assubayligin-tarihsel-gelisimi

TARİH

OLAY

M.Ö.2000-1200 Hitit Ordusu’nun sınırlardaki garnizon kentlerinde oturan ve daimi olarak profesyonel askerlik yapan, bugünkü karşılığı bir tür assubaylık denebilecek askeri bir pozisyonun kuruluşu gerçekleşti. Ayrıca, savaş zamanı seferber ettiği ana ordusunda da çeşitli askeri rütbeler kullanılmaktaydı.
M.Ö. 800-700

Assubaylığın tarihsel gelişimi açısından Homeros’un İlyada Destanı’ndaki anlatımları oldukça önemlidir. Troya (Truva) Savaşı’nın anlatıldığı bu destandaki şu çarpıcı dizeler assubaylık mesleğinin tarihsel kökeni için sağlam bir dayanaktır:

Bir önder kumanda ediyordu her sıraya,
erler de yürüyordu sessiz soluksuz.
Diyemezdin arkalarında koca bir ordu var,
şu insanların göğsünde ses var diyemezdin.
Önderlerin ardından yürüyorlardı usulcana,
sıralar içinde ışıl ışıl parlıyordu silahları.”
(Çeviri: Azra Erhat-A.Kadir)

M.Ö. 500

Roma Krallığı’nda ilk Assubay yapılanmaları görüldü. Decurion (onbaşı) lar birliklere kumanda eden en kıdemsiz subaylardı. Assubay yapısı yüzbaşı rütbesine değin uzanmaktaydı.  Ordunun belkemiğini oluşturan yüzbaşıların da bu dönem için assubay olarak değerlendirildiği sıkça görülür. Fakat bu yapı profesyonel değildi. Roma lejyonları M.Ö. 107 yılındaki Marian Reformları’na kadar sabit kuvvetler olarak değil, ihtiyaç duyulduğunda oluşturulup daha sonra dağıtılan birlikler şeklinde görev yapmaktaydılar.

M.Ö. 209

hun-ordusuBüyük Hun İmparatorluğu'nun kurucusu Teoman'ın oğlu Mete Han tarafından, bugünkü modern orduların düzenini teşkil eden; onluk, yüzlük sistem de denilen düzenli ordu sistemi kurulmuş ve uygulanmıştır. Bu sistemle onbaşı, elli başı, yüzbaşı, binbaşı gibi askeri terimler oluşmuş ve halen günümüzde de orduların temel düzeni olarak kullanılmaya devam etmektedir. Türk Askeri Yapısında kullanılmaya başlanılan “Çavuşluk” yapısının temeli bu dönemde atılmış ve yeni kurulan her Türk devletine ve hatta başka devletlere de geçişi sağlanmıştır.

M.Ö. 107-30

tesserariusRoma Cumhuriyeti’nde, Gaius Marius M.Ö. 2. yüzyıl sonlarına doğru geçici olarak oluşturulan lejyonları reforme etti ve en alt sınıflardan topladığı askerlerle oluşturduğu profesyonel lejyonlar ile Roma’nın, hem güçlü bir orduya hem de işsiz yurttaşları için iş olanağına kavuşmasını sağladı. Geç Cumhuriyet ve Erken İmparatorluk döneminde lejyonlar sık sık Marian Lejyonları olarak adlandırılırdı. Bu yapılanmada Decanus (8 askerden oluşan manganın komutanı) ve decurion’dan başlayan bir assubay yapılanmasından söz edilebilir. Genel anlamıyla, Optio, Duplicarius, Decurion, Tesserarius, Decanus, Cornicen, Signifer birer assubay mevki ve rütbesi görünümündedir. Bunun yanında, günümüz modern anlayışında Yüzbaşı, Üsteğmen, Teğmen ya da Asteğmen rütbelerine karşılık gelen Centurion (Yzb.), Primus Pilus (Ütğm.), Centurion Pilus Prior (Tğm.) ve Primus Ordo (Astğm.-Tğm.) rütbeleri de o dönem yapılanmasında yine birer orta-ast subay kavramı içinde yer almaktadır. Gerçek anlamda subay rütbeleri Centurion’dan (Yzb.)sonra başlamaktadır. Lejyonlar, Roma Cumhuriyeti ve Roma İmparatorluğu boyunca göstermiş oldukları olağanüstü başarıdan ötürü, antik dönem boyunca uzun süre askeri kabiliyet ve etkinliğin modeli olarak gösterilmişlerdir.

13. Yüzyıl

İngiliz Kraliyet Donanmasında ilk kez “Gedikli Zabit” yapılanması uygulamaya konmuştur. (Gedikli Zabitler, tanım olarak subaylar içinde yer almalarına rağmen, uygulamada Assubaylığın bir tür devamı ve parçası gibi görülmektedirler. Hemen hemen tüm dünya ordularında bu kural geçerlidir.) Bu usta denizciler böylece ilk gedikli sınıfını oluşturdular ve gedikli zabitan ile deniz assubaylığının ilk nüvesi oldular. Zaman zaman “Boat Mates”, bazen “Boswans Mates” olarak anıldılar. Tecrübe ve özgüvenleri ile zamanla vazgeçilmez oldular ve daha sonra “Royal Warrant” (Kraliyet Gedikli Zabitanı) olarak ödüllendirildiler.

13. Yüzyıl

Bu dönemden itibaren özellikle donanmada personel hep iki kategoriye ayrılmıştır: Subaylar ve denizciler. İngiliz soyluları çeşitli unvanlarıyla birlikte donanmada subay olmuşlar, asil olmayan halk çocukları ise gedikli zabit, assubay ve denizci er olarak hizmette bulunmuşlardır. Denizci tabiriyle niteleyeceğimiz assubaylar ve denizci erler uzun yıllar boyunca çok zor şartlar altında yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Hatta bu nedenledir ki, pek çok devrimci isyana da öncülük yapmışlardır. Temelinde İngiliz sınıfçılığının yattığı bu sınıfçı uygulama halen pek çok ülkede devam etmektedir. Modern ülkeler bir şekilde ordu ve donanmasından bu sınıfçı sistemi atmayı başarırken, kendini ve demokrasisini geliştirememiş ülkeler ki buna Türkiye de dâhil, hala bu Ortaçağ ürünü kast sistemini uygulamaya devam etmektedir.

1445

Fransa Kralı Charles VII tarafından kurulan düzenli ordularda, şimdiki Assubay tanımlamasına ve rütbelerine rastlayabiliriz. Bu dönemde assubaylar orduda “onbaşı” veya “mızraklı onbaşı” rütbeleriyle başlayan bir hiyerarşide yer almışlardır. Charles VII; Orduda yeni bir yapılanmaya gider, yeni bir Ordu Yönetmeliği çıkartır. Bu yönetmelikle, ilk kez modern anlamda Assubay olarak nitelendirilebilecek rütbe ve kavramlar Fransız Ordusunda yer alır.

1469-1527

Niccola Machiavelli (Makyavel) ulus devlet kavramını ve buna bağlı olarak ulusal orduyu gündeme getirdi. Fransa ve Prusya ordusu değişen çağa ve teknolojiye uygun yapılanmalara öncülük etti. Alınıp satılan ordu unvanları yerine daimi ve ücretli ordular gündeme geldi. Prens (Hükümdar) adlı kitabında “Bir devletin sağlam temellerini iyi yasalar ve iyi bir ordu oluşturur; iyi orduların olmadığı yerde iyi yasalar da olmaz” vurgusu yaptı. Bu yüzden, Makyevel, Modern Orduların babası da sayılır.

1643-1715    Fransa’da, Louis XIV kendi döneminde, aristokratların muhalefetine rağmen, ordudaki başıbozukluğu yok etmek ve orduyu gerçek anlamda bir disiplin altına sokmak amacıyla yeni düzenlemeler yapar. Bu düzenlemelerin mimarı ise Michel Le Tellier (1641-1691) olur. Bu düzenlemelerin en dikkat çekici tarafı, özellikle subay ve assubayların geleceğin yöneticileri olarak, gerektiği şekilde eğitilmeleri için özel eğitimler veren okullar (Harp Okulları) açılmasıdır.

1775

Amerikan Kıta Ordusu Kuruldu. Bu ordudaki Assubay yapılanması İngiliz, Fransız ve Prusya Ordu yapısını kendisine göre harmanlayıp özümseyerek oluşturulmuştur. Kendi milli değerlerine özgü bir organizasyonla, ordusunda Assubay yapılanmasına işlerlik kazandırmıştır.

1804-1815

Fransa’da Napolyon tarafından yeni ordu düzenlemesi yapıldı. Napolyon'un ordularını kurmasını sağlayan 23 Ağustos 1793 Konvansiyonunun kabul ettiği "levee en masse " yani zorunlu askerlik kanunu ile ulusal ordu tam anlamıyla ortaya çıkmış oluyordu. Napolyon Ordusu kazanmış olduğu zaferlerin yanında daha pek çok özelliğiyle de dünya ordularına örnek olma vasfını hala taşıyor. Bu yapılanmada da etkili bir Assubay oluşumu ve bunun yanında dikey yükselme söz konusudur. Ülke içindeki sınıfsal farklılıkların yarattığı engellerin kaldırılması açısından yapılan assubaylık düzenlemeleri, henüz diğer rakip ülkelerce bilinmeyen bir yapıydı ve olağanüstü başarılıydı. Bu sarsıcı düzenlemeler esnasında, yıllardır assubay olan çavuşlardan bazıları çok kısa sürede generalliğe yükselmişlerdi. Bunların içinden gerçekten başarılı ve iyi olanlar vardı (Masenna). Fakat daha da şaşırtıcı olan şey, rütbeleri farklı olan soylu subayların bile hızlı terfi sisteminden etkilenerek, bu soylu rütbelerini bir yana bırakmaları ve bu dönemde yeniden askere yazılıp sıfırdan başlamayı göze almalarıdır (Lasalle).

1821-1881

Büyük Rus yazarı Dostoyevski. Suç ve Ceza’nın, Budala’nın, Kumarbaz’ın, Karamazov Kardeşler’in ve daha nice eşsiz romanların yazarı! 1844 yılında Rus Ordusundan ayrılana kadar assubay ve subay olarak görev yaptı. Hayatının sonraki döneminde devlet aleyhine bir komploya karıştığı iddiasıyla askeri mahkeme tarafından idama mahkûm edildi. Tam kurşuna dizilmek üzereyken affedildi ve sürgüne gönderildi. Tüm askeri rütbeleri geri alındı. 1854 yılının 2 Mart’ında er olarak 7. Sibirya Alayı’na gönderildi. Burada beş yıl görev yapmak zorunda kaldı. Er olarak başladığı askeri kariyerinde yine önce assubaylığa, ardından da subaylığa terfi etmeyi başardı. 1859 yılında ordudan terhis edildi ve yeniden yazarlık günlerine dönüp birbirinden güzel eserler vermeyi sürdürdü.28 Ocak 1881’de ciğer kanaması sonucu vefat etti. 31 Ocak günü yapılan cenaze töreninde büyük yazarı ebediyete uğurlamak için tam otuz bin kişi bir araya gelmişti.

1857

Helmuth Von Moltke, Harp Bakanı Roon ile birlikte Prusya Ordusunda değişiklikler ve düzenlemeler yapar. Bu düzenlemeler iki temele dayanır ve başarılı olur. Birinci temel; sağlam ilk ve orta öğretim görmüş gençlerin kapsamlı bir teorik ve uygulamalı askeri eğitim-öğrenim görerek yetişen subaylar olması ve bu subayların hem askeri hem de politik görevleri üstlenebilecek düzeye ulaşabilmesidir. İkinci temel dayanak ise, branşlarında çok iyi yetişmiş Assubaylar olup, özellikle teknik ve uygulamalı konulardaki tecrübe ve bilgileri sayesinde muharebe ve eğitimlerde ordunun asıl yükünü taşımalarıdır.

3 Nisan 1890

21 Sayılı Ceride-i Bahriye'de çıkan Şura'yı Bahriye Nizamnamesiyle Osmanlı İmparatorluğu bünyesinde de "Deniz Gedikli Sınıfı" resmen kuruldu. Bu nizamname, modern anlamda Assubaylığın resmi olarak Osmanlı ve Türk bahriyesinde ile ordusunda ilk kez bir mesleki sınıf adıyla yer alışı açısından önemlidir. Bu nizamnameye göre 15 Nisan 1890 tarihinden itibaren “Deniz Gedikli Sınıfı” resmi olarak kurulmuştur.(Donanmayı Hümayûnu Cenabı Mülûkâneye Alınacak Sıbyan Efradına ve Bunlardan Yetiştirilecek Gediklilere Dair Nizamname)

27.Haz.-8.Tem.1905

potemkinzirhlisi27077Potemkin Zırhlısı Denizci İsyanı (1905 Rus Devrimi): Rus Çarlık Donanmasının Karadeniz Filosu gemilerinden Potemkin Zırhlısı’nda devrim amacıyla çıkan denizci isyanı. Rusya 1917 yılında Komünizme geçtiğinde, bu isyanı gerçekleştirenler devrimin sembolü haline geldi. Ayrıca, Sergei Eisenstein tarafından isyan film haline getirildi. Bu film bugün hala dünyanın en iyi on filmi arasında kabul edilmektedir. Denizciler, kendilerini hakir gören ve köle muamelesi yapan, zalimlikte sınır tanımayan subaylarına karşı isyan ederler. İsyanın görünen sebebi denizcilere yemekte kurtlu et çıkarılmasıdır. İsyanı başlatanlardan Assubay Vakulinchuk, daha ilk başlarda öldürülür. Fakat Astsubay Matyushenko, sonuna kadar direnir. İşçi ve köylü kitleleri ile birleşip büyük devrimi gerçekleştirmek amacındadır. İsyana başka gemiler de katılır. Odessa halkı ile bütünleşen Potemkin Zırhlısı personeli büyük eylemler gerçekleştirir. Fakat Çarın güçleri, Odessa’da Richiliu Merdivenlerinde tam bir katliam yaparlar. Şehri bombalamakta tereddüt eden isyancılar bunun bedelini ağır öderler, her şey tersine dönmeye başlar. Filonun diğer gemileri isyanı bastırmak için geldiğinde, diğer gemi mürettebatı, kendi arkadaşlarına ateş açmayı reddeder. Buna karşın isyana katılan diğer birkaç gemi, isyandan vazgeçer ve teslim olur. Potemkin yalnız başına kalır. Karadeniz’de bir kovalamaca başlar. Yakıt ve erzak sorununu çözemeyen Potemkin isyancıları, o dönem tarafsız olarak kabul gören Romanya’nın Köstence Limanı’nda Romanya yetkililerine teslim olurlar. 1905 Devrimi aslında bir tarlaya hasat için ekilen tohum işlevi görmekteydi. Yarım yamalak bir devrim niteliği taşıyordu ama geleceğin Bolşevik Devrimi’nin altyapısını sağlam temeller üzerine oturtuyordu. İşçiler, köylüler ve askerler haklarını aramayı, isyan etmeyi ve en önemlisi birlikte hareket etmeyi öğrenmişlerdi. Birlikte hareket ettikleri takdirde, öyle kolay kolay yıkılmayacaklarını görmüşlerdi. Hak ve eşitlik adına kazanımlara ulaşabileceklerini ve katı çar yönetimini silkeleyebileceklerini fark etmişlerdi. Şair Nazım Hikmet’in Donanma Davası’nda da bu Potemkin Zırhlısı Olayı’nın korkusu vardır.

13 Nisan 1909

Osmanlı’da 31 Mart Ayaklanması. Bu ayaklanma küçük rütbeli subayların başlattığı bir ayaklanma olduğundan “Çavuşların İsyanı” olarak da anılmaktadır. Her ne kadar gerici bir isyan olarak tanımlansa da karmaşık ve çok yönlü bir isyandır. Belki de Assubayların yapacağı darbe ve isyanların hep gerici olacağı endişesiyle, bu süreçten itibaren küçük rütbeli subaylara bakış değişmiş ve her dönemde tenzili rütbeye uğratılmaya başlanmıştır. Yani “darbeyi çavuş yaparsa gerici yapar, kurmay subay ve generaller yaparsa ilerici yapar” yargısı oluşmuştur. Üstelik bu isyanda pek çok kesimin parmağı olması da dikkat çekicidir. Belki de en masumane istek, küçük rütbeli subaylarınkidir.

29 Eki - 7 Kas 1918

Kiel Denizci İsyanı, Alman Kasım Devrimi ve Spartakist Ayaklanma: İlk olarak Wilhelmshaven’de başladı ve sonra Kiel’e uzandı. I. Dünya Savaşı sonunda Alman Donanma Komutanlığı, Ordunun şerefini kurtarmak amacıyla, İngilizlere karşı son bir saldırı yapmak düşüncesindedir. Fakat denizciler artık savaştan bıkkındır. Bunca çabalarının hezimetle son bulması onların moralini bozmuş ve komuta kademesine olan güvenlerini sarsmıştır. Şimdi Amiralleri, şerefsiz olduğunu düşündükleri bir barış yerine, onları şerefli ama nafile bir ölüme göndermek istemektedir. Barış isteyen ve bir an önce evine dönmeyi arzulayan denizciler, bu anlamsız emre uymayı reddederler. Ayrıca gemileri de kullanılamaz, seyir yapamaz duruma getirirler. SMS Thüringen ve SMS Helgoland gemilerinin öncülük ettiği bu isyan hareketi nedeniyle yüzlerce denizci tutuklanır. Bir olay çıkar korkusuyla İngilizlere saldırıdan vazgeçilir ve Kiel’e dönülür. Kiel’de tutuklananların serbest bırakılması için bu kez büyük çaplı bir hareket başlar. Eyleme işçiler de katılır. Liderliğini denizci (assubay olarak değerlendirilebilecek bir torpidocu uzman personel)Karl Artelt ve tersane işçisi Lothar Popp’un yaptığı isyan kısa sürede diğer şehirlere de yayılır. Siyasi bir hareket olan Spartakist grup tarafından sahiplenilir. Stuttgart, Münich derken Kasım 1919’a gelindiğinde en sonunda Berlin bile ayaklanır ve olaylar tam bir ihtilala dönüşür. Kentleri işçi ve asker konseyleri yönetmeye başlar. Alman İmparatoru tahttan feragat etmek zorunda kalır. Alman Cumhuriyeti ilan edilir. Ardından 1919 başlarında Berlin’de Spartakist Ayaklanma baş gösterir. Spartakistlerin amacı ülkeye komünist bir düzen getirmek ve proleterya egemenliğini tesis etmektir. Fakat isyan çok acı bir şekilde bastırılır. Ortalık yatışıp ülkeye barış geldiğinde, Spartakist Hareketin liderleri, efsane karakterler olan Rosa Luxembourg, Karl Liebknecht ve Kurt Eisner vahşi bir şekilde acımasızca öldürülür. Bu isyan hareketine Almanya’da bulunan Türklerden de katılım olur ki, bunlardan birisi Nazım Hikmet’i Komünizm yönünde etkileyen isimlerdendir.

28 Şub-18 Mar 1921

Sovyet Rusya’da Komünist Rejime Karşı Yapılan Kronstadt Denizcileri İsyanı: Kronstadt’lı denizcilerin ve 14.000 işçinin komünist rejime karşı yaptığı isyan hareketi. Bu isyanın ele başıları deniz gediklileri, işçiler ve denizci erlerden oluşuyordu. Subay ve general/amiraller bu hareketten uzak durdular. Ülke yönetiminin komünist parti tekelinde olmaması gerektiğini, her bir sovyetin yönetimsel yetkileri olmasını savunuyorlardı. Savaş Komünizmine karşı çıkıyorlardı. Rus Savaş gemisi “Petropavlovsk”un idari assubayı (Kıdemli Kâtip) Stepan Maksimovich Petrichenko (1892-1947) isyan hareketinin lideriydi. İsyan Kotlin Adası’nda Baltık Filosu’na bağlı bir deniz üssü olan Kronstadt Üssü’nde (Finlandiya Körfezi’nde) başlatıldı. Fakat sert bir şekilde bastırıldı. İsyancılar, hareketin ana kıtayı da etkileyeceğini düşünüyorlardı ama Rusya ana kıtası isyana katılmadı. İsyanın lider kadrosu Finlandiya’ya kaçtı. Bu isyanın bir diğer önemi de, bastırılması esnasında Türkiye Cumhuriyeti’nin Ali Fuat Cebesoy aracılığıyla Sovyet Rusya’ya destek vermesi, özellikle isyanın bastırılmasında Tatar güçlerinin ikna edilmesi ve kullanılmasına aracılık etmesidir. Kronstadt Denizcileri 1905 Devrim sürecinde, 1917 Şubat ve Ekim Devrimi’nde hep başroldeydiler. Troçki, onlar için “Devrimin gururu ve şerefidir” sözünü kullanmıştır. İsyan sürecinde acımasız oluşlarıyla da ünlüdürler.

1-8 Eylül 1931

150px-Manuel AsticaŞili’de Donanma İsyanı: 1929 Büyük Buhranının etkisiyle Şili zor bir ekonomik dönem yaşamaktadır. Bu kapsamda tüm kamu çalışanlarının maaşları %30 düşürülecektir. Zaten zor şartlarda yaşayan donanma personeli bir tatbikat için ülkenin kuzeyine intikal etmiştir. Subaylar ve denizciler (assubay ve erler) arasında muhteşem bir sınıfsal fark yaratılmıştır. Ücret uçurumu vardır. Kıt kanaat geçinebilen denizciler zor şartlar altında görev yapmaktadır. Hükümetin bu kararını duyunca, önce donanma olarak eylem yapma taleplerini komuta katına bildirirler. Komuta katı razı olmayınca da filodaki gemileri ele geçirirler ve subayları göz hapsine alırlar. İsyana diğer donanma üsleri ve bir de hava üssü katılır. Hükümet, deniz kuvvetleri komutanlarının kendi personeli ile uzlaşmasına izin vermez ve güç kullanmaya karar verir. Kısa sürede pek çok yerdeki isyan bastırılır fakat Assubay Manuel Astica liderliğindeki filo gemileri hâlâ direnmektedir. Sonunda hava kuvvetlerinin uçakları gemilere saldırı gerçekleştirir. Fakat bu saldırı başarısızlıkla sonuçlanır. Üstelik beş uçak gemiler tarafından vurulur. İsyanın ateşli günlerinde denizciler, kendi haklarının ötesinde siyasi ve sosyal içerikli bir de manifesto ilan ederler. Şili halkından ve medyasından bekledikleri desteği bulamayınca direnmekten vazgeçip teslim olurlar. Buna karşın hiçbir eylemci idam edilmez. Hatta bir yıl sonra, rejim olarak sosyalizme geçilince, Astica haricindeki isyancılar serbest bırakılır. Gemisine komuta edemeyen pek çok subayın ordudan ayrılışı yapılır. Komutanlığı elinden alınır. Assubay Manuel Astica da bir süre sonra tüm hakları verilerek emekliliğe sevk edilir.

Haziran 1938

nazımhikmetTürkiye’de, Şair Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Hikmet Kıvılcımlı ve Kerim Korcan ile bir avuç deniz assubayı “Donanma Davası” olarak bilinen dava nedeniyle tutuklandı. Nazım Hikmet ve arkadaşlarının suçları Donanma’daki assubaylara kitap okutmak ve henüz icat edilmemiş bir suç olan “Komünizm” propagandası yapmaktı. Söz konusu kitapların çoğu, bugün dünya klasikleri diyebileceğimiz eserlerden oluşuyordu ve hiç biri yasak yayın değildi. Komünizm propagandası suçu, yargılanma sürecinde ancak yasalara girdi. Türk Ceza Yasası'ndaki 141-142. maddeler, 16 Temmuz 1938 gün ve 3531 sayılı yasayla değişikliğe uğratılarak, yalnız eylemi değil, düşünce açıklamayı da cezalandırır hale getirildiler. Nazım Hikmet, Erkin gemisinde sintineye kapatıldı. Ondan önce tutuklanan Kemal Tahir grubu ve deniz assubayları ilk önce Yavuz Zırhlısı sintinelerine, yer kalmayınca da Erkin Gemisi sintinelerine hapsedildiler. 10 Ağustos 1938 tarihinde Erkin Gemisinde başlayan mahkeme, 29 Ağustos 1938’de karara bağlandı ve ağır cezalarla sonuçlandı. Kemal Tahir’in assubay kardeşi (Nuri Tahir) ve sanık diğer assubaylar da paylarına düşen cezaları aldılar. Bu davada ilk kez yüzer-gezer mahkeme olarak kullanılan Erkin Gemisi de bu özelliğiyle Zulüm Mahkemesi olarak tarihe geçti.

9 Aralık 1949

Bütün dünya devletleri tarafından imzalanarak yürürlüğe giren Cenevre Sözleşmesi bugünkü harp hukukunun temellerini oluşturmaktadır. Harp esirlerine yapılacak muameleye ilişkin Üçüncü Cenevre Sözleşmesi assubaylar açısından yeniden gözden geçirilmesi gereken hükümler içermektedir. Bu sözleşmede harp esirleri tarif edilmiş ve bu esirlere rütbe ve konumlarına göre nasıl davranılacağı karara bağlanmış, sadece iki tip sınıflandırma yapılmış, subaylar ve diğerleri şeklinde bir ayrıma gidilmiştir. Harp Esirlerine Yapılacak Muamele ile İlgili Cenevre Sözleşmesi’nin 60.ıncı maddesinde tam bir rütbe kategorisi çizilmekte ve harp esirlerine ödenecek maaş belirtilmektedir. Bu maddeye dayanarak, Gedikli Subaylara (WarrantOfficer) subay tanımı içinde yer verilmektedir. Bu sözleşme incelenmeli ve en azından Kıdemli Assubayların meslek tecrübe ve deneyimlerine saygı duyulmalı, onların, bu sözleşmede yer alan harp esirleri kategorisi değiştirilmelidir. Yani, assubaylar ya da en azından kıdemli assubaylar da subaylar gibi farklı bir muameleye tabi tutulmalıdır. Ayrıca, orada geçen tanım her ne kadar harp esirlerini bağlıyor olsa da, uluslararası bir anlaşma olduğundan, devletlerin ordu kurgulanmalarına ve rütbe tanımlamalarına kadar etkili olma gerçeği vardır. Tüm dünya assubaylarının ortak hedefi bu sözleşmede assubaylarla ilgili konumlandırmayı değiştirmek olmalıdır.

1951/1952

Türkiye’de 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin yapılmasında ve Adnan Menderes’in idam edilmesinde etkin olan sözlerden birisinin: “Paşalar Saltanatını yıkacağım. Ben orduyu asteğmenlerle (yedek subaylarla) de idare ederim!” sözü olduğu çok sık konuşulur. Bu sözün kimi kez farklı aktarımına da tanık oluruz. “Ben orduyu asteğmenlerle ve assubaylarla da idare ederim” sözü de böyle bir farklı anlatımdır. Gerçi orduyu asteğmenlerle yönetmek demek zaten ordunun temel direği olan assubaylara çok güvenmek ve üst subayları atıl görmek demektir. Bu yüzden bu iki söylem birbirinden pek farklı olarak algılanamaz. Nihayetinde asıl vurgulanmak istenen, ordunun yükünü çekenlerin genç ve kıdemsiz subaylar ile assubaylar ve diğer astlar olduğu gerçeğidir. Olay, Üst subay ve generallerin, bu vatansever insanların alın teri ve emeğini sömürerek, konforlu yaşam rantına çevirmeleri hadisesidir. Adnan Menderes’in bu sözleri 1951 veya 1952 yılında ve Samsun’da söylediği iddia edilmektedir.

1960-1970

Çin Halk Cumhuriyeti, Ordusunda rütbe sistemini kaldırmayı denedi fakat başarısızlıkla sonuçlandı. Arnavutluk’ta da 1966 yılında ordudaki rütbe sistemi kaldırıldı. Orduyu, siyasi komiserlikler ve parti hücreleri vasıtasıyla doğrudan bulunduğu bölgelerdeki Halk Konseylerine bağlı hale getirdiler. Rütbeli ordu sistemi “yönetici kadrolarla asker kitlesi arasında sıkı ve yoldaşça ilişkilerin kurulmasını önlüyor, küçük-burjuva kibirliliğini ve gururunu körüklüyor, yaratıcı inisiyatifin gelişmesini köstekliyor ve böylece subayların ve generallerin kitlelerden kopma tehlikesini getiriyordu.” Nihayetinde Sosyalizm’de ordu çözülemeyen bir sorundu ve rütbeli ordu yapısı bazı zorunluluklardan dolayı kaldırılamıyordu.

16.May.-15.Haz.1970

Türkiye’de yürürlüğe girmesi beklenen yeni Personel Kanunu tasarısı nedeniyle hak kaybına uğrayan ve ayrıca yeni rütbe terfi sistemi aleyhlerine uygulamaya konan assubaylar ve eşleri ülke çapında büyük çaplı protesto eylemleri ve yürüyüşler gerçekleştirdiler. Gerçekleşen protesto eylemlerine kızan dönemin Hv. K. Komutanı Orgeneral Muhsin Batur (bir yıl sonra darbe gerçekleştiren bir cuntacı) birliklere bir emir yayınlayarak; Assubayları karıların arkasına saklanan Mao’nun askerleri gibi davranmakla itham eder. Bu söylem aslında Çin’de Nisan 1927’de yaşanan At Günü Olaylarını çağrıştırmakta ve General Batur’un tıpkı orada yaşandığı gibi assubay ve ailelerini katletme düşüncesini açığa vurmaktadır. Olaylar sonrasında pek çok assubayın ordu ile ilişkisi kesilir. Hapis cezaları uygulanır.

25 Kas. 1970

Türkiye’de ve birçok dünya ülkesinde gençlerin Çavuş ve Onbaşı işaretleri takmaları yasaklandı. İtalya’da ortaya çıkan ve bütün dünyada hızla yayılan, gençlerin kollarına assubay, çavuş ve onbaşı işaretleri takma modası İçişleri Bakanlığı’nca yasaklandı. Bu işaretlerin anarşizmi çağrıştırdığı düşünülüyordu.

9-20 Ocak 1975

Türkiye’de assubaylar ve eşleri bir kez daha eylem sürecindedir. 15105 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Kararname (23.12.1974 tarih ve 7/9207 sayılı Kararname) ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde uygulanacak yan ödeme ve tazminatlar belli olur. İş Güçlüğü ve İş Riski oranları yürürlüğe girer. Assubayların yan ödemeleri aşağı çekilir. Assubayların özlük ve sosyal haklarında büyük menfaat kayıpları oluşur. Bu hak ihlali üzerine orduda görevli tüm Astsubaylar harekete geçerek, bu durumu protesto ederler. Pek çok şehirde büyük yürüyüşler yapılır. Pasif direnişler uygulanır. Başkent Ankara’da yapılan etkili yürüyüşte astsubay eşleri toplum polisi tarafından coplanınca arbede çıkar. Hükümetin astsubay eylemini bastırmak için tam teçhizatlı bir birliği hazır bulundurması kötü niyetini açıkça ortaya çıkarır. Bu yürüyüş ve hak aramalara DİSK ve Dev-Genç gibi bazı Sivil Toplum Kuruluşları, Milletvekilleri, General ve Amiraller, Subaylar da destek verirler. 1975 Astsubay yürüyüşlerinden dolayı 5000 civarında Astsubay hapis cezası ve rütbe tenzil cezası alırlar. Ceza infazları birliklerde işlerin aksamaması için vardiya usulü ile uygulanır. İlgili kanun tekrar gözden geçirilip biraz makyajlandıktan sonra yürürlüğe konulur.

20 Şubat 1979

mfçakmakgemisiGölcük’te, Türk Donanmasına bağlı Mareşal Fevzi Çakmak (D-351) muhribinde 16.30 sularında meydana gelen yangın sonucu Asb. Çvş. Mehmet Kaya ile erlerden Mehmet Tekinler ve Ziya Karapınar yanarak şehit oldu. Yangına bakımda olan geminin mazot kazanına giden borulardan birinin alev almasının yol açtığı belirtildi. Olay esnasında yangına karşı kahramanca mücadele eden bir deniz assubayı ve iki er Harp Filosu Komutanı Tümamiral’in emriyle içerde bırakıldı. Üzerlerine kaporta kapatıldı ve ölüme terk edildiler. Olay esnasında Harp Filosu komutanı, personelin gazını almak için kahramanlık nutukları atar. “Gemiyi kurtarmak için gerekirse hepimiz canımızı feda edeceğiz!” benzeri söylemler yapar. Personelin tepkisine rağmen verilen emir uygulanır ve bu üç kahraman denizci ölüme terk edilir. Olay sonrasında komuta kademesince assubayların şehit cenazesine katılmaları engellenir. Tepkilerden korkulur. Gemilerin kıçtankara iskeleleri içeriye alınır ve gemilerden çıkış yasaklanır. Meslektaşlarına son vazifesini yapmaları engellenen ve zalimce tedbirlerle içerde tutulan assubaylar, yeni bir tepkisel eylem fikrinde karar kılarlar. Buna göre belirlenen gün ve saatte TCG Donatan gemisinin işareti ile protesto eylemine başlanacaktır. Her gemi hazırladığı siyah çelenkleri aynı anda denize bırakacak ve böylece bu zalimliğe karşı ortak tepkisini gösterecektir. Bu karşı koyuş, bu onurlu duruş gerçekleştiğinde ortalık karışır. Donanmanın zalim subayları bunu bir isyan olarak değerlendirip katılanları, özellikle ele başılarını askeri mahkemeye çıkarmaya çalışırlar. Haklarında isyana teşvik suçlaması ile yasal süreci başlatırlar. Özellikle Kocatepe ve M.F. Çakmak muhriplerinde tepki çok büyüktür. O yüzden bu gemilerde tutuklamalar yapılır. Tutuklananların yerine geçici görev mürettebat atandırılır ve gemiler bakımda ve sülyen boyalı olmalarına rağmen apar topar Mersin’e intikal ettirilir. Böylece isyanın donanmanın diğer gemilerine de sıçraması önlenecektir. Yine de uzun bir süre ortalık yatışmaz. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk de bir inceleme gezisi için Gölcük Tersanesi’ne gelecektir. Onun geçeceği güzergâhlar üzerine devrimci sloganlar yazılır. Bunların en önemlisi Gölcük B Kapı girişindeki asfalta yazılan slogandır ki, bu eylem sonrasında B Kapı için Nöbetçi Subaylığı ihdas edilmiştir. Ayrıca, liman açıklarında alargadaki bir geminin bordasına da devrimci sloganlar yazılması, donanmanın üst komuta kademesini deliye döndürmüştür. O dönem özellikle bu yazı Gölcük’te dillere destan olmuştur. Olaylar yatışmasına yatışır ama bu onurlu eylemi gerçekleştiren deniz assubayları ağır bir bedel ödemek zorunda kalır. Kimisi ordudan atılır, kimisi hapis yatar, pek çoğu da devre kaybeder ve çok uzun yıllar mimli personel olarak gözetim altında tutulur. Hiçbir yurt dışı görevine, gemi alımına gönderilmezler.

1979

asbakademisimezuniyetiA.B.D. Ordusunda Kıdemli Assubayların görev ve sorumlulukları genişletilerek, orta kademe yönetici ve subay yardımcısı haline dönüştürülmesi kararı uygulamaya konuldu. Bu maksatla Kıdemli Astsubay Akademisi kurulmasına karar verildi.

1981

Amerikan Ordusunda Kıdemli Astsubay Akademisi kuruldu ve eğitime başladı.


1992

STANAG 2116 Edition-5 yürürlükte. Bu STANAG NATO rütbe standartlarını sağlamak üzere hazırlanmıştır. Burada assubaylar;  “Other/Enlisted Ranks” kategorisinde yer almaktadır. OR-1’den başlayan ve OR-9’a değin uzanan bir hiyerarşik rütbe sıralaması mevcuttur. OR-1; erlere, OR-9 ise; Kıdemli Başçavuşluğa karşılık gelmektedir. STANAG’da ayrıca OR-5 ile OR-9 Aralığı Assubay (NCO) rütbe aralığı olarak belirtilmektedir.


17 Ağu.1999

Türkiye’de Donanma’nın ana üssü Gölcük’te büyük bir deprem yaşandı. Marmara depremi olarak bilinen bu afette Deniz Kuvvetleri mensubu 420 subay, assubay, er ve uzman çavuş şehit oldu. (Medyada çıkan haberlere göre, bu dönem Gölcük’te görev yaparken depremde şehit olan Mehmetçiklerimize “Şehitlik Beratı” verilmediği de 2010 yılında hala yazılıyordu. Ne acı değil mi? Kimin şehit sayılıp sayılmayacağına bile ölüm şekline göre değil, statüsüne göre karar veriliyor!)

Şubat 2002

Türkiye’de yapılan bir kanun değişikliği ile Assubaylar,  Askeri Ceza Kanunu'nda erbaş statüsünden çıkartılmışlardır. (Daha önce yapılan çalışmalarla, Personel Kanunu’na dâhil edilen Astsubay tanımı, bu tarihe kadar Askeri Ceza Kanunu’na dâhil edilmemiş, yeni bin yılın başlangıcına değin erbaş statüsünde tutulmuştur. (Uygulanır olmasa bile, eski statüye göre katıksız hapis cezası verilebiliyordu)

11 Nisan 2002

Assubay Hazırlama Okullarının kapatılmasını ve Assubay Sınıf Okullarının Meslek Yüksek Okulu olarak, 2 yıl üzerinden ve ön lisans seviyesinde yapılanmasını teşkil eden “4752 Sayılı Astsubay Meslek Yüksek Okulları” Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi.

1 Ocak 2008

2008 yılı NATO tarafından Astsubay Yılı olarak ilan edildi.

7/12 Eyl. 2008

NATO Astsubay Yılı etkinlikleri kapsamında, Uluslararası Kıdemli astsubay Sempozyumu,  Almanya’da,  Garmisch-Partenkirchen’de,  George C. Marshall Merkezi’nde gerçekleşti. Sempozyum, 28 ülkeden 45 Kıdemli Astsubayın katılımıyla gerçekleştirildi.

1 Ocak 2009

asssubayyılıNATO’dan sonra, bu kez Amerikan Kara Kuvvetleri 2009 yılını Astsubay yılı ilan ettiğini şu şekilde duyurdu.

“1775’te bu yana Astsubaylar rütbe işaretleri ile askerlerden belirgin bir şekilde ayrılmıştır. Yaklaşık 200 yıldan beri, Kara Kuvvetlerinin astsubay sınıfı kendisini geliştirerek dünyanın en başarılı askeri sınıfı haline getirmiştir. Geçmiş ve bugün dikkate alındığında “Astsubay gibi yaşamak” cesurane bir yaşam biçimi, “aldığı görev ne olursa olsun” kendini o göreve adamanın, istekli olmanın ve görevi tamamlamanın timsali olmuştur.”

20 Ocak 2009

A.B.D.’de Genel Kurmay Başkanlığı’nın düzenlediği bir balodan görüntüler hayli ilginç. Modern bir ülkede nelerin rahatlıkla olabileceğini gözler önüne seriyor. Başkan ve eşi hanımefendi dans ediyorlar fakat farklı kişilerle. Başkan Obama, Kara Astsubay Margaret H. Herrera’ya Kavalyelik ediyor. "First Lady" Michelle'in "kavalye"si ise Deniz Piyade Astsubay Elidio Guille.

30 Ocak 2009

A.B.D. Başkanı Barack Obama, Kara Kuvvetleri Ordu Kıdemli Başçavuşu Kenneth O. Preston ile Beyaz Saray’da, Oval Ofis’te bir araya geldi ve “Kıdemsiz askerlerin” sorunlarını birinci ağızdan dinledi. Ordunun Başkomutanı sıfatını taşıyan Başkan’ın tarihte ilk kez assubaylar ve kıdemsiz askerlerle resmi bir toplantı düzenlediği belirtildi. Ordu Kıdemli Başçavuşu Kenneth O. Preston, görüşme sonrası yaptığı açıklamada “Unutmayın ki, Astsubaylar, ordu içindeki subayları nasıl lider yapacağını bilen ve onları lider olarak yetiştiren kişilerdir” dedi.

Hazırlayan: Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)
Yayınlandığı yer BUYUTEC
ASBMYO
TARİH OLAY
27.Aralık.1734 1730 İhtilalı’nın (Patrona Halil İsyanı) sarsıntılarını atlatan Osmanlı Devleti, faydalanmaktan artık bir çekince duymadığı yabancı danışmanların da yardımıyla, Topçu Sınıfının teknik bilgi ile yetişmiş assubay kadrosu için, Üsküdar’da Toptaşı’nda “Hendesehane” adı altında bir okul açmıştır ki; bu müessese memleketimizde asker ve sivil mühendis okullarının çekirdeğini ve müspet bilimler öğreten ilk meslek eğitim kurumumuzu teşkil etmektedir. /(Faik Reşit Unat)/ Humbaracı Ahmed Paşa’nın, Sadrazam Topal Osman Paşa’nın himayesi ile kurmuş olduğu “Humbarahane ve Hendesehane” adlı naçizane askeri teknik eğitim kurumu, bugünkü anlamıyla bir nevi “Astsubay Sınıf Okulu”dur. Bu askeri eğitim kurumu zamanla değişime uğramış, askeri mühendisliğe, oradan da üniversitelere ve harp okullarına dönüşmüştür. Osmanlı’nın Batılılaşması anlamında atılan ilk adım Assubay Sınıf Okulu türü bir eğitim ocağının kurulmasıdır. 1734 yılında eğitime başlayan okul, yeniçeri korkusuyla 1736 yılında tatil edilmiştir. 1759 yılında Sadrazam Ragıp Paşa tarafından eski öğrencileriyle ve onların çocuklarıyla, okul, yeniden açılmıştır. 1795 yılında ise okul lağvedilmiş ve öğrenciler Mühendishane’ye nakledilmiştir.
15.Temmuz.1826 Osmanlı'da ilk askeri hazırlık okulu II. Mahmut Döneminde açılmıştır. Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye ordusunun kuruluş aşamasında yaşları on beşin altında olan çocukların da askere alınmış olması neticesinde, bu çocukların eğitimi için Şehzadebaşı’ndaki eski Acemi Oğlan Kışlası adı “Talimhane” olarak değiştirilmiştir. Bu çocukların eğitimi ile ilgili olarak; Padişah II. Mahmut, Nazır Hacı İbrahim Saib Efendi tarafından yazılan takrir ve Serasker Ağa Hüseyin Paşa’nın telhisi “Nizâm-ı Talimhânei Sıbyân-ı Asâkir-i Mansûre-i Muhammediyye” adıyla 9 Zilhicce 1241’de kanun haline getirmiştir. Talimhanede on beş yaşına girenler yüzbaşının tavsiyesi uyarınca Asâkir-i Mansûre birliklerine piyade neferi veya tüfekçisi, nalbant, marangoz veya katip olarak tayin edilmekteydiler. Bunlar arasında tüfekçi bölüklerine kaydedilenler onbaşı rütbesiyle yeni görevlerine başlamaktaydılar.
1828 kucuk-zabitİkinci Meşrutiyet (1908) dönemine kadar assubaylar ordu içinde, askerî birliklerde yetiştirildi. Sürekli olarak aynı görevi yapan ve bu nedenle bilgi ve becerisi ile sivrilmiş erbaşların “Gedikli” unvanı ile muvazzaf hizmete alınmaları yöntemiyle küçük zabitan ihtiyacı karşılanıyordu. Gedikli Erbaşlar kıtalarda gösterdikleri başarı ve yeteneklerine göre Onbaşı (Bölük Emini), Çavuş ve Başçavuşluğa kadar yükselebiliyorlardı. Bu gedikli erbaşlar aynı zamanda alaylı subaylar için de bir kaynak oluşturuyorlardı. İkinci Meşrutiyet’ten sonra bu sistem okullaştırılmak istenmiş ve “Küçük Zabit Mektepleri” kurulmuştur.
1829
Takribi olarak, Talimhane’nin kapatılış tarihi. Askerî Hazırlık Okulu diyebileceğimiz Talimhane’nin ömrü kısa sürmüştür. Talimhane’nin öğrenci kalmayışı sebebiyle ne zaman kapatıldığına ilişkin bilgi bulunmamaktadır. Çocuk neferlerin yaş durumunu dikkate alarak; talimhanenin, kuvvetle muhtemel, 1829 yılında kapanmış olabileceğini söyleyebiliriz.
5.Şubat.1890
Bahriye Nazırı Büyükamiral Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın gayretleriyle donanmanın teknik ve ameli personel ihtiyacını karşılamak üzere, Güverte sınıfında; topçu, işaretçi, serdümen ve porsun, sanayi ve makine sınıflarında; kalafatçı, marangoz, burgucu ve ateşçi dallarında “Deniz Gedikli Subay ” sınıfının kurulması için bir nizamname çıkarıldı. Ceride-i Bahriye gazetesinde (Sayı:17) yayımlandı. Belirtilen branşlarda sanatkâr yetiştirilmesi amaçlanmaktaydı.
15.Haziran.1890
İlk Gedikli sınıfı "Selimiye" top eğitim gemisinde öğrenime başladı. Okutulan dersler; hesap (dört işlem), iyi yazma, imla ve okuma dersleriydi. Öğrencilere mesleki eğitim kapsamında ayrıca, Branda Bağlamak, Geminin Kısımları, Direk, Seren, Yelkenler, Sabit Arma, Makara ve Tornalar, Gemici Bağları ve çeşitleri, Top ve Kundak ayrıntıları, Ateşli Silahlar ve kısımları öğretilmiş ve top, tüfek, arma ve kürek talimleri yaptırılmıştır. Güverte sınıfı için önce 100, sonra 55 kişi, makine sınıfı için ise her yıl Sanayi-i ve İmalat-ı Bahriye sınıflarından 20 kişi ayrılarak tahsis edilmiş, böylece gemilerde bu iş için başıbozuk kişiler görevlendirilmesinin de önüne geçilmiştir.
17.Kasım.1890
damyo-brosurDeniz Assubay Hazırlama Okulu’nun kuruluş yıldönümü olarak kutlanan tarih. Açılan ilk Assubay Okulu olması ve Kuruluş Yıldönümü kutlanan tek Assubay Okulu olması nedeniyle önemlidir. 2003 yılından itibaren kutlamalar, Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulu (DAMYO) tarafından yapılmaktadır. Kuruluş yıldönümü etkinliklerinin ilk kez 1975 yılında, dönemin Dz. K.K. Ora. Hilmi Fırat’ın emir ve direktifleri ile başlatıldığı yapılan araştırma ve incelemeler sonucunda tespit edilmiştir. Gazetelere bu konuda verilen ilk ilana 1979 yılında rastlanmıştır. Kuruluş Yıldönümü etkinliklerinin Deniz Kuvvetlerine muharip subay ve assubay yetiştiren okulların birlik ve bütünlüğünü göstermek amacıyla, 15 Haziran yerine 17 Kasım’da kutlanılmaya başlanılmış olabileceği ilgililerce yapılan ve ulaşılan değerlendirmedir. Bilindiği gibi, Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu’nun Kuruluş Yıldönümleri her yıl 18 Kasım tarihinde kutlanmaktadır.
1890
Nizamnameye göre Gedikli Sınıfının işleyişi şu şekildeydi: Sıbyan efradı olarak adlandırılan adaylar, İstanbul’da eğitim gemisinde bir yıl nazari ve ameli bir öğrenime tabi tutulacak, daha sonra gezen gemilere gönderilecek ve bu gemilerde dört yıl daha eğitim ve öğretim göreceklerdir. Beş yıllık (sıbyanlık) dönemini bitiren ve son sınavda başarı gösterenler branşlara ayrılacak ve onbaşı rütbesi ile göreve başlayacaktır. Bunlar bir yıl sonra yapılacak yeni bir sınavla Çavuş veya Bölük Emini nasbedileceklerdir. Bir yıl sonra yine sınavla 3.Porsun veya 3.İşaretçi vb. rütbeye haiz olacaklardır. Bu şekilde mecburi askerlik hizmetini de tamamlayan sıbyan efradı; üstlerinden iyi sicil ve not aldıkları takdirde ve yapılan sınavı kazandıklarında, bir son sınava tabi tutulacaklardır. Bu sınavda da başarılı oldukları takdirde mensubu oldukları sınıfta Gedikli-i Salis (3.Sınıf gedikli) rütbesiyle hizmete devam edeceklerdir. Başarısız olanlar ise diğer erat gibi terhis edilecektir. 3.Sınıf Gedikliler, dört yıl gemi görevi sonrasında eğer gemi komutanından iyi sicil almışsa ve sınavda başarılı olmuşsa; Gedikli-i Sani (2. Sınıf Gedikli) rütbesine yükseleceklerdir. Beş yıllık bu süreyi de tamamlayanlar, yine iyi sicil ve sınavda başarılı olmak kaydıyla Gedikli-i Evvel (1.Sınıf Gedikli) olmaya hak kazanacaklardır. Bu rütbenin üzerinde ayrıca Sergedikli (Başgedikli) denilen bir rütbe vardır ki, bu rütbe ancak olağanüstü başarı gösterenlere verilmektedir.
1891-92 Önceleri Gedikli Sınıfına sadece İstanbul’dan öğrenci alınmaktaydı. İstanbul ahalisinden bu sınıfa girmek isteyenlerin az olması üzerine sonradan taşra ahalisinden de arzu edenlerin Gedikli Sınıfına müracaatlarına müsaade edilmiştir. Ayrıca sürekli değişen top, tüfek gibi harp teçhizatının temizleme usulü eski silahlarla aynı olamayacağından yeni silahların temizliğini, bakım ve tutumunu öğrenmek üzere sıbyan taburundan 40 nefer ayrılarak, kundakçı ve çakmakçı olarak yetiştirilmesine karar verilmiştir. 
1903/1904 İlk Jandarma Zabit Mektebi Selanik’te açılmıştır. Bu okulda, ordudan seçilmiş subaylara zabıta eğitimi verilerek jandarma sınıfına geçirilirlerdi. Ayrıca ikinci kısım olarak jandarma küçük zabitleri okutularak subay yetiştirilirdi. Bu kısma Zabit Namzedi Bölümü denilirdi. İlerleyen yıllarda bu okul İstanbul’a nakledilmiştir.
1909
Çıkarılan bir nizamname ile subay eğitiminin olduğu gibi Assubay eğitiminin de modern metotlarla yapılabilmesi için Osmanlı Devletinin yedi ordu bölgesinde ilkokul düzeyinde “Gedikli /Küçük Zabitan İptidai Mektepleri” ve bu okullardan mezun olan öğrencilerin eğitimlerini sürdürmesi amacıyla ortaokul düzeyinde “Gedikli /Küçük Zabitan Mektepleri” açılmasına karar verilmiştir. Bu kapsamda 1909 yılı içinde Selanik, Edirne, Beyrut, Erzincan, Bağdat Gedikli Küçük Zabit Mektebi açılmıştır. Okulların yönetmeliğine göre (Küçük Zabitan Mektebi ve Küçük Zabitan İptidai Mektebi Nizamnamesi); bu okullarda öğretim, öğrencinin yaşına (15-18 yaş) ve ilköğretim durumuna göre 1-3 yıl arasında değişiyordu. Öğrenciler yaşlarına göre üç gruba ayrılıyorlardı. Ayrıca bazı bedeni özelliklere bakılarak sınavla öğrenci alınıyor, asker çocukları tercih ediliyordu. Okul, sekiz yıllık bir mecburi hizmet yüklüyordu. Okuldayken öğrencilere maaş da veriliyordu. Mezun olanlar sicillerine göre, belli oranlarda Topçu, Süvari ve Piyade Küçük Zabit Mekteplerine ayrılıyorlardı. Küçük Zabit Mektepleri; Küçük Zabitan İptidai Mektepleri’nin mezunlarını aldığı gibi, dışarıdan da 18-21 yaşları arasında ilköğretimlerini tamamlamış, sağlam gençler alıyorlardı. Öğretim süresi iki yıl idi. “Onbaşı” olarak mezunlar veriyordu. Küçük Zabit Mektebi çıkışlıların altı yıl mecburi hizmetleri vardı (Küçük Zabit İptidai Mektebinden gelenlerin ise sekiz yıl). Bundan sonra Kuleli'de bir yıl okuyup İhtiyat Zabiti; Jandarma Mektebi'nde bir yıl okuyup Jandarma Subayı veya Polis Mektebine gidip Komiser olabiliyorlardı.
1910
İstanbul Rami Kışlasında Sahra Topçu ve Ağır Topçu Küçük Zabit Mektepleri açıldı.
Mayıs 1910
Çavuşluktan mülazım-ı sâni rütbesiyle ordularına gönderilen zabitler için Talimgâh Mektepleri açıldı. Daha sonra bütün subaylara şart koşuldu. İlerleyen yıllarda Birinci Dünya Savaşı dolayısıyla kapatıldı.
1911 İstanbul’da Bakırköy’de Süvari Küçük Zabit Mektebi kuruldu.
12 Temmuz 1911 Küçük Zabit ve Küçük Zabit İptidai Mektepleri Hakkında Nizamname ile ilgili okulların yönetmeliği değiştirildi. Okula alınma yaşı 16-18 olarak değişti. Öğretim süresi de 1-2 yıl olarak kısaldı.
1912 İstanbul Halıcıoğlu’nda Ulaştırma, Balmumcu’da Jandarma Küçük Zabit Mektebi açıldı.
14 Temmuz 1913 Gedikli Sınıfının yeniden teşkil edilmesi amacıyla Kanunname hazırlığına başlandı. Uygulamaya kanunnameden önce geçildi ve Gedikli Zabitan Adayları için Çırak Mektepleri açıldı. Bu bir deneme süreciydi. Bir yıllık deneme süreci başarılı olduğu takdirde, resmi olarak uygulanacaktı. Bu kanunnamenin hazırlanmasında eğitim alanında incelemeler yapmak üzere İngiltere’ye gönderilmiş olan Makine Kd.Yzb. İbrahim Aşki Bey’in hazırlayıp verdiği raporda belirttiği hususlar göz önünde tutulmuştur.
8 Ocak 1914 Bu tarihte Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, I. Balkan Savaşı’nda bozguna uğrayan Osmanlı Ordusu’nun yeniden düzenlenmesine ve modernleşmesine çalıştı. Yaşlı Paşalar emekliye sevk edilirken, genç subaylar orduda önemli görevlere getirildi. Askeri okullara ve bu okullardaki eğitime önem verdi. Bu kapsamda küçük zabit ve gedikli küçük zabit mekteplerine de ayrı bir önem verdiği değerlendirilmektedir. Çeşitli kaynaklarda en güvendiği kişileri bu okulların başına getirdiğinden sıkça söz edilmektedir. Ayrıca yine bu dönemde askere alınan halk ozanları, âşıklar ve mahalli sanatçılar doğrudan Küçük Zabit Okul ve Alaylarına gönderilir ve burada geniş çaplı bir eğitime tabi tutulurlardı. Bunlardan en bilineni Kırklareli’nin ünlü halk âşıklarından Âşık Ali Tanburacı’dır. Enver Paşa dönemi bir milat olmuş ve cumhuriyetin başlangıç dönemlerinde de Küçük Zabit Mektepleri, halk sanatçılarının ve âşıkların yetiştirilmesi amacıyla kutsal bir ocak olarak görev yapmıştır. Askerlik görevini yapmak üzere gelen âşıklar, mahalli sanatçılar ve halk ozanları; Gedikli Okulları’nda eğitilmiş, kendilerini geliştirmeleri sağlanmış ve özellikle Türk Halk Müziği’ne daha etkin şekilde hizmet verecek, daha olgun ve yaratıcı eserler üretecek, araştırmalar ve derlemeler yaparak muhteşem katkılar sunacak müzik altyapısına kavuşturulmuştur.
20 Nisan 1914 Bir yıllık uygulamadan alınan sonuçlara göre “Süfeni Hümayunda Gedikli Sınıfının Sureti Teşkiliyle Usulü Terfi ve Terakkileri Hakkında Kanun” yeniden düzenlendi, hükümet tarafından kabul edildi ve padişahın onayından geçti. (Bu dönemlerde gedikliler iki kaynaktan temin edilmekteydi. Birincisi yükümlülüğünü yerine getirmekte olan erlerden, başarılı olanlar; diğeri ise deneme aşamasındaki Çırak Mektepleri. Rütbeler ise şöyleydi: a-Neferat/Erat, b- Küçük Zabitan: Onbaşı/ Çavuş/ Başçavuş/Gedikli Namzedi, c-Gedikli Zabitan: 3.Sınıf Gedikli/2.Sınıf Gedikli/1.Sınıf Gedikli)

7 Eylül 1914 Bahriye Makine Çırakları ile Makine işçileri hakkındaki nizamname yürürlüğe girdi (25 Ağustos 1330)
20 Eylül 1914 Küçük Sıhhiye Heyeti Kuruldu ve Tümen Merkezlerinde bulunan hastanelerde "Sıhhiye Küçük Subayları Okulları" açılmaya başlandı. Birinci Dünya Savaşında ve Mütareke Döneminde, bu Tümen Merkezlerindeki okulların çalışmaları durduruldu.
3 Ekim 1914 İstanbul, Haydarpaşa’da Sıhhiye Gedikli Küçük Zabitan Mektebi kuruldu. Burada okuyanlar, hastanelerde, altışar aylık öğretim devresiyle Sıhhiye Gedikli Çavuşu çıkıyorlardı.
1914-1918 Birinci Dünya Savaşı’nda işgal edilen bölgelerdeki Gedikli Küçük Zabitan Mektepleri ve Küçük Zabitan Mektepleri kapanmış, diğer okullar ise 1924 yılına kadar faaliyetlerini sürdürmüştür.
20 Aralık 1915 Makine Çırakları Nizamnamesi Sultan Reşat tarafından imzalanarak, yürürlüğe girdi. 
30 Aralık 1915 Deniz Gedikli Sınıfı için daha esaslı bir kaynak oluşturmak üzere Makine Gedikli Mektebi kuruldu. Tir-i Müjgân Gemisi'nde eğitime başladı. Bu gemi fabrika gemisiyken okul ve eğitim gemisi haline getirilmiştir. Bu gemi bir süre sonra nakliyat hizmetlerine tahsis edilince, yerine Muin-i Zafer Korveti görevlendirilmiştir.
3 Şubat 1916 Deniz Gedikli Sınıfı için daha esaslı bir kaynak oluşturmak üzere Gemici Çırakları Nizamnamesi çıkarıldı ve Güverte Gedikli Mektebi kuruldu. İclâliye Gemisi’nde eğitime başladı. Gedikli Mektebi’nin kuruluşuna tanıklık eden ve bu kurumsallaşmada etkin olarak görev alan isimlerden birisi de Bahriye Kolağası Çiftçioğlu Mehmed Nail Bey’dir. Nail Bey, günümüzün tanınmış yazar, şair ve gazetecisi Yağmur Atsız’ın dedesi, Türk milliyetçiliğinin öncü isimlerinden H. Nihal Atsız’ın ise babasıdır. Yağmur Atsız’ın çeşitli zamanlarda yazılarında belirttiğine göre; dedesi Kolağası Nail Bey (1877-1944), Kasımpaşa ve Heybeliada’da Bahriye Gedikli Mektebi’nin kuruluşunda bizzat görev almıştır.
17 Mayıs 1916
Deniz Bandolarının takviyesi amacıyla “Tir-i Müjgân Okul Gemisi”nde “Bahriye Musiki Mektebi” adı altında bir oluşum ortaya çıkmıştır.
14 Aralık 1916
Bahriye Musiki Mektebi olarak da bilinen "Müzikacı Çırak Mektebi", Müzik dersleri verilmek üzere, 5 öğrenci ile resmi olarak eğitime başladı.
1918
Müzikacı Çırak Mektebi “Tir-i Müjgân Okul Gemisi”ndeki şartların elverişsiz olması nedeniyle “Heybeliada Çarkçı Mektebi”nin bulunduğu bölgeye nakledildi. Bu Müzika Mektepleri önemlidir. Çünkü bu okulda yetişen ve gittikçe sayıları artan icracılar, sivil kuruluşlarda da görev yaparak, Batı Müziği’nin yaygınlaşmasına katkıda bulunmuşlardır.
1918
Jandarma Küçük Zabit Mektebi o günkü şartlar gereğince kapatıldı.
1919-1923   
Mütareke Döneminin ardından başlatılan Milli Mücadelede, Ankara ve Konya’daki Talimgâh Eğitim Merkezlerinde Sıhhiye Küçük Subayları yetiştirilmeye tekrar başlanmıştır.
1920
Müzikacı Çırak Mektebi, Kasımpaşa’daki Gazi Hasan Paşa Kışlası’nın arkasında yer alan binaya taşındı ve eğitime burada devam edildi.
1923-1933
"Nalbant Gedikli Küçük Zabit Kursu" adıyla hayvan sağlığı ve nal teknisyen assubayları yetiştirilmesi konusu incelenip detaylıca ele alındı.
29 Ekim 1923
Cumhuriyetin ilanı ile ilk önce Güverte, Makine, Mızıka ve Gençler Mektebi adını alan Gedikli Mektebi, bilahare Güverte, Makine, Gedikli Küçük Zabit Mektebi olmuş, eski Haddehane Binasında eğitim ve öğretimine başlamıştır.
1928
Uçak Makinist Okulu, Hava Makinist Okulu adını aldı ve hem assubay hem de subay yetiştirecek şekilde yapılandırıldı.
1 Eylül 1928
Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nin bir bölümü Deniz Gedikli Mektebi’ne ayrılarak, eğitim ve öğretime burada devam edildi. İki ders yılı boyunca öğrenciler bu binada ders gördü.
 
1929
Müzikacı Çırak Mektebi, Deniz Bando ve Orkestrası olarak hizmet verecek yapıya dönüştürüldü.
1 Eylül 1930
Mızıka Gedikli Sınıfı Kuruldu. Okul, Ankara, Cebeci’deki İhzari Küçük Zabit Mektebinde kurulmuştur. Kurucusu Şadi Korman’dır. Okul, Riyaseti Cumhur Musiki Heyeti Bando Şefi Veli Kanık ( Şair Orhan veli’nin babası) tarafından biri tahta, diğeri bakır nefesli enstrümanları kullanan iki personeli öğretmen olarak görevlendirmesi ile derslere başlamıştır. Başlangıçta sınıf mevcudu on kişidir. İlkokul seviyesinde olan okulda sabahları kültür dersleri, öğleden sonra ise mesleki ders olan müzik dersleri verilirdi. Okul 1933 yılında ilk mezunlarını vermiştir. 1939 yılında kapanıncaya kadar toplam 80 mızıka gediklisi mezun etmiştir.
1 Eylül 1930
Deniz Gedikli Mektebi yeniden Turgutreis Zırhlısına nakledildi. Eğitim ve öğretime burada devam etti. Gemi bu nedenle Haliç’ten Gölcük’e götürüldü.
1932
Nalbant Gedikli Küçük Zabit Kursu açıldı. Haziran 1933’e kadar devam etti.
1933
Turgutreis Zırhlısında söküm işlemleri başlayınca, Deniz Gedikli İhzari Mektebi, Kasımpaşa’daki Divanhane binasına nakledildi.
11/18.Haziran.1934
2505 sayılı “Gedikli Küçük Zabit Membalarına Dair Kanun”, 11 Haziran’da kabul edilmiş, 18 Haziran’da yayımlanarak, yürürlüğe girmiştir. Bu kanun gereğince Deniz Gedikli İhzari Mektebi’nin adı “Deniz Gedikli Küçük Zabitan Hazırlama Mektebi” olarak değiştirildi. Aynı kanun isim değişikliğinin yanında okula girme şartlarını ve Gedikli Yetiştirmenin esaslarını da değiştirmişti.
1934
Nalbant Gedikli Küçük Zabit Kursu’nun adı "Nalbant Gedikli Erbaş" kursu olarak değiştirildi.
1934-35
Deniz Assubay Okulu Marşı bestelendi. Nuri Tahir, Deniz Gedikli Erbaş Okulu’nda öğrenciyken, abisi olan yazar ve şair Kemal Tahir de bu güzide okulu tanıma fırsatı buldu. Kardeşinin ve okul yönetiminin talebiyle, bestekâr Halit Recep Arman ile ortak bir çalışma yaptı. Marşın sözlerini Kemal Tahir yazdı. Bestesini ise H. Recep Arman notalara döktü. İşte o marşın ilk dörtlüğü: Çelikten kalbimizde vatanın sevgisi var/Gözlerimiz enginde düşmandan bir iz arar/Düşmanların kalbinde korku olur eseriz/Biz ömrünü vatana veren assubaylarız (aslı: gediklileriz)
9 Eylül 1934
19.yüzyılın ikinci yarısında filizlenen ve 20.yüzyılın başlarında sistematik bir düşünce haline gelen “Türkçülük” fikrinin 1930’lu yıllarla birlikte önderi olan Hüseyin Nihal Atsız, Kasımpaşa’da bulunan Deniz Gedikli Erbaş Ortaokulu’na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiş ve dört yıl burada görev yapmıştır. 30 Haziran 1938 tarihinde bu okuldaki görevinden ihraç edilmiştir. O dönemde, Deniz Gedikli Hazırlama Okulu’nun yönetmeliğine göre, Türk olmayanlar okula alınamamaktadır. Yeni öğrencileri imtihan eden komisyonda yer alan Atsız, sorduğu sorularla adaylardan Türk asıllı olmayanları tespit etmekte ve öğrenci olarak okula alınmayan bu adaylar yüzünden de etrafındaki düşmanlarını çoğaltmaktadır. Arnavut asıllı olduğu iddia edilen müdür, komisyondan Atsız’ı çıkarmış ve bu hadise üzerine Arnavut asıllı müdüre selam vermeyerek disiplin suçu işleyen Atsız, müdürün Milli Savunma Bakanlığı’na yazdığı bir yazı yüzünden okuldaki vazifesinden ihraç edilmek durumunda kalmıştır
1935 Sağlık Bakanlığı tarafından Sivil Sıhhiye Memurları okulunun formatı değiştirilince ve yurt çapında yapılanma başlayınca, Askeri Sıhhiye Gediklilerinin buralardan yararlanmaları mümkün olamamıştır. Bunun üzerine 1935'den itibaren, Beyazıt’taki Askeri Tıbbiye Okulunun yanında bir binada teşkilatlanılarak, tekrar Sıhhiye Küçük Subayları yetiştirilmeye başlanmıştır.
26 Şubat 1937 205 sayılı kanunun 2.nci maddesini değiştiren 3134 sayılı kanun ile gedikli erbaşların en az ortaokul tahsiline haiz olmaları şartı getirilmiştir. Assubayların, Hazırlık Okulları sonrasında tahsil süreleri (ortaokul üstü) 2 yıllık sınıf okulu yani sanat enstitüsü seviyesine çıkarıldı.
1937 Jandarma Subay ve Astsubay okullarını bir çatı altında toplayacak şekilde Ankara Anıttepe'de “Jandarma Subay ve Gedikli Erbaş Okulu” açılmıştır.
1 Eylül 1939 1937 yılında çıkan yasa gereği ilkokul seviyesindeki Musiki Gedikli Okulu kapanmış ve yeni bir yapılanma ile Ankara Musıki Gedikli Erbaş Hazırlama Orta Okulu, Riyaseti Cumhur Armoni Mızıkası’nın yanındaki binada açılmıştır. Bu kuruluşta Riyaseti Cumhur Armoni Mızıkası Şefi Bando Yarbay Veli Kanık’ın (Şair Orhan Veli’nin babası) emeği büyük olmuştur. Bandoların icracı assubaylarını yetiştirmek amacıyla 3 yıl süreli eğitim verilmekte, ayrıca mezunlar, 8 ay kıta stajı ve 10 ay kurs gördükten sonra assubay olarak kıtalara atanmaktaydılar. Okulda okutulan bütün derslerin sorumluluğu Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkası Komutanlığına verilmiştir. Okul, ilk mezunlarını 1941-1942 eğitim yılında vermiş, bu dönemde 20 öğrenci diploma almıştır.
1940 Hava Makinist Okulu, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle, Diyarbakır’a taşındı.
1940 Assubay Okullarına ilkokul mezunlarının alınmasına son verildi ve Ortaokul mezunları alınmaya başlandı.
27 Mayıs 1941
II. Dünya Savaşı nedeniyle Deniz Astsubay Hazırlama Okulu (Deniz Gedikli Küçük Zabitan Hazırlama Mektebi) Mersin’e taşındı. Burada eski İngiliz Yağ Fabrikası tesislerine nakledildi ve eğitim öğretime devam edildi. (Mersin şehri o dönem en güvenli sahil şehri olarak görülmekteydi.
1941-1946
Deniz Gedikli Mektebi’nin bandosu, Mersin’de bulunulan süre içerisinde şehirde icra edilen tüm törenlere şevk ve heyecan kattı. Özellikle 1942 yılında icra edilen Mersin’in Kurtuluş Yıldönümü Etkinlikleri’nde büyük beğeni ve takdir topladı.
24 Nisan 1942
2/17733 sayılı kararname ile Donanma mensubu Gedikli Küçük Zabit ve Gedikli Okulu öğrencilerinin şapka şeritlerine “Türkiye Cumhuriyeti Bahriyesi” anlamına gelen “T.C.B.” simgesinin yazılması hükmü konuldu.
1943
Mersin’de bulunan Deniz Gedikli Mektebi, Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ tarafından ziyaret edildi.
1944
Deniz Sınıf Okullarının esasını teşkil eden Deniz Telsiz, Elektrik Fen Tatbikat Okulu açıldı.
1944
Bu yıl Mersin’de icra edilen “Güven Kupası” futbol etkinliğine Deniz Gedikli Mektebi de “Gedikli Gücü” adıyla iştirak etti ve başarılı maçlar çıkardı. Okul olarak, bölge çapında icra edilen Atletizm, Kır koşusu, İnönü Koşusu gibi spor etkinliklerinde de pek çok madalya kazandılar. Yerel basında sıkça konuşuldular ve tebrik edildiler: “Barbaros’un bu genç çocukları, bu muvaffakiyetler ile sadece spor sahasında ileri bir adım atmış değil, okullarının da manevi üstünlüğünü bir derece daha yükseltmişlerdir. Kendilerini ve onlara rakip olan diğer Mersin sporcularını da hararetle kutlarız.
1945
Veteriner Teknisyen Assubay İlerleme Kursu açıldı.
1945
"Nalbant Gedikli Erbaş" kursu, "Veteriner Gedikli Erbaş” kursu olarak değiştirildi.
30 Eylül 1946
Savaş koşulları ortadan kalktığı için Deniz Assubay Hazırlama Okulu Mersin’den İstanbul’a eski binasına geri taşındı. 1 Ekim 1952 tarihine kadar burada eğitim ve öğretime devam edildi.
1946
Deniz Fen Okulu lağv edildi ve “Deniz Okulları ve Kursları Komutanlığı” adı altında Deniz Eğitim Komutanlığı kuruldu. Sınıf Okulları mahiyetindeki kurs müdürlükleri bu komutanlığa bağlı olarak teşekkül edildi.
1947
Hava Assubay Okullarına, son kez pilot adayı öğrenci alımı yapıldı.
5 Mayıs 1947
Hava Makinist Okulu, savaş sonrası Eskişehir’e taşındı.

1949
Hava Assubay Okulları Pilot Assubay olarak son mezunlarını verdi. 1947 yılında Amerikan sistemine geçildiğinden, o yıldan itibaren pilot adayı öğrenci alımı durduruldu ve 1950’den bu yana Pilot Assubay yetiştirilmiyor.
1949
Hava Makinist Okulu, Hava Teknik Okullar K. lığı adını aldı.
1949
Ankara/Cebeci 'de, "Sıhhiye Teknisyen Astsubay Okulu" adı altında, iki yıllık yeni bir okulun kuruldu. İlk olarak, birinci sınıfa 75 öğrenci alınmış ve eğitim - öğretim Genelkurmay Başkanlığı Sağlık ve Eğitim Dairelerince onaylanan programlara göre yapılmıştır.
23 Mart 1950
ABD’li danışmanların tavsiyeleri paralelinde hazırlanan Gedikli Erbaş Kanunu ile Gedikli Sınıfının yetiştirilmesine ilişkin hususlar yeniden düzenlendi. 5619 sayılı Gedikli Erbaş Kanunu yürürlüğe girdi. Bu kanuna göre, Gedikli Erbaş olabilmek için en az ortaokul ve eşiti okullardan (ve hazırlama ortaokullarından) mezuniyet şartı getirildi. Sonrasında ise gedikli erbaş okullarını (sınıf okulları) veya sanat enstitülerini bitirmek gerekiyordu.
20 Mayıs 1950
Hava Teknik Okullar K. lığı tekrar Gaziemir/İzmir’e taşındı.
1951
Güverte Sınıf Okulu, Deniz Levazım Okulu ve Makine, Elektrik, Elektronik Sınıf Okulu Komutanlığı Heybeliada'da faaliyete geçmiştir.
1951
"Hayvan Sağlık Teknisyen Assubay Okulu" açıldı.
2 Tem. 1951
Adnan Menderes Başbakanlığındaki Demokrat Parti iktidarı tarafından 5802 sayılı Assubaylık kanununu çıkartıldı. Assubayların ordudaki başarıları ve vazgeçilmezliği kanıtlanınca 5802 sayılı kanun çıkarılarak “Gedikli Erbaş” ve “Gedikli Küçük Zabit” unvanları “Assubay “ olarak değiştirilerek son tanıma ulaşıldı. Yasada, ‘Komuta kademelerinde eğitim, sevk, idare ve diğer işlerde subaya yardımcı olan assubay çavuştan, assubay kıdemli başçavuşa kadar rütbe sahibi askeri şahıslar assubaydır’ denildi. Yine bu kanun gereğince, Gedikli Erbaş Ortaokullarının adı da Astsubay Hazırlama Ortaokulu şeklinde değiştirilmiştir.
1952
Güverte Sınıf Okulları Komutanlığı, bina ve tesisleşme sürecinin tamamlanmasıyla birlikte Yassıada'ya taşındı.
1 Eylül 1952
Musiki Gedikli Erbaş Hazırlama Orta Okulu, Askeri Mızıka Astsubay Hazırlama Orta Okulu adını aldı. Okulda okutulan kültür dersleri azaltılarak, meslek derslerine ağırlık verilmeye başlandı. Ayrıca, Deniz Astsubay Hazırlama Ortaokulu Kasımpaşa’daki binasından Beylerbeyi’ndeki yeni binasına taşındı.
1953
Makine, Elektrik, Elektronik Sınıf Okulu Komutanlığı Deniz Makine Sınıf Okulu Komutanlığı adını almış ve Heybeliada'da faaliyetine devam etmiştir.
1953
Hayvan Sağlık Teknisyen Assubay Okulu’nun adı "Hayvan Sağlık ve Nal Teknisyen Assubay Okulu" olarak değiştirildi.
1954
Veteriner Teknisyen Assubay Nal Tekniği Kursları açıldı.
26 Eki. 1955
İlkokul mezunlarını kabul eden Gedikli Erbaş Hazırlama Ortaokulları, Assubay Hazırlama Ortaokulları, Deniz Gedikli Hazırlama Ortaokulları ve Musiki Gedikli Hazırlama Ortaokullarını bitirenler, resmi ortaokul mezunu kabul edildi. Buna göre, bu okullardan mezun olanlar, ortaokul mezunu alan bütün üst dereceli mekteplere kabul edilecek ve dışarıdan devlet lise imtihanlarına da girebilecekler.
1957 Okul binasının tamamını Amerikalılar tarafından kullanılmak istenmesi üzerine, “Sıhhiye Teknisyen Assubay Okulu” , İzmir’deki Sıhhiye Eğitim Merkezine nakledilmiştir.
1959 Veteriner Teknisyen Assubay Gıda Kontrol Kursları açıldı.
1959 Askeri Mızıka Astsubay Hazırlama Ortaokulu kapatıldı ve Askeri Mızıka Astsubay Sınıf Okulu açıldı. Bu yeni uygulamada okula öğrenci alımı, çeşitli illerdeki Astsubay Hazırlama Ortaokullarına bando subayları gönderilerek, seçim yöntemiyle yapılmıştır. Hazırlama Okullarındaki yetenekli öğrenciler tespit edilmiş, okulu bitirdiğinde Askeri Mızıka Astsubay Sınıf Okulu’na öğrenci kaydedilmiştir. Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Armoni Mızıkası binası içerisinde bulunan Sınıf Okulu’nda öğrenciler, bir yıllık mesleki eğitim sonrasında mezun edilmişlerdir.
1960 Elektronik Erbaş Hazırlama Ortaokulu Ankara’da açıldı. Ayrıca, Halıcıoğlu 7.nci Astsubay Hazırlama Ortaokulu açıldı. K. K. K. lığı’na bağlı okullar şunlardı: 1.nci Astsb. Hzl. Ortaokulu: Merzifon’da, 2.nci Astsb. Hzl. Ortaokulu: Konya’da, 3.ncü Astsb. Hzl. Ortaokulu: Mersin’de, 4.ncü Astsb. Hzl. Ortaokulu: Emirdağ’da, 5.nci Astsb. Hzl. Ortaokulu: Demirci’de ve 6.ncı Astsb. Hzl. Ortaokulu: Çorum’da bulunuyordu.
1961 Bu yıldan itibaren Kara Kuvvetlerine bağlı Assubay Hazırlama Okulları, Konya’da bir çatı altında toplama gayesiyle kapatılmaya başlandı.
1962 Kara Kuvvetleri’ne bağlı Astsubay Hazırlama Okulları Konya’da bir çatı altına toplandı.
1963 Deniz Makine Sınıf Okulları Komutanlığı Kocaeli iline bağlı Derince’ye taşındı. Ayrıca 1963-1964 eğitim yılından itibaren Deniz Assubay Hazırlama Okulu’nun program yapısı değiştirildi. Okula ilkokul yerine, ortaokul mezunları alımına başlandı. NATO’ya üyelik sonrasında ABD askeri yardımından verilen gemi, silah, alet tip ve sayısının çoğalması ile malzemenin oldukça teknikleşmesi Deniz Kuvvetleri’nin özel bilgilerle donanımlı assubaylara olan ihtiyacını artırmıştı.
1963 Hayvan Sağlık ve Nal Teknisyen Assubay Okulu kapandı.
1964 Lise düzeyinde eğitim veren “Çankırı Assubay Hazırlama Okulu” açılmış ve Kara Kuvvetleri’nin teknik sınıflar dışındaki muharip ve yardımcı sınıf assubay gereksiniminin önemli bir kısmını “Çankırı Assubay Hazırlama Okulu” karşılamıştır.
1964 Assubay yetiştirme sisteminde değişiklikler yapılmış ve Ortaokul düzeyindeki okullar yavaş yavaş lise düzeyine çekilmeye başlanmıştır.
1964 Elektronik Erbaş Hazırlama Ortaokulu’nun adı “Elektronik Astsubay Hazırlama Okulu” olarak değiştirilmiş ve eğitim seviyesi lise düzeyine çıkarılmıştır.
1 Eylül 1965 Askeri Mızıka Astsubay Sınıf Okulu’nun adı Askeri Mızıka Okulu olarak değiştirilmiştir. Okul, ortaokul mezunları arasından sınavla öğrenci almış ve 3 yıllık eğitim vermiştir. Eğitim sonrası öğrencilerini Bando Astsubayı olarak mezun etmiştir.
1966 Güverte Sınıf Okulları Komutanlığı Gölcük’e taşındı. Gölcük Eğitim Merkezi’ne bağlandı. Konya’da bulunan Kara Kuvvetleri’ne bağlı Assubay Hazırlama Okulları, Çankırı’ya taşındı. Kara Kuvvetleri Okullarında eğitim süresi iki yıl olarak sürdürülmekteydi. Bu okul, Kara Kuvvetleri’nin Teknik Sınıflar dışındaki Muharip ve Yardımcı Sınıf Assubay gereksiniminin önemli bir kısmını karşılar düzeyde yapılanmıştı.
1968 Sıhhiye Teknisyen Astsubay Okulu kapatıldı. 1968 -1974 yılları arasında, sivil sağlık kolejlerinden mezun olan sağlık memurlarından Sağlık Astsubayı alma yönünde faydalanıldı.
1969 Hava Assubay Okulu’na ortaokul mezunu öğrenci alımına son verildi. Devlet lise veya eşidi okul, Ticaret Lisesi, Sanat Enstitüsü veya Sağlık Koleji mezunu olmak şartı uygulamaya konuldu.
1970 Jandarma Astsubay Okulu, Güvercinlik'e taşındı.
1970 İstanbul’daki Kolera Salgını nedeniyle, Yassıada’da öğrenim gören Deniz Assubay Aday öğrencileri (550 öğrenci) yaklaşık 1,5 ay dışarı çıkamadılar.
15 Mayıs 1972 Dz. Assubay Hazırlama Okulu öğrenci kıyafetleri değişti. Bu dönemde okulda öğrenci olan 1971, 1972, 1973 ve 1975 yılında Assubay olarak mezun olacak tüm Assubay okulu aday öğrencileri son olarak Paletli kıyafeti giymişlerdir.
1972 Sivil Sağlık Kolejlerinden mezun olan sağlık memurlarından, Sağlık Astsubayı temin edilme denemelerinin olumlu sonuç vermemesi üzerine, hemşire yardımcısı yetiştirmek üzere Sağlık Okulu kuruldu.
1973 Kara Kuvvetleri’ne Assubay yetiştiren Hazırlama Okullarının eğitim süresi üç yıla çıkartıldı.
1973 Öğretim süresinin üç yıla çıkması nedeniyle, Dz. Astsb. Hzl. Okulu bu sene mezun vermedi. 1970 girişliler, 2+1 yıl okuyarak, 1973 mezunu olarak Donanma’ya katıldılar. 1971 yılında bu okula girenler ise 3+1 yıl okuyarak, 1975 yılında Astsb. Çvş. olarak mezun edildiler. 1973 yılında okulun mezun vermemiş olması nedeniyle 1974 mezunu Deniz Astsubayları sivil kaynaktan Sınıf Okullarına alınmıştır.
1973

Türk Şiirinde İkinci Yeni akımının önde gelen temsilcilerinden Şair Ece Ayhan’ın “Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler” isimli kitabı yayımlandı. Bu kitapta yer alan “Meçhul Öğrenci Anıtı” isimli şiir, şairin eğitim sistemini eleştirirken Küçük Zabit Okullarını bir imge olarak kullanması nedeniyle önemlidir. “İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında” dizesi bu şiirdeki en vurucu yerdir. Burada devlet parasız yatılı okulları ve askeri ortaokullar, liseler;  “Küçük Zabit Okulları” olarak tanımlanmış, bireyin yaratıcı yanının daha çocukken intihara sürüklendiği açık ve çarpıcı bir şekilde ortaya konmuştur. İşte şiirin o bölümü:

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

1974 926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu’nda yapılan değişiklik sonucu ve 1424 Sayılı Kanun’a göre Astsubay Okulları; Astsubay Hazırlama ve Sınıf Okulu olarak ikiye ayrıldı.
Eylül 1974 Bando Astsubayı yetiştiren Lise seviyesindeki Askeri Mızıka Okulu’na ilaveten bir yıllık sınıf okulu eklenmiş ve toplam eğitim süresi dört yıla çıkmıştır. Okulun adı Askeri Mızıka Astsubay Hazırlama ve Sınıf Okulu olarak değiştirilmiştir.
1 Kasım 1974 Ankara' da Gülhane Askeri Tıp Akademisi bünyesinde Sağlık Astsubay Sınıfı Okulu kuruldu.
1976     Gölcük Eğitim Merkezi lağv edildi. Güverte Sınıf Okulları Komutanlığı doğrudan Deniz Eğitim Komutanlığı’na bağlandı.
1977 Sağlık Astsubay Sınıfı Okulu üçüncü dönem mezunlarını vermesini müteakip kapatıldı. Yerine, Sağlık Bakanlığına bağlı Sağlık Meslek Liselerinin, Sağlık Memurluğu müfredat programını uygulayan, ilk üç yılı Hazırlama son bir yılı Sınıfı Okulu olmak üzere 4 yıllık, Sağlık Assubay Hazırlama ve Sınıfı Okulu kuruldu ve ilk mezunlarını 1981 yılında verdi.
24 Mart 1978 Assubay Sınıf Okulu’nda okuyan öğrencilerin bu okullarda geçirdikleri sürelerin (18 yaşından gün almak şartıyla) emekliliğinden sayılması kabul edildi.
1979 Daha önce şapka kokartlarında Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden ay-yıldız bulunmayan Deniz Assubay Hazırlama ve Sınıf Okulu öğrencileri, tasarımı o yıl Dz. Asb. Hzl. Okulu 2.Sınıf öğrencisi olan Özgün Uysal tarafından yapılan ve değişikliği Dz. K.K. Kıyafet Yönetmeliği'ne işlenen, ay-yıldızlı şapka kokartlarını ilk kez kullanmaya başladılar.
1979 Karamürsel’deki A.B.D. Tesisleri, Türk deniz Kuvvetlerine teslim edildi. Güverte Sınıf Okulları Karamürsel’e taşındı ve burada okul komutanlıkları oluşturuldu. Bu okul komutanlıkları doğrudan Karamürsel Eğitim Merkezi K. lığı’na bağlandı ve Güverte Sınıf Okulu Komutanlığı lağv edildi.
1979 Jandarma Subay Tatbikat Okulu Güvercinlik'e taşındı ve Jandarma Astsubay Okulu ile birlikte “Jandarma Okul Komutanlığı” teşkil edildi
1985 Güverte Astsubay Sınıf Okulu Komutanlığı kuruldu ve Astsubay Sınıf Okulu eğitimleri ile kurslar birbirinden ayrıldı
1 Eylül 1985 Askeri Mızıka Astsubay Hazırlama Ve Sınıf Okulu’nun adı Silahlı Kuvvetler Mızıka Astsubay Hazırlama Ve Sınıf Okulu olarak değiştirildi. Eğitim ve öğretim şeklinde bir değişiklik yapılmadı.
1987 Balıkesir’de açılan “Teknik Astsubay Hazırlama Okulu”, makine, motor, yapı ve sıhhi tesisat teknisyeni yetiştirmek üzere eğitim ve öğretime başladı.
1988 Ankara’daki “Elektronik Astsubay Hazırlama Okulu” Balıkesir’e taşınarak “Teknik Astsubay Hazırlama Okulu” bünyesinde yerini almıştır. Sağlık Astsubay Sınıf Okulu iskân edilme güçlüklerinden dolayı,  idari yönden GATA/Haydarpaşa Eğitim Hastanesi emrine bağlanarak İstanbul’a nakledildi.
1990 Deniz Astsubay Hazırlama Okulu’nun Yüzüncü Kuruluş Yıldönümü nedeniyle PTT tarafından anma pulu çıkarıldı.
19 Aralık 1994 Astsubay Hazırlama Okullarının kapatılması ve Astsubay Sınıf Okullarının Meslek Yüksek Okulu olarak yeniden yapılandırılması konusu Yüksek Askeri Şurada ele alındı. Konunun detaylı araştırılmasına ve incelenmesine karar verildi.
Ağustos 1995 Sağlık Okullar ve Kurslar Komutanlığının lağvedilmesi ve Ankara'da yeni okul binasının hizmete girmesi ile İstanbul'daki Sınıf Okulu tekrar Ankara'ya nakledilerek, Sağlık Astsubay Hazırlama ve Sınıfı Okul Komutanlığı emrine girmiştir.
1997 Çankırı’da bulunan Astsubay Hazırlama Okulu da Balıkesir’e taşınmış ve “Çok Programlı Astsubay Hazırlama Okulu” kurulmuştur. Yönetim, Elektrik-Elektronik, Motor, Makine, Yapı ve Sıhhi Tesisat Bölümleri adı altında eğitim ve öğretim faaliyetine başlanmıştır.
1997 Yalova'nın il olması ve Karamürsel Eğitim Merkezi Komutanlığının konuşlu bulunduğu bölgenin Yalova il sınırları içerisinde kalmasıyla birlikte Karamürsel Eğitim Merkezi Komutanlığı ismi Karamürselbey Eğitim Merkezi Komutanlığı/Altınova olarak değiştirilerek kuruluşunda büyük değişiklikler yapıldı.
22 Haz. 1998 Beytepe'deki tesislerin tamamlanmasını müteakip, Jandarma Okullar Komutanlığı, Korgeneral İsmail SELEN Kışlası’ndaki tesislere taşınmıştır.
6 Eyl. 1999 Deniz Makine Sınıf Okulları Komutanlığı deprem hasarları (17 Ağu. 1999 Depremi) nedeniyle, Altınova/Yalova’ya taşındı.
6/10 Ara. 1999 Astsubay Hazırlama Okullarının kapatılması ve Astsubay Sınıf Okullarının Meslek Yüksek Okulu olarak yeniden yapılandırılması konusunda Genel Kurmay Başkanlığı’nda geniş katılımlı bir Eğitim Koordine Toplantısı icra edildi. Bu toplantı neticesinde konu hakkında kesin karara varıldı. Bu karara göre, Proje uygulamaya geçirilecek.
21 Ara. 2000 Deprem onarımları tamamlandığından Deniz Makine Sınıf Okulları Komutanlığı tekrar Derince’ye taşındı.
15 Mart 2002 25 sözleşmeli Bayan Jandarma Assubayı alım duyurusu yapıldı ve 8000'in üzerinde başvuru oldu. Bu alımlarda; başvuru için en az lise mezunu olmak ve 24 yaşını doldurmamış olmak şartları aranıyordu.
11 Nisan 2002 Assubay Hazırlama Okullarının kapatılmasını ve Assubay Sınıf Okullarının Meslek Yüksek Okulu olarak, 2 yıl üzerinden ve ön lisans seviyesinde yapılanmasını teşkil eden “4752 Sayılı Astsubay Meslek Yüksek Okulları” Kanunu TBMM’de kabul edildi.
24 Nisan 2002 “4752 Sayılı Astsubay Meslek Yüksek Okulları” Kanunu 24735 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak, yürürlüğe girdi.
2002-2004 Astsubay Hazırlama Okullarının kapatılması ve Astsubay Sınıf Okulları’nın Meslek Yüksek Okulu yapılanmasına geçiş süreci.
14 Mart 2003 Sağlık Astsubay Hazırlama ve Sınıfı Okulu yeni kadrosu ile teşkilat değiştirerek, bünyesinde;  Sağlık Astsubay Hazırlama Okulu ve Sağlık Astsubay Meslek Yüksekokulu'nu bulunduran Sağlık Astsubay Okulları Komutanlığı ismini almıştır.
30 Haz. 2003 Deniz Kuvvetleri K. lığı Güverte ve Makine Sınıf Okulları, Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulu olarak, Jandarma Astsubay Sınıf Okulu, ise Jandarma Astsubay Meslek Yüksek Okulu adıyla yeniden yapılandırılmıştır.
30 Haz. 2003 SK Mızıka Astsubay Hazırlama ve Sınıf Okulu yeniden yapılandırıldı. Okul; Bando Astsubay Hazırlama Okulu (4 yıl), Bando Astsubay Meslek Yüksek Okulu (2 yıl) ve Bando Sınıf Okulu’ndan müteşekkil olarak Silahlı Kuvvetler Bando Okulları Komutanlığı olarak yeniden teşkilatlandı. Sınıf Okulu kısmında, mezun olmuş rütbeli assubaylara mesleki gelişim kursları verilmeye başlandı.
30 Ağu. 2003 BAYAN ASTSB DERSLIK secJandarma Okullar Komutanlığı’nda “Assubay Temel Askerlik ve Astsubaylık Anlayışı Kazandırma Eğitimi” (ATASAK)’ne 2002 yılında başvuru yapıp seçilen Bayan Assubay adayları, ilk sözleşmeli Bayan Assubaylar olarak, Astsb. Çvş. Rütbesini takarak mezun oldular.
1 Eyl. 2003 Güverte Sınıf Okulu Komutanlığı lağv edilerek Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulu Komutanlığı teşkil edildi. Altınova ve Derince’deki okullar bu yapıya bağlandı. Meslek Yüksek Okulu olarak, eğitim süresi 2 yıla çıktı. 19 branşta iki yıl süreyle ön lisans seviyesinde eğitim verme sürecine geçildi. Ayrıca dost ve müttefik ülkelere mensup öğrencilerin misafir öğrenci statüsüyle kabulüne başlandı.
6 Ekim 2003 Sağlık Astsubay Meslek Yüksek Okulu, yeni yapısıyla eğitim ve öğretime başlamıştır.
2003 Deniz Astsubay Hazırlama Okulu’nun kapanışı münasebetiyle, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından “1890’dan 2003’e 113 Yıllık Şanlı Geçmişin Tarihçesi” isimli eser yayımlandı. Basımı Deniz Basımevi tarafından yapılan eser, Türk Deniz Kuvvetlerine Çelik Yürekli Leventler yetiştiren bu güzide eğitim kurumunu anılarda yaşatmak üzere hazırlandı.
30 Ağu 2004 Deniz Kuvvetleri’nde Güverte Sınıf Okulları’nın son mezunları rütbe aldı.
17 Kasım 2004 Türkiye Cumhuriyeti’nde Assubaylarla ilgili ilk müze (anılar salonu) açıldı. Tarihi 1890 yılına dayanan Deniz Astsubay Eğitim ve Öğretimine ilişkin tarihi bilgi ve belgeleri bünyesinde bulunduracak olan “Deniz Astsubay Okulları Müzesi”, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden ÖRNEK tarafından Altınova/Yalova’da açıldı.
30 Mayıs 2008 Sağlık Astsubay Hazırlama Okulu son mezunlarını vererek kapatıldı. Yeni yapılanma gereğince (MYO) Sağlık Astsubay Okulları Komutanlığı’nın faaliyeti 02 Haziran 2008 tarihinde sona erdi. GATA Sağlık Astsubay Meslek Yüksek Okul Komutanlığı yeni personel kadrosu ile faaliyetine devam etmektedir.
30 Ekim 2008 Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un, subaylarla birlikte Türk Silahlı Kuvvetleri’nin temel direği olarak nitelendirdiği astsubaylar için Balıkesir’deki Astsubay Meslek Yüksek Okulu bünyesinde, “Astsubay Üst Karargâh Hizmetler Eğitim Merkezi Komutanlığı” kuruldu. Genelkurmay Başkanlığı, kuvvet komutanlıkları ve ordu karargâhlarında görevlendirilecek astsubaylar, 2009’dan itibaren Balıkesir’de özel bir eğitim alacaklar. Subayların, Harp Akademileri Komutanlığı’nda aldıkları eğitime benzer bir eğitim alacak astsubaylar daha sonra karargâhlara atanacaklar. Astsubay Üst Karargâh Hizmetler Eğitim Merkezi Komutanlığı’na, astsubay başçavuş rütbesine terfi edenler arasından sınavla seçilecek olan personel alınacak. Seçilecek personel, 12 hafta uzaktan, 12 hafta da bizzat komutanlık karargâhında eğitilecek. Bu astsubaylara, “harekât, istihbarat, harp tarihi, strateji, müşterek yönetim ve uluslararası ilişkiler” konularında hizmet içi eğitim verilecek. Astsubaylar bu eğitimlerinin ardından da Genelkurmay Başkanlığı, kuvvet komutanlıkları ve ordu karargâhlarındaki yeni görevlerine başlayacaklar. Eğitim Merkezi Komutanlığı’nda görev yapacak öğretim elemanlarının 2009 yılındaki eğitim için şimdiden görev başı eğitim almaya başladıkları kaydedildi.  
5 Ocak 2012 Genelkurmay Başkanlığı, 2012-2013 Eğitim ve Öğretim yılından itibaren Assubay Meslek Yüksek Okullarına bayan öğrenci alımı yapılacağını açıkladı. Ayrıca, Kara Kuvvetleri’nde assubaylıktan subaylığa geçiş kontenjanının %10’dan %25’e çıkarıldığını ve bu kapsamda geçiş yapacak assubay sayısının 2012 yılı için 90 olarak belirlendiğini belirtti. Daha önceden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sadece sözleşmeli olarak bayan assubay alımı yapılmaktaydı. Bu kararla orduda ilk kez MYO çıkışlı ve profesyonel bayan assubay alımı gerçekleştirilmiş olacak. (Ulusal Basından)

Hazırlayan: Aydın Kulak
(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur. Kaynakça kısmı, en son bölümde yer alacaktır.)

Yayınlandığı yer BUYUTEC
fahri-cokerin-gozuyle

Assubayları ve sorunlarını konu alan kitap, yazı ve makalelere rastlamak pek mümkün olmuyor. Çoğu kez bazı yazıların içinde yer alan birkaç satırla yetinmek zorunda kalıyorsunuz. Üç satır oradan, beş satır buradan diyerek toparlamaya ve bu toparladıklarınızdan da bir sonuç  çıkarmaya çalışıyorsunuz. Dişe dokunur bir şeylere ulaşmak bazen mümkün oluyor, bazense hayal kırıklığı ile karşılaşmak kaderiniz oluyor. Hep dediğimiz gibi, yazılanlar genelde belli bir ideolojiye ve o ideolojinin üstün insan belleyip yarı tanrılaştırdığı zümrelere ait oluyor. Bire bin katılarak şişirilmiş plastik mitlerle kandırılıyor ve aldatılıyoruz.

İşte tüm bunlardan dolayıdır ki, halkın içinden çıkmış ve Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde sıradan bir insan olarak yerini onuruyla almış assubayları anlatan, inceleyen birkaç değerli yazı ve araştırma oldukça önem arz ediyor. Bugün bu birkaç yazıdan bahsedeceğiz ve içlerinde en önemlisi olarak addettiğimiz bir tanesini yazarıyla birlikte detaylıca inceleyeceğiz.

Deniz Kuvvetlerinde Sistem Değişikliği” başlıklı inceleme yazısı doğrudan Deniz Kuvvetlerini incelemekte. Çalışma, halen görevde olan bir Denizci Albay tarafından yapılmış. İzmir, Dokuz Eylül Üniversitesi için hazırlanmış bir doktora tezi. Deniz Albay İskender Tunaboylu, Deniz Kuvvetlerinde günümüze değin etkin olmuş sistemleri bu çalışması için araştırmış. Deniz Kuvvetleri’nin hangi ülke ve sistemlerin etkisinde kaldığını ve bugüne nasıl geldiğini gayet anlaşılır bir şekilde tarihsel dayanakları ile birlikte incelemeye almış. Bu inceleme yazısında Deniz Kuvvetleri’nin eğitim kurumlarını da mercek altına almış. Dolayısıyla, Deniz Assubay Okulu’nu da. Deniz Assubay Okulu’nu incelerken, assubay tarihine ışık tutacak pek çok konuyu da oldukça anlaşılır şekilde dile getirmiş. Örneğin, assubayların gedikli küçük zabitlikten gedikli erbaşlığa geçişini ve gedikli erbaşlıktan assubaylığa geçişini ve bu geçişlerin aslında hangi ülke ve ülkelerin sisteminin etkisiyle gerçekleştiğini çarpıcı satırlarla okuyucusuna anlatmayı başarmış. Aslında gedikli erbaşlıktan assubaylığa geçişin bir Amerikan hikâyesi olduğunu bu güzide çalışmadan öğreniyoruz. Ayrıca, Dr. İskender Tunaboylu bu çalışmasında assubayların deniz kuvvetleri içindeki yeri ve konumunu, vazgeçilmezliğini de ince bir üslupla ilgili adreslere sunmayı ilke edinmiş. Bu değerli çalışmasından dolayı assubaylar adına kendisini kutluyor ve başarılarının devamını diliyoruz.

Mersin’de Askeri Deniz Okulları” isimli çalışma ise Mersin Üniversitesi kapsamında araştırmacı İsmail Sözener tarafından kaleme alınmış. Bilindiği gibi İkinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı dönemlerde Askeri Deniz Okulları, Mersin Bölgesine taşınmış ve birkaç yıl burada eğitimlerini sürdürmüştü. İşte bu yüksek lisans tezi de Mersin’deki bu dönemi araştırmak amacıyla yazılmış. Yazar, gerek ulusal basından ve gerekse yerel basından bu okullarla ilgili haberleri bir araya toparlamış, Mersin halkının bu okullara bakışını, benimseyişini değerlendirmiş ve de okulların bölgeye getirdiği ekonomik ve kültürel hareketliliği anlatmış. Tüm bunları anlatırken elbette Deniz Harp Okulu’na daha fazla yer vermiş ama Deniz Assubay Okulu’nun da hakkını teslim etmeye çalışmış. Özellikle bu okulun bölgedeki sportif başarılarından övgüyle söz etmiş. Bir de Deniz Astsubay Okulu’nun bandosunu yere göğe sığdıramamış. Milli bayramlarda, yerel günlerde ve her türlü etkinlikte bu bandonun halkı nasıl coşturduğunu, nasıl milli hisler uyandırdığını ilgi çekici sözcüklerle vurgulamış.

Atatürk Dönemi Müzik İdeolojisi ve Günümüze Yansımaları” konulu yüksek lisans tezi ise Haliç Üniversitesi için hazırlanmış bir çalışma. Kendisi de bir bandocu subay olan N. Levent Gökçedağ tarafından kaleme alınmış. Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne değin müzik ideolojisini incelerken, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki bandoculuğu da kapsamı içine almış. Tabii ki, Bando Assubay Okullarını da! Bu çalışma, bando ve önceki adıyla Müzikacı Assubay okullarının geçmişinden günümüze değin nasıl bir gelişme gösterdiğini, kimlerin çabasıyla bugünkü seviyesine ulaştığını gözler önüne sermesi açısından oldukça önemli anlatımlar sunuyor.

Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi’nde yayınlanan “Türkiye’de Askeri Bandoculuk Eğitimi” konulu çalışma da bu konuda kaynak arayanlara yeterli bilgiyi verecek bir çalışma. Erol Demirbatır tarafından hazırlanmış olan bu çalışmayı  da kayda değer bulduğumuzu belirtmeliyiz.

Öğretmen Albay Mehmet Sırrı Bekişli tarafından yapılan bir çalışmada ise Assubay Hazırlama Okulları’nın kısa bir tarihçesini bulmamız mümkün. Özellikle Kara Kuvvetleri’ndeki Assubay Hazırlama Okulları incelemeye tabi tutulmuş. Ayrıca Assubay Hazırlama Okulları’nın niçin kapatıldığını ve neden Meslek Yüksek Okulu yapısına geçildiğini de oldukça detaylı bir şekilde inceleyen bir yazı kaleme almış yazarımız.

Asıl üzerinde duracağımız çalışma ise bir emekli hâkim Tümamiral’e ait. Türkiye çapında da büyük bir üne sahip emekli Tümamiral Fahri Çoker’in assubayları  incelemesini ve hâttâ onun da ötesinde yaptığı bu incelemede gözler önüne serdiği çarpıcı tespitleri oldukça  önemsiyorum. Sanırım sizler de onun assubaylar hakkında yazmış olduğu bu araştırma yazısını okuyunca şaşıracaksınız. Hele ki, bu tespitleri 1968 yılında yaptığını düşünürseniz, aslında bizlerin sorunlarımızı anlamada ve mücadelemize yansıtmada ya da mücadele sahasına inmede ne denli geç kaldığımızı fark edecek ve bu fark edişin buruk hüznünü de ister istemez yaşayacaksınız.

fethi-cokerBİR CUMHURİYET MÜZESİ: TÜMAMİRAL FAHRİ ÇOKER

Fahri Çoker ismi denilince akla ilk gelen 6-7 Eylül 1955 olayları olur nedense. Bu tarihlerde İstanbul’da azınlıklara karşı tahrip ve yağma hareketi yapılmıştır. Elbette ki bir takım kışkırtmalar neticesinde bu olaylar cereyan etmiştir.

Fahri Çoker, muhteşem bir belge koleksiyoncusuydu. Bu olaylarla ilgili belgeleri de ölümünden önce Tarih Vakfı’na bağışladı ve bir tek şart öne sürdü. Belgeler ölümünden sonra yayınlanacaktı. Belgeler 1999 yılında vakfa bağışlandı  ve Fahri Çoker’in 2001 yılında ölümünden çok sonra, 2005 yılında Tarih Vakfı tarafından kamuoyuna sunuldu.

Fahri Çoker’i; 85 Yıllık yaşamına Tümamirallik, Askeri Yargıtay Başkanlığı, Cumhurbaşkanlığı Hukuk Müşavirliği, Cumhuriyet Senatosu üyeliği, Türk Tarih Kurumu üyeliği gibi çok çeşitli etkinlik ve görevi sığdırmış bir asker, hukukçu ve siyaset adamı olarak tanımlayabiliriz kolayca. Pek çok olayın içinde yer almış, tanıklık etmiş, bazılarında etkin olarak görev yapmış, bazılarını ise kendi bildiklerince değerlendirmeye, araştırmaya ve yazmaya çalışmış bir tuhaf adam. Dilerseniz, öncelikle biyografisine şöyle bir göz atalım ve ona niçin bir cumhuriyet müzesi dediğimizi de böylece açıklığa kavuşturalım:

Fahri Çoker, 9 Temmuz 1913 tarihinde İstanbul’un Fatih semtinde doğmuştur. Babası, Harbiye Nezareti Hesap Müfettişi Galip Bey, annesi ise Fikret Hanımefendi’dir. İlk ve ortaokul öğreniminden sonra, Deniz Lisesi’ne girmiştir. 1932 yılında Heybeliada’daki Deniz Lisesi’nden mezun olmuş ve Deniz Harp Okulu’nda öğrenimine devam etmiştir. Sağlık sorunları nedeniyle Deniz Harp Okulu’ndan ayrılmış ve eğitimini askeri hâkimlik üzerine sürdürmüştür. Askeri öğrenci olarak devam ettiği İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni 1935 yılında tamamlayarak mezun olmuştur. Mezuniyeti sonrasında Türk Silahlı Kuvvetleri'nde askeri hâkim ve savcı olarak çalışmıştır.

1936 yılında Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde teğmen ve üsteğmen rütbesiyle görev yapmıştır. Bu mahkemede görev yaptığı esnada cumhuriyet tarihinin en ilginç davalarından birisi olan Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı ile sivil arkadaşlarının ve bir avuç deniz assubayının yargılandığı ünlü Donanma Davası’nın içinde yer almıştır. Bu davanın görüldüğü yüzer-gezer mahkeme gemisi Erkin’de savcı Şerif Budak’ın iki yardımcısından birisidir. Diğer savcı yardımcısı ise Haluk Şehsuvaroğlu’dur. Davadan yıllar sonra kendisine bu dava sorulduğunda Emin Çölaşan’a şöyle bir cevap vermiştir:

Aslında Erkin, denizaltı ana gemisi olduğu için devamlı hareket halindeydi. Aslında böyle anormal bir mahkeme şeklinin dünyada emsali var mıdır bilemem!

Belki de daha mesleğinin başındayken böyle bir davanın içinde ve zulüm yapanlardan yana yer almak, onu çok derinden etkilemiştir. Belki de bu yüzden dolayı, sistemin çarkına kapılmış ve onun efendiliğini kabul etmiş olsa bile, içinde, gördüğü gerçeklerin, acımasızlığın ve zulmün açtığı yara onu başka taraflara doğru yönlendirmiştir. İçten içe gizli bir sevda olarak gerçeği aramayı, yazmayı ve anlatmayı düşlemiştir. Olaylarda payı olsa bile en azından gelecek nesillerin kendisini ya da sistemi tüm netliğiyle görebilmesi için belge arşivciliğine meyletmiştir. Böylece anlatamadıkları ve söyleyemedikleri kendiliğinden belgelerle ortaya konacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla bu dava onun yaşamında bir dönüm noktası olmuştur. Haksızlığı görmüş ama sesini çıkartamamış ve boyun eğmiştir. Bu boyun eğiş görünüşte bir kabulleniş olmuş ama içten içe bir başka şekilde mücadeleye dönmüş, sessiz ama derinden kendi kabuklarını kırıp gerçeğin yoluna baş koymuştur. Bütün hayatı doğruların ve gerçeklerin peşinde bir mücadele şeklinde sürmüştür.

Fahri Çoker, bu davadan sonra da kariyerinde emin adımlarla ilerlemiş, 1941’de Yüzbaşı ve 1950 yılında da Binbaşı olmuştur.

6-7eylul1955 yılında Yarbay rütbesini aldığında yine bir tarihi olayın içinde yer almıştır. 6-7 Eylül Olayları  nedeniyle İstanbul’da sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bu dönemde kendisine tevcih edilen görev Beyoğlu Bölgesi Sıkıyönetim Mahkemesi Başhakimliği ve Güvenlik Danışmanlığı’dır. Yine sırat köprüsünden geçmektedir. Yine tarih kendisini gerçeklerle ve doğrularla sınamaktadır. Bu olaylarla ilgili biriktirdiği resimler ve belgeler, ölümünden sonra ve olayların ellinci yılı münasebetiyle 2005 yılında Tarih Vakfı tarafından kitaba ve sergiye dönüştürülerek kamuoyuna sunuldu. Böylece içinde yer alsa da gerçeklere ışık tutma bilincini ortaya koymaktan geri kalmadı. Ölmüş olsa bile!

1961 yılında mesleki eğitimi için yurt dışına gönderildi. 1962 yılında yurda döndüğünde, Tuğamiralliğe terfi ettirildi ve Askeri Yargıtay üyeliğine seçildi.

1966 yılında Tümamiral oldu ve Askeri Yargıtay Başkanlığına atandı. 1972 yılına değin bu görevine devam etti ve o yıl emekli oldu. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılandığı davada etkin olarak yer almak ve idama giden sürece katkı sunmak son göreviydi. Yargılamada üç genç fidan ağır hapis cezasıyla cezalandırılır. İdam söz konusu değildir. Fakat sistem onların idamına çoktan karar vermiştir. Ne yapılsa nafiledir. Bu işin taşeronluğu da Askeri Yargıtay Başsavcılığı’na düşer. Askeri Yargıtay Başsavcılığı sanıklara idam cezası verilmesi gerektiği mütalaasıyla ağır hapis kararının bozulmasını ister. TCK 146/1 böyle buyurmaktadır! Askeri Yargıtay Başsavcısı Tümamiral Fahri Çoker’dir. Kim bilir belki de bu idam kararı neticesinde vicdanındaki yara yüreğini iyice sızlatmış ve bu yüzden bir an önce emekli olmayı bir kurtuluş yolu olarak görmüştür.

Böylesine ilginç olay ve davaların içinde yer almak ona yeni ufukların ve yeni kapıların açılmasına neden olmuştur. 1973 yılında Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün Hukuk Müşavirliği’ne atanmıştır. Böylece 1978 yılına kadar Çankaya Köşkü’nde çalışma şansı yakalamıştır. 1978 yılında ise Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından Cumhuriyet Senatosu’na kontenjan senatörü olarak ataması yapılmıştır. 12 Eylül 1980 tarihine kadar bu görevini sürdürmüş, darbe nedeniyle T.B.M.M. kapatıldığından, senatörlük görevi de doğrudan sona ermiştir.

Bundan sonrasında Türk Tarih Kurumu üyeliğine seçilişi yer alır ki, tarihler 1981 yılını göstermektedir. Bu kurumun içinde yer alması onu iyice araştırmalara ve yazı yazmaya itecek ve pek çok ilginç çalışmalara imza atacaktır.

Darbe sonrasında yeniden meclisin açılması  süreci paralelinde,  siyasi partilerin yeniden yapılanması  söz konusudur. Eski partiler kapatılmış, yeni partiler kurulmuştur. 1983 yılında yapılacak seçimlere adaylar cunta yönetimi tarafından denetlenerek seçilmektedir. Kim hangi partiden aday olursa olsun, adaylığı, darbe liderlerinin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi’nce onanmadıkça, makbul değildir. İşte bu dönemde Fahri Çoker, Emekli Orgeneral Turgut Sunalp’in kurduğu MDP’den (Milliyetçi Demokrasi Partisi) milletvekili adayı olur. Bu parti, 12 Eylül Cuntası liderlerinin iktidar olmasını istediği partiydi. Dolayısıyla isimler de son derece itina ve özenle seçiliyordu. Darbe’nin izdüşümüne zarar verecek, onun açtığı yolu şimdi ya da ilerde engelleyebilecek Doğrucu Davutların bu partide işi olamazdı. Bu nedenle Fahri Çoker ismi, Darbeci Kenan Evren başkanlığındaki MGK tarafından ilk anda veto edilen isimlerden birisi oldu.

Adaylığının veto edilmesi sonrasında kendisini yeniden çalışmalarına veren Çoker, Türkiye Cumhuriyeti tarihine ışık tutacak birbirinden çarpıcı eserler yazmaya koyuldu. Her yazdığı çalışma ses getiriyor ve bir döneme ışık tutuyordu. 1990 yılında TBMM Başkanlığı’nca oluşturulan Türk Parlamento Tarihi Araştırma Grubunda görev aldı. Ölümüne kadar bu görevi kapsamında araştırma ve yayınlarına devam etti. Türk Parlamento Tarihi olarak her biri ayrı bir dönemi inceleyen eserleri oldukça geniş bir araştırmanın ürünüdür.

5 Temmuz 2001 tarihinde, Ankara’da hayata sessizce veda etti. Geriye tarihe tanıklık edecek pek çok çalışma ve haksızlıklara yeterince gür bir şekilde isyan edemeyen bir garip yazı adamının sessiz çığlıklarını bırakmıştı.

İsmi kolayca unutuldu ama yazdıkları hâlâ konuşuluyor ve tartışılıyor. Kim bilir, belki o da böyle olmasını istemişti.

Dilerseniz eserlerinden bazılarını listeleyerek son noktamızı koyalım:

  • İngiliz Amirali Sir H. F. Woods'un Türkiye Anıları - (İstanbul, 1974)
  • Son Yüzyılda Türk Bahriyesini Yönetenler (Deniz Basımevi-1969)
  • Bahriyemizin Yakın Tarihinden Kesitler (Ankara, 1994).
  • Türk Parlamento Tarihi (13 Cilt-1990’lı Yıllarda basıldı)
  • 6-7 Eylül Olayları Fotoğraflar-Belgeler Fahri Çoker Arşivi/Zafer Karaca-Tarih Vakfı Yayını/İstanbul-2005
TÜMAMİRAL FAHRİ  ÇOKER VE ASSUBAYLAR

Fahri Çoker, sanırım 926 sayılı kanunu incelemeye aldığında, bu kanunun assubaylara ne gibi yenilikler getirdiğini incelemek ihtiyacı  hissetmiş olmalı. Deniz Kuvvetlerinde Assubay Sınıfının Tarihine Toplu Bir Bakış yaparken de, Assubaylığın tarihsel gelişimine ışık tutmuş. Özellikle Gedikli Erbaşlıktan Assubaylığa geçişi ve bu süreçte yaşananları kendi yorum ve tespitleriyle gerçekten de son derece etkili bir dille anlatmayı başarmış.

Bu yazıyı virgülüne dokunmaksızın sizlere aktaracağım. Fakat öncelikle üzerinde durulması gereken tespitlerini birkaç  başlık altında bilginize sunmak istiyorum.

Gedikli Zabitlik yapısının kaldırılmasına ilişkin tespitler: Gedikli zabitlik yapısı Türk Silahlı Kuvvetleri’nde özellikle Deniz ve Hava Kuvvetlerinde son derece etkin olmuş bir yapı. Burada mesleğinin gereklerini son derece uzman bir şekilde yapan bilgili ve teknik donanımlı personel var. Üstelik küçük zabitler için bir nefes alma borusu. Yani dar bir kariyer aralığından biraz daha üst basamağa yükselme imkânı sunuyor assubaylara. Fakat bu durumun zabitan kesimince kabulü zor oluyor. Hâttâ teğmenlerle aralarında kıdem tartışmaları çıktığı dahi oluyor. Durum böyle olunca da elbette ki bu yapı birdenbire maksatsız görülmeye başlanıyor. Öyle ya, onları aşağılarda ast olarak tutmak varken, niye zabitlik şansı verip de asil ve soylu subay sınıfının homojen yapısını bozasınız ki? Emekli Tümamiral Fahri Çoker, bu konuda, Gedikli Zabitlerin sınıflarının lağvedilmesi ve hâttâ emekli olmaları sonrasında bile göreve çağrılmalarının bir tezat olduğu saptamasını ortaya koyuyor. Bu kadar başarılı ve vazgeçilmez olmaları nedeniyle de en vurucu söylemini yapıyor: “Başarıları, Gedikli Zâbitan sınıfının kaldırılması için (Maksatsız görülen) şeklindeki iki kelimelik sebebin asla varit olmadığını ispatlamıştır.

Astsubay Kanununun Özünde Subay Yapılacağı Vurgusu Vardır: Modern harp silâh ve araçları ile teçhiz edilen silâhlı kuvvetlerimizde, bu modern harp silâh ve araçlarını kullanacak ve erlere (ve hâttâ subaylara) öğretecek muharip veya yardımcı sınıf astsubay ve takım komutanına ihtiyacın çok fazla olduğundan hareketle ve kanunun özüne, liyakat gösterenlerin subay nasbedilmeleri ve kıdemli yüzbaşılığa kadar yükselmelerinin sağlanacağı vurgusu yerleştirilerek çıkartılan Assubay Kanunu; ilerleyen dönemlerde bu ana ilkelerinden uzaklaştırılmış ve kariyeri sınırlandırılan bir meslek grubu haline getirilmiştir. Sadece her yıl göstermelik oranda assubaydan subay alınma kontenjanı belirlenerek, başarılı ve liyakatli olanların önüne engel konulmuştur. Yetmiyormuş gibi her geçen yıl ve dönem; maaş, özlük hakkı ve sosyal haklarında kısıntılar yapılarak, sanki Türkiye’nin değil de, başka ülkelerin ordularının emekçileriymiş gibi dışlanmış ve kötü muamelelere maruz bırakılmıştır.

Astsubay Terimi Yerinde Bulunmamış, Küçük Subay Denilmesi Öngörülmüştür: Meslek sınıfının tanım ve isimlendirmesi yapılırken Astsubay terimi yerinde bulunmamış ve kanunun ruh ve manasına daha uygun olarak Küçük Subay denilmesi öngörülmüş olmasına rağmen, daha önceden var olan Küçük Zabit Kanunu nedeniyle uygulamada karışıklıklar çıkacağı endişesiyle, kanun bir oldubittiye getirilmiş ve Astsubay Kanunu olarak yürürlüğe sokulmuştur.

Kendileri İçin “Asubay”, Bize gelince “Astsubay”: 10 Haziran 1935 tarihinde çıkartılan 2771 sayılı “Ordu Dahili Hizmet Kanunu” ile yeni rütbe ve kategori tanımlamaları yapılırken genç ve kıdemsiz subaylar için astsubay terimi düşünülmüş ama bu terimin incitici ve onur kırıcı olarak algılanacağı değerlendirilerek “asubay” teriminde karar kılınmıştır. (Asubaylar: Yarsubay, Asteğmen, Teğmen, Yüzbaşı, Binbaşı.) Bilindiği gibi bir meslek grubunun tanımını yaparken, onu niteleyecek ismi küçük düşürücü, incitici veya onur kırıcı bir terim olarak belirleyemezsiniz. Bu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın özüne aykırıdır. Lakin görüldüğü gibi Astsubay Kanunu ile ast ön eki kullanılarak küçük zabit mesleğine mensup askeri personel, astsubay olarak tanımlanmış ve toplumda bazı art niyetli kişilerin özellikle “t” harfini üstüne üstüne basarak söylemesiyle aslında subay yardımcısı ve küçük subay olan bu kesim insanların incitilmesine, moral ve motivasyonlarının bozulmasına sebebiyet verilmiştir. Halen bu tip kullanımları necip Türk basınının bazı kalemlerinde de görmekteyiz. Büyük insan ve büyük Atatürkçü (!) sevgili generallerimiz, kendi sınıflarına ait kıdemsiz personelin mesleki tanımını yaparken “asubay” terimini seçerken, ordunun belkemiği küçük zabitleri için bir çifte standart uygulamış ve “astsubay” terimine işlerlik kazandırmışlardır.

Hamiyet-Astsubay-Sehit-Oldu

Assubaylar Zoru Başarmıştır: Tüm bu olumsuz algılamalara rağmen assubaylar, yine de bu kanunla verilen hakları olumlu görmüş, vatan sevgisiyle ve alın teriyle mesleğini etkin bir şekilde icra etmiştir. Yaşanan süreçte “ast” ön ekinin olumsuzluğunu kendi azim ve inancı ile yıkmış, ast sözcüğünü kendi bünyesinde olumlu hale getirmiştir. Ayrıca Türk Dilinin devrimci yanı, Atatürkçü(!) generallerimizin bu komplosunu ters yüz etmiştir. Türk halkı, hiyerarşinin o negatif enerjili “t” harfini pek de kaale almamış, yaşamın pratiğinde aslanlar gibi “assubayım” demiştir. Darbenin fethetmiş olduğu Türk Dil Kurumu halen bu konuda ısrarcı olsa da, onları kendine getirecek çözüm sokaklarda tüm gerçekliğiyle yaşanmaktadır. Türkçe gramerine hâkim ve Türk dilini iyi konuşan sıradan bir insana ancak bir şekilde “astsubay” dedirtebilirsiniz; o da alnına silah dayayarak!

Astlarının emeğini sömürerek, onları kendilerine kul etme çabasına girerek yaldızını parlatanlar ve kendilerine Yunan Tanrısı Zeus süsü verenler bilmeliler ki, oturdukları  o muhteşem saraylar son derece lüks olsa da camdandır. Gün olur, devran döner ve camdan saraylar tuzla buz olur. Bir de bakarsınız ki, tüm utancıyla çıplak kral özentileri ortalık yerde dolaşıyor. Hem de daha şaşkınlığını giderememiş, nasıl bu hale düştüğünü anlayamamış bir vaziyette.

En iyisi ve en doğrusu sizi sırtında taşıyan mukaddes insanlar topluluğu astlarınızın hakkını ve hukukunu, kanunların emrettiği şekilde koruyup kollamanızdır. Adaleti, hakkı ve hukuku dağıtırken kantarın topuzunu kaçırmamaktır güzel olan.

Onca Atatürkçü(!) generalimin halini ve ahvalini gördükçe, astlarına yaptıkları zulümleri anladıkça, Tümamiral Fahri Çoker’in çok daha iyi şeylere layık olduğunu düşünüyorum. Sistemin içinde yer alsa da gerçeğin sessiz çığlıklarını  orta yere koyabildiği için. Bedenini sisteme teslim etse de ruhunu iyiliklere ve güzelliklere açmayı başarabildiği için.

Ve kendisine içtenlikle rahmet diliyorum.

Şimdi sizleri Tümamiral Fahri Çoker’in yazısı ve tespitleri ile baş başa bırakıyorum.

DENİZ KUVVETLERİNDE ASTSUBAY SINIFININ TARİHÎ GELİŞMESİNE TOPLU BİR BAKIŞ

Geçmişte ve bugün Deniz Kuvvetlerimizin ast komuta kademelerinde subaya yardımcı olarak önemli görevler ifa eden Astsubay Sınıfı, uzun bir geçmişe dayanmaktadır.

Gerçekten; Büyükamiral Bozcaadalı Hasan Hüsnü  Paşanın Bahriye Nazırlığı sırasında, 5 Şubat 1890 tarih ve 17 sayılı (Ceridei Bahriye)’de yayınlanan bir emirle, Donanmanın  önemli hizmetlerinden olan, Güvertede; topçuluk, işaretçilik, serdümenlik ve porsun, Sanayi ve Makinede; kalafatçı, marangoz, burgucu ve ateşçi dallarında sanatkâr yetiştirilmek üzere (Gedikli) sınıfının kurulması, Güverte için İstanbul ahalisinden istekli olanlardan yüz ve sonraki yıllarda elli beş kişi alınarak bunların gemi mevcutlarından indirilmesi ve Makine için her yıl Sanayi ve İmalâtı Bahriye Sıbyan Taburları’ndan yirmi kişi ayrılarak bundan böyle gemilerde bu gibi işler için başıbozuk (sivil) işçi görevlendirilmesinin yasaklanması kararlaştırıldığı belirtilmiş ve bu amaçla Şûrayı Bahriye’ce hazırlanan Nizamname¹ 3 Nisan 1890 tarih ve 21 sayılı (Ceridei Bahriye)’de yayınlanarak 15 Nisan 1890 tarihinden itibaren (Deniz Gedikli Sınıfı) resmen kurulmuştur.

Dokuz bölümden ibaret olan bu Nizamnamenin 1. Bölümü, Gedikli olarak yetiştirilecek eratın nitelikleri ve kabul şartlarına, ikincisi, bunların gezen eğitim gemilerine dağıtılış şekillerine, üçüncüsü, sınavlara, sınıflara ayrılmaya ve rütbe yükselmelerine, dördüncüsü, rütbe yükseltilmesi için gerekli şartlara, beşincisi, eratın gedikli sınıflarına nakillerine, altıncısı, sınavlarda başarı gösteremiyenler hakkında yapılacak işleme, yedincisi, yaşlanan ve malûl kalan gediklilerin görev yerleri ve emekliye ayrılması  gerekenlere verilecek aylıklara, sekizincisi, aylık ve buna ilişkin özel haklar ve kıyafetlere dair olup dokuzuncu bölümde ise ders ve sınav çizelgeleri belirtilmiştir.

Bu hükümlere göre:

“(Sıbyan efradı) olarak adlandırılan adaylar, 15-18 yaşında, sağlam ve İstanbul halkından olacak, iyi halleriyle tanınmış ve adaylık için velilerinin rızası  alınmış bulunacaktır. Bunlar bir yıl İstanbul’da eğitim gemisinde nazarî ve amelî bir öğrenime tabî tutulduktan sonra gezen gemilere gönderilecek ve bu gemilerde dört yıl daha eğitim ve öğretim göreceklerdir. Beş yıllık (Sıbyanlık) dönemini bitiren ve son sınavda başarı gösterenler Porsun, İşaretçi, Sefine Emini, Serdümen ve Topçu dallarına ayrılacak ve kendilerine (Onbaşı) rütbesi verilecektir. Bunlar bir yıl sonra yeniden yapılacak bir sınavda (Çavuş) veya (Bölükemini) nasbedileceklerdir. Bir yıl hizmet eden çavuş veya Bölükeminleri yine sınavla (3 üncü Porsun) veya (3 üncü İşaretçi) vb. olacaklar ve aynı şekilde birer yıl hizmetle ve keza sınavla (2 inci…) ve sonra (1 inci…) Porsun, İşaretçi vb.larına yükseltileceklerdir. Bu şekilde mecburî askerlik hizmetlerini de ikmal etmiş olan (Sıbyan efradı) bu süre içinde üstlerinden iyi not ve sicil aldıkları ve yapılan bütün sınavlarda belli bir dereceyi tutturdukları ve ayrıca yapılacak son sınavda aynı şekilde tespit edilen bir derecenin üstüne çıktıkları takdirde mensup oldukları sınıfın (Gedikli-i Sâlis) yani 3 üncü sınıf Gedikliliğine yükseltilecek, bu başarıyı gösteremiyenler ise diğer kur’a efradı gibi terhis olunacaklardır.

3 üncü sınıf gedikliler dört yıl gemilerde hizmet gördükten sonra sınava tabî tutulup başarı gösteren ve gemi komutanlarından olumlu sicil alanlar (Gedikli-i Sâni/ 2 nci sınıf Gedikli), beş yıl olan 2 nci sınıf süresini başarı  ile bitirip iyi sicil alan ve sınavda kazananlar (Gedikli-i Evvel/ 1 inci sınıf Gedikli) olacaklardır. 1 inci sınıf Gedikli’nin üstünde ayrıca bir (Sergedikli), yani Başgedikli rütbesi mevcut olup bu rütbe olağanüstü başarısı görülenlere verilecektir.”

İlk Gedikli sınıfı, 15 Haziran 1890 tarihinde SELİMİYE top eğitim gemisinde öğrenime başlamış olup okunan dersler; hesap (dört işlem), iyi yazı ve imlâ, okumadan ibarettir. Öğrencilere ayrıca branda bağlamak ve asmak, geminin kısımları ile direk, seren, cıvadra, yelkenler, sabit arma ve selviçeler, makara ve tornoların adları, bağların nevileri, top, kundak ve ayrıntıları, ateşli silahların kısımları öğretilmiş ve top, tüfek, arma ve kürek talimleri yaptırılmıştır.²

Bu şekilde kurulmuş olan Gedikli sınıfı  ancak kısa bir süre pâyidar olabilmiş ve nizamnamesinde “Sıbyan efradından başka efradın gedikli sınıfına ve gediklilerin dahi mülâzım, yüzbaşı vesair rütbelere nakil ve tahvili katiyen caiz değildir.” Hükmü bulunmasına rağmen Abdülhamit II yönetiminin keyfi hareketleri cümlesinden olarak bir kısım gedikliler üsteğmen rütbesiyle subay sınıfına geçirilmeğe başlanmış ve nihayet Nizamname hükümleri büsbütün ihmal olunarak bu tertip üzere gedikli yetiştirilmekten vaz geçilip mevcudun cümlesi başarı dereceleri veya üstlerinin değişik kanaat ve teklifleriyle muhtelif subay rütbelerine nakledilmişlerdir.

MEŞRUTİYETİN İADESİNDE DURUM:

23 Temmuz 1908 ikinci meşrutiyeti, Donanmada bu şekilde yetişmiş (400) kadar güverte ve makine subayı bulmuş, bunlardan bir kısmı kifayetsiz görülmelerinden ve diğer bir kısmı ise 7/8/1909 tarihli askerî rütbelerin tasfiyesi hakkındaki kanun hükmüne istinaden meslekten çıkarılmışlardır. Balkan Savaşı’na yakın dönemde, mevcut 508 görevde yüzbaşısından 34’ü, 734 makine yüzbaşısının 82’si, 533 güverte üsteğmeninin 36’sı Gedikliden nakledilmiş bulunmakta idi.

Meşrutiyetin iadesinden sonra, devlet yönetiminin her alanında olduğu gibi Deniz Kuvvetlerimizde de düşünülen yenilikler arasında (Gedikli) sınıfının yeniden teşkiline teşebbüs edilmiş  ve eğitim alanında incelemeler yapmak üzere İngiltere’ye gönderilmiş  olan Makine Kd. Yüzbaşı İbrahim Aşki Bey’in³ verdiği raporda belirttiği hususlar göz önünde tutulmak suretiyle hazırlanan kanun⁴ 14 Temmuz 1913 tarihinden itibaren yürürlüğe konulmuştur.

Bu kanun hükümlerine göre,

“Donanma gemilerinden terhis edilecek erlerden gerekli nitelikte bulunanlar (Gedikli Namzedi) olarak kabul edilecekler, bunlar iki yıl hizmet ve eğitimden sonra yapılacak sınavda başarı gösterdikleri ve ayrıca beş  yıl hizmeti yüklendikleri halde (3 üncü sınıf Gedikli) olacaklardı. Bu rütbede beş yılı bitirenler ve yine yapılacak sınavda başarı gösterenler tekrar beş yıl hizmeti yüklenmek suretiyle ( 2 inci…) ve aynı şartlarla (1 inci sınıf Gedikli)’liğe yükseltileceklerdi. Gediklilere kanunda miktarları belirtilen aylıktan başka bir er tayini ve ayrıca bir kat elbise verilecekti. Bunlar, emeklilik bakımından Askerî Tekaüt Kanunu’na tâbi olacaklar ve adaylıktan itibaren 17 yılda emeklilik hakkını  kazanacaklardı. Gedikliler, emekliye ayrıldıktan sonra, ellerindeki şehadetnameye göre liman daireleri, seyrisefain ve fener idarelerinde çalışmak istedikleri takdirde tercihan göreve alınacaklardı.”

Bir yıllık uygulamadan alınan sonuçlara göre bu kanun yeniden düzenlenmiş, 20 Nisan 1914’de Hükümetçe kabul ve Padişahın onayından geçen (Bahriye Efrat ve Küçük Zâbitaniyle Gedikli Zâbitanı Kanunu Muvakkati⁵) ile Gedikli Sınıfı  daha sağlam ve rasyonel esaslara bağlanmıştır.

Bu kanun hükümlerine göre; “genel olarak deniz eratı Güverte ve Makine" adlariyle iki sınıfa ve her sınıf lüzumu kadar uzmanlık şubelerine ayrılmış ve rütbeler,

  • Neferat (Erat)
  • Küçük Zâbitan (Erbaş)
  • Gedikli Zabitan: 3 üncü sınıf Gedikli, 2 inci sınıf Gedikli ve 1 inci sınıf Gedikli olarak tespit edilmiştir.

Beş yıl olan mecburi askerlik hizmetinin ilk beş ayını Yeni Erat okulunda geçiren yeni erler Donanmaya sevk edilecekler ve bir yıl sonunda yapılacak sınavda başarı  gösterdikleri halde Onbaşılığa yükseltileceklerdir. Bir onbaşının  çavuş veya bir çavuşun başçavuş olması için birer yıl denizde gezmesi, iyi hal sahibi, okuryazar, hesap bilir, iyi gemici ve astındakileri iyi yönetebileceğine dair üstlerinden olumlu sicil alması lazım gelecektir.

Muvazzaf erattan Gedikli Namzetliğine geçmek isteyenler, terhislerine üç ay kala dilekçe ile en yakın üstlerine başvuracak ve kanunda yazılı şartları haiz olup isteği kabul edilenler belli bir program dairesinde meslek sınavına tâbî tutulacaklardır. Sınavda başarı gösterenler derecelerine göre ayrılarak en iyileri (Gedikli Adayı) olarak hizmete alınacak ve iki yıl sonunda yapılacak yeni bir sınavda başarı gösterdikleri halde (3 üncü sınıf Gedikli Zâbiti) olacaklardır. 3 üncü ve 2 inci sınıf Gedikli Zâbitlerin üst rütbelere yükselebilmeleri için rütbelerinde en az beş yıl hizmet etmeleri ve olumlu sicil almaları şarttır.

Gedikliler, emeklilikte Askerî Tekaüt Kanunu’na tâbi olacak ve adaylıklarından itibaren rütbelerine özel en az süre olan (17) yılı ikmal ettiklerinde emeklilik hakkını  kazanacaklar, (52) yaşını bitiren gedikliler ise yaş haddinden emekliye ayrılacaklardır.

Gedikli adayları, erlere özel elbise giyip başçavuş rütbe alâmetiyle sınıf işaretini sırma olarak kollarına dikecek; 3,2 ve 1 inci sınıf gedikli zâbitleri ise subaylara özel ceket ve nevresim giyip rütbe işaretlerini kışın ceket ve nevresimlerinin kollarına, beyaz elbisede ispalet olarak omuzlarına takacaklardır.

Yalnız topçu, torpidocu, gemici ve işaretçi gediklileri harp sınıfı olarak emir ve komuta deruhde edebilecekler diğer sınıflar yönetimde güverteye tâbi olacaklardır. Yetki bakımından 1 inci sınıf Gedikli Zâbiti Mühendisten-Asteğmen- yukarı  ve diğer bütün gedikliler Mülâzımın –Teğmen- altındadır.

Gedikli adayları asker mangasında özel bir yerde ayrıca yemek yiyip branda asarlar. 1-3 üncü sınıf gedikliler için ranzaları bulunan bir yer ayrılır ve bunlara özel bir salon, lokantacı ve müşterek ahçı verilir.

ÇIRAK OKULLARININ AÇILIŞI

Deniz Gedikli sınıfı için daha esaslı  bir kaynak olmak üzere önce, 30 Aralık 1915 tarihli (Makine Çırakları  Nizamnamesi) ile bir (Makine Gedikli Okulu) kurulmuş ve (Muinizafer) Korveti okul ve eğitim gemisi olarak ayrılmıştır. Bunu 3 Şubat 1916 tarihli (Gemici Çırakları Nizamnamesi) ile (İclâliye) gemisinde kurulan (Güverte Gedikli Okulu) izlemiş ve her iki okuldan mezun olanlar eylemli askerlik hizmetlerini yaptıktan sonra (Gedikli Adayı) nasbolunarak haklarında yukarda belirtilen kanun hükümleri uygulanmıştır. (Bu konuda daha geniş bilgi için Bkz. Makine Çırakları Nizamnamesi Yazım)

askeri-bandoda-kadin-donemiGüverte ve makine gediklileri yetiştirmek amaciyle yürütülen bu faaliyetin yanında 1831 yılından itibaren Deniz Kuvvetlerimizde mevcut olan Müzikalara ehliyetli eleman sağlanması için 1834, 1887 ve 1904 yıllarında birer (Müzika Okulu) açılmışsa da bunlar ömürlü olmamış, bu konuda ilk ciddi teşebbüs Ahmet Cemal Paşa’nın Bahriye Nazırlığı zamanında, Müzikalar başöğretmeni Lange Bey’in katılmasiyle kurulan bir komisyonun raporuna dayanılarak yapılmıştır.⁶ Bu konudaki Bahriye Nezareti yayımında, “Bahriye bandolarının tekemmülü ve intizam tahtında devamı mevcudiyeti için tertip edilecek bir programa tevfikan Tirimüjgân vapuru hümayûnunda tahsil ve terbiye görmek ve askerî talimleri yapmak ve muahharan gemide veya Efradı Cedide kışlasında muzika dersleri verilmek üzere (Müzikacı Çırak Mektebi) namiyle bir mektep küşadı” belirtilmekte ve bu okulun beş öğrenci ile 14 Aralık 1916 tarihinde derslere başladığı ilân olunmaktadır.

Müzika Çırak Okulu, bir süre sonra önce Haybeliada’daki Çarkçı Mektebi-şimdi Deniz Eğitim K. Karargâhı- ve daha sonra da Çamlimanı’na halen sanatoryum olan binaya nakledilmiş, 1920 yılında binanın, asıl sahibi olan Sağlık Bakanlığı’na devri üzerine okul, Kasımpaşa’da Gazi Hsan Paşa Kışlası’nın arkasındaki binada eğitim ve öğretimine devam etmiş ve nihayet 1926 yılında kapanmıştır.

Yukarda hükümleri kısaca açıklanan (Bahriye Efrat ve Küçük Zâbitaniyle Gedikli Zâbitan Kanunu) Gedikli sınıfının statüsünü bir teminata bağlamak suretiyle bu sınıf mensupları  için yararlı olduğu gibi Deniz Kuvvetlerimiz için cidden faydalı  elemanların yetişmesine imkân vermiş, I. Dünya Harbi içinde, mevcut gedikli subaylardan önemli bir kısmı Almanya’ya gönderilerek mesleklerinde uzmanlıkları geliştirilmiştir.

Cumhuriyetin ilanından sonra aylıklarda yapılan genel revizyon sırasında 22 Nisan 1924 tarih ve 508 sayılı  kanunla gedikli zâbitlerin aylıkları da yeni bir düzene sokulmuş, ancak kanunlarına göre verilmekte olan nefer tayını ile bir elbise istihkakı kaldırılmıştır.

YENİ KAYNAKLAR

1924asb(Gedikli Küçük Zâbit membalarına dair) 9 Nisan 1927 tarih ve 1001 sayılı kanunla gedikli küçük zâbitliğe ana kaynak olarak (Gedikli Küçük Zâbit Hazırlama Mektepleri) kurulmakla Deniz Kuvvetleri’nin Güverte ve makine Çırak Okulları lağvedilmiş, bu okullara kanunda yazılı nitelikleri haiz ve 15 yaşından küçük olmıyan ilk okul mezunları, gedikli küçük zâbit olduktan sonra altı yıl hizmeti yüklemek şartıyle alınarak Gedikli Küçük Zâbit yetiştirilmişlerdir.

Bu kanunla, okul kaynağından başka muvazzaf askerlik hizmetini bitirerek terhis edilmiş olanlardan ilk öğretim görmüş ve üç yıl hizmeti taahhüt etmiş bulunanlar ve ayrıca askeri liselerden sağlık sebepleri dışında çıkarılanların da belli şartlarla gedikli küçük zâbit olabilmeleri kabul edilmiştir.

Bu arada kabul edilen 1 Haziran 1929 tarih ve 1492 sayılı (Deniz ve Hava Gedikli Küçük Zâbit Maaş Kanunu) ile Gedikli Erbaş Rütbeleri:

  • Çavuş,
  • Başçavuş Muavini,
  • Başçavuş,
  • Başgedikli

Olarak tespit edilmiş ve aynı kanunun geçici maddesi B fıkrasında; halen deniz ve hava kuvvetlerinde görevli gedikli zâbitlerin almakta oldukları aylıklarla (Başgedikli)’liğe nakilleri, nakli arzu etmiyenlerin kendi kanunları ve 508 sayılı  kanuna tâbi olarak göreve devamları öngörülerek böylece 15 yıldır Deniz Kuvvetleri’nde yararlı hizmetler ifa etmiş  bu sınıfın tasfiyesi cihetine gidilmiştir. Ancak, bu tarihte mevcut yüze yakın güverte gedikli zâbiti arasından hatırladığıma göre yalnız biri⁷ Başgedikliliğe nakle razı olmuş, diğerleri eski kanuna tâbi olarak göreve devamı uygun bulmuşlardır.

Aynı tarihte yürürlüğe girmiş olan 18 Mayıs 1929 tarih ve 1455 sayılı (Askeri Memurlar Kanunu)’nun geçici maddesiyle, mevcut muzika gedikli zabitlerden 1 inci sınıf olanları 5 inci sınıf, 2 inci sınıflar 7 inci sınıf ve 3 üncü sınıflar 8 inci sınıf Askerî Muzika Muallimliğine ve keza o tarihte silahlı kuvvetlerde görevli rütbesiz sanatkâr ustalar uzmanlık dereceleri dikkate alınarak 4-8 inci sınıf Askerî Makinist ve Askerî Sanatkâr sınıflarına geçirilirken Deniz Kuvvetleri’nde güverte ve makine sınıflarının çeşitli dallarında ve Hava Kuvvetleri’nde, gerçek anlamiyle mesleklerinin gedikli uzmanları olmuş bulunan bu sınıf mensupları için aynı formül uygulanmamış ve bunların daha sonraki tarihlerdeki askerî terfih kanunlarından da faydalandırılmadan kaderlerine terk edilmiş bulunması mesleğimiz için bir talihsizlik olmuştur. Nitekim tasfiye hükmüne rağmen bu sınıf mensuplarının yaş hadlerine kadar hizmetlerinden faydalanılmış ve hatta önemli bir kısmının, emekliye ayrıldıktan sonra dahi çeşitli hizmetlerde görevlendirilmesine devam edilmiştir. Bu durum 1492 sayılı kanunun gerekçesinde⁸ Gedikli Zâbitan sınıfının kaldırılması için (Maksatsız görülen) şeklindeki iki kelimelik sebebin asla varit olmadığını ispatlamıştır.

Gerçekten 1914 tarihli Gedikli Zâbitan Kanunu, 1 inci sınıf Gedikli Zâbitini (Mühendisin fevkinde) tutmak suretiyle sonraki mevzuata göre âdeta teğmen ile üsteğmen arasında bir rütbe gibi kabul ve bu şekilde disiplin bakımından bazı karışıklıklara ve hattâ adlî kovuşturmalara sebep olmuşsa da kanunun tanzim ve sevk tarihinde (Mühendis)’liğin ancak bir öğrenci rütbesi olduğu ve fiilen emir ve komuta ile ilgili bulunmadığı düşünülüp kanun bu espri altında değiştirilerek uygulanabilir idi.

SONRAKİ STATÜLER

asbbelge1Gedikli Küçük Zâbit Membalarına dair 1001 sayılı  kanunu kaldıran 11 Haziran 1934 tarih ve 2505 sayılı kanunla gedikli erbaş membaları daha geniş bir düzene konulmuş, 18 Ocak 1940 tarih ve 3779 sayılı (Gedikli Erbaşların Maaşlarının Tevhit ve Teadülüne Dair Kanun) ile de aylık ve özlük haklar konusunda yeni hükümler kabul edilmiştir. Bu kanunun bir özelliği de o tarihe kadar kaçıncı hizmet yılında olursa olsun aynı aylığı almakta bulunan Başgediklilerin dört yılda bir yapacakları uzatma ile aylıklarının birer derece yükseltilmesidir ki, bu şekilde hizmet ve kıdem değerlendirilmiştir.

23 Mart 1950 tarihinde kabul ve 30 Haziran 1950 tarihinde yürürlüğe konulmuş olan (Gedikli Erbaş Kanunu) gedikli erbaş statüsünde ileri bir hamle olmuş ve bugünkü  sistemin esasını teşkil etmiştir.

Bu kanunla, gedikli erbaş olmak için en az ortaokul ve eşidi okullardan sonra gedikli erbaş okullarını  veya sanat enstitülerini bitirmek şartı konulmuş, aylıklar bu öğrenim şartına paralel olarak gedikli çavuşlukta 20 Lira aslî  maaşın karşıtı olarak 175 Liradan başlatılmıştır. Bu şekilde birer derece yükselme ile Başgedikli’nin 250, 1 inci, 2 inci ve 3 üncü uzatmalar ile 300, 350 ve nihayet 400 Lira aylık alınması kabul edilmiştir ki son aylık subaylarda yüzbaşı aylığına eşittir.

Ayrıca, evvelce dört yıl olan, rütbelerdeki bekleme süresi üç yıla indirilmiş, mecburî hizmet (15) yıl olarak tespit edilmiştir.

Bu kanunun bir aylık uygulanması sırasında Hükümetçe Gedikli Erbaş Statüsünün yeniden düzenlenmesine ihtiyaç görülmüş ve bu amaçla hazırlanan kanun tasarısı  7 Haziran 1951 tarihinde T.B.M.M.’ne sunulmuştur.

Kanunun gerekçesinde⁹ “modern harp silâh ve araçları ile teçhiz edilen silâhlı kuvvetlerimizde, bu modern harp silâh ve araçlarını kullanacak ve erlere öğretecek muharip veya yardımcı sınıf astsubay ve takım komutanına ihtiyacın çok fazla olduğu, evvelce küçük zâbit denilen ve sonra gedikli erbaş olarak adlandırılan bu sınıfın statüsünde zaman zaman değişiklikler yapılmak ve hukukî durumlarının  çeşitli kanunlarla tespiti suretiyle bu sınıfa rağbet teminine çalışılmışsa da tatbikatta edinilen tecrübeler bütün bunların bilhassa muharip sınıflara rağbeti sağlamak için kâfi olmadığını  gösterdiği, bu kanun tasarısı ile muharip astsubaylara aylıkla birlikte, liyakat gösterenlerin subay nasbedilmeleri ve kıdemli yüzbaşılığa kadar yükselmeleri sağlanmak suretiyle rağbetin arttırılması  düşünüldüğü, bu suretle Anadolu’nun küçük kasabalarında ortaokuldan fazla tahsil imkânını bulamamış Türk Çocuklarına daha geniş hizmet imkânları verilmiş ve liyakatleri ile mütenasip rütbelerle taltif edilmeleri de imkân dâhiline girmiş olacağı, böylece kazanılacak teğmen: yüzbaşı rütbesindeki sınıf subayları, ordu subay mahrutunun kaidesini teşkil ederek harp okulunda yetiştirilecek subayların daha uzun süreli bir tahsile tabî tutularak yüksek komuta için daha yüksek kapasitede eleman yetiştirilmesi sağlanmış olacağı” belirtilmiş, (Gedikli Erbaş) tâbirinin (Astsubay) olarak değiştirilmesine (Bunların subaylığa da yükselecekleri) gerekçe olarak gösterilmiştir.

Tasarının Millî Savunma Komisyonu’ndaki müzakeresinde, “Astsubay” terimi yerinde bulunmamış ve kanunun ruh ve mânasına daha uygun olarak (Küçük Subay) denilmesi öngörülmüş olmasına rağmen bütçe komisyonu, halen yürürlükte olan 1059 sayılı Küçük Zâbit Kanunu¹⁰ ile tedahül edeceği ve orduda bu adla bir sınıf teşekkül etmiş bulunduğundan bahisle hükümetin teklifini desteklemiş ve kanunun 5802 sayılı (Astsubay Kanunu) olarak Meclisten geçip yürürlüğe konulmuştur.

Bu kanunla, astsubay sınıfının idare hukukuna göre devlet memuru niteliğini aldığı göz önünde tutularak bunlar hakkındaki hükümlerin astsubaylar için de uygulanması  sağlanmakta, ayrıca mecburi hizmet 15 yıldan 9 yıla indirilmektedir.

Kanundaki en önemli ve değişik hüküm, belli süre ve rütbe ile hizmetten sonra ehliyet ve kabiliyetlerini ispat eden astsubayların subay, askerî teknisyen ve askerî kâtip sınıfına geçmelerini mümkün kılan esas ve prensipler olup başkaca 80 Lira aslî maaşa kadar yükselme sağlanmış, yaş hadleri her rütbe için subaylara oranla üçer yıl fazla olarak tespit edilmiştir.

Kanunun, astsubaylıktan askerî kâtipliğe geçirilme hükmü uygulama alanı bulmadığından 29 Haziran 1956 tarih ve 6744 sayılı kanunla kaldırılmış ve ancak o tarihe kadar yetiştirilmiş (Askerî Teknisyen)’lerin bu kanun hükmünden faydalandırılmaları kabul edilmiştir. 6744 sayılı kanunda ayrıca astsubaylıktan subaylığa geçirilenlerin yaş hadlerinin aylıkça eşit bulundukları subaylar gibi olacağı hükmü konulmuş 5802 sayılı kanunda, 24 Şubat 1961 tarih ve 262 sayılı kanunla yapılan bir değişiklik ile de astsubay kıdemli başçavuşluktaki üç defa uzatma ve aylık yükseltme hükmü dörde çıkarılmıştır.

Astsubay statüsü halen, 27 Temmuz 1967 tarih ve 926 sayılı (Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu) ile son şeklini almış bulunmaktadır. Genel olarak, muvazzaf erat dışındaki bütün silâhlı kuvvetler mensuplarını kapsamına alan bu kanun malî hükümler, sosyal haklar ve yardımlar, taltifler, madalyalar ve ödüller gibi genel konularda astsubaylar için de hüküm sevketmekle beraber 6-12 nci kısımları sadece astsubaylara özel hükümleri ihtiva etmektedir. Bu arada astsubay rütbe adları da değiştirilmiş, rütbeler:

  • Astsubay Çavuş,
  • Astsubay Kıdemli Çavuş,
  • Astsubay Üstçavuş,
  • Astsubay Kıdemli Üstçavuş,
  • Astsubay başçavuş,
  • Astsubay Kıdemli Başçavuş

Olarak tespit edilmiştir. 926 sayılı kanun, 208 inci maddesi K fıkrasında (astsubay)’ın tanımlanmasına dair 1 inci maddesi hariç 5802 sayılı kanunu bütün ek ve değişiklikleriyle yürürlükten kaldırmış ve ancak geçici 9 uncu maddesinde, bu kanunda yazılı bekleme sürelerini tamamlıyarak üst rütbelere yükselecekler hakkında 31 Ağustos 1970 tarihine kadar 5802 sayılı kanun ve buna dayanılarak yürürlüğe konulmuş olan (Astsubay Sicil Yönetmeliği)’nin uygulanacağını kabul etmiştir. (Yazar Notu-1)

Bu kanun ve genel olarak astsubay statüsünün nasıl olması lazım geldiği hakkındaki düşüncelerimizi ayrı  bir yazıya bırakarak yeni kanunun, silâhlı kuvvetlerimizin vazgeçilmez kıymetli bir unsuru olan Astsubaylarımıza hayırlı  ve uğurlu olmasını diliyoruz.

Yazan: Tümamiral Fahri ÇOKER

NOTLAR
  • Not-1: Donanmayı Hümayûnu Cenabı Mülûkâneye Alınacak Sıbyan Efradına ve bunlardan yetiştirilecek Gediklilere dair Nizamname.
  • Not-2: Ceridei Bahriye’nin 19 Ağustos 1307 tarih ve 59 sayılı nüshası.
  • Not-3: İbrahim Aşki Bey, binlerce deniz yetiştirmiş bir hoca olarak hepimizin şükranı üzerinde bulunan kıymetli bir deniz subayı olup, Bahriye Mektebinden 23 Mayıs 1892 tarihinde Makine Mühendisi olarak mezun olmuş, 1909 yılında İngiltere’den dönüşünde, incelemelerini gerçekleştirmek üzere kurulan (Tedrisatı Bahriye Müdürlüğü)’nün başına getirilmiştir. Bu sıfatla Bahriye Mektebi ve diğer eğitim müesseselerimizde büyük yenilikler vücuda getiren, halen hayattaki en eski Bahriyeli Hocamızın daha nice yıllar sıhhat ve afiyette kalması gönülden dileğimizdir.
  • Not-4: Süfeni Hümayunda Gedikli Sınıfının sureti teşkiliyle usulü terfi ve terakkileri hakkında Kanun.
  • Not-5: Bu kanunu muvakkat, 22 Şubat 1915’de Meclisi Umumî’ce-Âyan ve Mebusan Meclisleri- değişik olarak kabul ve kanun halini almıştır.
  • Not-6: Bk. Donanma Emirnamesi: 26 Ocak 1916 tarih ve 114 sayılı nüshası ve (Tarihte Bahriye Müzikaları: Recep ARMAN, İstanbul 1958.)
  • Not-7: Bu gedikli subay Kavalalı Halil İbrahim olup, Yavuz Gemisi’nde uzun yıllar Taret Gedikliliği ve Polis Âmirliği yapmış ve bütün üstlerinin sevgisini kazanmış kıymetli bir eleman idi.
  • Not-8: T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, 3.Devre, 2. İçtima yılı, cilt: 12 –s. 221, sıra sayısı: 218.
  • Not-9: T.B.M.M. Zabıt Ceridesi, Dönem 9, toplantı 1, cilt 8 – s.444, sıra sayısı 223.
  • Not-10: 28/5/1927 tarih ve 1059 sayılı (Piyade Küçük Zâbit Kanunu), 3/3/1954 tarih 6320 sayılı Kanunun 18 inci maddesiyle yürürlükten kaldırılmış bulunmakta idi.
  • Yazar Notu-1: 1970 Astsubay Eylemleri’nin ana sebeplerinden bir tanesi de burada belirtilen husustur. 31 Ağustos 1970 tarihinden itibaren rütbeler ve terfi şartları değişmiş şekliyle uygulanacaktır.
KAYNAKÇA
  • Deniz Kuvvetlerinde Astsubay Sınıfının Tarihi Gelişmesine Toplu Bir Bakış/Tümamiral Fahri Çoker/ Deniz Kuvvetleri Dergisi Sayı:463- Cilt:74/Ekim 1968
  • Milliyet Gazetesi Arşivi
  • http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&Date=6.5.2009&ArticleID=934627&CategoryID=77
  • Tarih Vakfı İnternet Sitesi/ www.tarihvakfi.org.tr
  • Deniz Kuvvetlerinde Sistem değişikliği/İskender Tunaboylu/Doktora Tezi/Dokuz Eylül Üni.-Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Ens./ İzmir-2008
  • Mersin’de Askeri Deniz Okulları/İsmail Sözener/Y. Lisans Tezi/Mersin Üni. SBE. Tarih ABD./2008
  • Atatürk Dönemi Müzik İdeolojisi ve Günümüze Yansımaları/N.Levent GÖKÇEDAĞ/Yüksek Lisans Tezi/ Haliç Üniversitesi/İstanbul-2007
  • Sintinenin Dibinde/ Emin Karaca/Karakutu yayınları-Eylül 2004
  • Öğr. Alb. Mehmet Sırrı Bekişli’nin Astsubay Hazırlama Okulları ve Astsubay Meslek Yüksek Okulları’na ilişkin Değerlendirme Yazısı
  • Türkiye’de Askeri Bandoculuk Eğitimi/Erol Demirbatır/ Uludağ Üniversitesi-Eğitim Fakültesi Dergisi/2005
Yayınlandığı yer BUYUTEC
Cuma, 30 Aralık 2011 00:34

GÜZEL İNSANLARDIK BİZ...

takim-ruhu

Aradan 38 yıl geçmiş. Halıcıoglu/Lv.Ok.K'lıgından mezun olmuşuz. Türkiye'nin dört bir yanına kur'alarımızı çekmişiz. Yıl 1973, CUMHURİYET'imizin 50 nci yılı. Mezuniyet fotograflarımızı gururla taşımışız bu yılın amblemiyle birlikte hatıra panomuza. Ve kimimiz Topkapı garajından, kimimiz Haydarpaşa garından dagılmışız güzel yurdumuzun dört bir köşesine. Faruk Ardahan'a, Nejdet Erzurum/Dadaşköy'e, Hacı Bekir Diyarbakır'a. İçimizde yeni mezun olmanın heyecanı ile ayrılıyoruz İstanbul'dan. Ama birbirimize sarılıp aglayarak. Kimse gidecegi kasabanın, kentin nerede, nasıl, nice oldugunu bilmeden, sorgulamadan, korkmadan, çekinmeden...

Katıldığımız birliklerin bulundugu kasabalarda ev bulamadık. "Bekara ev vermeyiz" en sık karşılaştıgımız sorundu. Birliklerde, mesai yaptığımız odalarda tek kişilik portatif karyolalarda sabahları bekledik. Erzurum'du, Palandöken dumanlıydı, sekiz ay kış sürerdi. Servislerin kalkmadıgı evlere gidilmedigi günler olurdu. Televizyonlarda haftada üç gün paket programlar olurdu uçaklar iniş yapıp kasetleri getirebildilerse! Degilse memlekette kalmış uzak aşk anıları ile birbirimizi avutur izbe bekar odalarında esrik düşlerle uyurduk. Güzel insanlardık biz. Her asker astımız degil kardeşimizdi. Dövmeyi ve sövmeyi kaldıracaktık TSK'dan. Daglar taşlarca halkçıydık, Ecevit'çiydik. Dogruluk, dürüstlük, vatanseverlik hiç taviz vermeyecegimiz ilkelerimizdi. Atatürk'e hiç bir zaman poster olarak bakmadık. Gözünü hep üstümüzde hissettik.

1975 yılında huzurumuz kaçtı. O güne kadar duymadıgımız yan ödemelerin adını duyduk. Bizim iş güçlülügü ile iş riski ile bir ilgimiz yoktu. Kimin nereden çıkardıgını bilmiyorduk. Ama gördügümüz manzara şu idi. Sabahtan akşama kadar soguk baraka ikinci, üçüncü kademelerde arkadaşlarımız ellerine 13-14 anahtarlar yapışarak motor indiriyor ve iş güçlülügü olarak 100 puan alırken kapıdaki postasının yaktıgı sobasının ısıttıgı odasından çıkmayan Tgm. Ütgm.ve Yzb.'lar 400 puan alıyor! Kendisinde zimmetli bir kurşun kalem bile olmayan Tk., Bl.ve Tb.K.'ları 400 puan alırken üzerinde bütün Tb. Veya Tk. ve Bl.'lerin zimmeti bulunan ve boş kovanlar için bile mahkemeye verilen Assubaylar  100 puan alıyordu... SADECE EMİR VERİP İMZA ATAN BUYURGANLAR bir yıl önceden geçerli olan yasa ile birikmiş paraları ile bir son model (1975) Renault alırken biz Assubayların kısmetine de ancak bir siyah-beyaz Tv. düşüyordu. İlginçtir iktidarda halkçı Ecevit ve yasa onay makamında eski bir Amiral olan Fahri Korutürk vardır. Biri emekçiden yanadır digeri TSK'da kimin çalışıp kimin emir vererek maaş aldıgını çok iyi bilen biridir.

Haksızlıklar karşısında susmamız beklenemezdi. 22-23 yaşlarındaydık. Civa gibiydik. Dogruyduk dürüsttük, vatanseverdik ama aptal degildik. Emegin, ücretin, eşitligin ne oldugunu Fransa'dan başlayıp dalga dalga bütün Avrupa'ya yayılan 68 olaylarının etkisiyle ögrenmiştik. Öyle "Celebin sopasını görünce adeta magrur salhaneye koşan koyunlardan" degildik!

Kaldıgımız izbe bekar odalarında örgütlenmeye başladık. Ögle yemegi paydoslarında neler yapabilecegimizi tartışmaya, konuşmaya başladık.TEMAY'ı duyduk, ögrendik. Eskişehir, Malatya, İzmir, Bandırma, Ankara gibi yogun oldugumuz yerlerde eylemler planlandıgını duyduk. Erzurum Radarı'ndaki agabeylerimiz çok kalabalıktılar. Onlarla diyalog kurduk. Pankartlar yazdık sabahlara kadar. Birligimizdeki bazı Agabeylerimiz "Ben 1956'dan beri emekli olacagım günü bekledim. Emekliligime bir yıl kaldı. Atılırsam üç çocuguma bakacak kimsem yok. Kafamı sokacak bir evim yok. Kusura bakmayın ben size katılamam" dediler. Kızdık, gücendik, kendimizi terkedilmiş sandık ama daha sonra hak verdik. Buyurganlarımız da boş durmadılar. Tehdit ettiler, uyardılar, hatta bizim Bl.K.'mız yerine vekalet eden Bnb. Y... "Üç Assubayı yan yana konuşurken görürsem toplu isyan sayar savcıyı çagırırım" diye emir yayınladı ve teblig edildi. Çok güldük kendisine...

Eylemler sonrası eşlerimizin saglık karneleri toplandı. Mitinge katılanların bir kısmı tespit edildi. 9'uncu Kor. Foto-film merkezindeki  muhabereci agabeyimiz sayesinde bir çok arkadaşımızın eşinin resmi tanınmaz halde basıldı. Bütün Türkiye'nin eylemlerimizden haberi oldu. TBMM yaptıgı yanlışı düzeltmek için yasayı geri çekti. Yeni düzenleme yapıldı. Eylemleri biz yapmış, biz magdur olmuştuk ama buyurganlarımız eylemlerimize karşı çıkmış olmalarına karşın onlar da bu işten sebeplenmişlerdi. Yasa, hatırladıgım kadarı ile şöyle düzenlenmişti; "İş riski Assubaylar 100 puandan 300 puana çıkarıldı. Sb.'lar ise 400 puandan 500 puana çıkarıldı. İş güçlügü de Assubaylarda 100 puandan 300 puana Sb.'larda 400 puandan 500 puana çıkarıldı". Bu rakamlar yaklaşık olarak yazılmıştır. Ama mantıgında bir yanlışlık yoktur.

Güzel insanlardık biz. Birbirimizin açıgını hep kapamaya çalıştık. Hep dayanışma içinde olduk. Hasta ve hapis arkadaşlarımızı hiç yalnız bırakmadık. Belki bir paket sigaraydı götürdügümüz. Ama götürdük. Aynı Bl.'teki arkadaşımın sagdıçlıgını yapmak için Erzurum'dan kalkıp Bodrum'a gittim. Eylemlerimizde atılan arkadaşlarımız için birlik birlik dolaşıp para topladık. TEMAY nerede idi adresi neresiydi bilmiyorduk. Ama bu paraları ulaştırdık. Hiç bir zaman atılan Agabey ve Kardeşlerimizi unutmadık. Saygı ve sevgiyle andık. Hâlâ hepsine binlerce kez teşekkür ediyorum.

Şimdi yokuş aşagı seyreden yaşamda mücadeleye daha bir sıkı sarıldık. Artık hapis yok (olsa da ziyanı yok). Daha bir nicel ve nitel olarak güçlendik. İletişim mükemmel. Örgütümüz 89 il ve ilçede örgütlenmiş. Örgüt üyelerimizin sayısı binlerle ifade ediliyor. Ama nedense 1975'lerdeki vurdugumuz yerden ses getiren eylemleri yapamıyoruz. Bir araya gelmekte zorlanıyoruz. "Sosyolojinin yasası olmaz" denir. Oysa işte ortada yasa: Toplum büyüyüp geliştikçe mücadele arzusu deger kaybediyor!.. Birlik ve beraberlik bağları gevşiyor, zayıflıyor.

Sonlarken; "Biz Assubaylar bir araya gelemeyiz." diyen arkadaşlara seslenmek istiyorum. Kültürü, mezuniyeti (İlkokul, Ortaokul, Lise ve nihayet MYO), cografi Bölgesi, ekonomik durumu, sosyal durumu, eşinin emekli olup olmaması, farklı sınıflardan oluşu (Kara, Deniz, Jandarma ve Hava Kuvvetleri), farklı siyasi görüşlerden, farklı mezheplerden oluşu biz Assubayları birlikte hareket etmekten alıkoyan etkenler olarak görülmektedir. Oysa ortak tek paydamız Assubay oluşumuz ve ekonomik çıkarlarımızdır. Bu denli çok farklılıgımız karşısında bu kadar az ortak paydamızı giderecek faktör örgütümüz olmalıdır. Bütün bu farklılıgımızı bir potada eritmek kolay degildir tabii. İşte bu nedenle Ankara'da olmak, TEMAD yönetiminde olmak hem çok çok onurlu hem de çok zor bir görevdir diyoruz. Bu zorlukları hep birlikte aşacagımıza inanıyor bütün meslektaşlarımı örgütlü mücadeleye çagırıyorum. Saygılarımla...!

Yayınlandığı yer GÜNEY RÜZGARI
88-yillik

Dile kolay, 29 Ekim 1923’den bugüne tam 88 yıl geçmiş. Saltanatçı yapıdan cumhuriyete koca bir devrimle geçişin seksen sekizinci yılını kutluyoruz. İstiklal Savaşıyla yazılan o efsanevi destan hem atalarımızın işgal günlerinde yaşadığı  acıları gözler önüne seriyor hem de ne denli özgürlüğüne düşkün bir millet olduğumuzu apaçık ortaya koyuyor. Tam da Atamızın dediği gibi; karakteri bağımsızlık olan bir milletin çok zor şartlar altında dahi nasıl mucizeler yaratabileceğini, nasıl birlik ve dirlik olabileceğini, yoklukların içinden nasıl koca devrimlerle çıkılabileceğini cümle cihana ispat eden bir destandır cumhuriyetimizin kuruluş hikâyesi.

Nazım Hikmet’in dizelerinde ne kadar da çarpıcı anlatılıyordu, o varoluş mücadelesini gerçekleştiren insanların onurlu ve fedakâr duruşu…

dağlarda tek  tek  
ateşler yanıyordu.  
ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki  
şayak kalpaklı adam  
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden  
güzel, rahat günlere inanıyordu  
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,  
birdenbire beş adım sağında onu gördü.  
paşalar onun arkasındaydılar.  
o, saatı sordu.  
paşalar : «üç,» dediler.  
sarışın bir kurda benziyordu.  
ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.  
yürüdü uçurumun başına kadar,  
eğildi, durdu.  
bıraksalar  
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak  
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak  
kocatepe'den afyon ovası'na atlıyacaktı.

İşte dağlarda tek tek yanan ateşlerle başlamıştı hikâye. Yıllardır cepheden cepheye koşan Anadolu insanı bıkmıştı savaşlarla gelen yokluklardan. Açlıktan ve ümitsizlikten bitap düşmüştü. Barış gelsin de bu bereketli topraklara adı ne olursa olsun diyordu artık. İşgale bile razıydı. İşte bu umutsuz ve acı sağanakların baş gösterdiği günlerde adı Kuvay-ı Milliye olan bir avuç insan dağlara çıkıyor ve işgale direniyordu. İsimleri Ethem’di, Şahin’di, Mehmet’di, Ali’ydi, Kara Fatma’ydı… Onlar biliyorlardı ki, teslim olmak çözüm değildi. İşgale boyun eğmek, acıları ve yoklukları sürekli kılacaktı. Bağımsız yaşamaya alışmış bu topraklar, köleliğe alıştırılacaktı. Öz değerlerini bir bir yitirecekti.

Onlar biliyorlardı ki, küçücük ateşlerle başlar ve kocaman olurdu yangınlar. Anadolu’nun dört bir yanına serpiştirdikleri bu küçük kıvılcımlar elbette ki kocaman bir ateş topu olacaktı. Onlar küçük ama kahraman insanlardı. Küçük zabitti, zabitti, köylüydü, kadındı, asker kaçağıydı, dağların efesiydi… Yüreklerini sıcak tutan şey, kurtuluş gününe olan imanlarıydı.

Bu küçük çoban ateşleri teker teker birleşmeye başladı Samsun’da, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta ve Ankara’da. Artık Atatürk’ün önderliğinde tüm Anadolu’yu kasıp kavuran dev bir İstiklal ateşi yanıyordu. Kim durabilirdi ki, yüreği bağımsızlık hasretiyle yanan bir milletin önünde? Çığ topu gibi çoğalan ve sıradanlıktan kahramanlığa tereddütsüz geçiş yapan bu halkı, kim nasıl esir alabilirdi ki?

Ve sonunda tarihinin başlangıcından bugüne bağımsız yaşamayı ilke edinmiş Türk milleti, yeni destanını yazıyor; Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle birlikte yeni yaşam düzenini Cumhuriyet olarak kuruyordu.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda? 
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ! 
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ, 
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli: 
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli! 
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli 
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

ATATÜRKÇÜLÜK VE TOSUNCUK PAŞALAR

Atatürk’ün ilke ve devrimleriyle yepyeni bir yaşam düzenine geçiliyordu. Artık saltanat olmayacaktı. Herkes hür ve eşit olacaktı. Batıdan doğuya, kuzeyden güneye medeniyetle bezenmiş bir memleket yaratılacaktı. Batı tipi demokrasiyle yaşanacak ve ayrıcalıkların, imtiyazların, sınıflaşmanın önüne geçilecekti. Kimse kimseden üstün olmayacaktı. Hakta, hukukta, emekte ve cinsiyette eşitlik olacaktı. İşte cumhuriyete inanç böyle başlamıştı. Bir millet yokluktan varlığa böyle geçmeyi arzulamıştı. Atasına içten ve samimi olarak bağlanmış ve inanmıştı.

Ne olduysa, o hastalandıktan ve öldükten sonra olmaya başladı.

Eski alışkanlıklar bir bir geri gelmeye yüz tuttu. Birileri yeniden imtiyazlı olmak istiyordu. Ayrıcalıkları olsun istiyordu. Kendisinin halktan daha akıllı olduğunu sanıyordu. Cahil halkın kendisini yönetemeyeceğini, o yüzden de zamanı gelince ayar verilmesi gerektiğini savunuyordu. Hatta hep iktidarda olmayı istiyordu. Herkese nizam ve intizam vermek ve böylece devleti daim kılmak çabasındaydı. Nizam ve intizam olmazsa, yıkılırdı yoksa rejim. Devlet öncelikli olmuş, halk ikinci plana atılmıştı. Devleti koruyan ağır ağabeyler hızla imtiyazlı sınıfı oluştururken, cumhuriyetin kendisine tanıdığı hakları kullanmak isteyenler itilip kakılmaya ve kurşunlanıp asılmaya başlanmıştı.

Cumhuriyetçilik, egemenliğin kayıtsız  şartsız halkta olduğunu söylüyordu. Fakat bunu halktan almayı isteyenler güçlenmişti. Palazlanmıştı.

Halkçılık, memlekette sınıfların olmadığını, söz konusu olanın iş bölümü ve dayanışma olduğunu söylüyordu. Fakat onlar, halkı sınıflara bölüyorlardı. Üstelik bunu Atatürk’ü, adını ve ilkelerini kullana kullana yapıyorlardı.

Laiklik, dine ve ibadete karışmamayı, hatta halkın inancına saygı duymayı ve korumayı  savunuyordu. Oysa onlar, bir zamanlar savaştıkları komünizm gibi davranıp, dinsiz ve inançsız toplum yaratma çabasına giriyorlardı. Dindar olanı fişliyor, ötekileştiriyorlardı. Oysa yapılması gereken sadece yobaz olanı diğer samimi inananlardan ayırmaktı. Çünkü Türk’ün karakterinde nasıl bağımsızlık varsa, nasıl vatana ve bayrağa düşkünlük varsa, dinine de düşkünlük vardı. Bu ülkenin gurur ve onurla söylenen İstiklal Marşı, apaçık bir belgeydi. Türk Milleti, Tanrısının kutsamış olduğu bir milletti.

Devletçilik, devletin ve özel teşebbüsün gereken yerde ve zamanda işbirliğini öngörüyordu. Fakat bunu da eş, dost ve akrabayı zenginleştirme kaynağı olarak kullanmaya başladılar. Arpalıklar yarattılar, her şeyi adamlarına peşkeş çektiler. Devletçiliğin ruhuna Fatiha okudular. Ona buna peşkeş çektikleri de, ziyan olup gitti. Çünkü tüccar aklıyla değil, yağma aklıyla yönetiliyorlardı. Öyle anlar geldi ki, kimilerinin adı “Kalebodur Paşa”ya bile çıktı.

Milliyetçilik, millet olma kavramı  ve düsturuyken onu da Hitler’in ırkçılığına çevirdiler. Vatan haini olmayı o kadar ucuzlattılar ki, beylere selam sabah vermeyen herkes kolayca hain ilan olundu. Farklı düşünen, farklı  söyleyen tüm sesler bu yolla kolayca susturuldu. Özellikle komünistler ve sosyalistler bu yöntemle tu kaka ilan edildi. An geldi, kendilerine en yakın olan ülkücüleri bile damgalamaktan çekinmediler.

En önemlisi de devrimciliği  öldürdüler. Atatürk devrimciliğini durağan bir şey sanıp tabiat varlıklarını korur gibi korumayı amaçladılar. Oysa Atatürkçülük, çağdaşlaşma ve medenileşme yolunda devamlı akan bir nehirdi. Her gün yenilenen, yeni ufuklara açılan bir çağlayandı. Teneke kafalarıyla bunu anlayamadılar, algılayamadılar. Atatürk, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı hedef koyuyordu, onlar bir kaplumbağa gibi kabuğunda yaşamayı seçtiler. Atatürk, “İlk hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!” diyordu, onlar Edirne’den ötesini umursamadılar. Hep geriye baktılar, herkesi düşman gördüler. Herkesi düşman görmekle kalsalar yine iyiydi ama uygulamalarıyla, herkesi devletine düşman yaptılar. Herkesin herkese düşman olduğu bir toplumun nasıl millet olacağını düşünmediler bile…

İşte size cumhuriyetimizin seksen sekiz yıllık tarihinin kısa bir özeti.

Biz assubaylar hep kandırıldık. Kemalistliği Atatürkçü olmak sandık. Atamızın kalpaklı resimlerini görünce, ay yıldızlı bayrağımızı görünce; sahiden de O’nun izinden gittiğimizi düşündük. Oysa Atatürkçülük, Kemalizm gibi sığ bir yapı değildi ki. Atatürkçülük Türkiye’yi çağdaşlaştırmak, bilimde, teknikte, eğitimde, sosyal yaşamda ve daha pek çok alanda ileriye taşımaktı. Bir ideoloji değil, bir anlayış, bir zihniyet devrimiydi. Fark edemedik.

Bugün hak ve adalet arıyoruz. Alın terimizin ve emeğimizin karşılığını istiyoruz. Peki, bunu kimden talep ediyoruz? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yönetiminden tabi ki… Öte yandan bir tarafımız da sızlıyor. Diyoruz ya onları sahiden Atatürkçü sanıyoruz, bu yüzden de “ya hak isteyelim ama ülkemizde Atatürkçü bir onlar kaldı, aman fazla incitmeyelim” şeklinde düşünüyoruz. Onların Atatürk’le ve Atatürkçülükle zerre kadar bir bağlarının olmadığını göremiyoruz. Vatanımıza, bayrağımıza ve milletimize olan sıkı bağlılığımız, aldığımız devlet terbiyesi gözlerimizi kör ediyor. Farklı düşünmeyi, sorgulamayı ve haksızlığımızın ana kaynağını keşfetmeyi bir türlü başaramıyoruz. Kıdemli Albayına 3500 lira emekli aylığı bağlarken; ömrünü ordusuna, vatanına ve milletine adamış Kıdemli Başçavuşuna bin küsur lira emekli maaşını reva gören bir bozuk zihniyetin nasıl Atatürkçü olabileceğini sorgulayamıyoruz. Görevdeki hiyerarşiyi, yaşamın her alanında hiyerarşiye çevirmelerinden ders alamıyoruz. Hatta onların bize sunduğu oyuncakla, TEMAD denen yapıyla hakkımızı savunabileceğimizi safça düşünebiliyoruz.

Özellikle 12 Eylül 1980 darbesi ile takke düştü ve kel göründü. Bu “dümenden Atatürkçülüğün” foyası meydana çıktı. Amaç, ülkeyi uluslar arası sermayenin istediği şekilde biçimlendirmek ve hazır fırsatını bulmuşken de farklı düşünenleri şöyle bir sopadan geçirmekti. Bunu başardılar ve devam eden yıllarda da sürdürdüler. Her geçen gün Atatürk’ün yıktığı, parçalayıp tarihin çöplüğüne attığı değerleri yeniden geri getirmeye uğraştılar. “Osmanlı Paşalığını” yeniden hortlattılar. Biliyorsunuz ki, Cumhuriyetin son paşaları İstiklal Savaşımızda bu unvanı alan Atatürk ve Silah arkadaşlarıydı. Tam da laiklik ilkesi kapsamında, 26 Kasım 1934 tarihinde “Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey, Beyefendi, Paşa, Hanım, Hanımefendi ve Hazretleri gibi lakap ve unvanlar kaldırılmıştı.

İşte bundan sonrasındadır ki, Cumhuriyetimiz tek bir paşaya sahip olmuştur. O da sanat güneşimiz Zeki Müren Paşa! Ha bir de sünnet çocuklarının paşalık unvanları vardır. Önlerinde kocaman “Maaşallah” yazısıyla birlikte bir günlüğüne “Paşa” oluverirler oğlan çocuklarımız. Çünkü işin ucunda, “ucundan azıcık” kestirmek vardır. İşte yeni cumhuriyetin gerçek paşaları sadece bunlardır, geri kalanlar Osmanlı Paşası özentisi, Tosuncuk Paşalardır.

Hatırlayacaksınız, 28 Şubat Muhtırası, laiklik elden gidiyor diye verilmişti. Haklı mıdırlar, haksız mıdırlar bilmem ama televizyon ekranlarında sunucuların “Paşaaam!” demesiyle yağları eriyen Tosuncuk Paşalar; zaten bu paşalığı kabul edişle, laiklik ilkesinin içine yapmışlardır. İnanmayan varsa, İlköğretim Sekizinci Sınıf İnkılâp Tarihi ders kitaplarının laiklik ilkesini anlatan sayfalarına bakabilirler. Durum gayet açık ve net!

Osmanlı paşaları her konuda ahkâm kesen, etkili ve yetkili olan adamlardı. İş o kadar ayağa düşmüştü ki, hani şeyini sallasan paşaya değiyordu. İşin suyu çıkmıştı. Zaten bu paşa enflasyonu ülkenin sonunu hazırladı.  İşgal günü geldiğinde de, İstiklal ve bağımsızlık hareketine baş olacak, Mustafa Kemal ve birkaç silah arkadaşı haricinde hiçbir Osmanlı Paşasına rastlanmadı. İşgalcilerden izzet ve ikbal beklentisiyle vatanını ilk satanlar Osmanlı  Paşaları olmuştu anlayacağınız. Üstelik devletin başına çorabı örüp ilk fırsatta kaçanlar da zaten onlardı.

Kim bilir, belki de doğru olan şey; yükseldikçe astlarından uzaklaşan, onların emek ve alın terini, vatan ve bayrak sevgisini kendi kişisel hırslarına basamak yapan ve bir türlü Osmanlı Paşalığı özentisinden kurtulamayan “Generallik” müessesesini top yekûn ortadan kaldırmaktır. Tıpkı bazı çağdaş ülkelerde uygulandığı  gibi… Böylece olası kurtarıcılarından kurtulmuş  ve gerçek anlamda Atatürkçü anlayışa yönelmiş çağdaş  bir cumhuriyete ve gerçek demokrasiye kavuşmamız daha akılcı  bir hedef haline gelir.

12 EYLÜL 1980 DARBESİ  VE ASSUBAYLAR

Bu darbe sırf sivilleri vuran bir darbe değildir. Türk Silahlı Kuvvetlerini de derinden yaralayan bir darbedir. Bu darbe ile birlikte, Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki yapı tam anlamıyla Atatürkçülükten uzaklaşmış ve “Tosuncuk Paşa” zihniyetine meyletmiştir. Statükolar yaratmış, ayrıcalıklı sınıfların, imtiyazların ve önü alınamayacak haksız uygulamaların doğmasına sebep olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin omurgasını oluşturan assubayların ve genç yaştaki subayların emekleri ve alın terleri çalınmış ve çeşitli yöntemlerle onların aleyhine kullanılmıştır. Malum yerdeki kılları ağarmış bir takım kişilerin kişisel ikballerine ters düşen şeyler, sanki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünün rahatsızlığıymış gibi topluma aktarılmış, medyadaki bir takım Tosuncuk Paşa Yalakaları “Genç subaylar rahatsız” türünden manşetler atmıştır.

Yetmişli yıllarda gerçekleştirilen assubay eylemleri, üst komuta kademesinin gözünü açmış ve işi daha sıkı tutmalarını sağlamıştır. Bildiğiniz gibi İç Hizmetler Kanunu ile Askeri Ceza Kanununun kısıtlılığı  altındaki assubayların bunca katı kanun ve kural içinde hak aramaları nerdeyse imkânsızdı. Fakat çabalar sonuç vermiş  ve mucize bir çıkış yolu bulunmuştu. Sonunda, assubaylar eşleri aracılığıyla seslerini tüm ülkeye duyurmayı başarmıştı. 1979 yılında Donanmada yaşanan Çelenk Olayları da üst kademenin gözünü oldukça korkutmuştu.

Darbeyle birlikte, tüm bu eylemlere kılavuzluk ettiği düşünülen assubay dernekleri yeni bir düzenlemeye tabi tutulmuş ve zapturapt altına alınmıştır. Bugün TEMAD dediğimiz yapının önceki derneklerle pek bir benzerliği yoktur. Bu yapı assubayların hak ve hukuku için değil, Kuvay-ı Milliye türü bir organizasyon amacıyla tesis edilmiştir. Soğuk Savaş döneminin zihniyetiyle oluşturulan bu yapı, barış zamanında kâğıt oynanan, geziler düzenlenen ve meslek anılarının yaşatılacağı bir dernek olarak gözükecek ama olur da ülke işgal edilirse ya da komünizm gelirse; tıpkı İstiklal Savaşı öncesinde olduğu gibi ülkenin küçük zabitleri yeni bir bağımsızlık direnişi başlatacaklardır. Kurgu budur.

Özellikle OYAK, ordu personeline ek katkı sunacak şekilde yeniden yapılanacak ve insanların ağzına bir parmak bal çalınarak, sizi koruyoruz mesajı iletilecekti. Böylelikle assubaylar sistemle bütünleşecek ve verilene razı olacaktı. Daha fazlasını isteyenler ise verilenin de elinden alınması korkusuyla hareket edemez duruma getirilecekti. Komünist teorem açısından bakıldığında bu tam anlamıyla bir tür “Küçük Burjuvalaştırma” operasyonuydu.

Netice olarak seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihinde assubaylar külfeti paylaşırken eşit ama nimeti paylaşırken eşit olmaktan hep uzak tutuldu. Hakkını arama çabasına girenler, çağına göre, kimi zaman komünist, kimi zaman vatan haini, kimi zaman bölücü olarak damgalanmaktan kurtulamadı. İşte bu vatan hainliği meselesini en iyi anlatan, cumhuriyet tarihimizin bilindik vatan hainlerinden(!) olan Nazım Hikmet Ran’dır. Defalarca vatan hainliği damgasını yiyen Nazım Hikmet, 1938 yılında bir avuç deniz assubayı ile birlikte “Donanmayı İsyana kışkırtmaktan” hüküm giymiş ama işin aslının kitap okumaktan öteye gitmediği herkesçe görülmüştür. “Şimdiye kadar yapmadıysan da gelecekte yapmayacağın ne malum?” denilerek işlenmemiş bir suç için yıllarca haksız yere hapislerde yatmıştır. Deniz assubayları ile birlikte Erkin gemisinin sintinelerinde iki büklüm hapis yatmış, zulüm ve işkenceler görmüş ve ayrıca insan onuruna yakışmayacak muamelelere maruz bırakılmıştır. İşte onun dilinden haksızlığa uğrayanların vatan hainliği… Hep birlikte okuyalım ve ne kadar vatan haini olduğumuzu birlikte öğrenelim:

“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt  
hainiyim, ben vatan hainiyim.  
Vatan çiftliklerinizse,  
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,  
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,  
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,  
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,  
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,  
vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,  
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,  
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,  
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,  
ben vatan hainiyim.  
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :  
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”

YOKUM DİYORSAN EĞER, SAHİDEN DE YOKSUNDUR!

Biz assubaylar görevde olduğumuz sürece katı kanunların, kural ve yaptırımların boyunduruğu altında hakkımızı arayıp soramaz hale getirildik. Tek başımıza mücadele etmeye kalktığımızda hiç olmadık yerlerden darbeler aldık. İki kişi, üç kişi, beş kişi olduğumuzda askeri isyanla suçlandık. Ne yana dönsek ağaların sopasından kurtulamadık. Namusumuzla, şerefimizle çalışıp ettiğimiz, anamızın ak sütü  kadar helal olan emeğimizin karşılığını bir türlü  alamadık. Vermediler, yetmiyormuş gibi bizim payımıza düşene de göz koydular.

Emekli olduğumuzda ise onca yılın bıkkınlığı ile “illallah” diyenler oldu. Artık asker değilim deyip, her şeyden elini eteğini çekenlerimiz oldu. Üstelik bunlar o kadar çoklar ki… Sessizliği seçtiler, sessizce yok oldular. Kendilerine başka yaşamlar seçtiler, geçmişlerini unutmaya ve unutturmaya çalıştılar. Sessiz oldular ama sessizliğin sesi olmadığını unuttular. “Yokum!” dedikçe, sahiden de yok olacaklarını, hak ve adalet adına sahiden de unutulacaklarını bir türlü anlamak istemediler. Sadece seslerin ayak sesi olabileceğini görmediler, inanmadılar, inanmak istemediler. Çok erken vazgeçtiler:

“Ayak sesleri var başka işiteceksin

Bizlerin ayak sesinden

Toprağın var suların var ağaçların var

Günlerin gecelerin

Sözlerin biçimlerin ayak sesleri

Ayak sesleri elele

Ayak sesleri kıyamet gibi

Işığın ayak sesi

Gölgenin ayak sesi

Seslerin ayak sesi

Çocuğum ilk ağızda bunları belle

(Arif Damar)”

Kimileri eldeki hakları da kaybederiz diye bize düşman gibi baktılar. Uğradıkları haksızlıkları  sinsi yüreklerinde saklayıp verilenle yetinmeyi savundular. Kazansaydık eğer, eğri bile işemeden hazıra konmanın sevinciyle kahkahalar atacaklardı.

Assubayların onur mücadelesi hep bir avuç idealist insana kaldı. Onlar yılmadılar, yokluklardan varlıklar çıkardılar ve mücadele ateşini hep istim üstünde tuttular.

Eylemler yapıldı, yürüyüşler yapıldı ama ne çare ki, aldığımız devlet terbiyesiyle ancak yirmi üç nisan çocukları gibi, Ankara’nın ıssız bir sokağında bayrak sallamakla yetindik. Kendimiz yağdık, kendimiz gürledik. “Aman ona buna slogan atmayın vereceği varsa da vermez!” korkusuna girdik. “Aman polisimizi üzmeyelim, onlar da bizim gibi devlet terbiyesi görmüş insanlar, devletin memuru birbirini üzüyor” dedirtmeyelim diye uğraştık. Yani çok kibarcık oldu eylemlerimiz. Öyle bir hak aradık ki, bizden başka sesimizi duyan olmadı. Bir eylem olduğunu fark edenler de, elde bayrak görünce,  malum partinin mitingi var herhalde dedi.

Oysa öyle bir eylem olmalıydı  ki, yer gök inlemeliydi. Ankara’nın unutulmuş sokakları  yerine, İstanbul’un orta yerinde gümbür gümbür akan bir sel olmalıydık.

İşte bu yüzdendir ki, TEMAD üzerinden gerçek bir mücadelenin verilebileceğine inanmıyorum. Başka yollar, başka alternatifler üretmemiz gerektiğini düşünüyorum. Parasal kaynağını hak hukuk istediğimiz yerden sağlayan ve rica minnet hak talep etmek zorunda kalan bir dernek yapısıyla hangi hakkı, hangi adaleti nasıl alabilirsiniz ki?

YENİ  TEMAD, YENİ OLUŞUM VE GENÇ  KUŞAK ASSUBAYLAR

TEMAD hep yetmişli yılların anısıyla yaşadı ve yaşatıldı. Oysa yetmişli yılların dernekçiliğinin üstünden balyoz gibi bir darbe geçmişti. Üstüne üstlük, bir de günü kurtarma meraklısı yönetimler işbaşına gelince, TEMAD vasıtasıyla hak hukuk aramak iyice hayal olmuştu. Yıllar yılları  kovalarken, internet icat oluverdi. Sonra “facebook” , “blog yazarları” falan derken, herkes gibi assubaylar da sorunlarını özgür ortamlara taşımaya başladılar. Devlet terbiyesi gereğince hak arama adresi olarak sadece TEMAD’a yönelim olduğundan, tüm tartışmalar da o çatı altında birleşmekten yanaydı.

İnternet siteleri peş peşe açıldı. Birleşmeler, ayrılmalar, tartışmalar derken uzun bir sürecin sonunda TEMAD’ın uykuya yatmış yönetimi tahtının sallandığını hissetti ama vaziyeti nasıl kurtaracağını bir türlü kestiremedi. En sonunda yenilikçi hareketlere teslim oldu ve tasını tarağını toplayıp gitti.

Son TEMAD seçiminin en umut verici yönü, yönetime üç başkan adayının talip olmasıydı. Demek ki yıllardır yapılan uğraşılar sonuç vermiş, birileri değiştirmeyi arzulamış ve bunun için savaşmayı göze almıştı.

Elbette eski başkan ve listesinin yeniliklerden yana olduğunu söylemek zor. Buna rağmen eskinin eski kafalılığı olmasa, yenilerin kıymetini kim nasıl bilebilirdi ki? O yüzden bize değişimin bir zorunluluk olduğunu hissettirdiği için eski yönetime ne derece teşekkür etsek azdır. Onlar bir şey yapmamakta ısrarcı olmasa, asla alternatif adaylar çıkmayacaktı. Ortalık şenlenmeyecekti. Bizler de şimdiki beklentilerimizi yine erteleyecek ve başka baharları bekleyecektik.

Yeni Oluşum Grubu, “Sen yoksan bir kişi eksiğiz!” diyerek herkese seslendi. Herkesi mücadeleye davet etti. Eski seçim deneyimlerinden ders aldığını çevresine hep pozitif enerji dağıtarak gösterdi. TEMAD’ın değişimini gerçekleştirecek güce sahip olduğuna inandırdı delegeleri. Hak ve Onur Mücadelesinde beklenen adımların kendileri tarafından atılacağını müjdeledi. Şimdiden assubay camiasını büyük beklentilere sürükledi. Umuyor ve diliyorum ki, Sayın Ahmet Keser ve ekibi başarılı olur ve yüzümüzü sahiden de güldürürler.

Bu seçimde üçüncü bir aday ve liste daha vardı ki, çok eleştirildi ve yıpratıldı. Eski yönetimin denetiminde görev almış olan Sayın Cengiz Erten’di bu aday. Son anda ortaya çıktığı için eleştirildi. Eski yönetimden yana bir bölen olmakla suçlandı. Eskilerin açığını ortaya koymadığı için yargısız infaza tabi oldu.

Seçim günü geldiğinde ise gerçekten de bir bölen olduğu görüldü. Ama yanlış tarafı  bölmüş, değişimi arzulayan Yeni Oluşum Grubu’nun ekmeğine yağ  sürmüştü. Gerçi bunun böyle olacağı belliydi ama insanlar nedense kötü senaryoyu akıllarına getirdiler. Bay Cengiz Erten, eski yönetimin içinde değil miydi? Öyleyse yanına çekeceği delegeler de eski yönetime sempati duyanlardan olacaktı. Yeni Oluşum Grubu kadar kulis faaliyeti yapmadığı ve ortaya geç çıktığı  için de az oy alması kaçınılmazdı. Bu seçim için amaçları sadece kendilerini üyelere göstermek ve yeni dönemin muhalefeti olduklarını kamuoyuna duyurmaktı.

Seçimler bitti ve eski cepheler bozuldu. Şimdi yeni hatlar kuruluyor. Yeni bir iktidar ve yeni bir muhalefet var. Arada yaşanan tartışmaların ve çöp kutularını boylayan e-postaların üzerine sünger çekilmesi ve herkesin birbirine taze bir başlangıç sunması en doğrusu. Çünkü assubayların onur savaşında kişilerin üzerinden siyaset yapmak kadar anlamsız bir taktik olamaz. Kişiler küçük, amaçlar büyüktür.

Assubayların onur mücadelesi, www.emekliassubaylar.org sitesinin başarısıyla, Emekli Assubaylar Güç Birliği Platformunun çetin mücadelesiyle ve de özellikle TEMAD’ın yeni yüzü ile beklenen ivmeyi kazanmış ve gelecek adına umutlanmamızı sağlamıştır. Bundan sonra hepimize düşen görev, bu mücadeleyi sürdürenleri var gücümüzle desteklemek ve sesimizi olabildiğince güçlü duyuracak yeni yollar, yöntemler geliştirmek, bu sağlam temellerin üzerine yeni yeni tuğlalar ekleyebilmektir.

HATTI MÜDAFAA YOKTUR, SATHI MÜDAFAA VARDIR!

Seksen sekiz yıllık cumhuriyet tarihi boyunca bize yapılan haksızlıkları hepimiz az çok biliyoruz. Günlük yaşamımızda her gün yüreğimizi burkan acılar yaşıyoruz. Kimimiz siniyor, saklanıyor. Kimimiz eldekiyle yetinmeyi savunuyor, devlet terbiyesine yakışmayacak eylem ve davranışların zümremizi zarara sokacağını düşünüyor. Açıkçası, eldekilerin de alınacağı korkusunu taşıyor ama söyleyemiyor. Bu davaya gönül veren bizler ise hakkımız olanı söke söke almanın yolunu, yöntemini arıyoruz, onurlu mücadelesini veriyoruz.

Öyleyse daha derin düşünmeli ve olaylara daha farklı bakmayı becerebilmeliyiz. Kendi kuytularımıza çekilmekten sıyrılmalı, mücadele alanını genişletmeliyiz. Hattı müdafaa etmekten vazgeçmeli ve mücadeleyi geniş satıhlara yaymalıyız.

  • Bundan sonra gazetelere eciş  bücüş ilanlar vermek yerine, meramımızı tam anlatan kısa ve öz şeyler söylemeliyiz.
  • Bundan sonra terk edilmiş sokaklarda kibarcık mitingler yerine, tüm medyanın gözü önünde, İstanbul’da Taksim’de eylem düzenlemeliyiz.
  • Bize asla sendika hakkı tanımayacaklar. O yüzden resmi ya da gayrı resmi sendikal faaliyetlere yönelmeliyiz. Çağdaş ülkelerde nasıl askerin sendikası oluyorsa, Atatürk’ün modern Türkiye’sinde de bizim hakkımız olan sendikamızı  istemeliyiz. Vermiyorlarsa, diretmeliyiz.
  • Daha çok kişiye ulaşmalıyız. Özellikle sanal ağlarda kayıtlı üyelere ulaşacak e-dergi projesi üretmeliyiz. TEMAD Dergisi üzerinden söyleyemediklerimizi ya da söyleyemeyeceklerimizi bu e-dergi üzerinden kitlemize ulaştırmalıyız.
  • Tüm emekli assubayların kabuğundan sıyrılmasını ve toplumun içine girmesini sağlamalıyız. Bu kapsamda, herkes hangi görüşe inanıyorsa, o doğrultuda siyasi partilere üye olmalı ve gidebildiği yere kadar gitmeli. Delege olmalı, yönetici olmalı ve mutlaka assubayların onur savaşını  o mecralara taşımalı. Bu konuda hedef, özellikle meclise giren partiler olmalıdır. Ne söylediği bile belli olmayan tuhaf adamların ve grupların partisinden uzak durulmalıdır.
  • Bir sonraki seçim döneminde mecliste sesimizi duyurabilecek en azından üç-beş milletvekili sokmayı  denememiz gerekir. Artık zümremizi kandırmaya yönelik, göstermelik yapıldığı belli olan aldatmaca önerge ve tekliflere rıza göstermemeliyiz. Hangi şehirden nasıl milletvekili seçebileceğimizin hesabını şimdiden yapmalı ve alt yapısını oluşturmalıyız.
  • Bulabildiğimiz ya da ilgimizi çeken tüm yasal derneklere, kurslara ve benzer yapıdaki kurumlara üye olmalıyız. Bu ilçemizdeki Avcılar Derneği de olabilir, AKUT gibi deprem ve insani amaçlı yardım dernekleri de. Hatta spor kulüpleri bile bu kapsamda ele alınabilir. Bu topluma assubayların insan yüzünü de göstermemiz gerekir. “Bir assubay bile benden fazla maaş alıyor” diyenlerin bizimle tanışmasını mutlaka sağlamalıyız. “Eşidin olarak gördüğün Kıdemli Albaylara da bir şeyler fısıldasana” diyebilmeliyiz.
  • Kapasitemiz varsa, maddi kaynak temin edebilirsek; internet üzerinden yayın yapan televizyon kurmayı  denemeliyiz. Buradan en azından kendi kitlemize kendi programlarımızla sesimizi duyurmamız olasıdır.
  • TEMAD şubelerini yeniden ele almalı  ve kültürel etkinliklerin de tertiplendiği güzide yerler haline getirmeliyiz. Söyleşiler, paneller düzenleyebilmeliyiz. Emekli assubayların  “okeye dönmenin” ötesinde yetenekleri de olduğunu, bilgi ve kültür seviyesinin “kendini beğenmiş ve kutsamış”  pek çok meslek erbabından yüksek olduğunu uygulayarak göstermeliyiz.
  • Hiç oy almayacağını farz etsek bile, sırf oy pusulalarında gözükmesi için bir siyasi parti kurma yolunu da seçenekler arasında tutmalı ve değerlendirmeliyiz. Her yerde TEMAD şubesi olduğuna göre, uygun hamlelerle seçime girecek şartları sağlayabilmemiz mümkün. İş, çarpıcı bir parti amblemi seçmekte ve o amblemi etkin bir silah olarak kullanmakta.

Elbette ki, mücadelemizi daha etkin kılacak nice seçenekler bulunabilir. Bunlar benim sıkça dile getirdiğim fikirler. Daha nicelerini aramızda yapacağımız beyin fırtınalarıyla üretmemiz mümkün. Açıkça söylemek gerekir ki, bu süreçte bize en çok lazım olan şey; akıl ve cesaret.

TEMAD yönetimindeki değişiklikten sonra artık yarınlara daha bir umutla bakabiliyoruz. Üstelik “Yeni Oluşum Grubu” tek seçenek de değil. Hemen ardında bekleyen ve kendilerine “Genç Kuşak Emekli Assubaylar” diyen yepyeni bir oluşum var. Zaman içinde bu grup da kendisini ve hedeflerini kamuoyuna duyuracak ve mücadelemize kendi bakış açısından katkılar sağlayacaktır. En azından iyiye, güzele ve doğruya ulaşma yönünde alternatif bir seçenek olacak ve muhalif söylemleri ile davamıza ne derece sahip çıktığını, ne kadar inandırıcı ve samimi olduğunu zamanla gösterecektir. Eldeki seçeneklerin birden büyük olması o dava için bereketin bir göstergesidir.

Cumhuriyetimizin seksen sekizinci yılına kavuştuğumuz bu gün, yarına umutla bakmayı tercih ediyorum. Yarın ya da çok yakında assubaylar için güneşli, aydınlık ve güzel günlerin geleceğine inanıyorum. Kendimi avutacak sebeplerim var. Tıpkı şairin dediği gibi:

“İçimden hep iyilik geliyor 
Yaşadığımız dünyayı seviyorum 
Kin tutmak benim harcım değil 
Çektiğim bütün sıkıntıları unuttum 
Parasız pulsuzum ne çıkar 
Gelecek güzel günlere inanıyorum 

Gelecek güzel günlere 
Sonunda galip geleceğine eminim 
İyiliğin, zekânın ve cesaretin 
İmanım var zaferine 
Aşkın, adaletin ve hürriyetin

Şairleri peygamberleri düşünüyorum 
Yaşamak o kadar tatlı ki 
Daimî bir sevgi içinde 
Galip sesini işitiyorum hakkın 
Asırlarca zulme ve işkenceye

Necati Cumalı/Son


Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı  belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

NOT: TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı kapsamında, 12 Kasım 2011 Cumartesi günü saat 18.00’da Sokak Kitapları Yayınevi (Salon-2 Stand-107A) standında imza günü etkinliğinde bulunacağım. Kitapsever dost ve meslektaşlarımla karşılaşmak ve tanışmak beni mutlu edecektir.

Yayınlandığı yer BUYUTEC

humbaraci

Osmanlı’nın son dönemleri genelde Duraklama, Gerileme ve Dağılma dönemi olarak adlandırılır. Oysa bu, Osmanlı’nın kurgusunun savaş ve ganimet olduğu düşüncesiyle yapılan bir tanımlamadır. Aslında kaybedilen savaşların ötesine varıldığında, bu dönemlerde Osmanlı Devleti’nin yoğun bir şekilde modernleşme çabası içine girdiği ve en nihayetinde bunu da aydınlık Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla başardığı söylenebilir. Yani aslında bu karışık dönemler her ne kadar koskoca cihan imparatorluğunun dağılmasıyla noktalansa da, Osmanlı’nın bir aydınlanma çağına girdiği gerçeğini değiştirmez.

Osmanlı’nın modernleşme çabalarının başlangıcında ise Humbaracı Ahmed Paşa’nın kurduğu Humbarahane ve Hendesehane yer alır. Osmanlı’da Batılı anlamda kurulan ilk eğitim kurumu olan bu yapılar, aydınlanmanın, üniversitelerin ve harp okullarının başlangıcıdır aynı zamanda. İlginç olan ise resmi tarihin detaylarında saklanan gerçektir. Humbaracı Ahmed Paşa’nın; Sadrazam Topal Osman Paşa’nın himayesi ile kurmuş olduğu bu naçizane askeri teknik eğitim kurumları aslında bugünkü anlamıyla bir nevi Assubay Sınıf Okulu’dur.

Buradan diyeceğimiz şudur ki, Osmanlı’nın Batılılaşması anlamında atılan ilk adım bir Assubay Sınıf Okulu türü eğitim ocağı kurulmasıdır. Bu askeri eğitim kurumu zamanla değişime uğramış, askeri mühendisliğe, oradan da üniversitelere ve harp okullarına dönüşmüştür. Dilerseniz gelin tarihin bu ilginç dönemine bir de bu pencereden bakalım ve neler yaşanmış, ne sonuçlar çıkmış; birlikte değerlendirelim:

KEŞİF VE İCATLAR OSMANLI’NIN KADERİNİ  DEĞİŞTİRİYOR

Takvimler 1700’lü yılları gösterirken Cihan İmparatorluğu Osmanlı’da bir şeylerin ters gittiği konuşulmaya başlanmıştı. Artık zaferler eskisi kadar kolay kazanılmıyordu. Düşman orduların taktikleri, düzenleri, silahları ve teknolojileri değişmişti. Öyle anlar oluyordu ki, savaş meydanlarında düşmanın ateşli silah kullandığını gören Osmanlı askeri bazen telaşa kapılıp emir verilmeksizin kendiliğinden ricat dahi edebiliyordu. Fark edilmeye başlanmıştı ki, Osmanlı; yaşamını savaşa ve ganimetlere bağlamasına rağmen, öncelediği askerlik sanatında artık geriye düşmüş, çağdan kopmuştu.

Avrupa Devletleri keşif ve icatlarla hem toplumsal yaşamı değiştirmiş hem de ordularını yeni teknolojilerle donatmıştı. Bunların bir yansıması olarak ordu yapı ve düzeni de değişmişti. Geçmişi 1400’lü yıllara kadar uzanan ve orduların orta direği olarak tabir edilen bir assubaylık yapılanması da işlerlik kazanmıştı. Ordular artık iki sınıftan oluşuyordu; birincisi büyük çapta taktiksel bilgiyle ve yeterince de teknik bilgiyle donatılmış bir subay sınıfı, ikincisi ise daha çok teknik ve mesleki edinimlerini savaş sanatında ustaca kullanan mahir bir assubay sınıfı. Aslında bunları biri taktik diğeri teknik ağırlıklı subaylar olarak nitelendirmek daha doğruydu ama savaş alanında liderlik ve komuta etme yetkisi Taktik Subaylara düştüğünden dolayı, hiyerarşik üstünlük de onlardaydı. Onlar savaş sahasının taktik resminin bütününe hakim olacak şekilde yetiştiriliyor ve teknik silahların nerede ve ne zaman kullanılacağına ilişkin yeterli bilgi ve beceriyi yeni tesis edilen askeri okullarda senelerce alıyorlardı. Teknik subay sınıfı ise dallara ayrılarak eğitiliyor ve sadece bir ya da birkaç dalda kendisine bilgi ve beceri kazandırılıyordu. Liderlik vasfı genelde ikinci plana atılıyordu. Onlardan istenen ve beklenen, eğitimini gördüğü alanda teknik ve taktik bilgisini geliştirmesi ve bunu savaş meydanlarında uygulamasıydı. Bu yüzden de üst rütbelere yükselmesi genelde sorun oluyordu. Terfileri sorun olan bu teknik subaylar kadrosu artık yavaş yavaş ordu içinde yeni bir sınıf olarak ayrışmaya başlıyordu.

Bu yeni gelişmeler doğrultusunda yüzyıllarca korktukları ve sahadan hep yenik ayrıldıkları  Osmanlı’ya karşı artık dik durabiliyor ve zaferler kazanabiliyorlardı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda ise zaman zaman kazanılan zaferler modernleşme fikrini hep ötelemeye yarıyordu. Osmanlı Ordusunun Batı Ordularından geri olduğu düşüncesine karşı çıkan Tarihçi Ahmet Vasıf Efendi, bu fikrini şöyle savunuyordu:

Avrupa Orduları silah ve teçhizat bakımından daha önceleri de Osmanlı’dan kuvvetliydi ama Osmanlılar daima Avrupa Ordularından daha üstün olmayı başardı.

BATI İLE ARAMIZDAKİ FARK SORGULANIYOR

Yine de orduyu modernleştirmek adına bazı çalışmalar için uğraş veriliyordu. Örneğin Fransız subayı Rocherfort, orduda yeni bir eğitim formasyonu hazırlamış ve savaşlardaki mağlubiyetin harp sanayindeki geri kalmışlıktan kaynaklandığını vurgulamıştı. David isimli bir başka Fransız ise İstanbul’da tulumba teşkilatını kurmayı başarmıştı.

Rocherfort, “Bab-ı Ali Hizmetinde Bir Fen Kıtası Kurulması Üzerine Tasarı” olarak bir sunum hazırlamış ve bu proje devrin sadrazamı olan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya 1716 yılında takdim edilmiştir. İşte bu sunumda; Osmanlı’nın askeri alanda niçin geri kaldığı, hayali kişilikler olan bir Hristiyan ile bir Müslüman arasında geçen konuşmalarla izaha çalışılmıştır. Artık savaşların sadece güç, kuvvet ve moralle kazanılamayacağı, teknik üstünlüğün çok önemli olduğu belirtilmiştir. Avrupa’da teknolojinin silah sanayine uygulanması ile eski kahramanlık hikayelerinin bittiği, teknolojik olarak üstün olanın sayıca üstün olandan daha şanslı olduğu konuşmalar arasında özellikle vurgulanmıştır. Osmanlı’nın bundan dolayı bir an önce teknoloji transferi yapması ve askerin talim ve terbiyesini de yeniden bu şartlara göre düzenlemesi gerekliliği çözüm olarak sunulmuştur. Tüm bunların kısa sürede gerçekleştirilebilmesi için de Avrupa’dan mühendis ve subayların getirilmesi ve askeri talimlerin bunlar tarafından yaptırılması tavsiye edilmiştir.

Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından Paris’e gönderilmiş olan Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi, Ekim 1720’de gözlem ve yorumlarından oluşan bir “Sefaretname” hazırlamış ve bu “Sefaretname”, Osmanlı’nın Batılılaşma sürecinde bir dönüm noktası olarak kabul görmüştür. Daha çok o günkü Fransa’nın günlük yaşamını gözlemlerine dayalı olarak anlatan Çelebi, özellikle Fransa’da yeniliklere bakış açısını ve sahalarda uygulanışını vurgulamıştır.

İbrahim Müteferrika, Yirmi Sekiz Çelebizade Said Mehmed Efendi ile birlikte matbaasını kurduktan sonra yayınladığı “Usûl-ül-hikem fî nizâm-il-ümem” (Toplum Düzeni İçin Erdemli Yöntemler) isimli eserini, Patrona Halil İsyanı’ndan hemen sonra yazmış ve Padişah I.Mahmut’a sunmuştur. Bu eserde Osmanlı Ordusunun bozulmasının ve Avrupa Devletleri’nin gelişmesinin sebepleri anlatılmakta, aradaki farkı kapatmak için neler yapılması gerektiği belirtilmektedir. Osmanlı’nın nasıl ve neden zayıf düştüğü vurgulanmakta ve çözüm olarak Avrupa’dan ilim ve tekniğin alınması gerektiği açıkça söylenmektedir.

Geri kalmışlığın kabulü  ve yenileşmenin gerekliliğinin anlaşılması üzerine hemen bazı uygulamalar yapılmaya başlanmıştır. Özellikle Sultan I.Mahmut, tahta geçtiğinde teknik donanıma sahip bir subay kıtası kurmak fikrine sıcak bakmıştır. Sultan’a bu konuda yardımcı olan iki isim vardır. Sadrazamı Topal Osman Paşa ve Fransız Topçu Subayı Comte De Bonneval. Burada özellikle Fransız Subayı Comte De Bonneval üzerinde duracağız ve biyografisine bir göz atacağız.

BONNEVAL AHMED PAŞA

bonneval1Claude-Alexsandre Comte de Bonneval, Fransa’nın Limousin şehrinde 14 Temmuz 1675’te doğmuştur. Önce bir Cizvit okuluna devam etmiş, babası öldükten sonra, akrabası olan Mareşal Tourvill tarafından daha on iki yaşındayken Fransız Donanması’na nefer olarak verilmiş, 1688 tarihinde deniz teğmenliğine terfi etmeyi başarmıştır. Daha sonra Mareşal Tourvill kumandasındaki Fransız filosunda, Dieppe, de la Hogue ve Cadix savaşlarına katılmış, bu savaşlarda gösterdiği kahramanlıklar şöhretinin artmasına sebep olmuştur. Bir şeref meselesinden dolayı Donanma’dan ayrılmış ve 1698’de Karacı olmuştur. 1701’de Piyade Alay Kumandanı olarak Mareşal Catinat’nın maiyetinde İtalya Savaşlarına katılmıştır. 1706’da Fransa Ordusu’ndan ayrılarak, önce Venedik ve daha sonra İtalya’ya sığınmıştır. Fransa’ya karşı savaşmak amacıyla Avusturya Ordusu’na geçmiş ve Prens Eugene’nin idaresi altında bulunan orduda görev almıştır. Provence ve Dauphmu savaşlarında Fransızlara karşı dövüşmüştür. Kuzey İtalya (1709) ve Flandre (1710-12) savaşlarında bulunmuştur. İmparator VI. Charles, başarılarından dolayı kendisini Genelkurmay Heyeti’nde görevlendirmiştir. 5 Ağustos 1716’da Varadin Muharebesinde Avusturya kuvvetlerinden bir kısmının kumandanı olarak Osmanlılara karşı savaşmış ve bu savaş sonrasında rütbesi Mareşalliğe yükseltilmiştir. Fakat daha sonra Prens Eugene ile arası açıldığı için bütün rütbeleri geri alınmış ve beş yıl da hapse mahkum edilmiştir. Affa uğradıktan sonra tekrar Venedik’e geçmiş, burada bir yıl kadar kaldıktan sonra 1729 yılında mülteci olarak Osmanlı Devleti’ne sığınmıştır. Bonneval, Osmanlı’ya iltica ettikten sonra önce Bosna’da, daha sonra da Gümülcine’de ikamet ettirilmiş ve bu süreçte İslamiyet’i kabul ederek, Ahmed ismini almıştır. Bonneval Ahmed, Gümülcine’de iken Sultan I. Mahmut’a mektup yazarak durumunu anlatmış ve Osmanlı Devleti’ne hizmet etme arzusunu bildirmiştir. 1731 yılında Topal Osman Paşa, sadrazam olunca, Batı tarzı ıslahatlar için kendisini İstanbul’a davet etmiştir.

Bundan sonrasında Bonneval Ahmed, Osmanlı Ordusu için Batı tarzı yenilikleri uygulamaya başlamış ve 16 yıl boyunca Osmanlı için görev yapmıştır. Özellikle 1734 yılında uygulamaya koyduğu, Üsküdar’da Topbaşı’nda “Humbarahane” ve “Hendeshane”; Batı teknik ve bilgilerinin ülkeye girişinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu “Humbarahane ve Hendeshane”; önce ilk assubay sınıf okulu uygulaması olarak başlamış ve ardından askeri mühendislik yönüne kaymıştır. Humbarahane ve Hendesehane ile Osmanlı’da ve Türkiye’de modernleşmenin ilk nüvesi de atılmıştır.

Bugün harp okullarının ve üniversitelerin başlangıcını oluşturan yapı işte bu yapıdır. İlerleyen dönemde bu “Hendesehane” yeni açılımlara sebep olacak ve buradan İstanbul Teknik Üniversitesi ile Harp Okulları doğacaktır.

Humbaracı Ahmed Paşa olarak tarihimize not düşülen bu Fransız Subayı, ilerleyen zaman içinde Beylerbeyi rütbesine haiz oldu. Paşa oldu. Hatta Osmanlı’nın dış siyasetinde bile çok etkili oldu. Nihayetinde, Sadrazam Topal Osman Paşa’nın görevden alınması sebebiyle o da gözden düştü ve 1738 yılında Kastamonu’ya sürüldü. Bir yıl sonra geri döndü. Görevine devam etti. 1747’de İstanbul’da ölen Humbaracı Ahmet Paşa’nın ardından kurmuş olduğu Hendeshane, yeniçerilerin muhalefeti nedeniyle bir süre kapatıldı. Humbaracı Paşa’nın naşı, İstanbul’da Galata Mevlevihanesi Mezarlığı’na defnedildi.

Humbaracı Ahmed Paşa’nın pek sık ülke değiştirdiğini ve hatta kendi ülkesi Fransa’ya karşı savaştığını gördüğünüzde şaşırmış olabilirsiniz. Fakat tarihin bu dönemlerinde bu tip olaylara pek sık rastlanmaktaydı. Bu yüzdendir ki, ilerleyen dönemlerde pek çok yabancı subay Osmanlı Devleti tarafından modernleşme çabaları için sıkça kullanılacaktı.

Humbaracı Ahmed Paşa, bazı özellikleri nedeniyle pek sevilmeyen bir kişiliğe sahiptir. Dilerseniz bunları da şöylece belirtelim:

Humbaracı Ahmed Paşa, Müslümanlığı ve Osmanlılığı kabul etmesine rağmen Türkçe öğrenmemiştir. Ayrıca, evinde bir Fransız gibi giyinmiş, alışkanlıklarından vazgeçmemiştir. Özellikle de ömrünün sonlarına doğru, Fransa’ya geri dönmek için uğraş vermiş, geri dönmeyi çok istemiştir. Sünnet olup olmadığı konusunda da tereddütler vardır. Kendi anılarında sünnet olmaktan kurtulamadığını belirtmektedir ama o dönemde İstanbul’da görüştüğü Casanova’nın hatıratlarında, sünnetle ilgili olarak Şeyhülislam’dan izin istediği belirtilmektedir.

Onunla ilgili en önemli iddia ise Türkiye’de masonlaşmayı başlatan adam olduğu yönündedir.

Ayrıca yine söylememiz gerekir ki, Humbaracı Ahmed Paşa yalnız bir Islahatçı olarak anılmaz. Aynı zamanda özellikle 1734 yılından ölümüne değin Osmanlı ile Avrupa Devletlerinin dış politikalarını da perde arkasından idare eden şahıstır.

OSMANLI MODERNLEŞMESİNİN BAŞLANGIÇ  NOKTASI: HUMBARAHANE VE HENDESHANE

humbarahaneklas-halcoluHumbaracı Ahmet Paşa tarafından kurulan Humbarahane’de geometri bilen humbaracılar yetiştirmek amacıyla, pratik talimlerin yanı sıra geometri, trigonometri, balistik ve teknik resim gibi teorik dersler de gösterilmiştir. Başlangıçta sırf humbaracıları modern tekniklerle yetiştirmek amacını  güden bu askeri eğitim kurumu, zamanla kendini geliştirmiş  ve askeri mühendisliğe doğru yol almıştır. Böylece Humbarahane ve Hendeshane, günümüz bilgileri ile değerlendirildiğinde küçük ve orta rütbedeki subayları yetiştiren bir tür assubay sınıf okulu işlevinden yola çıkarak, askeri mühendislik yönüne doğru akmıştır.

1734 yılında eğitime başlayan okul, yeniçeri korkusuyla 1736 yılında tatil edilir. Araştırmacı Mustafa Kaçar’ın anlatımına göre ise 1738’de Humbaracı Ocağı’nın nizamının bozulması ve yoklamada bulunmadıklarından dolayı çok sayıda humbaracının maaşlarının kesilmesiyle, ocakta kargaşa çıkmış ve Bonneval Ahmed Paşa bu yüzden gözden düşmüş, Kastamonu’ya sürgün edilmiştir. Bir yıl sonra tekrar geri dönmüş ve aynı göreve devam etmiştir. Yani Humbarahane ve Hendeshane kesintiye uğramamış ama sönükleşmiştir. Ta ki 1747’de Bonneval Ahmed Paşa’nın ölümüne değin.

1759 yılında Sadrazam Ragıp Paşa tarafından eski öğrencileriyle ve onların çocuklarıyla, okul, yeniden açılır. Bu kez okulun eğitim verdiği yer Haliç-Karaağaç’tır. Okul, III. Selim dönemine kadar eğitimine devam eder fakat eskisi kadar etkin değildir. 1790 yılında III. Selim tarafından okul kışlası büyütülüp genişletilir. 1792’de ise Halıcıoğlu’na bir kışla yaptırır ve Lağımcılar (İstihkamcılar) ile Humbaracıların eğitimini buraya alır. 1795 yılında ise okul lağvedilir ve öğrenciler Mühendishane’ye nakledilir.

Bilimlerin kuramsal olarak öğretildiği, silah ve cihazların ise ameli olarak kullanımının gösterildiği Humbarahane ve Hendeshane ile birlikte, medrese eğitiminden farklı olarak yeni bir eğitim ve yeni bir kurumlaşma ortaya çıkar. Genel amacı askeri teknik eğitim görmüş subaylar yetiştirmek olan bu yeni eğitim anlayışı 1775 yılında yeni meyvesini verir.

29 Nisan 1775 tarihinde (bazılarına göre bu tarih 1776) Tersane-i Amire bünyesinde askeri mühendisliğe yönelik eğitim amacıyla yeni bir Hendeshane kurulur. Bu kurumun başına da yine bir Fransız olan Baron de Tott getirilir. 1776 tarihinde Hendesehane’nin Batı kaynaklarına uygun yeni kuram ve yöntemlerle matematik ve istihkamcılık eğitimi veren bir Osmanlı Eğitim Kurumu olduğunu belirleyen nizamname hazırlanır. Hendesehane, 1781 yılından itibaren Mühendishane olarak anılmaya başlar.1806 yılında "Mühendishâne-i Bahrî-i Hümayun" (İmparatorluk Deniz Mühendishanesi) adını alır.

Bunun öncesinde ise Deniz Harp Okulu’nun kuruluş tarihi başlangıcı olarak kabul edilen 1773 yılı  vardır ki, burada söz konusu edilen eğitim, bir nevi gemi kaptanı yetiştiren kurs niteliğindedir ve Kasımpaşa’daki bir kalyonda açılmıştır.

1793 yılında ise Nizam-ı Cedit kapsamında “Mühendishane-i Cedide” adıyla yeni bir mühendishane daha kurulur ve bu mühendishanede Humbaracıların, Lağımcıların ve Topçuların eğitimi verilir. Eğitimler 1794 yılında başlatılır. İlk kurulan Hendesehane ve Humbarahane öğrencileri de 1795 yılında buraya nakil alınır.

1806 yılında Mühendishane-i Cedide adı, "Mühendishâne-i Berrî-i Hümayun" (İmparatorluk Kara Mühendishanesi) olarak değiştirilir. Böylece Humbarahane ve Hendeshane ile çıkılan yolda iki yeni ve özgün mühendishane oluşur: "Mühendishâne-i Berrî-i Hümayun" ve "Mühendishâne-i Bahrî-i Hümayun”!

Mühendishane-i Bahr-i Hümayun, daha sonra 1845 yılında Heybeliada’ya taşınacak ve “Bahriye Mektebi” adını alacaktır.

Türkiye’de batı tarzı  ilk üniversitenin açılışı ile ilgili farklı tarihler ve görüşler ileri sürülmektedir. Bu görüşlerden bir tanesi, İstanbul Teknik Üniversitesini ilk kabul ederken, bir diğer görüş ilk üniversitenin Darülfünun (İstanbul Üniversitesi) olduğunu savunur. İstanbul Teknik Üniversitesi’nin ilk olduğunu kabul edenlere göre ilk üniversitemiz; Çeşme yenilgisinden sonra, 1773 yılında kurulan ve kısa bir süre sonra faaliyete geçen Mühendishane-i Berr-i Hümayun ile günümüzdeki İTÜ’nün kökenini oluşturan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun’dur.

Yukarda yazdığımız hususları şöyle bir değerlendirirsek, Hendesehane ve Humbarahane ile başlayan ve günümüz koşullarında “Assubay Sınıf Okulu” eğitimi diyebileceğimiz koşullarda yeşeren eğitim ortamının üniversitelere ve mühendislik eğitimine doğru sıçrama yaptığını görürüz. Bugün tekniker ve operatör düzeyindeki insanlara tepeden bakıp burun kıvıranların bu geçmişi özellikle hatırlamasını ve nerden geldiklerini, yola nasıl çıktıklarını bir tarafa not etmelerini içtenlikle dileriz. Kaldı ki, o günün koşullarında bu mühendishaneler tam olarak birer üniversite değildi. Yine askeri teknik eğitim veriyorlardı ve Meslek Yüksek Okulu ile fakülte arasında bir konumları vardı. Buraya devam edenler askeri personeldi ve genelde küçük ve orta rütbeli zabitlerdi.

HUMBARAHANE VE HENDESEHANE EĞİTİMİ

humbaraclarHumbara, el bombasına benzer küçük el toplarıydı ve tüfekle atılanı da vardı. O zamanlarda, kılıç ve tüfeğe karşı Avrupa ordularında etkin olarak kullanılıyordu. Önceleri topçu ve cebeci ocaklarının bâzı bölükleri humbaracı idiler. On altıncı asırda ayrı bir ocak hâline getirildiler. İstanbul’daki ulûfeli humbaracılardan başka, taşrada tımarlı humbaracılar vardı. Her ikisinin âmiri İstanbul’daki humbaracıbaşı idi. Kışla ve fabrikaları Üsküdar Ayazma’da idi. Mevcudu 18. Yüzyılın ilk yarısında altı yüz civarında olan ocak; oda denilen ve her biri yüz kişiden meydana gelen altı bölüğe ayrılmıştı. Bunların üçü ulûfeli, üçü de tımarlı idi. Her ulûfeli odaya iki yüz akçe ile bir odabaşı ve doksanar akçe ile iki tane ellibaşı ve elli akçe yevmiye ile üç tane otuzbaşı ve otuzar akçe yevmiye ile on tane onbaşı, vekilharç, çavuş, imam, cerrah, yazıcı, davulcu tâyin edildi. Neferlerin yevmiyesi on sekiz; Alaybaşı denilen humbaracıbaşının yevmiyesi ise üç yüz altmış akçe idi.

Bonneval Ahmed Paşa, Humbaracı Ocağı’nda, emri altında bulunan üç Fransız subay ile birlikte Üsküdar, Doğancılar semtindeki Ayazma Sarayı’nda yeniden inşa edilen bir kışlada (bir imalathane ve bir kışla), hem kuramsal hem de uygulamalı olarak savaş hazırlık eğitimi vermeye başlar. Bu şekilde, teknik donanıma sahip personelin yetişmesinde ilk adım atılır. Çalışmaları biraz ilerleyince de Humbarahane ve Hendesehane adlı askeri okulda, yetenekli ve seçkin gençlerin eğitimine başlar. Projesini daha da ilerletir ve aynı kapsamda askeri mühendislik tanımına girecek eğitimlere de yönelir. Böylece Osmanlı Ordusu’nda ilk defa bir Avrupalı uzman idaresinde oluşturulan bir askeri ekip, Avrupa savaş taktikleri eğitimi ve cihaz tekniği ile mühendisliğini görmeye başlar.

Humbarahane ve Hendesehane; gerek askerî açıdan gerekse idarî yönden Osmanlı askerî teşkilatındaki benzer ocaklardan farklı bir şekilde düzenlenmiştir. Bu ocakta, geometri bilen humbaracılar yetiştirmek amacıyla, pratik talimlerin yanında geometri, trigonometri, balistik ve teknik resim gibi teorik dersler de gösterilmiştir. Ayrıca bilimsel temelli olarak kale ve tabya inşası, top ve humbara tabyalarının yapımı gibi dersler de söz konusudur.

Tarihi kaynaklarda Hendesehane'nin ilk hocasının Yenişehir Müftüsü Hacı Mehmed Efendizade Said Efendi olduğu ve hendese (ölçme tekniği)  öğrettiğini belirtmektedir. Mühendislikte kullanılan çeşitli aletler onun sayesinde burada yapıldı ve öğrencilere faydalı oldu. Said Efendi,Humbarahanedeki hendese hocalığı zamanında top atışlarında mesafe ölçmeye yarayan ve Avrupalılar tarafından icad edilmiş bazı aletlerin kullanılması ve özellikleri hakkında; humbaracıların atış sırasında mesafe tayinleri için icad edilmiş bir alet olan ''dürbünlü rubu' müceyyebi zü'l-kasveyn''in kullanılmasından bahseden Rubu Müceyyeb Zü'l-kasveyn Aleti ve İstimali Risalesi adlı Türkçe bir eseri n de sahibidir.

ESKİ  YAPIYA YENİ BİNA BENZETMESİ

1.mahmutI.Mahmut devrine denk gelen bu ıslahat hareketleri aslında genel anlamıyla “eski yapının içinde yeni teşkilatlar” şeklinde olmuştur. Yani Batı’daki gibi eski defteri kapatıp geniş anlamıyla büyük çaplı değişiklikler yapılmamış, yenilik eski yapıya yamanmaya çalışılmıştır. Zaten bu durum Yeniçeriliğin kaldırılışına kadar böylece devam etmiştir. Humbaracı Ahmed Paşa “Artık cesaret ve kahramanlığın bu çağda yetmediğini, çağdaş askerlik mesleğinde teknik bilginin, disiplin ve eğitimin, asker maaşlarının düzenli ödenmesinin önemli olduğunu, bu esasların ise Osmanlı ordusunda olmadığı” fikrinden hareketle, daha önce görev yaptığı Fransa ve Avusturya ordularında olduğu gibi reformlar planlamıştır. Özellikle aylıkların ve emekli maaşlarının verilmesinde düzen sağlanmasını ve böylece askerliğin gerçek anlamda bir meslek haline gelmesini istemiştir. Yeniçeri birliklerinde de bir takım düzenlemeler yapmaya çalışmıştı. Fakat yeniden düzenlediği birliklerin başına kendi ekibinden yabancı subayları getirmesi rahatsız edici bulunmuştu. Bu yüzden de genelde vaktini Topçu birliklerine ayırdı ve yeniliklerine orada devam etti. Hendesehane ve Hummbarahane ile birlikte Top dökümhanesi, Baruthane ve Tüfek Fabrikası da kurmayı başardı.

Yaptığı yenileşme çalışmaları  sürecinde Türk askerini tanıma fırsatını da bulan Humbaracı  Ahmed Paşa, Türk askerinin üstün nitelikleri ile farklı olduğunu görmüş, eğitimler sonrasında oluşturduğu birliğinin Fransız ve Almanların gıpta edecekleri düzeye çıktığını vurgulamıştır. İşte bundan sonradır ki şöyle bir söz etme gereği duymuştur:

“Mahir bir general, bu askerlerle dünyayı bir baştan bir başa katedebilir!”

İlerleyen dönemlerde yapılan çalışmalarda da (özellikle Baron de Tott) hem assubay eğitimlerini hem de mühendislik eğitimlerini çağrıştıran okullaşmalar ve ıslahatlar söz konusudur. Osmanlı’nın son dönemleri hala keşfedilmeyi bekleyen pek çok sır ve detaylarla doludur. Dönem, gerek savaşların çokluğundan gerekse pek çok ıslahatın kısa dönemlere sığdırılmaya çalışılmasından dolayı karmaşık bir yapıdadır.

SER ÇAVUŞU SELİM

Serçavuşu Selim, Humbaracı Ocağı’nda 240 Akçe yevmiye ile çalışan ve aynı zamanda harp sanayi fennini ve ilmini öğreten muallim sıfatına yani “Muallim-i İlm ve Fenn-i Sanayi-i Ateşbazı” ünvanına sahiptir. Muhtemelen Fransız asıllı olduğu düşünülen Mühendis Selim’in “Cenk Mimarbaşılık” ünvanı da söz konusudur. Mühendis Selim, 1735 yılında Humbaracı Ahmed Paşa’nın maiyetinde Ulufeli Humbaracılar Kışlası Birinci Odası’na Başçavuş olarak tayin edilmiş ve küçük yaşından itibaren harp sanatı ve mühendisliği eğitimi görmüştür. Serçavuşu ve Mühendis Selim; 1738 yılında kendisine “Cenk Mimarbaşılık” beratı ihsanı için vermiş olduğu istidasında “gerek müceddeden hendese üzere kale inşası, gerek hendese üzere meteris aldırıp top ve humbara tabyaları tertip etmek ve sair cenk mimarlığına müteallik olan ressamlık hususlarına dahi mahareti olduğunu” belirtmiştir. Beyanından ve eldeki kayıtlardan, Avrupa’da da konusunda eğitim aldığı anlaşılan Serçavuş Selim’in 1740 senesinde ulufesinin kesildiği, 1741 yılında ise Belgrat taraflarına görevli olarak gönderildiği anlaşılmaktadır. Hayat öyküsü hakkında pek fazla şey bilmediğimiz Serçavuş ve Mühendis Selim’in 1735-1741 yılları arasında Humbarahane’de eğitim faaliyetlerinde bizzat bulunduğunu ve Osmanlı Ordusu’nda Avrupa askeri tekniklerinin eğitim ve öğretiminde rol aldığını söyleyebiliriz.

NEDEN ASSUBAY SINIF OKULU?

astsbmyokaraHepimiz az çok biliriz ki, Osmanlı’da askeri yapılanma ve terfi şartları bugünkünden çok farklı  durumdaydı. Askeri okullar açılana değin belirli bir sınıflandırma yoktu. Anlattığımız bu dönemde de ayrıca subay yetiştiren bir okul bulunmuyordu. Ocakta ve savaşlarda istidâd ve kabiliyetli kimseler gösterdikleri başarılara göre yükselmek suretiyle yayabaşı, bölükbaşı, baş karakollukçu, baştüfekçi, tüfenkcibaşı, avcıbaşı, tâlimhânecibaşı, zenberekçibaşı, baş bölükbaşı, peykbaşı, asesbaşı, başyayabaşı, muhzırbaşı, başçavuş, başhaseki, solakbaşı, zağarcıbaşı, samsoncu başı, turnacı başı, yeniçeri kâtibi, sekbanbaşı ve nihayet yeniçeri ağası olurlardı. Bugünkü generale kadar rütbe karşılıkları olan bu görevlerde bulunanlar, ancak başarıları karşılığında yükselebilirlerdi. Yeniçeri ağası ise pâdişâh tarafından seçilirdi. Âmiri sadrâzamdı. Sadrâzamla yeniçeri ağası arasında başka bir kumanda kademesi yoktu.

Dolayısıyla bugünden bakıp o günkü  şart ve koşullarda kimlerin assubay kategorisinde değerlendirileceğini belirlemek çok zordur. Her çağ kendi değer ve dinamikleri ile değerlendirilebilir. Bu yüzden de benim gibi amatör olarak tarihle ilgilenen ve profesyonel tarihçilerin yaptıkları çalışmalardan derlemeler yaparak ve yorumlar üreterek çalışan birisinin böyle bir saptamada bulunabilmesi tarihi zorlamak olur. Sizler zaten bilmektesiniz ki, Osmanlı tarihine ait pek çok resmin altında açıklayıcı veya tamamlayıcı bilgiler yer alır. Örneğin o dönemin gayet düzgün bir kıyafetle ve hatta kılıçla donatılmış başçavuş’unun resim altında hemen şöyle bir ibare yer alır: “Başçavuş (Subay)”! Yani hemen sorgusuz sualsiz, tarihçilere ve bilimselliğe dayanmaksızın tek yönlü olarak tarih biçimlendirilmiş ve sükseli kuvvetlerin forsu zedelenmekten kurtarılmıştır.

İlk harp Okulu olarak tarihe not düşülen Deniz Harp Okulu, tarihini nedense bu Humbarahane ve Hendesehane’ye değil de, ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir Kaptanlık Kursu’ndan başlatır. Oradan da yeni Hendesehane’ye ve Bahr-i Hümayun’a geçer. Böylece ne olduğu tam anlaşılamayan ve ilerde “meğerse Harp Okulu’nun başlangıcında assubay eğitimi denecek bir model çalışma varmış” gibi bir takım başağrılarından kurtulmayı dener. Oysa nasıl bir resmi tarih düzerlerse düzsünler, her geçen gün o humbarahane ve hendesehane çok daha iyi anlaşılacak ve gerekli not; tarihe, tarafsız bilim adamlarınca mutlaka düşülecektir. Fiyakalı tarih yazmak adına görmezden gelinenleri söyleyecek gerçek aydın ve gerçek cesuryürekler bir gün mutlaka sözlerini söyleyeceklerdir. Tıpkı biraz sonra belirteceğimiz gibi…

i-tuİstanbul Üniversitesi ile İstanbul Teknik Üniversitesi arasında tatlı bir rekabet vardır. İkisi de Batılı anlamda ilk üniversite olduklarını tarihe not düşerler. İstanbul Üniversitesi, kendi tarihinin başlangıcı olarak İstanbul’un fetih tarihini alır ve hatta biraz daha ileriye gider ve Osmanlı ile Bizans tarihinin birlikte incelenebileceği görüşünü savunanların desteğiyle, kuruluş yılını Bizans dönemi olan 1 Mart 1321 yılına değin götürür. İstanbul Teknik Üniversitesi ise daha alçakgönüllüdür ve tarihinin başlangıç noktası olarak, Deniz Harp Okulu ile aynı kuruluş tarihini paylaşır. Yani bir kalyonda başlatılan ve aksakallı ihtiyar kaptanların da katıldığı bir Kaptanlık Kursunu! Fakat İTÜ’nün tarihi hakkında yazılan makaleleri okuduğunuzda, aslında başlangıcın bu makalede anlattığımız Humbarahane ve Hendesehane’ye değin uzadığını mutlaka yazarlar. Nedense, bu Hendesehane ve Humbarahane’yi farklı şekilde yorumlamayı seçerler. Askeri mühendisliğin başlangıcı saymayı yeğlerler ve bu şekilde onlar da fiyakalı tarihlerinin geçmişinde “assubay sınıf okulu” türü bir teknik eğitim yuvasının olduğunu görmezlikten gelirler.

Oysa Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bünyesinde bulunan Topçu ve Füze Okulu, başlangıç tarihini, 1734 yılında kurulan Humbarahane ve Hendesehane’ye dayandırarak, foyaları meydana çıkarır. Daha da önemlisi, bir tarihçinin tarihe düştüğü not apaçık gerçeği ortaya koyar:

“1730 İhtilali’nin sarsıntılarını atlatan devlet, faydalanmaktan artık bir çekinme duymadığı yabancı danışmanların da yardımıyla Topçu Sınıfı’nın teknik bilgi ile yetişmiş Astsubay kadrosu için, 27.12.1734’de, Üsküdar’da, Toptaşı’nda ‘Hendesehane’ adı altında bir okul açmıştır ki bu müessese memleketimizde asker ve sivil mühendis okullarının çekirdeğini ve müsbet bilimler öğreten ilk meslek eğitim kurumumuzu teşkil etmektedir.”

Kim söylüyor diye merak ettiyseniz hemen belirteyim: Tarih Araştırmacısı ve bir eğitim savaşçısı olan merhum Faik Reşit Unat. İsmi Cumhuriyetin eğitim tarihine altın harflerle yazılmış bir bilim insanı olan Faik Reşit Unat.

Kaderin cilvesine bakın ki Faik Hocamız bir Topçu Albayı’nın oğludur. Gerçek bir aydın olmanın sorumluluğu ile kimsenin söyleyemediğini söylemiş ve tarihe notunu açıkça düşmüştür. Yine belirtmemiz gerekir ki sevgili Hocamızın Harp Okullarının kuruluş tarihini belirleme çalışmaları  da söz konusudur. Kim bilir, belki de burada gerçekleri söylemiştir ama çok bilen ulema kısmı tarihini yine işine geldiği gibi okumuştur.

Bugün değerli çalışmalarıyla eğitim camiasında adı hep zikredilen, tarihçi yönüyle hep saygıyla yad edilen bu değerli bilim insanının adı; isminin verildiği okullarda yaşatılmaktadır. Oysa onun için söylenecek sözü, vakt-ı zamanında eğitimci Rauf İnan söylemiştir bile:

“Bilim ve Kültür onda üzerine giydiği güzel bir elbise değil, karakterinde ve kişiliğinde her zaman açılan bir aydınlıktı!”

Ben de 1964 yılında hakkın rahmetine kavuşmuş olan bu istisna bilim adamının bu naçizane pasını  alıyor ve süslü adamların süslü tarihine golümü  atıyorum. Artık, tarihi kahramanlıklarla ve destanlarla dolu Türk Assubaylarının kronolojisine işleyeceğim eşsiz bir bilgiye daha sahibim!

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur. Bu yazıda aşağıda belirtilen kaynakçalardan faydalanılarak bir derleme ve yorumlama çalışması yapılmıştır.)
Kaynakça
  1. Türk Modernleşmesinin Osmanlı Kökenleri: Sultan II. Abdülhamit Dönemi Eğitim Konuları/Ömer Faruk Yelkenci/Yeditepe Üni. S.B.E./İstanbul-2008
  2. Osmanlı Devletinde Islahat Hareketleri ve Batı Medeniyetine Giriş Gayretleri (1700-1839)/ Dr. Mehmet Karagöz/İnönü Üni. S.B.E.
  3. Sultanın İsimsiz Kahramanları/Doç. Dr. Mustafa Kaçar/Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi/ 12 Aralık 2007
  4. Türkiye’de Üniversitelerin Gelişim Süreci ve Bölgesel Dağılımı/Doç. Dr. Sevil Sargın/Süleyman Demirel Üni. S.B.E. Dergisi/Sayı: 5, 2007, 133-150
  5. Modern Eğitim Kurumlarının Batılılaşma Dönemindeki Gelişimi (1700-1900)/Okutman Yakup Göktaş/A.Ü. K.K. Eğitim Fakültesi Güzel sanatlar Eğitimi Bölümü
  6. Mühendishane’den İstanbul Teknik Üniversitesi’ne Kısa Mühendislik Tarihimiz/ Mustafa Kaçar-Atilla Bir/ İTÜ Mustafa İnan Kütüphanesi- Sayı: 1639/2008
  7. Osmanlı İmparatorluğu’nda Bilim ve Eğitim Hayatında değişmeler ve Mühendishanelerin Kuruluşu (1808’e kadar)/Mustafa Kaçar/ www.bilimtarihi.org
  8. İstanbul teknik Üniversitesi’nin Kısa Tarihçesi/Prof. Dr. Kazım Çeçen/İTÜ Bilim ve Teknoloji Tarihi Araştırma Merkezi Yayın No: 7/ http://www.arsiv.itu.edu.tr/tarihce/index.htm
  9. The Beginning of The Military Renovation in The Ottoman Empire/ Mustafa Kaçar/ www.bilimtarihi.org
  10. http://www.dataci.net/osmanlida-bilim-ve-teknoloji.html
  11. Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi/İlhan Apak Yönetiminde Heyet Yayını/ İhlas Matbaacılık ve Gazetecilik
  12. Türkiye Tarihi-3/Sina Akşin Yönetiminde Heyet yayını/ Cem Yayınevi
  13. İstanbul Üniversitesi, İTÜ ve Dz. Harp Okulu internet Siteleri
  14. Tarihçi Faik Reşit Unat’ın Milli Eğitime ve Tarih Eğitimine Katkıları/Yrd. Doç. Dr. Bahri Ata/Gazi Eğt. Fak./Türk Yurdu, Sayı: 260, Nisan 2009 
Yayınlandığı yer BUYUTEC
gedikli-zabit-2

GEDİKLİ  ZABİTLİĞİN YAPISI

Gedikli Zabitlik yapısı bu dönemde de yine iki kısımdan oluşmuştur. Bunlardan birincisi Gedikli Küçük Zabitlik müessesesidir. Gedikli Küçük Zabit Mekteplerinden mezun olanlar, kanunda belirtildiği şekilde göreve başlayarak, sırasıyla her biri üç yıl olan Gedikli Onbaşı, Gedikli Çavuş ve Gedikli Başçavuş rütbelerinde görev yaparak, mesleki bilgi, görgü  ve deneyimlerini geliştirirler.

İkinci Müessese ise Gedikli Küçük Zabitliğin devamı niteliğinde olan ve onların üstünde bir hiyerarşik mevki olan Gedikli Zabitliktir. Yani Gedikli Küçük Zabitlerin başarılı olanların yükselebileceği bir askeri kariyer basamağıdır. Gedikli Başçavuş rütbesindeki görevini de başarıyla ikmal edenler, üstlerinin uygun görmesi halinde Gedikli Zabitliğe yükselebilirler.

Gedikli Zabit yapılanması şu  üç rütbe basamağından oluşur: Üçüncü Sınıf Gedikli, İkinci Sınıf Gedikli ve Birinci Sınıf Gedikli. Sadece Birinci Sınıf Gedikli, Teğmen (Mülazım)  ile Asteğmen (Mühendis) rütbe aralığında konumlandırılmış, diğer iki rütbe ise Asteğmen’den (Mühendis) daha kıdemsiz olarak yapılandırılmıştı. Gedikli Zabitlere hitap şekli ise genel olarak isminin sonuna “Efendi” sözcüğünün eklenmesi şeklindeydi. “Telsiz Telgraf Birinci Sınıf Gediklisi Salih Efendi” şeklinde bir uzun ünvan tanımı kullanılıyordu.

GEDİKLİ  ZABİTLERDE KIYAFET

1924-Dz_Assb

Gedikli zabitler, subaylarda olduğu gibi kışlık elbise olarak baruti çuha kumaştan siyah, yazlık elbise olarak keten kumaştan beyaz elbise giymişlerdir. Subaylardan farklı olarak, rütbe ve meslek işaretleri  omuz ile dirsek arasına isabet eden sol pazı kısmında bulunmuştur. Kışlık ceket, kalçayı örtecek uzunlukta, çift önlü olup, her sırada dörderden sekiz düğme bulunmuştur. Ceketin yan ve sol göğüs cepleri kapaksız olarak dikilmiştir. Ceketin arka kısmının alt tarafında yırtmaçlar yer almıştır. Ceketin içine poplin kumaştan beyaz gömlek giyilmiş ve siyah düz boyunbağı bağlanmıştır. Rütbe işaretleri sarı sırmadan yapılmış, üzerine de meslek işaretleri işlenmiştir.

Beyaz elbiseleri ise kapalı yaka ve tek önlü olmuştur. Ceketin yalnız göğüs kısmında birer kapaksız cep bulunmuştur. Başa ise siyah püsküllü kırmızı  fes giyilmiştir.

Gedikli Küçük Zabit kıyafetleri setre, kaput, günlük siyah ve beyaz elbiseden oluşmuştur. O dönemin uygulamaları gereğince, erlerde olduğu gibi siyah ve beyaz elbise olarak baştan geçme gömlek şeklinde bir kıyafet kullanılmıştır. Bu gömleğin yakasına mavi kumaştan yapılmış bir palet takılmıştır. Paletin kenarlarında birbirine paralel olarak dikilmiş üç beyaz şerit bulunmuştur. Palet, gömleğe boyuna isabet eden dört gizli düğme ile bağlanmıştır. Kullanılan rütbe işaretleri ise sınıfına göre değişmekte ve kırmızı, yeşil ile mavi renkten işlenmiş  şeritlerden meydana gelmektedir. Başçavuşta 4, Çavuşlarda 3, Bölük Eminlerinde 2 ve Onbaşılarda 1 rütbe şeridi bulunmaktadır.

13 Mayıs 1916 tarihinde yapılan değişiklik sonrasında; başa, fes yerine “Enveriye” ve “Cemaliye”  denilen başlıkların giyimine başlanmıştır. Kara Kuvvetleri için hazırlanan serpuşa, Harbiye Nazırının isminden dolayı “Enveriye” denilirken, aynı uygulamayı bahriyede başlatan Bahriye Nazırı Cemal Paşa’dan dolayı da denizcilerin serpuşuna “Cemaliye” denilmiştir. Gedikli Küçük Zabit ve Deniz neferlerinin Cemaliyelerinin alt kısmına 2 cm. genişliğinde, üzerinde serpuş sahibinin görev yaptığı geminin adının Osmanlıca yazılı bulunduğu siyah bir şerit konulmuştur.

GEDİKLİ  ZABİTLERİN MESLEKİ YAŞAM ÖZELLİKLERİ

1924-25_inzibat_asbGedikli zabitler, gedikli namzetliklerinden itibaren 17 seneyi tamamladıklarında emeklilik hakkı kazanmaktaydılar. Yaş hadleri ise 52 yaşını tamamladıklarında doluyordu. Gedikli Küçük Zabitler, Başçavuş olmadan evlenemiyordu. Rütbeler tek bir kola takılıyordu. Özellikle savaş yıllarında birlik ya da gemilerinde yatıp kalkıyorlardı. İlerleyen yıllarda ise hafta içi geç saatlere kadar yapılan talim ve manevralara iştirak ediyor, yine birlik ve gemilerinde kalıyorlar, ancak hafta sonu izne çıkıyorlardı. Tüm yaşamları işleri üzerine kuruluydu. Özel yaşam yok denecek kadar azdı.

TBMM kayıtlarında Gedikli zabit ve Gedikli Küçük zabitlerle ilgili ilginç tutanaklar mevcuttur. Bunlardan bir tanesi şöyledir:

Roterdam’a gönderilen iki Gedikli Zabitan, 1928 yılında yurda döndüklerinde, yanlarında iki de nikahlı ya da nikahsız ecnebi kadın getirmişlerdir. Ciheti askeriye durumu haber alınca büyük sorun da başlamış ve iş, Millet Meclisine kadar uzanmıştır. Bu iki kişi hakkında nasıl bir ceza uygulanacak, hangi yol izlenecektir? Çünkü o ana kadar yapılan uygulamalara göre, Gedikli Zabitan ve Gedikli Küçük Zabitan kesimi, Zabitan ve memurini askeriyeden sayılmamaktadır. Yani ayrı kanunları olan farklı sınıflar olarak görev deruhte etmektedirler. Nihayetinde, Gedikli Zabitanların ve Gedikli Küçük Zabitanların da tıpkı zabitanlar gibi bir ceza-i müeyyideye tabi olmaları içtihat olarak kabul görmüştür.

Burada da göze çarpan husus; ceza ve sorumluluk durumlarında yaptırımların subaylarla eş tutulması  fakat iş; sosyal haklar, üniforma ve özlük haklarına geldiğinde farklı kanunların uygulanmasıdır.

GEDİKLİ  ZABİTLİĞİN KALDIRILMASI VE YENİ  DURUM

Gedikli Zabit yapılanması ile ilgili ilk olumsuz adım, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile atılmıştır. Bu kanunla Türk Eğitim Sistemi yeniden düzenlenirken, Ordumuzun üst kademelerinin direktifleri doğrultusunda, Gedikli Küçük Zabit okullarının adı Gedikli Erbaş Hazırlama Okulları olarak zikredilmeye başlanmıştır.

Daha sonraki süreçlerde özellikle Gedikli Küçük Zabitan yapılanması üzerinde durulmuş  ve Gedikli Zabitliğe gereken önem gösterilmemiştir. Birinci Cihan Harbinden yorgun çıkan Dünya, daha o dönemlerde hızla İkinci Cihan Harbi’ne doğru yol almaya başlamıştır. Almanya ve İtalya gibi ülkeler faşizme doğru kayarken, Rusya; Komünizm’e yönelmiştir. İşte bu dünya konjonktürü içinde ülkelerin askeri yapılanmaları da katı bir disipline yönelmiş, ara yapılar bu süreçte erbaş olarak konumlandırılmıştır. Yeni bir savaşa hazırlanan ülkeler; ordularında bir ara yönetici sınıftan ziyade, emri ikiletmeyecek, ne denirse anında uygulayacak ve mutlak itaati düstur görecek, emirlere bilgi ve görgüsüyle yorumlar getirmeyecek bir yapı arzu etmişler ve bu yüzden gelişme çağındaki Gedikli Zabitliği ve Küçük Zabitliği, uygulama alanından kaldırmaya ya da Erbaş konumuna indirgemeye başlamışlardır. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu yönde adımlar atılmıştır.

Örneğin, yaşanan bu dönemlerde yeni bir savaşın özellikle kara savaşları olacağı düşünülmüş ve tüm savunma yapılanmaları buna göre dizayn edilmiştir. Öyle ki, ülkemizde bile, Deniz Kuvvetlerinin pek çok birliği Kolordular emrine verilmiş ve piyadeleştirilmiştir. Deniz Kuvvetlerinin okulları dahi Kara Kuvvetlerine benzetilmeye çalışılmış, buna rütbeler de uydurulmuştur.

Tanzimat’tan o günlere değin İngiliz ve Alman sistemleri içinde kararsız uygulamalar gören ordumuzda en sonunda, iş; Gedikli Zabitliğin kaldırılmasına kadar uzanmıştır. Hatta orduda bu dönemlerde, uzatmalı ve temditli sistemler de denenmeye başlanmıştır.

1935-Kosulu-Topcu-Bscvs-Sabri1 Haziran 1929 tarihli ve 1492 numaralı  kanun gereğince, Gedikli Zabitlik kaldırılmıştır. Halen Gedikli Zabit olarak görev yapanlara, maaşları aynı kalmak şartıyla, Baş Gedikliliğe tenzil-i rütbe önerilmiştir. Bu seçeneği kabul etmeyenler ise haklarındaki eski kanuna göre (172 numaralı ve 9 Mart 1915 tarihli, "Bahriye efrat ve küçük zabit aniyle Gedikli Zabıtanı Kanunu") görev yapmaya devam edeceklerdi. Böylece zamanla Gedikli Zabitlik tasfiye edilecek ve Gedikli Küçük Zabitlik yaşatılacaktı. Yine bu kanunla kabul edilen Gedikli Küçük Zabitlik rütbeleri şöyle sıralanıyordu: Gedikli Çavuş, Gedikli Başçavuş Muavini, Gedikli Başçavuş ve Başgedikli.

Gedikli Zabitlik yapılanması  tasfiye sürecine girse de, gerek göreve aynı şartlarda devam edenlerin, gerekse Başgedikliliğe geçmeyi kabul edenlerin çok daha uzun seneler orduda hizmette bulunması ve bu nedenle çeşitli müktesap haklarını talep etmeleri nedeniyle, yeni çıkan kanunnamelerde onlarla ilgili geçici maddeler hep yer almıştır. Öyle ki, 2.7.1981 tarihinde yeniden düzenlenen  5802 sayılı Assubay Kanununda dahi, bir geçici maddeyle,  “Deniz ve Hava sınıfında bulunan Gedikli Zabitlerin arzu ederlerse, Assubay sınıfına geçebilecekleri” vurgulanmıştır.

Meclis tutanaklarında da 1932 yılında Gedikli Zabitlikten Başgedikliliğe geçmeyi kabul eden 60 kişinin müktesap hakları ile ilgili vermiş olduğu dilekçenin tartışıldığını görüyoruz. Anlaşılan o ki, bu 60 kişi Başgedikliliğe geçseler bile haklarının korunacağını sanmışlar ve aldanmışlardır. Daha önce ellerinde mevcut bulunan haklar, Başgedikli oldukları için alınmıştır. Bunun neticesinde 60 kişi bir araya gelmiş ve Meclise dilekçe vererek; “ya bize yeni haklar tanınsın ya da alınan haklarımız geri verilsin” şeklinde bir talepte bulunmuşlardır. “Eğer bu mümkün olmuyorsa, bizi de Mızıka Gedikli Zabitanı gibi Askeri Memur kategorisine alın” dileklerini de belirtmişlerdir. Tutanak kayıtlarında eğitim durumları ve askeri memur olup olamayacakları tartışılmış ama karar bir türlü verilememiştir.

İlerleyen dönemde daha önce belirtilen şartlar gereğince, Gedikli Küçük Zabit yapılanması da Gedikli Erbaş olarak kanunlarda tanımlanmaya başlamış ve sınıf olarak bir kategori düşüşü yaşanmıştır.        10 Haziran 1935 tarihinde kabul edilen “Ordu Dahili Hizmet Kanunu” ile Küçük Zabitanlar, Erat kabul edilmiş; erat tanımlaması içinde özel kanunlara tabi olup, mükellefiyetinden daha fazla askerlik vazifesi yapanlara “Gedikli” deneceği karara bağlanmıştır. Bu tanımlamada Onbaşı, Çavuş, Üstçavuş, Başçavuş ve Başgedikli rütbeleri “Erbaş” rütbeleri olarak kabul görmüştür.

GEDİKLİ  SINIFINDAN ASSUBAYLIĞA GEÇİŞ  SÜRECİ1941-yili-Astsb_ve_erler

İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada dengeler değişmiş ve Türkiye’de de Amerika’nın etkisi artmaya başlamıştır. Eski süreçte daha çok Alman ve İngiliz tipi yapılanmaları benimseyen Türk Silahlı Kuvvetleri artık akıl hocalarını Amerika’dan getirmeye başlamış ve sistemini de Amerikan sistemine entegre etme çabasına girmiştir.

Deniz Kuvvetlerinde Sistem Değişikliği” konulu doktora tezi çalışmasında, İskender Tunaboylu; bu durumu şu şekilde vurguluyor:

1946-yili-asb“Amerikan askeri yardımına kadar Alman askeri esaslarına göre teşkilatlandırılmış olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Amerikalı askeri yetkililerce yapılan incelemeler neticesinde yeniden teşkilatlandırılması gerektiği kararına varıldı. Yeni teşkilat yapısı Yüksek Askeri Şura ve Hükümet tarafından değerlendirilerek 15 Ağustos 1949’da 5398 sayılı ‘Kuvvet Komutanlıkları Yasası’ çıkartıldı. Kuvvet Komutanlığı’nın kurulmasıyla teşkilat ve doktrin konseptlerinde önemli değişiklikler görüldü.”

İşte bu konsept değişikliğinden Gedikli Erbaş Kanunnamesi de payına düşeni aldı.

Gedikli Erbaş Kanununu etkisiz ve başarısız bulan Amerikalılar, önce bu kanunun yeniden ele alınarak, adam edilmesini istemiş ve bunun neticesinde 23 Mart 1950’de yeni Gedikli Erbaş Kanunu kabul edilmiştir. ABD’li danışmanların tavsiyeleri doğrultusunda hazırlanan bu kanun, Gedikli Sınıfının yetiştirilmesine ilişkin hususları kapsıyordu. Bu kanuna göre, Gedikli Erbaş olmak için en az ortaokul ve eşidi okullardan mezun olup Gedikli Erbaş okullarını ya da Sanat Enstitülerini bitirmiş olmak şartı aranıyordu.

Bu yıllarda Türk Silahlı Kuvvetleri, Amerikan yardımından alınan modern harp silah ve araçları  ile donatılmaya başlanmıştı. Amerika, Türkiye’yi Komünizme karşı savunulması gereken bir kale olarak görüyor ve özel önem veriyordu. İdeolojiler arasında sıcak ve soğuk savaşlar dönemine giriliyordu. Amerika’nın öngörüleri doğrultusunda modernleşen ordunun personeli de bundan kısmetine düşeni alacaktı.

NCO-Suleyman-Keskin-KORESAVASIDaha önce totaliter zihniyetlerin etkisi altında Gedikli Erbaş statüsüne düşürülen Gedikli Küçük Zabitlik, bu kez Amerikalıların daha çağdaş kafa yapısıyla yeniden ele alınıyordu. 1950 yılında yeniden tasarlanan Gedikli Erbaş Kanununun uygulanma tecrübelerinin ve Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin kendi yapılanmalarının da ışığında, “Gedikli” tanımlaması kaldırılıyor ve yerine yeni bir tanım getiriliyordu. 2 Temmuz 1951 tarihli ve 5802 sayılı  kanunla getirilen bu tanım Assubaylıktı. Artık ne Gedikli Zabitlik, ne Gedikli Küçük Zabitlik, ne de Gedikli Erbaşlık söz konusu değildi. Bir dönem böylece kapanıyor ve Gedikli Zabitlik yapılanması tarih müzesindeki yerini alıyordu.

Menderes Hükümeti dönemine rastlayan bu sürecin akabinde, Türkiye NATO’ya üye olacaktı. Bundan böyle Türk Silahlı Kuvvetleri, ordu yapısını NATO standartlarına göre düzenleyecek ve her konuda modern olma çabasına girecekti. İkinci Dünya Savaşı döneminden kalma totaliter kafa yapısını  bilinçaltında sürdürse bile, görünürde modern olma zorunluluğu taşıyacak ve en azından bazı konuları makyajlamak gereği hissedecekti. Görüntü itibarıyla modern ordu havası böylece sağlanmış olacaktı.

GAZİ  ALEMDAR GEMİSİ, İSMAİL HAKKI KAPTAN VE ATEŞÇİ  YUSUF

gazialemdargemisiKurtuluş Savaşımızın pek bilinmeyen bir de deniz savaşı vardır. İstanbul’dan Ereğli’ye kaçırılan ve düşman kontrolündeki Karadeniz’de yiğit destanlar yazan bir gemimiz vardır bu deniz savaşının içinde. Birkaç  yurtsever denizci her şeyi göze alarak Anadolu’ya destek için Gazi Alemdar Gemisini kaçırmış ve bir görev için hareket ettiğinde de Fransızlara yakalanmıştır. Geminin rotası İstanbul’a döndürülmüşken, o yurtsever denizciler gemi içinde muhteşem bir harekat icra ederek, Fransızları etkisiz hale getirmiş ve gemiyi tekrar Ereğli’ye doğru yönlendirmiştir. Ereğli civarında iken Fransızlara karşı, milli mücadelenin ilk ve tek deniz savaşı yapılmış ve kazanılmıştır. Gazi Alemdar gemisinin başarısı nedeniyle Fransızlar, yeni Türkiye Cumhuriyeti ile anlaşma yapmak zorunda kalmıştır. Yani yeni cumhuriyet ilk kez Gazi Alemdar gemisinin kahraman personeli sayesinde tanınmış, uluslar arası kabul görmüştür. Bu kahraman gemi daha sonra Karadeniz’de pek çok görev icra etmiş ve adına layık şekilde İstiklal Mücadelesine destek sağlamış, denizlerde kahramanca sancağımızı dolaştırmıştır.

İşte bu gemiyi İstanbul’dan kaçıran kahraman denizcilerin arasında statü ve konumu itibarıyla assubay diyebileceğimiz pek çok isim vardır. Kesin olarak assubay olduklarını söyleyemiyoruz, çünkü resmi tarih, her zaman olduğu gibi anlatımında kahraman subaylarının biyografilerini veriyor. Bu kahraman personelin ise sadece isimleri zikrediliyor. Bir gün bu kahraman isimlerin hayat hikayeleri detaylandırıldığında daha sağlıklı bilgilere kavuşmayı umuyoruz. Bugün bir müze gemi olarak Karadeniz Ereğli’de bir gurur abidesi olarak duran Gazi Alemdar Gemisi, kahraman denizcilerinin hikayelerinin aydınlığa kavuşmasını sabırla bekliyor.

Dilerseniz bu kahraman denizcilerden bazılarının isimlerini zikredelim: Gemiyi İstanbul’dan kaçıran ekibin içinde yer alan Güverte Lostromosu Üsküdarlı Ali Reis, Serdümen Trabzonlu Rıfat Reis, Serdümen Rizeli Recep Kahya (Şehit düştü) ve Ateşçi Göreleli Yusuf.recepkahya

Ekibe daha sonra Ereğli’den katılan ve ilk deniz savaşının içinde yer alan ve gemiye komuta eden (eski gedikli zabit) Süvari İsmail Hakkı Bey. İsmail Hakkı Bey, bahriyenin ilk gedikli zabitlerindendi ve İtalyanca ile Fransızcayı çok iyi biliyordu. Emekliydi. Tecrübesi ve sivil olması nedeniyle bu göreve seçilmişti.

Deniz Kuvvetleri tarafından bu kahraman geminin hikayesi kitaplaştırılmış ve yayımlanmıştır. Lakin bakın bu iş nasıl yapılmıştır:

“Donanmanın etkisiz duruma getirilerek, Haliç’e hapsedilmesi nedeniyle deniz subayları ve Deniz Harp Okulu öğrencileri Anadolu’ya kaçarak Kurtuluş Savaşı’na katıldılar. Bahriyemizin bir kısım personeli de ‘Muavenet-i Bahriye’  (Bahriye Yardım Kuruluşu) adı altında bir grup oluşturarak, İstanbul’da İtilaf Devletleri’nin kontrol ve baskısı altındaki ambarlardan geceleri top, hafif silah, cephane, mayın, donatım araç ve gereçlerini gizlice kaçırarak, sivil deniz araçları ile Anadolu’ya, Kurtuluş Savaşı’nı yapan birliklere ulaştırdılar. Daha da önemlisi, bu vatansever denizciler, büyük fedakarlıklarda bulunarak, canları pahasına bir yandan Karadeniz üzerinden yapılan nakliyatla Kurtuluş Savaşı’nın lojistik desteğinin önemli bir kısmını sağlarken, öte yandan da Karadeniz’deki nakliyatın güvenliği yönünden önemli liman ve kıyı bölgelerinin savunulmasını üstlendiler.”

İlerleyen sayfalarda ve özellikle sayfa-7’de kahraman denizcileriyle birlikte Türk halkının yaptıkları, açıkça “Deniz Subaylarının Kurtuluş savaşı süresince yaptıkları” şeklinde sunulmaya çalışılmıştır.

Gördüğünüz gibi Türk halkının, kahraman denizcilerimizin ve de özellikle cesur yürekli Ereğli insanının emekleriyle yazdıkları destan bir çırpıda kahraman Türk subayına mal edilmiştir. Evet, bu destanda Türk subayının da katkısı, emeği ve alınteri vardır ama hepsine sahiplenmek; resmi tarih miti yaratmak adına yapılmış bir emek hırsızlığıdır. O kahramanlara yapılmış bir saygısızlıktır. Zaten kitabı hazırlayan ekip de, kendi yazdıklarına fazla itibar etmemiş olacak ki, ister istemez ilerleyen sayfalarda gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştır:

“Bu destan Türk Milletinin destanıdır… Bu destan Kuvay-i Milliye ruhunun destanıdır. Bu destan Karadeniz Ereğli’nin, Edirne’nin, Ardahan’ın, Ankara’nın, Trabzon’un, Türk vatanının destanıdır… Bu destan Recep Kahyaların, Nimet Hocaların, Çarkçıbaşı Osman Efendilerin, Göreleli Yusufların destanıdır… Bu destan Mustafa Kemal’in; her biri Mustafa Kemal olan binlerce Mehmetçiğin destanıdır. Bu destan Gazi Alemdar’ın destanıdır.”

Zaten bizim de söylemek istediğimiz şey budur. İstiklal Savaşı, bağımsızlığına düşkün Türk halkının, yiğit Anadolu insanının kahramanlık destanıdır. Bunu kendilerine mal ederek, ırkçı ve imtiyazcı bir sınıf miti yaratmak isteyenler her daim bu gerçekle yüzleşmek zorunda kalacaklardır; çünkü: herkes ne kadar kahramansa, onlar da o kadar kahramandır. Ne fazla ne de eksik.

Bakın şu Allah’ın işine ki, Cumhuriyetin ilanı sonrasında kahraman deniz subaylarından tam 749 tanesi donanmadan emekli edildi. Sebep; sağlık sorunları  ile birlikte bir de şu: Milli Mücadeleye katılmamaları! Yani, kahramanlık efsaneleri üretirken biraz daha akil düşünmek lazım! Ha bir de yüz ellilikler listesine göz atmak lazım. Orada da pek çok kahraman Türk subayı var.

Ya da şöyle yapacağız; İstiklal Savaşı’nın Türk subayının değil, Türk halkının kahramanlık destanı olduğunu kabul edeceğiz. On yıllarca cepheden cepheye koşan, anasını, yuvasını, köyünü hep geride bırakan, Balkanlara, Çanakkale’ye, Yemen’e ve hatta Galiçya’ya , “emredin öleyim” diyerek koşa koşa giden ve yetmiyormuş gibi sonrasında da kutsal toprağı Anadolu’yu işgal tertibinde bulup bağımsızlığı için şahlanan halk çocuklarına haksızlık etmeyeceksiniz. Bu vatanı; hacısıyla, hocasıyla, işçisiyle, köylüsüyle, kadınıyla, erkeğiyle, zabitiyle ve de Gedikli Küçük Zabitiyle, eşkiyasıyla ve hatta asker kaçağıyla bu toprağın cesur evlatlarının kurduğunu hazmedeceksiniz.sehit-asb-siirlerle-karsilandi

Öyle ki adı komüniste çıkmış ve vatan haini bellenmiş bazı İstanbul işçileri bile, Anadolu’ya cephane gönderebilmek için canını dişine taktı. Bunun da hakkını vereceksiniz.

Öyleyse vatanı herkesin eşit sevdiğini ve vatanı sevmede kimseye ayrıcalık ve imtiyaz tanınmadığını da öğreneceksiniz. Yiyip harcarken kendinize sağladığınız bir takım imtiyazlar olabilir fakat bu vatan için ölme zamanı geldiğinde, kimlerin imtiyazlı olduğunu bilecek, bilmiyorsanız öğrenecek ve saygı duyacaksınız.

SONUÇ

Bugün Gedikli Zabitlik dediğimiz yapılanma artık kullanılmamaktadır. 1951 yılından bu yana Assubaylık tanımı geçerlidir. Türkiye’de assubaylık mesleği, üst kademenin pasifize etme, küçümseme ve sınıflaştırma çabalarına karşın halkından ilgi ve sevgi gören saygın bir meslektir.

Türkiye’de assubaylık mesleği, başladığı günden bu yana diğer ülkelerde uygulanandan farklı olmuştur. Baskılara, önyargılara ve tahakkümlere rağmen bu böyledir. Çünkü, bu mesleğin geçmişi Türk tarihine ve o tarihte yer bulan Akıncılar ve Çavuşluk geleneğine dayanmaktadır. Bu yüzden tüm baskılara, küçültme ve hor görme operasyonlarına her zaman karşı koyabilmekte, direnebilmektedir. Öyle ki, bazı şeyler üst komuta kademesi istemese bile, assubay sınıfının kendisini geliştirmesi, işini çok iyi bilmesi ve çağa ayak uydurabilmesi nedeniyle zorunluluk gereği yapılmaktadır.

Assubaylık mesleğinin günümüzdeki yapısını şöyle bir inceleyecek olursak, örneğin Amerikan sistemi ile kıyaslarsak şu başlıkları çıkarmamız mümkündür:

Türk assubayları, çağdaş bir eğitimden geçmektedir. Yüksek Okul seviyesinde çağa yakışır bir süreç yaşayarak ordu saflarına katılmaktadır. Pek çok ülkenin assubayından çok daha üstün niteliklere sahiptir.

Buna karşın kışlada işler tam tersine dönmektedir. Çağa yakışır ve modern eğitim süreci sonrasında, birlik ve kıtalarda çağa yakışmayan uygulamalar ve önyargılar; assubay sınıfının çok daha ileri sıçrayacak şekilde hamle yapmasını engellemektedir. Yürürlükteki kanunlar; ordu içinde kaliteli bir görev bilincini değil, ortaçağ kast sistemini çağrıştırır seviyededir.

Türkiyedeki assubaylık sistemi; belirli bir rütbeye kadar (Asb.Çvş- Üçvş) Amerikan ordusunun NCO yapısı ile uyuşmakta, özellikle üstçavuşluk rütbesi sonrasında ise Amerikan Gedikli Subay sınıfı ile benzeşmektedir. Yani bugün görev yapmakta olan üstçavuş ve daha kıdemli assubayların Amerikan ordusundaki karşılığı Warrant Officer/Gedikli Subaylardır.

Assubaylık mesleği, bundan sonra da baskılara ve tahakkümlere göğüs gerecektir. Şimdiye değin alışılagelmiş statükocu zihniyet, cumhuriyetin kanını emmeyi arzulamaya devam etmeyi hep isteyecektir. Çoğu kez de başaracaktır bunu. Lakin uzun vadede kazanan cumhuriyete gönülden bağlı Türk halkı olacaktır. Halkının ordu içindeki temsilcisi assubaylar da, ırkçı kafaların bağnazlığına karşı sabır ve umutla direnecek, hak ettiği konumu kazanabilmek için var gücüyle mücadelesini sürdürecektir. Çok küçük bir azınlık durumuna dahi düşseler, insan onuruna saygı için, hak, adalet ve onur için; geçmiş nesillerinden devraldıkları mücadele bayrağını gelecek nesillere layıkıyla devir-teslim etmeyi başaracaklardır.

Çünkü onlar, yurdu işgale uğradığında Kuvay-i Milliye’nin ilk ışığını çakan küçük zabitlerin neslidir. Onların sahte efsanelere, şişirilmiş hikayelere ihtiyacı yoktur. Her assubay kendi yüreğiyle, kendi mücadelesiyle zaten başlı başına bir efsanedir.

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur. Bu yazıda aşağıda belirtilen kaynakçalardan faydalanılarak bir derleme ve yorumlama çalışması yapılmıştır.)
Kaynakça
  1. http://www.royal-navy.mod.uk/history/index.htm
  2. Amerikan ve İngiliz Ordu İnternet Siteleri
  3. The Army NCO Guide/ FM 7-22.7/HQ Department of The Army-December 2002
  4. The Soldier’s Guide/ FM 7-21.13/ HQ Department of The Army-October 2003
  5. Nejat Gülen/Şanlı Bahriye/ Kastaş yayınları/03-2001
  6. Sultan Abdülaziz’den Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Donanması/Dr. Mehmet Beşirli/A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi-Sayı:25-Erzurum/2004
  7. Karadeniz’de Bir Destan: Gazi Alemdar Gemisi/ Tarihçi-Yazar Gürdal Özçakır ve Dz.Bnb. Mehmet Dönmez/ Deniz Basımevi-2008
  8. II. Abdülhamit Devri Osmanlı  Donanması/ Şakir Batmaz/Doktora Tezi/Erciyes Üni.-Kayseri/2002
  9. Deniz Kuvvetlerinde Sistem Değişikliği/ İskender Tunaboylu
  10. Balkan Harbinden Kurtuluş Savaşına Türk Deniz Stratejisi/Bülent Donbaloğlu-Yüksek Lisans Tezi/Gebze İleri    Teknoloji Enstitüsü-2007
  11. http://www.dzkk.tsk.tr/turkce/TarihiMiras/TurkDenizcliKiyafetleriveUnvanlari.php
  12. http://www.msb.gov.tr/ayim/Ayim_karar_detay.asp?IDNO=621&ctg=000002000013000007
  13. “Dünyanın Uzak Ucu” (Master And Commander: The Far Side Of The World) filmi
  14. E. Tank Kd. Bçvş. Süleyman Kızan’ın Anıları
  15. TBMM Cerideleri-11.06.1934
  16. TBMM Cerideleri-15.12.1932
Yayınlandığı yer BUYUTEC
gedikli-zabit

Özellikle yaşlı vatandaşlarımızın assubayları gördüğünde kullandıkları bazı hitap sözcükleri dikkatinizi çekmiştir. Assubaylara zaman zaman “Gedikli Zabit”, “Baş Gedikli”, “Gedikli” ya da “Baş Efendi” şeklinde seslenirler. Ülkemizde “Gedikli” terimi artık kullanılmadığından dolayı özellikle genç assubaylar bu işin sırrını bir türlü çözemezler. Kendilerince araştırıp uygun cevaplar bulmaya çalışırlar.

Ülkemizde de uzun yıllar saygın bir yapılanma olarak kullanılan ve daha sonradan kaldırılan “Gedikli Zabit” yapılanması, tarihsel derinliğinde; gedikliliğin ve bu yönüyle de deniz assubaylığının başlangıcını oluşturduğundan önem arz etmektedir. Bu yüzden, gelin hep birlikte bu konuyu inceleyelim ve bu güzide mesleğe ömür vermiş insanlarımızı da böylece yad etmiş olalım.

gediklizabit2GEDİKLİ ZABİTLİĞİN TANIMI

Gedikli zabitler, belirli bir alan ya da konuda uzmanlık derecesinde ihtisaslaşmış özel görevli subaylardır. Gedikli zabitler askeri yapılanmalarda subay ile assubay arasında bir rütbe konumuna sahiptirler. Türk Ordusundaki şekliyle tarif edersek, asteğmen ile teğmen aralığına yerleştirildiğini söyleyebiliriz. Daha çok kıdemli assubaylığın bir uzantısı olarak görülseler de gerçekte ayrı bir sınıf oluşturmaktadırlar. Fakat pek çok ülkenin silahlı kuvvetleri, uzun yıllar orduya emeği geçmiş kıdemli assubaylarına yeni bir kariyer sunmak ve onları onurlandırmak amacıyla “Gedikli Zabit” yapılanmasını kullanmıştır.

Gedikli Zabitlik, dünya ordularında ve orduların her kuvvetinde çok az farklılaşan bir yapıya sahip karışık bir rütbedir. Genel anlamda teknik becerilerine ve yeteneklerine göre rütbe alırlar. Komuta pozisyonunda kendilerine pek görev verilmez. Yine de Cenevre Antlaşması içeriğine göre genel olarak subay tanımı içinde yer alırlar.

Özel bir rütbeleri olmadığı için onlara “Bay …”, “Bayan …” ( ve soyadı) şeklinde hitap edilir. Ancak, uygulamada çoğu personel bu söylemi kullanmak yerine, onlara, “Efendim”, “Madam” ve daha çok “Şef” şeklinde hitap etmeyi tercih eder. Bizdeki uygulamalarda ise hitap şekli “Efendi” olarak kabul görmüştür.

NATO kodu olarak WO-1’den başlayan rütbeleri WO-5’e kadar gider. Ülke tanımlamaları da bu standarda bağlı olmak kaydıyla değişiklik gösterir. Örneğin Amerikan Ordusunda bu rütbelerin karşılıkları aşağıdaki gibidir.

WO-1= WO1 (Warrant Officer 1)

WO-2= CW2 (Chief Warrant Officer 2)

WO-3= CW3 (Chief Warrant Officer 3)

WO-4= CW4 (Chief Warrant Officer 4)

WO-5= CW5 (Chief Warrant Officer 5)

Bu rütbe yapısı ilk olarak İngiliz Kraliyet Donanmasında kullanılmış, daha sonra günümüze değin pek çok ülke tarafından benimsenmiştir. Bugün İrlanda ve ABD gibi pek çok devlet tarafından kullanılmakta olan bir sistemdir. ABD dışında genellikle kıdemli assubayların uzun yıllara dayalı askeri tecrübelerinden yararlanılması niyetiyle ve onları mümkün olduğunca etkili olarak kullanmak gayesiyle oluşturulmuştur.

Fakat Amerikan ordusunda özel bir konumları vardır. Teknik konularda liderdirler ve konularında uzman derecesinde ihtisas sahibidirler. Şef pozisyonundaki gedikli subaylar (Chief Warrant Officer) bizzat Başkan tarafından yetkilendirilir ve atanırlar, subaylarla aynı şekilde yemin ederler. Teknik uzman olarak, doğrudan orduya giriş yapabildikleri gibi, uzun hizmet yılları göz önünde bulundurularak (özellikle helikopter pilotları) orduda kalmaları da sağlanmış olabilir.

GEDİKLİ ZABİTLİĞİN VE DENİZ ASSUBAYLIĞININ DOĞUŞU

Gedikli Zabitliğin ve buna bağlı olarak Gedikli sınıfının doğuşu, İngiliz Kraliyet Donanmasının kuruluş yıllarına değin uzanır. Bu yapının askeri bir sınıf olarak kullanılması yaklaşık olarak, 13.yüzyılda başlamıştır.

Bilindiği gibi o dönemlerde henüz silah teknolojisi çok gelişmiş olmadığından kara ordularında herkes kısa bir eğitimle hemen görev yapabiliyordu. Oysa deniz kuvvetleri için özel yetenek, mesleki yeterlilik, bilgi ve tecrübe gerekiyordu. İlerleyen yıllarda hava kuvvetlerinin gelişmesi de aynı gereksinimlere ihtiyaç duyacaktı. Hatta gelişen ordu silahları ve savaş teknikleri dolayısıyla, kara kuvvetleri de ilerleyen dönemlerde bu yetenekli sınıfa ihtiyaç duyacaktı.

Dolayısıyla bu başlangıç, hem gedikli zabitliğin hem gedikli sınıfın doğuşu olarak işlenecekti tarihe. Gedikli sınıf ise o günkü anlamıyla deniz assubaylığına ve onun devamı olan bir sisteme işaret ediyordu.

13. yüzyılda İngiltere’de Deniz Kuvvetleri’nin kontrolü ve komutası, askeri deneyimleri nedeniyle, soylu sınıfın elindeydi. Bu soylu sınıfa mensup insanlar, genelde teğmen ve yüzbaşı gibi rütbeler taşıyorlardı ve gemilere kumanda ediyorlardı. Askeri tecrübeleri vardı, bilgi ve görgüleri vardı fakat denizcilikten bihaberdiler. Gemi yaşamına çok uzaktılar. Gemide işlerin nasıl döndüğünü, silahların nasıl kullanılacağını, geminin sevk ve idaresinin nasıl olacağını bilmiyorlardı. Denizcilerin güvertede hangi işlerle meşgul olduklarına, bir geminin tek başına nasıl seyir yapacağına, deniz haritalarının kullanımına, yön bulma tekniklerine, pusula kullanımına ve daha pek çok denizciliğe özgü bilgilere çok yabancıydılar.

Asıl mesleği denizcilik olan gemi kaptanlarına ve onların kıdemli, tecrübeli denizcilerine bel bağlamışlardı. Onların işbirliği ve teknik uzmanlığı ile tüm bu işleri kotaracaklarını düşünüyorlardı. Bu usta denizciler ve kaptanlar, gemilerin kullanımı ile ilgili teknik detaylara ve silahların çalıştırılmasına dair tüm bilgilere sahip oldukları gibi kullanmaya da yatkındılar. Her türlü teknik bilgi ve beceriye, denizciliğin gerektirdiği yetenek ve ustalığa tam anlamıyla sahiptiler.

Bu usta denizciler böylece ilk gedikli sınıfını oluşturdular ve gedikli zabitan ile deniz assubaylığının ilk nüvesi oldular. Zaman zaman “Boat Mates”, bazen “Boswans Mates” olarak anıldılar. Tecrübe ve özgüvenleri ile zamanla vazgeçilmez oldular ve daha sonra “Royal Warrant” (Kraliyet Gedikli Zabitanı) olarak ödüllendirildiler.

Görüldüğü gibi, İngiltere’nin soylu ve asil insanları yeni kurulan donanmada hemen parsayı kapmışlar ve komutan ve subay olarak yer almışlardır. Engin bilgi ve tecrübelerine rağmen halktan olan insanlar ise ast olarak tanımlandırılıp konumlandırılmıştır. Asil sınıfa mensup olmadıklarından dolayı da onlara böyle bir pratik çözüm üretilmiştir: Tam anlamıyla subay sayılmaksızın subay tanımı içinde yer almak.

İşte bu başlangıç günümüze değin sürüp gitmiştir. Modern ordular bu tabuları yıkmış olsa da günümüzde Türk Ordusu gibi kendisini geliştirememiş ordularda halen bu asil sınıf ve halk tipi sınıf ayrımı derin bir şekilde sürdürülmektedir.

İNGİLTEREDEKİ GELİŞİM SÜRECİ

Gedikli subaylar yıllar süren gelişmeler sonucunda dört kategoride değerlendirildiler.

  • Subay Salonundan Yararlanan gedikli subaylar
  • Kıdemsiz Subay Salonlarından yararlanan gedikli subaylar
  • Yaşam alanı verilmemiş (Salonsuz) gedikli subaylar
  • Düşük dereceli gedikli subaylar

1843 yılında Subay Salonunda kalan gedikli subaylar normal subay yapılmış, düşük dereceli gedikli subaylar ise yeniden yapılanan assubay sınıflandırmasında Chief Petty Officer olarak Kıdemli Assubay yapılmış ve böylece gedikli subay kategorisinin ikisi sonlandırılmıştır.

Birinci Dünya Savaşı sürecinde Salonsuz Gedikli Subaylar; “Gedikli Subay” ve “Şef Gedikli Subaylar (Yetkilendirilmiş Gedikli Subay)” olarak ikiye ayrılmıştır.

Donanmada modern teknolojinin gelişmesi doğrultusunda onların da sisteme adaptasyonu amacıyla rütbe tanım ve kapsamları değiştirilmiştir. Telgrafçı, Elektrikçi, Gemi Onarımcısı, askeri teknisyen ve benzeri isimler almışlardır. Subay Salonu yerine Gedikli Subay Salonunu kullanmaya başlamışlardır. Küçük gemilerde ise yine subay salonunu kullanmaya devam etmişlerdir. Gedikli Subay ve Şef Gedikli Subaylar kılıç takmışlardır, rütbelerine göre selamlanmışlar ve selamlamışlardır. Teğmen ile asteğmen arasına yerleştirilmiş bir rütbe sıralamaları olmuştur.

1949 yılında yeniden tanımlama yapılmış ve isimleri “yetkili subay” ve “kıdemli yetkili subay” olmuştur. Fakat rütbe kıdemleri yine teğmenden sonra gelmiştir. Yine yerleri subay salonu olmuş, gedikli subay salonları kapatılmıştır.

1956 yılında yeniden bir tanım değişikliği yapılmış ve şimdiki branş subayı anlamında özel görev subayları tanımı yapılmıştır. 1998 yılında bu özel görevli subaylar listesi, normal kraliyet subay listesi ile birleştirildi ve böylece tüm subaylar eşitlenmiş oldu.

master_and_commander_the_far_side_of_the_world

İngiliz Kraliyet Donanmasındaki rütbe yapılarını ve gerçek yaşamdan kesitlerini “Dünyanın Uzak Ucu” (Master And Commander: The Far Side Of The World) isimli filmde bulabilirsiniz. Deniz Subayı, Gedikli Subay, Assubay, Denizciler  ve Deniz Talebesi gibi rütbelerin hepsinin canlandırıldığı bu film, 1800’lü yıllarda Pasifik’te bir İngiliz Gemisi (HMS Surprise) ile bir Fransız gemisi (Acheron) arasında geçen çetin mücadeleyi konu almaktadır. Brezilya sahillerinden başlayan macera dünyanın büyük bir kısmını dolaşarak devam etmekte, Cape Horn'un fırtınalı sularından dünyanın uzak ucundaki Galapagos Adasına varmaktadır. Napolyon dönemindeki deniz savaşlarını konu edinen film; 2003, Amerikan yapımı. Yönetmeni Peter Weir, başrol oyuncusu ise Russel Crowe. İnternet üzerinden ulaşabileceğiniz bu filmi izlemenizi tavsiye ederim.

AMERİKAN ORDUSUNDA GEDİKLİ SUBAYLAR

Gedikli Subaylar Amerikan Ordusu’nda son derece özel bir konuma sahiptirler. Tek bir mesleğe, konuya ya da branşa yönelik olarak çok özel bir şekilde yetiştirilirler. Gedikli Subay olarak ilk göreve başladıklarında Ordu Sekreterliği tarafından yetkilendirilirler ve Warrant Officer-1 (WO1) rütbesini taşırlar. Daha sonraki aşamalarda Gedikli Subay Komisyonları tarafından üst rütbelere yükseltilirler. Bu komisyon doğrudan A.B.D. Başkanı’nın temsilcisi olarak görev yapar.

Gedikli Subaylar, kendi uzmanlık alanları söz konusu olduğunda diğer subaylarla aynı otorite, saygınlık ve komuta yetkisine sahiptirler. Müfrezelerde, birlik, birim ve timlerde, gemilerde ve icra edilen harekatlarda hem görev ve sorumluluk alabilir hem de komuta ve liderlik üstlenebilirler. Ayrıca astlarına danışmanlık görevleri de söz konusudur.

Konusunda uzman oluşuyla ve liderlik özellikleriyle birliklere ve komuta kademesine özel uzmanlık tecrübelerini ve rehberliğini sunar. Özellikle teknik konulardaki kabiliyetleri ile dikkati çekerler.

Çeşitli eğitim aşamasından geçerek rütbe ve kariyer basamaklarını oluştururlar. Kısaca değinirsek; orduya katılma kararı sonrasında ilk olarak Gedikli Subay Aday Kursu’na dahil olduklarını ve daha sonra da meslek yaşamları boyunca sürekli eğitim gördüklerini söyleyebiliriz. Gedikli Subay Aday Kursu ile temel subay ve lider özellikleri kazandırılır.

Bir sonraki aşamada Gedikli Subay Temel Kursu görürler ve burada Gedikli Subay görevlerini teknik liderlik derecesinde yapabilecek yetenekle donatılırlar.

Daha sonra gelen Gedikli Subay Tekamül Kursu ise önceki eğitimleri ve edinilen tecrübeleri geliştirme, ileri aşamalara hazırlanma sürecidir. Bu kurs CW3 rütbesine haiz bir Gedikli Subay tarafından verilir.

Gedikli Subay Karargah Kursu ise CW4 rütbesine geçiş için gerekli olan karargah görevlerinin öğrenilmesini amaçlar. Bu süreçte gedikli subaylar; ordu, personel, iletişim, eğitim yönetimi ve personel yönetimi ile özel liderlik konularında bilgi ve deneyim kazanırlar.

Son aşamada görülen kurs ise Gedikli Subay Üst Düzey Karargah Kursu’dur. Gedikli Subayların CW5 seviyesine terfi edebilmelerini amaçlayan ve bu rütbeye haiz bilgilerin öğretildiği kurs sonrasında, mesleklerinin en önemli kariyer aşamasına gelmiş bulunurlar. CW5 rütbesi, askeri eğitim için en önemli seviye olarak tanımlanır. Orduya daha geniş açıdan bakmayı öğrenirler. Örgütsel düzeyde en yüksek seviyedeki eğitmenler olarak görevler alırlar. “Amerikan Ordusu nasıl daha iyi işler, nasıl daha başarılı olur” konusu üzerinde özel olarak çalışırlar. Orduyla ilgili politikalar ve programlar üretirler. Özel konular hakkında bilgilendirme yaparlar.

Özellikle CW5 aşamasına gelen Gedikli Subay, tam anlamıyla Amerikan Ordusunun en vazgeçilmez ve aynı zamanda en üretken personeli olur. Ordunun politikasından, eğitimlerine değin pek çok konuda söz sahibidir ve de işlevselliğinde lokomotif rolündedir. Kısa başlıklar halinde görev tanımlarına bakacak olursak, şunları söyleyebiliriz:

  1. Komuta kademesine uzmanı olduğu konularda danışmanlık yapar, çözüm üretir ve desteğini sunar.
  2. Ordu politikasını yürütür ve yönetir.
  3. Bireysel ve Kolektif Eğitimler ile liderlik eğitimleri üzerine odaklanır.
  4. Ordunun silah, cihaz ve ekipmanı ile teknik sistemlerini yönetir. Bakım, onarım ve destek faaliyetleri üzerine çalışır ve bu faaliyetleri hem icra eder hem de yönetir.
  5. Birliklerin harbe hazırlık seviyeleri ve etkinlikleri üzerine özel olarak yoğunlaşırlar.
  6. Assubayların bilgi ve beceri bakımından mesleki gelişmelerine eğitim desteği ile birlikte bilgi, beceri ve tecrübelerini de sunarlar.
Amerikan Ordusu, kuşkusuz dünyanın en güçlü ve en teknolojik ordusu olarak kabul görür. Fakat onu diğer ordulardan ayıran bir özelliği daha var ki, o da insan odaklı olması. İnsana değer vermesi. Personeline rütbe ya da konumuna göre davranmak yerine, onun insan olmasını önemsemesi. Özlük hakkından madalyasına, şerit rozet ve brövesinden sosyal tesislerine kadar ordu üniformasını giyen herkese eşit davranmaya çalışması. Hatta özellikle ast olanlara pozitif ayrımlar sunması.

Amerikan Ordu yapısında rütbeler sadece görev amaçlıdır. Tüm yaşamınızı etkisi altına almaz. Yani birileri sizden rütbe ve kıdemce üst olduğu için yaşamınıza, duygu ve düşüncenize ve hatta vereceğiniz oylara karışmaz. Astlarını cahil olarak nitelemez. Onları izlemeyi ve fişlemeyi düşünmez. Ev ve aile yaşamını denetlemeyi aklından bile geçirmez.

Askeri bir kişi de olsanız önce insan olmanın onur ve haysiyetini koyar önünüze. “Rütbesi yüksek olanın ve mevkisi yüce olanın her şeyin en doğrusunu bileceği” saplantısı günümüz dünyasında sadece bir safsatadan ibarettir. Ortaçağ zihniyetinin bir ürünüdür. Herkes kendi hayat tecrübesinden, günlük yaşamından ve biriktirdiklerinden öğrendikleriyle bir çıkarım yapar ve yolunu öylece seçer. Düşünün ki, aylık emekli maaşı yaklaşık olarak 4.000 TL’yi bulan bir Emekli Kıdemli Albay ile bunun yarısını dahi alamayan Emekli Kıdemli Başçavuş; aynı siyasi eğilimi ya da ideolojiyi her nasılsa benimsesin. Eğer bu mümkün oluyorsa zaten bir yerlerde bir yanlışlık var demektir. Ya ülkenin siyasi partilerinde bir sorun vardır, yelpaze geniş değildir ya da yukarılardan somut ya da başkaca baskılar ve etkiler vardır.

Nihayetinde insanı öncelemek açısından oldukça uzun ve meşakkatli bir yolumuz olduğunu söylememiz gereklidir.

OSMANLIDA VE TÜRK ORDUSUNDA GEDİKLİ SUBAYLAR

gediklizabit1Osmanlı’da da Donanmadaki uygulamalar hep farklı olmuştur. Yüzyıllar boyunca Kara Ordusundan değişik, denizciliğe ve bu mesleğin zorlu şartlarına uygun bir hiyerarşi yapısı uygulanmıştır. Nihayetinde askeri alanda batılılaşma çabaları başlayınca, Donanma yapısı da bundan payını almıştır. Bilindiği gibi öncelik subay yetiştirilmesine verilmiştir fakat yaşanan olaylar, zorluklar ve savaşlar; Donanmayı modernleştirmenin, yapısını değiştirmenin o kadar da kolay olmadığını göstermiştir. İthal komutanlara teslim edilen ordularda ilk arayış mesleğini bilen bir ara sınıf oluşturmak fikrini sabit kılmıştır. Bu ara sınıf fikri, Osmanlı Paşalarının saltanatçı kafa yapısıyla arabeskleşmiş ve subay sınıfından ayrı olarak, Gedikli Sınıfı oluşturulmuştur. Gedikli Sınıfı, Gedikli Zabitlerden ve Gedikli Küçük Zabitlerden teşekkül edecek şekilde düzenlenmiştir. İngiliz Sisteminden alınan bu yapı, söylediğimiz gibi, şarkçı bir zihniyetle uygulama safhasına konmuş, Zabite ayrı, Gedikli Zabite ayrı ve Gedikli Küçük Zabite daha bir ayrı kurallar, kanunlar işler hale sokulmuştur. Zaten pek çok tarihçi bu dönemdeki modernleşme uygulamalarının daha çok taklitçi olduğunu ama daha da ötesinde kötü versiyonlar olduğunu vurgulama gereği hisseder.

5 Şubat 1890 tarihinde Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa’nın gayretleriyle donanmanın teknik ve ameli personel ihtiyacını karşılamak üzere, topçu, işaretçi, serdümen ve porsun, sanayi ve makine sınıflarında görev yapmak üzere “Deniz Gedikli Subay ” sınıfının kurulması için bir nizamname çıkarıldı. İngiliz sistemi örnek alındı. Nizamname, Ceride-i Bahriye gazetesinde yayımlandı ve yürürlüğe girdi. İşin aslı, hızlı bir şekilde toprak kaybetmeye başlayan Osmanlı Donanması, gemilerinde görev yapacak yetenekli leventler ve ara sınıf personel bulamamaktaydı. Özellikle Rum kökenli Osmanlılardan faydalanıyorlardı ama Yunanistan elden gidince, Rumlarda da kopuş başladı. Gemilerin teknolojisi değişmişti ama Osmanlıda bu teknolojiye ayak uyduracak ne Paşa, ne zabitan ne de devlet adamı vardı. Bunlar olmayınca, körü körüne son model gemiler alınıyor ama yürütülemiyordu. İşte bu zorunluluktan dolayı Gedikli Sınıfının kurulması şart olmuştu.

Nihayetinde, 3 Nisan 1890 tarihinde 21 Sayılı Ceride-i Bahriye'de çıkan Şura'yı Bahriye Nizamnamesiyle "Deniz Gedikli Sınıfı" resmen kurulmuş oluyordu. Böylece resmi olarak hem Osmanlı Bahriyesinde hem de Osmanlı Ordusunda “Gedikli Zabitliğin” bir parçası olarak, assubaylık mesleği de başlamış oluyordu. Elbette ki daha önce de benzer konumlarda bir ara sınıf vardı fakat kafa karıştırıcı bir sistem bütünlüğüne sahipti. Örneğin, Osmanlı Donanmasının rütbe ve hiyerarşisini çözmeniz için donanmayı iyi bilmeniz ve tanımanız gerekiyordu.

Söz konusu nizamname ile birlikte, gemilere sivil personel alınmaması, yalnız İstanbul çocuklarından olmak üzere gedikli temin edilmesi kararlaştırılmıştır. 15 Haziran 1890 tarihinde Selimiye Gemisi'nde ilk Deniz Gedikli Sınıfı eğitim ve öğretime başlamıştır. Fakat kısa bir süre sonra uygulamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle bu sınıf kapatılmıştır.

Nizamnamede yer alan ve Gedikli Sınıfın esaslarını belirleyen ana hususlar şöyleydi:

  1. Gedikli okullarına alınacak adaylar 15-18 yaş aralığında olacak ve İstanbul halkından seçilecekti.
  2. Adaylık için velinin rızası bulunacaktı.
  3. Adaylar bir yıl İstanbul’da eğitim gemisinde teorik ve pratik bir eğitime tabi tutulduktan sonra seyr-ü seferdeki gemilere gönderilecek ve bu gemilerde dört yıl daha eğitim ve öğretim göreceklerdi.
  4. Beş yıllık adaylık dönemini bitiren ve son sınavda başarı gösterenler porsun, işaretçi, sefine emini, serdümen ve topçu dallarına ayrılacak ve kendilerine onbaşı rütbesi verilecek ve bir yıl sonra yapılan bir sınavla çavuş ve bölük emini olabileceklerdi.
  5. Bir yıl hizmet eden çavuş ve bölük eminleri yine sınavla üçüncü porsun ya da üçüncü işaretçi ve aynı şekilde birer yıl hizmetle birinci porsun veya birinci işaretçiliğe kadar yükselebileceklerdi.
  6. Bu şekilde mecburi askerlik hizmetini de tamamlayan adaylar, üstlerinden iyi sicil aldıkları ve imtihanları verebildikleri takdirde üçüncü sınıf gedikliliğe yükselebileceklerdi.
  7. Üçüncü Sınıf Gedikliler, gemilerde 4 yıl, İkinci Sınıf Gedikliler ise beş yıl hizmet görüp imtihanları geçtikten sonra ancak Birinci Sınıf Gedikli olabileceklerdi.

İlk Gedikli Sınıfı 15 Haziran 1890 tarihinde Selimiye Eğitim Gemisinde eğitime başladı. Başlıca dersler; Hesap, Güzel Yazı, İmla ve Okuma dersleri olmuştur. Öğrencilere mesleki eğitim kapsamında ayrıca, Branda Bağlamak, Geminin Kısımları, Direk, Seren, Yelkenler, Sabit Arma, Makara ve Tornalar, Gemici Bağları ve çeşitleri, Top ve Kundak ayrıntıları, Ateşli Silahlar ve kısımları öğretilmiş ve top, tüfek, arma ve kürek talimleri yaptırılmıştır.

Bu nizamname esaslarına göre kurulan ve tipik İngiliz yapılanması olduğu hemen göze çarpan Osmanlı’nın ilk Gedikli uygulaması, çeşitli nedenlerden dolayı çok kısa bir dönem hayatta kalabilmiştir. Bunun başlıca sebeplerinden birisi, o dönem bahriyede hakim olan başıbozukluklardır. Özellikle maaş ödemelerinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle, ne donanma subayına ne de denizcilerine söz geçirilemiyordu. Yapılan yenilikler de bu yüzden etkili olamıyordu.

Ayrıca nizamnamesinde belirtilen hususlar gereğince, Gedikli Sınıfına başka kaynaklardan kimsenin alınmayacağı belirtilmesine rağmen bu kural kısa sürede çiğnenmişti. İstanbul dışından kimsenin alınmayacağı kuralı da çoğu kez görmezden gelinmişti. Yine nizamnamesi gereğince, Gedikli Sınıfından kimse zabitan yapılmayacaktı. Yani başarılı olsalar bile hiçbir Gedikli Zabitan, Mülazım ve Yüzbaşı gibi rütbelere terfi edemeyecekti. Kapalı devre bir sistem tasarlanmıştı. Buna rağmen, II. Abdülhamit’in emri gereğince bazı Gedikli Subaylar, üsteğmen rütbesiyle zabitan sınıfına geçirilmiş ve bir kere başlayınca da arkası gelmişti. Başlangıçta tasarlanmış olan kuralların bütünü bozulmuş ve ihlal edilmişti. Tüm bunlardan sonra, bu şekliyle Gedikli Subay yetiştirmenin bir fayda sağlamayacağı değerlendirilmiş ve mevcut olan Gedikli Subayların muhtelif zabitan rütbelerine nakli sağlanarak, Gedikli uygulaması sonlandırılmıştır.

Burada dikkatinizi çekmek istediğim husus şudur: Bilindiği gibi Türklerde hiçbir zaman kapalı devre bir sistem olmamıştır. Başarılı olanın önü hep açık olmuştur. Türk Milletinin özgür yapı ve karakteri, tarih sahnesinde doğuşundan bu yana böyledir. İlk kez böyle bir taklit sistem denenmiş ve başarısız olmuştur. Buradaki başarısızlık, görevini yapma konusunda değildir. Bu sınıf kendisine tevcih edilen görevi layıkıyla yapmış ve daha fazlasını hak ettiği ve istediği için kuralları delip geçmiştir. Kurallar çiğnenince de, ilerde tekrar gözden geçirilmek üzere, gedikli sınıfının kaldırılması fikri hemen devreye girmiştir.

Gedikli Zabitliğin ilk uygulandığı dönemlerden bilinen isimlerin en başında İsmail Hakkı Kaptan gelir. Zaten başkaca da bir isme rastlanmaz. Gazi Alemdar Gemisi ile İstiklal Savaşı’nda destan yazan isimlerden birisi olan Gemi Süvarisi İsmail Hakkı Kaptan, Osmanlı’nın ilk Gedikli Zabitlerindendir ve Kurtuluş Savaşı döneminde emekli durumdadır.

Gedikli uygulamasının ikinci safhası ise 1900’lü yılların başında denemeye geçmiştir. 1909 yılına gelindiğinde, Osmanlı Devletinin pek çok yerinde, ilkokul ve ortaokul seviyesinde Gedikli Küçük Zabit Mektepleri peş peşe açılmaya başlamıştır. Fakat bu süreçte söz konusu olan Gedikli Küçük Zabitlerdir. Gedikli Zabitlikle ilgili yeni bir uygulama söz konusu olmamıştır.

19 Temmuz 1913 tarihinde “Sekeni Hümayunda Gedikli Sınıfının Sureti Tesciliyle Usulü Terfi ve Terakkileri” hakkındaki kanun kabul edildi. Bu kanun Gedikli Sınıfının teşkil esaslarını kapsamaktaydı. 14 Temmuz’da deneme uygulamasına başlanmıştı ve bir senelik denemeden sonra, 1915 yılında hayata geçirildi. 24 Şubat 1915’de geçici bir kanun ile küçük zabitlerin üstünde olarak “Gedikli Zabit” sınıfı yeniden teşkil ediliyordu. Böylece Gedikli Zabit ve Gedikli Küçük Zabitten teşekkül eden Gedikli Sınıfı, kanun ve nizamnamesi oturtulmuş olarak bir kez daha uygulamaya konuluyordu.

İlerleyen dönemlerde Gedikli Sınıf yapılanması yeni kurulmaya başlayan Hava Kuvvetlerinde ve başladığı yer olan Deniz Kuvvetlerinde oldukça etkili olarak kullanılacaktı.

Hazırlayan : Aydın Kulak

NOT: Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur. Çalışma ile ilgili kaynakça, son bölümde yer alacaktır.
Yayınlandığı yer BUYUTEC

veteriner-assubay

Bir dönem önemli görevler üstlenen ama zamanla işlerliğini kaybeden, çağın gelişimi nedeniyle artık anılarda yaşayan bir Assubay Okulu’ndan bahsedeceğiz sizlere: Veteriner Assubay Okulları'ndan.

Prof.Dr. Ferruh Dinçer tarafından “Türkiye’de Askeri Veteriner Hekimlik Tarihi Üzerine Yapılan Araştırmalar” kapsamında yapılmış olan bir çalışmadan elde ettiğimiz bu bilgileri gelin birlikte inceleyelim. Nerede teknik bir konu varsa, orada assubayın da olduğunu, bilgi ve becerisini vatanı ve milleti için nasıl her alanda kullanabildiğini birlikte değerlendirelim ve unutulmaması için biz de hem tarihimizde hem anılarımızda yaşatalım.

I923-33'de "Nalbant Gedikli Küçük Zabit Kursu" adıyla hayvan sağlığı ve nal teknisyen assubayları yetiştirilmesi ele alındı.

Veteriner Teknisyen Assubay İlerleme Kursu” 1945’te, “Veteriner Teknisyen Assubay Nal Tekniği Kursları" 1954'de ve "Veteriner Teknisyen Assubay Gıda Kontrol Kursları" 1959'da açıldı.

Askeri Veteriner Akademisi Assubay Okulu

Assubay sınıfı için ilk olarak 1932 yılında öğrenci alındı. Eylül 1932-Haziran 1933 arası 10 ay süren bu döneme "Nalbant Gedikli Küçük Zabit Kursu" adı verildi. 1934-35 döneminde "Nalbant Gedikli Erbaş", 1945'den itibaren "Veteriner Gedikli Erbaş" olarak değiştirildi. 1951'de "Hayvan Sağlık Teknisyen Assubay Okulu" ve 1953'den itibaren de "Hayvan Sağlık ve Nal Teknisyen Assubay Okulu" denildi.

1940 yılına kadar askeri ve sivil ortaokul öğrencileri ve mezunları ile ilkokul mezunları da okula alınıyordu. 1940'dan itibaren, diğer bütün assubay okullarında olduğu gibi ortaokul mezunları alınmaya başlandı.

Okula kayıt olan öğrenciler, önce 3 ay süreyle atlı birliklerde staj görüp buradan Kolordu Hayvan Hastaneleri’ne gönderiliyor ve 10 ay pratik yaptıktan sonra Tatbikat Okulu'nda 10 aylık kurs görüyorlardı. Yapılan sınav sonucunda da mezun oluyorlardı. 1945 yılından itibaren öğretim, tamamı Tatbikat Okulu'nda geçerek, 2 yıl üzerinden sürdürüldü.

1932-33'de açılan I. dönemde öğrencilere nal tekniği, veteriner bilgileri, Türkçe, Ordu Bilgisi, Sevk ve İdare, Arazi Bilgisi, Askeri Ceza ve İç Hizmet, Harp Tarihi ve Türk Tarihi, Coğrafya, Matematik dersleri verildi. 1934-35'de “Spor” ve 1936-37’de “Ecza Bilgisi” dersleri eklendi. 1945'de 2 yılın tamamı Tatbikat Okulunda geçince 1. ve 2. yıl dersleri şöyle programlandı:

Birinci yıl: Anatomi, Dış Hastalıklar, Fizyoloji ve İç hastalıklar, Ayak Hastalıkları ve Nal Tekniği, Veteriner Görevleri, Hayvan Sağlığını Koruma, Tarih, Coğrafya, Binicilik, Piyadecilik ve Atış, Harp Silahları ve Vasıtaları, Topoğrafya, Ordu Bilgisi, İç Hizmet ve Askeri Ceza, T'ahkimat Gizlenme ve Tahrip, Türkçe.

İkinci yıl: Anatomi, Dış Hastalıklar, İç Hastalıklar, Ayak Hastalıkları, Patoloji, Salgın Hastalıklar, Kimya, Zootekni, Veteriner Görevleri, Veteriner Tabiyesi, Türkçe, Tarih, Coğrafya, İç Hizmet, Tabya, Balistik, Topoğrafya, Ordu Bilgisi, Binicilik.

1953-54 döneminde, ikinci sınıfta "Hayvan Sağlık Teknisyen Assubayı" ve "Nal Teknisyen Assubayı" olarak ayrılan öğrenciler bu adlar altında mezun oldular.

1942 yılında iki dönem mezunu verildi. Birincisi Eylül 1941-Haziran 1942 dönemindeki 5 adaydır ki bunlar, 22 haziran 1942'de mezun oldu. 1942'nin 10 Şubat'ında açılan İkinci Dönem ise 10 ay sürdü ve adaylar 9 Aralık I942'de mezun oldu.

1945'den itibaren öğrenciler Assubay Ortaokullarından mezun adaylar arasından alınmaya başlanmışlardı. 1949'da Assubay Okullarından öğrenci gelmediğinden, 1950'de mezun verilmedi.

1959'da 7 mezun verildi. Ancak, 1958'de okula giren öğrenciler de aynı yıl "Nal Teknisyen Assubayı" olarak mezun oldu (22 Ekim 1959). Bunlar "B" sicili aldılar. Bu nedenle 1960 yılında mezun verilmedi. 1962'den sonra okula öğrenci alınmadığından en son mezun 1963'de verildi. 1933-1963 arasındaki 28 dönemde 386 mezun verildi.

Veteriner Teknisyen Assubay Kursları:

Veteriner Teknisyen Assubayları’nın da yeni gelişmeler ve uygulamalar konusunda bilgilendirilmeleri için Askeri Veteriner Akademisinde şu kurslar açılmıştı:
  • 1. Veteriner Teknisyen Assubay İlerleme Kursları: 1.5.1945-30.7.1947 arası açılan I. Dönem ile başlatılmış ve Akademi'nin okula dönüştürülmesine kadar 12 dönem (5.5.1969-28.6.1969) yapılmıştır.
  • 2. Veteriner Teknisyen Assubay Nal Tekniği Kursları: Bu kurslar 1954'de başlatılmış ve 1959'a kadar her yıl açılmıştır.
  • 3. Veteriner Teknisyen Assubay Gıda Kontrol Kursları: 1. Dönem (4.5.1959-8.7.1959) IX. Dönem (7.10.1968-30.11.1968) olarak düzenlenmiştir.

Akademiye bağlı Assubay Okulu mezunlarının tümüne yakın kısmının (354'ünün) çeşitli kurslara alınmasından, teknisyen eğitimine de ayrıca önem verildiği anlaşılmaktadır.

Bir döneme damgasını vurmuş olan Veteriner Astsubay Okulları, ordudaki gelişmelere bağlı olarak işlevini kaybetmiş ve kapatılarak, tarihteki yerini almıştır. Sadece anılarda yaşatılmakta ve assubaylığın onur dolu sayfasında yerini korumaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyacı olan Veteriner Assubaylarının yetiştirilmesinde bundan sonraki dönemlerde farklı politikalar izlenmiştir. Örneğin; 1990-1991 eğitim ve öğretim yılında Samsun'daki Veteriner Sağlık Meslek Lisesi'nde Tarım bakanlığı'nın Kara Kuvvetleri ile yaptığı protokol gereğince, takip eden dört öğretim yılı boyunca 40 Veteriner Teknisyen Assubay öğrenci alınmış, mezun edilmiş ve müteakiben Milli savunma Bakanlığı'nın çeşitli birimlerinde görevlendirilmiştir.

BİR GİRİŞİMCİ HİKAYESİ: GÜN-TAV VE BAŞOFLAZ

GUNTAV-TAVUKCULUK-REKLAMI-Lutfu-BasoflazTürk Silahlı Kuvvetlerinde Veteriner Teknisyen Assubayı olarak görev yapan Lütfi Başoflaz, 1973 yılında emekli olur. Küçük pikabının arkasında başladığı girişimcilik hikayesi zamanla GÜN-TAV adlı bir şirkete ulaşmasına vesile olur ve bir başarı hikayesine dönüşür.

Vatanına ve milletine bir Assubay olarak yıllarca hizmet eden Başoflaz, emekliliği sonrasında çalışmadan yapamıyor ve yeni bir başlangıç istiyor. Kader onu İstanbul'da küçük bir dükkana götürüyor. Başoflaz, bu küçük dükkana mütevazi ama bir o kadar anlamlı bir isim veriyor: Güneş Tavukçuluk.

Derme çatma kapkacakla kümes hayvancılığı yapmaya çalışan insanlara, pikabının kasasına doldurduğu, kalıplarını kendisinin yaptığı malzemeleri kapı kapı dolaşarak satmaya başlıyor. Yaptığı bu girişimci çalışmaları ile belki de Türkiye'de ilk profesyonel yemlik sistemlerinin temelini atıyor ve sektörün geleceğine de kılavuzluk ediyor böylece. Bu hikaye, seksenli yılların başına kadar devam ediyor.

Bu dönemde sağlık sorunları nedeniyle, çalışmalarına beş senelik bir ara vermek zorunda kalıyor Başoflaz. Ara verdiği bu dönemde şirketin saygınlığını korumak adına her hakkını koruyor, Gün-Tav ismine halel gelmemesi için çabalıyor, markasının saygınlığına sahip çıkıyor ve 1987 yılında bu güzide markayı, yine kendisi kadar girişimci ve idealist olan emekli bir öğretmene, Ahmet Eyvazoğlu'na teslim ediyor.

Bugün temelini Lütfi Başoflaz'ın attığı bu şirket, örnek bir durumda. Şu anda Bulgaristan, Yugoslavya, İran, Mısır, Suriye, Rusya, Arabistan, Romanya, Sırbistan, Libya, Türmenistan gibi ülkeler başta olmak üzere bir çok ülkede çalışmaları bulunan Gün-Tav; Dünya pazarında söz sahibi olma yolunda ilerliyor. Gerçekleştirdiği üretim, yatırım ve sağladığı kaynaklarla Gün-Tav kendi sektöründe Türkiye’nin lokomotif markası. 1973 yılında başlayan bu hikaye, yeni başarılarla yazılmaya devam ediyor. Hikayenin başlangıcında ise bizden birisi var: Emekli Assubay Lütfi Başoflaz!

VETERİNER OKULUNDAN ÇIKAN BİR HALK OZANI: MEHMET ZEKİ AKDAĞ

mehmet-zeki-akdagŞimdiye kadarki yazılarımda halka malolmuş, sesini duyurmuş ve assubayları onurluca temsil etmiş pek çok ismi sizlere sundum. Bu kez karşıma, pek çoğumuzun tanımadığı, bilmediği bir isim çıktı:Mehmet Zeki Akdağ! Onun için yeni çağın Karacaoğlan'ı gibi tanımlamalar dahi yapılıyor. Pek çok şiir kitabı var. Aslında belki de ismine orda burda rastladınız ama nerden gelmiş, nasıl gelmiş diye inceleme zahmetine katlanmadınız. Bizden birisi olduğunu farkedemediniz. Oysa o, ne güzel dökmüş yüreğimizde taşıdığımız isyanı dizelerine:

Geceden kurtarır karanlıkları
Zulmeti yıkardık hatırlar mısın?
Arzuların kanadında ruhumuz
Göklere çıkardık hatırlar mısın?

Dilerseniz, şöyle bir biyografisini okuyarak başlayalım işe:

Karaman’a bağlı Ermenek ilçesinin Göktepe kasabasında 1929 yılında (28 Haziran 1929) dünyaya gelen Akdağ, Göktepe İlkokulu (1943), Kayseri Askeri Ortaokulu (1948), Ankara Veteriner Teknisyen Astsubay Okulu (1952) ve Ordu Yabancı Diller Okulu’nu (1960) bitirdikten sonra assubay olarak yurdun çeşitli bölgelerinde görev yaptı. Emekli olduğu 1968 yılında gazeteciliğe başladı. Milliyet, Akşam, Güneş, Yeni İstanbul, Son Posta, Hergün ve Ortadoğu gazetelerinde çalıştı. Bu gazetelerde muhabir, haber müdürü, yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü olarak çeşitli görevlerde bulundu.

Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatkârlar Vakfı kurucu üyeliği, İLESAM İstanbul temsilciliği yaptı. Türkiye Gazeteciler Cemiyetine ve Gazeteciler Sendikasına üye oldu.

İlk şiiri 1947'de Erciyes dergisinde yayınlandı. Geride kalan bu 64 yıl süresince; Çınaraltı, Hisar, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Millî Kültür, Yeni Ufuklar, Türk Yurdu, Türk Dünyası, Kültür Dünyası, Orkun, Tarla, Kızılelma, Türk Sanatı, Petek, Dokuz Eylül ve Sarmaşık Kültür gibi çok sayıda dergide kalemiyle, mısralarıyla yer aldı. Cumhuriyet devri Milli Edebiyat akımına ve Hisar ekolüne bağlı kaldı. Sade ve samimi bir dille, halk şiiri özelliklerini barındıran çağdaş bir şiir yazma çabası gösterdi.

Mızrap” isimli musiki dergisini bir grupla birlikte altı sayı yayınladı. Gazetecilik araştırma dalında 1977'de “Yılın Gazetecisi Ödülü”nü aldı.

Kültür Bakanlığı'na yaptığı 7 bin 500 kitaplık bağışıyla, doğup ilk öğrenimini gördüğü köyünde adına kütüphane açtırdı.

Şiire küçük yaşta başlayan şair, özellikle türkülerle içli dışlıdır. Hem de “Türkülere gömün beni” diyecek kadar!

Büyük büyük tufanlarda
Yitirdik birbirimizi
Şüphesiz vuslat gününe
Türküler getirdi bizi.

Anacığım çağırıyor
Bir türküde demin beni
Türkülerle doğmuşum ben
Türkülerle gömün beni.

Şiirlerinde tasavvuf izine rastlamak da mümkündür. Fakat burada bir aşırılık değil, bizi biz yapan değerleri anlatış vardır. Tarihimiz, kültürümüz, dilimiz ve geçmişimiz olanca güzelliğiğiyle göze çarpar onun şiirinde. Yozlaşmış bir Türkçe'yi değil, İstanbul şivesiyle süslenmiş bir Türkçe'yi yeğleyen şair, halkının yanıbaşında olmaya özen gösteren mısralarla örgülediği nice şiirlere imzasını atmıştır.

Yazar Abdurrahman Şen, onun şiirini köşesinde şöyle dile getiriyor:

“Otuzu aşkın şiiriyle TRT repertuarına girmiş ve Zeki Müren, Ahmet Özhan, Bilge Pakalınlar gibi sanatçılar tarafından seslendirilen şarkıların şairi olan Zeki Ağabey; mısralarında kendini gösteren 'gönül adamı' özelliğini yaşantısında da çevresine hissettiren, tam bir Anadolu efendisidir.

Hece vezninden bazı şiirlerinde vazgeçse de sağlam kâfiyeden, şiirin ritminden, âhenginden asla ayrılmaz. Bir çok şiirinde hicivden örnekler de sunan Zeki Ağabey, 'Millî şiir' tanımının, yaşayan ender ustalarından biridir.

Merhum Ahmet Kabaklı büyüğümüzün; 'Türkü, koşma havasına girdiği, aşkını ve tabiatı eski bir Toroslu gibi söylemek gereği duyduğunda Karacaoğlan'ın şenlik ve renkliliğinden pek ayırt edilemiyor' sözleriyle tanımlamaya çalıştığı. Merhum ağabeyim Ahmet Tufan Şentürk'ün ifadesiyle de; 'Tam mânâsıyla ve tek kelimeyle günümüzün yaşayan Karacaoğlanıdır' diyebileceğimiz Mehmet Zeki Akdağ Ağabeyime bundan sonra da bol şiirli, az hasretli, 'ballı Türkçe' ile örülmüş nice şiirler, şiir kitapları diliyorum.”

Eserleri: Kırkikindi (1967), Dar Saat (1973), Uzun Hava (1991), Yağmura Duran Bulut (1999), Önce Şiir Vardı (1999), Boşa Çiğnemedim Yalan Dünyayı (2003), Gecenin Gözleri (2006)

Vedamızı şairimizin güzel bir dörtlüğüyle yapalım dilerseniz:

Cüceyi dev yapan ışık
Şimdi zindanla barışık
Gür salkımlı mor sarmaşık
Var mı böyle konut artık...


SEÇİMLERE ÖZEL NOT:

Terörle ilişkisini gözardı ettiğimizde, BDP'nin demokratik mücadelesine hayran olmamak mümkün değil. Bir seçim bölgesinde birkaç bağımsız aday birden seçiliyor. Her adayın aldığı oy son derece dikkatle belirleniyor. Örneğin bir adayın seçilmesi için 74.154 oy gerekiyor. Seçim sonucunda almış olduğu oya bakıyorsunuz 74.156. Ne kadar planlı, ince ince hesaplanmış bir mücadele olduğunu ilk bakışta görebiliyorsunuz.

Ayrıca bu seçim döneminde Pendik ilçesine bağlı bir köyde yaşanan olay dikkatimi çekti. Yaklaşık 100-200 kişilik bir köy, hizmet gelmediği için seçimleri protesto edeceğini açıklıyor. Araya kimler girmiyor ki, ama nafile. Köylüler demokratik hakları olan protesto seçeneğini sonuna kadar kullanıyorlar. Onca kişinin yalvarmasına, gelin vazgeçin bu direnişten demesine rağmen.

Bizler ise bu sitede assubay sorunlarımızı öteleyip, siyasi partilerin vatan kurtarma edebiyatına kaptırıyoruz kendimizi. Bizimle hiç alakası olmayan partilerin sloganlarını mesaj panosuna militanca yazanlara şahit oluyoruz. Sizce oraya yazılan ve kullanılmışlık kokan bu mesajlar, insanları ikna etmeye yeter mi?

Allaha şükür, vatanı kurtarmaya o kadar çok meraklı parti ve insan var ki... Şimdilerde bunların bir çoğundan kurtulmayı deniyoruz. Zor iştir kurtarıcıdan kurtulmak.

Oysa bizim aradığımız, vatanı değil, bizi kurtaracak çözüm ve öneriler. Bunu farkedip, denemeye başladığımızda çok şeyi de değiştirdiğimizi hep birlikte göreceğiz.

Eğer bundan sonraki dönemlerde beş-on bin emekli Assubay, hep birlikte bir seçimi protesto edeceğimizi açıklarsak ve bunu gerçekten yapabilirsek, bir şeyler elde edemesek bile; gerçek anlamda bir mücadeleci ruh yakalama yolunda olmanın gururunu yaşamış oluruz.

Gelin görün ki, siyasi partilerin kuşatılmışlığından kurtulacak beş-on bin emekli Assubay çıkartabilir miyiz, işte bu şüphelidir.

Hazırlayan: Aydın Kulak

Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
Kaynak :
  1. TÜRKİYE'DE ASKERI VETERİNER HEKİMLİK TARİHİ ÜZERİNDE ARAŞTIRMALAR/ Ferruh Dinçer/A. Ü. Veteriner Fakültesi Veteriner Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü
  2. http://okulweb.meb.gov.tr/55/01/965050/tarihce.html
  3. http://www.guntav.com/tr/hakkimizda.html
  4. http://turkiyekulturportali.gov.tr/Sayfalar/KimKimdir/MehmetZekiAKDAG.aspx
  5. http://www.yeniasya.com.tr/2007/11/25/yazarlar/asen.htm
  6. http://www.antoloji.com/mehmet-zeki-akdag/ (Şiirlerine buradan ulaşabilirsiniz)
Yayınlandığı yer BUYUTEC
Çarşamba, 01 Haziran 2011 14:05

ORDULAR DEĞİŞİYOR, YA KAFALAR?

ORDULAR-DEGISIYOR

HOMEROS DESTANLARINDA ASSUBAYLAR

Tarihte ilk devlet tipi yapılanmaların görülmesiyle birlikte, insanoğlunun doğası gereği savunma ve saldırı amaçlı askeri oluşumların da başladığını görürüz. İnsanoğlu ya toprağını korumak ya da genişletmek amaçlı olarak savaşmayı tercih etmiş. Bu durumda ortaya askerlik dediğimiz meslek ve bu mesleğin olmazsa olmazı diyebileceğimiz emir-komuta zinciri yani hiyerarşik yapı çıkmış.

İlk dönemlerdeki askeri yapılanmalarda ilkel silahlar kullanıldığı için assubay diyebileceğimiz meslek grubu insanlar, daha ziyade orduların hücumda ve savunmada düzenli hareket etmesi maksadıyla, emir-komuta zincirinin bir halkası olarak kullanılmıştır. Bu yapılanmada emirler koordineli hareket etmeyi sağlamış ve orduların bu yolla zafere daha yakın oldukları görülmüştür.

Yenilgi durumlarında ise eldeki savaşçı insan malzemesinin panik halinde kaçışıp heba olması yerine düzenli bir şekilde geri çekilmesine vesile olmuşlardır. Savaş alanında dirlik ve düzeni sağlamışlar ve birliklerine cesur davranışlarıyla önderlik etmişlerdir.

Homeros'un İlyada Destanı'nda bunun güzel bir anlatımını bulabiliriz:

“Zephyros yelinin üstüste getirdiği dalgalar

yankılı kıyıya çarparsa nasıl,

önce açık denizde başkaldırır da yükselir hani,

gelir sonra kırılır karada, öter güm güm,

burunlarda olur sırtı yusyuvarlak,

tükürüp saçar köpüklerini;

işte tıpkı bu dalgalar gibi üstüste yığılarak

Danaolar durmadan geliyordu savaşa.

Bir önder kumanda ediyordu her sıraya,

erler de yürüyordu sessiz soluksuz.

Diyemezdin arkalarında koca bir ordu var,

şu insanların göğsünde ses var diyemezdin.

Önderlerin ardından yürüyorlardı usulcana,

sıralar içinde ışıl ışıl parlıyordu silahları.”

(Çeviri: Azra Erhat-A.Kadir)

TEKNOLOJİ DEĞİŞTİ VE ORDULAR DA!

Savaş ve silah teknolojilerini incelediğinizde, bu teknolojilerin paralelinde ordu yapılarının da değiştiğini görürsünüz. Sopayla, taşla başlayan savaş silahları; zamanla ok, yay ve kılıca, mancınıklara ulaşmış, günümüze adım adım yaklaştıkça barut icad edilmiş ve ardından tabanca, tüfek, top gibi silahlar ortaya çıkmıştır. Bugüne geldiğimizde artık akıllı silahlardan söz etmekteyiz. Kıtalar arası füzeler, güdümlü mermiler, nükleer silahlar, atom bombaları, savaş uçakları ve gemileri vs. İnsanlık savaşla başladığı medeniyet yolculuğuna ne yazık ki, hâlâ savaşla devam etmektedir. Güçlü bir ordu demek, düşmana gözdağı vermek anlamına gelmekte ve barış içinde yaşamak adına caydırıcılık sağlamaktadır.

İlk düzenli orduların emir komuta yapısında küçük rütbeli subaylar olarak yer alan assubaylar, gelişen silahlarla birlikte daha farklı roller üstlenmeye başlamışlardır. İyi bir avcı, iyi bir dövüşçü ya da iyi bir nişancının ötesine varmıştır iş. Her yeni icat edilen silah biraz biraz eğitimi ve bilgiyi gerektirir olmuştur.

TÜRKLER VE ROMALILAR: İKİ FARKLI ANLAYIŞ

optio-01Bu nedenle savaşın kaçınılmazlığını bilen Türk devletleri ve Roma İmparatorluğu; orduda kalıcı yapılanmalar denemişlerdir. Türkler çoğu şimdi bile kullanılmakta olan onbaşı, yirmbeşbaşı, ellibaşı, çavuş, yüzbaşı gibi rütbeler ihdas etmişlerdir. Buna benzer yapılanma Roma ordusunda da yer almış fakat Roma, asker millet kavramı yerine işi tamamen profesyonel askerlik olan Lejyon yapılanmasını oluşturmuştur.

Bu yapılanmalarda assubay hem iyi bir savaşçı hem de iyi bir eğitimci olmak zorundaydı. Bunun yanı sıra özellikle Roma Ordusunda eğitim, idari işler ve lojistik destek gibi konular tam olarak bu lejyon assubaylarının sorumluluğundaydı.

Uzun yüzyıllar boyunca ordu teşkilatlanması toprak yapılanmasına bağlıydı. Ordunun komutanı kral ya da padişahtı. Genelkurmaylık benzeri bir kavram olmadığı gibi şimdiki anlamda bildiğimiz ve kullandığımız Assubay tanımlama ve sınıflandırması da yoktu. Onbaşıdan itibaren tüm rütbeli personel subay kavramı içinde yer alıyordu. Düşük rütbeli personele genelde küçük subay/zabit deniliyordu.

ASSUBAY KAVRAMI ORTAYA ÇIKIYOR

Artık insanoğlu yeni savaş silahları üretiyordu. Barut icat edilmiş, ortaya toplar, tüfekler, tabancalar ve hatta top taşıyan savaş gemileri çıkmıştı. Bütün bu silahların yerinde kullanımı için bilgi gereksinimi vardı. Aynı zamanda bilen, kullanabilen ve eğitebilen insan gücü önem kazanıyordu. İşte bunlar küçük rütbeli subaylardı ve ilk kez bunları “assubay” olarak niteleyen devletler ortaya çıktı.

Helmuth von Moltke, Harp Bakanı Roon ile birlikte 1857'de Prusya Ordusunda değişiklikler ve düzenlemeler yapıp bundan olumlu sonuçlar aldığında işin esas temellerinden birisi olarak branşlarında çok iyi yetişmiş assubayları gösterir ve assubayların özellikle teknik ve uygulamalı konulardaki tecrübe ve bilgileri sayesinde muharebe ve eğitimlerde ordunun asıl yükünü taşıdıklarına vurgu yapar.

Keşiflerle ve icatlarla artık sanayi çağına geçilmiştir. Toprak esasına dayalı ordular savaşı kaybetmeye başlamıştır. Yeni çağa ayak uyduran, ordu yapısını buna uyarlayan devletler savaş meydanlarının galibidir. En önemli silah; bilgiyi ve çağın teknolojisini orduya uyarlayabilmektir. Bunu başaramayanlar kocaman imparatorluklar bile olsalar yıpranmaya ve yıkılmaya başlamışlardır.

Sanayi çağı, toprağa dayalı yaşam kültüründen, her alanda üretime ve bilgiye dayalı yaşam kültürüne geçiştir. Kendini bu sisteme uyarlayan devletler bir anda sömüren devletler olmayı da başarmışlardır. Daha önce adı duyulmamış bir kavram olan milliyetçilik ve ulus devletçilik ortaya çıkmıştır. Artık kralların, sultanların ya da halifelerin tebaası ve ümmeti yoktur. Millet vardır, halk vardır. İşçi vardır, patron vardır. Emperyalizm vardır, sömürge vardır.

Değişimlerin hızlı yaşandığı bu zaman aralığında onbaşıdan binbaşıya kadar uzanan küçük rütbeli subaylara önce “küçük zabit” sonra da Assubay denilmeye başlandı. Binbaşı ve sonradaki rütbeler ise üstsubay olarak değerlendirildi. İlerleyen dönemlerde değişim ve teknolojiye paralel olarak yeni rütbe organizasyonları gelişti. Assubay rütbeleri; Assubay Çavuş ile Assubay Kıdemli Başçavuş arasında basamaklandırılan ve zaman zaman değişime uğrayan çeşitli kategorilere bölündü. Asteğmenden Binbaşıya kadar uzanan rütbe aralığı da subay olarak yapılandırıldı. Bunlara daha ziyade genç ya da kıdemsiz subaylar denildi.

MODERN ORDULARIN BELKEMİĞİ ASSUBAYLAR

1900'lü yıllardan günümüze değin yaşanan büyüklü ve küçüklü tüm savaşlar; küçük rütbeli subay kavramını çarpıcı bir şekilde ön plana çıkarmıştır. Işık hızı ile gelişen bilim ve teknoloji yeni silahların icadına da yol açmış ve savaşların sırf liderlerin ya da komutanların taktik bilgisi ile kazanılamayacağı gerçeğini ortaya koymuştur. Bugün savaş ve buna dayalı silah teknolojisi herhangi bir bilim dalından daha seri bir şekilde kendisini yenilemektedir. Atom bombasının icadı, savaş sanatında tam anlamıyla yeni bir çığır açmış ve göğüs göğüse çarpışmaların yerini uçaklar, gemiler, bombalar ve kitle imha silahları almıştır. İnsanoğlu küresel bir barışı dört gözle bekleyedursun, modern savaş sanatında; nükleer savaşlardan, kontrolsüz ülkeler ve güçlerden, tehlikeli silahları yasadışı yollardan edinmiş terörist gruplardan ve hatta uzayda bir savaştan dahi söz edebilecek derecede ilerlemiş durumdayız.

Birinci ve İkinci Cihan Harbi, Kore ve Vietnam Savaşları ve daha pek çok savaş, “Harbi onbaşı kazandırı!” sözünü haklı çıkartacak derecede küçük rütbeli ya da rütbesiz askerlerin cesaret dolu hikayeleriyle onurlanmıştır. Anlık bir fırsatı değerlendiren rütbesiz ama lider kapasiteli bir er bile savaşın kaderini değiştirecek en cesur hamleyi yaparak, zafere giden yolu açabilmiştir. Bu da bize göstermektedir ki, ordular; en kıdemsiz personelini dahi bilgiyle donatmalı ve onlara dahi liderlik özelliği kazandırmalıdır.

1990'a değin gelinen aşamada, silah ve cihazlara ünsiyeti olan küçük rütbeli personel, uzmanlığı, bilgisi, cesareti ve liderliği oranında komuta kademesine kılavuzluk etmiştir. Pervanesi dönmeyen bir uçağın pilotu olamayacağı gibi, yüzemeyen bir gemiler filosunun da Filo Komutanı olamaz. Bir komutan, astlarıyla bütünleşebildiği oranda komutandır. Liderlik, bilgi ve beceri birbirini tamamlayan unsurlardır. Salt taktiksel liderlik özellikleri geliştirilen bir komuta yapısı ile savaşların kazanılacağını ummak, bir gün karşınıza bir badire ile çıkacak “Kral Çıplak” söylemine çanak tutmaktan öte bir şey değildir.

Öyleyse, tepeden tırnağa tüm silahlı kuvvetler personelini insan onuruna yakışır şekilde haklara kavuşturmak ve gerek iş bölümünde, gerek hukukta, emekte ve özlük hakkında daha eşit şartlar sunmak; ülke siyasetçilerinin ve komuta kademesinin ilk ödevidir.

CUMHURİYET TARİHİNDE ASSUBAYLAR

Cumhuriyetin ilanından bugüne ve hatta Kurtuluş Savaşımız dahil; Türk Silahlı Kuvvetleri'nin assubayları, üzerlerine düşen vazifeyi hakkı ve onuruyla yapmış ve yapmaktadır. Düşünün ki, Batı Anadolu'da işgal güçlerine ilk karşı çıkan bir küçük zabittir. Resmi tarihimizin bir sayfasında kahraman olarak göklere çıkartılan ama sonraki sayfalarda çeşitli nedenlerle hain damgası vurulan Ethem Bey (Çerkez Ethem); Milli Mücadelemizin lider kadrosuna çok büyük katkılar sunmuştur. Ayaklanmaları bastırmış ve planlı, programlı bir mücadelenin yapılmasına zaman ve zemin hazırlamıştır. Başına gelenleri iyi ya da kötü olarak değerlendirmek bizden çok tarihçilerin işidir. Fakat şu kadarını söylemeliyiz ki; büyük mücadele ve devrimler çoğu zaman kendi çocuklarını da yemekten sakınmamıştır.

Antepli Şahin Bey de alaylı bir assubaydır ve kahramanca çarpışarak, kanını bu kutsal topraklar için akıtmış, canını ay yıldızlı bayrağın dalgalandığı bir vatan toprağı hülyası ile feda etmiştir. İstiklal Destanımızın her sayfasında bu ülkenin nice onurlu evlatları vardır ki, bunlar yokluklara rağmen yürekleri ile savaşmış, rütbelerin en yükseği olan şehitlik ve gazilik makamına erişmişlerdir. Kimilerine devletimiz tarafından onbaşı, çavuş, başçavuş ve teğmen gibi çeşitli rütbeler verilmiş olsa da; o savaşa yüreğini koyan her vatan evladı bizim için birer gurur abidesi meslektaştır. Yüreğimizde isimlerini taşıdığımız, sevdalarını taşıdığımız; mücadelelerinden ilham aldığımız birer Assubay görüyoruz herbirini.

Kore Savaşında ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatında da nice destanlar yazmış bir ordunun assubayları olarak, bu destanlara kanımızla ve canımızla katkıda bulunduk.

bnasbTerörün kol gezdiği sınır boylarında, dağ karakollarında ay yıldızlı bayrağımızın dalgalanması için var gücümüzle çalıştık, çabaladık. Kutsal vatan toprağında gece gündüz nöbetler tuttuk, kimi zaman evimizi bile taşıyamadık, yıllarca ayrı kaldık. Hasret ateşini vatanımıza ve milletimize duyduğumuz derin aşk ateşi ile bastırdık.

Eve dönüşlerde, çocuğumuz babasını yabancı bir misafir zannetti çoğu kez. Kim bu adam, niye sevgili annemle bu kadar yakın diye tuhaf bakışlarla süzdü bizleri. Bazen kahramanlık hikayelerinin etkisiyle, dev gibi bir baba bekleyip durdu ama karşısına mayında elini kolunu kaybetmiş eksik bir baba buldu. Bilemedi Gaziliğin ne olduğunu. Şaşırdı.

Bazense babasını düşlerken, onun yerine bayrağa sarılı, yüzünü bile göremediği bir adam için ağladı. Birileri, babasının kahpe kurşunlara karşı kahramanca çarpıştığını ve şimdi kanatlanıp cennete doğru uçtuğunu fısıldayıverdi kulağına. Kutsal babayı kutsal bayrağa sarılı gördü ve öylece rüyalarına taşıdı. Her gece yüzünü seçemediği ama bayrağından tanıdığı o cesur babayı kurdu düşlerinde. Ne zaman başı sıkışsa, ne zaman hayatın zor bir anına denk gelse, düşlerindeki ayyıldız destanlı babası koştu imdadına. Yine de babasızlığın tarifsiz hüznünde gizli sözcükleri söyleyemedi kimselere. En gizli hazinesi olarak yüreğindeki sandukasında sakladı.

POST MODERN ORDUDA ASSUBAY

İki cepheli, iki kutuplu dünya, 1990 yılından itibaren tek kutuplu bir yapıya dönüştü. Bütün dünya sadece bir emperyal ülkenin sömürgesiymiş gibi oldu. Yine bilim ve teknikte yaşanan büyük gelişmeler dünyayı zoraki bir küreselleşmeye taşıdı. Fakat günümüzde küreselleşme algısı, bu tek belirleyici ülkenin hegemonyasına girmek olarak yorumlanıyor. Onun pişirdiği pastalardan pay alma yarışları yapılıyor. İnsanlık ya da çağdaş dünya, kendi küresel anlayışının dinamiklerini bir türlü oluşturamıyor, daha baştan teslim bayrağı çekiyor. Bunun yerine, bir takım aşırı söylemlere varan ulusalcılık çarpışıyor bu küresel emperyalizmle. Nedense; yeni, farklı ve çağdaş bir küreselleşme projesi üretilemiyor. Kim bilir, belki de bir ütopyadan öteye gidemeyen komünizm yeniden elden geçirilmeli. Son versiyonu kitlelerin beğenisine sunulmalı.

Herşeyin hızla değiştiği ve bu değişimlerin yaşanan her gün ister istemez farkedildiği bir dünyada, ordular da payına düşeni alıyor; kabuk değiştiriyor, kendini yeni şartlara uyduruyor. Artık tehditler farklı, güvenlik anlayışı farklı. Mücadeleler bir cephede değil, bütün cephelerde ve hayatın normal akışı içinde yapılıyor. Süngü süngüye yapılan savaşlar bir nostaljiden öte bir şey değil. Hatta bir siperden ötekine bomba atmak bile çok gerilerde kaldı. Aklın almayacağı silahlar, sistemler ve psikolojik harekat türleri gelişti. Siz koltuğunuzda rahat rahat oturuken düşman gelip sizi teslim alabiliyor şimdi. Tek bir mermi dahi harcamadan yapıyor bunu. Daha ucuz bir maliyetle dürüyor defterinizi.

İşte bu yeni anlayışa postmodern anlayış deniyor. Ordular da buna göre çeki düzen veriyor kendisine. Zorunlu askerlik anlayışından tam profesyonelliğe geçiyor. Orduları sırf lider komutanların sultasına bırakmıyor. Siyaset ve diplomasiyle örtüştürüyor. İlkel kalmış kurmaylık yapısını değiştiriyor. Çarıklı erkan-ı harpten, sivillerin de dahil olduğu küçük, mobil ve çevik bir yapıya doğru evriliyor. Vatandaşını da tehdit gören ve devletini vatandaşına karşı da korumak düsturunu güden anlayış hızla yıkılıyor. Bunun yerine düşman istilasının kaleleri değil, insanları zaptla başlayacağını varsayan ve buna göre şekillenen ordu yapıları geliyor. Artık savaşın tek cephesi yok, medya bir cephe, ekonomiler ve borsa bir cephe. İnternet zaptedilmesi en zor olan kale. Bireyi kazanmak ve milli bilinç altında tutmak vazgeçilmez savunma biçimi. Bunun içinse bireye refahtan, haktan, hukuktan ve gelirden pay vermek gerekiyor. Ayrıca, özgürlükleri kısıtlayan değil, çoğaltan ama vatandaşlarını yönlendirmeyi başaran devlet organizmasından bahsetmek gerekiyor.

Postmodern ordular dünyanın herhangi bir yerindeki savaşı daha büyümeden kontrol altında tutmayı ya da önlemeyi amaçlıyor. Böylece yeni bir dünya savaşının önünü kesiyor ve küresel barışı hedefliyor. Savaş insanların ya da silahların birebir karşılaşacağı cephelerde değil, yukarda saydığımız cephelerde gerçekleşsin istiyor. Barışı korumak, insani yardım amaçlı harekatlar yapmak çok sıkça çıkıyor karşımıza. Ordular artık yeni görevler tanımlıyor kendisine; kaçak göçmen akınını önlüyor, doğal afetlerde ulusal ve uluslararası destek operasyonları yapıyor, deniz güvenliği için korsan ve haydutlarla mücadele ediyor, daha fazla özgürlük ve yönetimde söz hakkı isteyen sivil halklara destek sunuyor, terörle ve uyuşturucu ile mücadele ediyor, gemi ve uçak kaçırma olaylarına mülaki oluyor, küreselleşmenin getirdiği ayrışmalar nedeniyle hedeflenen mikro devlet ideallerine ve bu idealler doğrultusunda yapılan ve genelde sivilleri hedef alan bölgesel ve şehir eylemlerine önlemler alıyor..... Daha pek çok yeni işlev kazanarak, alışıldık bir cepheden öteye taşıyor kendisini.

Yine de işin felsefi boyutuna baktığımızda, orduların kurulmasının ana gayesinin caydırıcı güç olmak ve bu vesileyle de barışı korumak olduğunu vurgulamalıyız.

Küreselleşen dünyada artık bilginin, istihbaratın, medyanın, teknolojinin ve diplomasinin daha etkin silahlar olduğunu görmekteyiz. Herhangi bir devlet, hiçbir gerginlik ortamı yaratmaksızın, bir başka ülkede çeşitli yollarla etkin bir savaş yürütebilmektedir artık. O ülkeyi internet, basın ve medya yoluyla ya da taşeron kişi, kurum ve örgütler kullanarak istediği yöne doğru çevirebilmektedir. Tehdit unsuru gördüğü bölge ve ülkelere kontrollü kaos getirerek, kendi dünya düzenini kendi çıkar ve emellerine uygun şekilde kolayca inşa edebilmektedir.

Tüm bunlar silahlı kuvvetler yapısında devrimsel değişiklikler yapılmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Ordulara artık lider ya da komutandan çok, bilgi ile donatılmış ve bilgiyi nasıl kullanacağını sezebilen ve lider özellikler de taşıyan orta rütbede subay ya da sivil uzmanlar gereklidir. Bundan sonraki süreçte daha çok general yerine daha azı ama daha kalitelisi yetiştirilmelidir.

Yeni ordu yapılanmalarında, yeni tanımlanan görevler gereği teknolojiye hakim, dil bilen, liderlik vasfı taşıyan, askerlik mesleğine ünsiyetli ve her daim kendini geliştirebilen assubaylara ihtiyaç tüm dönemlerden daha fazla. Hatta şunu bile açıkça söyleyebiliriz ki; modern ordular bu yeni dönemde rahatlıkla, bir general yerine bir Assubay yetiştirmeyi tercih edebilir, daha rantabl bulabilir.

TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ VE ASSUBAYLARI

Cumhuriyetle birlikte gelişen ordu yapılanmamızda zamanla assubaylar ordunun temel direği olmuşlardır ama hak ettikleri değere bir türlü ulaşamamışlardır. Yirmi birinci asrı yaşadığımız bu günlerde bile batılı devletlerin assubaylara verdiği değeri ne yazık ki, Türk Ordusunun üst kademeleri bu emekçi insanlara sağlayamamışlardır. Hala bilginin rütbe ve kıdem esasına dayalı olduğunu düşünen bağnaz yapı; maalesef Amerika’nın, İngiltere’nin ve Almanya’nın assubaylara bin dokuz yüz küsürlü yıllarda verdiği değer seviyesinden bile çok uzaktadır.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu katı ve bağnaz yapısı Uluslararası alanda da tescillidir. Kültür farklılıkları ve örgüt kültürleri üzerine araştırmalar yapan Prof. Geert Hofstede'nin incelemelerine göre çıkan sonuç şöyledir:

“Türkiye örneğinde, ordu üst yönetim kademeleri, erbaş ve erler bir kenara bırakılsın, Assubay ve hatta subaylarla bile, yüksek güç mesafesi (High Power Distance) nedeniyle oldukça farklı ve birbirinden yalıtılmış kültürleri ve değerleri paylaşmakta ve yaşamaktadır.”

Burada, sevgili albayım lafı süsleyip püsleyip şunu demeye getiriyor: Türk Silahlı Kuvvetleri aslında erine de, erbaşına da, uzman çavuşuna da, assubayına ve hatta genç subayına bile güvenmiyor. Ordunun temelini ise güven duyulan üstsubaylar oluşturuyor. Yukarda zikrettiğimiz ast kesimlerin, devamlı kontrol altında tutulması gerekiyor. Bilgi ve tecrübeleri artıncaya değin (yani sisteme adaptasyonları sağlanıncaya kadar) her an başınıza iş açabilirler. Mutlak itaat denen şeyi pek de fazla kaale almıyorlar. Bu yüzden yönetilmeleri çok zor. Şimdi işin içine bir de profesyonel er girerse, ne yapacak bizim üst kademe, nasıl çıkacak bu keşmekeşin içinden bilinmez. Bu yeni gelenler de hak isteyecek, hukuk isteyecek. Başlarda “Allah devlete, millete zeval vermesin, ayağımızı attık devlet kapısına” diye şükrederken, sonraları “maaşım az, kariyerim yok, orduevim yok, oyak beni ütüyor” demeye başlayacak ki, bu da o alt tabakadakilere yeni bir şeyler vermeyi gerektirecek. Sulta yapısına alışmış üst yapının liderliği de işte burada sorgulanacak bir kez daha.

Bilgesam kapsamında çalışma sunan ve aynı zamanda bir Emekli Albay olan Dr. Salih Akyürek; Türk Ordusu ile ilgili kişisel saptamalarını şu şekilde yapıyor:

“Orduda birlik komutanlığı yapan lider personel, zorunlu askerlikle silah altında tutulan erbaş ve erleri, kurumsal etkinlik noktasında yetersiz ve isteksiz bulmakla birlikte; aynı kitleyi kurum içinde ilave hiçbir talebi olmayan, en kolay yönetilebilir ve yönlendirilebilir kitle olarak da değerlendirmektedir. Kurumdaki subaylar; assubayları ve uzman erbaşları 'mutlak itaat' kavramının fazla işlemediği ve bilgi/tecrübe temelinde hakim olunması gereken ve yönetilmesi zor profesyoneller olarak algılamaktadır. Profesyonel orduya geçilmesi durumunda oluşturulacak ve muhtemel bir profesyonel er statüsü de, diğer statüler kadar olmasa da, liderlerin yetkinliğine dönük yeni bir sorgulamanın önünü açacaktır.”

Bütün bunların benim yazdıklarımla ne kadar örtüştüğünü görüyorsunuz. Satırları sanki albayım değil de ben yazmışım gibi. Demek ki, aslında üst taraftakiler de sorunu biliyor. Konuşurken, nutuk atarken astlarını az buçuk anlayabiliyorlar. Fakat iş, bir şeyler vermeye geldi miydi, ödleri kopuyor. Bunlara bir kez bir şeyler verip alıştırdık mıydı hep daha fazlasını isteyecekler diye korkuya kapılıyorlar. Sınıfsal ayrıcalıkları sorgulanacak ya da bitecek, tahtları sallanacak diye kabuslar görmeye başlıyorlar. O yüzden de astların taleplerine çok ağır, çok sert karşılık veriyorlar. Ne zaman uluslararası camiada yapılan uygulamalar bir zorunluluk haline geliyor, işte o zaman “bakın assubaylara ya da astlara devrim gibi yenilikler yaptık” diye bir şeyleri pazarlamaya kalkıyorlar.

Günümüz ordularında, assubaylık mesleğinin yıldızının parlamasını kabullenmek zor olsa da çağın gerektirdiği gelişmeler nedeniyle bilgili, cesur, vatansever ve konusunda uzman assubaylardan kurulu bir ordu yapısına varmak, bu yapılanmayı güçlendirip geliştirmek, kaçınılmazdır. Dolayısıyla, assubaylara hakkı olanı teslim etmek, modern ülkelerde olduğu gibi ayrım ve fark gözetmeksizin onlara hak ve hukuken eşit davranmak, emeğine ve bilgisine saygı duymak ve fırsat eşitliği sağlamak elzemdir. Tüm bunları saltanatçı yapı nedeniyle görmezden gelenler belki uzun süren bir barış ortamında kafalarını kuma gömebilirler ama kısacık bir an sürecek bir savaşta, görmezden geldiklerinin bedelini toptan ödemek zorunda kalabilirler. Ne demek istediğimizin daha iyi anlaşılması için özellikle Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinin analizi tam anlamıyla ibret verici ve öğreticidir.

ikisibiraradaPEKİ AMA ASSUBAYLAR NE İSTİYOR?

Çok uzun süredir assubaylar için yapılacak yenilikçi düzenlemeleri bekliyoruz. Meslek grubumuza karşı yapılan haksızlıkların giderileceği ve cumhuriyetin ikinci sınıf insanı olmaktan kurtulacağımız günlerin umudunu yüreğimizde sabırla taşıyoruz.

Biz assubaylar, Silahlı Kuvvetlerin orta direğiyiz. Belkemiğiyiz. Biz assubaylar, bir uçağın kanadı, bir geminin pervanesi, bir tankın paleti ve bir ülkenin sınır karakolu gibiyiz. Türk bayrağının dalgalandığı her yerde cesur ve cansiperane görev yapmanın onuruyla yaşarız.

Biz Assubaylar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin emekçisiyiz. Yeri geldiğinde işçi, yeri geldiğinde memuruz. Yeri geldiğinde lider ve komutan, yeri geldiğinde yönetileniz. Vatan, millet ve bayrak söz konusu olduğunda gözünü kırpmadan şehitlik rütbesine koşa coşa giden, bu halkın onuru için şehitliği ve gaziliği onur bilen öz vatan evlatlarıyız.

Şehit cenazelerimiz arka mahallenin camisinden kalksa bile halkının omzunda, halkının kutsal gözyaşlarıyla ebedi istirahatgaha gitmeyi şeref bileniz.

Bir generalin işaret parmağıyla on dört gün, yirmi bir gün sorgusuz, sualsiz, savunmasız hapislere gönderildik. Üstelik ülkemizin aydınları, medyası ve yazarları, siyasetçileri tarafından ve hatta bağrından kopup geldiğimiz halkımız tarafından tam anlaşılamadık. Tüm derdimiz statükolardan, ortaçağ kalıplarından arınarak görev yapmakken, sırf ekonomik sorunumuz olduğu, tek derdimizin para olduğu gibi anlaşılmalarla incindik, mağdur bırakıldık. Üstelik bunları söyleyenler, kendi maaşlarının azlığına bizleri örnek gösterdiler. Bu ülkenin işçileri, memurları ve hatta profesörleri dahi assubayın maaşını emsal alarak yorumlar yaptı. Üstelik şark kurnazlığıyla davranarak, bir SAT Komandosu assubayın, bir Denizaltıcı assubayın maaşını sundular kamuoyuna. Oysa bunlar özel branşlardı ve maaşları da farklıydı ama bunu görmek kimsenin işine gelmedi. Tıpkı kendilerine emsal olacak subay maaşlarını nasıl görmezden geldilerse, üstelik onlara, Atatürk devrimlerine karşı olmasına rağmen, “ağam sen, paşam sen” nakaratı ile saygıda ve lütufta kusur etmedilerse; bizim çığlıklarımızı da öylece duymazdan geldiler. Emekli olduğumuzda bizimle aynı hizmet yılına sahip bir Kıdemli Albayın yarısı kadar dahi maaş alamadığımızı, Cumhuriyetin Meclisinden en fazla pozitif ayrımcılık yüklü kanunların onlar için çıktığını anlatmaya çalıştık ama dinletemedik.

Müsteşar olduk, profesör olduk, yüksek lisanslar yaptık ama bir türlü o birinci sınıf insanların hakir gören bakışlarından kurtulamadık. Kendi komutanlarımız bizi dar bir aralığa sıkıştırdı, kariyersiz yaşamak zorunda bırakıldık. Emir komutanın dev prangaları özel yaşamımıza kadar girdi, düşüncemize karıştı, inancımıza karıştı, gün geldi evlerimiz dahi denetlemeden geçti, anlatamadık. Tahakkümleri ve zulmü hep kendi bireysel çabalarımızla aşmaya çalıştık.

Biz Kemal Tahir'le ve Nazım’la birlikte Yavuz ve Erkin gemisinde zulüm ve işkence görendik. Biz Deniz Gezmiş’le birlikte darağacında asılandık. Biz 1970’li yıllarda İzmir’de, Ankara’da eş ve çocuklarımızla coplanandık. Biz 12 Eylül’ün prangasında “ast” olarak damgalanandık. 9 Ekim 2010’da elli beş yaş ortalamasıyla Ankara’nın sokaklarında hak ve adalet isteyendik.

Duymadınız, duymak istemediniz bizi!

Başlangıç derecemizden, emeklilik derecemize kadar ayrımcılık yapılıyor ey halkım. Üniformamızdaki aksesuarlardan, özlük haklarımıza kadar, mükafatlardan cezalara kadar, sosyal olanaklardan askeri mahkemelere kadar sınıflaştırma, ayrıştırma tahakkümü altındayız. Ortaçağ kalıbı bir kast yapısının boyunduruğu içindeyiz. Ayakkabı rengimizden uçuş brövemize kadar, taşıdığımız rütbe işaretine kadar ırkçı ve şekilci uygulamalara tabi tutuluyoruz.

Sahte gazete manşetleriyle avutulduk. Yalan dolan vaatlerle kandırıldık. Manşeti attıran komutan muhtemeldir ki, şimdi emekliliğin tadını çıkartıyor. Milli Savunma Bakanı tam on yıldır her seçim öncesi çayımızı kahvemizi içip vaatlerle aldatıyor bizi. Bir de bakıyoruz, seçim sonraları nasılsa, Milli Subay Bakanı oluveriyor.

Körolasıca bir Vicdansız Gönül'ün oyuncağı yaptı bizi felek!

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi ile 2002’den bu yana iktidar olan hükumetin ortak düşmanı olduğumuzu anladık. Başkaları bu vatanın öz evlatlarıydı ama biz üveydik, mahallenin sümüklü yetim çocuğuyduk. Görev ve sorumlulukta ağır yükler taşırken gülümseyen komutanlar, iş statükoya ve özlük haklarına geldiğinde hep somurttular. Düşman bir ülkenin askerleriymişiz gibi uygulanan yasalar gördük. Kendimizi azınlıkmış gibi hissettirdiler bize. Öyle ki, 17 Nisan 2008 tarihinde TBMM’de sessizce bir darbeye göz yumuldu. Gözler görmedi, kulaklar duymaz oldu. Bir gün önce assubaylara birinci derecenin dördüncü kademesi verildi ama aradan daha 24 saat geçmeden ilga edildi. Faili meçhullere karıştı yasa.

Yüreğimizde de koca bir yara var, acı var, burukluk var!

Kim bilir belki de doğrudan bir darbe tehdidi oluşturmadığımızdan dolayıdır tüm bu ortaçağ muameleleri. Bizim darbeyle işimiz olmaz ey halkım, ekmekle, aşla olur. Şehitlikle, gazilikle olur.

Biz harbiye marşıyla büyümedik ey halkım. Bizim tek bildiğimiz, o sizin de yüreğinizde taşıdığınız, gurur ve onurla söylediğimiz İstiklal Marşımız. Bunu bilin!

Bizim korumalı evlerimiz, makam arabalarımız, “Hanfendinin Fifi”sini gezdiren emirerlerimiz olmadı. Lojmanda da, orduevinde de, askeri kamplarda da hep ikinci sınıf tutulduk. Öyle ki, kendi paramızla, yasa gereği üye olduğumuz OYAK’da dahi emir-komutanın tahakkümü altındayız. Sivil kamuflajlı OYAK’ta nelerin döndüğünü, nelerin yaşandığını, anlatamasak da biliriz biz.

Biz bu ülkenin doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine her yerde halkıyla içiçe yaşayanız. Onlarla çorbalarını paylaşan, düğünlerinde gülen, cenazelerinde ağlayan samimi komşularız. İçinizden biriyiz. Daha fazlası değil!

Ve hakkımız olanı istiyoruz. Değerimizin karşılığı olanı istiyoruz. Sırf para pul değil, onurumuzu, şanımızı da istiyoruz!

Hazırlayan: Aydın Kulak

Kaynak gösterilerek ve yazar adı belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.
Kaynakça:
  1. Zorunlu Askerlik ve Profesyonel Ordu/ Dr. Salih Akyürek/Bilgesam/Rapor No. 24/2010
  2. www.geert-hofstede.com
Yayınlandığı yer BUYUTEC
<< Başlangıç < Önceki 1 2 Sonraki > Son >>
Sayfa 1 / 2