BUYUTEC

BUYUTEC (53)

YAZAR : AYDIN KULAK

FUTBOLA ADANMIŞ DESTANSI BİR ÖMÜR: FETHİ DEMİRCAN Özellikle Hülya Avşar ile olan evliliğinden tanıdığımız ama aynı zamanda Yüzme Milli Takımı kaptanlığına dek yükselme başarısı göstermiş bir sporcu olan Kaya Çilingiroğlu, Fethi Demircan’ın kendisini futbol konusunda nasıl keşfettiğini şu sözlerle anlatıyor: Kaya Çilingiroğlu, Fethi Hoca’nın o dönemki futbol anlayışını çok net bir şekilde özetlemiş.  Hocamızın yıldız avcılığı ise bu örnekte görüldüğü gibi gerçekten de dikkate değer nitelikte. Ertuğrul Sağlam da futbolculuğu dönemlerde yolu Fethi Demircan ile kesişenlerden birisi. Gaziantepspor, Samsunspor, Beşiktaş ve milli takımdan tanıdığımız golcü futbolcu Ertuğrul Sağlam, ilerleyen yıllarda, çok başarılı bir teknik direktör olmayı da başardı.  Özellikle 2009–2010 sezonunda Bursaspor’u şampiyon yapması ve spor kamuoyuna beşinci büyük olarak takdim etmesi ile ünlendi. Kendisine sorulan “Futbolcuyken idolünüz kimdi? Teknik direktör olarak kimi örnek alıyorsunuz?” sorusuna verdiği yanıt gerçekten önemli tespitler içeriyor: Teknik direktör olarak örnek aldığımız, bir şeyler öğrendiğimiz antrenörler oldu. Ben, dünyanın çok önemli antrenörleriyle çalıştım. Bunların arasında Cristoph Daum, Feldkamp, Fatih Terim, Rasim Kara, Özkan Sümer, Fethi Demircan, Bülent Ünder, Erdoğan Arıca gibi isimler var. Bunlar çok önemli isimler. Onlarla çalışmak benim için bir şans oldu. Futbolcu olarak baktığımız zaman ise bizim zamanımızın önemli oyuncuları arasında Cemil Turan, Zekeriya Alp, Yasin Özdenak, Ali Kemal Demirci vardı. Bunlar bizim için önemli oyunculardı. Eski milli kalecilerimizden birisi olan ve aynı zamanda Samsunspor’un efsane kadrosunda kendisine yer bulan Fatih Uraz da Fethi Demircan’ın hakkını teslim edenlerden. Büyük takımlara, inatla kafa tutan ve şampiyonluk yolunda ben de varım diyen, geçmişin unutulmaz destanı Samsunspor’un; nerelerden gelip o yükselişi nasıl yakaladığını ibretlik sözcüklerle anlatıyor. Sihirli dokunuşuyla fark yaratan Fethi Hoca’yı da onurlandırıcı sözlerle yâd ediyor: 1983 senesinde kulübe geldiğimde ortam fecaatti. Kadro çok kalabalıkken daha sezon açılmadan rahmetli Nuri Hoca, Mehmet Babalık derken Şükrü Esat Goran ile lige başladık. İnanılmaz bir kargaşa, çok başlılık vardı kulübün içinde ve dışında. Genel kaptanlar o dönem hayli yetkiliydi ama devre arası gelene ve Fethi Demircan teknik direktörümüz olana değin Samsun’da futbol oynamak kolay değildi. Kadro iyi, seyirci sabırsız, para ganimetti ancak çok başlılık olduğu gibi, senelerden beri orada oynayan futbolcularla yeni transferleri harmanlamak, kadroyu oturtmak ve uyum sağlamak vakit aldı. 1973 yılında Elazığspor ile başlayan teknik direktörlük kariyerini 2008 yılına kadar sürdüren Fethi Demircan, bu tarihten sonra, yaşadığı Kadıköy bölgesindeki bazı futbol kulüplerinde, danışman hoca olarak, zaman zaman hizmet etmeyi sürdürmüştür. Teknik direktörlük kariyeri 35 yıl gibi uzun bir süreyi kapsamaktadır. Bu süreçte Galatasaray gibi bir büyük takımı çalıştırmanın yanında, milli takımlarda da görev almış, kimi…
TAKSİMSPOR’DA GÖNÜL HOCALIĞI 2001 yılının başlarında Fransa Ulusal Meclisi’nde Türkiye’yi üzecek bir kanun tasarısı kabul ediliyordu. Türkiye ile Ermenistan arasına nifak tohumları sokmak ve ondan beslenmek isteyen kapitalist dünya, Fransa aracılığıyla bunu başarıyordu. 1915 yılında vuku bulan olayların bir soykırım olduğu o meclis tarafından kabul ediliyordu. Tarihsel acıların yaşanmasına vesile olanlar, şimdi de o acıları, kendi çıkarları doğrultusunda kullanmanın dayanılmaz hafifliği içindeydiler. İşte tam da o günlerde Türkiye’de Hürriyet Gazetesi’nin internet sitesinde sıra dışı bir haber yayınlanıyordu. Kin ve nefret tohumu sepeleyenlerin tam aksine, bu haber tamamen barış ve dostluğa hizmet ediyordu. Haberin konusu İstanbulumuzun güzide bir semt kulübü olan Taksimspor’du. Bu güzide kulüp, eski İstanbul’un dost yüzünü simgeleyen ve belki de Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel dokusunu temsil ettiği söylenebilecek nadide bir simge gibiydi. O muhitte yaşayan Ermeni, Rum, Türk ve Musevileri sporun dostluk ve kardeşlik bağıyla birbirine bağlayıp sıkıca sarmalayan bir yapısı vardı Taksimspor’un. Kan bağları, kardeşlik bağları; İstanbul ve Türkiye sevgisi üzerineydi. Kulübün Başkanı Ermeni’ydi ama ona tesisler kazandıran bir Türk siyasetçi idi. Dönemin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül! O tarihlerde altmışıncı yaşını kutlayan kulübün hocalığını ise Fethi Demircan yapmaktaydı. Hem de beş kuruş para almaksızın. Tam anlamıyla bir gönül hocalığıydı yaptığı… Türk futboluna Lefter’i kazandıran, göğsünde Türk bayrağıyla ringlerde boks yapan Garbis Sakaryan’ı bize bahşeden ve daha nice sporcuların doğumeviydi Taksimspor. O haberin içeriğinde yer alan röportajında, kulübün başkanı Garo Hamamcıoğlu, bakın neler söylemekteydi: Bayrağım ve toprağım Türkiye. Burada doğdum, burada büyüdüm. Futbol oynadım, iş sahibi oldum. Her şeyimi Türkiye Cumhuriyeti devleti sayesinde yaptım. Kendimi Ahmet'ten Mehmet'ten farklı görmedim. 10 Ermeni arkadaşım varsa, 100 tane de Türk var. Beni ben yapan Türkiye'dir. Soykırım huzursuzluğu, özellikle yurt dışında Fransa ve İngilizlerin politik çıkarları doğrultusunda çıkartılan abuk sabuk şeyler. Bizde isimler değişiktir, ama insanlık aynıdır. Türk insanını iyi tanımadıkları için yangın yaptılar. Ama bundan er veya geç döneceklerdir. Derler ki mazisi oldukça eski olan Taksimspor’un öyküsünü en iyi anlatan efsane, Tenekeci Garbis’in efsanesidir. Babası teneke soba atölyesinde çalıştığı için bu ismi takmışlar Garbis’e. Taksimspor dâhil çeşitli İstanbul kulüplerinde forma giyen ve 1950–53 yılları arasında milli takımda da yer bulan Garbis İstanbulluoğlu, bu dönemlere ait bir fotoğrafının olmamasına çok üzülmekteymiş. Özellikle de ay yıldızlı formayı giyerken çekilmiş bir resminin olmaması onu oldukça hüzünlendirirmiş. İstanbul’u adının bir parçası yapacak denli bu toprakları seven Garbis, Türk Milli Takımı formasıyla beş müsabaka oynamış bir futbolcu. Forvet hattında oynadığından, güzel golleri de var ay yıldızlı formayla attığı. Hele ki 1953 yılında, İsviçre’yi, İsviçre’de 2–1 yendiğimiz…
SAMSUNSPOR: FACİADAN SONRA YENİDEN DOĞUŞ ÇABASI Samsunspor, 20 Ocak 1989 tarihinde yaşadığı o elim kaza sonrası, bazı özel ayrıcalıklarla küme düşmekten kurtulmuş ve kendine gelmek için büyük bir çaba harcamıştı. Ligin en şaibeli sezonu dediğimiz 1989–1990 sezonu, ne yazık ki henüz kendini toparlayamayan Samsunspor için de hüzünlü bir dönemin yaşanmasına sebep oldu. On altı takımlı lig kararı nedeniyle ligden beş takımın düşecek olması ve o sezon yaşanan Ali Cengiz oyunları karşısında sahipsiz kalan bir şehir takımının nafile çabaları, tehlikeli gidişi durduramadı. Düşen beş takımdan birisi de Samsunspor oldu. Ne şehir kendine gelebilmişti, ne de takım. Hatta takımın çok önceden lige havlu attığını dahi söylememiz mümkün. Hatırlayacaksınız, o kötü felaketin yaşandığı dönemlerde Samsunspor’da gönüllü olarak hocalık yapabileceğini söyleyen, samimi ve içten davranan teknik adamlardan birisi de Fethi Demircan olmuştu. İşte Fethi Demircan, felaketin ardından gelen ikinci felaket olarak niteleyebileceğimiz, ama diğerinin yanında sönük kalan küme düşme felaketi sonrasında, Samsunspor’un başına geçti. Küme düştüğü sezon (1989–1990) takımı çalıştıran hocalardan birisi olan Yılmaz Gökdel ayrılmış ve takım iyice sahipsiz kalmıştı. Yeni sezonda (1990–1991) hedefini yine Birinci Lige yükselmek olarak saptayan Samsunspor, Ağustos (1990) ayında işbaşı yapan Fethi Hoca’nın ellerine teslim edilmişti. İkinci Lig A Grubunda birbirinden zorlu ve deneyimli rakiplerle yarışacak olan Samsunspor, eski günlerine dönme inancını sahalarda somutlaştırmak için Fethi Hoca’ya güveniyordu. Tanju Çolak, Galatasaray’a kaptırılmıştı ama yeni bir yıldız keşfedilmişti. Gaziantepspor’dan alınan Ertuğrul Sağlam, gerçekten de geleceği sağlam oyunculardan birisiydi. Takıma kalite ve güç katıyordu. Fakat daha işlenmesi, pişmesi gerekiyordu. Grubun çekişmeli geçeceği besbelliydi. Kocaelispor, Sakaryaspor, Eskişehirspor, Orduspor, Kasımpaşa, Beykoz, Giresun, Rize ve Karabük gibi dişli ekipler vardı ve her biri zirveye göz dikmişti. Fethi Hoca, daha sezonun başında liderliği ele geçirmişti. İlk yedi hafta sonunda üç galibiyet ve dört beraberlik sayısıyla, yenilgisiz olarak yarışını sürdürüyordu. Henüz ligin başları olduğu için rakipleriyle arayı açamamıştı. Onuncu haftaya girilirken, zirveyi zorlayacak ekiplerden Eskişehirspor, Kocaelispor karşısında yenilmiş (1–0) ve umutlanmak için gözünü Samsunspor ile kendi sahasında oynayacağı müsabakaya dikmişti. O haftanın en çetin mücadelesi bu maç olacaktı. Eğer Samsunspor’u devirmeyi başarabilirse, yeniden zirve mücadelesinde varım diyebilecekti. Eskişehirspor için bu maç, bir diriliş maçı anlamı taşıyordu. Kendi evinde oynamanın avantajını kullanabilirse, lideri elleri boş gönderebilir hatta koltuğundan edebilirdi. Aksi takdirde, daha baştan ligden kopmaları söz konusu olabilir ve bu da bir çöküş sürecini başlatabilirdi. İşte bu şartlar altında oynanan müsabakadan galibiyetle çıkan taraf, ev sahibi Eskişehir oldu. Samsunspor’dan Sedat, kırmızı kart gördü ve takım 10 kişi kaldı. Es-Es; rakibini 2–0 yenmekle kalmadı, bir de liderlikten…
OTUZ ÜÇÜNCÜ HAFTANIN SIRRI Malatyaspor yöneticilerinin yoğun baskısı sonucu görevi kabul eden Fethi Demircan, yine de bir haftalık tereddüt yaşadı. Ümit Turmuş gibi başarılı bir hocaya şans tanınmasından yanaydı. O yüzden Fenerbahçe maçına kadar beklemeyi seçti. Bu müsabakayı tribünden izleyip notlar aldı. Ümit Turmuş hoca da dedikodular nedeniyle durumdan haberdardı ve son derece rahatsız olmuştu. Kendisini diken üstünde hissediyordu ve Fethi Demircan hocaya kızgınlığını her durumda açığa vuruyordu. Fakat geri dönüş yoktu, Fenerbahçe yenilgisi sonrasında, onurlu bir şekilde istifa etti ve görevi Fethi Hoca’ya devretti. Özellikle belirtmek gerekir ki Ümit Turmuş Hoca, oldukça başarılıydı. Belki de takımı sezon başında devralmış olsa, böyle bir son ne Malatyaspor için ne de Turmuş hoca için söz konusu bile olmayabilirdi. Ne yazık ki yönetimin sezon başında yaptığı yanlış hoca seçimi Turmuş Hoca gibi başarılı bir hocayı da yerinden etmişti. Yönetim ise tehlike çanlarının çaldığını çok geç fark etmiş, zirve hesapları tutmayan bir takımın doğrudan cehennem grubunda kalacağını sezememişti. Beş takımın birden düşecek olması nedeniyle, ligin yedinci sırası ile 18.sırası arasında kalan (15–32 puan aralığındaki takımlar) tüm takımların ecel terleri dökeceği çok önceden belli olmuştu oysa. Göreve Samsunspor deplasman müsabakasıyla başlayan Fethi Demircan, buradan golsüz beraberlik koparmayı başardı ve ilk puanını kazandı. Boluspor deplasmanında kazanılan üç puan (sonuç: 2–0) takımı sekizinciliğe yükseltti. Puanları 33’e çıkmıştı ama 14.sırada yer alan Zeytinburnuspor da 30 puandaydı. Çok küçük bir aralıkta yedi-sekiz takım olağanüstü bir mücadele içindeydi. Nisan başında ise Malatya’da ağırladıkları Bursaspor’u tek golle yenmeyi başardılar ve umutlarını artırdılar. Ligin 27.haftasıydı ve 30–37 puan aralığında tam dokuz takım ateşle imtihanını sürdürmekteydi. Trabzon deplasmanı çok zorlu geçti. Düşme hattından uzaklaşmak isteyen Malatyaspor, çok çetin bir mücadele vermesine rağmen, 1–0 yenilmekten kurtulamadı. Pek çok gol fırsatı kaçırdılar, Ünal’ın bir şutu direkten döndü. Gazeteler, “Trabzonspor’u ter bastı” diye yazıyor, Malatyaspor engelinin çok zor aşıldığına vurgu yapıyorlardı. Bu yenilgiyle birlikte şansları da terse dönmüştü. Bir sonraki hafta, Sarıyer’i kendi sahalarında ellerinden kaçırmışlar ve beraberliğe razı olmuşlardı. Sarıyer müsabakasının tam 89. Dakikasında, Ünal’ın pasıyla, Haluk’un Sarıyer ağlarına attığı golü, hakem Abdurrahman Arıcı, faul gerekçesiyle iptal etmiş ve maç 1–1 berabere sonlanmıştı. İşte bu müsabakada iptal edilen gol ve kaybedilen 3 puan, makûs talihin yaşanılacağının en belirgin işaretiydi. İptal edilen bu gol nedeniyle Malatyaspor, yıllarca Abdurrahman Arıcı’ya kızdı ve küme düşmelerini bile burada, hakem hatası nedeniyle, kaybedilen puana bağladı. Onu hiç affetmediklerini söyleyebiliriz. (Abdurrahman Arıcı daha sonra AKP’den Antalya milletvekili oldu ve halen eski bir milletvekili olarak, Kültür ve Turizm Bakan Yardımcılığı görevi yapmaktadır.)…
FENERBAHÇE’DE FETHİ DEMİRCAN SESLERİ 1987–88 sezonunda, Rizespor haricinde, bir başka takım çalıştırmayan Fethi Demircan, 15 Şubat 1988 tarihinde, Futbol Federasyonu tarafından düzenlenen ve milli takımı çalıştırmış tüm eski hocaların katıldığı bir değerlendirme toplantısına iştirak etmiştir. Bu sezonla ilgili olarak belirtilmesi gereken en önemli husus, sezon bitimine doğru, Fenerbahçe Kulübü’nde Fethi Demircan isminin gündeme alınmış olmasıdır. İstikrarsız bir dönemden geçen Fenerbahçe, Mart 1988 başlarında, görevdeki Csernai ile yollarını ayırmayı düşünmektedir. Son bir şans olarak Sarıyer müsabakasına bakılacaktır. Eğer bir umut ışığı görülmez ise hoca değişimine gidilecektir. Yönetimin düşündüğü isimler arasında Veselinoviç adı ağırlık kazanmış durumdadır. Fakat yerli hocalardan Fethi Demircan ismine de özel bir önem verilmektedir. En azından sezon bitimine kadarki iki aylık süre için Fethi Hoca ile anlaşmak için kollar sıvanıyor.  Sarıyer galibiyeti ile sular biraz durulur ama Sakarya yenilgisi ile (Türkiye Kupası’nda 5–1 yenildi) de hoca değişimi artık gündemin tek maddesi olur. Sezon sonuna kadar olmak kaydıyla düşünülen diğer bir seçenek ise Nedim Güner-Ömer Kaner ikilisi olarak değerlendirilmektedir. Fakat sezon sonuna kadar bu arayışlar ve tartışmalar sürüp gider. Sezon sonlanmadan hemen önce Veselinoviç ile söz kesilir ve Fethi Hoca ile Fenerbahçe arasındaki hikâye bir başka bahara kalır. 14 Temmuz 1988 tarihinde Fethi Hoca, Denizlispor ile anlaşır ve göreve başlar. Denizlispor, o sezon Birinci Lig’den İkinci Lig’e düşen son takımdır ve yeniden Birinci Lig’e dönme arzusundadır. Hatta bunun için başka yollara da başvurur. Bir sezon öncesi tıpkı Bursaspor ve Kocaelispor’un yaptığı gibi idari mahkeme kanalıyla geri dönmeyi dener. Fakat Federasyon Başkanı Halim Çorbalı, bu şekilde geri dönüşlere karşıdır: İdari mahkeme Denizlispor lehine bir karar verirse, Türkiye’de futbol anarşisi doğar. Liglerin durması ya da ertelenmesi gibi bir şey söz konusu olamaz. Aralık ayı ortalarında Denizlispor’a başvurusunun reddedildiği haberi gelir. Bu kez şansını Danıştay’da deneyen kulüp yöneticileri bu müracaatlarından da bir sonuç çıkaramaz. Bu süreç, tüm sezon boyunca devam eder ama nafile bir arayıştan öteye geçemez. DENİZLİSPOR VE FETHİ DEMİRCAN: UMUTLAR TÜKENİNCE Denizlispor, 1988–89 sezonunda İkinci Lig C Grubu’nda şampiyonluk mücadelesi vermiştir. Bu grup gerçekten çetin ceviz denilecek takımların bulunduğu çok zorlu bir gruptur. Kocaelispor ve Göztepe gibi adından çok söz ettiren köklü kulüplerin yanında Antalyaspor, Zeytinburnu, Aydınspor, Eyüpspor ve Kuşadasıspor gibi güçlü ekipler de zirve mücadelesine ortak durumdadır. Sezon boyunca yarış genelde Zeytinburnuspor ile Denizlispor arasında geçer. Ligin başlarında Kuşadasıspor liderliği yakalar ve iddialı konuma geçer ama bu başarısını fazla sürdüremez. Eylül ayında Denizlispor oldukça başarılıdır. Şampiyonluk iddiası bulunan Eyüpspor gibi güçlü bir takımı 4–1 gibi farklı bir sonuçla geçer ve…
ESKİŞEHİRSPOR’DA DEVRİM ARAYIŞI 1986 yılının Temmuz ayı başlarında Eskişehirspor’un Fethi Demircan Hoca ile anlaştığı spor kamuoyuna duyuruldu. Fethi Hoca’nın takımın başına getirilmesi ile birlikte, Eskişehirspor’a bakış açısı da değişti. Sürpriz şampiyon adaylarından birisi olarak gösterilmeye başlandı. Dört büyükler kesin aday olarak gösterilirken, iki Anadolu kulübü de her an sürpriz yapabilecek aday olarak takdim edilmekteydi. Bu korkuyu salan takımlardan birisi Eskişehirspor iken, diğeri; o dönemlerin efsane takımı Samsunspor’du. Yani Fethi Hoca’nın yeni takımı ve eski takımı… Eskişehirspor’un şampiyonluk yarışında sonuna kadar mücadele edeceği ve bu güce de sahip olduğu spor sayfalarında açıkça yazılmaktaydı: Göztepe deneyiminden yıllar sonra, şampiyonluk deparına, üç büyük takımla birlikte bu kez başka bir Anadolu takımı daha oturacaktı. Eskişehirspor’du bu takımın adı. Türkiye statları artık Es-Es, Ki-Ki avazeleri ile inliyor, kendilerine Kırmızı Şimşekler adı verilen bu takım Türkiye’nin hangi kentine gitse arkasından on beş bin Eskişehirli gidiyordu. Bu denli seyirci desteğine, takım bünyesi içinde olağanüstü teknik futbolcularına rağmen Eskişehirspor da tüm maç tehditlerine karşın yine de üç büyüklerin şampiyonlukları kitleyen anahtarını kırma başarısını gösteremeyecekti. İşte böylesine bir büyük umutla çıkılmıştı yola o sezon. Dirençli ve mücadele dolu bir takım yaratma becerisine sahip olan Fethi Hoca takımın başına getirilmiş, ayrıca geçen yılın golcü ismi Ahmet de kiralanmıştı. Artık beklenen şey, sezonun bir an önce başlamasıydı. Fakat sezonun ilk maçı olan Gençlerbirliği deplasmanında Eskişehirspor’un korkması gereken şeyin rakipleri değil taraftarları olduğu gerçeği ilk işaretini verecekti. Seyircisinin fanatikliği ve taşkınlığı, haksızlıklara razı gelmeyerek ne pahasına olursa olsun takımına sahip çıkma çabası, ilerleyen süreçte tam aksine bir etki yaratacaktı. Es-Es diye bilinen Kırmızı Şimşekler, Gençlerbirliği’ne 1–0 yenilecekti ama maça damgasını vuran sahada yaşanan futbol dışı olaylar olacaktı. Hakemin kararlarını beğenmeyen Eskişehirsporlu taraftarlar, maç sonunda sahayı taş ve şişe yağmuruna tutuyorlardı. Takımlarına yapılan haksızlığa tepki gösterirken sınırları aşıyorlar, taş ve şişe haricinde, tribün tahtalarını söküp sahaya fırlatıyorlardı. Nereye ve kime denk geleceğine bakmıyorlardı bile… Bu taraftar taşkınlığı esnasında Gençlerbirliği kalecisi Okan ne yazık ki yaralanmıştı. Ortalık sakinleştiğinde Eskişehirspor yönetimi kendilerine çıkartılacak ceza faturasının ne denli ağır olacağını kara kara düşünüyordu. Sahadaki on bir futbolcuyu yönetmek, onları sorumlu davranmaya teşvik etmek kolaydı ama ya onca taraftar nasıl kontrol altına alınabilirdi ki? Muhteşem bir taraftar kitlesine sahip olan Eskişehirspor, bu kitleyi kontrol edemediği takdirde kötü günler yaşayacağına, arzuladığı başarı çizgisini yakalayamayacağına dair endişeler hissetmeye başlamıştı. ESKİŞEHİRSPOR-FENERBAHÇE MAÇINDA BÜYÜK ARBEDE Sezonun ikinci maçında kendi evinde Fenerbahçe gibi dev bir takımla karşılaşan Kırmızı Şimşekler, bir Fethi Demircan klasiği olarak, rakibine sahada geçit vermedi, maç golsüz beraberlikle sonuçlandı.…
NERDEN ÇIKTI BU SAMSUNSPOR? Türkiye’de Süper Lig’in tarihini yazanlar, 1985–86 sezonu ile birlikte gerçek bir efsanenin başladığı konusunda hemfikirdirler. Genç ama tecrübeli, ekip olmayı başarmış futbolculardan kurulu güzide bir Anadolu kulübü, şampiyonluk şansını sonuna kadar zorlamakta, tarihe not düşülmüş anlı şanlı büyük kulüpleri muhteşem bir şekilde kıvrandırmaktadır. Belki yönetim olarak büyük kulüp diplomasisine sahip olsa, şampiyonluk ipini göğüslemek işten bile değildir. Yine de zoru başarmaya çalışmak, en ileriye tırmanmaya çabalamak, geride kalan tarih sayfalarında adından ve sanından izler bırakabilmek onurlu ve meşakkatli bir iştir. İşte bu yüzden, Samsunspor’un 1985 yılından itibaren yaptıkları ve futbolseverlere yaşattıkları, tam anlamıyla gerçek bir efsane kesitidir. Samsunspor’un seyirciyi de mest eden o önü kesilemez şahane futbol kasırgası sanki adım adım yepyeni bir şampiyon çıkaracak gibidir.  Karadeniz Fırtınası Trabzonspor’un destansı yükselişi adeta yeniden ve bir başka Karadeniz takımıyla yaşanır gibidir. Her yıl zirveye oynamakta, şampiyon olamasa bile artık adından “Büyük” diye söz ettirmektedir. Her sezon yeni bir tecrübe kazanmakta, hedefe adım adım biraz daha yaklaşmaktadır. Kaçınılmaz olarak şampiyonluk yaşanacak gibidir, kaldı ki yaşattığı heyecanla zaten tüm Türkiye’de gönüllerin vazgeçilmez şampiyonu olmuştur. Fakat öyle bir an gelir ki… Öyle bir an ki 20 Ocak 1989 tarihinde, Malatyaspor ile oynayacakları Süper Lig müsabakasına giderken,  Samsunsporlu futbolcuları büyük bir trafik faciası karşılar. Azrail sahadadır ve efsane ayrımı yapmamaktadır. Her şey bir rüyaymış, bir masalmış gibi kalır geride. Büyülü sahne atmosferi siyah perdeyle kapanmış, hayatın ışıkları sönmüştür bir anda. Umudun yerini umutsuzluk almıştır, hayatta kalma savaşına dönüşmüştür mücadele. Bundan sonrası; var olmak ya da yok olmak arasında incecik bir sırat köprüsüdür. Büyük düşler bitmiş, varoş hayallerine geri dönüş yaşanmıştır mecburen. Hedef, mitlerdeki gibi yine ve yeniden küllerinden doğmak, yeni efsanelere konu olmaktır ama artık, menzil çok uzaktır… Bu öyle koca bir dramdır ki tam da efsaneye yakışır rivayetler türetir. Bu büyük facia, kimilerince Samsunspor tehlikesini bertaraf etme amaçlı bir komplo olarak yorumlanır. Türkiye halkı, gönlüne yerleştirdiği bu güzide insanlara günlerce, aylarca gözyaşı döker. Büyük takımların yapamadığını Azrail yapmış, efsane Samsunspor’u yok etmiştir. 1985–88 yılları arasında büyüklere karşı tartışılmaz bir üstünlüğü vardır Samsunspor’un. Özellikle de Fenerbahçe’ye karşı! Bu tarih aralığında, Fenerbahçe ile oynadığı dokuz resmi maçta, sadece bir yenilgi almış, ilk altı maçtan beşini kazanırken kalesinde gol dahi görmemiştir. Toplamda 14 gol atıp, 3 gol yemiştir. Hatta 4-0’lık galibiyetleri sonrası, İstanbul minibüsçülerinin “arkayı fenerleyelim abiler” tarzında günlük espriler ürettiği görülmüştür. Bunun yanında, aynı dönemde Beşiktaş’a karşı oynadığı yedi maçı da kaybetmemiştir. Trabzonspor’a ise kendi evinde (Samsun’da) hiç galibiyet şansı tanımamıştır. Şansı…
1981–1982 SEZONU: DÜZCESPOR’UN BİRİNCİ LİGE ÇIKMA ÇABASI Eleme grup maçlarının bitmesi sonrasında, milli takımda yaşanan belirsizlik ortamında verdiği bir ani kararla, Düzcespor’u çalıştırmaya başladı Fethi Demircan. İkinci Lig A Grubu’nda mücadele eden Düzcespor, Birinci Lig’e yükselmeye çok istekliydi. Hatta kadrosunu epey güçlendirmiş, o dönemlerin büyük golcüsü Güvenç Kurtar’ı da ekibe katmayı başarmıştı. Deneyimli bir hoca arzuluyordu Düzcespor yönetimi. 1981 yılının Ekim ayı ortalarında, Fethi Hoca’yı kadronun başına getirerek, üst lige yükselme hedeflerine doğru büyük bir adım attılar. İkinci Lig A Grubu, dört gruptan birisiydi ve İstanbul Bölgesi takımlarından oluşuyordu. Bu grubun en iddialı takımları Sarıyer ve Düzcespor’du. Bugün Düzcespor taraftarları bilirler ki o dönemki kadro ve o dönemki başarılı sezon, bir efsanedir. Düzcespor’un tarihinde, bir zirve noktasıdır. Fethi Hoca’nın Kocaelispor’da da birlikte çalıştığı talebesi Güvenç Kurtar, o yıl yine gol kralı olmuştur. Düzcespor’un golden yana bir sorunu olmamış, sadece büyük bir şanssızlık yaşamış, kıl payı Birinci Lig’i kaçırmıştır. Düzcespor ile Sarıyer arasındaki kıyasıya mücadele sezon sonuna kadar sürdü. Mayıs ayı sonlarında, tam da sezon finaline doğru, Edirne deplasmanında alınan 2-0’lık mağlubiyet, şampiyonluk rüyasının sonlanmasına neden oldu. Liderlik koltuğunu kaybetti. Dahası, rakibi Sarıyer arayı açtı ve Düzcespor ancak ikinci olabildi. Bir büyük fırsat kaçmış oldu böylece. Bir dönemler adından çok söz ettiren Düzcespor, hayalini gerçekleştirememiş, Birinci Lige çıkamamıştı. Oysa son ana kadar her şey o kadar iyi gitmekteydi ki… Yaklaşık 20 maç boyunca yenilgi yüzü görmemişti. Edirne’ye lider olarak gitmiş ama eli boş dönmüştü. Sarıyer; oynadığı 28 maçta, 43 puan alırken, Düzcespor ancak 39 puan kazanabilmişti. Gol averajı, rakibinden daha iyiydi, Sarıyer’de bu rakam 26 iken, Düzcespor’da 27 olmuştu. Güvenç Kurtar’ın sihirli ayaklarıyla, takımın attığı gol sayısı elli biri bulmuştu oysa. İş averaja kalsaydı, belki de büyük mucize gerçekleşecekti. O sezon Düzcespor, Türkiye Kupası mücadelelerinde de oldukça başarılıydı. Altıncı kademeye kadar geldi ve yine şanssızlık eseri burada Diyarbakırspor’a elendi. İlk maçta deplasmanda 1–0 yenilmişti. Kendi evinde ise Diyarbakırspor’u 2–1 yenmeyi başarmıştı. Fakat kendi evinde rakipten yediği o bir gol, kupadan elenmelerine sebep olmuştu. Sezon tamamlandığında, Fethi Demircan, şampiyonluğu kaçıran bir teknik direktör olarak hayli üzüntülüydü. Fırsatı nasıl kaçırdıklarını samimiyet dolu şu sözlerle açıkça ifade ediyordu: Düzcespor’da göreve sezon içinde geldim. Takım 20 maç mağlubiyet yüzü görmedi. Edirne deplasmanına lider olarak gittik. Ne var ki Edirne’de her şey tersine döndü. Edirnespor maçını kaybetmemiz, bizi şampiyonluktan uzaklaştırdı. Evet, Düzcespor, şampiyonluğa Edirne’de veda etti. Fakat bu takımın yeri İkinci Lig değil, kesinlikle… Düzcespor macerası da bu şekilde noktalanmış oluyordu. KOCAELİSPOR’DA İKİNCİ DÖNEM: HAYALKIRIKLIĞI Tarihler…
ATEŞTEN GÖMLEK: MİLLİ TAKIM HOCALIĞI Yetmişli, seksenli yıllarda milli takım hocası olmak gerçekten zor bir işti. Yapılan teklifi onur meselesi sayıp kabul ediyordunuz ama başınıza gelecekleri de gayet net biliyordunuz. Çünkü o dönemlerde milli takımın sadece adı vardı. Bir kulüp havası verilemeyen ve takım kurgusu çeşitli nedenlerle oluşturulamayan milli takım, teknik direktörlerin çaresizlik içinde günü kurtarma maksatlı yaptığı futbolcu seçimleriyle, tesadüfi başarılar için şansını zorlamaktan öte bir şey yapamıyordu. Milli maçlar, haydi çocuklar toplanın, öteki mahalleye gidiyoruz edasıyla yapılan mahalle maçlarına benziyordu. Kulüp takımları hep ön plandaydı ve onlardan futbolcu alıp hazırlık kampı yapmak, takım oyunu çalışmak çok zordu. Milli takımın ne bir tesisi vardı, ne bir bürosu. Ne de kendine ait idman sahası. Fethi Demircan, kendi dönemini anlatırken şu vurguyu özellikle yapmaktadır: O dönem milli takımın ne forması, ne topu vardı. Kamp yaptığımız yerde çay, kola içmek bile problem olurdu. Hatta şartlar iyi olmadığı için bazı oyuncuların gelip beni Milli Takım’a seçmeyin dediğini hatırlıyorum. O dönemler, çok zor dönemlerdi. O dönemlerde alınan başarısız sonuçlar için ne futbolcular suçlanabilir ne de teknik direktörler ve ekipleri. Çünkü ana sorun zihniyet sorunuydu. Tesis yokken, organizasyon yokken, plan ve program yokken, çamur sahalardan başka sahalar yokken bir başarıdan söz edebilmek elbette ki mümkün değildi. Akşama düş kurup sabaha gerçeğe uyanmaktı yapılan. Başarı için önce zihniyetin değişmesi gerekliydi. Ancak ondan sonra diğer şartlar değişebilir, yokluklar giderilebilir ve başarıya giden yol açılabilirdi. Bu anlamda, o dönemlerde milli takıma hocalık yapmış tüm teknik direktörler, gerçek manada büyük fedakârlıklar yapmış, zorluklara ve baskılara göğüs germiş ve ellerinden geldiğince, olumsuzluklardan zaferler üretmeye çalışmış cesur insanlardı. Olayları abarttığımı düşünüyorsanız, o günlerin bazı önemli olaylarına, eylem ve söylemlerine şöyle kısaca bakarak, satırbaşlarına dokunarak, Fethi Hocamızın milli takım hocalığı dönemine geçiş yapalım isterim. Galatasaray’da hocalık yapan Malcolm Allison’un sözlerine bir bakalım isterseniz, şunları söylüyordu İngiliz Hoca: Her maçta 50 bin taraftar toplayan bir takımın antrenman yapacak bir çim sahası yok” ve bir başka sözü: ”Berbat sahalarda oynanan futbolunuz karşısında bir gün taraftar isyan edecek. 1975 yılının Eylül ayında rakibi Beşiktaş’ı izlemek için Türkiye’ye gelen İtalyan ekibi Fiorentina’nın gözlemcisi Biagotti, maçın oynandığı sahaya bakarak şöyle haykırıyordu: Doğrusu sahanın toz toprak içinde olduğunu bilseydim, Türkiye’ye gelmezdim. Dünyanın hiçbir ülkesinde artık birinci lig takımları toprak sahada oynamıyorlar. 1981 yılının Şubat ayında Beşiktaş ile Bursaspor golsüz berabere kalıyor ve gazeteler şu manşeti atıyor: “Beşiktaş, Bursa’yı ve çamuru geçemedi…” Evet, doğru duydunuz, Türkiye’nin en büyük kulüplerinden birisi, maçlarını çamur bir sahada oynuyor ve bu saha, milli…
BOLUSPOR MACERASI Trabzonspor’un başarılarının Türk futbolunun ufkunu açtığını daha önce söylemiştik. Hiçbir zaman şampiyonluk düşü kuramayan ve İstanbul Beylerine teslim olan Anadolu takımları, Trabzonspor’un başarısıyla birlikte hedef büyütmüşler, Trabzonspor başarıyorsa, biz neden yapamayalım ki aşamasına geçmişlerdir. İşte bu takımlardan birisi de Boluspor’dur. Boluspor, gözünü zirveye dikmiş ve bu yönde adımlar atmaya başlamıştır. Boluspor, Fethi Demircan ismiyle çok ilgilenmiştir. Galatasaray’a ne zaman bir yabancı çalıştırıcı gelse, hemen Fethi Hoca’ya teklif götürmüştür. Fakat her seferinde, bu teklif nazikçe geri çevrilmiştir. Nihayetinde Coşkun Özarı’nın gelişiyle, Fethi Hoca’nın G. Saray’dan gidişine izin verilmiş ve Fethi Hoca, hiç duraksamaksızın tercihini Boluspor’dan yana kullanmıştır. Kocaelispor Teknik Direktörü Çetin Güler, G. Saray teknik kadrosuna (Coşkun Özarı’ya yardımcı hoca olarak) dâhil edilmiş, hocasız kalan Kocaelispor ise Demircan Hoca’ya teklifte bulunmuştur. Fakat Boluspor’a sempati duyan Fethi Hoca ile Kocaelispor’un yolları o sezon kesişememiştir. Boluspor ile anlaşmaya varan ve o dönem İngiltere’de bir kursa davet edilen Fethi Hoca, sezon başında açılan bu kurs için kulübünden izin almıştır. Tarabya’da icra edilen “İkinci Uluslararası Futbol Antrenörleri Seminerine” katıldıktan sonra 21 Temmuz -5 Ağustos tarihleri arasında Londra’da bulunacak ve İngiliz Futbol Federasyonu’nun düzenlemiş olduğu Full Lience kursuna iştirak edecektir. Böylece modern futboldaki gelişmeleri gözlemleyecek ve şansı elverdiğince Türkiye’de uygulamaya sokacaktır. 1978–79 futbol sezonu bir takım yeni kuralların uygulamaya konulduğu sezon olarak dikkat çeker. Bunlardan ilki, takımlara yerli hoca zorunluluğu getirilmesidir, yani yabancı hoca yasağı vardır. İkinci olarak ise ligden düşecek takım sayısının üçe çıkarılmasıdır. On altı takımlı Türkiye Birinci Ligi’nin son üç takımı sezon sonunda bir alt lige düşecektir. Bu ilginç uygulamanın ilk kurbanı da ne yazık ki sezonu büyük umutlarla açan Boluspor olacaktır. Bu sezon ne Boluspor’un ne de Fethi Hoca’nın hayalleri gerçekleşme şansı bulamamıştır. Büyük takımlara karşı nispeten daha başarılı olan Boluspor, bu sezon Fenerbahçe’yi ağır bir yenilgiye (3–1) uğratmış, diğer güçlü rakiplerine ise direnmeyi bilmiş ve beraberlikler kotarmıştır. En ağır yenilgisini Beşiktaş’a karşı 4-1’lik skorla almıştır. Fakat düşme sebebi, büyük takımlarla ilgili değildir. Kendisine rakip olan pek çok Anadolu takımına diş geçiremeyişi, ayağına kadar gelen fırsatları lehine çeviremeyişi bu hazin sonu getirmiştir. Neredeyse sezonun tamamında ligin on ikinci ve on üçüncü sırasına demir atan Boluspor, o sezon G. Saray’dan K. Mehmet’i kiralamış ve bu durgun gidişe çözüm bulmaya çalışmıştır. K. Mehmet, takıma çok faydalı olmuş, hatta G. Saray ile yapılan maçta beraberlik golünü atıp eski takımının galibiyetini önleyen adam olmuştu. G. Saray seyircisi eski hocaları olan Fethi Demircan’ı ve futbolcuları K. Mehmet’i alkışlarla kucaklamıştı. Fethi Demircan ile Boluspor’un yolları 24…

Çok Okunanlar