-i Harbiye’yi de 1834 senesinde teşkil etdik.

Bu târihlerden evvel ordumuzda sâdece iki sınıf asker mevcut idi;

1. Nefer (Efrâd)

2. Zâbit (Subay)

 

Aynı cümleden olmak üzere gene bu târihlere kadar komutanlarımızın hemen hepsi alaylı idi.

Erlikden terfili başkomutanlarımızın sevk ve idâre etdiği kara ve deniz ordularımız,

Asırlar boyunca zaferden zaferlere koşdu.

Üç kıtayı yurt edinen devletimizin yüzölçümü, 21 milyon kilometre kareye kadar genişledi.

Fakat, şu tuhaflığa bakınız ki;

Avrupa devletlerinden örnek aldığımız harp okullarının memleketimizde de açılması ile birlikde,

Berrî ve bahrî ordularımız girdiği muharebelerde düşmân karşısında peşpeşe mağlub edilmeye başladı.

Ve bu sözde ve şâibeli garblılaşma neticesinde bir şey daha oldu;

Ordumuzda çok tehlikeli bir sınıflaşma ve kastlaşma başladı...

Açdığımız her yeni mektep, kendine özgü yeni ve ayrı bir sınıf doğurdu!

Sonsuz terfi esâsına göre tesis edip

  • tühât,
  • Celâdet,
  • Cengâverlik,
  • Ve
  • Sonsuz terfi ile beslediğimiz askerlik ruhûmuz,

Sömürgen batı gevurundan aldığımız bu sınıflaşma ve kastlaşma neticesinde tam anlamı ile çökmeye başladı.

Sömürgen batı gevuru, kendinden olmayan milletleri sömürüyor idi.

Sünnetsiz batı kafasına göre tâlim ve taallüm eden bizim beyaz subaylarımız da

Kendi sınıfından olmayan vatan askerlerimizi sömürmeye başladı...

Aynı renkli guşları farklı dallara gondurmak için

Yapmanız gereken tek şey var;

O guşların bir kısmını farklı renklere boyamak!

 

İşde, sırf bunu yapmak için de

Dünyânın en günahkâr devleti olan İngiltere’nin tertiplediği31 Mart Vak’ası" ile

Bölücülük” anlamına gelen “irticâ” kelimesini,

İngiliz muhibi ve hâin subaylarımız, 1909 senesinde ordumuzun içine sokdular... 

Üsdelik irticâ kelimesini bu mânâda ilk kullanan kişi de

İrticâ hareketi” olarak nitelediği 31 Mart Vak’asını basdıran Hareket Ordusunun Kurmay Başkanı olan

Kolağası Mustafa Kemal (ATATÜRK)’in ta kendisi idi! 

  • 1909 "31 Mart Vak’ası

Ve

  • 2016 “15 Temmuz Vak'ası”,

Ordumuzdaki bu sınıflaşmanın neticesi olarak yaşadığımız felâketlerdir.

Garb sevici beyaz zâbitân heyetimizin tertiplediği  bu iki darbenin birbirine ne kadar benzediğini de

Vakdi geldiğinde fâş edeceğiz, inşallah.

*  *  *  *  *

Tedâvi maksadıyla gittiği Karlsbad’da Mustafa Kemâl,

Milleti eğitmek konusunda 1918 senesinde hâtıra defterine şunları yazdı;

Bir gün bu milleti idâre mevkiine gelirsem şâyet, "inkilâp" (coup) yapacağım.

Bu “inkilâp” neticesinde hiçbir zamân avamın mertebesine inmeyeceğim!

Bilâkis avamı, kendi mertebeme yükselteceğim!”

Ve Cumhuriyeti kurdukdan sonra da Birinci Cumhurbaşkanı ATATÜRK,

Tahsil, taallüm, terbiye ve terfi konusunda Türk Milletini, "aynı dala gondurmak" isdedi.

Ve dahi

Eğitim konusundaki bu hedefini de şu sözleri ile bayraklaşdırdı; “Hayâtda en hakikî mürşid, ilimdir, fendir!”

Türk milletini muasır medeniyetler seviyesinin de üsdüne yükseltmek için topyekûn bir eğitim seferberliği başlatdı.

Lâkin,

ATATÜRK’ün kıyâfetini giyip ATATÜRK’ün makâmına tüneyen subaylarımız;

Kendileri, devletin parası ile üniversiterlerde beleşinden yüksek tahsil yapar iken

Ordumuzun askerlerini kendi seviyelerine çıkartmak şöyle dursun,

Kendi parası ile yüksek tahsil yapmak isdeyen asubaylara, üniversiteye gitmeyi yasakladı!

Gevurun bile gevura yapmayacağı türden bu zulümler yetmezmiş gibi

Bu vatanın evlatlarını subay, asubay, uzman erbaş, sözleşmeli er ve sâire isimler altında sınıflara böldü!

Ve bu bölünmenin neticesinde,

Bugüne kadar geçen son 100 senede mürteci subaylarımız;

Türk Ordusuna tam 9 sınıf asker doğurtdu!

İşde, belgesi;

mev

Kışlada, karâhgâhda öte beri göt gezdiren bir subayımızı çağır ve sor; Ordumuzda kaç sınıf asker var?

Yukarıda gördüğünüz şu asker sınıflarını tam olarak söyleyemez!

Böyle rezâlet bir durum, dünyânın hiçbir ordusunda yokdur!


*  *  *  *  *

 Tezgâhladıkları elvân türlü kânûnsuzluklar ile mürteci subaylarımız,

Ordumuzda bilerek meydana getirdiği bölünme ile sınıflaşma ve cepheleşmeyi sürekli körükledi!..

Göbekden beslemeli batımeşrep subaylarımız;

Üsdün ırk olduğu sapkınlığına düşen hıristiyan batının,

Vahşi ve ilkel dediği doğu milletlerini sömürmek için

Son 200 seneden beri tatbik etdiğişarkiyât” siyâsetinin koçbaşı olarak

Memleketimizdeki “Böl ve yönet” faaliyetinin gönüllü neferâtı oldular.

Bu sömürgen, kemirgen ve böbürgen subaylarımızın vatanımıza ve ordumuza ihânetini bizzât gören ATATÜRK,

20 Temmuz 1922 Perşembe günü Ankara'da şöyle dedi;

Kahramânı da hâini de çok olan bir milletiz.”

*  *  *  *  *

Ordumuzun terfi ü tefeyyüz târihine kısa bir bakış atdıkdan sonra

İmdi, teveccüh eyleyelim, şu bilgilere...

image032

 *  *  *  *  *

image034

*  *  *  *  *

 image036

 er

*  *  *  *  *

image038

*  *  *  *  *image040

*  *  *  *  *

Asubay mısın, Er misin? isimli makâlemizi neşretdiğimiz 10 Haziran 2016 Cuma günü;

image042

*  *  *  *  *

Sözün Belgesi!

Peki,

  • Kara Harp Okulu dediğimiz Harbiye’nin ilk komutanı, Erlikden terfili bir zâbit idi, öğrendik de...
  • Erlikden terfili Müşirlerimiz
  • Ve 

    hattâ

  • Genelkurmay Başkanlarımız olduğunu biliyor muydunuz?

msb-kapak

Yukarıda kapak resmini gördüğünüz işbu kitapda;

Millî Savunma Bakanlığının teşkil edildiği 1826 senesinden

Bu kitabın neşredildiği 1976 senesine kadar geçen 150 sene içinde

Türk Ordusunda Serasker (Millî Savunma Bakanı/Genelkurmay Başkanı) olarak görev yapmış subaylarımızın isimleri ve kısa özgeçmişleri mevcut.

 

*  *  *  *  *

Erlikden Terfili Genelkurmay Başkanları

Yukarıdaki kitabın 37 ve 38’inci sayfalarında yer alan

Ve aşağıdaki sayfalarda kırmızı çerçeve içinde gördüğünüz askerler;

Ordu-yu Osmânî’ye “Er” olarak intisab etdikden sonra

Harbiye mezûnu binlerce zâbitden daha üsdün, daha liyâkatli ve daha kâbiliyetli olduklarını isbatladılar.

Ve

Ordu-yu Osmânî’nin en yüksek rütbesi olan "Müşir" liğe kadar terfi etdiler.

Ve dahi

Serasker (Millî Savunma Bakanı/Genelkurmay Başkanı) makâmına tâyin edilmeyi başardılar.

image047

image049

*  *  *  *  *

Ordu-yu Osmânî’nin ilk Seraskeri (Millî Savunma Bakanı/Genelkurmay Başkanı)

Müşir Aga Hüseyin Paşa

(1 Haziran 1826 – 1 Mayıs 1827)

aga 2

*  *  *  *  *

 Erlikden Genelkurmay Başkanlığına (Serasker) terfi eden bu erlerimizin kısa künyeleri de şöyle;

serasker

  • Kendilerine “efendiliği” paşa babalarından mirâs gören,
  • Kendilerinden başka herkesi de “köleliğe” mahkûm eden harbiyeli efendi beyaz subaylarımızın

Emir-gomuta zenciri içinde yazdırdığı düzmece ve sahte târih kitablarında göremezsiniz bu bilgileri...

 

*  *  *  *  *

Sözün Özü;

Aşağıda sol tarafdaki resimde gördüğünüz er kişi;

  • 1826 senesinde isyân eden Yeniçerileri, Taksim'deki Topcular Kışlasında topa tutarak imhâ eden
  • Ve böylece
  • "Vak’a-yi Hayriye”nin kahramânı olan
  • Ve dahi
  • Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi AKAR’ın ilk komutanı
  • Erlikden Seraskerliğe terfi eden Müşir Aga Hüseyin Paşa’dır!..

Muhterem okuyucular;

Bu iki resim arasındaki biricik benzerlik, işde, budur!

Tek

Prof. unvânlı, kurmay yıldızlı, yüksek rütbeli, öğretmen sıfatlı

Ve bâhusus

Târihci olduğunu söyleyen efendi beyaz subaylarımızın ağzına alamadığı bu acı hakikâti;

Genelkurmay Başkanlarıma ithâf ediyorum!

 

 brove

 

 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

Evvelki bölümleri okumak için resimleri tıklayınız! 

tefrika

manset

 tefrika-3

Asubay Tefrikasi_4-kapak

Asubay Tefrikasi_4-kapak

Asubay Tefrikası -4-

Erlikden Harb Okulu Komutanlığına

 

Bugünkü askerî mevzuâtımızda “Astsubay” olarak bize yutdurulan uyduruk asker sınıfı hakkında

Asubay Tefrikası ismi ile bugüne kadar üç bölüm neşretdik.

İşde, bu bölümlerin başlıklarını aşağıda görüyorsunuz.

Kapak-1  Kapak-2  Kapak-3

Kelime sağmaya, hakikât mayalamaya devâm ediyoruz!

Şu anda kıraat etdiğiniz bölüm, tefrikamızın dördüncü makâlesi...Kapak-1

Asubay Tefrikası -1- Dünden Bugüne Asubaylar isimli mukaddime ile

08 Mart 2017 Çarşamba günü bismillah dediğimiz silsilemizde,

  • Tefrikamızın başından sonuna kadar tetebbu eyleyeceğimiz konu başlıklarını fâş eyledik!

Gene aynı bölümde;

  • Subay ve asubay meslekdaşlarımızın asubaylık târihi hakkında “düzmece” kitaplar yazdığından, 
  • Kokuşmuş subay fikriyâtının dayatdığı bu dar kapsamlı ve “ısmarlama” kitapların;

*  *  *  *  *

Asubay Tefrikası -2- Köleliği Kutsanan Askerler: Asubaylar isimli ikinci bölümde;Kapak-2

  • Bölüğün anası” kim imiş,
  • Kimlere “tampon” diyorlar imiş, öğrendik!
  • Tonyukuk zamânında “başkomutan” anlamına gelen “çavuş” unvânını, aradan geçen 1.300 sene içinde çapsız subaylarımızın nasıl da “ayaklara” düşürdüğünün ibret dolu belgelerini gördük!

 *  *  *  *  *

Asubay Tefrikası -3- Gölge Oyunu: Ordumuzda Asubaylar isimli üçüncü bölümde;Kapak-3

  • Asubaylık denilen askerin iç ve dış hukûmuzdaki meşrûiyetinin,

Daha doğrusu “gayri meşrûiyetinin” izlerini sürdük!

  • Üsdüne toz kondurmadığımız mesleğimiz asubaylığın

İç ve dış askerî hukûmuzdaki kepâze durumu konusunda “son sözü” söyledik.

  • Tefrikamızın bu bölümünde fâş eylediğimiz anakânûn ve kânûnların şâhidliğinde;
  • 1951 senesinden beri bu hakikâti bilip de söylemeyen hâinlerin dillerini çözdük,
  • Gördüğünü anlayamayan gâfillerin de gözlerini açdık, evvel Allah!

*  *  *  *  *

Erlikden Harb Okulu Komutanlığına isimli bu dördüncü tefrikamızda da

Askerlik târihimizin kıyısında köşesinde unutulmuş, unutdurulmuş müthiş bir hakikâte daha

2017 Temmuzunda ve târih huzûrunda ebedî bir hayat bûsesi vereceğiz, inşallah...

*  *  *  *  *

Ey zamân, bilmez misin etdiğin kötülükleri?

Sana düşer azâpların, tövbelerin beteri.

Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:

Ya bunak bir ihtiyârsın, ya da eşşeğin biri.

*  *  *  *  *

Hayyam! Helâl olsun sana vallahi!

Bir kadeh, bir güzel, bir çalgı, bir de yeşil çimen...

Bütün bunlar senin oldu, veresiye cenneti de bize peşin satdın!

Sarığını satıp da aldığın gül rengi şarap dolu kadeh elinde,

Eline gül verdiğin gül kokulu, âhu bakışlı o güzeller dizinde,

Dibine kadar zevk ü sefâ yaşadın, o nefis rubâîler dilinde!

  • Yunakda don, göynek mi yudun? Hayır!
  • Arpa unundan hamur mu yoğurdun? Hayır!
  • Öksüz, garip, yetim mi doyurdun? Hayır!
  • Üçer beşer çocuk mu doğurdun? Hayır! 

Sana ne azâpların, tövbelerin beterinden?

İçdin şarabı, sevdin arabı, en güzelinden!

Aldırma sen, ölecekse zamân ölsün kederinden...

Zamân dediğin o şerefsiz; Sen var iken alçakları besleyip yoksulları eziyor idi!

Şimdi Çadırcı, sen yoksun!

İçinde dolandığımız çarkı feleğin şu çemberinde

Zamân değil fakat biliyor musun?

Alçakları besleyip yoksulları ezen şerefsizler gene var!

*  *  *  *  *

15 Temmuz; Siyâsiler, Subaylar ve Asubaylar

15 Temmuz 2016 Cuma akşamı

Kimisi maçasını kurtardı, kimisi façasını.

Kimisi makâm masasını kurtardı, kimisi para kasasını.

Kimileri de canını kurtardı, nâmusunu kurtardı...

Birilerinin; maçasını, façasını; makâm masasını, para kasasını; canını, iktidârını

Ve hattâ nâmusunu kurtarmak uğruna

Bir de şehidimiz oldu!

Askerlik, yan gelip yatma yeri değildir diyen zât-ı muhterem,

Kendi iktidârını, canını ve nâmusunu kurtaran kişinin biricik asker olduğuna inanamadı. Ve hiç kullanmadığı, kullanmak isdemediği bir kelimeyi telaffuz etdi.

Ve Asubay Ömer HALİSDEMİR’e “gahraman” deyiverdi. Allah rahmet eylesin şehidimize...

1a

Muvazzafı yoksulluk sınırının altında,

Emeklisi de ezel-ebed açlık sınırının altında maaş alan asubaylar, birden bire gahraman oluverdi...

2a

*  *  *  *  *

 

Osmanlı Ordusu; Erlikden Harb Okulu Komutanlığına

Asubay dedikleri uyduruk asker sınıfı hakkında bizden önce yazılan kitaplar,

Sınırlarını zâbitân heyetinin çizdiği “resmî ve uyduruk târih” masalı anlatıyor dedik!

Subay denilen asker sınıfını anlatan kitaplar için de durum ayniyle vâkî...

 1. Kara Harp Okulu Harp Okulu Târihçesi, Harbiye Matbaası, Ankara-1945.

 2. Mehmet Ali BİRAND, Emret Komutanım, Milliyet Yayınları, 1986.

3. Kara Öğ.Yzb. Dr. İsrafil KURTCEBE, Kara Öğ.Yzb. Dr. Mustafa BALCIOĞLU; Kara Harp Okulu Târihi, Kara Harp Okulu Matbaası, Ankara-1991.

 4. Kara Dr.Öğ.Alb. Tahsin ÜNAL; Harp Okulu Târihi, Berikan Elektronik Basım-Yayım-2001.

 5. Kara Öğ.Yzb. Hayrullah GÖK, Arşiv Belgelerinin Işığında Kara Harp Okulu Târihi, Hâcettepe       Üniversitesi Doktora tezi, 2005.

3

Enderûnî içoğlanlarından mürekkep zâbitân heyetinin kahramanlık menkıbeleriyle süslenmiş bu kitaplarda;

Şu kahraman paşamız şu târihde şöyle yapdı,

Bu şanlı komutanımız da bu târihde böyle kerâmet buyurdu,

Gâh indirdiler gâh bindirdiler diye yazılanlar, aynanın sâdece ön yüzünde görülen sahte yansımalardır.

2016 Mart 09’da neşretdiğimiz Çavuş Mustafa Kemâl isimli makâlemizin mütemmim cüz’ünü teşkil edecek bu bölümde ise 

Böyle paşasevici subaylarımızı bu sahte rüyâlarından ayıkdırmak için

Suratlarına bugün şedit bir tokad daha aşkedeceğiz evvel Allah!

4a

Bu makâlemizde bizim yazacaklarımız tabiidir ki

Aynanın arka yüzündeki gayri resmî ve hattâ gayri meşrû târihinin yansımaları olacak inşallah.

Elimizdeki belgeleri de kendi düşüncelerimizi katmadan kamuoyuna fâş eyleyeceğiz.

*  *  *  *  *

Bir Var İdi, Birden Bire Yok Oldu!

Evet, tam da öyle oldu!.. Bir var idi, birden bire yok oldu!..

27 Ocak 2017 Cuma günü saat 14:41’de bakdığımda

Kara Harp Okulu örütbağında aşağıda gördüğünüz şu sayfayı yayına kapatdıklarını gördüm!

5

Fakat 3 ay evvel,

29 Kasım 2016 Salı günü saat tam 12’de bakdığımda

Kara Harp Okulunun aynı örütbağında aşağıdaki şu sayfa var idi.

Geçmişden Günümüze Kara Harp Okulu Komutanları” başlıklı bu sayfada,

Kara Harp Okulunda komutanlık deruhde etmiş zâbitânımızın kısa künyeleri var idi.

6

Kim bilir? Belki de güncelliyorlardır diye düşünmüş idim o vakit. Fakat ben, bu sayfayı almışdım bir kere.

Mâdem ki indirdik, emeğimizin sadakası olarak bir aş pişirmezsek, kelimeler gücenir bize, değil mi?..

Bir suâl sorarak başladım hazırlığa!

Harbiyemizde komutanlık deruhde etmiş bu ağalar, bu beyler, bu paşalar kim imiş diye

Bir suâl tebellür etdi göynümün öte berisinde...

*  *  *  *  *

Erlikden Terfili Alaylı Paşalar

Padişah efendilerimizin kendileri, Zillullah-ı F’il arz,

Sokakdaki her vatandaş da padişahlarımızın kulları, bendeleri idi!

Fakat ordumuzda her asker, ancak kendi kellesi kadar kıymetli idi!

Kellesini koltuğuna alıp asker olan atalarımız

Ordu-yu Osmânî’de en âlâ rütbeye kadar terfi ü tefeyyüz edebiliyorlar idi.

En küçük rütbe olan Çavuşluk ile orduya intisâb eden bu serdengeçdi cengâverler

Bugün orgeneralliğe denk olan Beylerbeyi rütbesine kadar terfi edebiliyor idiler.

Hepsi bu kadar değil elbetde. Ben, bunlardan şimdilik “A” harfi ile başlayan sâdece 3 örnek vereyim size;

7

*  *  *  *  *

           Beyler, agalar, paşalar, orgeneraller işitsin bu sözümü;

  • Türkiye Cumhuriyeti Devletinde insan hakları, Osmanlı Devletinden daha mı geriye gitdi?
  • Türk Ordusunun asubay denilen askerinin kellesi, subayının kellesinden daha mı ucuz?
  • Bugün biz asubaylara köleliği layık görüp agalık taslayan subaylar, acap kimlere uşaklık ediyorlar?

              Daha da mühimi

  • Bugün burnundan kıl aldımayan bu beyaz zâbitân heyeti, mâzide neyin nesi idi acap?

 

*  *  *  *  *

Harbiyeli Başçavuşlar

15 Temmuz hengâmesinden sonra

Asubay neşetli iki subayımız, tuğgeneralliğe terfi etdi diye nerede ise kurban kesecek idik!

Fakat,

O zamânki adı Mekteb-i Ulûm-i Harbiye olan Kara Harp Okulundan

1839 senesinde Başçavuş nişânı (rütbesi) ile mezûn edilen harbiyeliler

Bakınız, hangi rütbelere terfi etdiler;

8

*  *  *  *  *

Çavuş Mustafa Kemâl

9

*  *  *  *  *

Asubay mısın, Er misin?

10

Peki,

Bugün Kara Harp Okulu olarak bildiğimiz Harbiye’nin ilk komutanı, 

  • Erlikden terfili, Alaylı bir zâbit idi, duydunuz mu?

   

Askerlik târihimizin karartılan sayfalarında gizlenen;

  • Erlikden terfili Müşirlerimiz,
  • Ve hattâ
  • Genelkurmay Başkanlarımız olduğunu biliyor muydunuz?

 

*  *  *  *  *

Kimilerini uyuz öveç gibi gaşındırsa da

Beyaz subay gardeşlerimizi hâfıza dumûruna,

Kıymetli meslekdaşım Ayhan BAYIRLI’yı da sükût-u hayâle uğratsa da

Bugün, burada kokuşmuş bir ezberi daha bozalım, evvel Allah!

Ordu-yu Berri-î Osmânî (Kara Ordusu)’ye tâlimli, tahsilli ve terbiyeli zâbitân yetiştirmek üzere;

  • Kaymakam Mustafa Mazhar, mektebin teşkil edilmesinden bir sene evvel, 1834 senesinde Harbiye’nin ilk komutanı tayin edildi.
  • Mekteb-i Ulûm-i Harbiye ismi ile teşkil edilen ilk mekteb, 1 Temmuz 1835 Çarşamba günü tâlim ve taâllüme başladı.
  • Harbiye’yi tâlime açan ilk komutanı Kaymakam Mustafa Mazhar ve Serasker Mehmet Hüsrev Paşa, er neşetli alaylı zâbitân idi.
  • Daha sonraları Mekteb-i Harbiye ismini alan bu mekteb, eğitime başladıkdan ancak 13 sene sonra, 1848 senesinde ilk mezûnlarını verebildi.

 

*  *  *  *  *

 Kıt’a kaynaklı ve erlikden terfili zâbitânımızın "Mekteb-i Ulûm-i Harbiye” ismi ile teşkil etdiği

Ve dahi

1 Temmuz 1835 Çarşamba günü tâlim ve taâllüme başlatdığı Kara Harp Okulumuzun

Hepsi de erlikden terfili zâbitân olan ilk hocaları ve İdâre Heyetinin künyeleri de şöyle idi;

11

Mekteb-i Ulûm-i Harbiye’nin teşkil ve küşâd edildiği 1835 senesi itibâri ile

Ordu-yu Berri-î Osmânî'de sâdece 2 sınıf asker olduğuna bâhusus dikkat buyurunuz;

  • 1. Erbaş (er

    â

    t)
  • 2. Subay (zâbit)

Ve dahi bir hususa daha lutfen dikkat buyurunuz;

Mekteb-i Ulûm-i Harbiye’nin İdâre Heyetinde vazifelendirilen kıt'a kaynaklı ve erlikden terfili çavuşlarımızın

Askerliklerinin ileriki dönemlerinde terfi etdikleri rütbelere... 

*  *  *  *  *

Avrupa’daki çeşitli harp okullarına öğrenci göndermeye 1835 senesinde başladık.

Yurtdışında ilk tahsil görenlerden birisi de Viyana Harb Mektebinden mezûn edilen

Ve dahi

Sonradan Suriye Vâlisi olan Üsküdarlı Çavuş Ahmet Efendi’dir.

Bir başka ifâde ile Mekteb-i Ulûm-i Harbiye’nin teşkil edildiği 1835 senesinde kara ordumuzdaki zâbitânın hepsi kıt’adan terfi ederek gelen er menşeli alaylı zâbitân idi.

Doktora tezinde Hayrullah hocam kısaca bahsetmiş. Bu dürüstlüğünden dolayı kendisine teşekkür ederim.

Fakat örütbağ sayfasında neşretdiği târihcede, Kara Harp Okulu her niyeyse bu hakikâti meskût geçmiş!

12

* Kara Harp Okulunun ilk komutanı “Mazhar” beyin ismini “Mahzar” şeklinde yanlış yazmışlar.

** Üçüncü komutanı Selim “Satı” Paşanın ismini “Satıh” şeklinde yanlış yazmışlar.

*** Altıncı komutanı Abdülkerim “Nadir” Paşanın ismini “Nadi” şeklinde yanlış yazmış gerzekler.

*  *  *  *  *

Aşağıdaki lisdeyi Hayrullah GÖK hocamın 2005 senesinde yazdığı doktora tezinden aldım.

Burada Kara Harp Okulunun ilk 20 komutanın isimleri var.

13

 *  *  *  *  *

Kara Harp Okulu Komutanlarını gösderen şu lisdeyi de

İki subayımızın yazdığı Kara Harp Okulu Târihi isimli şu ısmarlama kitabdan aldım.

14

Kırmızı ok ile işâretli subayların hepsi kıt’adan neşetli, Erlikden terfi eden Kara Harp Okulu komutanlardır.

*  *  *  *  *

1834 senesinde teşkil edilen Kara Harp Okulunun ilk komutanı mecburen alaylı zâbit olmak zorunda idi. Çünkü “zâbit mektebi” olmadığı için “mektebli zâbit” de yok idi denilebilir. Elbetde doğru ve tutarlı bir savunmadır.

Peki, bu doğru ve tutarlı savunmayı çürütmek için Eski Tüfek de şöyle karşı bir savunma yapsa ne olur? Övgü pâyesi devşirmek için guduran böbürgen subaylarımız yeri gelince “her Türk asker doğar!” diye gıçlarını yırtarlar. Bu önerme doğru ise şâyet demek ki askerlik, Türk milletine, doğuşdan gelen bir meziyet. Bu sebepden dolayı hamurunda askerlik olan bu milletin çocuklarına, kendini isbatlaması ve kahraman olması için sâdece fırsat vermek yetiyor.

Mâdem ki bu netice de doğru. Öyleyse, asker olmak için, kahraman olmak için ille de harbiyede okumak şart değil. Zâten târihe bakdığımızda, yaşadığımız olayların bu önermeyi pekâlâ teyit etdiğini görüyoruz.

Çünkü;

  • Berrî (Kara) Ordumuzu, M.Ö. 209 senesinde teşkil etdik.
  • Bahrî (Deniz) Ordumuzu, 1081 senesinde teşkil etdik.

 

Bu târihden evvel ordularımızın komutanlarının hemen hepsi alaylı idi. Alaylı komutanlarımızın sevk ve idâre etdiği kara ve deniz ordularımız asırlar boyunca zaferden zaferlere koşdu. Üç kıtayı yurt edinen devletimizin yüzölçümü 21 milyon kilometre kareye kadar genişledi.

  • Deniz Harp Okuluna menşe teşkil eden “Hendesehâne” isimli mektebi, 1776 senesinde teşkil etdik.
  • Kara Harp Okuluna menşe teşkil eden “Mekteb-i Ulûm-i Harbiye”’yi de 1834 senesinde teşkil etdik.

 

Bu mekteblerde harb sanatı tâhsil etmiş zâbitân heyeti ordumuzda görev almaya başladıkdan sonra, Osmanlı Devletinin yıkılması hızlandı.

Tahsil, cehâleti alır derler.

Fakat harbiye tahsili görmüş zâbitân heyetinin ordumuzdaki sayısı arttırkca devletimiz, Avrupa orduları karşısında daha çok savaş kaybetdi. İstiklâl Harbi öncesinde yüzölçümü üç yüz bin kilometre kareye gerileyen koskoca Osmanlı Devleti, İstanbul’a hapsedildi.

  • Mâdem ki onca masraf edip harbiyeli zâbitâna harb sanatını öğretdik,
  • Harbiye mezûnu zâbitânın sevk ve idâre etdiği bunca harbi biz, niye kaybetdik?

              1909 senesinde ordumuzda asubay denilen uyduruk bir asker sınıfı yok idi de...

  • Osmanlı Devletini de mi alaylı zâbitân yıkdı?
  • Bu iç gıdıklayıcı ve can yakıcı çelişkiyi izah edecek biricik zâbitimiz var mıdır?

 

Burada bir hakikâti daha ortaya koymalıyız; Avrupa devletlerinden örnek aldığımız harp okullarının açılması ile birlikde ordumuzda sınıflaşma ve kastlaşma başladı. Açılan her yeni mektep kendine özgü yeni ve ayrı bir sınıf doğurdu! Bu meseleyi de vakdi geldiğinde belgeleri ile isbat edeceğiz, inşallah.

31 Mart Vak’ası neticesinde Osmanlı Devletini 1909 senesinde yıkanlar, İngiliz muhibi harbiyeli zâbitân idi. 31 Mart’ın sırdaşlarından kendisi de bir harbiye mezûnu olan Harbiye Nâzırı Mahmut Şevket Paşa, hesâba çekilmeden bir suikast ile susduruldu.

15

Harbiye neşetli zâbitân heyetimizin neler yapdığına dâir en son örneği de 2016 senesinde yaşadık!

15 Temmuz darbesini tezgâhlayan subaylarımızın hepsi de Harp Okulu mezûnu subaylardır.

Harbiyede harb tahsil etmiş Amerikan muhibi bu zâbitânımız, bu kez de T.C Devletini yıkmaya tevessül etdi.

15 Temmuz’un Mahmut Şevket Paşaları da susduruldu. Ve Göreceğiz, hesâba çekilmeyecek!

  • Demek ki tahsil ile kahramanlık arasında doğru bir orantı yok!
  • Demek ki harbiyeden kahraman subaylar kadar hâin subaylar da çıkabiliyor.
  • Demek ki kahramanlık sâdece subaylarımıza has bir seciye değil!

 

*  *  *  *  *

  • Bugün Kara Harp Okulu ismiyle bildiğimiz subay okulunu teşkil eden

              Ve

  • İlk komutanlığını (Nâzır) deruhde eden Kaymakam (Yarbay) Mustafa Mazhar Bey, kıt’a neşetli, er kaynaklı alaylı bir zâbitdir.
  • İkinci komutanı Azmi Bey hakkında kesin bilgi bulamadım fakat
  • Üçüncü komutanı Selim Satı Paşa,
  • Avrupa’da tahsil gören dördüncü komutanı Emin Paşa,
  • Beşinci Komutanı Ferik Refik Rıfat Paşa,
  • Altıncı komutanı Abdülkerim Nâdir Paşa da er kaynaklı alaylı zâbitândır.

 

 Erlikden terfili harbiye nâzır isimleri, elbetde yukarıda gördüğünüz zâbitân ile sınırlı değil!

Harbiye Mektebi eğitime başladıkdan seneler sonra bile

Erlikden terfili zâbitânımız, bu mektebimizde nâzırlık (komutanlık) yapmaya devâm etdi.

Kıt’a kaynaklı ve erlikden terfili bu harbiye nâzırlarının kimler olduğunu en iyi bilen de

Bugünkü Kara Harp Okulu Komutanlığımızdır.

 

*  *  *  *  *

Sözün Özü;

Subay gardeşlerimiz rûhlarından söküp, hamurlarından kazıyıp atamazlar!

Tecâhül de etseler,

Tegâfül de etseler,

Târihin bildiği hakikâti insanlardan saklamanın faydası yok!

Bugün Kara Harp Okulu ismi ile bildiğimiz okulun kurucu rûhunda ve hamurunda

Erlikden terfili, alaylı zâbitânın mayası vardır.

*  *  *  *  *

 Orduyu Humâyûn’a  Çavuş rütbesi ile girip de

 Harbiye mezûnu binlerce zâbitin arasından sıyrılarak

 Serasker (Genelkurmay) makâmına kadar terfi eden Erlerimiz olduğunu

 Ve dahi

 Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi AKAR’ın ilk komutanının da

 Kıt’a kaynaklı ve Erlikden terfili bir zâbit olduğunu öğreneceğiz, evvel Allah.

brove

 

 

 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

 

 

 Evvelki bölümleri okumak için resimleri tıklayınız!

Kapak-1   Kapak-2  Kapak-3

 

Sözünün Er’i Olmak!

 

Yara iyileşince kabuk düşer! İkisi arasındaki ahid, pazara kadardır. Çünkü, tabiatın huyu böyledir.

Fakat er, ne kabukdur ne de yara...

Söz, ancak er ölünce düşer! Çünkü, ikisi arasındaki ahid, mezâra kadardır.

Söze sadâkat konusunda dinimizin emri, bellidir; ahde, vefâ edin! (İsrâ sûresi, 34’üncü âyet).

Yara ile kabuk ve er ile söz arasındaki bu benzeşmezliği de ferâsetli insanımız, sinesinde bal eyleyip

Verdiği sözü ne bahâsına olursa olsun yerine getiren kişi olmak anlamında, şu deyime bağlamış;

  Sözünün eri olmak!  

*  *  *  *  *

sozunun-eri-olmak 2

Asubaylığı anlamak

Ve daha da mühimi

Anlatmak için

Adam Arıyorum, Adam!.. isimli makâlem ile 2012 Temmuz ayında

emekliassubaylar.org’da yazmaya karâr verdiğim gün, 

Tek başıma idim...

s1

Ve o gün yazmaya başlar iken; 

  • Bir tek hedefim,  
  • Bir tek de şartım var idi. 

Hedefim;

Ordumuzu kaşar dilimi gibi ince ince sınıflara ayıran vatan hâini subaylarımızı tesbit ve teşhir etmek,

Şartım da;

Bu konuda yazdıklarımı, doğrusu ile eğrisi ile, kalemimden döküldüğü şekilde neşretmek idi...

Bana desdek vermek için duruşmalarımdan birisine gelmek vefâsını gösderen meslekdaşlarım

Sayın Selçuk İÇER ve Sayın Sami BAŞKAYA’dan elbetde bahsetmeliyim.

Fakat yazdıklarımdan dolayı hem cezâ hem de tazminât dâvası ile hâkimlerin karşısına çıkdığım günlerde de gene,

Tek başıma idim...

İsder doğru olsun isder yanlış! Şart olmadıkca müdâhale etmem! Bugünkü mevzuâtımıza göre “astsubay” dediğimiz ve mensûbu olduğumuz mesleğimiz konusunda yazılan, söylenen her türlü düşünceye saygım vardır.

Çünkü, yanlışlar söylenmez ise şâyet doğruların kıymeti anlaşılmıyor! Hem zâten zamân cellâdı, kellesini alacak yanlışlar arıyor nasıl olsa!

Lâkin “astsubaylık” konusundaki fikrini ve bilgisini ortaya döken kişiler ve meslekdaşlarım ile fikir düzeyinde de olsa hiçbir bağdaşmam yok! Onların fikirlerini tenkit ya da müdafaa etmek görevim de yok mecbûriyetim de... Çünkü hiçbirisinin muhâlifi de değilim, muzâhiri de...

Benim ezel-ebed bir tek hedefim var; “astsubay” dedikleri bu uyduruk mesleğin mensûbu olan biz vatan evlatlarına; devletimizin ekmeğini yeyip suyunu içen ve ordumuzun kıyâfetini giyen beyaz subaylarımızın bugüne kadar yapdığı; 

  • Vefâsızlık, 
  • Haksızlık,
  • Kânûnsuzluk,
  • Hâinlik,
  • Orostopolluk,
  • Şerefsizlik,
  • Kerizcilik
  • Ve dahi
  • Nâmussuzlukları ortaya çıkartmak...

Her türlü mihneti çekerim! Fakat bildiğimi yazmak konusunda kimseye minnet etmem!

Fikirlerime de kimse don biçemez!

Şâir Tevfik FİKRET’in o hârika deyişi ile Eski Tüfek ben Şükrü IRBIK;

  • Fikri hür,
  • Vicdânı hür,
  • İrfânı hür

Ve bir o kadar da

Müstakil birisiyim bu konuda.

*  *  *  *  *

sozunun-eri-olmak 5

emekliassubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemde,

2014 senesinde neşretdiğim

Evvelden Ȃhire Işıltılı Yansımalar isimli beş bölümlü makâlemizi okuduğunu söyleyen Sayın Halil ERGENLİ;

Mesleğimizin gerçek isminin “asubay” olduğunu bu makâlemizden öğrendiğini

Ve dahi

emekliasubaylar.org” ismi ile yeni bir mecrâ kurmak isdediğini söyledi bana.

Bu yeni mecrâda makâle neşretmek için beni dâvet eden Sayın ERGENLİ’ye biricik şart koşdum!

Dedim ki; Müdâhaleyi kabul edemem Halil Bey! Makâlemi, nokdasına dokunmadan yayınlamalısınız...

2015 Mayıs ayında Halil Bey de bu şartımı aynen kabul etmiş

Ve dahi

Bu karârını da şu kısa haber ile duyurmuş idi...

 

s2

*  *  *  *  *

sozunun-eri-olmak 8

Feto Romanlı... Ordumuzun Hacıyatmazları; Albaylar -3- isimli makâlemizisozunun-eri-olmak WS

emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemde yayınlaması için

18 Haziran 2017 Pazar günü Sayın Halil ERGENLİ’nin e-posda adresine gönderdim.

Halil Beyin yayına verdiği gün makâlemize şöyle bir göz atdım.

Sayın Fahrettin BAĞRI’nın emekliassubaylar.org’da neşretdiği makâlesine verdiğim bağlantının, bu makâlemize eklenmediğini fark etdim.

Gene aynı gün gönderdiğim ve aşağıda gördüğünüz şöyle kısa bir yazı ile, bu bağlantyı, makâlemize eklemesini Halil Beyden ricâ etdim.

Sayın Halil ERGENLİ,

Feto Romanlı... Ordumuzun Hacıyatmazları; Albaylar -3- isimli makâlemizde aşağıdaki düzenlemeyi yapmanızı ricâ ederim.

Aşağıda gördüğünüz resimin altına, makalenin şu bağlantısını ekleyiniz.

(http://www.emekliassubaylar.org/component/k2/item/2720-tsk-tazminatlar-meselesi)

s3

*  *  *  *  *

sozunun-eri-olmak 16

Ben bu düzenlemeyi gönderdikden bir kaç saat sonra gönderdiği şu e-posdası ile Halil Bey,

Sözünü etdiğim bağlantıyı eklemeyi reddeddiğini bildirdi...

Reddetmesinin gerekcesini de kendince şöyle izah etdi;

“Adı geçen sitenin yönetici ve yazarlarının başta Halil Beyin şahsı olmak üzere

Sitenin yöneticilerine hakâret içeren gayrı ahlaki saldırılarını

  • O sitede
  • Ve sosyal medyada sürdürmeleri...”
 

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.m

 Reply| Mon 6/19/2017 12:17 PM

To: Şükrü Irbık (This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.)

 Sn. Şükrü IRBIK, 

Makalenizdeki düzeltmeler emekliassubaylar.org sitesine bağlantı verme dışında gerçekleştirildi. Daha önce tüm iyi niyetimizle bu tür bağlantıları vermemize, adı geçen sitenin yöneticilerinin resimlerini içeren yazıları hiç müdahalesiz yayınlamamıza rağmen adı geçen sitenin yönetici ve yazarlarının başta şahsım olmak üzere sitemizin yöneticilerine hakaret içeren gayrı ahlaki saldırılarını o sitede ve sosyal medyada sürdürmeleri nedeni ile o siteye bağlantı vermeyi reddediyoruz. (...) 

Bu nedenle sitemizde yayınlanacak yazılarda adı geçen site ve şahısları övücü metinler içeren, o siteye bağlantı vererek sitemiz üzerinden okunurluklarını arttıracak yazılar yayınlanmayacaktır.

Esenlik dileklerimle...

Halil ERGENLİ

 

İyi gözel de Halil Bey!

Ben, ahlâk zâbıtası değilim. Benim adım, Şükrü IRBIK.

Üsdelik

Bu şikâyetinizin muhâtabı da ben değilim... Çünkü ben; hâkim değilim, savcı değilim! Herkesin hesâbı kendine...

*  *  *  *  *

 sozunun-eri-olmak 18

Aşağıdaki mektubu, wetransfer üzerinden gönderdim. Hotmail ekran görüntüsü de bu mektubun altındadır.

Şükrü IRBIK

Reply|

Mon 6/19/2017   2:22 PM

To: halilergenli . (This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.)

Sayın Halil ERGENLİ,

Feto Romanlı Ordumuzun Hacıyatmazları; Albaylar -3- isimli makâlemi, emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemde yayınlamanız için 18 Haziran 2017 Pazar günü e-posda adresinize gönderdim. Aynı gün yayına verdiğiniz söze konu bu makâlemde, emekliassubaylar.org’da Sayın Fahrettin BAĞRI’nın neşretdiği bir yazıya verdiğim bağlantının, makâlemize eklenmediğini gördüm. Gözünüzden kaçdığını zannederek eklemediğinizi düşündüğüm bu bağlantıyı; 19 Haziran 2017 Pazartesi günü tarafınıza gönderdiğim yeni bir düzenleme ile Feto Romanlı Ordumuzun Hacıyatmazları; Albaylar -3- isimli makâlemizin ilgili yerine eklemenizi sizden ricâ etdim. Aynı gün, tarafıma gönderdiğiniz ve sûreti aşağıda görülen 12:17 saatli e-posdanızdan; emekliasubaylar.org’da 18 Haziran 2017 Pazar günü yayına verdiğiniz Feto Romanlı Ordumuzun Hacıyatmazları; Albaylar -3- isimli makâlemde, Sayın Fahrettin BAĞRI’nın emekliassubaylar.org’da neşretdiği yazı bağlantısını, maksatlı olarak eklemediğinizi anladım.

Sayın ERGENLİ,

Bugüne kadar siz açıkdan hiç bahsetmeseniz de, ben Şükrü IRBIK’ın emekliasubaylar.org’un kurucularından birisi olduğuna ve hele tâbiri câiz ise “isim babası” olduğuna herhâlde itirâz etmezsiniz. emekliasubaylar.org’un yayına başladığı günden bugüne kadar da kendi türünün tek örneği olduğunu sizin de gâyet iyi bildiğiniz konuları gündem eden makâleler neşrediyorum. Bu makâlelerimizin yayına hazırlanmasında sizin de büyük emeklerinizin olduğunun farkındayım ve bu hususu zamân zamân size de söylemişimdir. Ayrıca size bir şey daha söylemişimdir; Ben, kendi hür irâdem ile verdiğim karâr doğrultusunda hem emekliassubaylar.org’da hem de kurucusu olduğum emekliasubaylar.org’da yazmak isderim. Bu konuda benim önyargım ya da hesâbım yokdur. Bana sınır çizmeye kimsenin haddi de yokdur. Ayrıca, başka siteler ve başka şahıslar ile sizin aranızda mevcut olan hukûkun, husûmetin ya da hesâbın, hiçbir zamân tarafı olmadım, olmam da söz konusu değildir. Bu cümleden olmak üzere başka siteler ve başka şahıslar ile aranızda olan hukûkunuza, husûmetinize ve hesâbınıza beni dâhil etmemeniz konusunda sizi uyardığımı da hatırlarsınız.

Netice itibârı ile, başka şahıslar ile aranızdaki husûmet ve hesâp üzerinden bana bir takım şeyler dayatmaya çalışmanızı ben, ahlâkî bulmuyorum ve reddediyorum. Ben Şükrü IRBIK, hem emekliassubaylar.org’daki hem de hizmet vermeye başladığı günden bu yana emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemde inandığım fikirler doğrultusunda bugüne kadar makâleler neşretdim. Her iki siteye gönderdiğim makâlerimin yayınlanması için de bir tek şart ileri sürdüm; aynen neşredilmesi... Ve şu hususu da burada memnuniyetle söylemeliyim ki her iki site de benim makâlerimi bugüne kadar hep “aynen neşretdi.” Makâlelerimin aynen neşredilmesi konusunda ödediğim bedelleri de en iyi bilenlerden birisi de zannederim siz olmalısınız. Şükrü IRBIK olarak ben, makâlelerimin “aynen yayınlanmasından” başka bir tercihi düşünemem. Bu konuda siz dâhil, hiç kimsenin, benim düşüncelerime ya da makâlemin noktasına dokunmasına izin veremem. Bugüne kadar sizinle yapdığım çeşitli muşâverelerde bu konudaki tavrımı ve hassasiyetimi en açık ve en kısa şekilde size ifâde etdim. Şu an durduğum nokta ve karârımda da hiçbir değişiklik yok! Ve ne pahâsına olursa olsun değişiklik yapmayacağım. Bugüne kadar yapdığımız görüşmelerde, “gidersem geri gelmem!” dediğimi de hatırlayacağınızı zannederim.

Netice itibârı ile nerede olursa olsun; makâlemi neşretmek için hâlâ bir tek şartım var; “aynen neşredilmesi.” Benim makâlelerimin bir tek noktasına bile olsa hiç kimse dokunamaz! Benim makâleme, benden habersiz olarak kendinizce bir nevi sansür uygulamanız doğru olmamışdır, size yakışmamışdır. Bugün (19 Haziran 2017 Pazartesi) gönderdiğiniz 12:17 saatli e-posdanızdaki tavrınızdan; dün yayına verdiğiniz Feto Romanlı Ordumuzun Hacıyatmazları; Albaylar -3- isimli makâlemde, Sayın Fahrettin BAĞRI’nın emekliassubaylar.org’da neşretdiği yazı bağlantısını vermemeye karârlı olduğunuzu anlıyorum. O zamân, mesele yok demekdir. Fakat öncelikle şunu bilmelisiniz; Sizin bu karârınıza karşılık olarak ben Şükrü IRBIK da;

1. emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemi, bugün (19 Haziran 2017 Pazartesi) saat 22:00’dan itibâren, bir daha açmamak üzere kapatıyorum.

2. emekliasubaylar.org, emekliasubaylar.org’un fesbuk ve sâir sayfa ve bağlantılarında hâlen neşretdiğiniz bütün makâlelerimi yayından kaldırınız.

3. Şükrü IRBIK imzâsını taşıyan bütün makâlelerimi, yansılarımı ve sair bilgi ve belgelerimi; emekliasubaylar.org ve emekliasubaylar.org ile ilintili olan sâir elektronik ve görüntülü ortamlardan, paylaşımlarda bir daha kullanılmamak üzere siliniz.

Bu işlemleri tamamladıkdan sonra neticeyi tarafıma bildirmenizi önemle ricâ ederim.

Ayrıca;

emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemde; yayına başladığı günden bugüne kadar neşretdiğim makâlerimin okuyanlara en iyi şekilde sunulmasındaki emeklerinizden dolayı siz Halil ERGENLİ’ye yürekden teşekkür eder,

emekliasubaylar.org’a ve çok kıymetli emekcilerine bundan sonraki yayın hayatında üsdün başarılar temenni ederim.

Esenlik dileklerimle.19.06.2017.

Şükrü IRBIK 

 s4

Yeri gelmiş iken şunu da söylemeliyim;

Halil Bey, Eski Tüfek isimli köşemi kapatıp makâlelerimi de sildiğini bugüne kadar bana bildirse idi şâyet

Böyle bir makâle yazmaya hiç niyetim yok idi. Neticeten bu mâkeleyi yazmamın sebebi, Halil Beyin kendi tutumudur.

*  *  *  *  *

 sozunun-eri-olmak 21

Sayın Halil ERGENLİ, bir iki saat sonra şu cevâbı gönderdi bana;

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Reply| Mon 6/19/2017 4:01 PM

To: Şükrü Irbık (This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.)

Sn. Şükrü Irbık,

Köşenizin ve yazılarınızın kaldırılması ile ilgili e-postanızı aldım. Kararınıza saygı duyarım. (...)

Ancak bizim aile şerefimiz, onurumuz ve her türlü kişilik haklarımıza sabah akşam hakaret eden şahısların toplandığı siteye bağlantı vermeme hususundaki hassasiyetimize gösterdiğiniz tepkiyi anlamak zor.

Bizim için (...) gibi tanımlamaları sürekli yineleyen, Değerli Meslektaşım (...)' aile şerefinin timsali olan soyadını tahrif ederek hakaret eden insanlara ve yönettikleri siteye karşı tavır almamızı kendinize karşı bir tavır olarak algılıyor iseniz tercih sizindir.

Bizim o siteye vermediğimiz bağlantı nedeniyle okuyucuya eksik iletilmiş bir bilgi olmadığını düşünüyorum. Çünkü siz zaten yazınıza konu ettiğiniz makaleyi ekran görüntüsü olarak göndermişsiniz ve biz bunu yerli yerinde kullandık. Diğer siteye bağlantı vermem konusundaki kararı birlikte aldığımız karara sizin yanıtınızı özet olarak aktardım. Her şeye rağmen kararınızda ısrarcı iseniz bize uygulamak düşer. (...)

Esenlik dileklerimle...

Halil ERGENLİ

Halil Bey, bizim makâlemizi kendi aklınca makaslamak ile birilerinden intikâm alıyormuş da

Ben de bu tavırı kendi üzerime alıyormuşum meğerse!.. Duy da inanma!

İyi gözel de! Başkasına taş atmak için benim makâlemi sapan olarak kullanma hakkını size kim verdi, Halil Bey?

Üsdelik,

Makâlemde bahsetdiğim bağlantıyı vermediği için de okuyucuya eksik iletilmiş bir bilgi olmadığını düşünüyormuş!

Size ait olmayan makâleye gizlice don biçmek hakkını size kim verdi, Halil Bey?

*  *  *  *  *

sozunun-eri-olmak 23

Aynı gün Halil Beye cevâben bir e-posda daha gönderdim ve şöyle dedim;

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. sent you files via WeTransfer 1 ŞI Şükrü IRBIK

Reply| Mon 6/19/2017 11:40 PM

To: halilergenli . (This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.)

Sayın Halil ERGENLİ,

emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemde makâlelerimin neşri konusunda ikimiz de karârımızı verdik. Siz, makâlemde kullandığım Sayın Fahrettin BAĞRI’nın yazısı için emekliassubaylar.org’a bağlantı eklemeyi reddeddiniz, karârınızı verdiniz. Ben de bağlantı vermezseniz, geri dönmemek üzere köşemi kapatırım dedim ve kapatdım. Müzâkere faslı kapandı. Bu konuda ikimiz de sözümüzü açıkca söyledik, karârımızı alenen ikrâr etdik. Bu bakımdan ben gâyet müsterihim. emekliasubaylar.org meselesi bugünden itibâren benim için ebediyyen kapandı. Verdiğimiz bu karârlarımız hakkımızda hayırlı olur inşallah.

Bu vesile ile size ve emekliasubaylar.org’un kıymetli emekcilerine yayın hayâtınızda üsdün başarılar ve esenlik dolu günler temenni ederim.19.06.2017.

Saygılarımla

Şükrü IRBIK

*  *  *  *  * 

sozunun-eri-olmak 25

19 Haziran 2017 Pazartesi günü saat 14:22’de kısa bir e-posda göndermiş ve Halil Beyden;

  • emekliasubaylar.org’daki şahsıma ait bütün makâleleri, yansıları vs. arşivlerinden silmesini

Ve dahi

  • Neticeyi tarafıma bildirmesini ricâ etmiş idim.

Bugün, 30 Haziran 2017 Cuma...

Bu e-posdayı göndereli 12 gün oldu.

Fakat isdeğimi yerine getirmek konusunda Halil Beyden cevâp alamayınca bu kez de aşağıdaki şu kısa e-posdayı gönderdim;

Sayın Halil ERGENLİ, 

2015 Mayıs ayında emekliasubaylar.org’da yazmaya başladıkdan sonra, sizin ile yapdığımız telefon görüşmesi neticesinde, aşağıda gördüğünüz şu bilgiyi, çeşitli ortamlarda okuyanlara duyurmuş idiniz. 

 

s2

Bildiğiniz üzere, 19 Haziran 2017 Pazartesi günü, emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemi kapatdım. İşin aslını öğrenmek için beni telefon ile arayanlara cevâp vermekden yoruldum. emekliasubaylar.org’dan ayrılış haberini de duyurmak için, aşağıdaki kısa açıklamayı gene aynı mecrâlarda okuyuculara duyurmanızı ricâ ederim.

Saygılarımla

Şükrü IRBIK

 

Sn. Şükrü IRBIK, emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşesini 19 Haziran 2017 Pazartesi günü kendi isteği doğrultusunda kapatmış olup kendisinin makâleleri arşivimizden silinmişdir.

Sabah gönderdiğim yukarıda gördüğünüz  şu e-posdamı Halil Bey,

Gece saat 11:05’de okudu...

Fakat gene sükût etmeyi yeğledi... 

s5

*  *  *  *  *

 sozunun-eri-olmak 31

emekliasubaylar.org isimli mecrâ, 19 Mayıs 2015 Salı günü yayına başladı. Bu mecrâdaki Eski Tüfek isimli köşemde, ilk günlerden başlamak üzere neşretdiğim türünün tek örneği olan makâlelerimde;

emekliassubaylar.org’da hem benim hem de sâir yazarların neşretdiği makâlelere çok sayıda bağlantı ekledim. Sayın Halil ERGENLİ de bu makâlelerim için emekliassubaylar.org’a defâlarca bağlantı verdi.

Fakat o güne kadar sergilediği doğru ve tarafsız tavrından Sayın Halil ERGENLİ,

Her ne oldu ise, 19 Haziran 2017 Pazartesi günü birden bire yüzseksen derece döndü.

Ordumuzun Hacıyatmazları; Albaylar -3- isimli makâlemiz için meslek büyüğümüz Sayın Fahrettin BAĞRI’nın emekliassubaylar.org’daki bir makâlesine bağlantı eklemeyi reddeddi.

Ben Şükrü IRBIK, sözümün er’iyim! 19 Mayıs 2015 Salı günü verdiğim söz ile bugün de gene aynı yerdeyim.

Ve yazmak için hâlâ bir tek şartım var; eğri ya da doğru, yazdıklarımı, kalemimden döküldüğü şekilde neşretmek...

Fakat Sayın Halil ERGENLi, aynı gün bana verdiği sözün neresinde durduğuna bir bakmalıdır.

Yapdığı bu hızlı, keskin ve kıvrak “U” dönüşünden dolayı Halil Bey, kendi vicdânı ile hesâplaşabilir mi, bilemiyorum.

Fakat bildiğim ve alenen görünen hakikât şudur ki, böyle tarafgir davranmak ile Sayın Halil ERGENLİ;

  • Üçüncü şahıslar ile arasında mevcut olan şahsî hesap ve husûmetlerine beni de ortak etmeye tevessül etdi,
  • Yayınlaması için gönderdiğim makâlemde, bana haber vermeden, kendi aklınca ameliyat yaparak makâleme gizliden sansür uygulamaya teşebbüs etdi,
  • Makâlelerimi gönderdiğim şekilde yayınlamak konusunda Sayın Halil ERGENLİ, bana verdiği sözünden döndü,

En büyük haksızlığı ve saygısızlığı da Sayın Halil ERGENLİ,

  • emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemde 2015 Mayıs ayından beri neşretdiğim makâlelerime çok isabetli yorumlar ekleyen kıymetli okuyanlara yapdı.

*  *  *  *  *

Buraya kadar yazdıklarımdan ortaya çıkan birinci netice şudur;

2015 senesinde yazmaya başladığım emekliasubaylar.org’daki Eski Tüfek isimli köşemi,

Bu makâlemizin yukarıdaki sayfalarında belgelerini fâş eylediğim sebepden dolayı

19 Haziran 2017 Pazartesi günü bir daha açmamak üzere kapatdım.

Bu karârımı kendisine bildirdikden sonra Halil Bey, köşemi kapatdı. Fakat makâlelerimi arşivinden sildiğini bana bildirmedi.

Gönderdiğim e-posdalarıma cevâp vermemek, bir tercih değil de olsa olsa ancak nezâket meselesi olabilir.

Fakat Halil Beyin büründüğü bu kesif ve derin sukûta bakılırsa

Makâlemin yayınlanması konusunda içine düşdüğü açmazı ve kendisini boğan tutumunu izah edecek sözü yok!

İkinci netice de şudur;

Kimimiz için acı da olsa ben, burada şu doğruyu söylemeye mecbûrum!

Makâlelerimin emekliasubaylar.org’da yayınlanması konusunda olduğu gibi

Yayından kaldırılması konusunda da Sayın Halil ERGENLİ,2

Sözünün er’i olmalı idi!..

Alacası içinde olan biz insanoğlu için asıl mesele demek ki;

Söz vermek değil fakat;

Sözünün Er’i Olmak imiş meğerse...

brove

 

  

 

 

 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

Kapak

 

Subaylarımız; Karârnâme’den Tasdiknâme’ye...

Bir Var İmiş, Bir Yok İmiş!

 

Doğru demişsin, be ERENİYE!..

Hakikâten de öyle oldu!

Şâir dediğin O’dur ki dünden bugünü, feleğin çemberinden görebile! Görmüşsün be ERENİYE!..

01Tam 85 sene sonra tahakkuk etse de

Güneş doğmuş da batmış gibi

Bir var idi, bir yok oldu!..

1929 senesinden beri zâbitân heyetimiz

Cumhurbaşkanından aldıkları karârnâme” ile “berâtlı” ve “muvazzaf” olarak göreve başlıyorlar idi...

Fakat bu kadim ve mutlak imtiyâzlarını 2014 senesinde kaybetdiler.

Artık subaylarımız da tıpkı biz asubaylar gibi “tasdiknâmeli”...

*  *  *  *  *

Karârnâme Ne?, Tasdiknâme Ne?

Evvelâ bu iki kavramın ne olduğunu bir tahattur edelim şöyle...

Tasdiknâme, bakanın harcı...  Bakan kim?

Cumhurbaşkanı

Ve Başbakan’dan sonra gelen partici... Yürütme sacayağının üçüncüsü. Yasama ve Yargıdan sonra üçüncü erk olan Yürütmenin çömezi. Ankara’nın sokaklarındaki ağaçdan daha fazla Bakan var meclisde.

Lâkin karârnâme öyle mi ya!..

Karârnâme dediğin o kağıt parçasının altına, devletin başı ve başkomutan olan cumhurbaşkanı imzâ atıyor. Cumhurbaşkanı kim dersen! Cumhuriyetimiz 94 yaşında. Cumhurbaşkanlığı makâmına bugüne kadar sâdece 12 vatandaş oturmuş. İşde, karârnâme dediğin şeyi, meclisdeki bütün bakanlar imzâlasa, başbakan da imzâlasa, mektub kağıdından öte kıymeti yok.

Fakat o aynı kağıdın altına Cumhurbaşkanı denen şahıs bir imzâ çakdı mı, oluyor sana kapı gibi kânûn.

*  *  *  *  *

İşde, size aşağıda; Bakan, Başbakan ve Cumhurbaşkan imzâlı 3’lü bir karârnâme...

Bir vatandaş;

Cumhurbaşkanının bugün imzâladığı bir karârnâmeyi

Ömrü vefâ eder ise

Hele bir de o karârnâmenin tasnif işlemi tamamlanıp da erişime açıldı ise şâyet

Ancak 30 sene sonra görebiliyor bu memleketde.

Birinci Cumhurbaşkanımızın 1930’lu senelerde imzâladığı karârnâmelerden

Bugün dahi, hâlâ tasnif edilmemiş ve erişime açılmamış karârnâmeler olduğunu duyarsanız, şaşırmayın!

Devletimizin arşiv yönergesi böyle diyor çünkü...

Bu sebepden dolayı, kaçıncı Cumhurbaşkanı olduğunu bilmediğim Zottirik Kenan’ın imzâladığı aşağıda gördüğünüz şu karârnâmeyi görme bahtiyarlığına erişmenizin dört sebebi var;

2

 

  • Birincisi, bu karârnâmeyi Zorti, tam 30 sene evvel imzâladı. Üzerindeki 30 senelik yasak kalkdı.
  • İkincisi, tasnif işlemi tamamlandı.
  • Üçüncüsü, erişime açıldı.
  • Dördüncüsü de şu; Şu satırları yazan er kişi, bu karârnâmeyi alabilmak için çil çil paralar ödedi... Lâkin, aga târifesi uyguladık size. Okuyana beleş!

*  *  *  *  *

Karârnâme’den Tasdiknâme’ye Subaylarımız...

Harb okullarından mezûn edilen talebelerimiz için 2014 senesinden itibâren artık “karârnâme” yok! 

Harb okullarından mezûn edilen efendiler için,

Yukarıda bahsetdiğimiz subaylığa nasıp karârnâmesinin;

  • Birincisini, 1929 senesinde ilk Cumhurbaşkanı Gâzi M. Kemal imzâlamış idi.
  • Sonuncusunu ise 2013 senesinde, onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL imzâladı.

 

Ordumuzun iki aslî(!) unsurundan birisi olan “ortada sandık” asubaylarını suâl eyler iseniz şâyet

1951 senesinde kurnaz kurmay subaylarımızın icâd etdiği asubay sınıfı zâten hep “tasdiknâmeli” idi.

Fakat yukarıda özünü anlatdığımız olay neticesinde

Tıpkı biz asubayların olduğu gibi subaylarımız da artık “tasdiknâmeli” oldu.

Böylece

Ordumuzun iki aslî unsuru olan subay ve asubaylar;

Göreve başlaması için aldığı “yetki derecesinde” eşitlendiler.

Hulâsa;

Hem subaylarımız hem de asubaylarımız bundan kelli ordumuzda “tasdiknâme” ile işe başlayacaklar.

Asubaylar ezelden beri “tasdiknâmeli” idi de...

Asubayları karârnâmeye bindirmeye râzı olmayan subaylarımızın kendileri de “tasdiknâmeye” indiler.

Subaylarımızın “karârnâme”den inip “tasdiknâme”ye binişinin acıklı hikâyesini

Zamân, mekân ve olay teslisi içinde Kayıtcı Eski Tüfek anlatsın sizlere...

*  *  *  *  *

04

Peki, bu karârnâme ne işe yarar?

Nasıl ki cumhurbaşkanı imzâlamayınca bir kağıt parçası kânûn olamıyorsa.

Başkomutanı olan Cumhurbaşkanı da karârnâmesini imzâlamayınca,

Mezûn olduğu gün o harbiyeli talebe de subay olamıyor...

İşde sırf bu sebepden dolayı

Harbiye tahsilini muvaffakiyetle ikmâl eden efendilerin zâbit olabilmesi için;

  • Millî Müdafaa Vekili bir tezkere hazırlar ve Baş Vekil’e (Başbakan) takdim eder,
  • Baş Vekil bu tezkereyi imzâlar sonra da Reisicumhur’a arz eder,
  • Son olarak da Reisicumhur bu karârnâmeyi imzâsı ile tasdik eder idi.


Bugünkü devlet erkânının “üçlü karârnâme” dediği şey, işde, tam da bu oluyor.

“Üçlü karârnâme” ile terfi almak da her memurun harcı değil hani...

Bu “üçlü” imzâ faslından sonra;

Harbiye tahsilini muvaffakiyetle ikmal eden efendiler, resmen zâbit olurlar

Ve dahi

Devletin başı ve ordunun Başkomutanı olan Reisicumhur’un imzâladığı karârnâme ile;

  •  Hem T.C. devletini temsil etmek hakkını ihrâz eder

  • Hem de emrindeki askerlere emir ve komuta etme “berâtını” alır idi...

İşde, harbiyeden çıkan 317 efendinin terfisi için;

  • Millî Müdafaa Vekili Mustafa Abdülhalik RENDA

  • Başvekil ismet İNÖNÜ

Ve dahi

  • Birinci Cumhurbaşkanı Gâzi M. Kemal’in 1929 senesinde imzâladığı türkce ilk terfi karârnâmesi...

 

3a 3b

İşde sırf bu sebepden dolayı Başkomutan olan Cumhurbaşkanları, iki elleri kanda bile olsa

Nasıp karârnâmesini imzâladığı harb okulları talebesinin diploma törenini teşrif ediyor

Ve dahi

Cumhuriyet târihimizde ilk defâ olmak üzere Birinci Cumhurbaşkanımızın verdiği bu “berât” ile

Zâbitânımız “muvazzaf/commissioned” olarak ordumuza hizmet ediyorlar idi...

Genelkurmay Başkanlığımızın neşretdiği aşağıdaki şu sözlüğün sayfasında gördüğünüz üzere

Zâbitân heyetimize biz de haklı olarak;

İngilizcesi ile “commissioned officer” demek olan “Cumhurbaşkanından berâtlı zâbit” diyor idik!

4a   4b

 Lâkin bugün artık böyle değil! Tekrâr söylüyorum; bugün artık böyle değil!

Subaylarımızın “berâtı”nı ellerinden aldılar... Hem de 15 Temmuz’dan bir hayli zamân evvel...

Daha basit kelâm ile yazalım;

Zâbitân heyetimiz;

İngilizcesi “commissioned” olan ve cumhurbaşkanından aldıkları “muvvazzaflık berâtını” AKP’ye kapdırdı.

Ve bundan kelli subaylarımızın hepsi artık ingilizcesi “officer” demek olan sâde “zâbit.”

Nasıl mı?

Gözlerimizin önünde cereyân eden ve fakat sâdece bakdığımız bu canlı folimi

Şâyet iltifât buyurursanız, şöyle resmedelim sizler için...

*  *  *  *  *

Yönetmelik ile eğitilip teğmenliğe nasbedilen subaylarımız,

Kendileri gibi “muhdes ve mutlak harbiyeli” olan Başkomutan ve Cumhurbaşkanlarının elinden

3’lü karârnâme ile subaylık “berâtını” (commission) alır iken

Kânûna göre eğitilip asubay çavuşluğa nasbedilen asubaylarımız,

Bakanlarının elinden 1’li  “tasdiknâme” (non-commission) alıyor idi.

Görevbaşı yapma hususunda asubaylar için kelimenin anlamı ile “üçün biri” söz konusu idi...

*  *  *  *  *

Harbiye’den mezûn olup da

Kendisi gibi “harbiyeli” cumhurbaşkanlarının elinden diplomasını aldığı gün

Her subayımız,

Elinden diploma aldığı cumhurbaşkanı gibi, kendisini “müstâkbel cumhurbaşkanı” telâkki eder idi... Hakikâten de biricik istisnâsı olsa da 1989 senesine kadar bu saltanât böyle deverân eyledi.

Harbiyeli cumhurbaşkanlarının son temsilcisi, 12 Eylül’cü darbecibaşı Zottirik Kenan oldu...

Lavantalar süründükden sonra Küçüksu’da küçük turgut’u(!) pazar gezmesine götüren büyük Turgut,

Bu fasit dâireye, 9 Kasım 1989 Perşembe günü bir fiske vurdu ve yer ile yeksân etdi.

5

Bu filfilli fiskesi ile de Büyük Turgut,

Harbiyeli” cumhurbaşkanı Zottirik Kenan’ın koltuğuna köskelmiş

Ve dahi

Harbiyesiz” cumhurbaşkanlarının birincisi olma unvânını çokdan hak etmiş idi...

*  *  *  *  *

09

Gördünüz! Karârnâme sûretini yukarıdaki sayfalardan birisinde verdik.

1929 senesinde Birinci Cumhurbaşkanı Gâzi M. Kemal’in başlatdığı devlet geleneği ile

Harbiyeden çıkan efendilere,

Cumhurbaşkanı, kendi imzâladığı karârnâme ile orduda görev veriyor idi.

Çünkü Devletin başı olan cumhurbaşkanları aynı zamânda ordunun başkomutanı idi...

Kâzım SEVÜKTEKİN isimli şerefsiz bir mirlivâ’nın yapdığı sahtekârlık neticesinde

Gedikli zâbitlikden gedikli erbaşlığa tenzil edilen askerler de tıpkı zâbitân heyetimiz gibi

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde karârnâme ile terfi ettiriliyorlar idi.

İşde, 1944 senesinde Gedikli Erbaşların terfisine dâir Cumhurbaşkanlığı karârnâmesi...

 

6a 6b

*  *  *  *  *

11

1951 senesi,

Türkiye’nin NATO’ya üye olması için gizli tezgâhların tertiplendiği ve çalışmaların başladığı senedir.

Başbakan Şemsettin GÜNALTAY ile başlayan Coni’nin kucağına oturma sevdâsı,

Bir sene sonra Başbakan olan Adnan MENDERES ile geri dönülmez bir yola girdi...

NATO maskesi ile Bâb-ı Ȃli’nin kapısına dayanan Coni,

Türkiye’yi Küçük Amerika yapmak isdeyen zübük siyâsileri devletin başına,

Coniperest subayları da ordumuzun başına oturtdu.

Coni’nin ilk yapması gereken iş de

Mustafa Kemal’in askerlerini evvelâ gemlemek, akabinde de kafeslemek idi.

Çünkü, Mustafa Kemal’in çarıklı askerleri,

Dedelerimizin Harb-i Umûmi-î dediği savaşlarda garbın tek dişi kalmış tekmil canavarlarının

O biricik dişini de kerpeten ile kanırta kanırta sökmüş idi.

İşde, sırf bu sebepden dolayı bu canavarlar,

Türk askerinin savaşkan rûhunu törpülemek için yanıp tutuşuyorlar idi. Bunun için de subaylarımıza süslü püslü elbiseler giydirip kadınlar gibi süslemek

Ve daha da önemlisi,

O vakde kadar subay ve er olmak üzere iki sınıflı olan Türk askerini çeşitli sınıflara bölmek isdediler.

Coniden beslemeli ve feslemeli garb perestiş subaylarımız,

Astsubay” dedikleri “ortada sandık” cinsinden yeni ve köle bir asker sınıfını 1951 senesinde peydahladılar.

7

Subay yardımcısı” dedikleri Astsubayların  yetiştirme usûlleri

Bakanlıkların peydahlayacağı “Yönetmelik” ile  tesbit edilecek,

8

Yükselmeleri de Bakanlık onayı ile yapılacak idi...

9

Bakanlık onayı, “tasdiknâme” demek. Bir başka ifâde ile “çalışma izni” demek.

İlgili Bakanlarımız diyor ki;

“Ey, çavuş! Ben sana, orduda sâdece “çalışma” izini veriyorum. Emir verme yetkin yok, komutan olmazsın!.

*  *  *  *  *

15

27 Mayıs subay darbesi ile kudret zehirlenmesine uğrayan sömürgen subaylarımız;

Yeni bir kânûn daha peydahladılar! İsmine de TSK Personel Kânûnu dediler. Ve birbirine hiç benzemeyen subay ve asubayları aynı torbanın içine tıkışdırdılar.

Bu kânûn ile subaylarımız, 1951 senesinde tertipledikleri 5802 sayılı Astsubay Kânûnunu “ilgâ” etdiler.

Fakat bu kânûnun sâdece bir maddesine dokunamadılar; birinci maddesini “ipkâ “etdiler.

Çünkü

Sırtını dayayacakları, kendi işlerini sırtına yıkacakları,

Maçaları sıkışdığında da kendi suçlarını üzerine atacakları bu “ortada sandık” askerden vazgeçemediler.

1951 senesinde peydahladıkları ve “subay yardımcısı” dedikleri astsubayları

Personel Kânûnunun aşağıdaki şu parantezin içine “korka korka ve küçük harfler ile” sakladılar.

10

  • Kendileri gibi harbiye neşetli Cumhurbaşkanlarından imzâlı “berât” ellerinde,
  • Döne döne pervâne olmuş emir erleri, seyis erleri ve hizmet erleri her dâim etrâfında,
  • Mayın eşşeği gibi ileri sürdükleri “yedek subay” önlerinde,
  • Kendi işlerini sırtına yükledikleri “subay yardımcısı” asubaylar da yanlarında idi nasıl olsa!

 

Bu subaylarımızın sırtını kim yere getirebilir idi şu dünyâda?

Fakat!

Öyle değil midir?

Her saadetin sonu felâket değil midir?

*  *  *  *  *

18

27 Mayıs’ın darbeci subaylarının tertiplediği TSK Personel Kânûnu,

Tamâmen subayların saadetini tahakkuk etdirmek üzerine tezgâhlandı.

Subay yardımcısı” dedikleri astsubayı da kerem eyleyip

Bölük anası” ya da “tampon” olarak kullanmak maksadı ile  bu kânûna sokuşdurdular.

926 sayılı işbu TSK Personel Kânûnuna göre subaylarımızın yetiştirilmesi,

Özel Kânûnuna göre yürütülecek idi.

11

Yukarıdaki maddeye bakmayın siz. Bu kânûn, 1967 senesinde kabul edildi. Fakat bu târihde harp okullarının kânûnu hâlâ yok idi. 926 sayılı TSK Personel Kânûnu meriyyete konuldukdan sonra 4 sene boyunca daha harp okulları, “Yönetmelik” ile idâre edildi. Çünkü işlerine öyle gelmiş idi. Asubaylar için 1951 senesinde kânûn tertipleyen Genelkurmay Başkanlığımız için bir kânûn da subaylar için tertip etmek zor değil ki...

20

*  *  *  *  *

21

Gene aşağıda gördüğünüz Kânûna göre

Taa 1929 senesinden beri mûtâd olduğu üzere

Zâbitân heyetimiz, gene Cumhurbaşkanı karârnâmesi ile subay nasbedilecek idi.

13

Subaylarımızı özel kânûnlarına göre yetiştirip

Cumhurbaşkanı karârnâmesi ile işbaşı yapdıran 926 TSK Personel Kânûnu

Asubay dedikleri askerlere gelince suyu yokuşa akıtdı.

Subay yardımcısı olan asubaylar;

Bakanlarımızın çala kalem tertip etdiği “Yönetmelik” ile yetişdirilecek idi...

14

Subay yardımcısı olan asubaylar;

Bakanlarımızın ayak üsdü imzâ etdiği “tasdiknâme” ile ordumuzda görevbaşı yapacaklar idi.

15

*  *  *  *  *

25

Harbiyeli Efendilere Kelime Ayârı!

2013 senesi dâhil olmak üzere harbiyeli subaylarımızın teğmenliğe nasıpları,

Cumhurbaşkanının imzâladığı karârname ile yapılır idi.

11 Şubat 2014 târihinde  bir kânûn ile bu “karârnâme” kelimesine bir ayâr verdiler ve “onay” yapdılar.

Subaylarımızın 1929 senesinde başlayan “Cumhurbaşkanlığından berâtlı muvazzaflık” saltanâtı

Tam 85 sene sonra mutlak zevâl buldu!.. 

Birinci Cumhurbaşkanı Gâzi M. Kemal’in 1929 senesinde başlatdığı bir devlet geleneğini;

  • Onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL 2014 senesinde yıkdı.
  • Sonuncu Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN da 2017 senesinde yıkdı... 


İşde, o kânûn tasarısını imzâlayan vekiller.

16

6519 sayılı kânûn ile 11 Şubat 2014 târihinde

926 sayılı TSK Personel Kânûnunun 34’üncü maddesinde birkaç “kelime ayarı” yapdılar ve

Subaylarımızın teğmenliğe nasıpları için şart olan cumhurbaşkanı karârnâmesini “iptâl” etdiler.

Yerine de Bakanların “onayı” şartını ikâme etdiler.

Komisyon Raporunun madde gerekcesinde şöyle yazdılar;

Subaylığa nasıp işlemlerinde “karârnâme” esâsının kaldırılması ve yerine “onay” sisteminin getirilmesi...

17

*  *  *  *  *

29

2014 senesinde 6519 sayılı kânûn ile yapılan “kelime ayârını” yeterli bulmayan AKP hükûmeti,

15 Temmuz’culara abdestsiz yakalanınca korkudan epeyi ecel terleri dökmüş olmalı ki

2017 senesinde tertiplediği 681 sayılı KHK ile “çift dikiş” yapdı...

18a

İşde, 681 sayılı KHK’yi imzâlayan siyâsiler...

19

*  *  *  *  *

Karârnâmesi yok! Fakat Cumhurbaşkanı var!

R. Tayyip ERDOĞAN,

Harp okulu öğrencilerinin subaylığa nasıp karârnâmesini imzâlama geleneğine Başbakan sıfatı ile 11 Şubat 2014 târihinde son verdi.

Fakat karârnâme vermediği teğmenlere, bu kez Cumhurbaşkanı sıfatı ile diploma vermeye gitdi...

Birisi dese ki; Cumhurbaşkanım; sen, o teğmenlere hangi hakla diploma veriyorsun? Diyelim ki protokol denen şeyde bir yanlışlık oldu... Fakat bu işi yapanlar iyi bilir; protokolde yüzde 99 başarı bile başarı sayılmaz. Olacak iş değil fakat ben şaşırmıyorum! Çünkü R. Tayyip ERDOĞAN’ın tarzı bu. Anayasaya Mahkemesinin aldığı karârı bile tanımayan O değil miydi? Kural, kânûn, karârnâme kendi işine nasıl gelirse öyle tatbik ediyor.

20

Subaylığa nasıp için karârnâme imzâlamaya 2014 senesinde son verildi. Haydi, bir alışkanlıkdır, belki de bir yanlışlık olmuşdur diyelim 2014 senesinde...

Fakat Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN, 2015 senesinde de aynı şeyi yapdı. Harp okullarına gitdi ve mezûn edilen teğmenlere diplomasını verdi... Peki, verdiğin o diplomaların karârnâmesini imzâladın mı, Cumhurbaşkanım?

Cumhurbaşkanı olarak sen, hem karârnâme imzâlamaya son ver.

Hem de karârnâmesini imzâlamadığın teğmenlere diploma ver!..

  • Türk tipi Anayasa,

  • Türk tipi başbakan

  • Türk tipi başkanlıkdan sonra

  • Bu da herhâlde Türk tipi diploma vermek oluyor!..

 

21

 *  *  *  *  *

Komutanlık Vasfının Dayanılmaz Ayrıcalığı!..

Burada şu tesbiti yapmalıyız!

Mevcudu ne olursa olsun! Bir askerî birliğe "komuta etmek"; askerlik sanatının bir askere tahmil etdiği en yüce yetki ve en büyük ayrıcalıkdır.

Komuta etmek demek; tıpkı Atatürk’ün yapdığı gibi, emrindeki askerlere “ölmeyi ve öldürmeyi” emretmek hak ve yetkisine sahip olmak demekdir.

Gemi Komutanından, Karakol Komutanına kadar,

Bizim ordumuzda da “komutanlık yapan” çok sayıda Asubayımız var.

 

Fakat

  • Hem subay yardımcısı,
  • Hem muvazzaf oldukları hâlde

          Ve dahi

  • Hem de komutanlık yapdıkları hâlde

Bizim Asubaylarımız, bizim ordumuzda “subay” sınıfına dâhil edilmezler.


Şu koca dünyâda sâdece T.C. Ordusuna has olan;

  • Bu saçmalığı,
  • Bu akılsızlığı,
  • Bu ahmaklığı,
  • Bu kalleşliği,
  • Bu şerefsizliği,
  • Bu hâinliği,
  • Bu ahlâksızlığı,
  • Bu kânunsuzluğu,

Şu koca dünyâda “insanım” diyen hiç kimse izâh edemez! 

*  *  *  *  * 

Gitdi Karârnâme, Geldi Tasdiknâme...

Cumhurbaşkanına özgü bir imtiyâz olan subay nasıp onay yetkisi,

Hem 2014 senesinde hem de 2017 senesinde kabul edilen her iki mevzuât ile Millî Savunma Bakanına verildi.

Harb okulu mezûnu subaylar, ingilizcesi “commission” olan türkcesi “berât” demek olan “imtiyaz” hakkını, işde, böyle kaybetdiler. Bu değişiklik yapılasıya kadar Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden ve başkomutan olan cumhurbaşkanın imzâladığı karârnâme ile Türkiye Cumhuriyetini temsil etmek üzere “berat” verilen subaylarımız, böylece Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil etme hak ve imtiyâzını kaybetdiler. Bugün artık harb okulundan neşet eden subayların nasıplarını Millî Savunma Bakanı “tasdik” ediyor.

Subaylarımız bir şey daha kaybetdiler;

Başkomutan sıfatı ile cumhurbaşkanının verdiği “emir verme ve komuta etme yetkisini

Meriyyete konulan bu yeni uygulama ile;

Yetki ve imtiyâz bakımından subaylar, yüksek bir irtifâ kaybetdiler ve asubaylar ile eşit düzeye indiler.

Bir başka ifâde ile üst’lerde uçan subaylarımız, kendilerini bir anda ast’ların yanında buluverdiler.

1929-2014= Tam 85 sene ediyor.

Birinci Cumhurbaşkanımız Gâzi M. Kemal’in,

1929 senesinde meslekdaşı subaylara, başkomutan sıfatı ile armağan etdiği karârnâmeli “berât”ı

Onbirinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2014 senesinde

Sonuncu Cumhurbaşkanı R. Tayyip ERDOĞAN da 2017 senesinde subaylarımızın elinden geri aldı.

2014 senesinden itibâren subaylarımızın artık;

  • Devletin başı Cumhurbaşkanı nâmına T.C. Devletini temsil etmek hakkı ve
  • Başkomutan Cumhurbaşkanı nâmına emir vermek ve komutanlık etmek “berâtı” yok!


Merhabâ Memur isimli makâlemizde 15 Kasım 2014 Cumartesi günü söylemiş idik!

Sucukcu Necdet’in başlatdığı irtifâ kayıbını, Seri Paşa Hulusi, sıfır noktasına getirdi.

211 ve 926 sayılı kânûnlara tâbi olsalar da

1967 senesinden beri asubayların olduğu gibi

2014 senesinden buyana subaylarımız da

Millî Savunma Bakanından “tasdiknâmeli” devlet memurudur artık!

Çünkü, Anayasamıza göre sâdece Cumhurbaşkanı karârnâme imzâlayabilir.

İngilizcesi “commissioned” olan (cumhurbaşkanından berâtlı) sıfatı, bu târihden sonra mutlak zâil oldu.

Subaylarımızın diploma tevdi törenlerine Cumhurbaşkanının gitmesi için artık hiçbir sebep kalmadı.

Bu da şu demek oluyor ki;

Şu târihden sonra yapılacak subay ve asubay diploma törenlerinde artık sâdece ilgili Bakanları göreceğiz.

Subaylarımız, Cumhurbaşkanın elinden diploma ve karârnâme berâtı alma imtiyâzını da kaybetdiler.

Diploma töreni konusunda da subaylarımız,

Şöyle bir “tebdil-i vâsıta” eylediler ve

Küheylân atdan inip, karakaçan eşşeğe bindiler...

 

brove 

Şükrü IRBIK

(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

kapak-1

 

İstiklal Madalyalı ve Fakat Kuru Ekmeğe Muhtac Pilot Küçük Zâbit Vecihi

22 Mayıs 2017 Pazartesi günü Hava Kuvvetleri Karargâhında,

"Pilot Astsubay Vecihi HÜRKUŞ Onur Ödülü"nün üçüncü törenini icrâ etdik.

1Her gün beş on uçak uçuran Hava Kuvvetlerimiz

Bu ödül töreni hakkında boyalı basına tek kelime haber uçurmadı!..

Bu tören konusunda Hava Kuvvetlerimiz;

Tâbiri câiz ise şâyet; kendisi pişirdi, kendisi yedi...

Bu törene;

Konya TEMAD Eski İl Başkanımız, şâir ve yazar Tayyar YILDIRIM da TEMAD’ı temsilen iştirâk etdi.

Biz asubaylar bu töreni,

Tayyar Başkanın emekliasubaylar.org’da neşretdiği haberinden öğrendik!

*  *  *  *  *

İşbu tören;

Saat 14.00 sularında, Alb. Salim İLKUÇAN Konferans Salonunda, Hv. K.K. Kuvvet Asubayı Asb. Kd. Bçvş. Ali GÜMÜŞBAŞ’ın açılış konuşması ile başladı,

Ali Kardeşimizin konuşmasının ardından misâfirler, Asubay Vecihi HÜRKUŞ’un hayâtını anlatan videoyu izledi.

Bu videonun bitiminden hemen sonra,

1982 mezunu Emekli Asb. İsmail YAVUZ, slayt gösterisi eşliğinde Vecihi HÜRKUŞ’un İstanbul’un işgâli sonrasında; Ütğm. Hazım ve diğer arkadaşlarıyla birlikte uçakların Millî Mücâdele için Anadolu’ya kaçırılması hikâyesini anlatdı.

Bu videonun ardından;

2Emeklisiyle çalışanıyla tüm asubayların medâr-ı iftihârı olan Hava Tuğgeneral Cemal BALIKÇI,

Programın sunucusu Asb. arkadaşımız tarafından; “Kendisi de Asubay kökenli, olan Tuğgeneral Cemal BALIKÇI’yı konuşmalarını yapmak üzere kürsüye arz ediyorum” diye dâvet etmesi bir başka önemli olayın altını çizdi. Asb. kökenli bir personelin general olması târihte bir ilkti. Bu arada Asb. kökenli ve Jandarma sınıfından Tuğgeneralliğe yükselen Tuğgeneral Engin ÇIRAKOĞLU’nu da unutmamak gerek idi.

3Daha sonra; 

Ödül alan personele ödüllerinin verilmesi bölümüne geçildi. Farklı sınıflardan 35 Asubaya Vecihi HÜRKUŞ Onur Ödülü verildi. Uçak Teknisyeninden, Levâzım sınıfına kadar farklı sınıflardan 35 Asubay, Hv. K. Komutanımız Hv. Orgeneral Abidin ÜNAL; “Hava Kuvvetlerinde görev yapan 18 bin Asubay adına bu ödülleri veriyoruz. Çünkü biz hiç birisini diğerinden ayıramayız” dedi.

Ödül töreninin ardından;

Hv.Tek.Ok.K.lığında açılan Asb. Vecihi HÜRKUŞ Köşesinin açılışı telekonferans sistemiyle yapıldı. Hv.Tek.Ok. Komutanı Hv.Tuğg.Turan TOKER İzmir’den,  Hv. K. Komutanı Org. Abidin ÜNAL Ankara’dan köşenin açılışını canlı olarak yaptılar ve törene katılanların tamâmı bu açılışı izledi.

Bu açılışın ardından Hv.K.K. Org. Abidin ÜNAL konuşmasını yapmak üzere kürsüye çıktı ve

  • Asubayların Hv.K.K.lığı içindeki öneminden,

  • Vecihi HÜRKUŞ’un ve Asubayların zamânın en iyi pilotları olduğundan,

  • 15 Temmuz hâin darbe girişiminden,

  • AMYO’ların durmuna kadar birçok konuya değindi.

*  *  *  *  *

Hv.K.K. Org. Abidin ÜNAL konuşmasının devâmında;

15 Temmuz darbe girişiminden sonra Hv.K.K.dan ilişiği kesilen 2000 civârındaki asubayın yerine 1900 civarında öğrenci alındığını ve açığın bu şekilde kapatılmaya çalışıldığını anlattı. “Türk Silâhlı Kuvvetlerinin milletin gönlündeki yerini korumaya yönelik her türlü faaliyetin yapılması gerektiğini”, bunun da; “bir personelin iki personel gücüyle çalışmasına bağlı olduğunu” söyledi.

  • Terör ile ilgili mücâdelede Hv. K.K.lığının hedef atışlarındaki başarısının “yüzde 97,5” olduğunu belirten Org. ÜNAL, aslında yüzde 71’lik bir oranın genel geçer kriterlere göre “başarı” sayıldığını fakat oranın yüzde 97,5 şeklinde büyük bir değerle sonuçlanmış olmasının, geldiğimiz noktanın neresi olduğuna bir delildir şeklinde konuştu.

  • Konuşmasının tam burasında; “her personelin bir icât yapamayacağını, aynı başarıyı göstermesinin beklenemeyeceğini, herkesin bir kâbiliyeti bulunduğunu, tüm personelden bir kitap yazmasının istenemeyeceğini vurgulayan Hv.K.K Org. ÜNAL, silâhçı Asb.lardan bahsederken de; şahsımın da mezuniyet tören târihi olan, 1980 mezunu asubayların mezuniyet törende ödülü verilen, TÜMBAŞ Adaptörünün mucidi Rahmetli Mehmet BAŞAĞ ağabeyimizden bahsetmesi de bir vefâ örneğiydi.

  • Konuşmasına; Harp Okullarının da açıldığını ve bu okullarla birlikte çeşitli kaynaklardan temin edilen subay personel ile subay açığının hızla tamamlanmakta olduğunu söyleyerek devâm eden Org. ÜNAL, bu çerçevede 165 asubayın da son bir yıl içinde subaylığa geçirildiğini belirtti.

  • “Türk Silâhlı Kuvvetlerinde subay ve asubay personelin aynı önemi hâiz personel olduğunu, statülerde bir farklılık olabileceğini, buna kimsenin itirazı olmadığını, ancak; onur, şeref ve haysiyet gibi konularda kesinlikle bir farklılığın olamayacağını” belirten Org. ÜNAL, “Bu yüzde 97,5 luk başarı oranının sadece pilotun butona basmasıyla yakalanan bir başarı olmadığını, bunun, “uçağın yerde iken yapılan bakım ve faaliyetlerle birlikte elde edilen bir başarı olduğunu” ifâde etti.

  • “Uçağı kendi malı bilen, pilotu kendi evladı olarak gören bir anlayışla görev icra eden, teknisyen sınıfının olmadığı bir Hava Kuvvetleri bir hiçtir” dedi.  

  • Başarıyı; ne tek başına pilota ne tek başına bana ne de tek başına teknisyene mâl edemeyiz. Başarı hep birlikte Hv. Kuvvetleri personeline aittir” diye konuştu.

  • Daha sonra “Milli Muharip Uçağımızın yapılma aşamasında olduğunu, bu sürecin 5 yıl önceden başladığına” değinen Hv.K.K. Org.Ünal, “görünen bütün aksaklıkları el birliği ile aşacağımızı” söyledi. 

*  *  *  *  *

  • 4Hv.K.K.’nın konuşmasının ardından Programın hazırlayıcılarından olan Hv.Bnd.Asb.Kd.Bçvş. İsmail YAVUZTEKİN sahneye çıktı ve salondaki tüm izleyenlere parmak ısırtan Asb. Vecihi HÜRKUŞ’un hayatını Hv. K.K.lığı Bandosu eşliğinde yaşayarak anlatdı.

  • Benim” diyen oyunculara taş çıkartan gösterisi salondakiler tarafından büyük beğeniyle karşılandı ve alkışlarla tebrik edildi.

Programdan sonra kısa bir görüşme yaptığım İsmail YAVUZTEKİN; “çok farklı ve beğeniyle izlenecek çalışmalarım, faaliyetlerim var” diyerek Tayyar Başkanı merak içinde bırakdı. İrtibatı kesmemek adına da sözleşdiler ve sürprizleri ileriki zamanlara bırakdılar.

İsmail YAVUZ arkadaşımızın sunumunun ardından “Hava Kuvvetlerinde Astsubay Olmak” konulu videoyu izlerken bir kez daha duygulu anlar yaşadım. Bu zümre için ne yapılırsa yapılsın asla hakları ödenmez. Kaldı ki yıllardır ötelenen bazı haklarını (İNTİBAK gibi, 1'in 4'ü gibi, makam tazminatı almayan asker emeklilerine aylık 100.00 TL  verilmesi gibi) almış olsalar bile, bu zümreye mutlaka hak ettiği değerin verildiğinin gösterilmesi ve isteklerine kulak verilmesi gerektiğini bütün yetkililerin dikkate alması gerekiyor.

*  *  *  *  *

Hv. K. Komutanımızın, biz assubaylar hakkındaki samimi düşüncelerini ve sözlerini duyduk.

Fakat

“Başlangıç Derecesi” ve “Tazminât konusu” süratle halledilmesi gerekdiği hâlde

Bu çok önemli iki konu, Tayyar Başkanımızın gönlünde sâdece “temenni” mesâbesinde kaldı.

Temenni, asubayın ekmeği nasıl olsa!..

Program; “Hava Kuvvetleri Târihinde Astsubaylar” konulu resim sergisinin gezilmesi ve ikramla sona erdi.

*  *  *  *  *

Eski Tüfek ben Şükrü IRBIK,

Bu törende yok idim. İştirâk edenler bahsetdi mi, bilemiyorum.

Fakat TBMM’nin üç takdirnâme ile taltıf etdiği tek Türk olan Ali Fehamoğlu Vecihi hakkında

Bu törende tek kelime dahi bahsedilmeyen bir hususu

İlk defâ sizlere anlatmak için bugün, burada, bu satırları işgâl ediyorum...

*  *  *  *  *

Allah’ın Türk milletine bir armağanı olan Pilot Küçük Zâbit Vecihi,

Ordumuzda görevdeyken en çok silleyi o zamânki kendi zâbitlerinden yedi...

Ve en çok hıyâneti de gene kendi gibi pilot olan meslekdaşları gedikli zâbitândan gördü.

Vecihi’nin kendi parası ile yapdığı uçağa, denemesi için kendi zâbitânı, uçuş izni vermedi.

Vecihi’nin kendi parası ile yapdığı uçağa, kendi devlet adamları, ruhsat vermedi.

Birlikde ilk sivil hava yolu şirketini kurduğu ve kendisi gibi pilot olan gedikli zâbit arkadaşları,

Vecihi’nin uçağını alıp yurtdışına kaçırdı, şirketini iflâs etdirdi...

Doğuşdan uçmak için yaradılmış Ali Fehamoğlu Vecihi’ye istediği imkânlar o zamânlar verilse idi şâyet

Hele bir de şu ihânetlere mâruz kalmasa idi

Hiç kuşku yok ki Türkiye bugün, havacılıkda dünyânın en ileri seviyedeki ülkelerinden birisi olacak idi.

Fakat, devletimiz ve ordumuzun içine sızan, zâbitinden siyâsetcisinden 15 Temmuz’cu vatan hâinleri,

Ali Fehamoğlu Vecihi’yi buldukları her fırsatta çelmelediler...

Bu şerefsiz ve nâmussuz devlet adamlarımız ve zâbitânımız,

Allah’ın Vecihi’ye bahşetdiği havacılık kâbiliyetini vatanı için, ordusu için kullanmasını engellediler.

Ve bir zamân geldi, şerefsiz ve nâmussuz devlet adamlarımız ve zâbitânımız

Vecihi’yi öyle zor bir duruma düşürdüler ki...

Hayatının son demlerinde Vecihi’yi bir somun ekmek, bir kuru soğana muhtac etdiler.

İşde, bu acıklı ve ibretlik

Ve

Tayyar Başkanın iştirâk etdiği o törende kimsenin bilmek isdemediği

Ve hattâ kimsenin bahsetmediği hikâyenin vesâiki...

*  *  *  *  *

22 Mayıs 2017 Pazartesi günü Hava Kuvvetleri Karargâhında

3'üncüsü icrâ dilen "Pilot Küçük Zâbit Vecihi Hürkuş Onur Ödülü" töreninde;

Asubayından,

Asubay neşetli subayına ve tuğgeneraline

Ve dahi

Hava Kuvvetleri Komutanına kadar herkes

Ali Fehamoğlu Vecihi hakkında hoş fakat boş bir şeyler söyledi.

Övgü düzmek, iltifât dağıtmak; şan, şöhret paylaşdırmak zor değil nasılsa.

Meğer dost, zor zamânda belli ola!..

Bugüne kadar hiç söylenmeyen bir şey var ki

Onu da iltifât buyurursanız şâyet

Eski Tüfek, ben Şükrü IRBIK söyleyeyim size.

Söyleyeyim de

Bugün gıyâbında övgü ve hamâset dolu laflar üfürdüğümüz

Ve dahi

Devletimizi temsil eden devlet adamları ve ordumuzu temsil eden subaylarımızın

Bütün dünyânın hayran olduğu meslek önderimiz Ali Fehamoğlu Vecihi’yi

Ömrünün son demlerinde ne duruma düşürdüklerinin ibret dolu hikâyesini

İlk defâ olmak üzere Eski Tüfek’den öğrenin...

*  *  *  *  *

Pilot Küçük Zâbit Vecihi’nin belgelerini isdedim Hava Kuvvetleri Komutanlığımızdan, üç sene evvel...

16

Lâkin, mevzuât hazretlerinin engeline takıldım.

5

Tayyar Başkanın nakletdiğine göre

Hava Kuvvetleri Komutanımız Orgeneral Abidin ÜNAL konuşmasında;

  • Asubayların Hv.K.K.lığı içindeki öneminden,

  • Vecihi HÜRKUŞ’un ve Asubayların zamânın en iyi pilotları olduğundan,

Bahsetmiş idi.

Buraya kadar güzel. Peki, teşekkür ile insanın karnı doyar mı? Doymaz! Bu hakikât bir yana...

Mâdem diyorsun ki Vecihi, zamânının en iyi pilotu idi.

Peki, Vecihi hakkında Hava Kuvvetleri Komutanlığı olarak bugüne kadar sen,

İki sayfalık bir kitap neşretdin mi? Etmedin!

Senin yazmadığın o kitabı bırak, biz kendimiz yazalım.

O zamân da senin yazıp imzâladığın yönetmeliği karşımıza duvar olarak dikiyorsun...

Pilot Küçük Zâbit Vecihi’nin;

Hava Kuvvetleri Komutanlığı arşivindeki belgelerini sarımsaklayıp saklamışsın.

Kimse bilmesin, kimse öğrenmesin de herkes unutsun diye...

Senede bir gün de çıkıyorsun ortaya ve

Adına iki cümlelik kitap yazmadığın Vecihi hakkında minnet ve şükrân methiyeleri üfürüyorsun.

Şu memleketin insanı, en çok;

Kendini Atatürkcü olarak pazarlayan sahte Atatürkcü siyâset gürûhundan çekdi...

Şu ordumuzun asubayları da en çok;

Kendini Atatürkcü olarak pazarlayan sahte Atatürkcü subay gürûhundan çekdi...

Ali Fehamoğu Vecihi’nin sırtından şöhret paylaşmaya gelince zihin orgazmı olan havacı subay gürûhu,

Vecihi’nin diplomasını bir görelim hele diyen Eski Tüfek’in önüne de

İşde, böyle osurukdan yönetmelik duvarını ördü.

Ey havacı subay gardeşlerim!

Bırak bu murâiliği, bırak, bu çift taraflı kıvırmayı...

Ben, ikisinden herhangi birisine çokdan râzıyım;

Ya olduğun gibi görün; ya da göründüğün gibi ol!

*  *  *  *  *

Pilot Küçük Zâbit Vecihi’nin emekli olup olmadığını sordum, Sosyal Güvenlik Kurumu’na, 2014 senesinde...

6

Bu kez de mevzuât hazretlerinin engelini aşamadım

Vecihi HÜRKUŞ’un emekli olduğunu bir vatandaş bilse kime ne? Bilmese kime ne Allah aşkına?..

7

*  *  *  *  *

Hava Kuvvetlerinden aldığım bilgiden

Vecihi HÜRKUŞ’un, 22 Mart 1925 târihinde, o dönemin Kara Ordusundan istifâ ederek ayrıldığını öğrendim.

Fakat emekli maaşı bağlandığına dâir bilgi elde edemedim.

Bu sebepden dolayı emekli maaşı alamadığını söylemek herhâlde yanlış olmaz.

Son üç seneden beri Hava Kuvvetleri Komutanlığımızın

Hâtırâsına ödül töreni tertip etdiği Pilot Küçük Zâbit Vecihi,

1962 senesine geldiğinde, yaşlı ve yardıma muhtac duruma düşdü...

İstanbul Vâliliğine 1962 senesinde bir dilkece verdi ve

Canı bahâsına müdafaa etdiği devletinden yardım talep etdi...

İstanbul Vâliliği, Ali Fehamoğlu Vecihi’nin yardım talebini, Başbakanlığa havâle etdi.

Başbakanlık da bu talebi, bir kânûn tasarısı olarak zamânın hükûmeti vasıtası ile Meclis’e getirdi...

Başbakanlığın talebi şöyle idi;

“Hâlen ileri yaşda ve yardıma muhtaç durumda olan Vecihi’ye

Vatanî hizmet tertibinden aylık bağlanması...”

8

*  *  *  *  *

Kânûn tasarısında serdedilen hususuları hükûmet temsilcileri lutfen yerinde gördü

Ve dahi

Vecihi’ye kayd-ı hayât şartı ile 500 lira aylık bağlanmasını kabul etdi...

9

*  *  *  *  *

Hükûmetin teklifi aynen kânûnlaşdı...

İleri yaşda ve yardıma muhtac durumda olan Vecihi’ye

01 Temmuz 1963 târihinden başlamak üzere

Ayda 500 lira maaş verilecek idi...

10

*  *  *  *  *

Türkiye Büyük Millet Meclisi, târihinde sâdece bir tek kişiye üç adet harb takdirnâmesi vermiş idi.

Bu kişi de Ali Fehamoğlu Pilot Küçük Zâbit Vecihi idi.

Ömrünün son demlerinde bir somun ekmek, bir kuru soğana muhtaç etdiği bu kahramana 

Ayda sâdece 500 lira verilmesi için meclisde açılan celsede

Vecihi hakkında bir tek vekil dahi söz alıp

Bir tek kelime söz söylemedi...

Kânûn tasarısını sayın vekillerimiz sessiz sedâsız kabul etdi.

11 1

*  *  *  *  *

12

Cenâzesine de 

Üç beş yakınından başka kimse gelmedi...

Darbeci subayların tabutunun başında tesbih dânesi gibi dizilip nöbet tutan o zübük subaylarımızdan hiçbirisi

Bu son yolculuğunda Vecihi’ye el sallamadı...

*  *  *  *  *

1963 senesi Temmuz aybaşından başlamak üzere

Ali Fehamoğlu Vecihi HÜRKUŞ’a

Vatanî hizmet tertibinden 500 lira maaş verile...

13 1

1951 neşetli Hava Makinist Asubay Ahmet KISA’yı bugün aradım sordum;

Ahmet Bey, 1963 senesinde maaşınız kaç lira idi?

a-1a-2a-3a-4

Ahmet bey, hiç teklemeden cevâp verdi; 

“O vakit ben, Asubay başçavuş idim. Ben uçuyordum! Maaşım da 500 lira civârında idi” dedi.

Takdir sizin gayrı...

İşde;

Devletimizn arşivinde 54 seneden beri çürümeye terkedilen belgeyi

Bugün, burada ilk defâ sizler gördünüz, şâhidsiniz;

Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası sâhibi

Ve dahi

TBMM’nin üç takdirnâme ile taltıf etdiği yegâne vatandaş olan Vecihi’yi,

Yüzbinlerce emekli asubay Vecihi’yi bugünlerde muhtac etdiğimiz gibi

Bir somun ekmek, bir kuru soğana muhtaç etdik!

Dünyâda hiçbir havacının bugün bile hâlâ kıramadığı rekorların sâhibi

Kara Pilot Küçük Zâbit Vecihi HÜRKUŞ,

Memleketinde askerî ve sivil havacılığın inkişâf ve tekâmülüne adadığı

Ve dahi

Eşsiz başarılar ile doldurduğu 74 senelik koca ömrünün sâdece son 6 senesinde Devletinden maaş alabildi!

O da ayda sâdece 500 lira...        

                 

 

brove

 

 

 

 

Şükrü IRBIK
(E) SG Tls.Asb. III Kad.Kd.Bçvş.

Page 1 of 8