YANKI

YANKI (149)

YAZAR : ORHAN KAYA

Fikri hür, vicdanı hür, aydın insanların hayal ettiği, düşlediği güzellikleri yapısal olarak bir devlette gerçekleştirmiş lider, Atatürk. Düşler ülkesi, Düşüncelerde yer alan ülke. İhtiyaçlarını kendisi üreten, Gelirin adil bölündüğü, Düşüncenin hür ifadesi, Kişilerin ayrımsız olarak bilimsel temellerde eğitim aldığı, Görev bölümlerinin insanlar üzerinde zorbalığa müsaade etmediği, Buyurgan değil, ikna edici, Bir çocuk gibi mutlu, Bir çocuk gibi paylaşımcı, Bir çocuk gibi koruyucu, Bir çocuk gibi tertemiz! Böyle bir ülke, düşler ülkesidir işte. Mustafa Kemal, arkadaşları ile birlikte, kısa ömründe elden geldiğince tüm bunları başarmak için kendisini ulusuna adamış bir kişilik. Erkeği ve kadınıyla tarikatların elinde oyuncak olmuş bir halk (teba), idarede etkin-buyurgan bir dini yapı, koskoca Osmanlı Devleti’ni adım adım bitirişi… Başkent İstanbul 1918’den 1923’ye kadar, işgal kuvvetlerinin egemenliğinde. Her noktada düşman askerleri, karada, denizde, havada… Yoksul bir halk… Fakat her yerde bilmem ne “valide sultan camii”, “valide sultan çeşmesi”, “valide sultan hanı, hamamı…”, valideler sanki Müslümanmışlar gibi. İhtişamlı camilerin önünde düşman askerleri Osmanlı’da 17.yy.da başlayan gerilemenin sonuçlarıydı. (İstanbul, 16 Mart 1920’de İtilâf Devletleri’nce2.kez, resmen işgal edilişi.) Gerilemeler gerici kitlelerin varlığıyla ilintili. Gerici kitleler ise kendisi gibi düşündüğünü zannettiği kişiler ile birlikte. Bir gerici, kendisini gerici olarak tanımlamaz. Çünkü bu, insanın doğasına aykırı. Sözde dinsel motiflerle sıkıca örülü düşüncesinin kişilere faydalı olacağını düşündüğü için gericiliğinden vaz geç(e)mez. Fakat bir de gericilerin üzerinden geçinenler vardır. Bunlar gerçeği gördükleri halde düşüncelerini çıkarları uğruna değiştir(e)mezler. Öğretmen, Asteğmen Kubilay’ın ve yardımına gelen bekçiler Hasan ve Şevki’nin 23 Aralık 1930 tarihinde şeriat isteyen gerici yobazlarca hunharca katledilişinin, kafasının kesilerek sopaya takılıp sokaklarda gezdirilmesi, manevra fişeklerinin yobazlara işlememesinden kendisini kutsal sayışlarının temelleri İslam inancının yaygın olduğu devletlerde 15.yy.da başlayan ilimsizlik halinin Türkiye’deki etkileridir. Osmanlı İmparatorluğu’nu ilimsizlik ile çökertmeyi destekleyen ve bunda da başarılı olan düşmanlar hallerinden memnun. Hâlbuki İslam inancı; doğduğu topraklarda puta tapanlara, kız çocuklarını diri diri öldürenlere, kadını yok sayanlara, adaletsizliğin her türlüsüne, ilimsizlere karşı bir devrim meydana getirmiştir. Bu sayede hızla benimsenmiş ve yayılmıştır. Bilim, adalet, kişilerin ortak yaşamını, canların, canlıların yaşamı temelli olan İslam inancı 15.yy.dan sonra gericilerin elinde aydın düşünceli kişileri yok etmenin bir aracı haline getirilmişse bunda; okumayan, araştırmayan, aklını kullanmayan, aydınlanmaya katkı sunmayan ve sorgusuz biat eden zayıf kişilerin payı oldukça büyük. Düşüncesizlikten kaynaklı Kubilay vakaları; Maraş Katliamı, Madımak Katliamı, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Çetin Emeç, Necip Hablemitoğlu… Gerileme karşısında durumu dahi muhafaza edemeyen bir toplumsal yapının unsurları olan sivil toplum örgütleri sorgulamamaya devam ettikçe gerileme de devam eder. Eğer ihtişamsa mevzu; binalar değil,…
Hızlı Yükselişin ve Bağımlılığın Eseri, Sarıkamış Faciası Sultan Reşat’ın yeğeni Naciye Sultan ile evlenerek 33 yaşında harbiye nazırı olan Enver Paşa ilk iş olarak kendisine muhalif bin yüz subayı ordudan temizleyerek önündeki engellerden kurtulur. Bir Alman hayranı olan Enver Paşa Almanlar ile birlikte olmanın Osmanlı İmparatorluğunu güçlü kılacağını düşünenlerdendir. Almanlar ise halifeliğin getireceği avantajlar ile Ruslara, İngilizlere, Fransızlara üstün gelerek yeni yerler elde etmenin hayalindedir. Bu Alman, Fransız veya İngiliz hayranlığı çöküş ile başlamış Osmanlı’da. Kimi zararsız görürse ona hayran olmuş kısacası. Tüm bunlar elbette ki eğitimini dine dayandırmanın sonuçları… İngiltere, Osmanlı’da meydana gelen iki darbeyi destekler: 30 Mayıs 1876 Darbesi ve 31 Mart Vakası (13 Nisan 1909) Almanlar ise Babıali Baskınını, 23 Ocak 1913. Babıali Baskını sırasında yarbay olan Enver, baskın sonrası albay, 1 ay sonra da paşa olarak Harbiye Nazırı olur. Alman emrinde olarak savaşan Türkler… Cepheden cepheye koşturulan Türkler. İngilizler için Süveyş kanalına Ruslar için Sarıkamış’a Polonya cephesinde Almanlar ile savaşan Ruslara bir cephe de Sarıkamış’ta açılmak istenir… 3.Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa “Olmaz! Havaları görüyorsunuz. Her yerde kar var. Karakış başlamıştır. Bu şartlar altında, bu mevsimde harekât bir faciaya dönüşebilir. Kış şiddetini kaybetsin, yollar açılsın, düşmana haddini bildiririz” diye itiraz edince, eskiden öğrencisi olan Başkumandan Vekili Enver’den “Hocam olmasaydınız sizi idam ettirirdim…” sözünü duyunca istifa eder ve tüm komuta Enver’in eline geçer. Ve 22 Aralık 1914 sabahı Sarıkamış harekâtı başlar… Karla kaplı Allah-u Ekber Dağları -35, -40 derece soğuğu ile askerlerimizi beklemekte… Kışlık elbiselerin taşındığı gemiyi Ruslar Kara Deniz’de batırmış, askerler yazlık elbisesi ile olduğu halde Enver paşa şöyle hitap eder: “Askerler! Hepinizi ziyaret ettim. Ayağınızda çarık, sırtınızda paltonuz olmadığını gördüm. Lâkin karşınızdaki düşman sizden korkuyor. Yakın zamanda Kafkasya’ya gireceğiz. Orada her türlü nimete kavuşacaksınız. İslâm âleminin bütün ümidi sizsiniz...” Silah ve teçhizattaki eksiklik bir yana, yazlık elbiseler, yetersiz gıda, sisli dağlarda iki tümenin birbiriyle çarpışması, dondurucu soğuk, derken doksan bin askerimiz bir gecede telef olur… Dönemin basını bu faciayı başarı olarak duyurur, çünkü özgür değildir. Halk bu faciayı başarı olarak algılar. Sarıkamış faciası cehaletin, ihtirasın acı bir sonucudur. Cehalet aldata aldata yok eder. Yanlış kararların neticesinde yaşamlarını yitiren vatan evlatlarımızın ruhlarına saygı ile…  
Amerika Etkili Eğitim Sisteminden Milli Düşünceye Ulaşmak Anadolu Selçuklu Devleti’nin son bulmasından sonra hükümranlık alanını genişleterek büyük bir devlet halini alan Osmanlı İmparatorluğu bilimsel gelişmeler meydana getiremez hale “düşürüldükten” sonra askeri alanda başarısızlıklar kendisini gösterir. Ortaya çıkan başarısızlıkların giderilmesinde çözüm olarak görülen batılılaşma, Batı’dan hazır sistemler almayı da beraberinde getirir ve Yeniçeri Ocağı kaldırılarak yerine Nizam-ı Cedid 1791 yılında Fransız sistemine göre kurulur. Ve ilk olarak askeri okul açan Fransa, buradan orduya subay yetiştirir. Ardından diğer eğitim kurumları birbirini takip eder… Fransızlardan sonra Almanlar da askeri okullarda dersler verir ve en sonunda I.Dünya Savaşı’nda Osmanlı’da genelkurmay başkanı ardı ardına Alman olur… On bir asır süren Bizans İmparatorluğu’nu 1453 yılında ortadan kaldıracak bilimsel güce ulaşmış olan Türklere neler neler olmuştu da askeri alanda gerilemeye başlamış ve 1791’de Batı’dan eğitim sistemi almak zorunluluğu duymuştu? Askeri alandaki bu gerileme hali nelerin sonucuydu? Askeri alandaki gerileme sebep miydi yoksa sonuç muydu? Asker ile ilgili olan bir sonuçtur, toplumun topyekûn bir sonucudur. Eğer bir ilerleme varsa onun ardında güçlü, bilgili bir toplum; eğer gerileme varsa yine ardında gerileyen bir toplum olduğu düşünülmelidir. Nihayetinde I.Dünya Savaşı’nda İngilizler, Fransızlar, Yunanlılar, İtalyanlar, Ruslar ile karşı cephede olarak Osmanlı, Alman, Avusturya-Macaristan savaşmış, Almanların yenilgisi sonucu Osmanlı İmparatorluğu da hükmen yenilmiş sayılarak Mondros Ateşkes Antlaşması imza edilmiş, onaylanmasa bile ardından Sevr Antlaşması alt heyetlerce imzalanmış, geçmişte eğitim işbirliği yapılmış olan Fransa Osmanlı topraklarında işgaller gerçekleştirmiş… Atatürk ve silah arkadaşları Mondros’u kabul etmeyerek 1918 yılında biten I.Dünya Savaşı’nın üzerine kurtuluş mücadelesini başlatmışlar, yine savaşlarla süren 4 yılın ardından 11 Ekim 1922’de Fransa, İngiltere, İtalya ile imzalanan Mudanya Mütarekesi sonucu 20 Kasım 1922 günü başlayan Lozan görüşmelerine kazanımlar ile başlamışlardır. Savaş alanlarında gösterilen başarılar Türklerin yeniden ayağa kalkmasına, dünya üzerinde etkili olmasına dayanak olmuştur. Fakat yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti düşman tarafından hiçbir zaman rahat bırakılmamıştır. Yurt içinde çıkarılan dış destekli onlarca ayaklanmalar zaten yoksul olan Türk halkının kalkınmasının önündeki en büyük iç engeli teşkil ederken II.Dünya Savaşı sonrası Rusların boğazlardan ve Doğu Anadolu’dan üs istemesi, Türkiye’yi Amerika’ya yakınlaştırmada etkili olur. İşte bundan sonraki gelişmeler Amerika’nın Türk eğitim sistemine nüfuz etmesinin yolunu da açar… Amerika-Türkiye, Fulbright Eğitim Anlaşması, 27 Aralık 1949. Bundan sonrası mı? Yaşarken gördüğümüz her şey… Yapılması gereken mi? Yabancı içinde milli olanı, Türk olanı bulmak! Not: Amerika ile yapılan ilk eğitim anlaşması: https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc032/kanuntbmmc032/kanuntbmmc03205596.pdf        

CEHALET AYDINLIĞI BOĞMAMALI

11 Ara 2018
1831 kez
Yazan
Aydınlık değil de Cehalet hızla yayılıyorsa ardında bir sistem söz konusudur. İçinde yaşadığımız dünya üzerinde bulunan toplumlar birbirlerine egemen olma ilkelliği içerisinde buldukları her türlü yöntemi birbirlerine uygulamaktan geri durmuyorlar. Toplumlar birbirine karşı yöntemler geliştirirken, bundan en olumsuz etkilenenler; manevi duygularını kontrol edemeyerek kendisinden başka bir kişinin emrine girenlerdir. Her kişi önce kendi kişiliğinde, Bizzat kendisinin inşa ettiği akla uygun kişi olmalıdır. Kendisini oluşturmak zorluğuna katlanmadan, kendisini başka bir kişinin insafına terk eden, kendisi olabilir mi? Bu hazırcılık, kolaycılık, gerçekten, sorgulamadan kaçış değil de nedir? Yoksa bir gruba dâhil olma ivediliği midir? Nedir? Benliğinde, başka bir kişiyi akla-mantığa aykırı olup olmadığını sorgulayamadan yaşatan kişi, bağımsız düşünebilir mi? Sorgusuz sualsiz başka bir kişinin emrine girme hali bir kişilik sorunundan, kişiliksizlikten başkaca bir şey değildir de, nedir? İşte diğer toplumlar karşısında gerilemelerin sebebi de bu “kişiliksiz”likler altında yatmaktadır. Nasıl ki geçmiş savaşların askerleri, toplumları kutsal din duyguları ile başka bir toplumu yok etmek üzerine kurgulanmış ise, günümüzde de savaşın türü değiştirilerek manevi değerleri oluşturan din üzerinden toplumlar geri bırakılarak ekonomik savaşlar ve nihayetinde işgaller yürütülmekte, cahil toplumlar adeta göğe savrulan saman gibi rüzgârda her yana savrulmakta… Bir toplumun üzerine atom bombası atmak yerine; toplumları dinsel, etniksel ve hatta cinsiyetsel olarak karşıt bölümlere ayırarak birbirini ezmeye hazır hale getirmek… Gelişmemiş toplumlarda kadınların erkeklerce katledilmesi en hafifinden ve en can alıcısından bir iç savaştır adeta… Düşünsenize; bir yastıkta kocamak amacıyla bir araya gelen kişilerden bayan olanı anlaşamamazlık halinde erkek tarafından şiddete maruz bırakılıyor ve bazen de katlediliyor… Ya da toplumun geleceği olan çocuklara tecavüz ediliyor… Kız çocukları yok sayılıyor… Ve bu giderek artıyor… Böyle bir toplumun yoluna devam edebilmesi ne kadar mümkündür? Toplumları kendi içerisinde cahil bırakan, öncelikle kendi içerisindeki menfaatperest, kimi zaman aydınlık ardına sığınan güç sahipleridir. Bu güç sahipleri sözde kişilerin huzur içinde yaşamlarını sürdürmelerinin kendilerine itaat etmede olduğunu dikte ederek ve gerektiğinde korkuyu aba altından hissettirerek kişileri uysallaştırırlarken hiç hesaplayamadıkları ise; aynı zamanda toplumlarını tehlikelere açık hale getirmeleridir. Kolay gibi görünse de en güç olanı cahil toplulukları yönetmektir. Cahillerin kontrolden çıkması, cahillerin kendi içlerindeki acımasızlıklarının toplamından daha büyük bir etki meydana getirebilir. Düşünsenize, icabında çocuklarının annesini sokak ortasında katleden cehaletin kontrolden çıkışını… Aydınlık değil de Cehalet hızla yayılıyorsa onun ardında da bir sistem söz konusudur. Bir ülkede cehalet artıyorsa, bunda, ülke kaynaklarına el koymak isteyen ve bunu savaşsız yapmak isteyen diğer toplumların sistemli bir saldırısını da aramak gereklidir. Cehalet yok etmeden, kişiler onu yok etmenin yollarını aramalıdır.  
Atatürk, Türkiye; Türkiye, Atatürk! Milletlerin milletleri yok ederek egemenliğine alma arzularından önce insanın insana olan düşmanlığı. İnsanın insana düşman oluşu, İlle de insan üzerinde egemenlik kurma arzusu, İnsandan milletlere mal olan milletlerarası düşmanlık… Çıkar adına insana, insanlar ile üstünlük sağlamak ve ona düşmanlık, Dinlerin meydana gelmesinden sonra din yoluyla insana egemenlik, insanlık adına… Nedir bu insanın insandan çektiği? Yalanlar, Dolanlar, Riyakârlıklar, Acı, Kıyım, Sömürü, Gözyaşı… Sözde medeni denilen toplumların medeni olmadıklarını düşündükleri topluluklara kurduğu tuzaklar, aldatmalar, köleleştirmeler, saf dışı etme arzuları… Her insan kendi tarihini yazar, Kendi tarihini yazamayanın tarihini yazanlar yazar… Önce kendi tarihini bilmeli ve yazmalı insan, Sonra üyesi olduğu topluluğun, sonra da toplumun. Bilmez ise kendisini, Nereden gelip nereye gittiğini Nereye götürüldüğünü nereden bilebilsin, yazmayan insan. Türk insanı üzerinde kurulan oyunlarla, aldatmalarla dolu emperyalist tuzakları çok azı görebilmiş geçmiş yüzyıllarda. Görenler uyarmış, haykırmış da ne olmuş? Ta ki düşman süngüsü bedenine uzanıncaya kadar inanmamış, doğruyu haykıranlara. Bir can havliyle kurtulmuş, kurtarmış son mecliste kabul edilen Misak-ı Milli sınırlarını O can havliyle kurtuluşun temelleri de; yıkılmaya başlanıldığında, yüzyıllar öncesinden oluşmaya başlamış fikirlerin son noktası ile olabilmiş, Atatürk ile… Atatürk halk adamı, Atatürk köylü, çiftçi, Atatürk çocuk, Atatürk öğretmen, Atatürk ekonomist, Atatürk ilim insanı, Atatürk savaş sanatını en iyi kurgulayıp uygulayabilen, asker, Atatürk bir teşkilatçı, sonuca ulaşabilen. Kurtuluşa eriştiren düşünce, Atatürk. *** Atatürk demek, Türkiye, demek, Türkiye, demek, Atatürk, demek, Öylesine özdeşleşmiş ki, Böylesine özdeşleşmiş insan yok başka bir ulusta. Bundandır sırf Atatürk’e saldırışları, kiralıkların… Atatürk, Türkiye; Türkiye, Atatürk!
Canı Pahasına Toprağı Vatan Yapanlar ve Bilim İnsan, toprak, vatan, devlet. İnsanlığın eriştiği düzey, birlikte yaşam sistemini düzenleyen Devlet. Devlet sınırları Vatan, Vatan üzerinde Devlet. Vatan Devlet, Devlet Vatan. Vatan, üzerinde yaşayan emek vermiş herkesin, Devlet de emek vermiş herkesin. Bir toprak parçası Vatan olduktan sonra Vatan olarak kalabilmesi Devlete bağlı. Vatan olmazsa Devlet olmaz, Devlet Devlet olmazsa vatan kalmaz. Dünya üzerinde yaşayan büyük topluluklardan hiçbiri diğerine “al şurası senin vatanın olsun, burada bağımsız bir devlet kur” dememiştir. Vatanı vatan yapan, Vatanı yaşanılası yer yapan, Vatanı bir emanet gibi görüp onu nesilden nesile teslim eden, Gerektiğinde onu korumak için canını hiçe sayanlardır. Bir Vatanın Vatan olarak sonsuza dek elde kalabilmesi gerektiğinde canını ortaya koyabilen bilinçli vatansever vatandaşları ile olur. Bilinçli vatansever vatandaş; dünya üzerinde “tek vatanın” kendi vatanından ibaret olmadığını, diğer uluslara ait vatanların da olduğunu ve bunlar arasında cehalet değil, bir bilim yarışı olduğunu bilerek vatan çocuklarından hiçbir nesli kaybetmeden, nesillerini büyük bir özenle daima bilimin ışığında yetiştirir. İyi bir vatansever bilir ki dünya gerçeklerle yaşanır ve bu dünya yaşamını düzenleyen gerçeklere bilim denilir. Doğal yaşamda olduğu gibi devletlerin de vahşi yönleri vardır fakat devletler daha acımasızdır ve icabında diğer devlet vatandaşlarına büyük acılar yaşatabilirler. Bir vatan üzerinde yaşayan insanların acılar yaşamamasını sağlayacak olan yalnızca bilimdir, bilimsel eğitimdir. Bilime inanan çocuk kimselere köle olarak onun boyunduruğu altında yaşamayacağı gibi yaşamı boyunca ne aldanır ne de aldatmayı seçer. Bilimsel bakış yaşamsal bakıştır, hayatidir. Bilimsel bakış; beraberinde medeniyeti, adaleti, hoş görüyü, mutlu bir yaşamı, saygıyı, kendisini, vatanını ve insanlığı yüceltmeyi ortaya çıkartır. Bilimin değil de cehaletin hâkim olduğu toplumlarının da vatanı vardır fakat onu geçmişte meydana getirmiş oldukları aklın ve gücün dengesine borçludurlar. Bilimin değil de cehaletin hâkim olduğu toplumların “komşumdan-arkadaşımdan-karşımdakinden ne koparırsam kar; çıkarım ne olacak, getirim (rant) var mı, daha çoğu benim olsun” şeklindeki yaşama bakışları; hırslı, rantçı, çıkarcı, bencil, düşüncesiz, mantıksız, aldatıcı, acımasız, adaletsiz bireyler meydana getirmekte. Fakat bu yanlış bakışları yolu ile kazansalar bile hırsları nedeniyle birlikte yok olduklarının farkında bile olamazlar. Dünya üzerinde birer vatan toprağı üzerinde yaşayan toplumlara bakıldığında en büyük toplumsal acıların bilime inanmayan cahil toplumlarda oluşu birer tesadüf olabilir mi? Ancak onlar bu tesadüfe kader deyip geçmekte olsalar da yaşadıkları acılar elbette ki bir kader değil, bilimsel bakıştan yoksunluk, bir cehalet halidir. Devletler bilimsel değerler üzerinde yükselerek vatandaşlarına ve insanlığa yüksek seviyede bir yaşam sunabilir. At üzerinde okla, mızrakla, kılıçla, hançerle, gülleyle, süngüyle savaşılarak elde edilen, vatan yapılan toprakları koruyabilecek olan beyin çalışması…
Assubay hak, onur mücadelesinin saygın neferi Adilhan Şanlı’nın ardından… İnsanı insan yapan erdemidir. Erdemli olmak insan olma yolunda ilerleme isteğinden geçer. Erdemli olandır adaleti savunan, Erdemli olandır insana dost, arkadaş olan, Erdemli olandır kimsenin hakkına, hukukuna girmeyen, Erdemli olandır paylaşmasını bilen, Erdemli olandır ilkeli olan, Erdemli olandır hakkını ararken bile erdemini kaybetmeyen, Erdemli olmak insan olmaktır. İşte böylesine güzel erdemlere sahip bir değerini, Adilhan Şanlı’sını yitirdi astsubay camiası. Yaşamı boyunca sürdürdüğü ilkeleri vardı. Hak, hukuk ve adaletten yanaydı. Çok çekmişti adaletsizlikten, Bu yüzdendi haykırışları. O’nu anlamının yolu iyi bir araştırmacı ve kendisini O’nun yerine koymayı başarabilmekten geçiyordu. Mücadeleciydi; TEMAD tarafından 2012 yılında düzenlenen hak, hukuk, adalet yürüyüşünde Anıtkabir ziyaret edilmişti. O büyük topluluk içinde Adilhan Şanlı. (Sol baştan itibaren sırasıyla: (E).Kd.Bçvş. Sadrettin Demir, (E).Kd.Bçvş. Bayram Yaman,(E).Kd.Bçvş. Adilhan Şanlı, (E).Kd.Bçvş. Ahmet Öztaş, (E).Kd.Bçvş. Ersen Gürpınar,(E).Kd.Bçvş. Mehmet Emin Atılgan, (E).Kd.Bçvş. Erhan Yakar. 20 Ekim 2012/Anıtkabir.) BU FOTOĞRAFTA TÜRKİYE ASKER SENDİKASI (TAS-SEN) ÇALIŞMALARINDAN BİR ANI    Hak arayışı O’nu asla yormuyordu fakat sınıfdaşlarından kimilerinin O’nu kavrayamayan yönleriydi esas yorucu olan. (Yakından takip ettiğim kadarıyla bugün aramızda olmayan TEMAD Antalya eski İl Başkanı Sayın Ahmet Özden’de benzer şekilde kimilerince anlaşılamamıştı…) Kendisini anlama yeteneğine sahip olamayanlar için 10 Şubat 2015 tarihli bir yazısında şöyle diyordu Sayın Şanlı: “Değerli Arkadaşlarım; 1969 yılında Çankırı'da, Assubay Hazırlamada öğrenci iken TEMAY'a üç kuruş para katkım olsun diye "Çekiliş biletlerini" satarak başladıgım, 1975’lerde ağır bedeller ödediğim, sakıncalı olduğum, sürgünler yediğim ve 1993 yılında emeklilik dilekçemi verir-vermez başı dik, onurlu bir Assubay sınıfının inşası için Tekirdağ/TEMAD'ın kuruluş çalışmaları için Ankara'ya gidip gerekli evrakları zamanın başkanı Orhan Özkan Ağabeyden alarak devam eden genel olarak 46 yıllık mücadeleme bu gün son noktayı koyuyorum.” Adilhan Şanlı (Buraya bir parantez açalım: Bu ne tesadüftür ki 02 Şubat 2015’te de benzer bir tepki de bendenizden gelmişti ve halen oradayız.) Vatansever bir Atatürkçüydü:   Ülke meselelerine duyarlı, vicdan sahibi, iyi bir askerdi: "Yıl 1989'du. O iki damla gözyaşını hiç unutamadım. Sevinçlerimde de üzüntülerimde de birdaha ağlayamadım." diyordu acı dolu bir anısını naklederken     Koordine içinde çalışmaya açık, sevginin yanı sıra saygılı ve vefalıydı: Sayın Abdullah İnaler meslektaşımızın hazırlamış olduğu  “Assubayların İş Riski ve Yan Ödeme Protestosu 8-9 Ocak 1975” başlıklı araştırma yazısında Sayın Adilhan Şanlı şöyle bir katkı sunuyor: ''Abdullah Ağabey; Neden Erzurum bu konularda hiç anılmaz bilemiyorum. Özellikle 1971 li olduklarını bildiğim (Çünkü benden iki yıl Kıdemli ağabeylerimdi.) ama isimlerini unuttuğum, Erzurum da Karayollarında bir apartmanın üçüncü katında gece yarıları beraber pankart yazdık. Yan ödemeleri ve…
Fotoğraflarında rütbesi görülmeyen Demokrasi Şehidi Kd.Bçvş. Ömer HALİSDEMİR Yıllarca yazdık, yabancı ülkelerden emsaller gösterdik, astsubayın, onbaşının rütbelerinin apolette olduğuna dair. Fakat Amerikan usulüne öylesine yürekten bağlıydılar ki yönetenler, görmezden geldiler. Dünyanın neresinde görülmüş, astsubay rütbesinin apolette olduğu, dediler ve hep engel oldular. Amaçları belki de huzursuz astsubaylar olmasıydı. Belki de başka şeyler umuyorlardı astsubaylardan, fakat olmadı, başaramadılar. Yönetenler kendilerini o denli kaptırmışlardı ki Amerikan sistemine, Azerbaycan’a Harp Okulu açıp, oraya el attıktan sonra Azerbaycanlı Türk AsTsubayının rütbesini de apoletten kola, maaşını yarı yarıya düşürmüşlerdi. Halbuki Amerika dediğiniz, tabiri caizse,  72.5 milletten müteşekkil. Bakmayın öyle, tarih bilincinden yoksun olanların; Türkiye’de 32 etnik grup var dediklerine. Bizim; örfümüz bir, geleneğimiz bir, adetlerimiz bir, sevinçlerimiz, tasalarımız bir. Biz, tek milletiz. Taha Akgül, bir milli güreşçimiz. Kariyerinin ilk olimpiyat altın madalyasını elde ettiği Rio 2016'da Şehit Astsubay Ömer Halisdemir’in fotoğrafı önünde asker selamı vererek bizleri gururlandırdı Asker şahsın, şayet rütbesi varsa, bakınca görülmelidir. Şehidimize ait bu ve diğer fotoğraflarda rütbe görülüyor mu? Hayır. Çoğu, orduda etkin makamlardaki generallerden müteşekkil olduğu görülen 15 Temmuz dinci darbe girişiminde, Özel Kuvvetlerin ele geçmesini önleyerek ülkede akabilecek kardeş kanının önüne geçip, Türk ve Dünya tarihine geçmiş olan, cansız bedeninden, bir darbeci binbaşı ile üsteğmence sıkılmış 30 mermi çıkan P.Kd.Bçvş. Ömer HALİSDEMİR meslektaşımızın kamuoyuna yansıyan fotoğraflarını her gördüğümde, rütbeler ile ilgili çabalar geliyor akıllara. AsTsubayın rütbesinin apolette olması bir yana, emekliliğinde bir tane dahi tazminat almasına tahammül edemeyenler, bu 15 Temmuz’un hazırlayıcıları değiller mi?, diyelim. AsTsubaya tahammülü olamayanlar, onun emekleri üzerinden şatafatlı bürokratik saltanatsal yaşam sürenler asla asTsubayı anlayamazlar. Onlar gibilerin Türk toplumunda yarattığı asTsubaya yönelik olumsuz bakış, Umur TALU gibi değerli yazarlar yıllardır yazsa da değişmiyor. Bir insanın geçmişinde asTsubaylık, Başçavuşluk olmaya görsün. Son olarak Yılmaz ÖZDİL, 17 Ağustos 2016 tarihinde yazmış olduğu “fetoculuğun panzehiri” yazısında “Başçavuşu MİT müsteşarı yaptılar, MİT müsteşarına başçavuş dediğim için beni mahkemeye verdiler, savcı ifademi almak için çağırdı, ‘sayın savcım, adam başçavuş, amiral mi deseydim’ dedim, savcı gülmekten boğuluyordu, başçavuş meselesinden takipsizlik aldım ama, az daha savcıyı öldürmeye teşebbüsten tutuklanıyordum” diyerek, yine Başçavuşluğu üzerinden MİT Müsteşarı Hakan FİDAN’a vurmuş, Başçavuşlar ile birlikte. Eğer Ömer Kıdemli Başçavuş olmasaydı, aldığı emri uygulamak yerine darbecilere katılsaydı, acaba kaçı bugün bu yazıları yazabilecek, kaçı koltuğunda kalabilecekti. Bir düşününüz? Biz boşuna demiyoruz bu statüyü her yönüyle değiştiriniz, diye. Fotoğraflarında rütbesi görülmeyen, Demokrasi Şehidimiz Kıdemli Başçavuş Ömer HALİSDEMİR. O, şimdi, en yüksek rütbesiyle Türk Milletinin kalbinde yaşıyor..
Fotoğraflarında rütbesi görülmeyen Demokrasi Şehidi Kd.Bçvş. Ömer HALİSDEMİR Yıllarca yazdık, yabancı ülkelerden emsaller gösterdik, astsubayın, onbaşının rütbelerinin apolette olduğuna dair. Fakat Amerikan usulüne öylesine yürekten bağlıydılar ki yönetenler, görmezden geldiler. Dünyanın neresinde görülmüş, astsubay rütbesinin apolette olduğu, dediler ve hep engel oldular. Amaçları belki de huzursuz astsubaylar olmasıydı. Belki de başka şeyler umuyorlardı astsubaylardan, fakat olmadı, başaramadılar. Yönetenler kendilerini o denli kaptırmışlardı ki Amerikan sistemine, Azerbaycan’a Harp Okulu açıp, oraya el attıktan sonra Azerbaycanlı Türk AsTsubayının rütbesini de apoletten kola, maaşını yarı yarıya düşürmüşlerdi. Halbuki Amerika dediğiniz, tabiri caizse,  72.5 milletten müteşekkil. Bakmayın öyle, tarih bilincinden yoksun olanların; Türkiye’de 32 etnik grup var dediklerine. Bizim; örfümüz bir, geleneğimiz bir, adetlerimiz bir, sevinçlerimiz, tasalarımız bir. Biz, tek milletiz. Taha Akgül, bir milli güreşçimiz. Kariyerinin ilk olimpiyat altın madalyasını elde ettiği Rio 2016'da Şehit Astsubay Ömer Halisdemir’in fotoğrafı önünde asker selamı vererek bizleri gururlandırdı Asker şahsın, şayet rütbesi varsa, bakınca görülmelidir. Şehidimize ait bu ve diğer fotoğraflarda rütbe görülüyor mu? Hayır. Çoğu, orduda etkin makamlardaki generallerden müteşekkil olduğu görülen 15 Temmuz dinci darbe girişiminde, Özel Kuvvetlerin ele geçmesini önleyerek ülkede akabilecek kardeş kanının önüne geçip, Türk ve Dünya tarihine geçmiş olan, cansız bedeninden, bir darbeci binbaşı ile üsteğmence sıkılmış 30 mermi çıkan P.Kd.Bçvş. Ömer HALİSDEMİR meslektaşımızın kamuoyuna yansıyan fotoğraflarını her gördüğümde, rütbeler ile ilgili çabalar geliyor akıllara. AsTsubayın rütbesinin apolette olması bir yana, emekliliğinde bir tane dahi tazminat almasına tahammül edemeyenler, bu 15 Temmuz’un hazırlayıcıları değiller mi?, diyelim. AsTsubaya tahammülü olamayanlar, onun emekleri üzerinden şatafatlı bürokratik saltanatsal yaşam sürenler asla asTsubayı anlayamazlar. Onlar gibilerin Türk toplumunda yarattığı asTsubaya yönelik olumsuz bakış, Umur TALU gibi değerli yazarlar yıllardır yazsa da değişmiyor. Bir insanın geçmişinde asTsubaylık, Başçavuşluk olmaya görsün. Son olarak Yılmaz ÖZDİL, 17 Ağustos 2016 tarihinde yazmış olduğu “fetoculuğun panzehiri” yazısında “Başçavuşu MİT müsteşarı yaptılar, MİT müsteşarına başçavuş dediğim için beni mahkemeye verdiler, savcı ifademi almak için çağırdı, ‘sayın savcım, adam başçavuş, amiral mi deseydim’ dedim, savcı gülmekten boğuluyordu, başçavuş meselesinden takipsizlik aldım ama, az daha savcıyı öldürmeye teşebbüsten tutuklanıyordum” diyerek, yine Başçavuşluğu üzerinden MİT Müsteşarı Hakan FİDAN’a vurmuş, Başçavuşlar ile birlikte. Eğer Ömer Kıdemli Başçavuş olmasaydı, aldığı emri uygulamak yerine darbecilere katılsaydı, acaba kaçı bugün bu yazıları yazabilecek, kaçı koltuğunda kalabilecekti. Bir düşününüz? Biz boşuna demiyoruz bu statüyü her yönüyle değiştiriniz, diye. Fotoğraflarında rütbesi görülmeyen, Demokrasi Şehidimiz Kıdemli Başçavuş Ömer HALİSDEMİR. O, şimdi, en yüksek rütbesiyle Türk Milletinin kalbinde yaşıyor..

DENEME YAZISI

10 Tem 2016
663 kez
Yazan
DENEME