Hazırlayan: Aydın Kulak

Hazırlayan: Aydın Kulak
(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur. Kaynakça kısmı, en son bölümde yer alacaktır.)

Assubayları ve sorunlarını konu alan kitap, yazı ve makalelere rastlamak pek mümkün olmuyor. Çoğu kez bazı yazıların içinde yer alan birkaç satırla yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Üç satır oradan, beş satır buradan diyerek toparlamaya ve bu toparladıklarınızdan da bir sonuç çıkarmaya çalışıyorsunuz. Dişe dokunur bir şeylere ulaşmak bazen mümkün oluyor, bazense hayal kırıklığı ile karşılaşmak kaderiniz oluyor. Hep dediğimiz gibi, yazılanlar genelde belli bir ideolojiye ve o ideolojinin üstün insan belleyip yarı tanrılaştırdığı zümrelere ait oluyor. Bire bin katılarak şişirilmiş plastik mitlerle kandırılıyor ve aldatılıyoruz.
İşte tüm bunlardan dolayıdır ki, halkın içinden çıkmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde sıradan bir insan olarak yerini onuruyla almış assubayları anlatan, inceleyen birkaç değerli yazı ve araştırma oldukça önem arz ediyor. Bugün bu birkaç yazıdan bahsedeceğiz ve içlerinde en önemlisi olarak addettiğimiz bir tanesini yazarıyla birlikte detaylıca inceleyeceğiz.
“Deniz Kuvvetlerinde Sistem Değişikliği” başlıklı inceleme yazısı doğrudan Deniz Kuvvetlerini incelemekte. Çalışma, halen görevde olan bir Denizci Albay tarafından yapılmış. İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi için hazırlanmış bir doktora tezi. Deniz Albay İskender Tunaboylu, Deniz Kuvvetlerinde günümüze değin etkin olmuş sistemleri bu çalışması için araştırmış. Deniz Kuvvetleri’nin hangi ülke ve sistemlerin etkisinde kaldığını ve bugüne nasıl geldiğini gayet anlaşılır bir şekilde tarihsel dayanakları ile birlikte incelemeye almış. Bu inceleme yazısında Deniz Kuvvetleri’nin eğitim kurumlarını da mercek altına almış. Dolayısıyla, Deniz Assubay Okulu’nu da. Deniz Assubay Okulu’nu incelerken, assubay tarihine ışık tutacak pek çok konuyu da oldukça anlaşılır şekilde dile getirmiş. Örneğin, assubayların gedikli küçük zabitlikten gedikli erbaşlığa geçişini ve gedikli erbaşlıktan assubaylığa geçişini ve bu geçişlerin aslında hangi ülke ve ülkelerin sisteminin etkisiyle gerçekleştiğini çarpıcı satırlarla okuyucusuna anlatmayı başarmış. Aslında gedikli erbaşlıktan assubaylığa geçişin bir Amerikan hikâyesi olduğunu bu güzide çalışmadan öğreniyoruz. Ayrıca, Dr. İskender Tunaboylu bu çalışmasında assubayların deniz kuvvetleri içindeki yeri ve konumunu, vazgeçilmezliğini de ince bir üslupla ilgili adreslere sunmayı ilke edinmiş. Bu değerli çalışmasından dolayı assubaylar adına kendisini kutluyor ve başarılarının devamını diliyoruz.
“Mersin’de Askeri Deniz Okulları” isimli çalışma ise Mersin Üniversitesi kapsamında araştırmacı İsmail Sözener tarafından kaleme alınmış. Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönemlerde Askeri Deniz Okulları, Mersin Bölgesine taşınmış ve birkaç yıl burada eğitimlerini sürdürmüştü. İşte bu yüksek lisans tezi de Mersin’deki bu dönemi araştırmak amacıyla yazılmış. Yazar, gerek ulusal basından ve gerekse yerel basından bu okullarla ilgili haberleri bir araya toparlamış, Mersin halkının bu okullara bakışını, benimseyişini değerlendirmiş ve de okulların bölgeye getirdiği ekonomik ve kültürel hareketliliği anlatmış. Tüm bunları anlatırken elbette Deniz Harp Okulu’na daha fazla yer vermiş ama Deniz Assubay Okulu’nun da hakkını teslim etmeye çalışmış. Özellikle bu okulun bölgedeki sportif başarılarından övgüyle söz etmiş. Bir de Deniz Astsubay Okulu’nun bandosunu yere göğe sığdıramamış. Milli bayramlarda, yerel günlerde ve her türlü etkinlikte bu bandonun halkı nasıl coşturduğunu, nasıl milli hisler uyandırdığını ilgi çekici sözcüklerle vurgulamış.
“Atatürk Dönemi Müzik İdeolojisi ve Günümüze Yansımaları” konulu yüksek lisans tezi ise Haliç Üniversitesi için hazırlanmış bir çalışma. Kendisi de bir bandocu subay olan N. Levent Gökçedağ tarafından kaleme alınmış. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne değin müzik ideolojisini incelerken, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bandoculuğu da kapsamı içine almış. Tabii ki, Bando Assubay Okullarını da! Bu çalışma, bando ve önceki adıyla Müzikacı Assubay okullarının geçmişinden günümüze değin nasıl bir gelişme gösterdiğini, kimlerin çabasıyla bugünkü seviyesine ulaştığını gözler önüne sermesi açısından oldukça önemli anlatımlar sunuyor.
Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi’nde yayınlanan “Türkiye’de Askeri Bandoculuk Eğitimi” konulu çalışma da bu konuda kaynak arayanlara yeterli bilgiyi verecek bir çalışma. Erol Demirbatır tarafından hazırlanmış olan bu çalışmayı da kayda değer bulduğumuzu belirtmeliyiz.
Öğretmen Albay Mehmet Sırrı Bekişli tarafından yapılan bir çalışmada ise Assubay Hazırlama Okulları’nın kısa bir tarihçesini bulmamız mümkün. Özellikle Kara Kuvvetleri’ndeki Assubay Hazırlama Okulları incelemeye tabi tutulmuş. Ayrıca Assubay Hazırlama Okulları’nın niçin kapatıldığını ve neden Meslek Yüksek Okulu yapısına geçildiğini de oldukça detaylı bir şekilde inceleyen bir yazı kaleme almış yazarımız.
Asıl üzerinde duracağımız çalışma ise bir emekli hâkim Tümamiral’e ait. Türkiye çapında da büyük bir üne sahip emekli Tümamiral Fahri Çoker’in assubayları incelemesini ve hâttâ onun da ötesinde yaptığı bu incelemede gözler önüne serdiği çarpıcı tespitleri oldukça önemsiyorum. Sanırım sizler de onun assubaylar hakkında yazmış olduğu bu araştırma yazısını okuyunca şaşıracaksınız. Hele ki, bu tespitleri 1968 yılında yaptığını düşünürseniz, aslında bizlerin sorunlarımızı anlamada ve mücadelemize yansıtmada ya da mücadele sahasına inmede ne denli geç kaldığımızı fark edecek ve bu fark edişin buruk hüznünü de ister istemez yaşayacaksınız.
BİR CUMHURİYET MÜZESİ: TÜMAMİRAL FAHRİ ÇOKERFahri Çoker ismi denilince akla ilk gelen 6-7 Eylül 1955 olayları olur nedense. Bu tarihlerde İstanbul’da azınlıklara karşı tahrip ve yağma hareketi yapılmıştır. Elbette ki bir takım kışkırtmalar neticesinde bu olaylar cereyan etmiştir.
Fahri Çoker, muhteşem bir belge koleksiyoncusuydu. Bu olaylarla ilgili belgeleri de ölümünden önce Tarih Vakfı’na bağışladı ve bir tek şart öne sürdü. Belgeler ölümünden sonra yayınlanacaktı. Belgeler 1999 yılında vakfa bağışlandı ve Fahri Çoker’in 2001 yılında ölümünden çok sonra, 2005 yılında Tarih Vakfı tarafından kamuoyuna sunuldu.
Fahri Çoker’i; 85 Yıllık yaşamına Tümamirallik, Askeri Yargıtay Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Müşavirliği, Cumhuriyet Senatosu üyeliği, Türk Tarih Kurumu üyeliği gibi çok çeşitli etkinlik ve görevi sığdırmış bir asker, hukukçu ve siyaset adamı olarak tanımlayabiliriz kolayca. Pek çok olayın içinde yer almış, tanıklık etmiş, bazılarında etkin olarak görev yapmış, bazılarını ise kendi bildiklerince değerlendirmeye, araştırmaya ve yazmaya çalışmış bir tuhaf adam. Dilerseniz, öncelikle biyografisine şöyle bir göz atalım ve ona niçin bir cumhuriyet müzesi dediğimizi de böylece açıklığa kavuşturalım:
Fahri Çoker, 9 Temmuz 1913 tarihinde İstanbul’un Fatih semtinde doğmuştur. Babası, Harbiye Nezareti Hesap Müfettişi Galip Bey, annesi ise Fikret Hanımefendi’dir. İlk ve ortaokul öğreniminden sonra, Deniz Lisesi’ne girmiştir. 1932 yılında Heybeliada’daki Deniz Lisesi’nden mezun olmuş ve Deniz Harp Okulu’nda öğrenimine devam etmiştir. Sağlık sorunları nedeniyle Deniz Harp Okulu’ndan ayrılmış ve eğitimini askeri hâkimlik üzerine sürdürmüştür. Askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1935 yılında tamamlayarak mezun olmuştur. Mezuniyeti sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nde askeri hâkim ve savcı olarak çalışmıştır.
1936 yılında Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde teğmen ve üsteğmen rütbesiyle görev yapmıştır. Bu mahkemede görev yaptığı esnada cumhuriyet tarihinin en ilginç davalarından birisi olan Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı ile sivil arkadaşlarının ve bir avuç deniz assubayının yargılandığı ünlü Donanma Davası’nın içinde yer almıştır. Bu davanın görüldüğü yüzer-gezer mahkeme gemisi Erkin’de savcı Şerif Budak’ın iki yardımcısından birisidir. Diğer savcı yardımcısı ise Haluk Şehsuvaroğlu’dur. Davadan yıllar sonra kendisine bu dava sorulduğunda Emin Çölaşan’a şöyle bir cevap vermiştir:
“Aslında Erkin, denizaltı ana gemisi olduğu için devamlı hareket halindeydi. Aslında böyle anormal bir mahkeme şeklinin dünyada emsali var mıdır bilemem!”
Belki de daha mesleğinin başındayken böyle bir davanın içinde ve zulüm yapanlardan yana yer almak, onu çok derinden etkilemiştir. Belki de bu yüzden dolayı, sistemin çarkına kapılmış ve onun efendiliğini kabul etmiş olsa bile, içinde, gördüğü gerçeklerin, acımasızlığın ve zulmün açtığı yara onu başka taraflara doğru yönlendirmiştir. İçten içe gizli bir sevda olarak gerçeği aramayı, yazmayı ve anlatmayı düşlemiştir. Olaylarda payı olsa bile en azından gelecek nesillerin kendisini ya da sistemi tüm netliğiyle görebilmesi için belge arşivciliğine meyletmiştir. Böylece anlatamadıkları ve söyleyemedikleri kendiliğinden belgelerle ortaya konacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla bu dava onun yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. Haksızlığı görmüş ama sesini çıkartamamış ve boyun eğmiştir. Bu boyun eğiş görünüşte bir kabulleniş olmuş ama içten içe bir başka şekilde mücadeleye dönmüş, sessiz ama derinden kendi kabuklarını kırıp gerçeğin yoluna baş koymuştur. Bütün hayatı doğruların ve gerçeklerin peşinde bir mücadele şeklinde sürmüştür.
Fahri Çoker, bu davadan sonra da kariyerinde emin adımlarla ilerlemiş, 1941’de Yüzbaşı ve 1950 yılında da Binbaşı olmuştur.
1955 yılında Yarbay rütbesini aldığında yine bir tarihi olayın içinde yer almıştır. 6-7 Eylül Olayları nedeniyle İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bu dönemde kendisine tevcih edilen görev Beyoğlu Bölgesi Sıkıyönetim Mahkemesi Başhakimliği ve Güvenlik Danışmanlığı’dır. Yine sırat köprüsünden geçmektedir. Yine tarih kendisini gerçeklerle ve doğrularla sınamaktadır. Bu olaylarla ilgili biriktirdiği resimler ve belgeler, ölümünden sonra ve olayların ellinci yılı münasebetiyle 2005 yılında Tarih Vakfı tarafından kitaba ve sergiye dönüştürülerek kamuoyuna sunuldu. Böylece içinde yer alsa da gerçeklere ışık tutma bilincini ortaya koymaktan geri kalmadı. Ölmüş olsa bile!
1961 yılında mesleki eğitimi için yurt dışına gönderildi. 1962 yılında yurda döndüğünde, Tuğamiralliğe terfi ettirildi ve Askeri Yargıtay üyeliğine seçildi.
1966 yılında Tümamiral oldu ve Askeri Yargıtay Başkanlığına atandı. 1972 yılına değin bu görevine devam etti ve o yıl emekli oldu. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılandığı davada etkin olarak yer almak ve idama giden sürece katkı sunmak son göreviydi. Yargılamada üç genç fidan ağır hapis cezasıyla cezalandırılır. İdam söz konusu değildir. Fakat sistem onların idamına çoktan karar vermiştir. Ne yapılsa nafiledir. Bu işin taşeronluğu da Askeri Yargıtay Başsavcılığı’na düşer. Askeri Yargıtay Başsavcılığı sanıklara idam cezası verilmesi gerektiği mütalaasıyla ağır hapis kararının bozulmasını ister. TCK 146/1 böyle buyurmaktadır! Askeri Yargıtay Başsavcısı Tümamiral Fahri Çoker’dir. Kim bilir belki de bu idam kararı neticesinde vicdanındaki yara yüreğini iyice sızlatmış ve bu yüzden bir an önce emekli olmayı bir kurtuluş yolu olarak görmüştür.
Böylesine ilginç olay ve davaların içinde yer almak ona yeni ufukların ve yeni kapıların açılmasına neden olmuştur. 1973 yılında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Hukuk Müşavirliği’ne atanmıştır. Böylece 1978 yılına kadar Çankaya Köşkü’nde çalışma şansı yakalamıştır. 1978 yılında ise Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Cumhuriyet Senatosu’na kontenjan senatörü olarak ataması yapılmıştır. 12 Eylül 1980 tarihine kadar bu görevini sürdürmüş, darbe nedeniyle T.B.M.M. kapatıldığından, senatörlük görevi de doğrudan sona ermiştir.
Bundan sonrasında Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilişi yer alır ki, tarihler 1981 yılını göstermektedir. Bu kurumun içinde yer alması onu iyice araştırmalara ve yazı yazmaya itecek ve pek çok ilginç çalışmalara imza atacaktır.
Darbe sonrasında yeniden meclisin açılması süreci paralelinde, siyasi partilerin yeniden yapılanması söz konusudur. Eski partiler kapatılmış, yeni partiler kurulmuştur. 1983 yılında yapılacak seçimlere adaylar cunta yönetimi tarafından denetlenerek seçilmektedir. Kim hangi partiden aday olursa olsun, adaylığı, darbe liderlerinin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi’nce onanmadıkça, makbul değildir. İşte bu dönemde Fahri Çoker, Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’in kurduğu MDP’den (Milliyetçi Demokrasi Partisi) milletvekili adayı olur. Bu parti, 12 Eylül Cuntası liderlerinin iktidar olmasını istediği partiydi. Dolayısıyla isimler de son derece itina ve özenle seçiliyordu. Darbe’nin izdüşümüne zarar verecek, onun açtığı yolu şimdi ya da ilerde engelleyebilecek Doğrucu Davutların bu partide işi olamazdı. Bu nedenle Fahri Çoker ismi, Darbeci Kenan Evren başkanlığındaki MGK tarafından ilk anda veto edilen isimlerden birisi oldu.
Adaylığının veto edilmesi sonrasında kendisini yeniden çalışmalarına veren Çoker, Türkiye Cumhuriyeti tarihine ışık tutacak birbirinden çarpıcı eserler yazmaya koyuldu. Her yazdığı çalışma ses getiriyor ve bir döneme ışık tutuyordu. 1990 yılında TBMM Başkanlığı’nca oluşturulan Türk Parlamento Tarihi Araştırma Grubunda görev aldı. Ölümüne kadar bu görevi kapsamında araştırma ve yayınlarına devam etti. Türk Parlamento Tarihi olarak her biri ayrı bir dönemi inceleyen eserleri oldukça geniş bir araştırmanın ürünüdür.
5 Temmuz 2001 tarihinde, Ankara’da hayata sessizce veda etti. Geriye tarihe tanıklık edecek pek çok çalışma ve haksızlıklara yeterince gür bir şekilde isyan edemeyen bir garip yazı adamının sessiz çığlıklarını bırakmıştı.
İsmi kolayca unutuldu ama yazdıkları hâlâ konuşuluyor ve tartışılıyor. Kim bilir, belki o da böyle olmasını istemişti.
Dilerseniz eserlerinden bazılarını listeleyerek son noktamızı koyalım:
Geçmişte ve bugün Deniz Kuvvetlerimizin ast komuta kademelerinde subaya yardımcı olarak önemli görevler ifa eden Astsubay Sınıfı, uzun bir geçmişe dayanmaktadır.
Gerçekten; Büyükamiral Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşanın Bahriye Nazırlığı sırasında, 5 Şubat 1890 tarih ve 17 sayılı (Ceridei Bahriye)’de yayınlanan bir emirle, Donanmanın önemli hizmetlerinden olan, Güvertede; topçuluk, işaretçilik, serdümenlik ve porsun, Sanayi ve Makinede; kalafatçı, marangoz, burgucu ve ateşçi dallarında sanatkâr yetiştirilmek üzere (Gedikli) sınıfının kurulması, Güverte için İstanbul ahalisinden istekli olanlardan yüz ve sonraki yıllarda elli beş kişi alınarak bunların gemi mevcutlarından indirilmesi ve Makine için her yıl Sanayi ve İmalâtı Bahriye Sıbyan Taburları’ndan yirmi kişi ayrılarak bundan böyle gemilerde bu gibi işler için başıbozuk (sivil) işçi görevlendirilmesinin yasaklanması kararlaştırıldığı belirtilmiş ve bu amaçla Şûrayı Bahriye’ce hazırlanan Nizamname¹ 3 Nisan 1890 tarih ve 21 sayılı (Ceridei Bahriye)’de yayınlanarak 15 Nisan 1890 tarihinden itibaren (Deniz Gedikli Sınıfı) resmen kurulmuştur.
Dokuz bölümden ibaret olan bu Nizamnamenin 1. Bölümü, Gedikli olarak yetiştirilecek eratın nitelikleri ve kabul şartlarına, ikincisi, bunların gezen eğitim gemilerine dağıtılış şekillerine, üçüncüsü, sınavlara, sınıflara ayrılmaya ve rütbe yükselmelerine, dördüncüsü, rütbe yükseltilmesi için gerekli şartlara, beşincisi, eratın gedikli sınıflarına nakillerine, altıncısı, sınavlarda başarı gösteremiyenler hakkında yapılacak işleme, yedincisi, yaşlanan ve malûl kalan gediklilerin görev yerleri ve emekliye ayrılması gerekenlere verilecek aylıklara, sekizincisi, aylık ve buna ilişkin özel haklar ve kıyafetlere dair olup dokuzuncu bölümde ise ders ve sınav çizelgeleri belirtilmiştir.
“(Sıbyan efradı) olarak adlandırılan adaylar, 15-18 yaşında, sağlam ve İstanbul halkından olacak, iyi halleriyle tanınmış ve adaylık için velilerinin rızası alınmış bulunacaktır. Bunlar bir yıl İstanbul’da eğitim gemisinde nazarî ve amelî bir öğrenime tabî tutulduktan sonra gezen gemilere gönderilecek ve bu gemilerde dört yıl daha eğitim ve öğretim göreceklerdir. Beş yıllık (Sıbyanlık) dönemini bitiren ve son sınavda başarı gösterenler Porsun, İşaretçi, Sefine Emini, Serdümen ve Topçu dallarına ayrılacak ve kendilerine (Onbaşı) rütbesi verilecektir. Bunlar bir yıl sonra yeniden yapılacak bir sınavda (Çavuş) veya (Bölükemini) nasbedileceklerdir. Bir yıl hizmet eden çavuş veya Bölükeminleri yine sınavla (3 üncü Porsun) veya (3 üncü İşaretçi) vb. olacaklar ve aynı şekilde birer yıl hizmetle ve keza sınavla (2 inci…) ve sonra (1 inci…) Porsun, İşaretçi vb.larına yükseltileceklerdir. Bu şekilde mecburî askerlik hizmetlerini de ikmal etmiş olan (Sıbyan efradı) bu süre içinde üstlerinden iyi not ve sicil aldıkları ve yapılan bütün sınavlarda belli bir dereceyi tutturdukları ve ayrıca yapılacak son sınavda aynı şekilde tespit edilen bir derecenin üstüne çıktıkları takdirde mensup oldukları sınıfın (Gedikli-i Sâlis) yani 3 üncü sınıf Gedikliliğine yükseltilecek, bu başarıyı gösteremiyenler ise diğer kur’a efradı gibi terhis olunacaklardır.
3 üncü sınıf gedikliler dört yıl gemilerde hizmet gördükten sonra sınava tabî tutulup başarı gösteren ve gemi komutanlarından olumlu sicil alanlar (Gedikli-i Sâni/ 2 nci sınıf Gedikli), beş yıl olan 2 nci sınıf süresini başarı ile bitirip iyi sicil alan ve sınavda kazananlar (Gedikli-i Evvel/ 1 inci sınıf Gedikli) olacaklardır. 1 inci sınıf Gedikli’nin üstünde ayrıca bir (Sergedikli), yani Başgedikli rütbesi mevcut olup bu rütbe olağanüstü başarısı görülenlere verilecektir.”
İlk Gedikli sınıfı, 15 Haziran 1890 tarihinde SELİMİYE top eğitim gemisinde öğrenime başlamış olup okunan dersler; hesap (dört işlem), iyi yazı ve imlâ, okumadan ibarettir. Öğrencilere ayrıca branda bağlamak ve asmak, geminin kısımları ile direk, seren, cıvadra, yelkenler, sabit arma ve selviçeler, makara ve tornoların adları, bağların nevileri, top, kundak ve ayrıntıları, ateşli silahların kısımları öğretilmiş ve top, tüfek, arma ve kürek talimleri yaptırılmıştır.²
Bu şekilde kurulmuş olan Gedikli sınıfı ancak kısa bir süre pâyidar olabilmiş ve nizamnamesinde “Sıbyan efradından başka efradın gedikli sınıfına ve gediklilerin dahi mülâzım, yüzbaşı vesair rütbelere nakil ve tahvili katiyen caiz değildir.” Hükmü bulunmasına rağmen Abdülhamit II yönetiminin keyfi hareketleri cümlesinden olarak bir kısım gedikliler üsteğmen rütbesiyle subay sınıfına geçirilmeğe başlanmış ve nihayet Nizamname hükümleri büsbütün ihmal olunarak bu tertip üzere gedikli yetiştirilmekten vaz geçilip mevcudun cümlesi başarı dereceleri veya üstlerinin değişik kanaat ve teklifleriyle muhtelif subay rütbelerine nakledilmişlerdir.
23 Temmuz 1908 ikinci meşrutiyeti, Donanmada bu şekilde yetişmiş (400) kadar güverte ve makine subayı bulmuş, bunlardan bir kısmı kifayetsiz görülmelerinden ve diğer bir kısmı ise 7/8/1909 tarihli askerî rütbelerin tasfiyesi hakkındaki kanun hükmüne istinaden meslekten çıkarılmışlardır. Balkan Savaşı’na yakın dönemde, mevcut 508 görevde yüzbaşısından 34’ü, 734 makine yüzbaşısının 82’si, 533 güverte üsteğmeninin 36’sı Gedikliden nakledilmiş bulunmakta idi.
Meşrutiyetin iadesinden sonra, devlet yönetiminin her alanında olduğu gibi Deniz Kuvvetlerimizde de düşünülen yenilikler arasında (Gedikli) sınıfının yeniden teşkiline teşebbüs edilmiş ve eğitim alanında incelemeler yapmak üzere İngiltere’ye gönderilmiş olan Makine Kd. Yüzbaşı İbrahim Aşki Bey’in³ verdiği raporda belirttiği hususlar göz önünde tutulmak suretiyle hazırlanan kanun⁴ 14 Temmuz 1913 tarihinden itibaren yürürlüğe konulmuştur.
Bu kanun hükümlerine göre,
“Donanma gemilerinden terhis edilecek erlerden gerekli nitelikte bulunanlar (Gedikli Namzedi) olarak kabul edilecekler, bunlar iki yıl hizmet ve eğitimden sonra yapılacak sınavda başarı gösterdikleri ve ayrıca beş yıl hizmeti yüklendikleri halde (3 üncü sınıf Gedikli) olacaklardı. Bu rütbede beş yılı bitirenler ve yine yapılacak sınavda başarı gösterenler tekrar beş yıl hizmeti yüklenmek suretiyle ( 2 inci…) ve aynı şartlarla (1 inci sınıf Gedikli)’liğe yükseltileceklerdi. Gediklilere kanunda miktarları belirtilen aylıktan başka bir er tayini ve ayrıca bir kat elbise verilecekti. Bunlar, emeklilik bakımından Askerî Tekaüt Kanunu’na tâbi olacaklar ve adaylıktan itibaren 17 yılda emeklilik hakkını kazanacaklardı. Gedikliler, emekliye ayrıldıktan sonra, ellerindeki şehadetnameye göre liman daireleri, seyrisefain ve fener idarelerinde çalışmak istedikleri takdirde tercihan göreve alınacaklardı.”
Bir yıllık uygulamadan alınan sonuçlara göre bu kanun yeniden düzenlenmiş, 20 Nisan 1914’de Hükümetçe kabul ve Padişahın onayından geçen (Bahriye Efrat ve Küçük Zâbitaniyle Gedikli Zâbitanı Kanunu Muvakkati⁵) ile Gedikli Sınıfı daha sağlam ve rasyonel esaslara bağlanmıştır.
Bu kanun hükümlerine göre; “genel olarak deniz eratı Güverte ve Makine" adlariyle iki sınıfa ve her sınıf lüzumu kadar uzmanlık şubelerine ayrılmış ve rütbeler,
Beş yıl olan mecburi askerlik hizmetinin ilk beş ayını Yeni Erat okulunda geçiren yeni erler Donanmaya sevk edilecekler ve bir yıl sonunda yapılacak sınavda başarı gösterdikleri halde Onbaşılığa yükseltileceklerdir. Bir onbaşının çavuş veya bir çavuşun başçavuş olması için birer yıl denizde gezmesi, iyi hal sahibi, okuryazar, hesap bilir, iyi gemici ve astındakileri iyi yönetebileceğine dair üstlerinden olumlu sicil alması lazım gelecektir.
Muvazzaf erattan Gedikli Namzetliğine geçmek isteyenler, terhislerine üç ay kala dilekçe ile en yakın üstlerine başvuracak ve kanunda yazılı şartları haiz olup isteği kabul edilenler belli bir program dairesinde meslek sınavına tâbî tutulacaklardır. Sınavda başarı gösterenler derecelerine göre ayrılarak en iyileri (Gedikli Adayı) olarak hizmete alınacak ve iki yıl sonunda yapılacak yeni bir sınavda başarı gösterdikleri halde (3 üncü sınıf Gedikli Zâbiti) olacaklardır. 3 üncü ve 2 inci sınıf Gedikli Zâbitlerin üst rütbelere yükselebilmeleri için rütbelerinde en az beş yıl hizmet etmeleri ve olumlu sicil almaları şarttır.
Gedikliler, emeklilikte Askerî Tekaüt Kanunu’na tâbi olacak ve adaylıklarından itibaren rütbelerine özel en az süre olan (17) yılı ikmal ettiklerinde emeklilik hakkını kazanacaklar, (52) yaşını bitiren gedikliler ise yaş haddinden emekliye ayrılacaklardır.
Gedikli adayları, erlere özel elbise giyip başçavuş rütbe alâmetiyle sınıf işaretini sırma olarak kollarına dikecek; 3,2 ve 1 inci sınıf gedikli zâbitleri ise subaylara özel ceket ve nevresim giyip rütbe işaretlerini kışın ceket ve nevresimlerinin kollarına, beyaz elbisede ispalet olarak omuzlarına takacaklardır.
Yalnız topçu, torpidocu, gemici ve işaretçi gediklileri harp sınıfı olarak emir ve komuta deruhde edebilecekler diğer sınıflar yönetimde güverteye tâbi olacaklardır. Yetki bakımından 1 inci sınıf Gedikli Zâbiti Mühendisten-Asteğmen- yukarı ve diğer bütün gedikliler Mülâzımın –Teğmen- altındadır.
Gedikli adayları asker mangasında özel bir yerde ayrıca yemek yiyip branda asarlar. 1-3 üncü sınıf gedikliler için ranzaları bulunan bir yer ayrılır ve bunlara özel bir salon, lokantacı ve müşterek ahçı verilir.
Deniz Gedikli sınıfı için daha esaslı bir kaynak olmak üzere önce, 30 Aralık 1915 tarihli (Makine Çırakları Nizamnamesi) ile bir (Makine Gedikli Okulu) kurulmuş ve (Muinizafer) Korveti okul ve eğitim gemisi olarak ayrılmıştır. Bunu 3 Şubat 1916 tarihli (Gemici Çırakları Nizamnamesi) ile (İclâliye) gemisinde kurulan (Güverte Gedikli Okulu) izlemiş ve her iki okuldan mezun olanlar eylemli askerlik hizmetlerini yaptıktan sonra (Gedikli Adayı) nasbolunarak haklarında yukarda belirtilen kanun hükümleri uygulanmıştır. (Bu konuda daha geniş bilgi için Bkz. Makine Çırakları Nizamnamesi Yazım)
Güverte ve makine gediklileri yetiştirmek amaciyle yürütülen bu faaliyetin yanında 1831 yılından itibaren Deniz Kuvvetlerimizde mevcut olan Müzikalara ehliyetli eleman sağlanması için 1834, 1887 ve 1904 yıllarında birer (Müzika Okulu) açılmışsa da bunlar ömürlü olmamış, bu konuda ilk ciddi teşebbüs Ahmet Cemal Paşa’nın Bahriye Nazırlığı zamanında, Müzikalar başöğretmeni Lange Bey’in katılmasiyle kurulan bir komisyonun raporuna dayanılarak yapılmıştır.⁶ Bu konudaki Bahriye Nezareti yayımında, “Bahriye bandolarının tekemmülü ve intizam tahtında devamı mevcudiyeti için tertip edilecek bir programa tevfikan Tirimüjgân vapuru hümayûnunda tahsil ve terbiye görmek ve askerî talimleri yapmak ve muahharan gemide veya Efradı Cedide kışlasında muzika dersleri verilmek üzere (Müzikacı Çırak Mektebi) namiyle bir mektep küşadı” belirtilmekte ve bu okulun beş öğrenci ile 14 Aralık 1916 tarihinde derslere başladığı ilân olunmaktadır.
Müzika Çırak Okulu, bir süre sonra önce Haybeliada’daki Çarkçı Mektebi-şimdi Deniz Eğitim K. Karargâhı- ve daha sonra da Çamlimanı’na halen sanatoryum olan binaya nakledilmiş, 1920 yılında binanın, asıl sahibi olan Sağlık Bakanlığı’na devri üzerine okul, Kasımpaşa’da Gazi Hsan Paşa Kışlası’nın arkasındaki binada eğitim ve öğretimine devam etmiş ve nihayet 1926 yılında kapanmıştır.
Cumhuriyetin ilanından sonra aylıklarda yapılan genel revizyon sırasında 22 Nisan 1924 tarih ve 508 sayılı kanunla gedikli zâbitlerin aylıkları da yeni bir düzene sokulmuş, ancak kanunlarına göre verilmekte olan nefer tayını ile bir elbise istihkakı kaldırılmıştır.
(Gedikli Küçük Zâbit membalarına dair) 9 Nisan 1927 tarih ve 1001 sayılı kanunla gedikli küçük zâbitliğe ana kaynak olarak (Gedikli Küçük Zâbit Hazırlama Mektepleri) kurulmakla Deniz Kuvvetleri’nin Güverte ve makine Çırak Okulları lağvedilmiş, bu okullara kanunda yazılı nitelikleri haiz ve 15 yaşından küçük olmıyan ilk okul mezunları, gedikli küçük zâbit olduktan sonra altı yıl hizmeti yüklemek şartıyle alınarak Gedikli Küçük Zâbit yetiştirilmişlerdir.
Bu kanunla, okul kaynağından başka muvazzaf askerlik hizmetini bitirerek terhis edilmiş olanlardan ilk öğretim görmüş ve üç yıl hizmeti taahhüt etmiş bulunanlar ve ayrıca askeri liselerden sağlık sebepleri dışında çıkarılanların da belli şartlarla gedikli küçük zâbit olabilmeleri kabul edilmiştir.
Bu arada kabul edilen 1 Haziran 1929 tarih ve 1492 sayılı (Deniz ve Hava Gedikli Küçük Zâbit Maaş Kanunu) ile Gedikli Erbaş Rütbeleri:
Olarak tespit edilmiş ve aynı kanunun geçici maddesi B fıkrasında; halen deniz ve hava kuvvetlerinde görevli gedikli zâbitlerin almakta oldukları aylıklarla (Başgedikli)’liğe nakilleri, nakli arzu etmiyenlerin kendi kanunları ve 508 sayılı kanuna tâbi olarak göreve devamları öngörülerek böylece 15 yıldır Deniz Kuvvetleri’nde yararlı hizmetler ifa etmiş bu sınıfın tasfiyesi cihetine gidilmiştir. Ancak, bu tarihte mevcut yüze yakın güverte gedikli zâbiti arasından hatırladığıma göre yalnız biri⁷ Başgedikliliğe nakle razı olmuş, diğerleri eski kanuna tâbi olarak göreve devamı uygun bulmuşlardır.
Aynı tarihte yürürlüğe girmiş olan 18 Mayıs 1929 tarih ve 1455 sayılı (Askeri Memurlar Kanunu)’nun geçici maddesiyle, mevcut muzika gedikli zabitlerden 1 inci sınıf olanları 5 inci sınıf, 2 inci sınıflar 7 inci sınıf ve 3 üncü sınıflar 8 inci sınıf Askerî Muzika Muallimliğine ve keza o tarihte silahlı kuvvetlerde görevli rütbesiz sanatkâr ustalar uzmanlık dereceleri dikkate alınarak 4-8 inci sınıf Askerî Makinist ve Askerî Sanatkâr sınıflarına geçirilirken Deniz Kuvvetleri’nde güverte ve makine sınıflarının çeşitli dallarında ve Hava Kuvvetleri’nde, gerçek anlamiyle mesleklerinin gedikli uzmanları olmuş bulunan bu sınıf mensupları için aynı formül uygulanmamış ve bunların daha sonraki tarihlerdeki askerî terfih kanunlarından da faydalandırılmadan kaderlerine terk edilmiş bulunması mesleğimiz için bir talihsizlik olmuştur. Nitekim tasfiye hükmüne rağmen bu sınıf mensuplarının yaş hadlerine kadar hizmetlerinden faydalanılmış ve hatta önemli bir kısmının, emekliye ayrıldıktan sonra dahi çeşitli hizmetlerde görevlendirilmesine devam edilmiştir. Bu durum 1492 sayılı kanunun gerekçesinde⁸ Gedikli Zâbitan sınıfının kaldırılması için (Maksatsız görülen) şeklindeki iki kelimelik sebebin asla varit olmadığını ispatlamıştır.
Gerçekten 1914 tarihli Gedikli Zâbitan Kanunu, 1 inci sınıf Gedikli Zâbitini (Mühendisin fevkinde) tutmak suretiyle sonraki mevzuata göre âdeta teğmen ile üsteğmen arasında bir rütbe gibi kabul ve bu şekilde disiplin bakımından bazı karışıklıklara ve hattâ adlî kovuşturmalara sebep olmuşsa da kanunun tanzim ve sevk tarihinde (Mühendis)’liğin ancak bir öğrenci rütbesi olduğu ve fiilen emir ve komuta ile ilgili bulunmadığı düşünülüp kanun bu espri altında değiştirilerek uygulanabilir idi.
Gedikli Küçük Zâbit Membalarına dair 1001 sayılı kanunu kaldıran 11 Haziran 1934 tarih ve 2505 sayılı kanunla gedikli erbaş membaları daha geniş bir düzene konulmuş, 18 Ocak 1940 tarih ve 3779 sayılı (Gedikli Erbaşların Maaşlarının Tevhit ve Teadülüne Dair Kanun) ile de aylık ve özlük haklar konusunda yeni hükümler kabul edilmiştir. Bu kanunun bir özelliği de o tarihe kadar kaçıncı hizmet yılında olursa olsun aynı aylığı almakta bulunan Başgediklilerin dört yılda bir yapacakları uzatma ile aylıklarının birer derece yükseltilmesidir ki, bu şekilde hizmet ve kıdem değerlendirilmiştir.
23 Mart 1950 tarihinde kabul ve 30 Haziran 1950 tarihinde yürürlüğe konulmuş olan (Gedikli Erbaş Kanunu) gedikli erbaş statüsünde ileri bir hamle olmuş ve bugünkü sistemin esasını teşkil etmiştir.
Bu kanunla, gedikli erbaş olmak için en az ortaokul ve eşidi okullardan sonra gedikli erbaş okullarını veya sanat enstitülerini bitirmek şartı konulmuş, aylıklar bu öğrenim şartına paralel olarak gedikli çavuşlukta 20 Lira aslî maaşın karşıtı olarak 175 Liradan başlatılmıştır. Bu şekilde birer derece yükselme ile Başgedikli’nin 250, 1 inci, 2 inci ve 3 üncü uzatmalar ile 300, 350 ve nihayet 400 Lira aylık alınması kabul edilmiştir ki son aylık subaylarda yüzbaşı aylığına eşittir.
Ayrıca, evvelce dört yıl olan, rütbelerdeki bekleme süresi üç yıla indirilmiş, mecburî hizmet (15) yıl olarak tespit edilmiştir.
Bu kanunun bir aylık uygulanması sırasında Hükümetçe Gedikli Erbaş Statüsünün yeniden düzenlenmesine ihtiyaç görülmüş ve bu amaçla hazırlanan kanun tasarısı 7 Haziran 1951 tarihinde T.B.M.M.’ne sunulmuştur.
Kanunun gerekçesinde⁹ “modern harp silâh ve araçları ile teçhiz edilen silâhlı kuvvetlerimizde, bu modern harp silâh ve araçlarını kullanacak ve erlere öğretecek muharip veya yardımcı sınıf astsubay ve takım komutanına ihtiyacın çok fazla olduğu, evvelce küçük zâbit denilen ve sonra gedikli erbaş olarak adlandırılan bu sınıfın statüsünde zaman zaman değişiklikler yapılmak ve hukukî durumlarının çeşitli kanunlarla tespiti suretiyle bu sınıfa rağbet teminine çalışılmışsa da tatbikatta edinilen tecrübeler bütün bunların bilhassa muharip sınıflara rağbeti sağlamak için kâfi olmadığını gösterdiği, bu kanun tasarısı ile muharip astsubaylara aylıkla birlikte, liyakat gösterenlerin subay nasbedilmeleri ve kıdemli yüzbaşılığa kadar yükselmeleri sağlanmak suretiyle rağbetin arttırılması düşünüldüğü, bu suretle Anadolu’nun küçük kasabalarında ortaokuldan fazla tahsil imkânını bulamamış Türk Çocuklarına daha geniş hizmet imkânları verilmiş ve liyakatleri ile mütenasip rütbelerle taltif edilmeleri de imkân dâhiline girmiş olacağı, böylece kazanılacak teğmen: yüzbaşı rütbesindeki sınıf subayları, ordu subay mahrutunun kaidesini teşkil ederek harp okulunda yetiştirilecek subayların daha uzun süreli bir tahsile tabî tutularak yüksek komuta için daha yüksek kapasitede eleman yetiştirilmesi sağlanmış olacağı” belirtilmiş, (Gedikli Erbaş) tâbirinin (Astsubay) olarak değiştirilmesine (Bunların subaylığa da yükselecekleri) gerekçe olarak gösterilmiştir.
Kanundaki en önemli ve değişik hüküm, belli süre ve rütbe ile hizmetten sonra ehliyet ve kabiliyetlerini ispat eden astsubayların subay, askerî teknisyen ve askerî kâtip sınıfına geçmelerini mümkün kılan esas ve prensipler olup başkaca 80 Lira aslî maaşa kadar yükselme sağlanmış, yaş hadleri her rütbe için subaylara oranla üçer yıl fazla olarak tespit edilmiştir.
Kanunun, astsubaylıktan askerî kâtipliğe geçirilme hükmü uygulama alanı bulmadığından 29 Haziran 1956 tarih ve 6744 sayılı kanunla kaldırılmış ve ancak o tarihe kadar yetiştirilmiş (Askerî Teknisyen)’lerin bu kanun hükmünden faydalandırılmaları kabul edilmiştir. 6744 sayılı kanunda ayrıca astsubaylıktan subaylığa geçirilenlerin yaş hadlerinin aylıkça eşit bulundukları subaylar gibi olacağı hükmü konulmuş 5802 sayılı kanunda, 24 Şubat 1961 tarih ve 262 sayılı kanunla yapılan bir değişiklik ile de astsubay kıdemli başçavuşluktaki üç defa uzatma ve aylık yükseltme hükmü dörde çıkarılmıştır.
Astsubay statüsü halen, 27 Temmuz 1967 tarih ve 926 sayılı (Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu) ile son şeklini almış bulunmaktadır. Genel olarak, muvazzaf erat dışındaki bütün silâhlı kuvvetler mensuplarını kapsamına alan bu kanun malî hükümler, sosyal haklar ve yardımlar, taltifler, madalyalar ve ödüller gibi genel konularda astsubaylar için de hüküm sevketmekle beraber 6-12 nci kısımları sadece astsubaylara özel hükümleri ihtiva etmektedir. Bu arada astsubay rütbe adları da değiştirilmiş, rütbeler:
Olarak tespit edilmiştir. 926 sayılı kanun, 208 inci maddesi K fıkrasında (astsubay)’ın tanımlanmasına dair 1 inci maddesi hariç 5802 sayılı kanunu bütün ek ve değişiklikleriyle yürürlükten kaldırmış ve ancak geçici 9 uncu maddesinde, bu kanunda yazılı bekleme sürelerini tamamlıyarak üst rütbelere yükselecekler hakkında 31 Ağustos 1970 tarihine kadar 5802 sayılı kanun ve buna dayanılarak yürürlüğe konulmuş olan (Astsubay Sicil Yönetmeliği)’nin uygulanacağını kabul etmiştir. (Yazar Notu-1)
Bu kanun ve genel olarak astsubay statüsünün nasıl olması lazım geldiği hakkındaki düşüncelerimizi ayrı bir yazıya bırakarak yeni kanunun, silâhlı kuvvetlerimizin vazgeçilmez kıymetli bir unsuru olan Astsubaylarımıza hayırlı ve uğurlu olmasını diliyoruz.
Yazan: Tümamiral Fahri ÇOKER
Aradan 38 yıl geçmiş. Halıcıoglu/Lv.Ok.K'lıgından mezun olmuşuz. Türkiye'nin dört bir yanına kur'alarımızı çekmişiz. Yıl 1973, CUMHURİYET'imizin 50 nci yılı. Mezuniyet fotograflarımızı gururla taşımışız bu yılın amblemiyle birlikte hatıra panomuza. Ve kimimiz Topkapı garajından, kimimiz Haydarpaşa garından dagılmışız güzel yurdumuzun dört bir köşesine. Faruk Ardahan'a, Nejdet Erzurum/Dadaşköy'e, Hacı Bekir Diyarbakır'a. İçimizde yeni mezun olmanın heyecanı ile ayrılıyoruz İstanbul'dan. Ama birbirimize sarılıp aglayarak. Kimse gidecegi kasabanın, kentin nerede, nasıl, nice oldugunu bilmeden, sorgulamadan, korkmadan, çekinmeden...
Katıldığımız birliklerin bulundugu kasabalarda ev bulamadık. "Bekara ev vermeyiz" en sık karşılaştıgımız sorundu. Birliklerde, mesai yaptığımız odalarda tek kişilik portatif karyolalarda sabahları bekledik. Erzurum'du, Palandöken dumanlıydı, sekiz ay kış sürerdi. Servislerin kalkmadıgı evlere gidilmedigi günler olurdu. Televizyonlarda haftada üç gün paket programlar olurdu uçaklar iniş yapıp kasetleri getirebildilerse! Degilse memlekette kalmış uzak aşk anıları ile birbirimizi avutur izbe bekar odalarında esrik düşlerle uyurduk. Güzel insanlardık biz. Her asker astımız degil kardeşimizdi. Dövmeyi ve sövmeyi kaldıracaktık TSK'dan. Daglar taşlarca halkçıydık, Ecevit'çiydik. Dogruluk, dürüstlük, vatanseverlik hiç taviz vermeyecegimiz ilkelerimizdi. Atatürk'e hiç bir zaman poster olarak bakmadık. Gözünü hep üstümüzde hissettik.
Haksızlıklar karşısında susmamız beklenemezdi. 22-23 yaşlarındaydık. Civa gibiydik. Dogruyduk dürüsttük, vatanseverdik ama aptal degildik. Emegin, ücretin, eşitligin ne oldugunu Fransa'dan başlayıp dalga dalga bütün Avrupa'ya yayılan 68 olaylarının etkisiyle ögrenmiştik. Öyle "Celebin sopasını görünce adeta magrur salhaneye koşan koyunlardan" degildik!
Kaldıgımız izbe bekar odalarında örgütlenmeye başladık. Ögle yemegi paydoslarında neler yapabilecegimizi tartışmaya, konuşmaya başladık.TEMAY'ı duyduk, ögrendik. Eskişehir, Malatya, İzmir, Bandırma, Ankara gibi yogun oldugumuz yerlerde eylemler planlandıgını duyduk. Erzurum Radarı'ndaki agabeylerimiz çok kalabalıktılar. Onlarla diyalog kurduk. Pankartlar yazdık sabahlara kadar. Birligimizdeki bazı Agabeylerimiz "Ben 1956'dan beri emekli olacagım günü bekledim. Emekliligime bir yıl kaldı. Atılırsam üç çocuguma bakacak kimsem yok. Kafamı sokacak bir evim yok. Kusura bakmayın ben size katılamam" dediler. Kızdık, gücendik, kendimizi terkedilmiş sandık ama daha sonra hak verdik. Buyurganlarımız da boş durmadılar. Tehdit ettiler, uyardılar, hatta bizim Bl.K.'mız yerine vekalet eden Bnb. Y... "Üç Assubayı yan yana konuşurken görürsem toplu isyan sayar savcıyı çagırırım" diye emir yayınladı ve teblig edildi. Çok güldük kendisine...
Eylemler sonrası eşlerimizin saglık karneleri toplandı. Mitinge katılanların bir kısmı tespit edildi. 9'uncu Kor. Foto-film merkezindeki muhabereci agabeyimiz sayesinde bir çok arkadaşımızın eşinin resmi tanınmaz halde basıldı. Bütün Türkiye'nin eylemlerimizden haberi oldu. TBMM yaptıgı yanlışı düzeltmek için yasayı geri çekti. Yeni düzenleme yapıldı. Eylemleri biz yapmış, biz magdur olmuştuk ama buyurganlarımız eylemlerimize karşı çıkmış olmalarına karşın onlar da bu işten sebeplenmişlerdi. Yasa, hatırladıgım kadarı ile şöyle düzenlenmişti; "İş riski Assubaylar 100 puandan 300 puana çıkarıldı. Sb.'lar ise 400 puandan 500 puana çıkarıldı. İş güçlügü de Assubaylarda 100 puandan 300 puana Sb.'larda 400 puandan 500 puana çıkarıldı". Bu rakamlar yaklaşık olarak yazılmıştır. Ama mantıgında bir yanlışlık yoktur.
Güzel insanlardık biz. Birbirimizin açıgını hep kapamaya çalıştık. Hep dayanışma içinde olduk. Hasta ve hapis arkadaşlarımızı hiç yalnız bırakmadık. Belki bir paket sigaraydı götürdügümüz. Ama götürdük. Aynı Bl.'teki arkadaşımın sagdıçlıgını yapmak için Erzurum'dan kalkıp Bodrum'a gittim. Eylemlerimizde atılan arkadaşlarımız için birlik birlik dolaşıp para topladık. TEMAY nerede idi adresi neresiydi bilmiyorduk. Ama bu paraları ulaştırdık. Hiç bir zaman atılan Agabey ve Kardeşlerimizi unutmadık. Saygı ve sevgiyle andık. Hâlâ hepsine binlerce kez teşekkür ediyorum.
Sonlarken; "Biz Assubaylar bir araya gelemeyiz." diyen arkadaşlara seslenmek istiyorum. Kültürü, mezuniyeti (İlkokul, Ortaokul, Lise ve nihayet MYO), cografi Bölgesi, ekonomik durumu, sosyal durumu, eşinin emekli olup olmaması, farklı sınıflardan oluşu (Kara, Deniz, Jandarma ve Hava Kuvvetleri), farklı siyasi görüşlerden, farklı mezheplerden oluşu biz Assubayları birlikte hareket etmekten alıkoyan etkenler olarak görülmektedir. Oysa ortak tek paydamız Assubay oluşumuz ve ekonomik çıkarlarımızdır. Bu denli çok farklılıgımız karşısında bu kadar az ortak paydamızı giderecek faktör örgütümüz olmalıdır. Bütün bu farklılıgımızı bir potada eritmek kolay degildir tabii. İşte bu nedenle Ankara'da olmak, TEMAD yönetiminde olmak hem çok çok onurlu hem de çok zor bir görevdir diyoruz. Bu zorlukları hep birlikte aşacagımıza inanıyor bütün meslektaşlarımı örgütlü mücadeleye çagırıyorum. Saygılarımla...!
Dile kolay, 29 Ekim 1923’den bugüne tam 88 yıl geçmiş. Saltanatçı yapıdan cumhuriyete koca bir devrimle geçişin seksen sekizinci yılını kutluyoruz. İstiklal Savaşıyla yazılan o efsanevi destan hem atalarımızın işgal günlerinde yaşadığı acıları gözler önüne seriyor hem de ne denli özgürlüğüne düşkün bir millet olduğumuzu apaçık ortaya koyuyor. Tam da Atamızın dediği gibi; karakteri bağımsızlık olan bir milletin çok zor şartlar altında dahi nasıl mucizeler yaratabileceğini, nasıl birlik ve dirlik olabileceğini, yoklukların içinden nasıl koca devrimlerle çıkılabileceğini cümle cihana ispat eden bir destandır cumhuriyetimizin kuruluş hikâyesi.
Nazım Hikmet’in dizelerinde ne kadar da çarpıcı anlatılıyordu, o varoluş mücadelesini gerçekleştiren insanların onurlu ve fedakâr duruşu…
dağlarda tek tek
ateşler yanıyordu.
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
paşalar onun arkasındaydılar.
o, saatı sordu.
paşalar : «üç,» dediler.
sarışın bir kurda benziyordu.
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı.
İşte dağlarda tek tek yanan ateşlerle başlamıştı hikâye. Yıllardır cepheden cepheye koşan Anadolu insanı bıkmıştı savaşlarla gelen yokluklardan. Açlıktan ve ümitsizlikten bitap düşmüştü. Barış gelsin de bu bereketli topraklara adı ne olursa olsun diyordu artık. İşgale bile razıydı. İşte bu umutsuz ve acı sağanakların baş gösterdiği günlerde adı Kuvay-ı Milliye olan bir avuç insan dağlara çıkıyor ve işgale direniyordu. İsimleri Ethem’di, Şahin’di, Mehmet’di, Ali’ydi, Kara Fatma’ydı… Onlar biliyorlardı ki, teslim olmak çözüm değildi. İşgale boyun eğmek, acıları ve yoklukları sürekli kılacaktı. Bağımsız yaşamaya alışmış bu topraklar, köleliğe alıştırılacaktı. Öz değerlerini bir bir yitirecekti.
Onlar biliyorlardı ki, küçücük ateşlerle başlar ve kocaman olurdu yangınlar. Anadolu’nun dört bir yanına serpiştirdikleri bu küçük kıvılcımlar elbette ki kocaman bir ateş topu olacaktı. Onlar küçük ama kahraman insanlardı. Küçük zabitti, zabitti, köylüydü, kadındı, asker kaçağıydı, dağların efesiydi… Yüreklerini sıcak tutan şey, kurtuluş gününe olan imanlarıydı.
Bu küçük çoban ateşleri teker teker birleşmeye başladı Samsun’da, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta ve Ankara’da. Artık Atatürk’ün önderliğinde tüm Anadolu’yu kasıp kavuran dev bir İstiklal ateşi yanıyordu. Kim durabilirdi ki, yüreği bağımsızlık hasretiyle yanan bir milletin önünde? Çığ topu gibi çoğalan ve sıradanlıktan kahramanlığa tereddütsüz geçiş yapan bu halkı, kim nasıl esir alabilirdi ki?
Ve sonunda tarihinin başlangıcından bugüne bağımsız yaşamayı ilke edinmiş Türk milleti, yeni destanını yazıyor; Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle birlikte yeni yaşam düzenini Cumhuriyet olarak kuruyordu.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle yepyeni bir yaşam düzenine geçiliyordu. Artık saltanat olmayacaktı. Herkes hür ve eşit olacaktı. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye medeniyetle bezenmiş bir memleket yaratılacaktı. Batı tipi demokrasiyle yaşanacak ve ayrıcalıkların, imtiyazların, sınıflaşmanın önüne geçilecekti. Kimse kimseden üstün olmayacaktı. Hakta, hukukta, emekte ve cinsiyette eşitlik olacaktı. İşte cumhuriyete inanç böyle başlamıştı. Bir millet yokluktan varlığa böyle geçmeyi arzulamıştı. Atasına içten ve samimi olarak bağlanmış ve inanmıştı.
Ne olduysa, o hastalandıktan ve öldükten sonra olmaya başladı.
Cumhuriyetçilik, egemenliğin kayıtsız şartsız halkta olduğunu söylüyordu. Fakat bunu halktan almayı isteyenler güçlenmişti. Palazlanmıştı.
Halkçılık, memlekette sınıfların olmadığını, söz konusu olanın iş bölümü ve dayanışma olduğunu söylüyordu. Fakat onlar, halkı sınıflara bölüyorlardı. Üstelik bunu Atatürk’ü, adını ve ilkelerini kullana kullana yapıyorlardı.
Laiklik, dine ve ibadete karışmamayı, hatta halkın inancına saygı duymayı ve korumayı savunuyordu. Oysa onlar, bir zamanlar savaştıkları komünizm gibi davranıp, dinsiz ve inançsız toplum yaratma çabasına giriyorlardı. Dindar olanı fişliyor, ötekileştiriyorlardı. Oysa yapılması gereken sadece yobaz olanı diğer samimi inananlardan ayırmaktı. Çünkü Türk’ün karakterinde nasıl bağımsızlık varsa, nasıl vatana ve bayrağa düşkünlük varsa, dinine de düşkünlük vardı. Bu ülkenin gurur ve onurla söylenen İstiklal Marşı, apaçık bir belgeydi. Türk Milleti, Tanrısının kutsamış olduğu bir milletti.
Devletçilik, devletin ve özel teşebbüsün gereken yerde ve zamanda işbirliğini öngörüyordu. Fakat bunu da eş, dost ve akrabayı zenginleştirme kaynağı olarak kullanmaya başladılar. Arpalıklar yarattılar, her şeyi adamlarına peşkeş çektiler. Devletçiliğin ruhuna Fatiha okudular. Ona buna peşkeş çektikleri de, ziyan olup gitti. Çünkü tüccar aklıyla değil, yağma aklıyla yönetiliyorlardı. Öyle anlar geldi ki, kimilerinin adı “Kalebodur Paşa”ya bile çıktı.
Milliyetçilik, millet olma kavramı ve düsturuyken onu da Hitler’in ırkçılığına çevirdiler. Vatan haini olmayı o kadar ucuzlattılar ki, beylere selam sabah vermeyen herkes kolayca hain ilan olundu. Farklı düşünen, farklı söyleyen tüm sesler bu yolla kolayca susturuldu. Özellikle komünistler ve sosyalistler bu yöntemle tu kaka ilan edildi. An geldi, kendilerine en yakın olan ülkücüleri bile damgalamaktan çekinmediler.
En önemlisi de devrimciliği öldürdüler. Atatürk devrimciliğini durağan bir şey sanıp tabiat varlıklarını korur gibi korumayı amaçladılar. Oysa Atatürkçülük, çağdaşlaşma ve medenileşme yolunda devamlı akan bir nehirdi. Her gün yenilenen, yeni ufuklara açılan bir çağlayandı. Teneke kafalarıyla bunu anlayamadılar, algılayamadılar. Atatürk, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedef koyuyordu, onlar bir kaplumbağa gibi kabuğunda yaşamayı seçtiler. Atatürk, “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!” diyordu, onlar Edirne’den ötesini umursamadılar. Hep geriye baktılar, herkesi düşman gördüler. Herkesi düşman görmekle kalsalar yine iyiydi ama uygulamalarıyla, herkesi devletine düşman yaptılar. Herkesin herkese düşman olduğu bir toplumun nasıl millet olacağını düşünmediler bile…
İşte size cumhuriyetimizin seksen sekiz yıllık tarihinin kısa bir özeti.
Biz assubaylar hep kandırıldık. Kemalistliği Atatürkçü olmak sandık. Atamızın kalpaklı resimlerini görünce, ay yıldızlı bayrağımızı görünce; sahiden de O’nun izinden gittiğimizi düşündük. Oysa Atatürkçülük, Kemalizm gibi sığ bir yapı değildi ki. Atatürkçülük Türkiye’yi çağdaşlaştırmak, bilimde, teknikte, eğitimde, sosyal yaşamda ve daha pek çok alanda ileriye taşımaktı. Bir ideoloji değil, bir anlayış, bir zihniyet devrimiydi. Fark edemedik.
Bugün hak ve adalet arıyoruz. Alın terimizin ve emeğimizin karşılığını istiyoruz. Peki, bunu kimden talep ediyoruz? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yönetiminden tabi ki… Öte yandan bir tarafımız da sızlıyor. Diyoruz ya onları sahiden Atatürkçü sanıyoruz, bu yüzden de “ya hak isteyelim ama ülkemizde Atatürkçü bir onlar kaldı, aman fazla incitmeyelim” şeklinde düşünüyoruz. Onların Atatürk’le ve Atatürkçülükle zerre kadar bir bağlarının olmadığını göremiyoruz. Vatanımıza, bayrağımıza ve milletimize olan sıkı bağlılığımız, aldığımız devlet terbiyesi gözlerimizi kör ediyor. Farklı düşünmeyi, sorgulamayı ve haksızlığımızın ana kaynağını keşfetmeyi bir türlü başaramıyoruz. Kıdemli Albayına 3500 lira emekli aylığı bağlarken; ömrünü ordusuna, vatanına ve milletine adamış Kıdemli Başçavuşuna bin küsur lira emekli maaşını reva gören bir bozuk zihniyetin nasıl Atatürkçü olabileceğini sorgulayamıyoruz. Görevdeki hiyerarşiyi, yaşamın her alanında hiyerarşiye çevirmelerinden ders alamıyoruz. Hatta onların bize sunduğu oyuncakla, TEMAD denen yapıyla hakkımızı savunabileceğimizi safça düşünebiliyoruz.
Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi ile takke düştü ve kel göründü. Bu “dümenden Atatürkçülüğün” foyası meydana çıktı. Amaç, ülkeyi uluslar arası sermayenin istediği şekilde biçimlendirmek ve hazır fırsatını bulmuşken de farklı düşünenleri şöyle bir sopadan geçirmekti. Bunu başardılar ve devam eden yıllarda da sürdürdüler. Her geçen gün Atatürk’ün yıktığı, parçalayıp tarihin çöplüğüne attığı değerleri yeniden geri getirmeye uğraştılar. “Osmanlı Paşalığını” yeniden hortlattılar. Biliyorsunuz ki, Cumhuriyetin son paşaları İstiklal Savaşımızda bu unvanı alan Atatürk ve Silah arkadaşlarıydı. Tam da laiklik ilkesi kapsamında, 26 Kasım 1934 tarihinde “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştı.”
İşte bundan sonrasındadır ki, Cumhuriyetimiz tek bir paşaya sahip olmuştur. O da sanat güneşimiz Zeki Müren Paşa! Ha bir de sünnet çocuklarının paşalık unvanları vardır. Önlerinde kocaman “Maaşallah” yazısıyla birlikte bir günlüğüne “Paşa” oluverirler oğlan çocuklarımız. Çünkü işin ucunda, “ucundan azıcık” kestirmek vardır. İşte yeni cumhuriyetin gerçek paşaları sadece bunlardır, geri kalanlar Osmanlı Paşası özentisi, Tosuncuk Paşalardır.
Hatırlayacaksınız, 28 Şubat Muhtırası, laiklik elden gidiyor diye verilmişti. Haklı mıdırlar, haksız mıdırlar bilmem ama televizyon ekranlarında sunucuların “Paşaaam!” demesiyle yağları eriyen Tosuncuk Paşalar; zaten bu paşalığı kabul edişle, laiklik ilkesinin içine yapmışlardır. İnanmayan varsa, İlköğretim Sekizinci Sınıf İnkılâp Tarihi ders kitaplarının laiklik ilkesini anlatan sayfalarına bakabilirler. Durum gayet açık ve net!
Osmanlı paşaları her konuda ahkâm kesen, etkili ve yetkili olan adamlardı. İş o kadar ayağa düşmüştü ki, hani şeyini sallasan paşaya değiyordu. İşin suyu çıkmıştı. Zaten bu paşa enflasyonu ülkenin sonunu hazırladı. İşgal günü geldiğinde de, İstiklal ve bağımsızlık hareketine baş olacak, Mustafa Kemal ve birkaç silah arkadaşı haricinde hiçbir Osmanlı Paşasına rastlanmadı. İşgalcilerden izzet ve ikbal beklentisiyle vatanını ilk satanlar Osmanlı Paşaları olmuştu anlayacağınız. Üstelik devletin başına çorabı örüp ilk fırsatta kaçanlar da zaten onlardı.
Kim bilir, belki de doğru olan şey; yükseldikçe astlarından uzaklaşan, onların emek ve alın terini, vatan ve bayrak sevgisini kendi kişisel hırslarına basamak yapan ve bir türlü Osmanlı Paşalığı
Bu darbe sırf sivilleri vuran bir darbe değildir. Türk Silahlı Kuvvetlerini de derinden yaralayan bir darbedir. Bu darbe ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki yapı tam anlamıyla Atatürkçülükten uzaklaşmış ve “Tosuncuk Paşa” zihniyetine meyletmiştir. Statükolar yaratmış, ayrıcalıklı sınıfların, imtiyazların ve önü alınamayacak haksız uygulamaların doğmasına sebep olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin omurgasını oluşturan assubayların ve genç yaştaki subayların emekleri ve alın terleri çalınmış ve çeşitli yöntemlerle onların aleyhine kullanılmıştır. Malum yerdeki kılları ağarmış bir takım kişilerin kişisel ikballerine ters düşen şeyler, sanki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünün rahatsızlığıymış gibi topluma aktarılmış, medyadaki bir takım Tosuncuk Paşa Yalakaları “Genç subaylar rahatsız” türünden manşetler atmıştır.
Darbeyle birlikte, tüm bu eylemlere kılavuzluk ettiği düşünülen assubay dernekleri yeni bir düzenlemeye tabi tutulmuş ve zapturapt altına alınmıştır. Bugün TEMAD dediğimiz yapının önceki derneklerle pek bir benzerliği yoktur. Bu yapı assubayların hak ve hukuku için değil, Kuvay-ı Milliye türü bir organizasyon amacıyla tesis edilmiştir. Soğuk Savaş döneminin zihniyetiyle oluşturulan bu yapı, barış zamanında kâğıt oynanan, geziler düzenlenen ve meslek anılarının yaşatılacağı bir dernek olarak gözükecek ama olur da ülke işgal edilirse ya da komünizm gelirse; tıpkı İstiklal Savaşı öncesinde olduğu gibi ülkenin küçük zabitleri yeni bir bağımsızlık direnişi başlatacaklardır. Kurgu budur.
Özellikle OYAK, ordu personeline ek katkı sunacak şekilde yeniden yapılanacak ve insanların ağzına bir parmak bal çalınarak, sizi koruyoruz mesajı iletilecekti. Böylelikle assubaylar sistemle bütünleşecek ve verilene razı olacaktı. Daha fazlasını isteyenler ise verilenin de elinden alınması korkusuyla hareket edemez duruma getirilecekti. Komünist teorem açısından bakıldığında bu tam anlamıyla bir tür “Küçük Burjuvalaştırma” operasyonuydu.
Netice olarak seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihinde assubaylar külfeti paylaşırken eşit ama nimeti paylaşırken eşit olmaktan hep uzak tutuldu. Hakkını arama çabasına girenler, çağına göre, kimi zaman komünist, kimi zaman vatan haini, kimi zaman bölücü olarak damgalanmaktan kurtulamadı. İşte bu vatan hainliği meselesini en iyi anlatan, cumhuriyet tarihimizin bilindik vatan hainlerinden(!) olan Nazım Hikmet Ran’dır. Defalarca vatan hainliği damgasını yiyen Nazım Hikmet, 1938 yılında bir avuç deniz assubayı ile birlikte “Donanmayı İsyana kışkırtmaktan” hüküm giymiş ama işin aslının kitap okumaktan öteye gitmediği herkesçe görülmüştür. “Şimdiye kadar yapmadıysan da gelecekte yapmayacağın ne malum?” denilerek işlenmemiş bir suç için yıllarca haksız yere hapislerde yatmıştır. Deniz assubayları ile birlikte Erkin gemisinin sintinelerinde iki büklüm hapis yatmış, zulüm ve işkenceler görmüş ve ayrıca insan onuruna yakışmayacak muamelelere maruz bırakılmıştır. İşte onun dilinden haksızlığa uğrayanların vatan hainliği… Hep birlikte okuyalım ve ne kadar vatan haini olduğumuzu birlikte öğrenelim:
“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt
hainiyim, ben vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
Biz assubaylar görevde olduğumuz sürece katı kanunların, kural ve yaptırımların boyunduruğu altında hakkımızı arayıp soramaz hale getirildik. Tek başımıza mücadele etmeye kalktığımızda hiç olmadık yerlerden darbeler aldık. İki kişi, üç kişi, beş kişi olduğumuzda askeri isyanla suçlandık. Ne yana dönsek ağaların sopasından kurtulamadık. Namusumuzla, şerefimizle çalışıp ettiğimiz, anamızın ak sütü kadar helal olan emeğimizin karşılığını bir türlü alamadık. Vermediler, yetmiyormuş gibi bizim payımıza düşene de göz koydular.
Emekli olduğumuzda ise onca yılın bıkkınlığı ile “illallah” diyenler oldu. Artık asker değilim deyip, her şeyden elini eteğini çekenlerimiz oldu. Üstelik bunlar o kadar çoklar ki… Sessizliği seçtiler, sessizce yok oldular. Kendilerine başka yaşamlar seçtiler, geçmişlerini unutmaya ve unutturmaya çalıştılar. Sessiz oldular ama sessizliğin sesi olmadığını unuttular. “Yokum!” dedikçe, sahiden de yok olacaklarını, hak ve adalet adına sahiden de unutulacaklarını bir türlü anlamak istemediler. Sadece seslerin ayak sesi olabileceğini görmediler, inanmadılar, inanmak istemediler. Çok erken vazgeçtiler:
“Ayak sesleri var başka işiteceksin
Bizlerin ayak sesinden
Toprağın var suların var ağaçların var
Günlerin gecelerin
Sözlerin biçimlerin ayak sesleri
Ayak sesleri elele
Ayak sesleri kıyamet gibi
Işığın ayak sesi
Gölgenin ayak sesi
Seslerin ayak sesi
Çocuğum ilk ağızda bunları belle
(Arif Damar)”
Kimileri eldeki hakları da kaybederiz diye bize düşman gibi baktılar. Uğradıkları haksızlıkları sinsi yüreklerinde saklayıp verilenle yetinmeyi savundular. Kazansaydık eğer, eğri bile işemeden hazıra konmanın sevinciyle kahkahalar atacaklardı.
Assubayların onur mücadelesi hep bir avuç idealist insana kaldı. Onlar yılmadılar, yokluklardan varlıklar çıkardılar ve mücadele ateşini hep istim üstünde tuttular.
Eylemler yapıldı, yürüyüşler yapıldı ama ne çare ki, aldığımız devlet terbiyesiyle ancak yirmi üç nisan çocukları gibi, Ankara’nın ıssız bir sokağında bayrak sallamakla yetindik. Kendimiz yağdık, kendimiz gürledik. “Aman ona buna slogan atmayın vereceği varsa da vermez!” korkusuna girdik. “Aman polisimizi üzmeyelim, onlar da bizim gibi devlet terbiyesi görmüş insanlar, devletin memuru birbirini üzüyor” dedirtmeyelim diye uğraştık. Yani çok kibarcık oldu eylemlerimiz. Öyle bir hak aradık ki, bizden başka sesimizi duyan olmadı. Bir eylem olduğunu fark edenler de, elde bayrak görünce, malum partinin mitingi var herhalde dedi.
Oysa öyle bir eylem olmalıydı ki, yer gök inlemeliydi. Ankara’nın unutulmuş sokakları yerine, İstanbul’un orta yerinde gümbür gümbür akan bir sel olmalıydık.
TEMAD hep yetmişli yılların anısıyla yaşadı ve yaşatıldı. Oysa yetmişli yılların dernekçiliğinin üstünden balyoz gibi bir darbe geçmişti. Üstüne üstlük, bir de günü kurtarma meraklısı yönetimler işbaşına gelince, TEMAD vasıtasıyla hak hukuk aramak iyice hayal olmuştu. Yıllar yılları kovalarken, internet icat oluverdi. Sonra “facebook” , “blog yazarları” falan derken, herkes gibi assubaylar da sorunlarını özgür ortamlara taşımaya başladılar. Devlet terbiyesi gereğince hak arama adresi olarak sadece TEMAD’a yönelim olduğundan, tüm tartışmalar da o çatı altında birleşmekten yanaydı.
İnternet siteleri peş peşe açıldı. Birleşmeler, ayrılmalar, tartışmalar derken uzun bir sürecin sonunda TEMAD’ın uykuya yatmış yönetimi tahtının sallandığını hissetti ama vaziyeti nasıl kurtaracağını bir türlü kestiremedi. En sonunda yenilikçi hareketlere teslim oldu ve tasını tarağını toplayıp gitti.
Son TEMAD seçiminin en umut verici yönü, yönetime üç başkan adayının talip olmasıydı. Demek ki yıllardır yapılan uğraşılar sonuç vermiş, birileri değiştirmeyi arzulamış ve bunun için savaşmayı göze almıştı.
Elbette eski başkan ve listesinin yeniliklerden yana olduğunu söylemek zor. Buna rağmen eskinin eski kafalılığı olmasa, yenilerin kıymetini kim nasıl bilebilirdi ki? O yüzden bize değişimin bir zorunluluk olduğunu hissettirdiği için eski yönetime ne derece teşekkür etsek azdır. Onlar bir şey yapmamakta ısrarcı olmasa, asla alternatif adaylar çıkmayacaktı. Ortalık şenlenmeyecekti. Bizler de şimdiki beklentilerimizi yine erteleyecek ve başka baharları bekleyecektik.
Yeni Oluşum Grubu, “Sen yoksan bir kişi eksiğiz!” diyerek herkese seslendi. Herkesi mücadeleye davet etti. Eski seçim deneyimlerinden ders aldığını çevresine hep pozitif enerji dağıtarak gösterdi. TEMAD’ın değişimini gerçekleştirecek güce sahip olduğuna inandırdı delegeleri. Hak ve Onur Mücadelesinde beklenen adımların kendileri tarafından atılacağını müjdeledi. Şimdiden assubay camiasını büyük beklentilere sürükledi. Umuyor ve diliyorum ki, Sayın Ahmet Keser ve ekibi başarılı olur ve yüzümüzü sahiden de güldürürler.
Bu seçimde üçüncü bir aday ve liste daha vardı ki, çok eleştirildi ve yıpratıldı. Eski yönetimin denetiminde görev almış olan Sayın Cengiz Erten’di bu aday. Son anda ortaya çıktığı için eleştirildi. Eski yönetimden yana bir bölen olmakla suçlandı. Eskilerin açığını ortaya koymadığı için yargısız infaza tabi oldu.
Seçim günü geldiğinde ise gerçekten de bir bölen olduğu görüldü. Ama yanlış tarafı bölmüş, değişimi arzulayan Yeni Oluşum Grubu’nun ekmeğine yağ sürmüştü. Gerçi bunun böyle olacağı belliydi ama insanlar nedense kötü senaryoyu akıllarına getirdiler. Bay Cengiz Erten, eski yönetimin içinde değil miydi? Öyleyse yanına çekeceği delegeler de eski yönetime sempati duyanlardan olacaktı. Yeni Oluşum Grubu kadar kulis faaliyeti yapmadığı ve ortaya geç çıktığı için de az oy alması kaçınılmazdı. Bu seçim için amaçları sadece kendilerini üyelere göstermek ve yeni dönemin muhalefeti olduklarını kamuoyuna duyurmaktı.
Seçimler bitti ve eski cepheler bozuldu. Şimdi yeni hatlar kuruluyor. Yeni bir iktidar ve yeni bir muhalefet var. Arada yaşanan tartışmaların ve çöp kutularını boylayan e-postaların üzerine sünger çekilmesi ve herkesin birbirine taze bir başlangıç sunması en doğrusu. Çünkü assubayların onur savaşında kişilerin üzerinden siyaset yapmak kadar anlamsız bir taktik olamaz. Kişiler küçük, amaçlar büyüktür.
Assubayların onur mücadelesi, www.emekliassubaylar.org sitesinin başarısıyla, Emekli Assubaylar Güç Birliği Platformunun çetin mücadelesiyle ve de özellikle TEMAD’ın yeni yüzü ile beklenen ivmeyi kazanmış ve gelecek adına umutlanmamızı sağlamıştır. Bundan sonra hepimize düşen görev, bu mücadeleyi sürdürenleri var gücümüzle desteklemek ve sesimizi olabildiğince güçlü duyuracak yeni yollar, yöntemler geliştirmek, bu sağlam temellerin üzerine yeni yeni tuğlalar ekleyebilmektir.
Seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca bize yapılan haksızlıkları hepimiz az çok biliyoruz. Günlük yaşamımızda her gün yüreğimizi burkan acılar yaşıyoruz. Kimimiz siniyor, saklanıyor. Kimimiz eldekiyle yetinmeyi savunuyor, devlet terbiyesine yakışmayacak eylem ve davranışların zümremizi zarara sokacağını düşünüyor. Açıkçası, eldekilerin de alınacağı korkusunu taşıyor ama söyleyemiyor. Bu davaya gönül veren bizler ise hakkımız olanı söke söke almanın yolunu, yöntemini arıyoruz, onurlu mücadelesini veriyoruz.
Öyleyse daha derin düşünmeli ve olaylara daha farklı bakmayı becerebilmeliyiz. Kendi kuytularımıza çekilmekten sıyrılmalı, mücadele alanını genişletmeliyiz. Hattı müdafaa etmekten vazgeçmeli ve mücadeleyi geniş satıhlara yaymalıyız.
Elbette ki, mücadelemizi daha etkin kılacak nice seçenekler bulunabilir. Bunlar benim sıkça dile getirdiğim fikirler. Daha nicelerini aramızda yapacağımız beyin fırtınalarıyla üretmemiz mümkün. Açıkça söylemek gerekir ki, bu süreçte bize en çok lazım olan şey; akıl ve cesaret.
TEMAD yönetimindeki değişiklikten sonra artık yarınlara daha bir umutla bakabiliyoruz. Üstelik “Yeni Oluşum Grubu” tek seçenek de değil. Hemen ardında bekleyen ve kendilerine “Genç Kuşak Emekli Assubaylar” diyen yepyeni bir oluşum var. Zaman içinde bu grup da kendisini ve hedeflerini kamuoyuna duyuracak ve mücadelemize kendi bakış açısından katkılar sağlayacaktır. En azından iyiye, güzele ve doğruya ulaşma yönünde alternatif bir seçenek olacak ve muhalif söylemleri ile davamıza ne derece sahip çıktığını, ne kadar inandırıcı ve samimi olduğunu zamanla gösterecektir. Eldeki seçeneklerin birden büyük olması o dava için bereketin bir göstergesidir.
Cumhuriyetimizin seksen sekizinci yılına kavuştuğumuz bu gün, yarına umutla bakmayı tercih ediyorum. Yarın ya da çok yakında assubaylar için güneşli, aydınlık ve güzel günlerin geleceğine inanıyorum. Kendimi avutacak sebeplerim var. Tıpkı şairin dediği gibi:
“İçimden hep iyilik geliyor
Yaşadığımız dünyayı seviyorum
Kin tutmak benim harcım değil
Çektiğim bütün sıkıntıları unuttum
Parasız pulsuzum ne çıkar
Gelecek güzel günlere inanıyorum
Gelecek güzel günlere
Sonunda galip geleceğine eminim
İyiliğin, zekânın ve cesaretin
İmanım var zaferine
Aşkın, adaletin ve hürriyetin…
Şairleri peygamberleri düşünüyorum
Yaşamak o kadar tatlı ki
Daimî bir sevgi içinde
Galip sesini işitiyorum hakkın
Asırlarca zulme ve işkenceyeNecati Cumalı/Son”
(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)
NOT: TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı kapsamında, 12 Kasım 2011 Cumartesi günü saat 18.00’da Sokak Kitapları Yayınevi (Salon-2 Stand-107A) standında imza günü etkinliğinde bulunacağım. Kitapsever dost ve meslektaşlarımla karşılaşmak ve tanışmak beni mutlu edecektir.

Osmanlı’nın son dönemleri genelde Duraklama, Gerileme ve Dağılma dönemi olarak adlandırılır. Oysa bu, Osmanlı’nın kurgusunun savaş ve ganimet olduğu düşüncesiyle yapılan bir tanımlamadır. Aslında kaybedilen savaşların ötesine varıldığında, bu dönemlerde Osmanlı Devleti’nin yoğun bir şekilde modernleşme çabası içine girdiği ve en nihayetinde bunu da aydınlık Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başardığı söylenebilir. Yani aslında bu karışık dönemler her ne kadar koskoca cihan imparatorluğunun dağılmasıyla noktalansa da, Osmanlı’nın bir aydınlanma çağına girdiği gerçeğini değiştirmez.
Osmanlı’nın modernleşme çabalarının başlangıcında ise Humbaracı Ahmed Paşa’nın kurduğu Humbarahane ve Hendesehane yer alır. Osmanlı’da Batılı anlamda kurulan ilk eğitim kurumu olan bu yapılar, aydınlanmanın, üniversitelerin ve harp okullarının başlangıcıdır aynı zamanda. İlginç olan ise resmi tarihin detaylarında saklanan gerçektir. Humbaracı Ahmed Paşa’nın; Sadrazam Topal Osman Paşa’nın himayesi ile kurmuş olduğu bu naçizane askeri teknik eğitim kurumları aslında bugünkü anlamıyla bir nevi Assubay Sınıf Okulu’dur.
Buradan diyeceğimiz şudur ki, Osmanlı’nın Batılılaşması anlamında atılan ilk adım bir Assubay Sınıf Okulu türü eğitim ocağı kurulmasıdır. Bu askeri eğitim kurumu zamanla değişime uğramış, askeri mühendisliğe, oradan da üniversitelere ve harp okullarına dönüşmüştür. Dilerseniz gelin tarihin bu ilginç dönemine bir de bu pencereden bakalım ve neler yaşanmış, ne sonuçlar çıkmış; birlikte değerlendirelim:
Takvimler 1700’lü yılları gösterirken Cihan İmparatorluğu Osmanlı’da bir şeylerin ters gittiği konuşulmaya başlanmıştı. Artık zaferler eskisi kadar kolay kazanılmıyordu. Düşman orduların taktikleri, düzenleri, silahları ve teknolojileri değişmişti. Öyle anlar oluyordu ki, savaş meydanlarında düşmanın ateşli silah kullandığını gören Osmanlı askeri bazen telaşa kapılıp emir verilmeksizin kendiliğinden ricat dahi edebiliyordu. Fark edilmeye başlanmıştı ki, Osmanlı; yaşamını savaşa ve ganimetlere bağlamasına rağmen, öncelediği askerlik sanatında artık geriye düşmüş, çağdan kopmuştu.
Avrupa Devletleri keşif ve icatlarla hem toplumsal yaşamı değiştirmiş hem de ordularını yeni teknolojilerle donatmıştı. Bunların bir yansıması olarak ordu yapı ve düzeni de değişmişti. Geçmişi 1400’lü yıllara kadar uzanan ve orduların orta direği olarak tabir edilen bir assubaylık yapılanması da işlerlik kazanmıştı. Ordular artık iki sınıftan oluşuyordu; birincisi büyük çapta taktiksel bilgiyle ve yeterince de teknik bilgiyle donatılmış bir subay sınıfı, ikincisi ise daha çok teknik ve mesleki edinimlerini savaş sanatında ustaca kullanan mahir bir assubay sınıfı. Aslında bunları biri taktik diğeri teknik ağırlıklı subaylar olarak nitelendirmek daha doğruydu ama savaş alanında liderlik ve komuta etme yetkisi Taktik Subaylara düştüğünden dolayı, hiyerarşik üstünlük de onlardaydı. Onlar savaş sahasının taktik resminin bütününe hakim olacak şekilde yetiştiriliyor ve teknik silahların nerede ve ne zaman kullanılacağına ilişkin yeterli bilgi ve beceriyi yeni tesis edilen askeri okullarda senelerce alıyorlardı. Teknik subay sınıfı ise dallara ayrılarak eğitiliyor ve sadece bir ya da birkaç dalda kendisine bilgi ve beceri kazandırılıyordu. Liderlik vasfı genelde ikinci plana atılıyordu. Onlardan istenen ve beklenen, eğitimini gördüğü alanda teknik ve taktik bilgisini geliştirmesi ve bunu savaş meydanlarında uygulamasıydı. Bu yüzden de üst rütbelere yükselmesi genelde sorun oluyordu. Terfileri sorun olan bu teknik subaylar kadrosu artık yavaş yavaş ordu içinde yeni bir sınıf olarak ayrışmaya başlıyordu.
Bu yeni gelişmeler doğrultusunda yüzyıllarca korktukları ve sahadan hep yenik ayrıldıkları Osmanlı’ya karşı artık dik durabiliyor ve zaferler kazanabiliyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda ise zaman zaman kazanılan zaferler modernleşme fikrini hep ötelemeye yarıyordu. Osmanlı Ordusunun Batı Ordularından geri olduğu düşüncesine karşı çıkan Tarihçi Ahmet Vasıf Efendi, bu fikrini şöyle savunuyordu:
Avrupa Orduları silah ve teçhizat bakımından daha önceleri de Osmanlı’dan kuvvetliydi ama Osmanlılar daima Avrupa Ordularından daha üstün olmayı başardı.
Yine de orduyu modernleştirmek adına bazı çalışmalar için uğraş veriliyordu. Örneğin Fransız subayı Rocherfort, orduda yeni bir eğitim formasyonu hazırlamış ve savaşlardaki mağlubiyetin harp sanayindeki geri kalmışlıktan kaynaklandığını vurgulamıştı. David isimli bir başka Fransız ise İstanbul’da tulumba teşkilatını kurmayı başarmıştı.
Rocherfort, “Bab-ı Ali Hizmetinde Bir Fen Kıtası Kurulması Üzerine Tasarı” olarak bir sunum hazırlamış ve bu proje devrin sadrazamı olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya 1716 yılında takdim edilmiştir. İşte bu sunumda; Osmanlı’nın askeri alanda niçin geri kaldığı, hayali kişilikler olan bir Hristiyan ile bir Müslüman arasında geçen konuşmalarla izaha çalışılmıştır. Artık savaşların sadece güç, kuvvet ve moralle kazanılamayacağı, teknik üstünlüğün çok önemli olduğu belirtilmiştir. Avrupa’da teknolojinin silah sanayine uygulanması ile eski kahramanlık hikayelerinin bittiği, teknolojik olarak üstün olanın sayıca üstün olandan daha şanslı olduğu konuşmalar arasında özellikle vurgulanmıştır. Osmanlı’nın bundan dolayı bir an önce teknoloji transferi yapması ve askerin talim ve terbiyesini de yeniden bu şartlara göre düzenlemesi gerekliliği çözüm olarak sunulmuştur. Tüm bunların kısa sürede gerçekleştirilebilmesi için de Avrupa’dan mühendis ve subayların getirilmesi ve askeri talimlerin bunlar tarafından yaptırılması tavsiye edilmiştir.
Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından Paris’e gönderilmiş olan Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi, Ekim 1720’de gözlem ve yorumlarından oluşan bir “Sefaretname” hazırlamış ve bu “Sefaretname”, Osmanlı’nın Batılılaşma sürecinde bir dönüm noktası olarak kabul görmüştür. Daha çok o günkü Fransa’nın günlük yaşamını gözlemlerine dayalı olarak anlatan Çelebi, özellikle Fransa’da yeniliklere bakış açısını ve sahalarda uygulanışını vurgulamıştır.
İbrahim Müteferrika, Yirmi Sekiz Çelebizade Said Mehmed Efendi ile birlikte matbaasını kurduktan sonra yayınladığı “Usûl-ül-hikem fî nizâm-il-ümem” (Toplum Düzeni İçin Erdemli Yöntemler) isimli eserini, Patrona Halil İsyanı’ndan hemen sonra yazmış ve Padişah I.Mahmut’a sunmuştur. Bu eserde Osmanlı Ordusunun bozulmasının ve Avrupa Devletleri’nin gelişmesinin sebepleri anlatılmakta, aradaki farkı kapatmak için neler yapılması gerektiği belirtilmektedir. Osmanlı’nın nasıl ve neden zayıf düştüğü vurgulanmakta ve çözüm olarak Avrupa’dan ilim ve tekniğin alınması gerektiği açıkça söylenmektedir.
Geri kalmışlığın kabulü ve yenileşmenin gerekliliğinin anlaşılması üzerine hemen bazı uygulamalar yapılmaya başlanmıştır. Özellikle Sultan I.Mahmut, tahta geçtiğinde teknik donanıma sahip bir subay kıtası kurmak fikrine sıcak bakmıştır. Sultan’a bu konuda yardımcı olan iki isim vardır. Sadrazamı Topal Osman Paşa ve Fransız Topçu Subayı Comte De Bonneval. Burada özellikle Fransız Subayı Comte De Bonneval üzerinde duracağız ve biyografisine bir göz atacağız.
Claude-Alexsandre Comte de Bonneval, Fransa’nın Limousin şehrinde 14 Temmuz 1675’te doğmuştur. Önce bir Cizvit okuluna devam etmiş, babası öldükten sonra, akrabası olan Mareşal Tourvill tarafından daha on iki yaşındayken Fransız Donanması’na nefer olarak verilmiş, 1688 tarihinde deniz teğmenliğine terfi etmeyi başarmıştır. Daha sonra Mareşal Tourvill kumandasındaki Fransız filosunda, Dieppe, de la Hogue ve Cadix savaşlarına katılmış, bu savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar şöhretinin artmasına sebep olmuştur. Bir şeref meselesinden dolayı Donanma’dan ayrılmış ve 1698’de Karacı olmuştur. 1701’de Piyade Alay Kumandanı olarak Mareşal Catinat’nın maiyetinde İtalya Savaşlarına katılmıştır. 1706’da Fransa Ordusu’ndan ayrılarak, önce Venedik ve daha sonra İtalya’ya sığınmıştır. Fransa’ya karşı savaşmak amacıyla Avusturya Ordusu’na geçmiş ve Prens Eugene’nin idaresi altında bulunan orduda görev almıştır. Provence ve Dauphmu savaşlarında Fransızlara karşı dövüşmüştür. Kuzey İtalya (1709) ve Flandre (1710-12) savaşlarında bulunmuştur. İmparator VI. Charles, başarılarından dolayı kendisini Genelkurmay Heyeti’nde görevlendirmiştir. 5 Ağustos 1716’da Varadin Muharebesinde Avusturya kuvvetlerinden bir kısmının kumandanı olarak Osmanlılara karşı savaşmış ve bu savaş sonrasında rütbesi Mareşalliğe yükseltilmiştir. Fakat daha sonra Prens Eugene ile arası açıldığı için bütün rütbeleri geri alınmış ve beş yıl da hapse mahkum edilmiştir. Affa uğradıktan sonra tekrar Venedik’e geçmiş, burada bir yıl kadar kaldıktan sonra 1729 yılında mülteci olarak Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Bonneval, Osmanlı’ya iltica ettikten sonra önce Bosna’da, daha sonra da Gümülcine’de ikamet ettirilmiş ve bu süreçte İslamiyet’i kabul ederek, Ahmed ismini almıştır. Bonneval Ahmed, Gümülcine’de iken Sultan I. Mahmut’a mektup yazarak durumunu anlatmış ve Osmanlı Devleti’ne hizmet etme arzusunu bildirmiştir. 1731 yılında Topal Osman Paşa, sadrazam olunca, Batı tarzı ıslahatlar için kendisini İstanbul’a davet etmiştir.
Bundan sonrasında Bonneval Ahmed, Osmanlı Ordusu için Batı tarzı yenilikleri uygulamaya başlamış ve 16 yıl boyunca Osmanlı için görev yapmıştır. Özellikle 1734 yılında uygulamaya koyduğu, Üsküdar’da Topbaşı’nda “Humbarahane” ve “Hendeshane”; Batı teknik ve bilgilerinin ülkeye girişinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu “Humbarahane ve Hendeshane”; önce ilk assubay sınıf okulu uygulaması olarak başlamış ve ardından askeri mühendislik yönüne kaymıştır. Humbarahane ve Hendesehane ile Osmanlı’da ve Türkiye’de modernleşmenin ilk nüvesi de atılmıştır.
Humbaracı Ahmed Paşa olarak tarihimize not düşülen bu Fransız Subayı, ilerleyen zaman içinde Beylerbeyi rütbesine haiz oldu. Paşa oldu. Hatta Osmanlı’nın dış siyasetinde bile çok etkili oldu. Nihayetinde, Sadrazam Topal Osman Paşa’nın görevden alınması sebebiyle o da gözden düştü ve 1738 yılında Kastamonu’ya sürüldü. Bir yıl sonra geri döndü. Görevine devam etti. 1747’de İstanbul’da ölen Humbaracı Ahmet Paşa’nın ardından kurmuş olduğu Hendeshane, yeniçerilerin muhalefeti nedeniyle bir süre kapatıldı. Humbaracı Paşa’nın naşı, İstanbul’da Galata Mevlevihanesi Mezarlığı’na defnedildi.
Humbaracı Ahmed Paşa’nın pek sık ülke değiştirdiğini ve hatta kendi ülkesi Fransa’ya karşı savaştığını gördüğünüzde şaşırmış olabilirsiniz. Fakat tarihin bu dönemlerinde bu tip olaylara pek sık rastlanmaktaydı. Bu yüzdendir ki, ilerleyen dönemlerde pek çok yabancı subay Osmanlı Devleti tarafından modernleşme çabaları için sıkça kullanılacaktı.
Humbaracı Ahmed Paşa, bazı özellikleri nedeniyle pek sevilmeyen bir kişiliğe sahiptir. Dilerseniz bunları da şöylece belirtelim:
Humbaracı Ahmed Paşa, Müslümanlığı ve Osmanlılığı kabul etmesine rağmen Türkçe öğrenmemiştir. Ayrıca, evinde bir Fransız gibi giyinmiş, alışkanlıklarından vazgeçmemiştir. Özellikle de ömrünün sonlarına doğru, Fransa’ya geri dönmek için uğraş vermiş, geri dönmeyi çok istemiştir. Sünnet olup olmadığı konusunda da tereddütler vardır. Kendi anılarında sünnet olmaktan kurtulamadığını belirtmektedir ama o dönemde İstanbul’da görüştüğü Casanova’nın hatıratlarında, sünnetle ilgili olarak Şeyhülislam’dan izin istediği belirtilmektedir.
Onunla ilgili en önemli iddia ise Türkiye’de masonlaşmayı başlatan adam olduğu yönündedir.
Ayrıca yine söylememiz gerekir ki, Humbaracı Ahmed Paşa yalnız bir Islahatçı olarak anılmaz. Aynı zamanda özellikle 1734 yılından ölümüne değin Osmanlı ile Avrupa Devletlerinin dış politikalarını da perde arkasından idare eden şahıstır.
Humbaracı Ahmet Paşa tarafından kurulan Humbarahane’de geometri bilen humbaracılar yetiştirmek amacıyla, pratik talimlerin yanı sıra geometri, trigonometri, balistik ve teknik resim gibi teorik dersler de gösterilmiştir. Başlangıçta sırf humbaracıları modern tekniklerle yetiştirmek amacını güden bu askeri eğitim kurumu, zamanla kendini geliştirmiş ve askeri mühendisliğe doğru yol almıştır. Böylece Humbarahane ve Hendeshane, günümüz bilgileri ile değerlendirildiğinde küçük ve orta rütbedeki subayları yetiştiren bir tür assubay sınıf okulu işlevinden yola çıkarak, askeri mühendislik yönüne doğru akmıştır.
1734 yılında eğitime başlayan okul, yeniçeri korkusuyla 1736 yılında tatil edilir. Araştırmacı Mustafa Kaçar’ın anlatımına göre ise 1738’de Humbaracı Ocağı’nın nizamının bozulması ve yoklamada bulunmadıklarından dolayı çok sayıda humbaracının maaşlarının kesilmesiyle, ocakta kargaşa çıkmış ve Bonneval Ahmed Paşa bu yüzden gözden düşmüş, Kastamonu’ya sürgün edilmiştir. Bir yıl sonra tekrar geri dönmüş ve aynı göreve devam etmiştir. Yani Humbarahane ve Hendeshane kesintiye uğramamış ama sönükleşmiştir. Ta ki 1747’de Bonneval Ahmed Paşa’nın ölümüne değin.
1759 yılında Sadrazam Ragıp Paşa tarafından eski öğrencileriyle ve onların çocuklarıyla, okul, yeniden açılır. Bu kez okulun eğitim verdiği yer Haliç-Karaağaç’tır. Okul, III. Selim dönemine kadar eğitimine devam eder fakat eskisi kadar etkin değildir. 1790 yılında III. Selim tarafından okul kışlası büyütülüp genişletilir. 1792’de ise Halıcıoğlu’na bir kışla yaptırır ve Lağımcılar (İstihkamcılar) ile Humbaracıların eğitimini buraya alır. 1795 yılında ise okul lağvedilir ve öğrenciler Mühendishane’ye nakledilir.
Bilimlerin kuramsal olarak öğretildiği, silah ve cihazların ise ameli olarak kullanımının gösterildiği Humbarahane ve Hendeshane ile birlikte, medrese eğitiminden farklı olarak yeni bir eğitim ve yeni bir kurumlaşma ortaya çıkar. Genel amacı askeri teknik eğitim görmüş subaylar yetiştirmek olan bu yeni eğitim anlayışı 1775 yılında yeni meyvesini verir.
29 Nisan 1775 tarihinde (bazılarına göre bu tarih 1776) Tersane-i Amire bünyesinde askeri mühendisliğe yönelik eğitim amacıyla yeni bir Hendeshane kurulur. Bu kurumun başına da yine bir Fransız olan Baron de Tott getirilir. 1776 tarihinde Hendesehane’nin Batı kaynaklarına uygun yeni kuram ve yöntemlerle matematik ve istihkamcılık eğitimi veren bir Osmanlı Eğitim Kurumu olduğunu belirleyen nizamname hazırlanır. Hendesehane, 1781 yılından itibaren Mühendishane olarak anılmaya başlar.1806 yılında "Mühendishâne-i Bahrî-i Hümayun" (İmparatorluk Deniz Mühendishanesi) adını alır.
Bunun öncesinde ise Deniz Harp Okulu’nun kuruluş tarihi başlangıcı olarak kabul edilen 1773 yılı vardır ki, burada söz konusu edilen eğitim, bir nevi gemi kaptanı yetiştiren kurs niteliğindedir ve Kasımpaşa’daki bir kalyonda açılmıştır.
1793 yılında ise Nizam-ı Cedit kapsamında “Mühendishane-i Cedide” adıyla yeni bir mühendishane daha kurulur ve bu mühendishanede Humbaracıların, Lağımcıların ve Topçuların eğitimi verilir. Eğitimler 1794 yılında başlatılır. İlk kurulan Hendesehane ve Humbarahane öğrencileri de 1795 yılında buraya nakil alınır.
1806 yılında Mühendishane-i Cedide adı, "Mühendishâne-i Berrî-i Hümayun" (İmparatorluk Kara Mühendishanesi) olarak değiştirilir. Böylece Humbarahane ve Hendeshane ile çıkılan yolda iki yeni ve özgün mühendishane oluşur: "Mühendishâne-i Berrî-i Hümayun" ve "Mühendishâne-i Bahrî-i Hümayun”!
Mühendishane-i Bahr-i Hümayun, daha sonra 1845 yılında Heybeliada’ya taşınacak ve “Bahriye Mektebi” adını alacaktır.
Türkiye’de batı tarzı ilk üniversitenin açılışı ile ilgili farklı tarihler ve görüşler ileri sürülmektedir. Bu görüşlerden bir tanesi, İstanbul Teknik Üniversitesini ilk kabul ederken, bir diğer görüş ilk üniversitenin Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) olduğunu savunur. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ilk olduğunu kabul edenlere göre ilk üniversitemiz; Çeşme yenilgisinden sonra, 1773 yılında kurulan ve kısa bir süre sonra faaliyete geçen Mühendishane-i Berr-i Hümayun ile günümüzdeki İTÜ’nün kökenini oluşturan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’dur.
Yukarda yazdığımız hususları şöyle bir değerlendirirsek, Hendesehane ve Humbarahane ile başlayan ve günümüz koşullarında “Assubay Sınıf Okulu” eğitimi diyebileceğimiz koşullarda yeşeren eğitim ortamının üniversitelere ve mühendislik eğitimine doğru sıçrama yaptığını görürüz. Bugün tekniker ve operatör düzeyindeki insanlara tepeden bakıp burun kıvıranların bu geçmişi özellikle hatırlamasını ve nerden geldiklerini, yola nasıl çıktıklarını bir tarafa not etmelerini içtenlikle dileriz. Kaldı ki, o günün koşullarında bu mühendishaneler tam olarak birer üniversite değildi. Yine askeri teknik eğitim veriyorlardı ve Meslek Yüksek Okulu ile fakülte arasında bir konumları vardı. Buraya devam edenler askeri personeldi ve genelde küçük ve orta rütbeli zabitlerdi.
Humbara, el bombasına benzer küçük el toplarıydı ve tüfekle atılanı da vardı. O zamanlarda, kılıç ve tüfeğe karşı Avrupa ordularında etkin olarak kullanılıyordu. Önceleri topçu ve cebeci ocaklarının bâzı bölükleri humbaracı idiler. On altıncı asırda ayrı bir ocak hâline getirildiler. İstanbul’daki ulûfeli humbaracılardan başka, taşrada tımarlı humbaracılar vardı. Her ikisinin âmiri İstanbul’daki humbaracıbaşı idi. Kışla ve fabrikaları Üsküdar Ayazma’da idi. Mevcudu 18. Yüzyılın ilk yarısında altı yüz civarında olan ocak; oda denilen ve her biri yüz kişiden meydana gelen altı bölüğe ayrılmıştı. Bunların üçü ulûfeli, üçü de tımarlı idi. Her ulûfeli odaya iki yüz akçe ile bir odabaşı ve doksanar akçe ile iki tane ellibaşı ve elli akçe yevmiye ile üç tane otuzbaşı ve otuzar akçe yevmiye ile on tane onbaşı, vekilharç, çavuş, imam, cerrah, yazıcı, davulcu tâyin edildi. Neferlerin yevmiyesi on sekiz; Alaybaşı denilen humbaracıbaşının yevmiyesi ise üç yüz altmış akçe idi.
Bonneval Ahmed Paşa, Humbaracı Ocağı’nda, emri altında bulunan üç Fransız subay ile birlikte Üsküdar, Doğancılar semtindeki Ayazma Sarayı’nda yeniden inşa edilen bir kışlada (bir imalathane ve bir kışla), hem kuramsal hem de uygulamalı olarak savaş hazırlık eğitimi vermeye başlar. Bu şekilde, teknik donanıma sahip personelin yetişmesinde ilk adım atılır. Çalışmaları biraz ilerleyince de Humbarahane ve Hendesehane adlı askeri okulda, yetenekli ve seçkin gençlerin eğitimine başlar. Projesini daha da ilerletir ve aynı kapsamda askeri mühendislik tanımına girecek eğitimlere de yönelir. Böylece Osmanlı Ordusu’nda ilk defa bir Avrupalı uzman idaresinde oluşturulan bir askeri ekip, Avrupa savaş taktikleri eğitimi ve cihaz tekniği ile mühendisliğini görmeye başlar.
Humbarahane ve Hendesehane; gerek askerî açıdan gerekse idarî yönden Osmanlı askerî teşkilatındaki benzer ocaklardan farklı bir şekilde düzenlenmiştir. Bu ocakta, geometri bilen humbaracılar yetiştirmek amacıyla, pratik talimlerin yanında geometri, trigonometri, balistik ve teknik resim gibi teorik dersler de gösterilmiştir. Ayrıca bilimsel temelli olarak kale ve tabya inşası, top ve humbara tabyalarının yapımı gibi dersler de söz konusudur.
Tarihi kaynaklarda Hendesehane'nin ilk hocasının Yenişehir Müftüsü Hacı Mehmed Efendizade Said Efendi olduğu ve hendese (ölçme tekniği) öğrettiğini belirtmektedir. Mühendislikte kullanılan çeşitli aletler onun sayesinde burada yapıldı ve öğrencilere faydalı oldu. Said Efendi,Humbarahanedeki hendese hocalığı zamanında top atışlarında mesafe ölçmeye yarayan ve Avrupalılar tarafından icad edilmiş bazı aletlerin kullanılması ve özellikleri hakkında; humbaracıların atış sırasında mesafe tayinleri için icad edilmiş bir alet olan ''dürbünlü rubu' müceyyebi zü'l-kasveyn''in kullanılmasından bahseden Rubu Müceyyeb Zü'l-kasveyn Aleti ve İstimali Risalesi adlı Türkçe bir eseri n de sahibidir.
I.Mahmut devrine denk gelen bu ıslahat hareketleri aslında genel anlamıyla “eski yapının içinde yeni teşkilatlar” şeklinde olmuştur. Yani Batı’daki gibi eski defteri kapatıp geniş anlamıyla büyük çaplı değişiklikler yapılmamış, yenilik eski yapıya yamanmaya çalışılmıştır. Zaten bu durum Yeniçeriliğin kaldırılışına kadar böylece devam etmiştir. Humbaracı Ahmed Paşa “Artık cesaret ve kahramanlığın bu çağda yetmediğini, çağdaş askerlik mesleğinde teknik bilginin, disiplin ve eğitimin, asker maaşlarının düzenli ödenmesinin önemli olduğunu, bu esasların ise Osmanlı ordusunda olmadığı” fikrinden hareketle, daha önce görev yaptığı Fransa ve Avusturya ordularında olduğu gibi reformlar planlamıştır. Özellikle aylıkların ve emekli maaşlarının verilmesinde düzen sağlanmasını ve böylece askerliğin gerçek anlamda bir meslek haline gelmesini istemiştir. Yeniçeri birliklerinde de bir takım düzenlemeler yapmaya çalışmıştı. Fakat yeniden düzenlediği birliklerin başına kendi ekibinden yabancı subayları getirmesi rahatsız edici bulunmuştu. Bu yüzden de genelde vaktini Topçu birliklerine ayırdı ve yeniliklerine orada devam etti. Hendesehane ve Hummbarahane ile birlikte Top dökümhanesi, Baruthane ve Tüfek Fabrikası da kurmayı başardı.
Yaptığı yenileşme çalışmaları sürecinde Türk askerini tanıma fırsatını da bulan Humbaracı Ahmed Paşa, Türk askerinin üstün nitelikleri ile farklı olduğunu görmüş, eğitimler sonrasında oluşturduğu birliğinin Fransız ve Almanların gıpta edecekleri düzeye çıktığını vurgulamıştır. İşte bundan sonradır ki şöyle bir söz etme gereği duymuştur:
“Mahir bir general, bu askerlerle dünyayı bir baştan bir başa katedebilir!”
İlerleyen dönemlerde yapılan çalışmalarda da (özellikle Baron de Tott) hem assubay eğitimlerini hem de mühendislik eğitimlerini çağrıştıran okullaşmalar ve ıslahatlar söz konusudur. Osmanlı’nın son dönemleri hala keşfedilmeyi bekleyen pek çok sır ve detaylarla doludur. Dönem, gerek savaşların çokluğundan gerekse pek çok ıslahatın kısa dönemlere sığdırılmaya çalışılmasından dolayı karmaşık bir yapıdadır.
Serçavuşu Selim, Humbaracı Ocağı’nda 240 Akçe yevmiye ile çalışan ve aynı zamanda harp sanayi fennini ve ilmini öğreten muallim sıfatına yani “Muallim-i İlm ve Fenn-i Sanayi-i Ateşbazı” ünvanına sahiptir. Muhtemelen Fransız asıllı olduğu düşünülen Mühendis Selim’in “Cenk Mimarbaşılık” ünvanı da söz konusudur. Mühendis Selim, 1735 yılında Humbaracı Ahmed Paşa’nın maiyetinde Ulufeli Humbaracılar Kışlası Birinci Odası’na Başçavuş olarak tayin edilmiş ve küçük yaşından itibaren harp sanatı ve mühendisliği eğitimi görmüştür. Serçavuşu ve Mühendis Selim; 1738 yılında kendisine “Cenk Mimarbaşılık” beratı ihsanı için vermiş olduğu istidasında “gerek müceddeden hendese üzere kale inşası, gerek hendese üzere meteris aldırıp top ve humbara tabyaları tertip etmek ve sair cenk mimarlığına müteallik olan ressamlık hususlarına dahi mahareti olduğunu” belirtmiştir. Beyanından ve eldeki kayıtlardan, Avrupa’da da konusunda eğitim aldığı anlaşılan Serçavuş Selim’in 1740 senesinde ulufesinin kesildiği, 1741 yılında ise Belgrat taraflarına görevli olarak gönderildiği anlaşılmaktadır. Hayat öyküsü hakkında pek fazla şey bilmediğimiz Serçavuş ve Mühendis Selim’in 1735-1741 yılları arasında Humbarahane’de eğitim faaliyetlerinde bizzat bulunduğunu ve Osmanlı Ordusu’nda Avrupa askeri tekniklerinin eğitim ve öğretiminde rol aldığını söyleyebiliriz.
Hepimiz az çok biliriz ki, Osmanlı’da askeri yapılanma ve terfi şartları bugünkünden çok farklı durumdaydı. Askeri okullar açılana değin belirli bir sınıflandırma yoktu. Anlattığımız bu dönemde de ayrıca subay yetiştiren bir okul bulunmuyordu. Ocakta ve savaşlarda istidâd ve kabiliyetli kimseler gösterdikleri başarılara göre yükselmek suretiyle yayabaşı, bölükbaşı, baş karakollukçu, baştüfekçi, tüfenkcibaşı, avcıbaşı, tâlimhânecibaşı, zenberekçibaşı, baş bölükbaşı, peykbaşı, asesbaşı, başyayabaşı, muhzırbaşı, başçavuş, başhaseki, solakbaşı, zağarcıbaşı, samsoncu başı, turnacı başı, yeniçeri kâtibi, sekbanbaşı ve nihayet yeniçeri ağası olurlardı. Bugünkü generale kadar rütbe karşılıkları olan bu görevlerde bulunanlar, ancak başarıları karşılığında yükselebilirlerdi. Yeniçeri ağası ise pâdişâh tarafından seçilirdi. Âmiri sadrâzamdı. Sadrâzamla yeniçeri ağası arasında başka bir kumanda kademesi yoktu.
Dolayısıyla bugünden bakıp o günkü şart ve koşullarda kimlerin assubay kategorisinde değerlendirileceğini belirlemek çok zordur. Her çağ kendi değer ve dinamikleri ile değerlendirilebilir. Bu yüzden de benim gibi amatör olarak tarihle ilgilenen ve profesyonel tarihçilerin yaptıkları çalışmalardan derlemeler yaparak ve yorumlar üreterek çalışan birisinin böyle bir saptamada bulunabilmesi tarihi zorlamak olur. Sizler zaten bilmektesiniz ki, Osmanlı tarihine ait pek çok resmin altında açıklayıcı veya tamamlayıcı bilgiler yer alır. Örneğin o dönemin gayet düzgün bir kıyafetle ve hatta kılıçla donatılmış başçavuş’unun resim altında hemen şöyle bir ibare yer alır: “Başçavuş (Subay)”! Yani hemen sorgusuz sualsiz, tarihçilere ve bilimselliğe dayanmaksızın tek yönlü olarak tarih biçimlendirilmiş ve sükseli kuvvetlerin forsu zedelenmekten kurtarılmıştır.
İstanbul Üniversitesi ile İstanbul Teknik Üniversitesi arasında tatlı bir rekabet vardır. İkisi de Batılı anlamda ilk üniversite olduklarını tarihe not düşerler. İstanbul Üniversitesi, kendi tarihinin başlangıcı olarak İstanbul’un fetih tarihini alır ve hatta biraz daha ileriye gider ve Osmanlı ile Bizans tarihinin birlikte incelenebileceği görüşünü savunanların desteğiyle, kuruluş yılını Bizans dönemi olan 1 Mart 1321 yılına değin götürür. İstanbul Teknik Üniversitesi ise daha alçakgönüllüdür ve tarihinin başlangıç noktası olarak, Deniz Harp Okulu ile aynı kuruluş tarihini paylaşır. Yani bir kalyonda başlatılan ve aksakallı ihtiyar kaptanların da katıldığı bir Kaptanlık Kursunu! Fakat İTÜ’nün tarihi hakkında yazılan makaleleri okuduğunuzda, aslında başlangıcın bu makalede anlattığımız Humbarahane ve Hendesehane’ye değin uzadığını mutlaka yazarlar. Nedense, bu Hendesehane ve Humbarahane’yi farklı şekilde yorumlamayı seçerler. Askeri mühendisliğin başlangıcı saymayı yeğlerler ve bu şekilde onlar da fiyakalı tarihlerinin geçmişinde “assubay sınıf okulu” türü bir teknik eğitim yuvasının olduğunu görmezlikten gelirler.
Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesinde bulunan Topçu ve Füze Okulu, başlangıç tarihini, 1734 yılında kurulan Humbarahane ve Hendesehane’ye dayandırarak, foyaları meydana çıkarır. Daha da önemlisi, bir tarihçinin tarihe düştüğü not apaçık gerçeği ortaya koyar:
“1730 İhtilali’nin sarsıntılarını atlatan devlet, faydalanmaktan artık bir çekinme duymadığı yabancı danışmanların da yardımıyla Topçu Sınıfı’nın teknik bilgi ile yetişmiş Astsubay kadrosu için, 27.12.1734’de, Üsküdar’da, Toptaşı’nda ‘Hendesehane’ adı altında bir okul açmıştır ki bu müessese memleketimizde asker ve sivil mühendis okullarının çekirdeğini ve müsbet bilimler öğreten ilk meslek eğitim kurumumuzu teşkil etmektedir.”
Kim söylüyor diye merak ettiyseniz hemen belirteyim: Tarih Araştırmacısı ve bir eğitim savaşçısı olan merhum Faik Reşit Unat. İsmi Cumhuriyetin eğitim tarihine altın harflerle yazılmış bir bilim insanı olan Faik Reşit Unat.
Kaderin cilvesine bakın ki Faik Hocamız bir Topçu Albayı’nın oğludur. Gerçek bir aydın olmanın sorumluluğu ile kimsenin söyleyemediğini söylemiş ve tarihe notunu açıkça düşmüştür. Yine belirtmemiz gerekir ki sevgili Hocamızın Harp Okullarının kuruluş tarihini belirleme çalışmaları da söz konusudur. Kim bilir, belki de burada gerçekleri söylemiştir ama çok bilen ulema kısmı tarihini yine işine geldiği gibi okumuştur.
Bugün değerli çalışmalarıyla eğitim camiasında adı hep zikredilen, tarihçi yönüyle hep saygıyla yad edilen bu değerli bilim insanının adı; isminin verildiği okullarda yaşatılmaktadır. Oysa onun için söylenecek sözü, vakt-ı zamanında eğitimci Rauf İnan söylemiştir bile:
“Bilim ve Kültür onda üzerine giydiği güzel bir elbise değil, karakterinde ve kişiliğinde her zaman açılan bir aydınlıktı!”
Ben de 1964 yılında hakkın rahmetine kavuşmuş olan bu istisna bilim adamının bu naçizane pasını alıyor ve süslü adamların süslü tarihine golümü atıyorum. Artık, tarihi kahramanlıklarla ve destanlarla dolu Türk Assubaylarının kronolojisine işleyeceğim eşsiz bir bilgiye daha sahibim!
Aydın Kulak
Gedikli Zabitlik yapısı bu dönemde de yine iki kısımdan oluşmuştur. Bunlardan birincisi Gedikli Küçük Zabitlik müessesesidir. Gedikli Küçük Zabit Mekteplerinden mezun olanlar, kanunda belirtildiği şekilde göreve başlayarak, sırasıyla her biri üç yıl olan Gedikli Onbaşı, Gedikli Çavuş ve Gedikli Başçavuş rütbelerinde görev yaparak, mesleki bilgi, görgü ve deneyimlerini geliştirirler.
İkinci Müessese ise Gedikli Küçük Zabitliğin devamı niteliğinde olan ve onların üstünde bir hiyerarşik mevki olan Gedikli Zabitliktir. Yani Gedikli Küçük Zabitlerin başarılı olanların yükselebileceği bir askeri kariyer basamağıdır. Gedikli Başçavuş rütbesindeki görevini de başarıyla ikmal edenler, üstlerinin uygun görmesi halinde Gedikli Zabitliğe yükselebilirler.
Gedikli Zabit yapılanması şu üç rütbe basamağından oluşur: Üçüncü Sınıf Gedikli, İkinci Sınıf Gedikli ve Birinci Sınıf Gedikli. Sadece Birinci Sınıf Gedikli, Teğmen (Mülazım) ile Asteğmen (Mühendis) rütbe aralığında konumlandırılmış, diğer iki rütbe ise Asteğmen’den (Mühendis) daha kıdemsiz olarak yapılandırılmıştı. Gedikli Zabitlere hitap şekli ise genel olarak isminin sonuna “Efendi” sözcüğünün eklenmesi şeklindeydi. “Telsiz Telgraf Birinci Sınıf Gediklisi Salih Efendi” şeklinde bir uzun ünvan tanımı kullanılıyordu.

Gedikli zabitler, subaylarda olduğu gibi kışlık elbise olarak baruti çuha kumaştan siyah, yazlık elbise olarak keten kumaştan beyaz elbise giymişlerdir. Subaylardan farklı olarak, rütbe ve meslek işaretleri omuz ile dirsek arasına isabet eden sol pazı kısmında bulunmuştur. Kışlık ceket, kalçayı örtecek uzunlukta, çift önlü olup, her sırada dörderden sekiz düğme bulunmuştur. Ceketin yan ve sol göğüs cepleri kapaksız olarak dikilmiştir. Ceketin arka kısmının alt tarafında yırtmaçlar yer almıştır. Ceketin içine poplin kumaştan beyaz gömlek giyilmiş ve siyah düz boyunbağı bağlanmıştır. Rütbe işaretleri sarı sırmadan yapılmış, üzerine de meslek işaretleri işlenmiştir.
Beyaz elbiseleri ise kapalı yaka ve tek önlü olmuştur. Ceketin yalnız göğüs kısmında birer kapaksız cep bulunmuştur. Başa ise siyah püsküllü kırmızı fes giyilmiştir.
Gedikli Küçük Zabit kıyafetleri setre, kaput, günlük siyah ve beyaz elbiseden oluşmuştur. O dönemin uygulamaları gereğince, erlerde olduğu gibi siyah ve beyaz elbise olarak baştan geçme gömlek şeklinde bir kıyafet kullanılmıştır. Bu gömleğin yakasına mavi kumaştan yapılmış bir palet takılmıştır. Paletin kenarlarında birbirine paralel olarak dikilmiş üç beyaz şerit bulunmuştur. Palet, gömleğe boyuna isabet eden dört gizli düğme ile bağlanmıştır. Kullanılan rütbe işaretleri ise sınıfına göre değişmekte ve kırmızı, yeşil ile mavi renkten işlenmiş şeritlerden meydana gelmektedir. Başçavuşta 4, Çavuşlarda 3, Bölük Eminlerinde 2 ve Onbaşılarda 1 rütbe şeridi bulunmaktadır.
13 Mayıs 1916 tarihinde yapılan değişiklik sonrasında; başa, fes yerine “Enveriye” ve “Cemaliye” denilen başlıkların giyimine başlanmıştır. Kara Kuvvetleri için hazırlanan serpuşa, Harbiye Nazırının isminden dolayı “Enveriye” denilirken, aynı uygulamayı bahriyede başlatan Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dan dolayı da denizcilerin serpuşuna “Cemaliye” denilmiştir. Gedikli Küçük Zabit ve Deniz neferlerinin Cemaliyelerinin alt kısmına 2 cm. genişliğinde, üzerinde serpuş sahibinin görev yaptığı geminin adının Osmanlıca yazılı bulunduğu siyah bir şerit konulmuştur.
Gedikli zabitler, gedikli namzetliklerinden itibaren 17 seneyi tamamladıklarında emeklilik hakkı kazanmaktaydılar. Yaş hadleri ise 52 yaşını tamamladıklarında doluyordu. Gedikli Küçük Zabitler, Başçavuş olmadan evlenemiyordu. Rütbeler tek bir kola takılıyordu. Özellikle savaş yıllarında birlik ya da gemilerinde yatıp kalkıyorlardı. İlerleyen yıllarda ise hafta içi geç saatlere kadar yapılan talim ve manevralara iştirak ediyor, yine birlik ve gemilerinde kalıyorlar, ancak hafta sonu izne çıkıyorlardı. Tüm yaşamları işleri üzerine kuruluydu. Özel yaşam yok denecek kadar azdı.
TBMM kayıtlarında Gedikli zabit ve Gedikli Küçük zabitlerle ilgili ilginç tutanaklar mevcuttur. Bunlardan bir tanesi şöyledir:
Roterdam’a gönderilen iki Gedikli Zabitan, 1928 yılında yurda döndüklerinde, yanlarında iki de nikahlı ya da nikahsız ecnebi kadın getirmişlerdir. Ciheti askeriye durumu haber alınca büyük sorun da başlamış ve iş, Millet Meclisine kadar uzanmıştır. Bu iki kişi hakkında nasıl bir ceza uygulanacak, hangi yol izlenecektir? Çünkü o ana kadar yapılan uygulamalara göre, Gedikli Zabitan ve Gedikli Küçük Zabitan kesimi, Zabitan ve memurini askeriyeden sayılmamaktadır. Yani ayrı kanunları olan farklı sınıflar olarak görev deruhte etmektedirler. Nihayetinde, Gedikli Zabitanların ve Gedikli Küçük Zabitanların da tıpkı zabitanlar gibi bir ceza-i müeyyideye tabi olmaları içtihat olarak kabul görmüştür.
Burada da göze çarpan husus; ceza ve sorumluluk durumlarında yaptırımların subaylarla eş tutulması fakat iş; sosyal haklar, üniforma ve özlük haklarına geldiğinde farklı kanunların uygulanmasıdır.
Gedikli Zabit yapılanması ile ilgili ilk olumsuz adım, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile atılmıştır. Bu kanunla Türk Eğitim Sistemi yeniden düzenlenirken, Ordumuzun üst kademelerinin direktifleri doğrultusunda, Gedikli Küçük Zabit okullarının adı Gedikli Erbaş Hazırlama Okulları olarak zikredilmeye başlanmıştır.
Örneğin, yaşanan bu dönemlerde yeni bir savaşın özellikle kara savaşları olacağı düşünülmüş ve tüm savunma yapılanmaları buna göre dizayn edilmiştir. Öyle ki, ülkemizde bile, Deniz Kuvvetlerinin pek çok birliği Kolordular emrine verilmiş ve piyadeleştirilmiştir. Deniz Kuvvetlerinin okulları dahi Kara Kuvvetlerine benzetilmeye çalışılmış, buna rütbeler de uydurulmuştur.
Tanzimat’tan o günlere değin İngiliz ve Alman sistemleri içinde kararsız uygulamalar gören ordumuzda en sonunda, iş; Gedikli Zabitliğin kaldırılmasına kadar uzanmıştır. Hatta orduda bu dönemlerde, uzatmalı ve temditli sistemler de denenmeye başlanmıştır.
1 Haziran 1929 tarihli ve 1492 numaralı kanun gereğince, Gedikli Zabitlik kaldırılmıştır. Halen Gedikli Zabit olarak görev yapanlara, maaşları aynı kalmak şartıyla, Baş Gedikliliğe tenzil-i rütbe önerilmiştir. Bu seçeneği kabul etmeyenler ise haklarındaki eski kanuna göre (172 numaralı ve 9 Mart 1915 tarihli, "Bahriye efrat ve küçük zabit aniyle Gedikli Zabıtanı Kanunu") görev yapmaya devam edeceklerdi. Böylece zamanla Gedikli Zabitlik tasfiye edilecek ve Gedikli Küçük Zabitlik yaşatılacaktı. Yine bu kanunla kabul edilen Gedikli Küçük Zabitlik rütbeleri şöyle sıralanıyordu: Gedikli Çavuş, Gedikli Başçavuş Muavini, Gedikli Başçavuş ve Başgedikli.
Gedikli Zabitlik yapılanması tasfiye sürecine girse de, gerek göreve aynı şartlarda devam edenlerin, gerekse Başgedikliliğe geçmeyi kabul edenlerin çok daha uzun seneler orduda hizmette bulunması ve bu nedenle çeşitli müktesap haklarını talep etmeleri nedeniyle, yeni çıkan kanunnamelerde onlarla ilgili geçici maddeler hep yer almıştır. Öyle ki, 2.7.1981 tarihinde yeniden düzenlenen 5802 sayılı Assubay Kanununda dahi, bir geçici maddeyle, “Deniz ve Hava sınıfında bulunan Gedikli Zabitlerin arzu ederlerse, Assubay sınıfına geçebilecekleri” vurgulanmıştır.
Meclis tutanaklarında da 1932 yılında Gedikli Zabitlikten Başgedikliliğe geçmeyi kabul eden 60 kişinin müktesap hakları ile ilgili vermiş olduğu dilekçenin tartışıldığını görüyoruz. Anlaşılan o ki, bu 60 kişi Başgedikliliğe geçseler bile haklarının korunacağını sanmışlar ve aldanmışlardır. Daha önce ellerinde mevcut bulunan haklar, Başgedikli oldukları için alınmıştır. Bunun neticesinde 60 kişi bir araya gelmiş ve Meclise dilekçe vererek; “ya bize yeni haklar tanınsın ya da alınan haklarımız geri verilsin” şeklinde bir talepte bulunmuşlardır. “Eğer bu mümkün olmuyorsa, bizi de Mızıka Gedikli Zabitanı gibi Askeri Memur kategorisine alın” dileklerini de belirtmişlerdir. Tutanak kayıtlarında eğitim durumları ve askeri memur olup olamayacakları tartışılmış ama karar bir türlü verilememiştir.
İlerleyen dönemde daha önce belirtilen şartlar gereğince, Gedikli Küçük Zabit yapılanması da Gedikli Erbaş olarak kanunlarda tanımlanmaya başlamış ve sınıf olarak bir kategori düşüşü yaşanmıştır. 10 Haziran 1935 tarihinde kabul edilen “Ordu Dahili Hizmet Kanunu” ile Küçük Zabitanlar, Erat kabul edilmiş; erat tanımlaması içinde özel kanunlara tabi olup, mükellefiyetinden daha fazla askerlik vazifesi yapanlara “Gedikli” deneceği karara bağlanmıştır. Bu tanımlamada Onbaşı, Çavuş, Üstçavuş, Başçavuş ve Başgedikli rütbeleri “Erbaş” rütbeleri olarak kabul görmüştür.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada dengeler değişmiş ve Türkiye’de de Amerika’nın etkisi artmaya başlamıştır. Eski süreçte daha çok Alman ve İngiliz tipi yapılanmaları benimseyen Türk Silahlı Kuvvetleri artık akıl hocalarını Amerika’dan getirmeye başlamış ve sistemini de Amerikan sistemine entegre etme çabasına girmiştir.
“Deniz Kuvvetlerinde Sistem Değişikliği” konulu doktora tezi çalışmasında, İskender Tunaboylu; bu durumu şu şekilde vurguluyor:
“Amerikan askeri yardımına kadar Alman askeri esaslarına göre teşkilatlandırılmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Amerikalı askeri yetkililerce yapılan incelemeler neticesinde yeniden teşkilatlandırılması gerektiği kararına varıldı. Yeni teşkilat yapısı Yüksek Askeri Şura ve Hükümet tarafından değerlendirilerek 15 Ağustos 1949’da 5398 sayılı ‘Kuvvet Komutanlıkları Yasası’ çıkartıldı. Kuvvet Komutanlığı’nın kurulmasıyla teşkilat ve doktrin konseptlerinde önemli değişiklikler görüldü.”
İşte bu konsept değişikliğinden Gedikli Erbaş Kanunnamesi de payına düşeni aldı.
Gedikli Erbaş Kanununu etkisiz ve başarısız bulan Amerikalılar, önce bu kanunun yeniden ele alınarak, adam edilmesini istemiş ve bunun neticesinde 23 Mart 1950’de yeni Gedikli Erbaş Kanunu kabul edilmiştir. ABD’li danışmanların tavsiyeleri doğrultusunda hazırlanan bu kanun, Gedikli Sınıfının yetiştirilmesine ilişkin hususları kapsıyordu. Bu kanuna göre, Gedikli Erbaş olmak için en az ortaokul ve eşidi okullardan mezun olup Gedikli Erbaş okullarını ya da Sanat Enstitülerini bitirmiş olmak şartı aranıyordu.
Bu yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerikan yardımından alınan modern harp silah ve araçları ile donatılmaya başlanmıştı. Amerika, Türkiye’yi Komünizme karşı savunulması gereken bir kale olarak görüyor ve özel önem veriyordu. İdeolojiler arasında sıcak ve soğuk savaşlar dönemine giriliyordu. Amerika’nın öngörüleri doğrultusunda modernleşen ordunun personeli de bundan kısmetine düşeni alacaktı.
Daha önce totaliter zihniyetlerin etkisi altında Gedikli Erbaş statüsüne düşürülen Gedikli Küçük Zabitlik, bu kez Amerikalıların daha çağdaş kafa yapısıyla yeniden ele alınıyordu. 1950 yılında yeniden tasarlanan Gedikli Erbaş Kanununun uygulanma tecrübelerinin ve Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kendi yapılanmalarının da ışığında, “Gedikli” tanımlaması
Menderes Hükümeti dönemine rastlayan bu sürecin akabinde, Türkiye NATO’ya üye olacaktı. Bundan böyle Türk Silahlı Kuvvetleri, ordu yapısını NATO standartlarına göre düzenleyecek ve her konuda modern olma çabasına girecekti. İkinci Dünya Savaşı döneminden kalma totaliter kafa yapısını bilinçaltında sürdürse bile, görünürde modern olma zorunluluğu taşıyacak ve en azından bazı konuları makyajlamak gereği hissedecekti. Görüntü itibarıyla modern ordu havası böylece sağlanmış olacaktı.
Deniz Kuvvetleri tarafından bu kahraman geminin hikayesi kitaplaştırılmış ve yayımlanmıştır. Lakin bakın bu iş nasıl yapılmıştır:
“Donanmanın etkisiz duruma getirilerek, Haliç’e hapsedilmesi nedeniyle deniz subayları ve Deniz Harp Okulu öğrencileri Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. Bahriyemizin bir kısım personeli de ‘Muavenet-i Bahriye’ (Bahriye Yardım Kuruluşu) adı altında bir grup oluşturarak, İstanbul’da İtilaf Devletleri’nin kontrol ve baskısı altındaki ambarlardan geceleri top, hafif silah, cephane, mayın, donatım araç ve gereçlerini gizlice kaçırarak, sivil deniz araçları ile Anadolu’ya, Kurtuluş Savaşı’nı yapan birliklere ulaştırdılar. Daha da önemlisi, bu vatansever denizciler, büyük fedakarlıklarda bulunarak, canları pahasına bir yandan Karadeniz üzerinden yapılan nakliyatla Kurtuluş Savaşı’nın lojistik desteğinin önemli bir kısmını sağlarken, öte yandan da Karadeniz’deki nakliyatın güvenliği yönünden önemli liman ve kıyı bölgelerinin savunulmasını üstlendiler.”
İlerleyen sayfalarda ve özellikle sayfa-7’de kahraman denizcileriyle birlikte Türk halkının yaptıkları, açıkça “Deniz Subaylarının Kurtuluş savaşı süresince yaptıkları” şeklinde sunulmaya çalışılmıştır.
Gördüğünüz gibi Türk halkının, kahraman denizcilerimizin ve de özellikle cesur yürekli Ereğli insanının emekleriyle yazdıkları destan bir çırpıda kahraman Türk subayına mal edilmiştir. Evet, bu destanda Türk subayının da katkısı, emeği ve alınteri vardır ama hepsine sahiplenmek; resmi tarih miti yaratmak adına yapılmış bir emek hırsızlığıdır. O kahramanlara yapılmış bir saygısızlıktır. Zaten kitabı hazırlayan ekip de, kendi yazdıklarına fazla itibar etmemiş olacak ki, ister istemez ilerleyen sayfalarda gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır:
“Bu destan Türk Milletinin destanıdır… Bu destan Kuvay-i Milliye ruhunun destanıdır. Bu destan Karadeniz Ereğli’nin, Edirne’nin, Ardahan’ın, Ankara’nın, Trabzon’un, Türk vatanının destanıdır… Bu destan Recep Kahyaların, Nimet Hocaların, Çarkçıbaşı Osman Efendilerin, Göreleli Yusufların destanıdır… Bu destan Mustafa Kemal’in; her biri Mustafa Kemal olan binlerce Mehmetçiğin destanıdır. Bu destan Gazi Alemdar’ın destanıdır.”
Zaten bizim de söylemek istediğimiz şey budur. İstiklal Savaşı, bağımsızlığına düşkün Türk halkının, yiğit Anadolu insanının kahramanlık destanıdır. Bunu kendilerine mal ederek, ırkçı ve imtiyazcı bir sınıf miti yaratmak isteyenler her daim bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalacaklardır; çünkü: herkes ne kadar kahramansa, onlar da o kadar kahramandır. Ne fazla ne de eksik.
Bakın şu Allah’ın işine ki, Cumhuriyetin ilanı sonrasında kahraman deniz subaylarından tam 749 tanesi donanmadan emekli edildi. Sebep; sağlık sorunları ile birlikte bir de şu: Milli Mücadeleye katılmamaları! Yani, kahramanlık efsaneleri üretirken biraz daha akil düşünmek lazım! Ha bir de yüz ellilikler listesine göz atmak lazım. Orada da pek çok kahraman Türk subayı var.
Ya da şöyle yapacağız; İstiklal Savaşı’nın Türk subayının değil, Türk halkının kahramanlık destanı olduğunu kabul edeceğiz. On yıllarca cepheden cepheye koşan, anasını, yuvasını, köyünü hep geride bırakan, Balkanlara, Çanakkale’ye, Yemen’e ve hatta Galiçya’ya , “emredin öleyim” diyerek koşa koşa giden ve yetmiyormuş gibi sonrasında da kutsal toprağı Anadolu’yu işgal tertibinde bulup bağımsızlığı için şahlanan halk çocuklarına haksızlık etmeyeceksiniz. Bu vatanı; hacısıyla, hocasıyla, işçisiyle, köylüsüyle, kadınıyla, erkeğiyle, zabitiyle ve de Gedikli Küçük Zabitiyle, eşkiyasıyla ve hatta asker kaçağıyla bu toprağın cesur evlatlarının kurduğunu hazmedeceksiniz.
Öyle ki adı komüniste çıkmış ve vatan haini bellenmiş bazı İstanbul işçileri bile, Anadolu’ya cephane gönderebilmek için canını dişine taktı. Bunun da hakkını vereceksiniz.
Öyleyse vatanı herkesin eşit sevdiğini ve vatanı sevmede kimseye ayrıcalık ve imtiyaz tanınmadığını da öğreneceksiniz. Yiyip harcarken kendinize sağladığınız bir takım imtiyazlar olabilir fakat bu vatan için ölme zamanı geldiğinde, kimlerin imtiyazlı olduğunu bilecek, bilmiyorsanız öğrenecek ve saygı duyacaksınız.
Bugün Gedikli Zabitlik dediğimiz yapılanma artık kullanılmamaktadır. 1951 yılından bu yana Assubaylık tanımı geçerlidir. Türkiye’de assubaylık mesleği, üst kademenin pasifize etme, küçümseme ve sınıflaştırma çabalarına karşın halkından ilgi ve sevgi gören saygın bir meslektir.
Türkiye’de assubaylık mesleği, başladığı günden bu yana diğer ülkelerde uygulanandan farklı olmuştur. Baskılara, önyargılara ve tahakkümlere rağmen bu böyledir. Çünkü, bu mesleğin geçmişi Türk tarihine ve o tarihte yer bulan Akıncılar ve Çavuşluk geleneğine dayanmaktadır. Bu yüzden tüm baskılara, küçültme ve hor görme operasyonlarına her zaman karşı koyabilmekte, direnebilmektedir. Öyle ki, bazı şeyler üst komuta kademesi istemese bile, assubay sınıfının kendisini geliştirmesi, işini çok iyi bilmesi ve çağa ayak uydurabilmesi nedeniyle zorunluluk gereği yapılmaktadır.
Assubaylık mesleğinin günümüzdeki yapısını şöyle bir inceleyecek olursak, örneğin Amerikan sistemi ile kıyaslarsak şu başlıkları çıkarmamız mümkündür:
Türk assubayları, çağdaş bir eğitimden geçmektedir. Yüksek Okul seviyesinde çağa yakışır bir süreç yaşayarak ordu saflarına katılmaktadır. Pek çok ülkenin assubayından çok daha üstün niteliklere sahiptir.
Buna karşın kışlada işler tam tersine dönmektedir. Çağa yakışır ve modern eğitim süreci sonrasında, birlik ve kıtalarda çağa yakışmayan uygulamalar ve önyargılar; assubay sınıfının çok daha ileri sıçrayacak şekilde hamle yapmasını engellemektedir. Yürürlükteki kanunlar; ordu içinde kaliteli bir görev bilincini değil, ortaçağ kast sistemini çağrıştırır seviyededir.
Türkiyedeki assubaylık sistemi; belirli bir rütbeye kadar (Asb.Çvş- Üçvş) Amerikan ordusunun NCO yapısı ile uyuşmakta, özellikle üstçavuşluk rütbesi sonrasında ise Amerikan Gedikli Subay sınıfı ile benzeşmektedir. Yani bugün görev yapmakta olan üstçavuş ve daha kıdemli assubayların Amerikan ordusundaki karşılığı Warrant Officer/Gedikli Subaylardır.
Çünkü onlar, yurdu işgale uğradığında Kuvay-i Milliye’nin ilk ışığını çakan küçük zabitlerin neslidir. Onların sahte efsanelere, şişirilmiş hikayelere ihtiyacı yoktur. Her assubay kendi yüreğiyle, kendi mücadelesiyle zaten başlı başına bir efsanedir.
Özellikle yaşlı vatandaşlarımızın assubayları gördüğünde kullandıkları bazı hitap sözcükleri dikkatinizi çekmiştir. Assubaylara zaman zaman “Gedikli Zabit”, “Baş Gedikli”, “Gedikli” ya da “Baş Efendi” şeklinde seslenirler. Ülkemizde “Gedikli” terimi artık kullanılmadığından dolayı özellikle genç assubaylar bu işin sırrını bir türlü çözemezler. Kendilerince araştırıp uygun cevaplar bulmaya çalışırlar.
Ülkemizde de uzun yıllar saygın bir yapılanma olarak kullanılan ve daha sonradan kaldırılan “Gedikli Zabit” yapılanması, tarihsel derinliğinde; gedikliliğin ve bu yönüyle de deniz assubaylığının başlangıcını oluşturduğundan önem arz etmektedir. Bu yüzden, gelin hep birlikte bu konuyu inceleyelim ve bu güzide mesleğe ömür vermiş insanlarımızı da böylece yad etmiş olalım.
GEDİKLİ ZABİTLİĞİN TANIMIGedikli zabitler, belirli bir alan ya da konuda uzmanlık derecesinde ihtisaslaşmış özel görevli subaylardır. Gedikli zabitler askeri yapılanmalarda subay ile assubay arasında bir rütbe konumuna sahiptirler. Türk Ordusundaki şekliyle tarif edersek, asteğmen ile teğmen aralığına yerleştirildiğini söyleyebiliriz. Daha çok kıdemli assubaylığın bir uzantısı olarak görülseler de gerçekte ayrı bir sınıf oluşturmaktadırlar. Fakat pek çok ülkenin silahlı kuvvetleri, uzun yıllar orduya emeği geçmiş kıdemli assubaylarına yeni bir kariyer sunmak ve onları onurlandırmak amacıyla “Gedikli Zabit” yapılanmasını kullanmıştır.
Gedikli Zabitlik, dünya ordularında ve orduların her kuvvetinde çok az farklılaşan bir yapıya sahip karışık bir rütbedir. Genel anlamda teknik becerilerine ve yeteneklerine göre rütbe alırlar. Komuta pozisyonunda kendilerine pek görev verilmez. Yine de Cenevre Antlaşması içeriğine göre genel olarak subay tanımı içinde yer alırlar.
Özel bir rütbeleri olmadığı için onlara “Bay …”, “Bayan …” ( ve soyadı) şeklinde hitap edilir. Ancak, uygulamada çoğu personel bu söylemi kullanmak yerine, onlara, “Efendim”, “Madam” ve daha çok “Şef” şeklinde hitap etmeyi tercih eder. Bizdeki uygulamalarda ise hitap şekli “Efendi” olarak kabul görmüştür.
NATO kodu olarak WO-1’den başlayan rütbeleri WO-5’e kadar gider. Ülke tanımlamaları da bu standarda bağlı olmak kaydıyla değişiklik gösterir. Örneğin Amerikan Ordusunda bu rütbelerin karşılıkları aşağıdaki gibidir.
WO-1= WO1 (Warrant Officer 1)
WO-2= CW2 (Chief Warrant Officer 2)
WO-3= CW3 (Chief Warrant Officer 3)
WO-4= CW4 (Chief Warrant Officer 4)
WO-5= CW5 (Chief Warrant Officer 5)
Bu rütbe yapısı ilk olarak İngiliz Kraliyet Donanmasında kullanılmış, daha sonra günümüze değin pek çok ülke tarafından benimsenmiştir. Bugün İrlanda ve ABD gibi pek çok devlet tarafından kullanılmakta olan bir sistemdir. ABD dışında genellikle kıdemli assubayların uzun yıllara dayalı askeri tecrübelerinden yararlanılması niyetiyle ve onları mümkün olduğunca etkili olarak kullanmak gayesiyle oluşturulmuştur.
Fakat Amerikan ordusunda özel bir konumları vardır. Teknik konularda liderdirler ve konularında uzman derecesinde ihtisas sahibidirler. Şef pozisyonundaki gedikli subaylar (Chief Warrant Officer) bizzat Başkan tarafından yetkilendirilir ve atanırlar, subaylarla aynı şekilde yemin ederler. Teknik uzman olarak, doğrudan orduya giriş yapabildikleri gibi, uzun hizmet yılları göz önünde bulundurularak (özellikle helikopter pilotları) orduda kalmaları da sağlanmış olabilir.
Gedikli Zabitliğin ve buna bağlı olarak Gedikli sınıfının doğuşu, İngiliz Kraliyet Donanmasının kuruluş yıllarına değin uzanır. Bu yapının askeri bir sınıf olarak kullanılması yaklaşık olarak, 13.yüzyılda başlamıştır.
Bilindiği gibi o dönemlerde henüz silah teknolojisi çok gelişmiş olmadığından kara ordularında herkes kısa bir eğitimle hemen görev yapabiliyordu. Oysa deniz kuvvetleri için özel yetenek, mesleki yeterlilik, bilgi ve tecrübe gerekiyordu. İlerleyen yıllarda hava kuvvetlerinin gelişmesi de aynı gereksinimlere ihtiyaç duyacaktı. Hatta gelişen ordu silahları ve savaş teknikleri dolayısıyla, kara kuvvetleri de ilerleyen dönemlerde bu yetenekli sınıfa ihtiyaç duyacaktı.
Dolayısıyla bu başlangıç, hem gedikli zabitliğin hem gedikli sınıfın doğuşu olarak işlenecekti tarihe. Gedikli sınıf ise o günkü anlamıyla deniz assubaylığına ve onun devamı olan bir sisteme işaret ediyordu.
13. yüzyılda İngiltere’de Deniz Kuvvetleri’nin kontrolü ve komutası, askeri deneyimleri nedeniyle, soylu sınıfın elindeydi. Bu soylu sınıfa mensup insanlar, genelde teğmen ve yüzbaşı gibi rütbeler taşıyorlardı ve gemilere kumanda ediyorlardı. Askeri tecrübeleri vardı, bilgi ve görgüleri vardı fakat denizcilikten bihaberdiler. Gemi yaşamına çok uzaktılar. Gemide işlerin nasıl döndüğünü, silahların nasıl kullanılacağını, geminin sevk ve idaresinin nasıl olacağını bilmiyorlardı. Denizcilerin güvertede hangi işlerle meşgul olduklarına, bir geminin tek başına nasıl seyir yapacağına, deniz haritalarının kullanımına, yön bulma tekniklerine, pusula kullanımına ve daha pek çok denizciliğe özgü bilgilere çok yabancıydılar.
Asıl mesleği denizcilik olan gemi kaptanlarına ve onların kıdemli, tecrübeli denizcilerine bel bağlamışlardı. Onların işbirliği ve teknik uzmanlığı ile tüm bu işleri kotaracaklarını düşünüyorlardı. Bu usta denizciler ve kaptanlar, gemilerin kullanımı ile ilgili teknik detaylara ve silahların çalıştırılmasına dair tüm bilgilere sahip oldukları gibi kullanmaya da yatkındılar. Her türlü teknik bilgi ve beceriye, denizciliğin gerektirdiği yetenek ve ustalığa tam anlamıyla sahiptiler.
Bu usta denizciler böylece ilk gedikli sınıfını oluşturdular ve gedikli zabitan ile deniz assubaylığının ilk nüvesi oldular. Zaman zaman “Boat Mates”, bazen “Boswans Mates” olarak anıldılar. Tecrübe ve özgüvenleri ile zamanla vazgeçilmez oldular ve daha sonra “Royal Warrant” (Kraliyet Gedikli Zabitanı) olarak ödüllendirildiler.
İşte bu başlangıç günümüze değin sürüp gitmiştir. Modern ordular bu tabuları yıkmış olsa da günümüzde Türk Ordusu gibi kendisini geliştirememiş ordularda halen bu asil sınıf ve halk tipi sınıf ayrımı derin bir şekilde sürdürülmektedir.
Gedikli subaylar yıllar süren gelişmeler sonucunda dört kategoride değerlendirildiler.
1843 yılında Subay Salonunda kalan gedikli subaylar normal subay yapılmış, düşük dereceli gedikli subaylar ise yeniden yapılanan assubay sınıflandırmasında Chief Petty Officer olarak Kıdemli Assubay yapılmış ve böylece gedikli subay kategorisinin ikisi sonlandırılmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sürecinde Salonsuz Gedikli Subaylar; “Gedikli Subay” ve “Şef Gedikli Subaylar (Yetkilendirilmiş Gedikli Subay)” olarak ikiye ayrılmıştır.
Donanmada modern teknolojinin gelişmesi doğrultusunda onların da sisteme adaptasyonu amacıyla rütbe tanım ve kapsamları değiştirilmiştir. Telgrafçı, Elektrikçi, Gemi Onarımcısı, askeri teknisyen ve benzeri isimler almışlardır. Subay Salonu yerine Gedikli Subay Salonunu kullanmaya başlamışlardır. Küçük gemilerde ise yine subay salonunu kullanmaya devam etmişlerdir. Gedikli Subay ve Şef Gedikli Subaylar kılıç takmışlardır, rütbelerine göre selamlanmışlar ve selamlamışlardır. Teğmen ile asteğmen arasına yerleştirilmiş bir rütbe sıralamaları olmuştur.
1949 yılında yeniden tanımlama yapılmış ve isimleri “yetkili subay” ve “kıdemli yetkili subay” olmuştur. Fakat rütbe kıdemleri yine teğmenden sonra gelmiştir. Yine yerleri subay salonu olmuş, gedikli subay salonları kapatılmıştır.
1956 yılında yeniden bir tanım değişikliği yapılmış ve şimdiki branş subayı anlamında özel görev subayları tanımı yapılmıştır. 1998 yılında bu özel görevli subaylar listesi, normal kraliyet subay listesi ile birleştirildi ve böylece tüm subaylar eşitlenmiş oldu.
İngiliz Kraliyet Donanmasındaki rütbe yapılarını ve gerçek yaşamdan kesitlerini “Dünyanın Uzak Ucu” (Master And Commander: The Far Side Of The World) isimli filmde bulabilirsiniz. Deniz Subayı, Gedikli Subay, Assubay, Denizciler ve Deniz Talebesi gibi rütbelerin hepsinin canlandırıldığı bu film, 1800’lü yıllarda Pasifik’te bir İngiliz Gemisi (HMS Surprise) ile bir Fransız gemisi (Acheron) arasında geçen çetin mücadeleyi konu almaktadır. Brezilya sahillerinden başlayan macera dünyanın büyük bir kısmını dolaşarak devam etmekte, Cape Horn'un fırtınalı sularından dünyanın uzak ucundaki Galapagos Adasına varmaktadır. Napolyon dönemindeki deniz savaşlarını konu edinen film; 2003, Amerikan yapımı. Yönetmeni Peter Weir, başrol oyuncusu ise Russel Crowe. İnternet üzerinden ulaşabileceğiniz bu filmi izlemenizi tavsiye ederim.
Gedikli Subaylar Amerikan Ordusu’nda son derece özel bir konuma sahiptirler. Tek bir mesleğe, konuya ya da branşa yönelik olarak çok özel bir şekilde yetiştirilirler. Gedikli Subay olarak ilk göreve başladıklarında Ordu Sekreterliği tarafından yetkilendirilirler ve Warrant Officer-1 (WO1) rütbesini taşırlar. Daha sonraki aşamalarda Gedikli Subay Komisyonları tarafından üst rütbelere yükseltilirler. Bu komisyon doğrudan A.B.D. Başkanı’nın temsilcisi olarak görev yapar.
Gedikli Subaylar, kendi uzmanlık alanları söz konusu olduğunda diğer subaylarla aynı otorite, saygınlık ve komuta yetkisine sahiptirler. Müfrezelerde, birlik, birim ve timlerde, gemilerde ve icra edilen harekatlarda hem görev ve sorumluluk alabilir hem de komuta ve liderlik üstlenebilirler. Ayrıca astlarına danışmanlık görevleri de söz konusudur.
Konusunda uzman oluşuyla ve liderlik özellikleriyle birliklere ve komuta kademesine özel uzmanlık tecrübelerini ve rehberliğini sunar. Özellikle teknik konulardaki kabiliyetleri ile dikkati çekerler.
Çeşitli eğitim aşamasından geçerek rütbe ve kariyer basamaklarını oluştururlar. Kısaca değinirsek; orduya katılma kararı sonrasında ilk olarak Gedikli Subay Aday Kursu’na dahil olduklarını ve daha sonra da meslek yaşamları boyunca sürekli eğitim gördüklerini söyleyebiliriz. Gedikli Subay Aday Kursu ile temel subay ve lider özellikleri kazandırılır.
Bir sonraki aşamada Gedikli Subay Temel Kursu görürler ve burada Gedikli Subay görevlerini teknik liderlik derecesinde yapabilecek yetenekle donatılırlar.
Daha sonra gelen Gedikli Subay Tekamül Kursu ise önceki eğitimleri ve edinilen tecrübeleri geliştirme, ileri aşamalara hazırlanma sürecidir. Bu kurs CW3 rütbesine haiz bir Gedikli Subay tarafından verilir.
Gedikli Subay Karargah Kursu ise CW4 rütbesine geçiş için gerekli olan karargah görevlerinin öğrenilmesini amaçlar. Bu süreçte gedikli subaylar; ordu, personel, iletişim, eğitim yönetimi ve personel yönetimi ile özel liderlik konularında bilgi ve deneyim kazanırlar.
Son aşamada görülen kurs ise Gedikli Subay Üst Düzey Karargah Kursu’dur. Gedikli Subayların CW5 seviyesine terfi edebilmelerini amaçlayan ve bu rütbeye haiz bilgilerin öğretildiği kurs sonrasında, mesleklerinin en önemli kariyer aşamasına gelmiş bulunurlar. CW5 rütbesi, askeri eğitim için en önemli seviye olarak tanımlanır. Orduya daha geniş açıdan bakmayı öğrenirler. Örgütsel düzeyde en yüksek seviyedeki eğitmenler olarak görevler alırlar. “Amerikan Ordusu nasıl daha iyi işler, nasıl daha başarılı olur” konusu üzerinde özel olarak çalışırlar. Orduyla ilgili politikalar ve programlar üretirler. Özel konular hakkında bilgilendirme yaparlar.
Özellikle CW5 aşamasına gelen Gedikli Subay, tam anlamıyla Amerikan Ordusunun en vazgeçilmez ve aynı zamanda en üretken personeli olur. Ordunun politikasından, eğitimlerine değin pek çok konuda söz sahibidir ve de işlevselliğinde lokomotif rolündedir. Kısa başlıklar halinde görev tanımlarına bakacak olursak, şunları söyleyebiliriz:
Amerikan Ordu yapısında rütbeler sadece görev amaçlıdır. Tüm yaşamınızı etkisi altına almaz. Yani birileri sizden rütbe ve kıdemce üst olduğu için yaşamınıza, duygu ve düşüncenize ve hatta vereceğiniz oylara karışmaz. Astlarını cahil olarak nitelemez. Onları izlemeyi ve fişlemeyi düşünmez. Ev ve aile yaşamını denetlemeyi aklından bile geçirmez.
Askeri bir kişi de olsanız önce insan olmanın onur ve haysiyetini koyar önünüze. “Rütbesi yüksek olanın ve mevkisi yüce olanın her şeyin en doğrusunu bileceği” saplantısı günümüz dünyasında sadece bir safsatadan ibarettir. Ortaçağ zihniyetinin bir ürünüdür. Herkes kendi hayat tecrübesinden, günlük yaşamından ve biriktirdiklerinden öğrendikleriyle bir çıkarım yapar ve yolunu öylece seçer. Düşünün ki, aylık emekli maaşı yaklaşık olarak 4.000 TL’yi bulan bir Emekli Kıdemli Albay ile bunun yarısını dahi alamayan Emekli Kıdemli Başçavuş; aynı siyasi eğilimi ya da ideolojiyi her nasılsa benimsesin. Eğer bu mümkün oluyorsa zaten bir yerlerde bir yanlışlık var demektir. Ya ülkenin siyasi partilerinde bir sorun vardır, yelpaze geniş değildir ya da yukarılardan somut ya da başkaca baskılar ve etkiler vardır.
Nihayetinde insanı öncelemek açısından oldukça uzun ve meşakkatli bir yolumuz olduğunu söylememiz gereklidir.
Osmanlı’da da Donanmadaki uygulamalar hep farklı olmuştur. Yüzyıllar boyunca Kara Ordusundan değişik, denizciliğe ve bu mesleğin zorlu şartlarına uygun bir hiyerarşi yapısı uygulanmıştır. Nihayetinde askeri alanda batılılaşma çabaları başlayınca, Donanma yapısı da bundan payını almıştır. Bilindiği gibi öncelik subay yetiştirilmesine verilmiştir fakat yaşanan olaylar, zorluklar ve savaşlar; Donanmayı modernleştirmenin, yapısını değiştirmenin o kadar da kolay olmadığını göstermiştir. İthal komutanlara teslim edilen ordularda ilk arayış mesleğini bilen bir ara sınıf oluşturmak fikrini sabit kılmıştır. Bu ara sınıf fikri, Osmanlı Paşalarının saltanatçı kafa yapısıyla arabeskleşmiş ve subay sınıfından ayrı olarak, Gedikli Sınıfı oluşturulmuştur. Gedikli Sınıfı, Gedikli Zabitlerden ve Gedikli Küçük Zabitlerden teşekkül edecek şekilde düzenlenmiştir. İngiliz Sisteminden alınan bu yapı, söylediğimiz gibi, şarkçı bir zihniyetle uygulama safhasına konmuş, Zabite ayrı, Gedikli Zabite ayrı ve Gedikli Küçük Zabite daha bir ayrı kurallar, kanunlar işler hale sokulmuştur. Zaten pek çok tarihçi bu dönemdeki modernleşme uygulamalarının daha çok taklitçi olduğunu ama daha da ötesinde kötü versiyonlar olduğunu vurgulama gereği hisseder.
5 Şubat 1890 tarihinde Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın gayretleriyle donanmanın teknik ve ameli personel ihtiyacını karşılamak üzere, topçu, işaretçi, serdümen ve porsun, sanayi ve makine sınıflarında görev yapmak üzere “Deniz Gedikli Subay ” sınıfının kurulması için bir nizamname çıkarıldı. İngiliz sistemi örnek alındı. Nizamname, Ceride-i Bahriye gazetesinde yayımlandı ve yürürlüğe girdi. İşin aslı, hızlı bir şekilde toprak kaybetmeye başlayan Osmanlı Donanması, gemilerinde görev yapacak yetenekli leventler ve ara sınıf personel bulamamaktaydı. Özellikle Rum kökenli Osmanlılardan faydalanıyorlardı ama Yunanistan elden gidince, Rumlarda da kopuş başladı. Gemilerin teknolojisi değişmişti ama Osmanlıda bu teknolojiye ayak uyduracak ne Paşa, ne zabitan ne de devlet adamı vardı. Bunlar olmayınca, körü körüne son model gemiler alınıyor ama yürütülemiyordu. İşte bu zorunluluktan dolayı Gedikli Sınıfının kurulması şart olmuştu.
Nihayetinde, 3 Nisan 1890 tarihinde 21 Sayılı Ceride-i Bahriye'de çıkan Şura'yı Bahriye Nizamnamesiyle "Deniz Gedikli Sınıfı" resmen kurulmuş oluyordu. Böylece resmi olarak hem Osmanlı Bahriyesinde hem de Osmanlı Ordusunda “Gedikli Zabitliğin” bir parçası olarak, assubaylık mesleği de başlamış oluyordu. Elbette ki daha önce de benzer konumlarda bir ara sınıf vardı fakat kafa karıştırıcı bir sistem bütünlüğüne sahipti. Örneğin, Osmanlı Donanmasının rütbe ve hiyerarşisini çözmeniz için donanmayı iyi bilmeniz ve tanımanız gerekiyordu.
Söz konusu nizamname ile birlikte, gemilere sivil personel alınmaması, yalnız İstanbul çocuklarından olmak üzere gedikli temin edilmesi kararlaştırılmıştır. 15 Haziran 1890 tarihinde Selimiye Gemisi'nde ilk Deniz Gedikli Sınıfı eğitim ve öğretime başlamıştır. Fakat kısa bir süre sonra uygulamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle bu sınıf kapatılmıştır.
Nizamnamede yer alan ve Gedikli Sınıfın esaslarını belirleyen ana hususlar şöyleydi:
İlk Gedikli Sınıfı 15 Haziran 1890 tarihinde Selimiye Eğitim Gemisinde eğitime başladı. Başlıca dersler; Hesap, Güzel Yazı, İmla ve Okuma dersleri olmuştur. Öğrencilere mesleki eğitim kapsamında ayrıca, Branda Bağlamak, Geminin Kısımları, Direk, Seren, Yelkenler, Sabit Arma, Makara ve Tornalar, Gemici Bağları ve çeşitleri, Top ve Kundak ayrıntıları, Ateşli Silahlar ve kısımları öğretilmiş ve top, tüfek, arma ve kürek talimleri yaptırılmıştır.
Bu nizamname esaslarına göre kurulan ve tipik İngiliz yapılanması olduğu hemen göze çarpan Osmanlı’nın ilk Gedikli uygulaması, çeşitli nedenlerden dolayı çok kısa bir dönem hayatta kalabilmiştir. Bunun başlıca sebeplerinden birisi, o dönem bahriyede hakim olan başıbozukluklardır. Özellikle maaş ödemelerinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle, ne donanma subayına ne de denizcilerine söz geçirilemiyordu. Yapılan yenilikler de bu yüzden etkili olamıyordu.
Ayrıca nizamnamesinde belirtilen hususlar gereğince, Gedikli Sınıfına başka kaynaklardan kimsenin alınmayacağı belirtilmesine rağmen bu kural kısa sürede çiğnenmişti. İstanbul dışından kimsenin alınmayacağı kuralı da çoğu kez görmezden gelinmişti. Yine nizamnamesi gereğince, Gedikli Sınıfından kimse zabitan yapılmayacaktı. Yani başarılı olsalar bile hiçbir Gedikli Zabitan, Mülazım ve Yüzbaşı gibi rütbelere terfi edemeyecekti. Kapalı devre bir sistem tasarlanmıştı. Buna rağmen, II. Abdülhamit’in emri gereğince bazı Gedikli Subaylar, üsteğmen rütbesiyle zabitan sınıfına geçirilmiş ve bir kere başlayınca da arkası gelmişti. Başlangıçta tasarlanmış olan kuralların bütünü bozulmuş ve ihlal edilmişti. Tüm bunlardan sonra, bu şekliyle Gedikli Subay yetiştirmenin bir fayda sağlamayacağı değerlendirilmiş ve mevcut olan Gedikli Subayların muhtelif zabitan rütbelerine nakli sağlanarak, Gedikli uygulaması sonlandırılmıştır.
Gedikli Zabitliğin ilk uygulandığı dönemlerden bilinen isimlerin en başında İsmail Hakkı Kaptan gelir. Zaten başkaca da bir isme rastlanmaz. Gazi Alemdar Gemisi ile İstiklal Savaşı’nda destan yazan isimlerden birisi olan Gemi Süvarisi İsmail Hakkı Kaptan, Osmanlı’nın ilk Gedikli Zabitlerindendir ve Kurtuluş Savaşı döneminde emekli durumdadır.
Gedikli uygulamasının ikinci safhası ise 1900’lü yılların başında denemeye geçmiştir. 1909 yılına gelindiğinde, Osmanlı Devletinin pek çok yerinde, ilkokul ve ortaokul seviyesinde Gedikli Küçük Zabit Mektepleri peş peşe açılmaya başlamıştır. Fakat bu süreçte söz konusu olan Gedikli Küçük Zabitlerdir. Gedikli Zabitlikle ilgili yeni bir uygulama söz konusu olmamıştır.
19 Temmuz 1913 tarihinde “Sekeni Hümayunda Gedikli Sınıfının Sureti Tesciliyle Usulü Terfi ve Terakkileri” hakkındaki kanun kabul edildi. Bu kanun Gedikli Sınıfının teşkil esaslarını kapsamaktaydı. 14 Temmuz’da deneme uygulamasına başlanmıştı ve bir senelik denemeden sonra, 1915 yılında hayata geçirildi. 24 Şubat 1915’de geçici bir kanun ile küçük zabitlerin üstünde olarak “Gedikli Zabit” sınıfı yeniden teşkil ediliyordu. Böylece Gedikli Zabit ve Gedikli Küçük Zabitten teşekkül eden Gedikli Sınıfı, kanun ve nizamnamesi oturtulmuş olarak bir kez daha uygulamaya konuluyordu.
İlerleyen dönemlerde Gedikli Sınıf yapılanması yeni kurulmaya başlayan Hava Kuvvetlerinde ve başladığı yer olan Deniz Kuvvetlerinde oldukça etkili olarak kullanılacaktı.
Hazırlayan : Aydın Kulak

Bir dönem önemli görevler üstlenen ama zamanla işlerliğini kaybeden, çağın gelişimi nedeniyle artık anılarda yaşayan bir Assubay Okulu’ndan bahsedeceğiz sizlere: Veteriner Assubay Okulları'ndan.
Prof.Dr. Ferruh Dinçer tarafından “Türkiye’de Askeri Veteriner Hekimlik Tarihi Üzerine Yapılan Araştırmalar” kapsamında yapılmış olan bir çalışmadan elde ettiğimiz bu bilgileri gelin birlikte inceleyelim. Nerede teknik bir konu varsa, orada assubayın da olduğunu, bilgi ve becerisini vatanı ve milleti için nasıl her alanda kullanabildiğini birlikte değerlendirelim ve unutulmaması için biz de hem tarihimizde hem anılarımızda yaşatalım.
I923-33'de "Nalbant Gedikli Küçük Zabit Kursu" adıyla hayvan sağlığı ve nal teknisyen assubayları yetiştirilmesi ele alındı.
“Veteriner Teknisyen Assubay İlerleme Kursu” 1945’te, “Veteriner Teknisyen Assubay Nal Tekniği Kursları" 1954'de ve "Veteriner Teknisyen Assubay Gıda Kontrol Kursları" 1959'da açıldı.
Askeri Veteriner Akademisi Assubay Okulu
Assubay sınıfı için ilk olarak 1932 yılında öğrenci alındı. Eylül 1932-Haziran 1933 arası 10 ay süren bu döneme "Nalbant Gedikli Küçük Zabit Kursu" adı verildi. 1934-35 döneminde "Nalbant Gedikli Erbaş", 1945'den itibaren "Veteriner Gedikli Erbaş" olarak değiştirildi. 1951'de "Hayvan Sağlık Teknisyen Assubay Okulu" ve 1953'den itibaren de "Hayvan Sağlık ve Nal Teknisyen Assubay Okulu" denildi.
1940 yılına kadar askeri ve sivil ortaokul öğrencileri ve mezunları ile ilkokul mezunları da okula alınıyordu. 1940'dan itibaren, diğer bütün assubay okullarında olduğu gibi ortaokul mezunları alınmaya başlandı.
Okula kayıt olan öğrenciler, önce 3 ay süreyle atlı birliklerde staj görüp buradan Kolordu Hayvan Hastaneleri’ne gönderiliyor ve 10 ay pratik yaptıktan sonra Tatbikat Okulu'nda 10 aylık kurs görüyorlardı. Yapılan sınav sonucunda da mezun oluyorlardı. 1945 yılından itibaren öğretim, tamamı Tatbikat Okulu'nda geçerek, 2 yıl üzerinden sürdürüldü.
1932-33'de açılan I. dönemde öğrencilere nal tekniği, veteriner bilgileri, Türkçe, Ordu Bilgisi, Sevk ve İdare, Arazi Bilgisi, Askeri Ceza ve İç Hizmet, Harp Tarihi ve Türk Tarihi, Coğrafya, Matematik dersleri verildi. 1934-35'de “Spor” ve 1936-37’de “Ecza Bilgisi” dersleri eklendi. 1945'de 2 yılın tamamı Tatbikat Okulunda geçince 1. ve 2. yıl dersleri şöyle programlandı:
Birinci yıl: Anatomi, Dış Hastalıklar, Fizyoloji ve İç hastalıklar, Ayak Hastalıkları ve Nal Tekniği, Veteriner Görevleri, Hayvan Sağlığını Koruma, Tarih, Coğrafya, Binicilik, Piyadecilik ve Atış, Harp Silahları ve Vasıtaları, Topoğrafya, Ordu Bilgisi, İç Hizmet ve Askeri Ceza, T'ahkimat Gizlenme ve Tahrip, Türkçe.
İkinci yıl: Anatomi, Dış Hastalıklar, İç Hastalıklar, Ayak Hastalıkları, Patoloji, Salgın Hastalıklar, Kimya, Zootekni, Veteriner Görevleri, Veteriner Tabiyesi, Türkçe, Tarih, Coğrafya, İç Hizmet, Tabya, Balistik, Topoğrafya, Ordu Bilgisi, Binicilik.
1953-54 döneminde, ikinci sınıfta "Hayvan Sağlık Teknisyen Assubayı" ve "Nal Teknisyen Assubayı" olarak ayrılan öğrenciler bu adlar altında mezun oldular.
1942 yılında iki dönem mezunu verildi. Birincisi Eylül 1941-Haziran 1942 dönemindeki 5 adaydır ki bunlar, 22 haziran 1942'de mezun oldu. 1942'nin 10 Şubat'ında açılan İkinci Dönem ise 10 ay sürdü ve adaylar 9 Aralık I942'de mezun oldu.
1945'den itibaren öğrenciler Assubay Ortaokullarından mezun adaylar arasından alınmaya başlanmışlardı. 1949'da Assubay Okullarından öğrenci gelmediğinden, 1950'de mezun verilmedi.
1959'da 7 mezun verildi. Ancak, 1958'de okula giren öğrenciler de aynı yıl "Nal Teknisyen Assubayı" olarak mezun oldu (22 Ekim 1959). Bunlar "B" sicili aldılar. Bu nedenle 1960 yılında mezun verilmedi. 1962'den sonra okula öğrenci alınmadığından en son mezun 1963'de verildi. 1933-1963 arasındaki 28 dönemde 386 mezun verildi.
Akademiye bağlı Assubay Okulu mezunlarının tümüne yakın kısmının (354'ünün) çeşitli kurslara alınmasından, teknisyen eğitimine de ayrıca önem verildiği anlaşılmaktadır.
Bir döneme damgasını vurmuş olan Veteriner Astsubay Okulları, ordudaki gelişmelere bağlı olarak işlevini kaybetmiş ve kapatılarak, tarihteki yerini almıştır. Sadece anılarda yaşatılmakta ve assubaylığın onur dolu sayfasında yerini korumaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinde Veteriner Teknisyen Assubayı olarak görev yapan Lütfi Başoflaz, 1973 yılında emekli olur. Küçük pikabının arkasında başladığı girişimcilik hikayesi zamanla GÜN-TAV adlı bir şirkete ulaşmasına vesile olur ve bir başarı hikayesine dönüşür.
Vatanına ve milletine bir Assubay olarak yıllarca hizmet eden Başoflaz, emekliliği sonrasında çalışmadan yapamıyor ve yeni bir başlangıç istiyor. Kader onu İstanbul'da küçük bir dükkana götürüyor. Başoflaz, bu küçük dükkana mütevazi ama bir o kadar anlamlı bir isim veriyor: Güneş Tavukçuluk.
Derme çatma kapkacakla kümes hayvancılığı yapmaya çalışan insanlara, pikabının kasasına doldurduğu, kalıplarını kendisinin yaptığı malzemeleri kapı kapı dolaşarak satmaya başlıyor. Yaptığı bu girişimci çalışmaları ile belki de Türkiye'de ilk profesyonel yemlik sistemlerinin temelini atıyor ve sektörün geleceğine de kılavuzluk ediyor böylece. Bu hikaye, seksenli yılların başına kadar devam ediyor.
Bu dönemde sağlık sorunları nedeniyle, çalışmalarına beş senelik bir ara vermek zorunda kalıyor Başoflaz. Ara verdiği bu dönemde şirketin saygınlığını korumak adına her hakkını koruyor, Gün-Tav ismine halel gelmemesi için çabalıyor, markasının saygınlığına sahip çıkıyor ve 1987 yılında bu güzide markayı, yine kendisi kadar girişimci ve idealist olan emekli bir öğretmene, Ahmet Eyvazoğlu'na teslim ediyor.
Bugün temelini Lütfi Başoflaz'ın attığı bu şirket, örnek bir durumda. Şu anda Bulgaristan, Yugoslavya, İran, Mısır, Suriye, Rusya, Arabistan, Romanya, Sırbistan, Libya, Türmenistan gibi ülkeler başta olmak üzere bir çok ülkede çalışmaları bulunan Gün-Tav; Dünya pazarında söz sahibi olma yolunda ilerliyor. Gerçekleştirdiği üretim, yatırım ve sağladığı kaynaklarla Gün-Tav kendi sektöründe Türkiye’nin lokomotif markası. 1973 yılında başlayan bu hikaye, yeni başarılarla yazılmaya devam ediyor. Hikayenin başlangıcında ise bizden birisi var: Emekli Assubay Lütfi Başoflaz!
Şimdiye kadarki yazılarımda halka malolmuş, sesini duyurmuş ve assubayları onurluca temsil etmiş pek çok ismi sizlere sundum. Bu kez karşıma, pek çoğumuzun tanımadığı, bilmediği bir isim çıktı:Mehmet Zeki Akdağ! Onun için yeni çağın Karacaoğlan'ı gibi tanımlamalar dahi yapılıyor. Pek çok şiir kitabı var. Aslında belki de ismine orda burda rastladınız ama nerden gelmiş, nasıl gelmiş diye inceleme zahmetine katlanmadınız. Bizden birisi olduğunu farkedemediniz. Oysa o, ne güzel dökmüş yüreğimizde taşıdığımız isyanı dizelerine:
Geceden kurtarır karanlıkları
Zulmeti yıkardık hatırlar mısın?
Arzuların kanadında ruhumuz
Göklere çıkardık hatırlar mısın?
Dilerseniz, şöyle bir biyografisini okuyarak başlayalım işe:
Karaman’a bağlı Ermenek ilçesinin Göktepe kasabasında 1929 yılında (28 Haziran 1929) dünyaya gelen Akdağ, Göktepe İlkokulu (1943), Kayseri Askeri Ortaokulu (1948), Ankara Veteriner Teknisyen Astsubay Okulu (1952) ve Ordu Yabancı Diller Okulu’nu (1960) bitirdikten sonra assubay olarak yurdun çeşitli bölgelerinde görev yaptı. Emekli olduğu 1968 yılında gazeteciliğe başladı. Milliyet, Akşam, Güneş, Yeni İstanbul, Son Posta, Hergün ve Ortadoğu gazetelerinde çalıştı. Bu gazetelerde muhabir, haber müdürü, yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü olarak çeşitli görevlerde bulundu.
Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatkârlar Vakfı kurucu üyeliği, İLESAM İstanbul temsilciliği yaptı. Türkiye Gazeteciler Cemiyetine ve Gazeteciler Sendikasına üye oldu.
İlk şiiri 1947'de Erciyes dergisinde yayınlandı. Geride kalan bu 64 yıl süresince; Çınaraltı, Hisar, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Millî Kültür, Yeni Ufuklar, Türk Yurdu, Türk Dünyası, Kültür Dünyası, Orkun, Tarla, Kızılelma, Türk Sanatı, Petek, Dokuz Eylül ve Sarmaşık Kültür gibi çok sayıda dergide kalemiyle, mısralarıyla yer aldı. Cumhuriyet devri Milli Edebiyat akımına ve Hisar ekolüne bağlı kaldı. Sade ve samimi bir dille, halk şiiri özelliklerini barındıran çağdaş bir şiir yazma çabası gösterdi.
“Mızrap” isimli musiki dergisini bir grupla birlikte altı sayı yayınladı. Gazetecilik araştırma dalında 1977'de “Yılın Gazetecisi Ödülü”nü aldı.
Kültür Bakanlığı'na yaptığı 7 bin 500 kitaplık bağışıyla, doğup ilk öğrenimini gördüğü köyünde adına kütüphane açtırdı.
Şiire küçük yaşta başlayan şair, özellikle türkülerle içli dışlıdır. Hem de “Türkülere gömün beni” diyecek kadar!
Büyük büyük tufanlarda
Yitirdik birbirimizi
Şüphesiz vuslat gününe
Türküler getirdi bizi.Anacığım çağırıyor
Bir türküde demin beni
Türkülerle doğmuşum ben
Türkülerle gömün beni.
Şiirlerinde tasavvuf izine rastlamak da mümkündür. Fakat burada bir aşırılık değil, bizi biz yapan değerleri anlatış vardır. Tarihimiz, kültürümüz, dilimiz ve geçmişimiz olanca güzelliğiğiyle göze çarpar onun şiirinde. Yozlaşmış bir Türkçe'yi değil, İstanbul şivesiyle süslenmiş bir Türkçe'yi yeğleyen şair, halkının yanıbaşında olmaya özen gösteren mısralarla örgülediği nice şiirlere imzasını atmıştır.
“Otuzu aşkın şiiriyle TRT repertuarına girmiş ve Zeki Müren, Ahmet Özhan, Bilge Pakalınlar gibi sanatçılar tarafından seslendirilen şarkıların şairi olan Zeki Ağabey; mısralarında kendini gösteren 'gönül adamı' özelliğini yaşantısında da çevresine hissettiren, tam bir Anadolu efendisidir.
Hece vezninden bazı şiirlerinde vazgeçse de sağlam kâfiyeden, şiirin ritminden, âhenginden asla ayrılmaz. Bir çok şiirinde hicivden örnekler de sunan Zeki Ağabey, 'Millî şiir' tanımının, yaşayan ender ustalarından biridir.
Merhum Ahmet Kabaklı büyüğümüzün; 'Türkü, koşma havasına girdiği, aşkını ve tabiatı eski bir Toroslu gibi söylemek gereği duyduğunda Karacaoğlan'ın şenlik ve renkliliğinden pek ayırt edilemiyor' sözleriyle tanımlamaya çalıştığı. Merhum ağabeyim Ahmet Tufan Şentürk'ün ifadesiyle de; 'Tam mânâsıyla ve tek kelimeyle günümüzün yaşayan Karacaoğlanıdır' diyebileceğimiz Mehmet Zeki Akdağ Ağabeyime bundan sonra da bol şiirli, az hasretli, 'ballı Türkçe' ile örülmüş nice şiirler, şiir kitapları diliyorum.”
Eserleri: Kırkikindi (1967), Dar Saat (1973), Uzun Hava (1991), Yağmura Duran Bulut (1999), Önce Şiir Vardı (1999), Boşa Çiğnemedim Yalan Dünyayı (2003), Gecenin Gözleri (2006)
Vedamızı şairimizin güzel bir dörtlüğüyle yapalım dilerseniz:
Cüceyi dev yapan ışık
Şimdi zindanla barışık
Gür salkımlı mor sarmaşık
Var mı böyle konut artık...
Tarihte ilk devlet tipi yapılanmaların görülmesiyle birlikte, insanoğlunun doğası gereği savunma ve saldırı amaçlı askeri oluşumların da başladığını görürüz. İnsanoğlu ya toprağını korumak ya da genişletmek amaçlı olarak savaşmayı tercih etmiş. Bu durumda ortaya askerlik dediğimiz meslek ve bu mesleğin olmazsa olmazı diyebileceğimiz emir-komuta zinciri yani hiyerarşik yapı çıkmış.
İlk dönemlerdeki askeri yapılanmalarda ilkel silahlar kullanıldığı için assubay diyebileceğimiz meslek grubu insanlar, daha ziyade orduların hücumda ve savunmada düzenli hareket etmesi maksadıyla, emir-komuta zincirinin bir halkası olarak kullanılmıştır. Bu yapılanmada emirler koordineli hareket etmeyi sağlamış ve orduların bu yolla zafere daha yakın oldukları görülmüştür.
Yenilgi durumlarında ise eldeki savaşçı insan malzemesinin panik halinde kaçışıp heba olması yerine düzenli bir şekilde geri çekilmesine vesile olmuşlardır. Savaş alanında dirlik ve düzeni sağlamışlar ve birliklerine cesur davranışlarıyla önderlik etmişlerdir.
Homeros'un İlyada Destanı'nda bunun güzel bir anlatımını bulabiliriz:
“Zephyros yelinin üstüste getirdiği dalgalar
yankılı kıyıya çarparsa nasıl,
önce açık denizde başkaldırır da yükselir hani,
gelir sonra kırılır karada, öter güm güm,
burunlarda olur sırtı yusyuvarlak,
tükürüp saçar köpüklerini;
işte tıpkı bu dalgalar gibi üstüste yığılarak
Danaolar durmadan geliyordu savaşa.
Bir önder kumanda ediyordu her sıraya,
erler de yürüyordu sessiz soluksuz.
Diyemezdin arkalarında koca bir ordu var,
şu insanların göğsünde ses var diyemezdin.
Önderlerin ardından yürüyorlardı usulcana,
sıralar içinde ışıl ışıl parlıyordu silahları.”
(Çeviri: Azra Erhat-A.Kadir)
Savaş ve silah teknolojilerini incelediğinizde, bu teknolojilerin paralelinde ordu yapılarının da değiştiğini görürsünüz. Sopayla, taşla başlayan savaş silahları; zamanla ok, yay ve kılıca, mancınıklara ulaşmış, günümüze adım adım yaklaştıkça barut icad edilmiş ve ardından tabanca, tüfek, top gibi silahlar ortaya çıkmıştır. Bugüne geldiğimizde artık akıllı silahlardan söz etmekteyiz. Kıtalar arası füzeler, güdümlü mermiler, nükleer silahlar, atom bombaları, savaş uçakları ve gemileri vs. İnsanlık savaşla başladığı medeniyet yolculuğuna ne yazık ki, hâlâ savaşla devam etmektedir. Güçlü bir ordu demek, düşmana gözdağı vermek anlamına gelmekte ve barış içinde yaşamak adına caydırıcılık sağlamaktadır.
İlk düzenli orduların emir komuta yapısında küçük rütbeli subaylar olarak yer alan assubaylar, gelişen silahlarla birlikte daha farklı roller üstlenmeye başlamışlardır. İyi bir avcı, iyi bir dövüşçü ya da iyi bir nişancının ötesine varmıştır iş. Her yeni icat edilen silah biraz biraz eğitimi ve bilgiyi gerektirir olmuştur.
Bu nedenle savaşın kaçınılmazlığını bilen Türk devletleri ve Roma İmparatorluğu; orduda kalıcı yapılanmalar denemişlerdir. Türkler çoğu şimdi bile kullanılmakta olan onbaşı, yirmbeşbaşı, ellibaşı, çavuş, yüzbaşı gibi rütbeler ihdas etmişlerdir. Buna benzer yapılanma Roma ordusunda da yer almış fakat Roma, asker millet kavramı yerine işi tamamen profesyonel askerlik olan Lejyon yapılanmasını oluşturmuştur.
Bu yapılanmalarda assubay hem iyi bir savaşçı hem de iyi bir eğitimci olmak zorundaydı. Bunun yanı sıra özellikle Roma Ordusunda eğitim, idari işler ve lojistik destek gibi konular tam olarak bu lejyon assubaylarının sorumluluğundaydı.
Uzun yüzyıllar boyunca ordu teşkilatlanması toprak yapılanmasına bağlıydı. Ordunun komutanı kral ya da padişahtı. Genelkurmaylık benzeri bir kavram olmadığı gibi şimdiki anlamda bildiğimiz ve kullandığımız Assubay tanımlama ve sınıflandırması da yoktu. Onbaşıdan itibaren tüm rütbeli personel subay kavramı içinde yer alıyordu. Düşük rütbeli personele genelde küçük subay/zabit deniliyordu.
Artık insanoğlu yeni savaş silahları üretiyordu. Barut icat edilmiş, ortaya toplar, tüfekler, tabancalar ve hatta top taşıyan savaş gemileri çıkmıştı. Bütün bu silahların yerinde kullanımı için bilgi gereksinimi vardı. Aynı zamanda bilen, kullanabilen ve eğitebilen insan gücü önem kazanıyordu. İşte bunlar küçük rütbeli subaylardı ve ilk kez bunları “assubay” olarak niteleyen devletler ortaya çıktı.
Helmuth von Moltke, Harp Bakanı Roon ile birlikte 1857'de Prusya Ordusunda değişiklikler ve düzenlemeler yapıp bundan olumlu sonuçlar aldığında işin esas temellerinden birisi olarak branşlarında çok iyi yetişmiş assubayları gösterir ve assubayların özellikle teknik ve uygulamalı konulardaki tecrübe ve bilgileri sayesinde muharebe ve eğitimlerde ordunun asıl yükünü taşıdıklarına vurgu yapar.
Keşiflerle ve icatlarla artık sanayi çağına geçilmiştir. Toprak esasına dayalı ordular savaşı kaybetmeye başlamıştır. Yeni çağa ayak uyduran, ordu yapısını buna uyarlayan devletler savaş meydanlarının galibidir. En önemli silah; bilgiyi ve çağın teknolojisini orduya uyarlayabilmektir. Bunu başaramayanlar kocaman imparatorluklar bile olsalar yıpranmaya ve yıkılmaya başlamışlardır.
Sanayi çağı, toprağa dayalı yaşam kültüründen, her alanda üretime ve bilgiye dayalı yaşam kültürüne geçiştir. Kendini bu sisteme uyarlayan devletler bir anda sömüren devletler olmayı da başarmışlardır. Daha önce adı duyulmamış bir kavram olan milliyetçilik ve ulus devletçilik ortaya çıkmıştır. Artık kralların, sultanların ya da halifelerin tebaası ve ümmeti yoktur. Millet vardır, halk vardır. İşçi vardır, patron vardır. Emperyalizm vardır, sömürge vardır.
Değişimlerin hızlı yaşandığı bu zaman aralığında onbaşıdan binbaşıya kadar uzanan küçük rütbeli subaylara önce “küçük zabit” sonra da Assubay denilmeye başlandı. Binbaşı ve sonradaki rütbeler ise üstsubay olarak değerlendirildi. İlerleyen dönemlerde değişim ve teknolojiye paralel olarak yeni rütbe organizasyonları gelişti. Assubay rütbeleri; Assubay Çavuş ile Assubay Kıdemli Başçavuş arasında basamaklandırılan ve zaman zaman değişime uğrayan çeşitli kategorilere bölündü. Asteğmenden Binbaşıya kadar uzanan rütbe aralığı da subay olarak yapılandırıldı. Bunlara daha ziyade genç ya da kıdemsiz subaylar denildi.
1900'lü yıllardan günümüze değin yaşanan büyüklü ve küçüklü tüm savaşlar; küçük rütbeli subay kavramını çarpıcı bir şekilde ön plana çıkarmıştır. Işık hızı ile gelişen bilim ve teknoloji yeni silahların icadına da yol açmış ve savaşların sırf liderlerin ya da komutanların taktik bilgisi ile kazanılamayacağı gerçeğini ortaya koymuştur. Bugün savaş ve buna dayalı silah teknolojisi herhangi bir bilim dalından daha seri bir şekilde kendisini yenilemektedir. Atom bombasının icadı, savaş sanatında tam anlamıyla yeni bir çığır açmış ve göğüs göğüse çarpışmaların yerini uçaklar, gemiler, bombalar ve kitle imha silahları almıştır. İnsanoğlu küresel bir barışı dört gözle bekleyedursun, modern savaş sanatında; nükleer savaşlardan, kontrolsüz ülkeler ve güçlerden, tehlikeli silahları yasadışı yollardan edinmiş terörist gruplardan ve hatta uzayda bir savaştan dahi söz edebilecek derecede ilerlemiş durumdayız.
1990'a değin gelinen aşamada, silah ve cihazlara ünsiyeti olan küçük rütbeli personel, uzmanlığı, bilgisi, cesareti ve liderliği oranında komuta kademesine kılavuzluk etmiştir. Pervanesi dönmeyen bir uçağın pilotu olamayacağı gibi, yüzemeyen bir gemiler filosunun da Filo Komutanı olamaz. Bir komutan, astlarıyla bütünleşebildiği oranda komutandır. Liderlik, bilgi ve beceri birbirini tamamlayan unsurlardır. Salt taktiksel liderlik özellikleri geliştirilen bir komuta yapısı ile savaşların kazanılacağını ummak, bir gün karşınıza bir badire ile çıkacak “Kral Çıplak” söylemine çanak tutmaktan öte bir şey değildir.
Öyleyse, tepeden tırnağa tüm silahlı kuvvetler personelini insan onuruna yakışır şekilde haklara kavuşturmak ve gerek iş bölümünde, gerek hukukta, emekte ve özlük hakkında daha eşit şartlar sunmak; ülke siyasetçilerinin ve komuta kademesinin ilk ödevidir.
Cumhuriyetin ilanından bugüne ve hatta Kurtuluş Savaşımız dahil; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin assubayları, üzerlerine düşen vazifeyi hakkı ve onuruyla yapmış ve yapmaktadır. Düşünün ki, Batı Anadolu'da işgal güçlerine ilk karşı çıkan bir küçük zabittir. Resmi tarihimizin bir sayfasında kahraman olarak göklere çıkartılan ama sonraki sayfalarda çeşitli nedenlerle hain damgası vurulan Ethem Bey (Çerkez Ethem); Milli Mücadelemizin lider kadrosuna çok büyük katkılar sunmuştur. Ayaklanmaları bastırmış ve planlı, programlı bir mücadelenin yapılmasına zaman ve zemin hazırlamıştır. Başına gelenleri iyi ya da kötü olarak değerlendirmek bizden çok tarihçilerin işidir. Fakat şu kadarını söylemeliyiz ki; büyük mücadele ve devrimler çoğu zaman kendi çocuklarını da yemekten sakınmamıştır.
Antepli Şahin Bey de alaylı bir assubaydır ve kahramanca çarpışarak, kanını bu kutsal topraklar için akıtmış, canını ay yıldızlı bayrağın dalgalandığı bir vatan toprağı hülyası ile feda etmiştir. İstiklal Destanımızın her sayfasında bu ülkenin nice onurlu evlatları vardır ki, bunlar yokluklara rağmen yürekleri ile savaşmış, rütbelerin en yükseği olan şehitlik ve gazilik makamına erişmişlerdir. Kimilerine devletimiz tarafından onbaşı, çavuş, başçavuş ve teğmen gibi çeşitli rütbeler verilmiş olsa da; o savaşa yüreğini koyan her vatan evladı bizim için birer gurur abidesi meslektaştır. Yüreğimizde isimlerini taşıdığımız, sevdalarını taşıdığımız; mücadelelerinden ilham aldığımız birer Assubay görüyoruz herbirini.
Kore Savaşında ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatında da nice destanlar yazmış bir ordunun assubayları olarak, bu destanlara kanımızla ve canımızla katkıda bulunduk.
Terörün kol gezdiği sınır boylarında, dağ karakollarında ay yıldızlı bayrağımızın dalgalanması için var gücümüzle çalıştık, çabaladık. Kutsal vatan toprağında gece gündüz nöbetler tuttuk, kimi zaman evimizi bile taşıyamadık, yıllarca ayrı kaldık. Hasret ateşini vatanımıza ve milletimize duyduğumuz derin aşk ateşi ile bastırdık.
Eve dönüşlerde, çocuğumuz babasını yabancı bir misafir zannetti çoğu kez. Kim bu adam, niye sevgili annemle bu kadar yakın diye tuhaf bakışlarla süzdü bizleri. Bazen kahramanlık hikayelerinin etkisiyle, dev gibi bir baba bekleyip durdu ama karşısına mayında elini kolunu kaybetmiş eksik bir baba buldu. Bilemedi Gaziliğin ne olduğunu. Şaşırdı.
Bazense babasını düşlerken, onun yerine bayrağa sarılı, yüzünü bile göremediği bir adam için ağladı. Birileri, babasının kahpe kurşunlara karşı kahramanca çarpıştığını ve şimdi kanatlanıp cennete doğru uçtuğunu fısıldayıverdi kulağına. Kutsal babayı kutsal bayrağa sarılı gördü ve öylece rüyalarına taşıdı. Her gece yüzünü seçemediği ama bayrağından tanıdığı o cesur babayı kurdu düşlerinde. Ne zaman başı sıkışsa, ne zaman hayatın zor bir anına denk gelse, düşlerindeki ayyıldız destanlı babası koştu imdadına. Yine de babasızlığın tarifsiz hüznünde gizli sözcükleri söyleyemedi kimselere. En gizli hazinesi olarak yüreğindeki sandukasında sakladı.
İki cepheli, iki kutuplu dünya, 1990 yılından itibaren tek kutuplu bir yapıya dönüştü. Bütün dünya sadece bir emperyal ülkenin sömürgesiymiş gibi oldu. Yine bilim ve teknikte yaşanan büyük gelişmeler dünyayı zoraki bir küreselleşmeye taşıdı. Fakat günümüzde küreselleşme algısı, bu tek belirleyici ülkenin hegemonyasına girmek olarak yorumlanıyor. Onun pişirdiği pastalardan pay alma yarışları yapılıyor. İnsanlık ya da çağdaş dünya, kendi küresel anlayışının dinamiklerini bir türlü oluşturamıyor, daha baştan teslim bayrağı çekiyor. Bunun yerine, bir takım aşırı söylemlere varan ulusalcılık çarpışıyor bu küresel emperyalizmle. Nedense; yeni, farklı ve çağdaş bir küreselleşme projesi üretilemiyor. Kim bilir, belki de bir ütopyadan öteye gidemeyen komünizm yeniden elden geçirilmeli. Son versiyonu kitlelerin beğenisine sunulmalı.
Herşeyin hızla değiştiği ve bu değişimlerin yaşanan her gün ister istemez farkedildiği bir dünyada, ordular da payına düşeni alıyor; kabuk değiştiriyor, kendini yeni şartlara uyduruyor. Artık tehditler farklı, güvenlik anlayışı farklı. Mücadeleler bir cephede değil, bütün cephelerde ve hayatın normal akışı içinde yapılıyor. Süngü süngüye yapılan savaşlar bir nostaljiden öte bir şey değil. Hatta bir siperden ötekine bomba atmak bile çok gerilerde kaldı. Aklın almayacağı silahlar, sistemler ve psikolojik harekat türleri gelişti. Siz koltuğunuzda rahat rahat oturuken düşman gelip sizi teslim alabiliyor şimdi. Tek bir mermi dahi harcamadan yapıyor bunu. Daha ucuz bir maliyetle dürüyor defterinizi.
İşte bu yeni anlayışa postmodern anlayış deniyor. Ordular da buna göre çeki düzen veriyor kendisine. Zorunlu askerlik anlayışından tam profesyonelliğe geçiyor. Orduları sırf lider komutanların sultasına bırakmıyor. Siyaset ve diplomasiyle örtüştürüyor. İlkel kalmış kurmaylık yapısını değiştiriyor. Çarıklı erkan-ı harpten, sivillerin de dahil olduğu küçük, mobil ve çevik bir yapıya doğru evriliyor. Vatandaşını da tehdit gören ve devletini vatandaşına karşı da korumak düsturunu güden anlayış hızla yıkılıyor. Bunun yerine düşman istilasının kaleleri değil, insanları zaptla başlayacağını varsayan ve buna göre şekillenen ordu yapıları geliyor. Artık savaşın tek cephesi yok, medya bir cephe, ekonomiler ve borsa bir cephe. İnternet zaptedilmesi en zor olan kale. Bireyi kazanmak ve milli bilinç altında tutmak vazgeçilmez savunma biçimi. Bunun içinse bireye refahtan, haktan, hukuktan ve gelirden pay vermek gerekiyor. Ayrıca, özgürlükleri kısıtlayan değil, çoğaltan ama vatandaşlarını yönlendirmeyi başaran devlet organizmasından bahsetmek gerekiyor.
Postmodern ordular dünyanın herhangi bir yerindeki savaşı daha büyümeden kontrol altında tutmayı ya da önlemeyi amaçlıyor. Böylece yeni bir dünya savaşının önünü kesiyor ve küresel barışı hedefliyor. Savaş insanların ya da silahların birebir karşılaşacağı cephelerde değil, yukarda saydığımız cephelerde gerçekleşsin istiyor. Barışı korumak, insani yardım amaçlı harekatlar yapmak çok sıkça çıkıyor karşımıza. Ordular artık yeni görevler tanımlıyor kendisine; kaçak göçmen akınını önlüyor, doğal afetlerde ulusal ve uluslararası destek operasyonları yapıyor, deniz güvenliği için korsan ve haydutlarla mücadele ediyor, daha fazla özgürlük ve yönetimde söz hakkı isteyen sivil halklara destek sunuyor, terörle ve uyuşturucu ile mücadele ediyor, gemi ve uçak kaçırma olaylarına mülaki oluyor, küreselleşmenin getirdiği ayrışmalar nedeniyle hedeflenen mikro devlet ideallerine ve bu idealler doğrultusunda yapılan ve genelde sivilleri hedef alan bölgesel ve şehir eylemlerine önlemler alıyor..... Daha pek çok yeni işlev kazanarak, alışıldık bir cepheden öteye taşıyor kendisini.
Yine de işin felsefi boyutuna baktığımızda, orduların kurulmasının ana gayesinin caydırıcı güç olmak ve bu vesileyle de barışı korumak olduğunu vurgulamalıyız.
Küreselleşen dünyada artık bilginin, istihbaratın, medyanın, teknolojinin ve diplomasinin daha etkin silahlar olduğunu görmekteyiz. Herhangi bir devlet, hiçbir gerginlik ortamı yaratmaksızın, bir başka ülkede çeşitli yollarla etkin bir savaş yürütebilmektedir artık. O ülkeyi internet, basın ve medya yoluyla ya da taşeron kişi, kurum ve örgütler kullanarak istediği yöne doğru çevirebilmektedir. Tehdit unsuru gördüğü bölge ve ülkelere kontrollü kaos getirerek, kendi dünya düzenini kendi çıkar ve emellerine uygun şekilde kolayca inşa edebilmektedir.
Tüm bunlar silahlı kuvvetler yapısında devrimsel değişiklikler yapılmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Ordulara artık lider ya da komutandan çok, bilgi ile donatılmış ve bilgiyi nasıl kullanacağını sezebilen ve lider özellikler de taşıyan orta rütbede subay ya da sivil uzmanlar gereklidir. Bundan sonraki süreçte daha çok general yerine daha azı ama daha kalitelisi yetiştirilmelidir.
Yeni ordu yapılanmalarında, yeni tanımlanan görevler gereği teknolojiye hakim, dil bilen, liderlik vasfı taşıyan, askerlik mesleğine ünsiyetli ve her daim kendini geliştirebilen assubaylara ihtiyaç tüm dönemlerden daha fazla. Hatta şunu bile açıkça söyleyebiliriz ki; modern ordular bu yeni dönemde rahatlıkla, bir general yerine bir Assubay yetiştirmeyi tercih edebilir, daha rantabl bulabilir.
Cumhuriyetle birlikte gelişen ordu yapılanmamızda zamanla assubaylar ordunun temel direği olmuşlardır ama hak ettikleri değere bir türlü ulaşamamışlardır. Yirmi birinci asrı yaşadığımız bu günlerde bile batılı devletlerin assubaylara verdiği değeri ne yazık ki, Türk Ordusunun üst kademeleri bu emekçi insanlara sağlayamamışlardır. Hala bilginin rütbe ve kıdem esasına dayalı olduğunu düşünen bağnaz yapı; maalesef Amerika’nın, İngiltere’nin ve Almanya’nın assubaylara bin dokuz yüz küsürlü yıllarda verdiği değer seviyesinden bile çok uzaktadır.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu katı ve bağnaz yapısı Uluslararası alanda da tescillidir. Kültür farklılıkları ve örgüt kültürleri üzerine araştırmalar yapan Prof. Geert Hofstede'nin incelemelerine göre çıkan sonuç şöyledir:
“Türkiye örneğinde, ordu üst yönetim kademeleri, erbaş ve erler bir kenara bırakılsın, Assubay ve hatta subaylarla bile, yüksek güç mesafesi (High Power Distance) nedeniyle oldukça farklı ve birbirinden yalıtılmış kültürleri ve değerleri paylaşmakta ve yaşamaktadır.”
Bilgesam kapsamında çalışma sunan ve aynı zamanda bir Emekli Albay olan Dr. Salih Akyürek; Türk Ordusu ile ilgili kişisel saptamalarını şu şekilde yapıyor:
“Orduda birlik komutanlığı yapan lider personel, zorunlu askerlikle silah altında tutulan erbaş ve erleri, kurumsal etkinlik noktasında yetersiz ve isteksiz bulmakla birlikte; aynı kitleyi kurum içinde ilave hiçbir talebi olmayan, en kolay yönetilebilir ve yönlendirilebilir kitle olarak da değerlendirmektedir. Kurumdaki subaylar; assubayları ve uzman erbaşları 'mutlak itaat' kavramının fazla işlemediği ve bilgi/tecrübe temelinde hakim olunması gereken ve yönetilmesi zor profesyoneller olarak algılamaktadır. Profesyonel orduya geçilmesi durumunda oluşturulacak ve muhtemel bir profesyonel er statüsü de, diğer statüler kadar olmasa da, liderlerin yetkinliğine dönük yeni bir sorgulamanın önünü açacaktır.”
Bütün bunların benim yazdıklarımla ne kadar örtüştüğünü görüyorsunuz. Satırları sanki albayım değil de ben yazmışım gibi. Demek ki, aslında üst taraftakiler de sorunu biliyor. Konuşurken, nutuk atarken astlarını az buçuk anlayabiliyorlar. Fakat iş, bir şeyler vermeye geldi miydi, ödleri kopuyor. Bunlara bir kez bir şeyler verip alıştırdık mıydı hep daha fazlasını isteyecekler diye korkuya kapılıyorlar. Sınıfsal ayrıcalıkları sorgulanacak ya da bitecek, tahtları sallanacak diye kabuslar görmeye başlıyorlar. O yüzden de astların taleplerine çok ağır, çok sert karşılık veriyorlar. Ne zaman uluslararası camiada yapılan uygulamalar bir zorunluluk haline geliyor, işte o zaman “bakın assubaylara ya da astlara devrim gibi yenilikler yaptık” diye bir şeyleri pazarlamaya kalkıyorlar.
Günümüz ordularında, assubaylık mesleğinin yıldızının parlamasını kabullenmek zor olsa da çağın gerektirdiği gelişmeler nedeniyle bilgili, cesur, vatansever ve konusunda uzman assubaylardan kurulu bir ordu yapısına varmak, bu yapılanmayı güçlendirip geliştirmek, kaçınılmazdır. Dolayısıyla, assubaylara hakkı olanı teslim etmek, modern ülkelerde olduğu gibi ayrım ve fark gözetmeksizin onlara hak ve hukuken eşit davranmak, emeğine ve bilgisine saygı duymak ve fırsat eşitliği sağlamak elzemdir. Tüm bunları saltanatçı yapı nedeniyle görmezden gelenler belki uzun süren bir barış ortamında kafalarını kuma gömebilirler ama kısacık bir an sürecek bir savaşta, görmezden geldiklerinin bedelini toptan ödemek zorunda kalabilirler. Ne demek istediğimizin daha iyi anlaşılması için özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinin analizi tam anlamıyla ibret verici ve öğreticidir.
PEKİ AMA ASSUBAYLAR NE İSTİYOR?Çok uzun süredir assubaylar için yapılacak yenilikçi düzenlemeleri bekliyoruz. Meslek grubumuza karşı yapılan haksızlıkların giderileceği ve cumhuriyetin ikinci sınıf insanı olmaktan kurtulacağımız günlerin umudunu yüreğimizde sabırla taşıyoruz.
Biz assubaylar, Silahlı Kuvvetlerin orta direğiyiz. Belkemiğiyiz. Biz assubaylar, bir uçağın kanadı, bir geminin pervanesi, bir tankın paleti ve bir ülkenin sınır karakolu gibiyiz. Türk bayrağının dalgalandığı her yerde cesur ve cansiperane görev yapmanın onuruyla yaşarız.
Biz Assubaylar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin emekçisiyiz. Yeri geldiğinde işçi, yeri geldiğinde memuruz. Yeri geldiğinde lider ve komutan, yeri geldiğinde yönetileniz. Vatan, millet ve bayrak söz konusu olduğunda gözünü kırpmadan şehitlik rütbesine koşa coşa giden, bu halkın onuru için şehitliği ve gaziliği onur bilen öz vatan evlatlarıyız.
Şehit cenazelerimiz arka mahallenin camisinden kalksa bile halkının omzunda, halkının kutsal gözyaşlarıyla ebedi istirahatgaha gitmeyi şeref bileniz.
Müsteşar olduk, profesör olduk, yüksek lisanslar yaptık ama bir türlü o birinci sınıf insanların hakir gören bakışlarından kurtulamadık. Kendi komutanlarımız bizi dar bir aralığa sıkıştırdı, kariyersiz yaşamak zorunda bırakıldık. Emir komutanın dev prangaları özel yaşamımıza kadar girdi, düşüncemize karıştı, inancımıza karıştı, gün geldi evlerimiz dahi denetlemeden geçti, anlatamadık. Tahakkümleri ve zulmü hep kendi bireysel çabalarımızla aşmaya çalıştık.
Biz Kemal Tahir'le ve Nazım’la birlikte Yavuz ve Erkin gemisinde zulüm ve işkence görendik. Biz Deniz Gezmiş’le birlikte darağacında asılandık. Biz 1970’li yıllarda İzmir’de, Ankara’da eş ve çocuklarımızla coplanandık. Biz 12 Eylül’ün prangasında “ast” olarak damgalanandık. 9 Ekim 2010’da elli beş yaş ortalamasıyla Ankara’nın sokaklarında hak ve adalet isteyendik.
Duymadınız, duymak istemediniz bizi!
Başlangıç derecemizden, emeklilik derecemize kadar ayrımcılık yapılıyor ey halkım. Üniformamızdaki aksesuarlardan, özlük haklarımıza kadar, mükafatlardan cezalara kadar, sosyal olanaklardan askeri mahkemelere kadar sınıflaştırma, ayrıştırma tahakkümü altındayız. Ortaçağ kalıbı bir kast yapısının boyunduruğu içindeyiz. Ayakkabı rengimizden uçuş brövemize kadar, taşıdığımız rütbe işaretine kadar ırkçı ve şekilci uygulamalara tabi tutuluyoruz.
Sahte gazete manşetleriyle avutulduk. Yalan dolan vaatlerle kandırıldık. Manşeti attıran komutan muhtemeldir ki, şimdi emekliliğin tadını çıkartıyor. Milli Savunma Bakanı tam on yıldır her seçim öncesi çayımızı kahvemizi içip vaatlerle aldatıyor bizi. Bir de bakıyoruz, seçim sonraları nasılsa, Milli Subay Bakanı oluveriyor.
Körolasıca bir Vicdansız Gönül'ün oyuncağı yaptı bizi felek!
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi ile 2002’den bu yana iktidar olan hükumetin ortak düşmanı olduğumuzu anladık. Başkaları bu vatanın öz evlatlarıydı ama biz üveydik, mahallenin sümüklü yetim çocuğuyduk. Görev ve sorumlulukta ağır yükler taşırken gülümseyen komutanlar, iş statükoya ve özlük haklarına geldiğinde hep somurttular. Düşman bir ülkenin askerleriymişiz gibi uygulanan yasalar gördük. Kendimizi azınlıkmış gibi hissettirdiler bize. Öyle ki, 17 Nisan 2008 tarihinde TBMM’de sessizce bir darbeye göz yumuldu. Gözler görmedi, kulaklar duymaz oldu. Bir gün önce assubaylara birinci derecenin dördüncü kademesi verildi ama aradan daha 24 saat geçmeden ilga edildi. Faili meçhullere karıştı yasa.
Yüreğimizde de koca bir yara var, acı var, burukluk var!
Kim bilir belki de doğrudan bir darbe tehdidi oluşturmadığımızdan dolayıdır tüm bu ortaçağ muameleleri. Bizim darbeyle işimiz olmaz ey halkım, ekmekle, aşla olur. Şehitlikle, gazilikle olur.
Biz harbiye marşıyla büyümedik ey halkım. Bizim tek bildiğimiz, o sizin de yüreğinizde taşıdığınız, gurur ve onurla söylediğimiz İstiklal Marşımız. Bunu bilin!
Bizim korumalı evlerimiz, makam arabalarımız, “Hanfendinin Fifi”sini gezdiren emirerlerimiz olmadı. Lojmanda da, orduevinde de, askeri kamplarda da hep ikinci sınıf tutulduk. Öyle ki, kendi paramızla, yasa gereği üye olduğumuz OYAK’da dahi emir-komutanın tahakkümü altındayız. Sivil kamuflajlı OYAK’ta nelerin döndüğünü, nelerin yaşandığını, anlatamasak da biliriz biz.
Biz bu ülkenin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine her yerde halkıyla içiçe yaşayanız. Onlarla çorbalarını paylaşan, düğünlerinde gülen, cenazelerinde ağlayan samimi komşularız. İçinizden biriyiz. Daha fazlası değil!
Hazırlayan: Aydın Kulak